Bu Blogda Ara

çekirdek aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çekirdek aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Nisan 2013 Perşembe

Hobi arayışlarımız hız kesmeden devam etmekte ...


Geçenlerde 2,5 yaşlarında çocuğu olan bir erkek arkadaşımla laflıyorduk. İki erkek genelde futboldan konuşur ama konumuz futbol değildi. Ev ve iş hayatlarımız hakkında dedikodu da yapmıyorduk. Konu çocuklarımızdı. Eskiden futboldan, komplo teorilerine, din ve inanç sistemlerine kadar bir çok konuda üstelik çok da rahat konuşabiliyorken bugün artık en rahat konuştuğum alanın çocuk ve türevi konular olması beni oldukça şaşırtıyor. Benim için rahat bir alan olmasından belki sebep kendimi işte, evde, her yerde bir anda bu konuyu konuşurken buluveriyorum. Ne kadar alıştım desem de yeni dönem bir şekilde beni şaşırtmaya devam ediyor işte. Bana bir ara “bu sıralar çok hareketli ve bir hayli aksi, sürekli olarak sınırlarını zorluyor. İnan yorulduk” dedi.

Bu tam gollük bir ortaydı ve benim bunu değerlendirmem gerekiyordu. Ben de benden bekleneni yaptım. Cevabım benim için gerçekçi onun için ise sarsıcıydı: “bu yorgunluğa alışmanız gerekmekte. Bizimkisi beş oldu ve sınırlarını zorlamaya ve hatta genişletmeye her  geçen gün devam etmekte. Öncelerin ve sizin için şimdilerin daha bir fiziksel ağırlıklı olan hayatı yerini hem fiziksel ve hem de düşünsel eşit ağırlıklı hayatına bırakıyor. Olması da gerekiyor çünkü ne mutlu bize ki büyüyorlar. Kendini çok daha iyi ifade edebiliyorlar. Ne istediklerini ve de ne istemediklerini artık bilmeye başlıyorlar. Anne ve babalık nasıl ki 7/24 bir mutluluk ve keyif ise aynı zamanda yine 7/24 bir sorumluluk. Durmak, gevşemek asla olmuyor. Hem fiziksel ve hem de düşünsel yolculuk her daim devam ediyor. Yol yakınken buna alış ve boş hayaller kurma” Tabii ki bu kadar didaktik bir konuşma yapmadım kendisine, ama işte bu minvalde şeyler söyledim durdum. Bir süre sonra zaten benden sıkıldı ve uzayıp gitti yanımdan.

Gerçekten de fiziksel koşuşturmacalara ek olarak bu sıralar düşünsel faaliyetlerde oldukça yoğunlaşmaya başladı. Siz bakmayın uzun süredir konusunu etmediğime, oğlum için eğlenceli, keyifli, mutluluk verici ve kendisini geliştirici bir hobi hala aramaktayız. Bunun için denemelerimize ara vermeden devam etmekteyiz. Geleceği için, eğitimi için hala kafa patlatıp, araştırmalar yapmaktayız. Bir yandan da onu kütüphane tepelerinden toplayıp, peşinden koşmaya, sabah hava aydınlanmadan kalkmaya devam etmekteyiz.  Son olarak ise bir oyuncakçı firmasını arayıp halen piyasada olmayan karakterlerin satışa çıkarılması için yoğun kulis ve baskılara bile başladık. Piyasadaki karakterleri onun için almak tabii ki çok değerli ama onun için piyasadaki oyuncakları belirlemek paha biçilmez. 

Hobi olayına geri dönecek olursak, bizim için hala tam olarak çözümlenmemiş önemli bir olay, ama önemli aşamalar da kaydetmedik değil hani. Hobi olayını her şeyden önce çok önemsiyoruz. Yalnızca fiziksel olarak efor sarf edeceği bir olayın çok ötesinde bir kavram olarak görüyoruz. İnsan hayatına etkileri çok büyük her şeyden önce. Bazen hayallerimize ulaşmamızda bizlere yol gösterici bir umut oluveriyorlar. O kadar ki yalnızca varlıkları bile hayallerimizi her daim canlı ve yapılabilir kılıyor. Bazen ise günlük koşuşturma, sorumluluk ve görevlerimiz ve bunlardan kaynaklı oluşan stres nedeniyle zaman zaman kaybedebildiğimiz mutluluk ve huzurumuzun görünmeyen küçük anahtarları olabiliyorlar. Bazen ise kendimizi kolayca ifade etmemizi sağlayan araçlar haline dönüşebiliyorlar. Ama her daim onlarla kendimizi daha mutlu, rahat ve dingin hissedebiliyoruz.  Tabii tüm bunlar en azından kolaya kaçmak gerekirse ileriki yıllar için olan avantajlar. Küçük yaşlar özeline indirgeyecek olursak, çocuğa uygun, iyi seçilmiş bir hobi ile hem duygular ve hem de duyular uyarılabiliyor. Karar verme ve uygulama yetisi gelişiyor. Zengin bir hayal gücü için de yine hobi çok önemli. Kısacası hem bedensel ve hem de ruhsal gelişimini sağlıyor ve hem de bunları yaparken onu mutlu ediyor, daha ne olsun.

İşte bu daha ne olsun’nun altını doldurabilmek ve enerjisini sağlıklı bir yöne doğru kanalize edebilmek için bu sıralar yoğun bir şekilde onun adına hobi belirlemek için uğraşıyoruz. Hemen söylemeliyim ki bu hiç de kolay bir süreç değil. Hele ki İstanbul gibi devasa bir karmaşa yığınında. Tamam büyük şehir, imkanlar çok geniş ama o imkanlara erişme bir o kadar zor ve tatsız. Diğer bir işimizi zorlaştıran parametre ise oğlum. Bizimkisi kendine göre bir karakteri, doğruları ve hatta prensipleri olan bir küçük adam. Sahip olduğu özgüven karşısında bazen şaşırıp kalabiliyorum. Oldukça cool bir adam oldu çıktı başımıza. İşte bu nedenlerle bizim onun için uygun bulduğumuz nice spor dalını kendisine bir türlü beğendiremedik.  Ben bir daha buraya gelmemden tutun da ben bunu sevmedimlere kadar açıkça fikrini söyleyebiliyor. Onunla gerçekten de gurur duyuyorum. Zorla güzellik olmayacağından da biz de başlıyoruz yeni arayışlara. Ne kilometreler tepip ne denemeler tamamladık bu uğurda.

Küçükken bu anlamda her şey çok daha kolaydı. Zaten bir hobisi vardı: Oyun oynamak. Bir süredir ise yeni bir adım atma aşamasındayız. Tam olarak nasıl ve nereden başlayacağımızı bilemiyoruz ve bu nedenle de bol bol araştırma yapıp, eşe dosta fikirler soruyoruz, sonra da denemeler yapıyoruz. İlla her bir çocuğun yeteneği olacak diye bir kural yok ama bir ilgi alanı mutlak surette vardır. Hobi yapılırken keyif vermeli, adeta yaparken dinlenilebilmeli. Her boş zamanlarını doldurmak olmamalı tek amaç. Eğlenme olmalı, keyif alma olmalı, yoksa bizler için bir program değil. Belki fiziksel olarak yorulabilir ama zihinsel olarak yorulmamalı tam tersi istemeli ve yaparken mutlu olmalı amaç zaten bu değil mi? İşte biz bunu bulmaya çalışıyoruz ki bazen bu samanlıkta iğne aramak gibi oluyor.

Bu sıralarda ise bir mucizeyi yaşamaktayız. Ağzımda sürekli Allahım bitmesin bu rüya sözleri çıkıyor. Nedeni ise her şeyde bir hayır vardırın açıklaması gibi. Eşim bir süre önce çuvalla para ödeyerek, üstelik üç senesini ipotek altına alarak bir spor kulübüne üye oldu. Tahmin ettiğim gibi bir süre devam edip gitmeyi bıraktı. Çok şükür ki dondurma seçeneği vardı da paramız sokağa gitmedi. Ben tahmin edebileceğiniz üzere gerek üyelik öncesi ve gerekse gitmemeye başladığı dönemlerde sürekli söylenip durdum. Yine tahmin edebileceğiniz üzere benim bu söylenmelerim bir kulaktan girip diğer kulaktan üstelik hiçbir engele takılmadan girip çıktılar. Meğer burası bizim aylardır arayıp da bulamadığımız bir merkezmiş. Aradığımız her şey burada vardı. Biz de bir üye olarak etinden sütünden faydalanmaya başladık bu vesile ile. Bu sıralar oğlum hem de ne büyük bir keyifle kolay kolay hiçbir yerde yapılamayacak  iki spor dalını burada yapmaya başladı. Üstelik bir dalda yalnızca kendisine özel olarak 3 eğitmen hizmet etmekteyken, diğerinde oğlum ve arkadaşına iki eğitmen özel olarak hizmet vermekte.  En güzel yanı ise diğer denediğimiz bir çok dala göre çok daha ekonomik olması. İşte tam bu noktada bundan iyisi Şam’da kayısı ya da kaymaklı ekmek kadayıfı tabirlerini kullanmak yerinde olacaktır. Geçen gün eşime ben de üye  olmak istiyorum dedim. Nereden nereye işte. Demek ki neymiş eşim her zaman haklıdır, yeter ki sen anlayabilecek seviyeye gel.

