Bu Blogda Ara

24 Eylül 2012 Pazartesi

Tercihlerimiz ve hayal ettiklerimiz


Orta yaş bunalımı vs zincirlerimizi kırabilmek

Eşim bu sıralar benim orta yaş bunalımına girdiğimi ve tüm şiddeti ile bu bunalımı yaşadığımı düşünüyor. Kim bilir belki de haklıdır bilemiyorum ama ben açıkçası öyle olduğunu düşünmüyorum. Benimkisi daha çok bugüne kadar yaşamadığım ve negatif öğeler içermeyen bir dönüşüm, geç kalmış ya da belki tam zamanında gerçekleşen bir değişim. Bugünlerde farkındalığım her zamankinden çok daha aktif, olayların hem içinde ve hem de dışında olabiliyor, tüm yaşadıklarıma ve yaşananlara dışarıdan ve hatta yukarıdan bakabiliyorum ya da ben öyle sanıyorum. Bu yeni gelişen yetenek beni doğal olarak tehlikeli sularda yürümeye de yöneltiyor. Beyinlerimizin bile özgür olmadığını düşünmeye başladım mesela bu sıralar. Çok geç kalmışsın dostum diyenlerinizi duyar gibiyim. Amacım ne siyasi bir yazı yazmak ne de bir medya eleştirisinde bulunmak. Yoksa aslında 80 ihtilali sonrası tüm gençliğin nasıl depolitize edildiğini, nasıl tüketime odaklanmış, kaliteli kitap, şiir ve müzik yoksunu bir toplumun hedeflendiğini bugün rahatlıkla görülebilmekte. Cahilleştirme, sıradanlaştırma ve yeşilleştirme operasyonu gayet başarılı bir şekilde uygulandı. Benim amacım çok daha kişisel bir yazı yazmak bugün.

İnsan kendinden sıkılır mı hiç? Sıkılır efendim, inanın sıkılır. Ben mesela bir süredir kendimden sıkılmaya başladım. Düşünün ben kendimden sıkılıyorsam kim bilir başkaları nasıl sıkılıyordur. Peki bu durumun suçlusu ben miyim? Pek tabii ki benim. Suçu ortama, şartlara, imkanlara bağlama yalnızca bir şeylerin arkasına sığınmak olurdu. İnsana özgür irade verildiğine göre - en azından ben buna inandığıma göre - tercih de karar da benim olmuş olmalı ve içinde bulunduğum durumdan da şikayet etme hakkım bu durumda doğal olarak ortadan kalkmakta. Kendimden sıkılmamın en baş nedeni içinde bulunduğum durumu tespit ve işaret ediyor olmama rağmen bu durmadan kurtulmak için harekete geçemiyor olmam aslında. Esasen eşimin yaş bunalımı ve benim ise değişim dediğim olay tam da bu noktada başlamakta. İzah edeyim:

Önce size bir soru: En son ne zaman içten gelerek kahkaha attınız? Ben bir zamanlar karnım ağrıyana kadar gülebilirdim. Öyle büyük zeka ürünü bir espri ya da şaka olması da gerekmezdi hani. Ufak deli saçması şeylere dakikalarca ve yerlere düşene kadar gülerdim, gülerdik. Hem biz buna uygunduk, hem çevremiz ve hem de konu içerikleri. Ne zamandır gülmüyorum oysaki gülmek gülmeyi, sevmek sevmeyi getirir derler, biliyorum ama uygulayamıyorum, peki ama neden?   Yine bir zamanlar şefkatliydim ve şartsız sevgiye inanırdım. Her şeyin iyi yanını görmeye çalışırdım, insancıldım. Hislerimle hareket ederdim ve doğru olanın da bu olduğuna inanırdım. İlişkide mesela kendimce verici olan taraftım, hoş eşim kıymetimi hiç bilmez, ona göre yıpranan ve fedakar olan odur. Neyse yazı kişisel olacaktı, devam ediyorum. Sonraki dönemde bu özelliklere yine sahiptim ama ne yalan söyleyeyim hayatımda artık eskisi kadar etkili ve söz sahibi değillerdi. Onların azalttıkları etki alanlarına başka başka, tanımadığım, yadırgadığım ve dahası hiç alışamadığım özellikler gelip yerleştiler. Daha bir panik, daha bir depresif özellikler sergilemeye başladım. Yaptıklarımı daha çok bir fedakarlık olarak görür oldum. Bunlara ek olarak bir de kendime acıma başladı ki çekilir gibi değildi. Çok şükür ben ve ailem sağlıklıydık, para kazanıyorduk, işte ve evde çoğu zaman mutlu ve huzurlu bir hayat yaşıyorduk ama hani sanki bir yandan da kendimi nemli, yapışkan ve karanlık bir deliğe doğru yolculuk yapıyor gibi hissediyordum. Sessiz çığlıklarım sağır duvarlardan bana yansıyıp duruyordu. Tüm bunlarda bir terslik vardı, olmalıydı.

Yaşadığım, tercih ettiğim hayat da tüm bu hislerimi destekliyordu. Evden işe, işten eve bir hayatım vardı ve neredeyse birbirlerinin kopyasıydı. Monotonluğun ve sıradanlığın gücü ve etki alanı o kadar kuvvetliydi ki ne zamandır hobilerimi bile boşlar olmuştum. Siz de fark ettiniz mi kazançlarınız arttıkça alternatiflerin arttığı gerçeği yalnızca bir illüzyon aslında. Gerçek ise tam tersine belli bir seviyeye kadar artan kazancın alternatifleri yalnızca azalttığı. Domatesi aldığımız yer bile aynıdır bizim. Tercih ettiğimiz tatil yerleri birbirinin aynısıdır. Gidilen yerlerde mutlaka ama mutlaka bize benzer arkadaşlarımızı görürüz. Bizler de birbirimize benzeriz aslında: Bir veya en fazla 2 çocuk sahibi, orta düzey gelir seviyesine sahip, Jetta veya muadili araba kullanan, şarap ve rakı tüketen, büyük çoğunluğu sigara içmeyen ya da bırakmış örnek kabul edilen aileler. Arayışımız ve amacımız hep ortaktır: Güvenlik ve Garanti. Günlük stres, yorgunluk ve yılgınlıktan alternatif aramaya ne zamanımız vardır ne de gücümüz. Oysaki bir zamanlar ne renkli tatillere çıkar, ne maceralar yaşar, ne umursamaz yaşardık. Seçenekleri kısıtlı, beyinleri zincirli yaşayan bizlerin herhangi bir sebepten finansal kazançları azalırsa yaptıkları ilk işlem zincirleri daha da kalınlaştırmak olur koparmak yerine. Kalınlaşan zincir hem çok daha kuvvetlenir ve hem de varlığını çok daha fazla hissettirip çok daha fazla rahatsız etmeye başlar. O kadar ki zaman zaman her şeyi geride bırakıp dünyanın öbür ucuna gitmeyi bile düşlerken bulabilirsiniz kendinizi. Hoş hemen sonrasında geride kalanları nasıl özleyeceğinizi düşünüp bir anda vazgeçersiniz bu hayalinizden. Aslında tüm ihtiyacınız bir tshirt ve kot giyip Starbucks’a ya da Caffe Nero’ya oturmak, içilen bir kahve eşliğinde laptop’unuzdan işinizi yürütebilmektir, amaçsız saatlerce boş boş yürüyebilmektir, geleceği en azından bir saat olsun düşünmemektir. İhtiyacımız olan özgür olabilmektir. Ben demiyorum bahçelerdeki sularla dans edip ıslanalım, elbiselerle denize atlayalım ya da saatlerce balık tutup, kumsallarda gitar çalalım. Ben yalnızca zincirlerimizi ve zorunlu dayatılan şeylerden bir an olsun uzaklaşabilelim diyorum.

Hareketsiz ve hep aynı olan hayatımda eksik olan neydi peki? Öyle ya tüm yukarıda yazmış olduğum özlemlerimi aslında istesem pekala yapabilirdim ama yapmıyordum. Mutluluk mu, huzur mu? Diyelim ki evet ama bunların ikisi de kök neden olamazlardı. Başka eksik olan bir şey vardı, olmalıydı. Sonradan onu da buldum: Heyecan. Benim zincirlerim bana son zamanlarda öylesine ağır gelmeye başladılar ki acımasızca içimdeki heyecanı yok ettiler. 

Uzun zamandır öyle ya da böyle bir şekilde kendimi nedensiz bir baskı altında, kısıtlanmış olarak hissettim durdum. İşte bu kısıtlanmışlık hissi ben de eşimin orta yaş benim ise zincirleri kırma diyebileceğim bir dizi dönüşüm ve değişikliğe neden oldu, oluyor. Farkında olarak ya da olmayarak bir süre çeşit çeşit kendimce depresyonlara girip çıktım. Çoğunda çıkmaya çalıştıkça daha da dibe sürüklendim durdum. Sebebini kimi zaman yıldızlara kimi zaman yaşıma kimi zaman da benim dışımdaki nedenlere bağladım. Sonra farklı düşünmeye başladım. Tüm içinde bulunduğum durumun aslında yapmış olduğum hataların farkına varma, hayatımı süzgeçten geçirip istediğim hayata adım atacak bir fırsat olarak görmeye başladım. Sonra da aşağıda sizlerle paylaşacağım bazı noktaları kendimce belirledim.

Bu bağlamda sizlere naçizane tavsiyelerim öncelikle hayatın sizin hayatınız olduğunu ve keyifli geçirmek ya da sıkıntılar içerisinde boğulmanın hep sizlerin birer tercihi olduğu gerçeğini bilmeniz, hatırlamanız. Buradan hareketle sizi ruhsal yönden daraltan insanlardan uzaklaşmaya başlayın. Hem de hemen. Kendinizi daha fazla sosyal ortamlara atın. Sinemaya, tiyatroya, konserlere gidin. Arkadaşlarınızla gezin ve sorunlardan değil, eğlenceli şeylerden konuşun. Artık dertleri dinlemeyin, hayatın neşeli yönlerini paylaşın. Bizler hep kötü gün dostu olmayı matah sayarız. Bence yanlış. En az o dönemler kadar iyi günlerin de dostu olmaya çalışın ve olun. Bol bol gülün, kahkahalar atın. Ruhsal sıkıntılarınızın belki de çoğunu yine kendinizin yarattığını bilin. Kuruntulardan kurtulmaya çalışın. Sürekli gelecek kaygısı ile yaşamak yerine anı yaşamaya çalışın. İlişkiniz yanlış ise, bırakın. Sürdürmeyin, ayrılın. Bırakmayı bilin. Yeni ve daha mutlu edecek bir ilişki illaki gelecektir, emin olun. Yok eğer ilişkiniz doğru ise ama bazı sorunlar varsa ki illaki olacaktır (dikensiz gül bahçesi ütopyasına inanmak hata olacaktır), bu sorunların da en azından bir kısmının sizin kararsızlığınızdan, kuruntularınızdan veyahut hatalarınızdan kaynaklanıyor olduğunu, olabileceğini biliniz.  Kişilik alanlarınızı yaratın ve sahip çıkın. Bu kadar empati fazla artık. Kurmuş olduğunuz empatinin fazlasının sizden götürdüğünü bilin. Kendinize zaman ayırın. Hobiler edinin. Bol bol hayaller kurun ve bu hayallerinizin peşinden koşun. Kendinizin değerini bilin. Sizden bir tane daha yok bu dünyada. Kendinizi sevin ve dahası gurur duyun ve daha da dahası kendinize güvenin bu güven ilk başlarda size boş bile gelse. Mutluluğunuz varsa sıkıca sarılıp nedenini düşünmeden, sorgulamadan tadını hem de sonuna kadar çıkarın. Size heyecan veren, hayatınıza neşe ve anlam katan ne varsa düşünmeden peşinden gidin, hatta koşun. Unutmayın bu dünyaya en azından ön bilinçli olarak yalnızca bir kere geliyoruz. Hayat bizlerin hayatları. Nasıl olacağına ilişkin kararı da ancak bizler verebiliriz.

Tercihlerimizin hayal dünyamıza giden yollar olması dileklerimle.

17 Eylül 2012 Pazartesi

Bu sabah yağmur var İstanbul’da ...


Yeni yılınız kutlu olsun!

Sabah gözümü açtığım zaman hava hala karanlıktı. Her zaman muzip bir çocuk gibi adeta oğlumla büyük bir yarış içerisinde odama giren güneş ışığından en ufak bir iz yoktu ortada. Hemen saatime baktım. 7’ye gelmekteydi. Yani erken değildi, yani oğlumun sıradan uyanma saati idi ve yine yani her şey normaldi. Sonradan anladım, güneş ile aramıza kara bulutlar girdiğini, İstanbul’umuzun üzerine hüzün dolu yağmur damlacıklarının yağdığını. Pencereden dışarı baktığım zaman gördüğüm aslında yalnızca basit bir yağmur da değildi. Belki veda etme zahmetinde dahi bulunmadan hayatlarımızdan çıkan hercai bir yazdı gördüğüm belki de kapıyı çalmadan evlerimize dalan düşüncesiz ve bir o kadar hüzünlü sonbahar. Aslında tam da zamanıydı bu melankolik değişimin, bu hüzünlü dönüşümün. İlkokul 1.sınıftan hatırladığım duvara asılı tabloda Sonbahar Eylül ile başlardı aynı yazın Haziran ile başlayıp Ağustos ile bitti gibi. Küçücük yaşlardan itibaren bu tablo benim için tek doğru olmuştu. Ne kadar sıcak olursa olsun Eylül benim için her zaman bir Sonbahar ve Mart da bir İlkbahar ayı olmuştu. Ne gittiğim faklı iklimlerdeki ülkeler ne de global ısınma ile değişen mevsimler beynimdeki bu kalıbı değiştirebilmişti.

Yazın sona ermesi ve okulların başlaması neden bilmem ben de hep bir hüzün uyandırmıştır. Üstelik bugün İstanbul’da yağmur var ve 40 yaşına girmeme artık yalnızca sayılı günler kaldı. Bugün ne yeni bir döneme ne de 40’lı yaşlara hazır olmadığım bir günü yaşamaktayım. Yoldayken sürekli aklıma geçmişte yaşadıklarım geliyor ve o günleri aslında ne kadar da çok özlediğimi hissediyorum. Dudağımda çok da kolay akla gelebileceği üzerine MFÖ’nün Bu sabah yağmur var İstanbul’da şarkısı... Gözlerim henüz dolu dolu değil ama hani neredeyse o duruma bile az kalmış, içeriğini bilemediğim bir hüznü yaşamak gibi benimkisi.

Bu sabah yağmur var İstanbul’da 
Gözlerim dolu dolu oluyor bilinmezliğe 
Anne sözü dinler gibi masum 
Ağladım bu sabah 
Günler dayanılmaz oldu 
Senden uzak olunca 
Martılar mahzun oldu onlar bile ağladılar 
Şarkılarda düşünmek seni bana getirmez ki 
Seni bana getirmez ki


Gözlerimi kapadığımda kendimi hala lisede hissediyorum. Allahım ne kadar da güzel yıllardı. Büyük usta Barış Manço’nun Yaz Dostum şarkısının sözleri gibiydi hayat: güzel sevmeyene adam denir mi, selam almayana yiğit denir mi, altı üstü beş metrelik bez için, boşa geçmiş ömre yaşam denir mi? Yaz dostum, yaz ... ve şimdilerde hem o yıllar ve hem de o yıllardaki ben nasıl oluyorda benden bu kadar uzakta olabiliyor anlayamıyorum ama şarkıdaki gibi yazıyorum işte.

Gözümü açıyorum ve yurt dışı yıllarım geliyor aklıma. Sonra evleniyorum. Biricik oğlumuz aramıza, hayatımıza katılıyor. Her yer nasıl da aydınlık, nasıl da parıltılı, nasıl da muhteşem. Daha dün gibiler ve o dünlerden bu yana yıllar geçmiş. Yeni bir döneme girmeme az zaman kaldı ve ben bugün eski dönemlerden hangisi bana daha yakın geliyor onu bile söyleyecek durumda değilim zira hepsi sanki aynı yakınlıkta ya da uzaklıkta gibi.

Belki de hazır olmam da gerekmiyor diğer taraftan, suya balıklama atlamak gibi, bir anda olmalı, bir anda tecrübe edilmeli, edilmek zorunda kalınmalı; rejim için Pazartesi gününü ya da sigarayı bırakmak için elimizdeki paketi bitirmeyi beklememek gibi. Ne Pazartesiyi bekledim ne de paketin bitmesini ama hala canım kaymaklı ekmek kadayıfı çekiyor ve yine hala her sabah evden çıktığımda bir sigara tüttürmeyi hem de deliler gibi. Aslında doğruyu söylemek gerekirse yalnızca havanın yağmurlu olması ya da yaklaşan yaşımdan bağımsız olarak da ben her zaman korkmuşumdur yeniliklerden. Heyecan ve mutluluktan ziyade hüzün dolmuşumdur. Yeniyi kucaklamak, tanışmak, tanımak varken ben eskiyi bırakamamış, ayrılamamışımdır çoğu kere. Hani yeni yıla girerken yaşlı bir eski yıl ve gencecik bir yeni yıl tasviri olur ya sembolik olarak, işte ben hep yaşlı eski yıl için üzülenlerden olmuşumdur. Oysaki artık bir dönem kapanmış ve yerine bir yenisi açılmıştır, Tanrı'nın biz kullarına gönderdiği yeni bir şans gibi.

Belki tamamen şansa belki de çok anlamlı olarak semavi dinlerin en eskisi bugünlerde yeni yılı kutlamakta. Tam bu zamanlarda yeni bir dönem kapanmakta ve yeni bir başlangıca merhaba denilmekte. Bu tür dinsel konular benim ilgi alanıma girdiğinden zamanında araştırmıştım ve bana çok da uzak olmayan bir felsefe ile karşılaşmıştım. Ölüm anı gelene kadar malum hiç kimse hakkında kesin bir hükümde bulunmamayız zira insanlar yaşadıkça, değişmek için özgür irade gücüne sahiptirler yani benim ifademle insanlar kendi kaderlerinin efendisidirler. Biz insanlara nasıl bir hayat verilmiş olursa olsun bizler bunu değiştirmek özgürlüğüne sahibiz. İşte söz konusu kutlanan bu yeni yıl, yeni dönemin kurulma günüdür. Bugünün dualarında ne pişmanlık vardır, ne de günah zira tekrar yaratılma olduğundan ne pişmanlık duyulacak bir geçmiş vardır ne de işlenmiş bir günah. Enerjilerimizi saflaştırma, arındırma anlarıdır. Bugünlerde ileriye dönük dualar edin. Hayattaki amaçlarınızı sorgulayın ve bol bol isteyin. Hayatınızı yeniden kurgulayın. İstediğiniz hayatınızı bir mimar gibi kendiniz kurgulayın ve elinizi korkak da alıştırmayın.

Eskiden vazgeçmek her zaman kolay değildir. Eski alışılagelmiş olandır, rahatlıktır, alışkanlıktır. Yeni her zaman için güzel ve hoş görünse de bazı zorlukları da beraberinde getirir, getirebilir. Daha önceden de yazmıştım, yeni ayakkabının çekiciliği vurduğu ana kadar geçerlidir ve hazırlıksız yakalanırsanız çoğu zaman arkadan vuruverir sizi. Yeni doğan bir bebek büyük mutluluktur ama kimse bu sürecin ne anne ve baba için ne de bebek için kolay olduğunu söyleyemez. Bu dönemde eski ile vedalaşmak için zaman bile harcamayın, yenisini hayal edin, kurgulayın ve isteyin.

Yeni yıl hangi bakış açısından bakmış olursak olalım yeni bir doğuş, yeni bir şans, yeni bir başlangıçtır ve yalnız ve yalnız bizim içindir. Bize düşen bu bilinci içselleştirmemiz ve hazırlıklarımızı tam yapmamızdır.
  