Oğlum bu özel derslerden, bu kadar ilgiden ve her şeyden önemlisi bu dallardan sıkılır mı şimdilik bilemiyoruz. Bekleyip gözlemliyoruz. Şunu farkettik ki spor dalı ne kadar oyunla iç içe olur ise o kadar çekici oluyor, yoksa pek şansı olmuyor. Bu da çok normal çünkü onlar daha çok küçükler ve oyun oynamak istiyorlar. Diğer bir yandan da halasından piyano dersleri almaya başladık. Şimdiden notaları okumaya ve hatta piyanoda çalmaya başladı. Sanırım bana çekmiş olmalı. Piyano dersi de oldukça ekonomik. Kız kardeşime bu iş için tabii ki bir ödeme yapmıyorum. O kadar halası, hem beraber zaman geçiriyorlar, daha ne olsun iki durumu.

Oğlum her şeyi yapsın istiyorum ve ona her şeyi sunabilmek ama daha da tehlikeli olanı belki her şeyi yapabileceğine inanıyorum. Hepsi tabii ki olmayacak hatta belki hiç biri olmayacak ama biz onu mutlu edecek bir yol bulmak için denemelerimize ve araştırmalarımıza devam edeceğiz. Hobileri sorumluluklarını kötü yönde etkilemediği sürece de ona karışmayacağız.

Dilerim tüm hayallerine kavuşur!

16 Nisan 2013 Salı

Heyecan dolu bir Cumartesinin ardından ...


Güzel bir öğle vakti. Güneş Mart ayında olmamıza rağmen sıcacık, insanı ısıtıyor. Eşim ki kolay üşür, dışarıda oturalım demiş. Masamıza kurulmuş, yüzümü güneşe doğru vermişim. O sıcacık ışınların yüzüme vurmasıyla biraz daha mutluluk hormonu salgılayıp duruyorum. Az önce soğuk biramdan bir yudum daha içmiş, siparişini verdiğimiz yemekleri bekliyoruz. Oğlum bazen Ipad’i ile oynuyor bazen de sıkılıp ben dolaşmak istiyorum diyor. Masada durduğu sürece söylenmesi beni pek de etkilemiyor açıkçası. Eşimin zaman zaman sorularına da kısa cevaplar veriyorum. Oğlum bir süre önce hobisel çalışmalarını tamamlamış, bir hayli de yorulmuş. Şimdi de güneş ile bol bol temas halinde. Birazdan da yemeği gelecek. Huzur ve mutluluk bu olsa gerek. Mutluyum ve huzurluyum ama duyarsız değil. Sonunda oğlumun dolaşalım yakınmalarına dayanamıyorum ve onunla tenis topu bulmaya ve bulduğumuz tenis toplarını havuza atmaya başlıyoruz. Boğaziçi Mezunlar Derneği Lokalindeyiz. Etraf yemyeşil, hava güneşli, ve biz havuz kenarında gevşemiş bir halde bu güzel ortamın tadını çıkarıyoruz.

Bir süre sonra yemekler geliyor. Biralar yenileniyor. Keyifler parlayıp, mideler doluyor. Oğlum ben havuz kenarındayım, sopa ile suya vuracağım diyor. Gözümüzün önü, izin veriyoruz. Nasıl mutlu, başlıyor yeşilliklerden bulduğu bir dal parçası ile suya vurmaya. Güneş ısıtmaya, mutluluk hormonu salgılanmaya devam ediyor. Gözüm bir yandan hep oğlumda ama gevşemişlik düzeyim de bir hayli yukarılarda.

Önce dal parçası suya düşüyor. Çıkardığı ses, oğlumun vurduğu andaki çıkan sesten biraz daha az çıkıyor. Sonra oğlumun sağ ayağı havuza doğru hareketleniyor. İşte tüm masalsı anlatım, yor’lu kullanım, gevşeme durumu, salgılanan hormon bu hareketlenme ile bir son buluyor. Ayağın suya girmesi ile vücuduma bırakın mg seviyelerini gram seviyesinde kafein girmiş gibi oluyor. Tüm duygu ve kas sistemim alarm durumuna geçiyor. Mutluluk hormon salgısı yerini adrenalin salgısına bırakıyor. Dizinin suya girmesi ile yolu yarılamıştım bile. Havuz kenarına ulaştığımda saçının son kısımları daha yeni ıslanmıştı. Tuttuğum gibi çekip çıkardım oğlumu sudan.

Islanmış, korkmuş, üşümüş, ve kendisine kızmıştı. Ağlamaya başladı. Doğal olarak tüm ilgi üstümüze yöneldi bir anda. Sürekli olarak belki de panikten ayakkabılarım su içinde ama diyordu. Meğer ayakkabılarını ne de çok seviyormuş. Sakince oğlumu yatıştırdım. Yıllarca her zaman ve her gittiğimiz yere boş yere taşıyıp durduğumuz ve içinde oğlum ile ilgili her şeyin olduğu dopdolu çanta ilk defa işe yaramıştı. Ayakkabı hariç her şeyi vardı içinde. Hemen üstünü değiştirdik. Bu kadar gevşeme bize fazlaydı, yeter dedik ve eve geri döndük. Hala istemeden de olsa antibiyotik kullandığımız bir dönemde oğlum buz gibi pis suya düşmüştü. Hemencecik yıkayıp pakladık.

Lokale ilk giriş yaptığımızda oğlum hadi havuza girelim demişti. Ben de ona havuz mevsiminin henüz açılmadığından bahsetmiştim. Oğlum ise ısrarla havuza girelim diye tutturmuştu. Banyo sonrası oğlum ben havuza zaten girerim demiştim demez mi! Kaza ile mi düştü yoksa nasılsa babam burada ben bir girip çıkayım mı diye mi düşünüp atladı hiç bir zaman bilemeyeceğiz. Çıktığı andaki şaşkınlığı kaza ile düşme ihtimalini artırsa da banyo sonrası bu sözleri oldukça düşündürücüydü.

Siz bakmayın bu kadar kolay anlattığıma, insanın ömründen ömür gideceği bir olaydı ve kelimenin tam anlamıyla anlık bir hadiseydi . Allah korusun dalabilirdik, o sırada başka bir şeyle ilgileniyor olabilirdik ya da en basitinden fark etmeyebilirdik. Anne babalık kesinlikle 24 saatlik bir iş. Tamam çok keyifli ama bir o kadar da dikkat isteyen bir iş. Gevşemeye asla yer olmayan bir iş. Siz siz olun aman dikkatli olmayı elden bırakmayın.

Dilerim biriktirdiklerimiz hep güzel anılar olur ...

3 Aralık 2012 Pazartesi

Çocuklarımız ve Rekabet

Çocuklarımız, biz ve benim babam senin babanı döver duygusu

Oğlum artık büyümeye başladı. Bunu rahatlıkla görebiliyorum. Yavaş yavaş karakteri oluşmaya başlıyor. Düne kadar uykusuz kalmak, peşinden koşmak, düşmemesi veya fiziksel bir zarar görmemesi için harcadığım fiziksel eforlar, düşünsel ve zihinsel eforlarla dengelenmeye başladı. Bugün artık yalnızca fiziksel efor harcadığımı söyleyemem. Ben genelde düşünmeyi pek sevmem. Bu tarz entelektüel aktivite ve eforları genelde eşime bırakırım ama konu oğlum olunca işler değişiyor ve taşın altına elimi ben de hem de göğsümü gere gere ve büyük bir mutlulukla koyuyorum. Düşünün ki daha geçenlerde ben miniminnacık panik baba, koskoca, bu işler konusunda uzman kişi olan eşimle oğluma verilmesi gereken disiplin konusunu tartıştım. Dahası evet efendim, sepet efendim yerine düşüncelerine aleni bir şekilde, korkusuzca karşı çıktım. Bendeki cesarete bakar mısınız! Evet bu cesareti gösterdim çünkü konu hakkında okuyorum, öğreniyorum ve dahası içimde özümsemeye çalışıyorum. Oğlum her şeyin en iyisini, en güzelini hak ediyor tıpkı diğer çocuklar gibi ve ben de üzerime düşüne yapmaya çalışıyorum her bir babanın ve annenin ya da daha geniş bir pencereden ebeveynin yapması gerektiği gibi.

Son günlerde düşünmeye başladığım bir konu da rekabet. Klasik benim babam senin babanı döver konusu. Oğlum son günlerde eve bir arkadaşını yakalamaca oyununda yakalayamadığı için üzülmüş olarak geldi. Ciddi ciddi bunu kafasına takmış. Sanırım zeka konusunda annesi yerine bana çekmiş. Yapacak bir şey yok, o benim oğlum. Hayatımız boyunca insanlarla ilişki kurmak zorundayız. Dünyanın düzeni bu şekilde kurulmuş. Eskinin evet evet hem de çok eskinin bağımsız yaşama günleri ateşin bulunması ile bir son bulmuş. Oğlumun ilk tanıştığı kişiler bizlerdik. Onu doğuma katılarak annesinden bile önce kucağıma alıp, kulağına hoş geldin diyen bizzat bendim. Yani ilk iletişim kurduğu kişiler bizlerdik. Sonra zaman içerisinde diğer insanlar ve uyaranlar hayatına girmeye başladılar. Yani iletişime girdiği kişi ve nesneler çeşitlendi, çoğaldı. Onun sürekli gördüğü, izlediği, tanıyıp örnek aldığı bizler onun için referans kişiler olduk doğal olarak. Onun davranışlarının doğal mimarları olduk. Bizlerde elimizden geldiğince elimizdekinin en iyisini başta sevgimiz olmak üzere ona sunmaya çalıştık.

Sonra okulu başladı. Aile odaklı hayatı bir anda değişti. Yeni insanlar bir anda ortaya çıktılar. Kendi yaşıtı küçük adamlar mesela etrafını sarıverdi. Onlar kuralsızdılar. Onlar düzensizdiler ve evet bazıları oğlumdan daha hızlı koşuyorlardı. Onlar da aynı oğlum gibi kendi dünyalarının merkezleriydiler. Hepsi ayrı ayrı birer yıldızdı. Sonra yine mesela öğretmen denen ve anne ve babadan farklı bir tavır takınan, takınmak zorunda kalan kişiler ortaya çıktılar. Tamam oyuncak sayısı artmıştı belki ama oyuncakları aynı anda oynamaya kalkan kişiler vardı artık etrafında. Evdeki steril alan da artık yok olmuştu. Artık ister istemez dikkat edilen, bakılan diğer çocuklarla ve öğretmenle olan uyumuydu. Al gülüm ver gülüm dönemi bitmiş, taklit ve kendini tanıma dönemi başlamıştı. Koşu yarışında arkadaşını geçebilmeliydi ve asla dahası ona yakalanmamalıydı. Saklandığı zaman onu kimse bulamamalı ama o herkesi bulabilmeliydi. Rekabet hayata girmişti artık.

Peki ama neydi bu rekabet? İyi miydi kötü müydü? Oğluma ne demeliydim? Büyüyor diye sevinmeli miydim yoksa kötü etkileri ihtimaline karşılık panik mi olmalıydım? Ben de oturup okumaya başladım.

Bir kere en zayıfından en şişmanına, en zekisinden alığına, yakışıklısından çirkinine tüm insanlar arasında bir rekabet vardır. Öğretmenin kimi en çok sevdiği, kimin en iyi top oynadığı, sınıfın en hızlısının kimin olacağı, her çocuk için önemlidir ve bunda endişe edilecek bir durum da yoktur. Artık bizlerin çizdiği resim yerini okuldaki güç dengesinin oluşturduğu resme bırakmıştır ya da bırakacaktır. Görünüşten tutun da popülerlik, sportif başarılar hep bu güç dengesini oluşturan etkenlerdir. Hoşgörüsüzlük, oyunların subjektif hale dönüşmesi veya yeniden kurallarının yazılması yine bu dönemde normal kabul edilmelidir. Hayatlarına dile kolay ilk defa kaybetmek veya hayal kırıklığına uğramak girmektedir.

Peki ama bizler ne yapmalıyız?

En azından benim yaptığımı zinhar yapmayın. Ben oğlumun bir türlü yakalayamadığı ve kendisinden pire gibi kaçmayı başarabilen arkadaşına bir daha seninle koşmaca oynamayacağım demesini öğütlemiştim. Hatalıymışım. Rekabet insanın doğasında olan ve uygun şartların sağlanması durumunda çocuklar için yararlı olan bir duyguymuş. Bazen korumacılığım akılın önüne geçebiliyor ki bu yapılabilecek en büyük yanlış. Zinhar yapmayın anacım. Burada önemli olan rekabetin ortaya çıkardığı zararlı yanları perdelemeye çalışıp, olumlu noktaları çocuğunuzun hayatına sokabilmek. İçinde rekabet barındıran aktiviteler çocukların hem fiziksel ve hem de zihinsel becerilerinin gelişmesini sağlayabilirler. Hem bununla da sınırlı değil yararları, takım çalışmasına yatkınlık sağlıyor, kişisel hedefler koyabilmeye ve bunlara ulaşmak için çabalamayı da sağlıyor. Burada önemli olan nokta başarıya ulaşabilmek için rekabet duygusunun ölçülü olması gerekliliği. Söz konusu bu duygu kıskançlık boyutuna ulaşırsa bu tüm taraflar için ve başta da rekabeti tüm heybetiyle içinde büyütüp yaşatan kişide pek iyi sonuçlar doğurmuyor.

O halde tekrar soruyorum kendi kendime: Peki ama olumlu yanını görüp bunlardan yararlanabilmek için bizler ne ya da neler  yapmalıyız?

Aile içinde hoşgörülü ve sevgi dolu bir ortam yaratmak, yaratabilmek bu işin belki de başlangıç noktası olmalı. Paylaşma ve sevgi her daim hissedilmeli. Ayrımcılık ve kıyaslama da zinhar yapılmaması gerekenlerden. Çocuklarımıza kıyaslama yapmak suretiyle rakipler yaratmamalıyız. Tüm hayatımızın bir yarışmaya dönüştüğünü bir düşünsenize. Her çocuk değerlidir ve her çocuğun kendisine göre bir becerisi vardır. Başkalarına göre değil bizzati kendisine göre değerlendirme de bulunmak en sağlıklısı olacaktır. Rüzgar eken fırtına biçer. Kıyaslama bizlere saldırganlık ve kıskançlık olarak geri dönebilir. Kıyaslama yapmak yerine gözlemlediğimiz eksiklik ya da problem açıkça söylenmeli, çözümü için önerilerde bulunulmalıdır. Biz mesela artık hem evde ve hem de dışarıda artık sürekli koşuyoruz. Amacımız arkadaşını geçmek değil, koşma hızımızı arttırabilmek. Tek rakibinin yine ve yalnızca kendisi olduğunu öğretmeye elimden geldiğince çalışıyorum.

Yüce milletimizin yetiştirdiği büyük değerlerden olan tanınmış animasyon ve masal kahramanı Pepe’nin dediği gibi “önemli olan oyun oynamak” olmalı. Kazanmaya ya da zaferlere odaklanmak yerine içinde bulunduğumuz ortam ve aktivitenin tadını çıkarabilmek amaç olmalı. Sonuç için sürecin keyfinden mahrum kalınmamalıdır. Süreç esnasında gösterilen çaba mutlak surette övülmelidir (hoş ben oğlumu takdir etmek için bir süreçte bulunmasını gerekli bir şart olarak görmüyorum, her daim övmeyi sürdürüyorum). Ortada gösterilen bir çaba vardır ve bu çaba takdir edilmelidir. Aslında bu konuda özellikle öğretmenlere büyük iş düşmekte. Gelecek nesil gerçekten de onların eseri olmakta.

Egomuzu da bu işlerden uzak tutmalıyız. Kardeşler ve/veya arkadaşlar arasında oluşan her türlü mücadele aslında çocukları güçlendirmekte. Karşı koyarak, mücadele ederek aslında dayanıklı olmayı öğreniyor çocuklarımız. Bazen bilerek ya da bilmeyerek egomuza esir olarak, eksiklik veya yaşanmamışlıklarımız nedeniyle olaylara dahil olabilmekte ve çocuklarımızı olumsuz ve hatta hatalı olarak yönlendirebiliyoruz. Hayatın kendisi zaten mükemmel bir döngü, mükemmel bir okul. Çocuklarımıza ihtiyacı olan her şeyi sunmakta. Süreç içerisinde mücadele etmeyi, düşünmeyi, hatta hızlı düşünmeyi, pratik olabilmeyi, gerekirse fedakarlık yapması gerektiğini, paylaşmayı öğreniyor. Bizim ve egolarımızın bu doğal sürece dahil olması sorun yaratmaktan öteye geçemiyor, çocuklarımızı yenilmekten korkan, başarısızlığa karşı tahammülsüz, öfkeli, kıskanç, ve hatta saldırgan kişiler haline dönüşmelerine neden olabiliyorlar. Anlayacağınız uzak durmak bütünün yararına olmakta. Rekabetin çocuklarımızı zenginleştirmesine bırakın izin verelim. Hepimiz gayet iyi biliyoruz ki onları ömür boyunca koruyamayız. Bırakalım kendi kendilerini koruyabilmeyi ve dahası ifade edebilmeyi öğrensinler.

Kabul edelim ya da etmeyelim önceki nesiller özgüven konusunda şu andaki nesillere göre çok daha zayıf bir noktadaydı. Buna bağlı olarak da çoğunluk içindeki şanslı azınlık diyebileceğimiz özgüveni yüksek kişiler bugün göreceli olarak çok daha başarılı bir duruma gelmişlerdir. Ben olamadım aman çocuklarım başarılı olsun düşüncesiyle bugün herkes çocuklarını özgüveni yüksek bir şekilde yetiştirmeye çalışıyor. İster istemez bunun doğru olup olmayacağını sorgularken buluyorum kendimi. Öyle ya dünün şanslı azınlığı geleceğin artık çoğunluğu olacak ve birbirlerine göre çok da büyük farkları olmayacak. Böylesi bir durumda sınırlarını bilen, özgüven patlaması yaşamayan ve empati özelliği yüksek bireyler işte sözü geçen bu çoğunluktan ister istemez ayrılmış olacaklar.  Belki de başarı kriteri bu sayede değişmiş de olacak.