Yeni bir güneşin sizin için de doğmasını ve verilen şansın sizin için en iyisi olacak şekilde kullanmanızı dilerim...  Yeni yılınız kutlu olsun!

31 Ağustos 2012 Cuma

Farklı diyarlara yapılan bir ziyaretin ardından ....


Siz de farkında mısınız gün geçtikçe zevklerimiz ve alışkanlıklarımız giderek sıradanlaşıyor. Rafine diye düşünebileceğimiz, tanımlayabileceğimiz neredeyse hiçbir şey kalmamış hayatlarımızda ve tercihlerimizde. Bir süredir hemen hemen tüm restoranların birer simit saray ve evlerine dönmelerini üzüntüyle izliyorum. Esentepe’de ki Northsields mesela yerine simitçiye bırakmış daha nice güzel ve leziz restoranların yerlerini bıraktıkları gibi. Cunda Adasın’da ki rakı-balık restoranında artık yalnızca çay içebilecek olmamızla, eski İtalyan restoranların birer simitçi olmasının ardındaki nedenler hep aynı aslında. Para artık el değiştirdi ve buna bağlı olarak da her şey artık özgürce ve gönüllüce değişebilmekte. Benim üzüldüğüm değişen hayat tarzlarımız ve zevklerimiz. Ben simit yemek istemiyorum. Tamam çok daha ekonomik ama bu kadar yer açılacak kadar da talep olması ancak değişmemizi ve giderek sıradanlaştığımızı göstermekte. Tüm dünyada aynı zamanda ilk ve tek olmak da demek olan Laik, demokratik bir Müslüman ülke olmaktan sanırım artık uzaklaşarak farklı maceralara doğru yelken açıyoruz. Arapları son zamanlarda ülkemize getiren aslında hayat tarzlarımızdı, sahip olduğumuz özgürlüklerdi, ya da en yalın ifadeyle laik ve müslüman kelimelerinin dengeli olabilmesiydi. Sanırım cazibe merkezi olma durumumuz artık bir sona doğru ilerlemekte. 

Bizler bu yolculuğa doğru yol alırken beni oldukça şaşırtan bir gelişme de olmadı değil hani hayatımda. Ailece bir düğüne katılmak için geçtiğimiz günlerde İsrail’deydik. Gitmeden önce bizi oldukça korkutmuşlardı. Yok savaş çıkmak üzere, yok girerken ve çıkarken donunuza kadar soyup saatlerce bekletiyorlar, yok sorguya çekiyorlar, yok canlı bombalar, yok yakıcı sıcak ... Ülke evet çok ilginç bir ülke. Tüm komplo teorilerinin ortak ana fikri dünyayı bu ülke insanlarının yönettiğidir.  Eğer öyle ise korkulacak bir durum yok zira bu ülke tüm dünyayı yönetmekten hem de çok uzak. Hani açık yazmak gerekirse kendilerine faydaları yok. Gitmeden önce insan böylesi güçlü bir kavmin insanlarının oluşturduğu ülkeyi Monaco gibi ya da Luxembourg gibi olmasını bekliyor (tüm zamanların ve yerlerin en lüks McDonald’sı bana göre Luxembourg’dadır ve eşim bir migren krizi sonrasında oranın tuvaletinde kusarak orasını bizzat onurlandırmıştır). Ülke anlayacağınız üzere ne Monaco ne de Luxembourg gibiydi. Daha çok 30-40 sene öncesinin İzmir’i gibi bir yerdi, ama çok daha pis ve çok daha kötü evlerle dolu olanı. Sıcaklık, benim İstanbul’dan geldiğimle neredeyse aynıydı. Bu nedenle sıcaklık konusunda şikayet edemem ama ılık değildi ve MFÖ gibi şapkasız çıkmam abi tadındaydı. Yediğimiz yemekler garantiye oynamak istememizden Time Out dergisinde olan yerlerdeki yemekler olduğundan bana göre oldukça da pahalı bir ülke oldu. Oğlumla gittiğimizden ve sıcaklık kendini bir hayli hissettirdiğinden her yere de taksi ile gittik. Anlayacağınız bizim için pahalı bir gezi oldu. Tel Aviv’e Avrupai bir şehir diyenler sanırım hiç Avrupa’ya gitmemiş olanlar. Peki tüm bunlardan sonra beğenmedim mi? Hayrı bence ilginç bir şehir. Kesinlikle de en azından bir kez gidilesi ama çok anlamlar yüklemeden ve fazla bir beklenti içinde olmadan. Oğlumun biraz büyümesi sonrası Kudüs ve Tuz Gölüne de gideceğiz ama bu gezimizde yerimizden fazla kıpırdamayıp, zamanımızı yemekle ve belki 30 derecenin üzerindeki sıcaklığı ile Akdeniz’in içinde geçirdik. Lokal yerlerdeki görevliler oldukça kaba iken dergide yer alan yerlerdekiler son derece profesyonel ve çözüm ve müşteri odaklı. Tavsiyem bu yerleri seçmeniz. Dış mekanlarla, taksi dahil iç mekanlar arasındaki sıcaklık farkı ise ağlatacak cinsten. Taksi içinde ya da alışveriş merkezleri içinde hırka giymek isterken dışarıda derinizi bile çıkarmak istiyorsunuz, o kadar yapış yapış ve sıcak.

Alışveriş merkezi derken birgün bize bir yer tavsiye ettiler. Buranın İstinye Parkı dediler. Biz de üşenmedik, denizden çıkıp, kurulanıp, üst baş değiştirip, taksi tutup, oranın yolunu tuttuk. Allahım ne kalabalıktı inanamazsınız. İnsanlar alışveriş merkezinde üzerinize üzerinize doğru geliyor sanki. Tüm yemek yenecek yerler hınca hınç dolu ve boşalacak gibi de değil. Peki gerçekten de İstinye Parkı tadında mı tabii ki hayır. Olsa olsa en fazla Profilo AVM’nin çakması olabilecek seviyede. Her mağazanın girişinde, ancak bir insanın geçebileceği bir aralıkta bekleyen bir görevli, giriş ve çıkışlarda çanta kontrolü yapıyor. Etrafta polis ve asker üstelik ne kadar çok şaşarsınız. Hayatta kalabilmek adına kendilerine özgü kurallar belirleyip yaşayan farklı bir hayat, farklı bir dünya. İnsanları ise genelde daha çok bizler gibi. Oğluma güneşten koruyucu deniz elbisesi almak istedik. Şanslıydık, indirime de girmişti mağaza. Neredeyse fiyatlar yarı yarıya düşmüştü. Kasa da öğrendik ki ancak mağaza kartı olanlara bu indirim uygulanmakta. Almanya ya da Hollanda’da olsanız hemen kimlik, lokal adres sorulur ve kart ona göre düzenlenir. Biz turist olduğumuzu ve muhtemelen bir daha bu mağazaya adım atmayacağımızı söyleyince tamam biz bir şeyler karalarız dediler. İndirimli olarak aldık ürünümüzü. Üstelik muhtemelen bir daha adım atmayacağımız bir mağazanın kartına bile sahibiz.

Oldukça yüksek oktavdan kavga eder gibi konuşan bir ülkedeydik ama ses tonlarının tersine ülkede her şey şaşılacak kadar huzurlu. Ya da kaos içinde huzurlu olabilmeyi başarabilmişler. Neden bilmem aklıma Tanita Tikaram’ın twist in my sobriety şarkısı geldi. Aşağıda şarkı sözlerini size Türkçe olarak sunuyorum. Ülke içine çok rahat girdik ve çok da rahat çıktık. Hiç bir sorun ve sıkıntı ile karşılaşmadık. Özellikle Türk olduğumuzu duyan halk bize çok daha sıcak davrandılar. Bu sıralar Türkiye’ye gidemediklerini (malum son yaşanan olaylar) ama çok özlediklerini söylediler. Bu sıralar mecburiyetten Yunanistan’ı tercih ediyorlarmış. Ben az kalsın ne gerek var gelip simit yiyeceksiniz diyecektim ki sonra düşünüp hak verdim. Ülkemizde yaşanan simitleştirme çabasına rağmen çok güzel bir ülke ve kıyas bile kabul edilemez, en azından şimdilik.

Anı kesemize bir kaç anı daha atarak ülkemize geldik. Dilerim farklılıklarımızı kutlayan, eşsiz oluşumuzun değerini bilen, bir araya gelip bir gökkuşağı oluşturabilen bir toplum olarak kalabilmeyi başarabiliriz. 