Benim zamanımda ilkokulda rekabet nedir biz bilmezdik. Anaokulunda böylesi bir duygunun esamesi bile okunmazdı (ben kendi dönemim için anaokuluna giden şanslı azınlıktandım). Şimdi ise tüm çocuklarda bir özgüven patlaması ve büyük ihtimalle bundan sebep küçük yaştan başlayan rekabet etme güdüsü bulunmakta. Özgüven patlaması yaşayan çocuk ve velilerle dolu bu rekabet ortamında çocuklarımıza empati yapabilmeyi öğretebilme bizlere düşen diğer bir çok önemli görev ve sorumluluk olmakta. Umarım bunu yeterince başarabiliriz.

Muhtemelen her bir ebeveyn gibi eşim ve ben de oğlumuzun güzel bir hayat yaşamasını istiyoruz. Potansiyelini en yüksek düzeyde kullanabilmesini, yapmak istemediği şeyleri yapmamasını istiyoruz. Mutlu, huzurlu ve başarılı olmasını istiyoruz. O her şeyin en iyisini hak ediyor. Önemli olan oğlumun gözlerindeki mutluluk ve ışıltı. Bize düşen her zaman olduğu ya da olması gerektiği gibi bu ortamı ona elimizden geldiğince sunabilmek. Çevresel faktörleri de hesaba katmaya çalışaraktan doğru bir yol var ise onu bulmaya çalışıyoruz.

Dilerim bizler ve çocuklarımız, farklılıklarımızı kutlayan, eşsiz oluşumuzun değerini bilen, sahip olduğumuz başka başka renklere rağmen ve belki de inat bir araya gelip bir gökkuşağı oluşturabilen bir toplum olmayı başarabiliriz.

20 Kasım 2012 Salı

Sarılma, oğlum, disiplin, yaşgünü gibi muhtelif konular vs bu konuları oluşturan ve birbirlerine bağlayan duygu: Sevgi




Mutfağın zeminine boylu boyuna uzanmış, elimde tornavida, baharat kaplarının ve yağların ikamet ettiği, o görkemli mutfak takımımızın çıkan rafını takmaya çalışırken öğrenmiştim oğlumuzun aramıza katılacağını. İlk fark ettiğim eşimin diz kapakları olmuştu. Tepemde durmuş şaşkın şaşkın bana bakıyordu ki onun şaşkın olması ve dahası bakması öyle olası bir durum değildi. Ben ise yerde uzanmış tekrar bir araya gelmemek için inat eden vida ile kapağı barıştırmaya çalışıyordum. "Dostum pozitif derken?" diye sırf konuşmuş olmak için cevap vermiştim eşime bir yandan raf ile uğraşmaya devam ederken. Hamilelik testi ile başlayan sözünün geri kalan kısmını ise yine her zamanki gibi dinlememiş, şımarık göz yaşlarıma söz geçirmeye çalışırken bulmuştum bir anda kendimi . Sonradan anlamıştım testte çıkan ikinci çizginin, iki kişilik mini ailenin üç kişilik dev bir aileye dönüşümünü simgelediğini. Sarıldık birbirimize. İkinci defa bu kadar uzun ve içten. İlki, nikahımız kılındıktan sonra yüzlerce davetlinin önünde, imza defterinin hemen yanı başında gerçekleşmişti. Hani herkes klasik öpüşür ya, biz öpüştükten sonra bir de birbirimize sarılmıştık, hani sanki yıllarca birbirini göremeyen sevgililer gibi. En az bir 3 dakika da birbirimize sarılı kalmıştık. Sıkılıp da gitmeye kalkan davetlileri fark edip de lütfen ayrılmıştık. Bu sefer yüzlerce tanık yoktu ama yerine bizi ailesi olarak seçen tek bir tanığımız vardı ...

İlk sarılmamızdan bu yana yedi seneyi aşkın bir süre geçmiş.  İkinci sarılmamızdan bu yana ise dört seneyi aşkın bir süre geçmiş. Ne mutlu bize ki zamanla birbirimizi tanıma fırsatı bulduk ve konuşan, eğlenen, birbirini dinleyen, kararların paylaşıldığı mutluluk dolu, keyifli bir aile oluverdik bu süre içerisinde. Ben evin panik babası rolünü üstlendim, kolayca ve gayet doğal bir şekilde. Eşim ise ailenin hem yapı taşı ve aynı zamanda da mimarı oldu. Bir usta gibi kolayca şekillendirdi bizi. Ne yaptığını, ne istediğini bilen, sağduyulu, sakin taraf her zaman eşim oldu ve olmaya da devam etmekte. Ben ise özellikle oğlum konusunda evdeki zincirin yumuşak halkasıyım. Evet evet başka bir ifadeyle evde oğlumun her istediğini yapan kişiyim ben, uslanmaz bir demokrat, oğlumun kahramanı bir eğlence adamı.

Zincirin yumuşak halkası olmak aslındabir anda kendimi içinde bulduğum bir durum oldu. İçinde bulunduğum durum beni çok memnun etmemekle birlikte kendime engel de olamamaktayım. Eşim umarsızca sen bu gidişle okul ödevlerini de yaparsın diye serzenişte bulunabilmekte mesela son günlerde. Şımarttığım kesin ama yavaş yavaş bu rolümden vazgeçeceğim çünkü istemeyerek de olsa ona zarar verdiğimin farkındayım. “Cehenneme giden yollar iyi niyet taşları ile döşenmiştir” sözü boşa denmemiş. Bunu nasıl yapacağımı bilemiyorum. Otorite demek bana göre tutarlı olmak daha doğrusu tutarlılığı asla kaybetmemek demek. Ben mesela sevgimi gösterme konusunda kesinlikle otoriterim, sürekli ve tutarlı bir şekilde onu sevdiğimi belli etmeye çalışıyorum. Aslında bunun için çaba sarf ettiğimi bile söyleyemem, kendiliğinden olmakta, suyun yolunu bulup akması gibi. Buna karşılık annesinden yüz bulamadığı zamanlarda bana gelip sonuç almaya çalışması da gözümden kaçmıyor hani. En zoru da zaten bu durumlarda kalma. Bir anda kendimi ortada karar verici durumda buluveriyorum. Orta yolu bulmaya çalışma bazen sandığımdan da zor olabiliyor.

Ben aslında her defasında oğluma güvenmeyi seçiyorum ve çoğu zaman istemediği şeyleri yapmamaya devam ediyorum. Kendisi küçük olabilir ama o benim gözümde bir birey ve kişisel tercihlerinde saygıyı hak ediyor. Kendisiyle konuşulunca, anlatılınca yapmaması gereken şeyler konusunda çoğu zaman sonuç da alabiliyorum. Benim ona güvendiğim kadar ancak onun bana güvenmesini sağlayabilirim diye düşünüyorum. Konuşarak, anlatarak, ve bazen de inatla mücadele ederek kendi isteklerini yapması (eşime göre yaptırtması), onun aslında her defasında kazandığı küçük zaferleri ve tabii yine bence bu küçük ama onun için son derece önemli bu zaferler onun özgüveninin yapı taşları olacak. Oğlumun nasıl ki potansiyelini sonuna kadar kullanmasını ve vizyon sahibi olmasını istiyorsam, kendisiyle barışık, kendisine güvenen ve mutlu biri olmasını da istiyorum. Bu nedenle de çocukluğunun alabildiğince mutlu ve alabildiğince özgür geçmesini istiyorum. İşte zaten tam bu noktada karşımıza disiplin kavramı çıkıyor.

Disiplin hani sanki çoğunluk için terbiye amaçlı bir baskı, bir cezalandırma ile eş anlamlı sanki. Oysaki en yalın, en basit anlamıyla tutarlı olmaktır disiplin. Eşimle en çok tartıştığımız konuların belki de başında bu konu gelmekte. Ortak fikirlerimiz çok şükür ki var ama buna karşılık ayrıştığımız bölümlerde az değil hani. O beni fazlasıyla özgürlükçü buluyor. Bu kadar demokrasi bu yaştaki çocuk için fazla diyor. Benim empati yeteneğim eşime göre çok daha gelişmiştir. Hem oğlumu ve hem de eşimi anlayabiliyorum ama eşim beni ve oğlumu anlamaktan bir miktar uzak kalıyor. Benim sabrım çok fazla iken eşimin daha bir sınırda gibi kalıyor. Bu iki çok önemli kişisel özellik de ister istemez fikirlerimizdeki farklılıkları oluşturuyor. Oğlum ile daha annesinin karnında konuşmaya başladım, hala da susmuş değilim, açıkçası susmaya pek niyetimde yok. Ben her şeyin konuşarak, açıklanarak öğretilebileceğini savunuyorum. Bunun içinde sabrımın sonu genelde olmuyor. Onu anlamaya çalışıyorum. Eşim ise bir miktar bunu yapıp sonuç almazsa faşist rejime dönelim diye tutturuyor. Daha katı olalım derken ben demokratik ortamın devamından yana oy kullanıyorum ve bu da çoğu kere tartışmaya neden oluyor. Ben ise oğluma zoraki hiçbir şey yaptırmak istemiyorum.