Tanrı\' nın tüm çocuklarının, seyahat ayakkabılarına ihtiyacı vardır,
Problemlerini buradan başka yere taşımak için.
Tüm iyi insanlar iyi kitaplar okurlar
Artık vicdanın temiz
Konuştuğunu duyuyorum kızım
Artık vicdanın temiz

Bu sabah alnımı silerken
her şeyi silip süpürüyorum
Çok iradeli olduğumu ve senin dediklerini
asla yapmayacağımı düşünmek hoşuma gidiyor
seni asla duymayacağım
ve dediklerini yapmayacağım

Bak gözlerim sanki hologram
Bak, aşkın ellerimden kırmızı kırmızı akıyor
Ellerimden
asla,aklımı karıştırmaktan daha fazla bir şey olamayacağını biliyorsun
aklımı karıştırmaktan fazla

Biz sadece küçük boş bir pastayı dağıttık
İnsanların geceleri yaptığı gibi eğlenmek için
Gecenin geç saatlerinde düşmanlığa ihtiyaç duyulmaz
Ürkek bir gülümseme ve özgürlük molası

Onların farklı düşünceleri umurumda değil
Farklı düşünceler benim için iyidir
Kol kola ve yalın ve bütün
Tanrının tüm çocukları kendi yollarını buluyor

Bak gözlerim sanki hologram
Bak, aşkın ellerimden kırmızı kırmızı akıyor
Ellerimden
asla,aklımı karıştırmaktan daha fazla bir şey olamayacağını biliyorsun
aklımı karıştırmaktan fazla

Bir fincan çay, düşünmek için zaman ayır, evet
bir hayatı riske etmek için olan zaman,bir hayatı,bir hayatı

tatlı ve yakışıklı
yumuşak ve tombul
Işığı görene kadar pisboğazsın
pisboğazsın, ışığı görene kadar

İnsanların yarısı gazete okur
iyi ve güzel okurlar
güzel insanlar, sinirli insanlar
İnsanlar satmak zorundadır
senin satmak zorunda olduğun haberleri

Bak gözlerim sanki hologram
Bak, aşkın ellerimden kırmızı kırmızı akıyor
Ellerimden
asla,aklımı karıştırmaktan daha fazla bir şey olamayacağını biliyorsun
aklımı karıştırmaktan fazla

19 Ağustos 2012 Pazar

Orta yolu bulabilmek vs çevresel faktörler


Evlenmeden önce yalnızca ben vardım ve yalnızca kendime karşı sorumluydum. Karışanım çok fazla yoktu. İstediğim kararları alabiliyor istediğim şeyi yapıyor ya da yapmıyor, dilediğim hayatı olabildiğince yaşıyordum. Mesela dilediğim kadar uyuyabiliyordum, üstelik kesintisiz. Dilediğimce sarhoş olabiliyordum. Ülke şartlarının değişmesi yalnızca beni etkileyebiliyordu. Sonra eşimle tanıştık ve hayatımızın bundan sonraki bölümünü beraberce yürümeye karar verdik. Bir devrin sonu ve bir başka devrin başlangıcıydı. Artık hem kendime ve hem de her bir anımı büyük bir keyifle geçirdiğim eşime karşı sorumluydum. O bir yetişkindi. Ona karşı ya da ondan sorumlu olmak zor değildi, hatta bilakis keyifliydi.Yine dilediğimiz kadar uyuyabiliyor, istediğimiz yerlere ve istediğimiz saatlerde gidebiliyor ve yalnızca ikimizin sorumlu olduğu bir hayatı yaşıyorduk. Eşim aynı zamanda en iyi arkadaşım olduğundan genelde keyif aldığımız şeylerde aynıydı ve uyumlu bir şekilde geleceğe bakıyorduk. Yeni dönemimizde de orta yolumuzu bulmuştuk.

Sonra oğlumuz oldu. Büyük bir içtenlikle belirtmeliyim ki onun aramıza katılmış olması şimdi, geçmiş ve gelecekte yaşayıp yaşayabileceğimiz en büyük mutluluktur bizler için. Bununla beraber bir önceki dönem artık kapanmış ve yeni bir döneme başlamıştık. Eski dönem daha öncekiler gibi bitmeli ve bir orta yol bulmalıydık. Üçümüzü barındıran bir orta yol. İtiraf etmek gerekiyor ki ilk başlarda pek bulamadık, bir önceki dönemde takılı durup kaldık. Uyku düzenimiz yok oldu. Kimin olduğunu bile bilmeden gittiğimiz konserlere gitmeler  de bir son buldu. Amaçsız, zamansız, düşünmeden dolaşmalar da çıkıp gitti hayatlarımızdan.

Baba olmak zordu ama anne olmak çok daha zordu. Sürekli oğlumuz odaklı bir hayat sürmek, onun mutluluğu, huzuru, alışkanlıkları için sürekli düşünüyor, çaba sarf ediyor olmak, yemeklerini, kitaplarını, oyuncaklarını düşünüyor olmak ve üstelik hayatının her bir anında çok da yıpratıcıydı aynı zamanda. Soluk almak istediği anlar çok oldu. O günler de artık çok şükür çok gerilerde kaldı. Orta yolumuzu bulmuş ve ona göre yaşamaya başlamıştık. 

Bugünlerde ise orta yolumuz biraz sarsılmaya başladı. Biz bugüne kadar orta yolu hep aile içine göre tasarlamış, içsel dinamikleri esas kabul etmiştik. Oysaki yadsınamaz bir çevre faktörü de vardı hayatlarımızın içinde. Oğlum artık anaokulu çağına geldi. Yalnızca Eylül ayı sonrasında doğmasından sebep çok şükür ki 2 sene daha yuvada kalıp öyle okula başlayacak. Geleneksel olsun modern olsun, tüm çocuklar büyüyorlar. Kimisi başarılı oluyor kimisi daha az başarılı oluyor. Ben oğlumun her zaman aynı diğer tüm aileler gibi mutlu ve huzurlu olarak büyümesini istedim ve bu dileğim ve isteğim hala da devam etmekte. Yaşadığımız dönem ve şartlarda gerek yurt içi ve gerekse yurt dışı denge ve dinamikler sanki buna engel olmaya başlayacakmış gibime gelmeye başladı. Hani sanki devam eden güneşli hava yerin, parçalı bulutlu bir havaya bırakmış gibi. Tamam yağmur yok çok şükür ama önlem de alma zamanı gibi sanki. Bu sıralarda sürekli olarak bununla yatıp bununla kalkıyorum. Hala çözüm bulmamış olmak da içimi daraltmakta. Enseyi tamam karartmak istemiyorum  ama çok geç kalmadan da bir yol bulmalıyım. Dahası o yolu bulup, planlamasına ve hatta uygulamasına hemen başlamalıyım. İşte bu meli-malı’lar beni daha da bunaltmakta.

Yurt içi dinamiklerini aileme olan sorumluluk duygum ve belki de korkaklığımdan çok açık bir şekilde dile getiremeyeceğim. Yine de bazı noktalara az olsa değineceğim. Mesela eğitim alanında olan bazı değişiklik ve belirsizliklerden kişisel olarak sıkıntı, üzüntü ve tedirginlik duymaktayım. Düz liselerin bir anda İmam Hatip okullarına dönüştürülmeleri, eğitim sistemindeki son anda ve bir çok parametre düşünülmeden gerçekleştirilen oldu bittiler, sınavlarda bir biri ardına yaşanan güven erozyonları ve sorumluların yerlerini hala koruyabilmeleri, alışılagelmiş düzenin anlatılmadan ve belki de çok irdelenmeden değiştirilmesi bunlardan yalnızca bir kaçı. Müfredat olayına hiç girmeyeceğim bile. Sağlık diğer bir nokta. İleride umarım ki iyi yetişmiş doktor bulmaya devam edebiliriz. Cunda Adasında ki balık lokantasının kahve içilecek yere dönüşmesi ise yalnızca içimi acıtıyor. Money talk! Yoksa zorla olan hiçbir şey yok. Keza alkollü içkilere birbiri ardına yapılan vergi zamları. Bugün ne kadar özgür basından bahsedebiliriz onu da bilemiyorum. Diğer kurumlara girmekten gerçekten korkuyorum ve es geçiyorum. Günlük hayatın stresine, çalışma şartlarının her geçen gün biraz daha da zorlaşıyor olmasına, hayat pahalılığına, kalabalıklığa, stresten kaynaklı kabalık ve hoyratlıklara hiç girmiyorum bile.

Yurt dışı dinamikleri de pek parlak değil. Yanı başımızda savaşlar çıktı çıkacak. Bizim etkilenmememiz ve belki de savaşa girmememiz söz konusu bile değil. Yine kişisel fikrim ki umarım ve dilerim ki yanılıyorumdur bu yıl sona ermeden bir kıvılcımın çakacağı yönünde. Umarım olmaz, olacaksa da umarım bize sıçramaz. Bu bir kaç ayda olmazsa illaki bir kaç yılda olacaktır diye düşünüyorum.

İşte tüm bu nedenlerle geleceğimizi nasıl ve nerede devam edeceğiz konuları bizim evdeki bu sıralar en revaçtaki konu. Ben 30’lu yaşların sonuna eşim ise ortasına yaklaşıyor. Oğlumuz ise yalnızca 4’üne yaklaşıyor. Onun güzel bir hayat yaşamasını istiyoruz. Potansiyelini en yüksek düzeyde kullanabilmesini istiyoruz. Yapmak istemediği şeyleri yapmamasını istiyoruz. O her şeyin en iyisini hak ediyor. Bize düşün ise bu ortamı ona elimizden geldiğince sunabilmek. Kabul edelim ya da etmeyelim evrim düzeni içerisinde ön planda tutulması gerekli olan hep gelecek kuşak oluyor.

Orta yolu bulmak , bulabilmek çok önemli ama siz siz olun çevresel faktörleri de mutlaka hesaba dahil edin ...

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Özgürlük canının istediğini yapmak değil, daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır...


Geçen gün nasıl olduysa eşimle uzun bir süreden sonra kendimizi sohbet ederken bulduk. Yanlış okumadınız ne alışılageldiği üzere televizyon seyrediyorduk, ne yorgunluktan hemen yatmıştık, ne de birbiri ardına devam eden ve asla bitmeyen ev işleri ve diğer sorumluluklarımızla uğraşıyorduk. Bildiğiniz aleni bir şekilde muhabbet ediyorduk. Bana “bugünkü aklım olsaydı kesin sosyoloji okurdum” dedi. Eşim bildiğiniz akıllı ve zeki insanlardandır. O kadar ki aklınızda soru işareti bile kalmaz. Seveni de vardır sevmeyeni de. Onu çekilmez ve antipatik bulanlar belki de sempatik bulanlardan fazladır ama herkesin ortak düşüncesi çok akıllı ve zeki olduğudur. Bu gerçekleri ben de bildiğimden o demişse bir bildiği vardır düşüncesinden kendimi alamadım ve doğal olarak benden beklenmekte olan ve konuşmasını daha da açacağım soruyu sordum kendisine: “Peki ama neden?”