Oğlumuzun en önce mutluluğu ve sonrasında belirli bir disiplini sağlayabilme adına yapmaya özen gösterdiğimiz en önemli konu öngörülebilen, tahmin edilebilen, beklenen bir günlük rutin yaratmak. Bunu aslında eşim yarattı ama ben de destek olup bunu gerçekleşmesi için uğraş veriyorum. Koşulsuz sevgi ve “güvenlik her şeyden önce gelir” bizim ikimizin de olmazsa olmazı. Elektrik prizini ellemesi ya da camdan eşyalarla ya da kalem elinde koşması zinhar yasaktır mesela. Anlayacağınız kendimize göre bir dengemiz var. Yemek yemediği zaman zorlamıyoruz ama dişlerini mutlaka istemese de fırçalıyoruz. Evlilikteki başarı eşlerin aslında birbirlerini ne kadar tamamladıkları ile orantılı. Bir şekilde çok şükür biz birbirimizi tamamlamayı bildik bu sürede ya da belki birbirimizi tamamladığımız sanısını yaşıyoruz.

Üç kişilik ailemizin ışığı, aydınlığı, geleceği, her şeyi ise dün itibariyle 4 yaşını tamamlayıp 5 yaşından gün almaya başladı. Sabah son derece doğal ve sıradan bir şekilde çok erken başlanan gün muhteşem devam edip çok şükür ki huzur içerisinde sona erdi. Doğum günü için oğlumuza bir parti düzenledik. Hemi de evde de değil. Okul arkadaşları, aile, eş dost derken doldu taştı kiraladığımız yer. Otuzu aşkın çocuk bir anda kurtlarını dökmeye karar verirse nasıl bir kaos oluşur tahmin bile edemezsiniz. Bağrışmalar, gülmeler, koşuşturmalar, tartışmalar, düşüp ağlamalar, ne ararsanız vardı. Eşim ve ben davetlileri kapıda karşılayıp gün boyunca ilgilendik durduk. Görseniz hani sanki düğünümüz var sanırdınız. Organizasyonun gerçekleştiği yerde çalışan ve tüm bu kaosu yönetmekten sorumlu iki tane abla ise yeterden çok ama çok uzaktı. Bir panik baba olarak özellikle partinin kaza ve ağlama ihtimali en yüksek olan son zamanlarında sürekli bir üçüncü kuvvet olarak yanlarındaydım çocukların. Oğlum atlama!, çıkmayın yavrum şuraya!, tutun sana be evladım!, koşma! kime diyorum? diye koşturup durdum çoğu kere çaresizce ama yılmadan ve ne yaptığını bilmeden. Toplamda bir baş şişmesi ve iki ağlama ile partiyi çok şükür hani neredeyse sıfır büyük sorunla tamamladık.

Tabii benim size yalnızca bir paragrafta özetlediğim partinin bir öncesi vardı ki anlatılamaz. Anlatılsa da satırlar yetmez. Başta parti yerinin seçimi vardı ki oldukça zamanımızı tüketti. Hani görseniz ya da duysanız tüm bu araştırma ve çabanın ekonomik olanı bulmak için yapıldığını sanırsınız. Keşke öyle olsaydı ama yok efendim neredeeee, sanki amaç en pahalısını bulabilmekti. Merak buyurmayın, bulduk da. Oğluma feda olsun o ayrı. Pasta seçimi, yaptırılması, tuzlu seçimi derken son günlerdeki tüm uğraşmalarımız bu parti için oldu çıktı. Ama belki de en büyük zamanı  artık yeni dönemde adet olduğu üzere gelen çocuklara geldikleri için vereceğimiz hediyeleri seçmekte harcadık. Eskiden doğum günlerinde doğum günü sahibi toplardı tüm hediyeleri. Günün prensi ya da prensesi olurdu. Herkes onunla ilgilenir, hediyeler verilir, omuzlara alınırdı. Biz böyle gördük, böyle bir psikoloji ile büyüdük. Meğer zaman içerisinde işler değişmiş. Zayıf psikolojimin nedeni de bu şekilde anlaşılmış oluyor. Psikolojik sebeplerden tüm çocuklara hediye almamız gerekiyormuş. Ne anladım ben bu işten. Kardeşim keşke bir centilmenlik anlaşması yapmış olsaydık da kimse kimseye bir şey almasaydı, pastamızı talan edip dağılsaydık. Sen misin bana hediye alan, al bakalım sana hediye tadında bir gün oldu. Hem biz para harcadık ve hem de gelenler ama inanın biz çok daha fazla harcadık. Pastadaki içerik seçimi, üstünün süslemesi, getirilmesi, kesilmesi  meğer füzyon bile bu kadar zor değilmiş. Bizim zavallı doğum günlerimizi düşünüyorum da nice senelerimizi mahalle pastanelerinden alınan bol kekli az çikolatalı pastalarla heba etmişiz. Bir de böylesi organizasyonların olmazsa olmazı pinyatamız vardı ki şaşarsınız, gören duyan da bizleri Meksikalı sanır. 

Bir Pazar öğleden sonrasını oğlumla, eşimle ve onlarca kişi ile beraber geçirdim. Oğlumun yeni bir yaşa girmesine tanıklık ettim. Bir yaş daha büyüdü. Kendisini yalnızca 4 senedir tanıyoruz. 4 sene önce hayatımıza katıldı ve çok da iyi yaptı. İyi ki bizi seçti. Ondan öncesi meğer yalnızca boş geçen yıllarmış. Hayat bizim için onunla başladı. O bizim yalnızca kanımız, canımız ve bir parçamız değil. O bizim yaşam sevincimiz. Neşemiz, kahkahamız. Gözlerimizdeki ışık, aydınlığımız. O bizim nefesimiz. Gün ışığımız. Mutluluğumuz. Huzurumuz. Sağlığımız. O Tanrıdan gelen bir armağan bizlere. O bizim hayatımız. Her şeyimiz. Onu çok seviyoruz.

Oğlum! Canım oğlum! Benim yakışıklı, iyi kalpli, birtanecik oğlum! Nice mutlu güzel yıllara... Dilerim şansın da bahtın da hep açık olur! Doğum günün kutlu olsun!
 
Akşam belki de doğum günü bir miktar daha sürsün diye bir türlü uyumak istemedi. Oldukça geç saate kadar da dayandı. Ama sonrasında pes etti. O kadar masum, o kadar huzurlu,  o kadar mutlu ve bir o kadar tatlı uyuyordu ki ben kişisel olarak doğru yolda olduğumu hissedebiliyordum. Üzerini örtüm ve ilk bebeğimin, eşimin, yanına gittim.

13 Kasım 2012 Salı

Çocuk ve ebeveyn dostu oteller aranıyor


Bedava sirke baldan tatlı

Bir önceki yazımda hatırlarsanız bizim aile boyu bayram süresince konakladığımız tesis hakkında ilave bir yazı yazacağımdan bahsetmiştim. İşte şimdi konu ile ilgili farklı bir bakış açısından ikinci yazım.

Ben normalde büyük tesisleri pek sevmem. Bir kere her şeyden evvel varmak istediğin yere kolay varamazsın. Gitmek istediğin bir çok yer çoğu kere düşünülmeden tesislere serpiştirildiğinden bir oraya bir buraya gün boyu ya yürürsün ya da çok sınırlı golf arabalarının gelmesini beklersin. Büyük tesis yüksek kapasite hedefi de demek olduğundan yatak sayıları ile restoran masa ve iskemle sayıları birbirlerine eşit değildir. Buna ek olarak çalışan sayısı yüksek kapasite oranına göre değil belli bir ortalamaya göre istihdam edildiğinden, yüksek sezonlarda yetersiz çalışan ve daha da kötüsü yetersiz çalışanın yorgunluktan sebep asık suratlarıyla karşılaşırsınız.

Ben küçük tesisi severim. Küçük ama kaliteli ya da günün moda terimi ile boutique otelleri tercih ederim. Reklamı ile servisi yapılanlar genelde aynıdır. Çok şaşırmazsınız. Beklentileriniz genel olarak karşılanır. En azından yemek için koşuşturmak, boş masa takip etmek, bitirseler de kalksalar diye düşünmek, kalkanların hemen peşi sıra oldukça sevimsiz dağınık ve yemek artıklarıyla dolu masalara oturmak zorunda kalmazsınız. Yemekler çeşit olarak belki çok daha sınırlıdır ama sunulan her yemek de lezzetlidir buna karşılık. Bununla beraber çoğu boutique otelde çocuklar için ne bir mini kulüp ne de akşamları onlar için bir mini disko vardır. Yerleşimleri, şartları, ve sundukları da yine çocuklara yönelik değildir. Büyükler için genelde tasarlanmış otellerdir. Kısacası henüz çocuk sahibi değil iken gidilesi, tercih edilesi otellerdendir.

Çocuklu bir aile olduktan sonra zorluğunu çektiğimiz ve en azından her yaz bir kere bu zorluğu tekrar tekrar yaşadığımız bir konudur tatiller ve tatil yerleri. Tüm saydıklarım dışında her yönü ile muhteşem oteller yok mu tabii ki var ama bunlarda çoğu kere yanına bile yaklaşılmayacak pahalılıkta. Yani ya yaklaşık bir aylık kazancınızı (ki ben ortalamanın üzerinde kazanan şanslılar arasındayım) bir haftalık tatil için harcayacaksınız ya da hem tatil yapıp hem paranızla rezil olacaksınız. Bunun mutlaka bir orta yolu olmalı ve illaki vardır da ama en azından biz henüz bulamadık. İşin kötü tarafı şansımızı zorlamayı bu konuda çok tercih etmediğimizden kolay kolay da bulamayacağız. Zaten belki de bu nedenle beklenti-fiyat dengesini iyi bulduğumuz tesise son üç senedir gidiyoruz, macera aramıyoruz. Garantiye oynamak ve beklentinin belirli bir düzeyde karşılanması güzel de yine de insan daha iyiyi, daha kalitelisini ve en azından değişik, farklı bir mekanı arıyor.

Bu konaklama bir ödül olarak karşımıza çıkınca ve alternatif bir program da üretilmeyince biz de keyiflice kullanmak istedik ve otelin yolunu tuttuk. Tek hatamız bayrama denk getirmekti. Günün sonunda bence çok da iyi yapmışız düşüncem halen ağır basmakta beraber hoşuma gitmeyen bir kaç noktayı da hem kayıt altına almak ve hem de sizlerle paylaşmak adına sıralamak isterim. Önce ama olumlu bazı noktaları öne çıkarmak istiyorum.

Tesis tamam büyük bir alana kurulmuştu ama her yer çam ağaçları ile sarılıydı. Üstelik kısa bir süre önce dikilen basit çamlardan da değil. Yüksek ve oldukça görkemli enfes çamlar. Bir yerden bir yere ulaşmak çam ağaçlarından oluşmuş bir ormanda yürüyüş yapmak gibiydi ve kesinlikle keyif vericiydi. Hani bana kalsa gün boyu sürekli dolaşır dururdum. Doğal olarak misler gibi tertemiz bir havası vardı. İstanbul’da böylesi oksijeni yüksek güzel havayı artık unutmaya başladığımızdan ilk akşam oğlumun uyuması hemen sonrasında bizler de uyuyakaldık. Normalde yatağımda uzanarak kitap okumanın keyfini kolay kolay hiçbir şey ile değişmeyen ben, kitabımı bile iskemle üstünde tüneyerek balkonda okudum durdum ki bu temiz hava ile azami ilişki içerisinde olmayı sürdürebileyim.

Odamızın da son derece şık ve oldukça genişti. Mini minnacık küçük odalar insanın içini daraltır. Zaten kısıtlı tatil yapacaksınız ve zaten kısıtlı tatilinizi çoğu kere hayalinizde olmayan bir yerde yapacaksınız bir de oda dar ve hatta küçücük olacak. İşte tatili zehir eden bir durum. Neyse ki bu oda oldukça iyi idi. Belli yenilenmiş ve hatta özenilerek yenilenmiş. Geçen yazımda da bahsetmiştim tesis içinde mini bir hayvanat bahçesi bile mevcuttu. Oğlumuzla beraber sürekli hayvanların etrafında dolanıp durduk ama telaş etmeyin yemek vermedik. Bu tip tesislerin olmazsa olmazı olan mini çocuk kulübü ve akşamları mini diskosu gerek içerik, gerek ortam, gerek aktivite ve gerekse personel ve yaratıcılıkları açısından dört dörtlüktü (son zamanlarda duyduğum ve komiğime giden bir sıfatı da yeri gelmişken dört dörtlüktü yerine bu cümlede kullanmak isterim: on numara beş yıldız). Oğlum ve dolayısıyla biz oldukça keyifli dakikaları bu sayede geçirdik.

Gelelim sevimsiz yanlarına... Bir kere çok kalabalıktı. Diyeceksiniz iyi ya, otelin zaten amacı budur. Tamam buna itirazım yok ama kişi sayısına göre tasarlanmayan yemek salonlarına itirazım var. Şansa herkesin karnı erkenden acıkıyordu, yine sansa havanın soğuk olmasından sebep herkes içeride bir masada yemek yemek istiyordu ve son olarak ne şans ki biz de herkes kümesinin birer elemanıydık. İlk akşam bir gittik ki ne boş bir masa var, ne de iskemle, ara ki bulasın. Aç aç, ümitsiz gözlerle milletin bitmek bilmeyen yemek yemelerini seyredip durduk. Eşim böylesi durumlarda çabuk sinirlenir. Başladı mı ne işimiz var burada, bu tip büyük tesislere bir daha gelmeyelim (evet evet anladınız tabii, eşim büyük tesis sevmiyor diye ben de sevmiyorum. Bundan doğal ne olabilir ki), şu halimize bak (ne varmış canım halimizde demek istedim ama suratının aldığı şekilden yemedi, susmayı tercih ettim) gibisinden ve bir biri ardına susmak bilmeden söylenmeye... Akşam oturup keyiflice bir iki kadeh rakımı içip yemek yiyecektim ama tüm keyfim bir anda kaçtı. Salonun artık dışı sayılabilecek bir yerde, bir mağazanın vitrininin önünde bir masa boşaldı da yerleşebildik. Masanın bu durumu ve üstüne eşimin yaratıcı ve yıpratıcı söylenmeleri işte bir anda ortada ne çam ağacının temiz havasını bırakıyor ne mini kulüp eğlencelerini ne de diskosundaki dansları. Yemek sonrası içilen kahve ile keyifler yerine gelmeye başladıysa da ben keyifli bir akşam yemeğinden olmuş oldum.

Diğer bir önemli nokta ise tüm tasarımın büyüklere yönelik olmasıydı. İçinden nehir geçen yürüyüş yolları, camlı sehpalar, sivri ve sert kenarlı koltuklar, alabildiğine kaygan zeminler (zaten yağmur yağmış). Yahu sen büyük tesissin, senin müşterinin çoğunluğu çocuklu misafirler. Yapsana söyle hem minimalist hem de çocuk dostu tasarımlar. Ben zaten panik bir babayım, yerimde oturamadım resmen. Çok şükür ki tadımız bozulmadan evimize vardık.

İşte böyle. Bedava sirke baldan tatlı misali iki -üç günlük bir gezi iki yazıya konu olabildi işte. Aslında her zaman dediğim gibi önemli olan hiçbir zaman tatil olmadı, asıl hedef anı kesemize bir kaç güzel anı daha koyabilmek. Ne mutlu bize ki biz kendi adımıza bu tatilde bunu başardık. Değişik oyunlar keşfedip, değişik anıları paylaştık. Daha nicelerine İnşallah.




31 Ekim 2012 Çarşamba

Mekan farklı, hava farklı, mesai ise tam gaz yine aynı


Geçen sene Şubat ayının sonlarına doğru Evliya Çelebi tadında bir Şubat - Seyahatlerim, ailem ve ben 1 ve 2 isimlerinde iki adet yazı kaleme almıştım. Okumuş olanlar hatırlayacaklardır hani Şubat ayında leyleği havada görmem ve sanki başka aylar yokmuş gibi bu kısacık ay için planlanan iki yurt dışı ve bir de yurt içi seyahatimden bahsetmiş olduğum yazılar. Hani yemeksiz, uykusuz yani bensiz kalan eşimin migreninin tutmasından bahsettiğim yazı. Hala hatırlayamamış olanlar için hani kendi zangocumu yanıma almayı unuttuğum iş geziden bahsettiğim yazım. Herkesin muhtemelen siyah takım elbiseleri ile boy göstereceği bir yemekte bir kot, yuvarlak yaka merserize bir beyaz kazak ve üzerine önü fermuarlı bir spor bir ceket ile katılma riskimi anlattığım çaresizliğim ve farklı olmanın dayanılmaz cazibesine kapılmak üzereyken eşimin beni her zamanki gibi kurtarması. Hala hatırlamamış olanlar yukarıdaki linkten ilgili yazıya ulaşabilirler.

Gelin o yazıma ve o günlere geri dönelim ve bir kaç paragraf söz konusu yazımdan alıntı ile bu yazımıza başlayalım.

“Akşam yemeği yine çok güzeldi. Ne kadar yediğimi bilemiyorum ama gün içinde vermiş olduğum tüm gr’ları kilo olarak geri alacak kadar yemiş olmalıyım. Masamız ise tam bir protokol masasıydı. Duyan gelmiş. Hani zorlasak şirket yönetim toplantısını bizim masada yapar. Benim patron da bizimleydi. Bir ara içtiğim şarapların da etkisiyle yorulduğumu, odama dönüp uzanacağımı ve keyifle Yalan Dünya’yı izleyeceğimi söyledim. Alkol işte tüm kötülüklerin hem anası, hem babası. Benim patron sen misin bunu söyleyen tavrıyla hadi yiyorsa yap bunu da görelim tadında seni mutlaka karaoke şarkı yarışmasında görmek istiyorum dedi. Aksi takdirde şirketin sahibi ile odama gelip şirket aktivitesine katılmadığımı bizzat ona ispat edecekmiş. İşte biz kendisiyle bu kadar muhabbet içerisindeyiz. Beni nasıl sever, nasıl sever, gözleriniz yaşarır. Uykuluyum, yorgunum dedikçe motivasyon dedi, takım çalışması dedi, şirket kültürü dedi.