Sonra sazı bir eline aldı ki sormayın gitsin. Ben sorduğuma soracağıma bin pişman oldum. Diyalog olan konuşmamız bir anda monoloğa dönüştü. Konuştukça da konuştu. Konu ise zaten onun uzmanlık alanı: Sosyal Medya. Ben bir konu hakkında bu kadar keyifle ve bir o kadar da uzun konuşulabileceğini düşünemezken bile, o konuşmaya devam ediyordu. Konuşma başladıktan bir kaç saat sonra salondan yatak odamıza taşındı ki ben yatak odasında ciddi konular konuşulmasını hiç sevmem. Sorun o ki bana ciddi gelen ona rüya gibi gelmekteydi. Eşimin işi sosyal medyadır. Bu konuda gerek yurt içi ve gerekse yurt dışı konferanslarda konuşmalar yapar. Büyük büyük şirketlere eğitim ve danışmanlık hizmetleri verir. Anlayacağınız konu hakkında danışılacak kişilerdendir. Ben de danıştım danışmasına ama anlattıkları benim için çok fazlaydı. Son olarak ben ışıkları da söndürdüm ve kendisini gözüm kapalı dinlemeye başladım. Sabah bana kızgın olmasını uyuyakaldığımı erken fark etmesine bağlıyorum. Vücudum daha fazla bilgiyi almayı reddetmişti. Benim bozulduğum ve hatta kızdığım şey ise ilk başlarda sizlerle paylaşabileceğim tonla bilgi varken zamanla ve uzun konuşmasıyla hepsini unutmuş olmamdı. Artık sizlerle sosyal medya üzerine konuşabilecek bir şeyim yok. Zaten aslında hiç yoktu, hiç olmamıştı. İlgimi bile çekmez bir konuydu. Konuşmanın ilk dönemlerindeki keyif içerisinde kabul diyorum paylaşabileceğim noktaları görünce heyecanlanmıştım ama sonrasında bende kalan bilgiler dalgaların yok ettiği kumdan kale misali şekilsiz, anlatılmaz ve paylaşılamaz bir yığıntıya dönüşüp kaldı içimde.

Yaşamış olduğum bu sevimsiz ve acı sosyal medya eğitim tecrübeme rağmen aklıma takılan bir kaç soru da olmadı değil hani. Bunlardan ilki bizler (sosyal medyayı kullananlar) ne zaman ve neden nickname kullanacak kadar çekingen ve mesafeliyken bugün bu kadar tüm hayatımızı paylaşır ve dahası paylaşmaktan keyif alır ve bunun için çaba sarf eder olduk. Neden, niçin ve belki de nasıl bu kadar kısa süre içerisinde bu denli sosyalleşmeyi başarabildik. Tabii buna sosyalleşme ne kadar denirse. Belki de eşim bugün bu nedenle, tüm bu nedenleri anlayabilmek adına sosyoloji okumak istemekte. Uyuyakalmasaydım belki bunu ben de öğrenebilirdim. Neyse bir daha ki sefere artık. Ben oğlum için bu alanı ister miydim bilemiyorum. Bilemiyorum çünkü muhtemelen oğlum ve tüm diğer çocuklar teknolojideki ilerlemenin sahip olduğu bu korkutucu hız nedeniyle en az %60’lık bir oranla bugün bilmediğimiz bir meslek ile uğraşıyor olacaklar. Zaten bu nedenle bizlerin işleri bu kadar zor. Ben mesela ya doktor ya da mühendis olmalıydım. Benim zamanımda işletmecilik bile meslekten sayılmazdı. Ben de kolaya kaçıp mühendis oluvermiştim. Peki ya oğlum? Oğlumun ne ile uğraşacağını bilemiyorum. Bana kalsa ya degustatör ya da aşçı olsun isterim. Ama bu tür mesleklerde ya hep ya hiç anlayışı var. Yani çok başarılı olur ise bir anlamı var aksi durumda mutsuz olabilme şansı oldukça yüksek. Benim tek uğraş ve amacım oğlumun kendisiyle barışık olabilmesini sağlamak. Kendi değerini bilmesini, yaratıcı olabilmesini başarabilmek. İhtiyaçlarını bildirmekten çekinmeyen özgüveni ve farkındalığı yüksek bir birey yetiştirebilmek. Gerek kendi gözlerine ve gerekse başkalarınkine direk bakabilen bir kişi olabilmesini sağlayabilmek. Ne olursa olsun ve hangi şartlarda kalırsa kalsın hayallerinin peşinden gidebilmeyi sürdürebilmek. Yoksa ister sosyolog olsun ister doktor ya da ister mühendis benim için çok da önem ifade etmiyor. Önemli olan onun mutlu olması. Mutlu, huzurlu ve isteklerine ulaşabildiği bir hayatı sürdürebilmesi.
  
Büyük sosyalleşme başarı ve hızına gelince ... Bugün sahip olduğumuz internet ve onun türevleri olan sosyal medya olaylarına yani... Aslında her birimiz büyük bir oyunun yalnızca küçük birer parçalarıyız. Biliyorum kulağa çok komplo teorisi gibi geliyor ama aslında amaç hiçbir zaman bizim sisteme ulaşmamız olmamıştı, sistemin bize ulaşabilmesiydi. Bugün artık kullandığımız bu medya ve medyayı kullandığımız araç ve gereçler sayesinde, ne içiyor, ne tüketiyor, hangi kitapları okuyor, ne zaman nereye gidip, ne kadar kalıyor, ne konuşuyor ve hatta ne düşünüyor, hayata nasıl bakıyoruz hep ama ama hep biliniyor. Gerçekleştirilen ve geliştirilen tüm pazarlama, satış ve yönetim stratejilerine artık bu açıdan bakmakta fayda var. Kabul etmek gerekiyor ki bizler artık yalnızca matrixin birer parçalarıyız. Söz konusu matrixin hayalini kuran kişilerin çocuk ve torunları ise bizlerin belki de yeni ya da her daim yöneticileri, bizler farkında olalım ya da olmayalım, kabul edelim ya da etmeyelim. Facebook’ta olmayanların artık günümüzde psikopat ve suç işlemeye eğilimli kabul edilmeleri de bir tesadüf değil bence. Eşim bu satırları okuduğu zaman kesin büyük bir hayal kırıklığı içerisinde beni hiçbir şey anlamamakla itham edecek.

Aslında düşünüyorum da benim yatakta uyuyakalmam oldukça simgesel ve bir o kadar da içinde bulunduğumuz durumu özetler nitelikte. Aslında biz insanların küçük, miniminnacık bir grup dışında yok birbirimizden farkımız. Jean Jacques Rousseau’nun çok sevdiğim ve altına imzamı atacağım bir düşüncesi vardır: “Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..."

Dilerim yapmak istemediklerimizi yapmak zorunda kalacağımız günleri hiçbir zaman yaşamayız ...

7 Ağustos 2012 Salı

Heyecan verici güzel bir denetimin ardından ...

Bu yazının içeriği aslında sosyal medya olacaktı. Biraz bu mecrayı inceleyecek, biraz değişen insan davranışları hakkında yazacaktım. Hemen sonrasında da  sosyal medyanın eşimin hayatındaki yeri hakkında eleştirel düşüncelerimi sıralayacaktım. İnanın sevgi dolu kelimeleri birbiri ardına sıralayacaktım. Evde yüzüne karşı söylemediğim ve içimde biriktirdiğim yığınla sözcük bir su olup akıp çıkacaktı içimden. Ne zamandır artık bu konuyu bir yazayım da deşarj olayım diyordum. Ama olmadı,  yazamadım. Bambaşka bir gelişme oldu hayatımda. Bu konunun bir anda önemini yitirmesine neden olan bir gelişme: Bugün oğlum ilk defa çalıştığım ofise geldi.

Her bebek kısmeti ile gelir derler. Ben bu söze inanırım, aslında inanmayı tercih ederim. Eşim hamileyken halen çalışmakta olduğum firmadan iş teklifi almıştım. Bir önceki işime göre çok daha iyi şartlarda. Halen büyük bir mutluluk içerisinde çalışıyorum. Tamam zaman zaman tabii ki her işte yaşanabilecek sıkıntılar olabiliyor ama bu işe keyifle geliyorum. Bir önceki çalıştığım firma ne kadar işkence ise bu işim de o kadar mutluyum. Şimdi gel de bu söze inanma. Hep oğlumun sayesinde bu işte olduğuma inanmışımdır. Şimdi işte oğlum aracılık ettiği, belki de gerekli tüm görüşmeleri yapıp işin benim kısmetim olmasını sağladığı işe ziyarete gelecekti.

Her şey bir kaç hafta önce oğlumun bana “Baba, ben annemin iş yerine gittim ama senin işine gitmedim. Oraya da gitmeliyim” demesi ile başladı. Tabii oğlum, bence de gelmelisin. “Annen ile konuş ve sana ve ona ne zaman uygun ise birlikte mutlaka gelin. Öğlene doğru gelin, sonra da hep beraber yemekçiye gideriz “dedim. Yemekçi oğlumun terminolojisinde restorana karşılık gelmekte. Sonra konu unutuldu gitti. Geçenlerde oğlum konuyu tekrar gündeme getirdi ve hem annesine ve hem de bana isteğini yineledi ve biz de hemencecik söz konusu ziyareti programladık.

Sabah işe gelmeden evde oldukça rahattım fakat işe gelmemle içimi bir heyecan dalgası kaplamaya başladı. Oğlum beni ziyarete gelecekti. Her şeyin çok güzel olması gerekiyordu. Birden nedenini bilmeden dahası anlamadan kendimi ve ofisimi beğendirme arzusu içerisinde olduğumu fark ettim. Gelir gelmez penceremi açtım. Yağmur sonrası amber gibi mis kokan havanın odama dolmasını sağladım. Sonrasında klimayı çalıştırıp odayı güzelce bir soğuttum. Gereksiz kağıtları, evrakları çöpe atmak, yerleştirmek, dosyalamak için bundan daha gerekli bir zaman olamazdı. Masam bu sayede büyüdükçe büyüdü. Duvara asılı olan büyük whitebord’u bir güzel sildim. Odamın içindeki muhtemelen oğlumun en beğeneceği şey temiz olmalıydı.  Önüme gelene oğlumun geleceğinden bahsettim. Bizim patron dahil herkes gelişi için hazırdı.

Saat 11 gibi önce güvenlik görevlisinin yüzünü gördüm. Gülümseyerek bana bakıyordu. O an anladım ki eşim ve oğluma eşlik ediyordu. Normal şartlarda kim gelirse gelsin müsait olup olmadığımı soran adam bu sefer buna gerek bile duymamıştı. Muhteşem bir inisiyatifi ele alma durumu. Hiçbir şey ailemden daha önemli değildir. Demek ki bunu güvenlik görevlisine bile belli edebilmiştim. Güvenlik görevlisinin gülümseyişini görmemden yalnızca yarım saniye kadar sonra oğlum şirin, yakışıklı ve gülümseyen yüzünü gördüm. >Polo yaka bir t-shirt ve altına bir bermuda giymişti. Ne zamandır hem seçiyor ve hem de bizzat giyiyor giysilerini. Yine muhteşem bir seçim olmuştu. Ayakkabıları ise farklı farklı iki tekti. Fotoğrafta gördüğünüz ayakkabının hem yeşil siyahını ve hem de grisini aldırmıştı. Biz de zaten aynısı, ayakların sürekli ve hızlı büyümekte boş ver almayalım dememiş, aynı numaradan 2 farklı renkten ayakkabıyı alıvermiştik. İyi ki de öyle yapmışız. Zaman zaman yalnız yeşil siyahı, zaman zaman griyi ve zaman zaman da ikisinden de bir tanesini giyer olmuştu. Daha bu yaştan kendi tarzını ortaya koyan oğlumun en büyük destekçisiyim. 

Beni görünce yüzünün aydınlanmasını görmenin mutluluğu gerçekten de tarif edilemez. Bir eliyle annesinin elini tutmuş diğer elini bana el sallamak için kaldırmıştı. Sanki günlerdir ayrıymışız gibi sarıldık, kucaklaştık. Ben yine onu öpücüklere boğdum. Odama girdi ve etrafı incelemeye başladı. Denetim için gelen ve burnundan kıl aldırtmayan müfettişler gibiydi. Dikkatlice her bir yere inceledi ve tahmin ettiğim üzere whiteboard’u görüp, “ İşte! burada benim sevebileceğim bir şey varmış” dedi. Hemen sonrasında da üzerine resimler yapmaya başladı. Muhteşem heyecanlı ve sevinçliydim. Oğlum çalıştığım odada resimler yapıyordu. Eşim ise yandaki toplantı odasına geçmiş, telefon görüşmelerini yapıyordu. Sanki firma onun çalıştığı firma ve toplantı odası sürekli toplantılar yaptığı odaydı. Bu kadar rahatlık, ortama bu kadar kolay uyum ancak takdir edilebilir.

Babası olduğum için gurur duyduğum oğlumu önüme gelenle tanıştırdım. Bir süre sonra ortama alıştı ve yer gök onun sesi olmaya başladı. Bu artık öğle yemeğine gitme zamanı demekti. Sonrasındaki öğle yemeği ve yemeğin sonundaki içilen kahveler sonrasında oğlum ve eşimle vedalaşıp işime geri döndüm. Güzel hem de çok güzel bir gün olmuştu. 

Böylesi daha nice güzel günlere ... 

31 Temmuz 2012 Salı

Bayan Doğru(m) ve Oğlum


Akşam saat sekiz cıvarlarıydı. Tüm gün oraya buraya koşuşturup, annesini çıldırtan oğlumda yorgunluk ve dahası uyku emareleri çoktan başlamıştı. Bu anlar en çok dikkat edilmesi gereken zamanlardır zira oğlumun en çok düştüğü, kendine en çok zarar verdiği zamanlar işte böylesi uykusunun geldiği halde hala yatmamış olduğu zamanlardır. Bir süre sonra artık kendi de dayanamadı ve “ben yatıyorum, hadi baba yatağa gidelim” dedi ve odasına doğru yürümeye başladı. Tabii ben de paşa paşa arkasından ilerlemeye başladım. Önce dişlerimizi fırçaladık, sonra da pijamalarımızı giyip yatağına beraberce uzandık. Tam günlük olaylardan, neler yaptığımdan ve yaptığından bahsedip günü değerlendirecektik ki “baba, susadım, su” dedi. Oğlumla aramızdaki fark onun 4 yaşında benim ise 40 yaşında bir çocuk olmamızdır. Etrafa bakmadan, dahası az önce getirdiğim suyu unutarak ve mümkün olan en kolay yolu seçme alışkanlığı içerisinde “canımmm, oğlun susadı, su getirir misin?” dedim. Eşim muhtemelen yine kendini sosyal medyanın dipsiz kuyusunun içerisine atmış olmalıydı ki seslendiğimizi duymuş ama ne dediğimizi anlamamıştı. Ne olduğunu öğrenmek için sosyal medyanın kendisi için büyülü ve hatta vazgeçilmez dünyasını bırakıp yanımıza geldi. Biz su istiyoruz haykırışlarımız sonrasında ise burada zaten su var dedi kafasını bile çevirme ihtiyacı duymadan. Muhtemelen odaya girerken anlık olarak nerede neler var görüp aklına çoktan yazmıştı . 

Eşim tam casus olacak tiplerdendir. Çok ama çok dikkatlidir. Gördüklerini, duyduklarını, okuduklarını, yediklerini asla unutmaz. Bir mekana girer girmez mekanın tamamını hafızasına alır. Ufak, miniminnacık bir ayrıntıyı bile atlamaz. Kafası başka bir türlü çalışır, aslında hep çalışır, asla durmaz, dinlenmez. Çok zekidir. İlginç bağlantılar kurup kimsenin ilk dinleyişte anlayamayacağı düzeyde çıkarımlarda bulunur. Tamam düzeltiyorum, kimse kelimesi çok iddialı oldu en azından benim demek çok daha yerinde olacak gibi. Tüm bunlara ek eşim bir de Başak burcudur. Yani titizdir, yani düzenlidir, yani hastalık derecesinde ayrıntılara önem verir. Eleştiriye ise hiçççççç ama hiç gelemez. Tamam bu özelliğinin yazımızla bir ilgisi yok, yalnızca yazıp rahatlamak istemiştim. Tüm bunlar toplanıp bir araya geldiğinde kafasını bile çevirmeden arkasında bulunan rafın üzerindeki suyu fark etmiş olmasına da hiç şaşırmadım haliyle.

Arkasını dönüp suya uzandı ve sonrasında suyu bize doğru uzattı. Suyun orada olduğunu duyan oğlum ise suyu kimin getirdiğini sordu ve hemen arkasından bizi dumur eden özlü çıkarımını yaptı: “Babam getirmişse babama tebrikler”. Eşim dayanamayıp söze girdi ve ya ben getirmişsem, bana tebrik yok mu? “Hayır çünkü sen zaten her şeyi doğru yaparsın”.

Belki de gülmemem lazımdı bilemiyorum ama ben oldukça bir güldüm. Oğlumun annesi hakkında Bayan Doğru çıkarımı kesinlikle doğru, yerinde ve haklı bir çıkarımdı zira eşim hata yazmadı. Yapsa bile kabul etmezdi. Söz sanatlarındaki ustalığı ve çelikten olma sinirleri sayesinde de zaten hatalı olduğu anlardaki tartışmalarda bizleri sonuçsuz ve dahası ağzımız açık bırakırdı. Ben böylesi anlarda başarıdır bu yolda yenilgi ya da zaferdir bu yolda hüsrana uğramak tadında bir duyguya büründüğümden pek dert etmem. Oğlumun çıkarımında hoşuma gitmeyen tek nokta ise doğrunun ödüllendirilmemesi ve normal bulunmasıydı. Oysaki gerek eşim ve gerekse ben her bir doğrusunda oğlumuzu mutlaka tebrik ederdik ki hala da etmeye devam ederiz. Bilemiyorum belki de böylesi bir tutumu annesi için uygulamasının zorluğunu hissediyor olmasından (düşünsenize o zaman annesinin her bir hareketini tebrik etmesi gerekecekti)hiç bu yola girmemişti. Oysaki benim için böylesi bir durum yoktu. Eşimim pür-ü pak beyaz doğrularının yanında benim rengim daha çok duman grisi gibi kalır. Belki de oğlum bu nedenle beni cesaretlendirmek ve aradaki farkı kapatmamı teşvik etmek için tebriklerini sunmak istemişti.

Suyunu içip, bu yazıya konu olan çıkarımını yaptıktan sonra huzur içerisinde uykuya daldı. Uyandırmayı göze alarak onu bir kaç kere öptükten sonra odasını usulca terk edip, Bayan Doğrumun yanındaki güvenli ve huzurlu yerimi aldım.

24 Temmuz 2012 Salı

Dağ üzerindeki taşlarız ...


Sıkıntılı hem de çok sıkıntılı bir dönem geçirmekteyiz. Suriye’de yaşanan olayların bir görünen ve bir de görünmeyen bir kısmı var gibi. Hani sanki görünen kısım buz dağının görünen kısmıymış gibi inandırıcılıktan bir hayli uzak gözükmekte. Demokrasi tutkunu ülkelerin Irak ve Bosna’da unuttukları insaniyetlerini aniden hatırlayıp uğruna yaptıkları mücadele gibi. Görünmeyen kısım ise tabii ki bir enerji savaşı: Güney Akdeniz’de bulunan doğal gaz kaynağına kim ya da kimler nasıl sahip olacaklar. Bir çok devlet sıraya girmiş gibi beklemekte. Bölgede herkes bir şekilde tatbikat yapmakta. Çin ise donanmasını geliştirmekte. Oyunda kimler var kimler. Zavallı Suriye halkı ise aynı Irak’ta olduğu gibi yalnızca bir piyon gibi ölümü beklemekte. Vurulacaklar ve cansız olarak yere düşecekler. Eşleri, dostları, çocukları arkalarından belki ağlayacak belki ağlamaya bile fırsat bulamadan onlar da tarih sahnesinden çekilecekler. Bu kadar mı değersizler? Evet bu kadar değersizler. Birileri sözde sahip olduğu vatandaşını düşünerekten ve aslında o vatandaşının daha iyi koşullarda yaşamasını öne sürerekten onları bu kadar değersiz görebilmekteler. Karışıklık işine yaradığı için karışıklığı yaratanlar mı daha suçlu yoksa onların ağına düşüp karışıklık için tetik çekenler mi daha suçlu benim için hiç önemli değil. Önemli olan birileri yalnızca birileri daha refah içerisinde yaşasınlar diye ölmekte.