Beni bu kadar zamandır tanıyorsunuz. Eşime karşı nasıl her defasında dik durduğumu en iyi sizler biliyorsunuz. Ben bir şeye karar verdim mi kolay dönmem. Kararlılık düzeyim üst düzeydir. Hemencecik odama döndüm. Televizyonu açıp, mini-bardan da bir bira kapıp dizimi seyretmeye başladım. Bu sefer ki bölüm yıkılıyordu. Hele ki inşaat işçilerine bayıldım. Nasıl gülüyorum, keyfim nasıl yerinde anlatamam. Sonra eşimin işten ayrılması geldi önce aklıma. Gülmem dondu suratımda. Espriler duyulmaz olmaya başladılar. Bir an da evde benden yemek bekleyen eşim ve çocuğum gözümün önüne geldi. Hafifçe doğruldum yataktan. Bira ısındı mı neydi artık tadı güzel gelmemeye başlamıştı. Hayat yalnız benim hayatım değildi artık. Dizinin reklama girmesini bekledim ve yarışmanın yapılacağı yere doğru yola çıktım.

İlk önce patronun yanına gidip varlığımı kendisine gösterdim. Sonra da bara yönelip başka bir biraya bir şans daha verdim. Şansını iyi değerlendiren bira kısa sürede son buldu. Karaoke’leri oldum olası sevmemişimdir. Seni belirli bir kalıba sokmaya çalışır. Bağıra bağıra ve istediğin tempoda şarkı söylemene izin vermeyen bir modern çağ eğlencesidir. Genelde de bu çarka uyamayan kişiler bayılırlar bunu kullanmaya. Ya kendilerini bilmediklerinden ya da kendileriyle fazlasıyla barışık olduklarından.

Yarışma haftalar öncesinde şirkette duyuruldu. Gruplar kuranlar mı desem, buluşup çalışanlar mı desem ya da peruk ya da giysiler bulup olaya bir gösteri boyutu katanlar mı... Bizim şirket karaokeye çok ama çok önem verdi. Patronun görebileceği bir noktada şarkı söyleyenlere gülmeye başladım. Yalancı Dünya kadar komik değildi ama daha bir gerçekti . Bu arada bizim ekipten bir arkadaş yanıma gelip ekip olarak biz de katılalım mı diye sordu. Alkol dedim ya yine diyorum. Patrona sor, o varsa ben de varım dedim. Patron da ben olursam olacağını söylemiş. Yumurta-tavuk olayı anlayacağınız. Sen misin beni odamdan ve Yalancı Dünya’dan eden dedim ve blöfünü gördüm. Grubun ismini patronun ismi ve saz arkadaşları diye kaydettirdim ki o sahneye çıkmazsa ben de hiç çıkmayayım. Neyse efendim şarkı seçimi bana bırakıldı. Ben de şimdi bu platformda söylemekten imtina ettiğim bir şarkıyı seçtim.

Patron adını okunmasıyla sahneye çıktı. Tabii arkasından ben ve benim tüm ekip. Bir ara size güveniyorum çocuklar diyeceğini ve sahneden ineceğini sandım ama yapmadı. Delikanlı adamdır benim patron. Söylediğinin arkasındadır her zaman. Zaten bu nedenle odama gerçekten de gelebileceklerini düşünüp, korkmuş, ürkmüş ve geceye katılmaya karar vermiştim. Yalnız gülmek için bile bunu yapabilirdi bana. Normalde 5’er kişilik takımlar yarışıyorken biz sahnede 10 kişiydik. On adet alkollü erkek.

Şarkının sona ermesi ile etraf alkıştan yıkıldı. Tekrar mı isteyenler mi, imza almaya çalışanlar mı, resim çektirmeler mi görmeniz gerekiyordu. Jüri puanları açıkladığında zirveye yerleştiğimizi biliyorduk. Dokuz veren jüri üyesi neden tam not vermedi diye uzun süre yuhalandı. Neyse ki bizler seyirciyi teskin etmeyi başardık. Yarışma sonucunda birinci olduk ve madalyalarımız podyumda çılgınca alkışlar arasında takıldı. Ödülümüzde vardı tabii: Antalya’da çift kişilik hafta sonu konaklaması”.

İşte biz daha o zamanlardan geçen hafta gittiğimiz tatile hak kazanmış olduk. Bayram tatili bile olduğunu fark etmeden ve büyük çok büyük hata ederekten rezervasyonumuzu geçen hafta için taaa belki de geçtiğimiz Mart aylarından yaptırdık. Eğer bayram tatili münasebetiyle tüm yurt içi ve yurt dışı ahalisinin bizim otele toplanacağını bilseydik rezervasyonumuzu ya bir hafta öncesine ya da bir hafta sonrasına yapardık. Hem böylelikle de hem boş İstanbul’un doyasıya tadını çıkarırdık ve hem de medeni sınırlar içerisinde ve keyifle otelde yemeklerimizi  yerdik. Söz konusu yemek olayını bir sonraki yazıya bırakıyorum zira bu konuda çok doluyum. Tesis bence içinde bulunduğumuz aya göre ya da en azından benim beklentilerime göre çok ama çok doluydu. Daha boş olmasını fazlasıyla tercih ederdim.

İş toplantılarının gerçekleştiği odalar genelde neden bilmem hep soğuktur. Ben çabuk üşüyen bir insanımdır ve genelde o toplantılarda hırka ile otururum. Yazın ortasında bile toplantı olsa ben hırkamla toplantıya katılır görmek kimseyi yadırgatmaz. Böylesi toplantılarda kimisi gömlek ile kimisi ise gömlek üstü hırka ya da ceket ile boy gösterir. Yani insanlar arasındaki fark hepsi hepsi bir ceket ya da bir hırka kadardır. Gittiğimiz oteldeki bu fark ise sınırsızdı. Ben üşüme düzeyi birbirinden farklı bu kadar insanı bir arada görmemiştim. Bir grup çılgın vardı ki denize ve havuza giriyorlardı. Dahası girmekle kalmıyor bulutlu ve bana göre soğuk diyebileceğim bir havada tesislerde mayo üzeri havlu ile dolaşıyorlardı. Derileri bir önceki grup kadar kalın olmayan başka bir grup tshirt ve şort ile fink atıyor, yine başka bir grup uzun kollu giysileri tercih ediyorlardı ki bizim aile bu gruba girmekteydi. Başka çok kolay anlayış gösterebileceğim bir grubun üzerlerinde ise hırka ve hatta kimilerinde mont varken dolaşmayı uygun görüyorlardı. Anlayacağınız aynı şartlar altında çıplak vücutlarla, mont giyenler  tesiste hep beraber bir aradaydık. Para verdik sonuna kadar her şeyden yararlanacağız diyen görüş ile , ben yalnızca temiz hava alıp, farklı bir ortamda bulunacağım farklı görüşlerinin çarpışması gibiydi yaşanan.   

Biz kendi adımıza ne havuza ne de denize girdik. Belki bir yarım gün girmek için uygun bir hava oldu olmasına ve hatta ne yalan söyleyeyim benim de denize girmek aklımdan geçti geçmesine ama sonra oğlum da peşimden girer (bu konuda ona hayır kesinlikle demezdim zira girmesi hoşuma bile giderdi) ve sonra hasta olur ise eşimin dilinden kurtulamam diye düşüncelerimi sırlarla dolu bilinçaltıma doğru iteledim durdum. Hava çok temizdi. Tesis çam ağaçları arasında kurulduğundan misler gibi tertemiz bir havası vardı. Kitabımı bile sürekli balkonda okuyaraktan İstanbul’da artık kolay bulunmayan temiz havayı mümkün olduğunca ciğerlerime çektim durdum tatil süresince. Odamızın da son derece şık olduğunu ve oldukça memnun kaldığımızı da söylemeden geçemeyeceğim. Bu vesile ile tatil süresince hem firmamla sürekli gurur duydum ve hem de bu gururumu eşimin başına kattım durdum. Tesisisin için de mini bir zoo bile vardı. Hayvanları ziyaret edip durduk sürekli. Bu tip tesislerin olmazsa olmazı mini çocuk klübü ve akşamları mini diskosu oğlumun ve bizim en büyük zamanlarımızı geçirdiğimiz yerler olmaya devam ettiler.

Anlayacağınız aslında İstanbul ile tatil arasında değişen hava dışında çok şey yoktu. Yer farklı, hava farklıydı ama oğlumuz peşinden mesaimiz gün boyu devam etti. Umarım hep de etmeye devam eder. Daha nice mesailere içten dileklerimle ...

24 Eylül 2012 Pazartesi

Tercihlerimiz ve hayal ettiklerimiz


Orta yaş bunalımı vs zincirlerimizi kırabilmek

Eşim bu sıralar benim orta yaş bunalımına girdiğimi ve tüm şiddeti ile bu bunalımı yaşadığımı düşünüyor. Kim bilir belki de haklıdır bilemiyorum ama ben açıkçası öyle olduğunu düşünmüyorum. Benimkisi daha çok bugüne kadar yaşamadığım ve negatif öğeler içermeyen bir dönüşüm, geç kalmış ya da belki tam zamanında gerçekleşen bir değişim. Bugünlerde farkındalığım her zamankinden çok daha aktif, olayların hem içinde ve hem de dışında olabiliyor, tüm yaşadıklarıma ve yaşananlara dışarıdan ve hatta yukarıdan bakabiliyorum ya da ben öyle sanıyorum. Bu yeni gelişen yetenek beni doğal olarak tehlikeli sularda yürümeye de yöneltiyor. Beyinlerimizin bile özgür olmadığını düşünmeye başladım mesela bu sıralar. Çok geç kalmışsın dostum diyenlerinizi duyar gibiyim. Amacım ne siyasi bir yazı yazmak ne de bir medya eleştirisinde bulunmak. Yoksa aslında 80 ihtilali sonrası tüm gençliğin nasıl depolitize edildiğini, nasıl tüketime odaklanmış, kaliteli kitap, şiir ve müzik yoksunu bir toplumun hedeflendiğini bugün rahatlıkla görülebilmekte. Cahilleştirme, sıradanlaştırma ve yeşilleştirme operasyonu gayet başarılı bir şekilde uygulandı. Benim amacım çok daha kişisel bir yazı yazmak bugün.