Görünen kötü bir gidişata doğru yol aldığımız. Umarım yanılırım ya da enerji kaynağı sandıkları kadar büyük çıkmaz. Aksi durumda biz de oyunda yer alacakmışız gibi görünmekte. Komşularla sıfır gerginlik bu olsa gerek. İşin ilginç yanı kafa tuttuğumuz ülkeler enerji kaynaklarını bir kapatsa üretim bile yapamayacak olduğumuz.

Yukarıda girişini yaptığım sebebe bağlı olarak almış olduğumuz pozisyona tepki olarak gelen Arap turistlerde Suriye ve İranlıları göremiyoruz. Diğer milletlerden araplar ise akın akın ülkemize gelmekteler. Yer gök arap oldu çıktı ülkemizde. Belki de tek başına bunu sağlayan Kıvanç Tatlıtuğ’ya ülke olarak teşekkürlerimizi sunmalıyız. Benim izleme şansına sahip olmadığım Gümüş adlı dizi meğer bu diyarlarda izlenme rekorları kırmaktaymış. Tabii yalnızca bu dizi değil bunlar gibi diğerleri sayesinde ülkemizin tüm güzellik ve özellikleri gözler önüne serildi. Sonrası zaten çok kolay oldu. Bu özelliklerden belki de en önemlisi laik, demokratik bir Müslüman ülke oluşumuz. Yıllarca laik bölümü ön plana çıkarılmış ve %98 nüfusu Müslüman olan halk ifadesi tercih edilmişti. Günümüzde ise demokratik ve Müslüman bölümleri daha bir parlatılmakta, laik kelimesi yerini sekülere bırakması için girişimler yapılmakta. Mümkünse hatta çok mevzu bile edilmemekte. Laik, demokratik bir Müslüman ülke olmak tüm dünyada aynı zamanda ilk ve tek olmak da demek. Arapları ülkemize getiren başka bir ifadeyle aslında hayat tarzımız. Sahip olduğumuz özgürlükler. Ya da en yalın ifadeyle laik ve müslüman kelimelerinin dengeli olabilmesi. Eğer birisi ağır basarsa ve denge bozulursa bu cazibe merkezi olma durumumuz da bir son bulur.

Ramazan ayında eğer alışveriş merkezlerinde öğle yemekleri yenilebiliyorsa ve yemeklerini bitirenler koltuklarını iftar için ötekilere değil, kardeşlerine, komşularına, arkadaşlarına, sevdiklerine devredebiliyorlarsa o ülkede denge sağlanmış demektir.  Ülkemiz inancın her bir derecesinin yaşanabildiği bir ülke olduğu için değerli, özel ve tektir. 11 ay içki içip Ramazan ayında içmeyen niceleri vardır aynı namaz kılmayıp bu kutsal ayda niyetlenenler gibi. Hac görevini sürekli ötelerler ama zekatlarını hiç aksatmazlar. İçimiz iyidir ve genelde sevgi doluyuzdur. Dinimizi farklı farklı derecelerde uyguluyor olsak da yoktur aslında birbirimizden çok farkımız. Hepimiz ulu bir dağın üzerlerindeki taşlarız. Farklı faklı, çeşit çeşit ama hepimiz o dağı meydana getiren unsurlarız.  Bütünü meydana getiren zerreleriz.

İçinde bulunduğumuz bu çok özel ayın, tüm ötekileştirme çabalarına inat, bizleri tekrar birleştirmesi dileklerimle ...

12 Temmuz 2012 Perşembe

Sayısal gerçeklerin mutluluk ve hüznü


2010 yılı Ekim ayı ortalarıydı. Uzun hem de çok uzun zamandır hayalini kurduğum kendi bloğumu hayata geçirmeye çalıştığım günlerdi. İlk önce ismini tespit etmiş, hemen arkasından da ilk yazımı yazmaya başlamıştım. İlk yazı belki de benim için en önem arz eden yazılardandı zira hem neden yazmaya başladığımı ve hem de bloğuma neden İçimdeki Dört Mevsim adını koyduğumu açıklıyordum.

25 Ekim 2010 tarihinde ilk yazımı yayımladım: Zaten hepimiz birer küçük yaratıcılar ve takip ediciler değil miyiz? İlk yazımda yazmış olduğum bir paragrafı tekrarlamak isterim:

Ben Ben bir köşe yazarı değilim. Söz konusu bu blog da bir günlük olmayacak. Sanırım burada bugün başlayarak yapmak istediğim şey, kendimle yüzleşmek. Bazen beni endişelendiren ya da sevindiren en azından düşündüren bir olayı ya da bir haberi yazacağım ve kendime göre tarihe bir not düşeceğim, bazen yazmış olduğum hikayelerden bir tanesini sizlerle ve kendimle paylaşacağım. Ne kadar başarılı olacağımı ve ne kadar sürdürebileceğimi ben de bilemiyorum ama deneyeceğim. Ben bu sayfanın hem yaratıcısı ve hem de takip edeni olacağım”.

Kimliğimi hiçbir zaman açıklamak istemedim ve açıklamamaya da hep çalıştım zira arkadaşlarımın ve ailemin bloğumu benim bloğum olduğu için takip etmelerini hiç istemedim, yazdığım yazılar sayesinde takip edilmeliydim. Eşim hariç kimselere haber vermedim. Yalnızca eşime. Onu habersiz bırakmak hata olurdu zaten bir şekilde ya öğrenir ya da içine malum olurdu. Ben paşa paşa ona söyleyip rahatlamayı ve özgürleşmeyi tercih ettim (Gerçek bizleri özgür kılar).

Bazen Ali Sami Yen hakkında bazen ise Haydarpaşa Garı hakkında yazdım. Bazen içsel yolculuklarımdan bazen ise çıktığım yolculuklardan bahsettim. Başıma gelen komiklikleri anlatmak yazarken en çok beni güldürüyordu. İnanın en başta kendim büyük keyif alarak yazdım. Umarım okurken sizler de aynı keyfi almışsınızdır. Bugün artık 100’e yakın yazımı (98 adet) İçimdeki Dört Mevsim’de ve 10 adet yazımı da blogcuanne’de yayımlamış olmanın mutluluğunu yaşıyorum.

Geçen gün istatistikler denilen bir bölüme baktım ve bugüne kadar 30.000’in üzerinde görüntülenen sayfam olduğunu öğrendim. Bu adet benim için oldukça fazlaydı. Bu adetlere çıkabileceğimi hiç düşünmemiş hatta hayal bile etmemiştim. Okuyanlara, takip edenlere şükran ve minnetlerimi sunarım. İnanın beni çok mutlu ettiniz.


İstatistik çok önemli bir ölçüm biçimi. İyi yanı da var kötü yanı da. İstatistik bir çok kesim tarafından “sayılarla yalan söyleme sanatı” olarak kabul edilmekte. Winston Churchill mesela bir zamanlar “senin kendi elinle çarpıtmadığın istatistiğe inanma” demiş. Nihayetinde sayılar her şeyin var olduğunu ve aynı zamanda var olmadığını ispatlamaya yarıyor. Mesela Franz Joseph Strauss “Eğer başınız saunada ve ayağınız buzdolabındaysa, istatistikçiler ortalama bir sıcaklıkta olduğunuzu söyler” demiş zamanında. Haksız mı? Aslında istatistiklere göre yaşamak burçlara göre yaşamaktan daha güvenli değil ama ben bugün iyi tarafından bakmayı tercih ediyorum. 

İçimdeki Dört Mevsim’de en çok görüntülenen yazılarımı ise aşağıda sizler için görüntülenme adetleri ile birlikte sizlere sıralıyorum. Ali Sami Yen hakkında yazdıklarım oldukça açık ara bir numara gözüküyor.


  1. Bu bir veda yazısıdır ... Elveda Ali Sami Yen → 5.800 defa
  2. Yeni güneş ile gelen yeni bir şans → 1.663 defa
  3. Haydarpaşa Garı → 851 defa
  4. Fethedilecek ilk ülke insanın kendisidir – 5 → 585 defa
  5. Hafta sonu üzerine sohbetler - 5 Cumartesi ateşi → 478 defa
  6. Küçük miniminnacık ufacık küçücük balığın hikayesi... → 403 defa
  7. Göcek Adası: Sen kalk, cennetten kopup buralara ge... → 382 defa
  8. Fethedilecek ilk ülke insanın kendisidir – 2 → 335 defa
  9. Galatasaray'ın Sabri’lere değil Metin Oktay’lara i... → 274 defa
  10. Beni tanımayanlar için → 242 defa

Bu arada beni şaşırtan bir olayı da sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim. Benim bu blogda yazmış olduğum 97 adet yazı için almış olduğum yorum sayısı 107 iken blogcuanne’de yazma şans ve mutluluğuna eriştiğim 10 adet yazı için almış olduğum yorum sayısı 457 adet. Başka bir ifadeyle benim İçimdeki Dört Mevsim’de bir yazım ortalama yalnızca 1 yorum almışken, blogcuanne’de ki bir yazım ortalama 5 yorum almış. Tamam tabii ki blogcuanne’de görüntülenme benim bloguma göre çok daha fazla ve yine tamam okuyucu kendini blogcuanne'de çok rahat hissediyor, biliyorum çünkü ben de çok rahat hissediyorum ama diğer taraftan yazan kişi yine benim ve ziyaretçi sayım en azından yorum alma sayıma göre oldukça fazla ya da bu kadar ziyarete aldığım yorum sizce de çok az değil mi? Söz konusu bu konu nedenini en azından şimdilik anlayamadığım bir konu oldu çıktı. Bir yerde hata yapıyorum, o kesin ama nerede yapıyorum onu bilemiyorum.

 Aslında bugünle dünün tartışmasına girip geleceği kaybetmek istemiyorum ama diğer taraftan ne kadar geriye bakabilirsek, o denli ileriyi görebiliriz değil mi?

Yorum alma, almama olayını en azından ilk dönemlerde çok önemsemiyordum. Başka bir ifadeyle yorum almamanın dayanılmaz umursamazlığı içerisindeydim. Ama ortada yadsınamaz bir gerçek var ki yorumlar insanı yazmaya zorlayan itici birer güç gibiler. Varlıklarına insan çabuk ve kolay alışıyor. İşte tam bu noktada en baştan itibaren beni yorumlarıyla destekleyen, yazılarıma değer katan Berna’ya teşekkür ve minnetimi sunmak isterim.

Sizlerden bir konuda yardım rica edeceğim. Ben etkileşim kelimesini çok severim. Tecrübenin, bilginin paylaşılmasını ve gelişimi çağrıştırır. Ne özne vardır içinde ne de nesne, zaten önemli de değildir. Akıştır önemli olan, süreçtir. İşte bugüne kadar yazmış olduğum yazılara gelen yorumlardan hareketle başka bir ifadeyle aramızdaki etkileşimin yönlendirmesiyle çok kazanımlarım oldum. Bir çok yazımı önceki yazılarıma gelen yorumlar sayesinde yazdım. Neden daha fazla olmasın dedim ve bu yazıyı kaleme aldım. Ben nerede hata yapıyorum? Yazılarım çok mu uzun? Çok mu kişisel? Neden yazılarıma yorum bırakmayı tercih etmiyorsunuz? İçimdeki Dört Mevsimi her zaman ortak bir paylaşım alanı olarak düşündüm, planladım, en azından hayalini kurdum. Bugün bakıyorum da sanki benim kendi alanım gibi bir görüntü içerisinde. Günün moda kelimesiyle velev ki öyle ev sahipliğimin neresinde hata yapıyorum? Sizlerden ricam en azından bu yazıma yorum bırakın ki aramızda bir etkileşim olabilsin ve yine bu etkileşim sayesinde bu mecra ortak bir mecraya, herkesin fikirlerini gönlünce yazabildiği bir platforma dönüşebilsin.

Şimdiden içten teşekkürlerimi sunarım ...

5 Temmuz 2012 Perşembe

Sıradanlıktan sıradışılığa


İşten eve dönmek güzeldir. Keyif eve dönüş yolunda daha başlar. Evet bazen trafik vardır, canınızı sıkabilecek, bazen de işte kalan aklınızı geri getirmek ama açılan bir müzik ile son bulur tüm sıkıntılar. En azından son bulması için dinlediğiniz müziği ya da haberleri bir vesile olarak görürsünüz. Eve dönüyorsunuz daha ne olsun. Beni bekleyen oğlumun ve eşimin varlıkları en güçlü sakinleştiriciden daha etkilidir benim için. Onlar tüm gün türlü türlü işlerle uğraşıp, yorgun, argın eve döndüğümde beni bekleyen huzur ve mutluluk kaynaklarıdır.

Mutlu olmak ve huzur duymak için işten sonra mümkün olduğunca program yapmayıp eve dönmeye çalışırım. İş nedeniyle zaten istediğim kadar zaman geçiremediğim ailemle tüm iş dışı saatlerimi geçirmek benim için aksi düşünülemez olandır. Oğlumla uyanık olduğu her bir anı beraber geçirebilmek adına uyumadan ona kitap okuma ayrıcalığı da çoğu zaman benim olmuştur. Ben oldum olası kitapları çok sevmişimdir. Onların varlıkları beni hep mutlu eder. Kitaplarımı ve onlara olan düşkünlük ve hassasiyetimi, oğluma göstereceğim belki de en önemli hayat dersi olarak görürüm. Çok küçük yaşlardan bu yana kitap okumayı hep çok sevmiş ve mümkün olduğu kadar da çok okumaya gayret etmişimdir. Bazen bu sayede filozoflarla sohbet etmiş, bazen ülkeleri gezmiş, bazen savaşlar öncesinde kralların neler hissettiklerini öğrenmiş, bazen de insanların düşünsel dünyalarında yolculuklar yapmışımdır. Kimisinden az, kimisinden çok keyif almışımdır ama onları her zaman için basit yol göstericilerim, sessiz öğretmenlerim olarak görmüşümdür. 

Oğlumun bugün oyuncaktan daha çok kendine ait kitapları var. Resimlerine bakmayı, onları okumamı, okumadan gördüklerinden hikayeler yaratmayı çok seviyor ve bu beni çok mutlu ediyor çünkü biliyorum ki bu selüloz yığınının tadını bir kere o aldı mı kolay bırakılamayacak bir keyiftir kitap. İşte bu nedenle sahip olduğum ayrıcalığın ağırlığını ve sorumluluğunu bilerek hareket ederim. Zaman geçirmek için değil anlam katmak için okurum. Okurken kendimce drama bile yaparım. Amacım ise oğlumun kitapları sevmesini sağlamaktır.

Geçenlerde okuduğum bir kitap diğer 3+ yaş kitaplarından farklıydı, özeldi. Kitabın ismi Sıradan bir okul günü. Nesin Yayınevi’nden çıkmış. Orijinal ismi Once Upon An Ordinary School Day. Yazan Colin McNaughton ve resimleyen ise Satoshi Kitamura. Kitabın çevirisini ise Tülay Dikenoğlu Süer gerçekleştirmiş.

Kitap “Sıradan bir okul gününde sıradan bir çocuk sıradan rüyalarından uyandı, sıradan yatağından kalktı, sıradan bir biçimde tuvalete gitti, elini yüzünü yıkadı, sıradan giysilerini giydi ve sıradan kahvaltısını yaptı” diye başlıyor ve 25 adet sıradan kabul edilebilecek, artık rutinleşmiş ve neredeyse üzerinde düşünmeden, tadını çıkarmadan, kıymeti bilmeden yaptığı işleri sıralıyor. Sonra bir cümleyle sıradanlık sıradışılığa dönüşmeye başlıyor:

Sıradan çocuk sıradan sınıfına girdi ve sıradan sırasına oturdu. Ve sonra oldukça sıradışı bir şey oldu... Günaydın herkese diyerek oldukça sıra dışı biri sınıfa daldı. Benim adım Bay G. Sizin yeni öğretmeninizim”.

Bay G. bana daha ilk baştan geometriyi, gloria’yı ve God’ı çağrıştırdı. Belki yazar bunları düşünerek yazmamıştı ama kitap okuma da önemli olan zaten beyninizin, zihninizin tetiklenmesi ve bu tetiklenme sonucunda üretmiş olduğunuz düşünceler, fikirler ve hayallerdir. İşin ilginç, rahatlatıcı, ve muhteşem olan noktası ise yaratılan tüm düşünce, hayal ve fikirlerin okunan satırlardan bağımlı ya da bağımsız olabilmesi. Kitap her bir okuyan için ayrı bir hikayedir aslında. Kitap kişiselliktir. Kitap kendi iç dünyana yaptığın yolculuğun altın anahtarıdır. Kimsenin bilmediği sığınağındır. İnsanlardan, olaylardan, dertlerden veya seni rahatsız eden ne ise ondan bir kaçıştır. Tamam bu çocuk kitabı için bu kadar anlam yüklemek çok fazla ama inanın bu kitap bu satırları tabii bence hak ediyor.

Ceviz Ağacı’na bakarsanız tek bir ceviz dahi göremeyebilirsiniz. Sonra bir adım sağa, ya da bir adım sola kayarsınız ve bir bakarsınız tüm cevizler ortaya çıkmış. Önemli olan bulunduğunuz, baktığınız yerdir. Önemli olan bakış açınızdır. Farklı yönden bakabilmektir. Kitabın başardığı işte budur.

Kitapta hayranlık uyandıran o kadar çok nüve var ki hangisini öne çıkarmam gerekiyor onu bile bulabilmiş değilim. Ama yine de bana göre çok çarpıcı olan noktaları sizlerle paylaşmak isterim.

Öncelikle konuya farklı gözle, farklı açıdan bakabilmesinde ki başarı. Herkesin görebildiği bir olaya bu kadar farklı bir yaklaşımda bulunması, yazarının yaratıcılığını göstermekte her şeyden önce.

Bay G. daha ilk derste, öğrencileri tanımak için öğrencilere müzik dinletir. Sonra bu müziğin onlara neleri çağrıştırdığını söyler. Her kafadan sesler çıkar. Bay G. mutlu mutlu şimdi size çağrıştırdıklarını resimleyin der ve müziği tekrar açar.

Hayal gücünün en üst düzeyde kullanıldığı bir teknik ve onun kitaplaştırılması. Yazılanlar son derece günlük hayattan ve gerçekçi. Çocuk dili de kullanılmamış. Direk tüm insanlara tabii bence odaklanılmış.

Bu dünyaya bildiğimiz, hatırladığımız kadarıyla bir kere geliyoruz. Yalnızca ve yalnızca bir kerecik şansımız var ve içinde bulunduğumuz hayatı tek düzeliğe çevirmek için didinip duruyoruz. Aslını isterseniz bu çok da normal çünkü beynimizin işleyişi zaten bu yönde. Bilincimizin remi düşük olduğundan tüm karşılaştıklarını tekdüzeliğe dönüştürmeye  çalışıp bilinç altına iteliyor. Orada işlemler kendiliğinden devam ediyor (bisiklet ya da araba kullanmayı bir kere öğrendikten sonra unutmamak ve başka bir sürü şey yaparken kullanmaya  devam edebilmek gibi). Arada bir bu gidişata itiraz etmek, dellenmek, baş kaldırmak ve yapılan sıradan eylemlere anlamlar yüklemek ve sıradışı hala getirmek gerekiyor. Sözünü ettiğim kitabı olur da okuma şansınız olur ise bu açıdan ele alarak okumanızı tavsiye ederim.

Mutlu, keyifli, huzurlu, dolu, dopdolu ve sıradışı bir hayat dileklerimle.