İnsan kendinden sıkılır mı hiç? Sıkılır efendim, inanın sıkılır. Ben mesela bir süredir kendimden sıkılmaya başladım. Düşünün ben kendimden sıkılıyorsam kim bilir başkaları nasıl sıkılıyordur. Peki bu durumun suçlusu ben miyim? Pek tabii ki benim. Suçu ortama, şartlara, imkanlara bağlama yalnızca bir şeylerin arkasına sığınmak olurdu. İnsana özgür irade verildiğine göre - en azından ben buna inandığıma göre - tercih de karar da benim olmuş olmalı ve içinde bulunduğum durumdan da şikayet etme hakkım bu durumda doğal olarak ortadan kalkmakta. Kendimden sıkılmamın en baş nedeni içinde bulunduğum durumu tespit ve işaret ediyor olmama rağmen bu durmadan kurtulmak için harekete geçemiyor olmam aslında. Esasen eşimin yaş bunalımı ve benim ise değişim dediğim olay tam da bu noktada başlamakta. İzah edeyim:

Önce size bir soru: En son ne zaman içten gelerek kahkaha attınız? Ben bir zamanlar karnım ağrıyana kadar gülebilirdim. Öyle büyük zeka ürünü bir espri ya da şaka olması da gerekmezdi hani. Ufak deli saçması şeylere dakikalarca ve yerlere düşene kadar gülerdim, gülerdik. Hem biz buna uygunduk, hem çevremiz ve hem de konu içerikleri. Ne zamandır gülmüyorum oysaki gülmek gülmeyi, sevmek sevmeyi getirir derler, biliyorum ama uygulayamıyorum, peki ama neden?   Yine bir zamanlar şefkatliydim ve şartsız sevgiye inanırdım. Her şeyin iyi yanını görmeye çalışırdım, insancıldım. Hislerimle hareket ederdim ve doğru olanın da bu olduğuna inanırdım. İlişkide mesela kendimce verici olan taraftım, hoş eşim kıymetimi hiç bilmez, ona göre yıpranan ve fedakar olan odur. Neyse yazı kişisel olacaktı, devam ediyorum. Sonraki dönemde bu özelliklere yine sahiptim ama ne yalan söyleyeyim hayatımda artık eskisi kadar etkili ve söz sahibi değillerdi. Onların azalttıkları etki alanlarına başka başka, tanımadığım, yadırgadığım ve dahası hiç alışamadığım özellikler gelip yerleştiler. Daha bir panik, daha bir depresif özellikler sergilemeye başladım. Yaptıklarımı daha çok bir fedakarlık olarak görür oldum. Bunlara ek olarak bir de kendime acıma başladı ki çekilir gibi değildi. Çok şükür ben ve ailem sağlıklıydık, para kazanıyorduk, işte ve evde çoğu zaman mutlu ve huzurlu bir hayat yaşıyorduk ama hani sanki bir yandan da kendimi nemli, yapışkan ve karanlık bir deliğe doğru yolculuk yapıyor gibi hissediyordum. Sessiz çığlıklarım sağır duvarlardan bana yansıyıp duruyordu. Tüm bunlarda bir terslik vardı, olmalıydı.

Yaşadığım, tercih ettiğim hayat da tüm bu hislerimi destekliyordu. Evden işe, işten eve bir hayatım vardı ve neredeyse birbirlerinin kopyasıydı. Monotonluğun ve sıradanlığın gücü ve etki alanı o kadar kuvvetliydi ki ne zamandır hobilerimi bile boşlar olmuştum. Siz de fark ettiniz mi kazançlarınız arttıkça alternatiflerin arttığı gerçeği yalnızca bir illüzyon aslında. Gerçek ise tam tersine belli bir seviyeye kadar artan kazancın alternatifleri yalnızca azalttığı. Domatesi aldığımız yer bile aynıdır bizim. Tercih ettiğimiz tatil yerleri birbirinin aynısıdır. Gidilen yerlerde mutlaka ama mutlaka bize benzer arkadaşlarımızı görürüz. Bizler de birbirimize benzeriz aslında: Bir veya en fazla 2 çocuk sahibi, orta düzey gelir seviyesine sahip, Jetta veya muadili araba kullanan, şarap ve rakı tüketen, büyük çoğunluğu sigara içmeyen ya da bırakmış örnek kabul edilen aileler. Arayışımız ve amacımız hep ortaktır: Güvenlik ve Garanti. Günlük stres, yorgunluk ve yılgınlıktan alternatif aramaya ne zamanımız vardır ne de gücümüz. Oysaki bir zamanlar ne renkli tatillere çıkar, ne maceralar yaşar, ne umursamaz yaşardık. Seçenekleri kısıtlı, beyinleri zincirli yaşayan bizlerin herhangi bir sebepten finansal kazançları azalırsa yaptıkları ilk işlem zincirleri daha da kalınlaştırmak olur koparmak yerine. Kalınlaşan zincir hem çok daha kuvvetlenir ve hem de varlığını çok daha fazla hissettirip çok daha fazla rahatsız etmeye başlar. O kadar ki zaman zaman her şeyi geride bırakıp dünyanın öbür ucuna gitmeyi bile düşlerken bulabilirsiniz kendinizi. Hoş hemen sonrasında geride kalanları nasıl özleyeceğinizi düşünüp bir anda vazgeçersiniz bu hayalinizden. Aslında tüm ihtiyacınız bir tshirt ve kot giyip Starbucks’a ya da Caffe Nero’ya oturmak, içilen bir kahve eşliğinde laptop’unuzdan işinizi yürütebilmektir, amaçsız saatlerce boş boş yürüyebilmektir, geleceği en azından bir saat olsun düşünmemektir. İhtiyacımız olan özgür olabilmektir. Ben demiyorum bahçelerdeki sularla dans edip ıslanalım, elbiselerle denize atlayalım ya da saatlerce balık tutup, kumsallarda gitar çalalım. Ben yalnızca zincirlerimizi ve zorunlu dayatılan şeylerden bir an olsun uzaklaşabilelim diyorum.

Hareketsiz ve hep aynı olan hayatımda eksik olan neydi peki? Öyle ya tüm yukarıda yazmış olduğum özlemlerimi aslında istesem pekala yapabilirdim ama yapmıyordum. Mutluluk mu, huzur mu? Diyelim ki evet ama bunların ikisi de kök neden olamazlardı. Başka eksik olan bir şey vardı, olmalıydı. Sonradan onu da buldum: Heyecan. Benim zincirlerim bana son zamanlarda öylesine ağır gelmeye başladılar ki acımasızca içimdeki heyecanı yok ettiler. 

Uzun zamandır öyle ya da böyle bir şekilde kendimi nedensiz bir baskı altında, kısıtlanmış olarak hissettim durdum. İşte bu kısıtlanmışlık hissi ben de eşimin orta yaş benim ise zincirleri kırma diyebileceğim bir dizi dönüşüm ve değişikliğe neden oldu, oluyor. Farkında olarak ya da olmayarak bir süre çeşit çeşit kendimce depresyonlara girip çıktım. Çoğunda çıkmaya çalıştıkça daha da dibe sürüklendim durdum. Sebebini kimi zaman yıldızlara kimi zaman yaşıma kimi zaman da benim dışımdaki nedenlere bağladım. Sonra farklı düşünmeye başladım. Tüm içinde bulunduğum durumun aslında yapmış olduğum hataların farkına varma, hayatımı süzgeçten geçirip istediğim hayata adım atacak bir fırsat olarak görmeye başladım. Sonra da aşağıda sizlerle paylaşacağım bazı noktaları kendimce belirledim.

Bu bağlamda sizlere naçizane tavsiyelerim öncelikle hayatın sizin hayatınız olduğunu ve keyifli geçirmek ya da sıkıntılar içerisinde boğulmanın hep sizlerin birer tercihi olduğu gerçeğini bilmeniz, hatırlamanız. Buradan hareketle sizi ruhsal yönden daraltan insanlardan uzaklaşmaya başlayın. Hem de hemen. Kendinizi daha fazla sosyal ortamlara atın. Sinemaya, tiyatroya, konserlere gidin. Arkadaşlarınızla gezin ve sorunlardan değil, eğlenceli şeylerden konuşun. Artık dertleri dinlemeyin, hayatın neşeli yönlerini paylaşın. Bizler hep kötü gün dostu olmayı matah sayarız. Bence yanlış. En az o dönemler kadar iyi günlerin de dostu olmaya çalışın ve olun. Bol bol gülün, kahkahalar atın. Ruhsal sıkıntılarınızın belki de çoğunu yine kendinizin yarattığını bilin. Kuruntulardan kurtulmaya çalışın. Sürekli gelecek kaygısı ile yaşamak yerine anı yaşamaya çalışın. İlişkiniz yanlış ise, bırakın. Sürdürmeyin, ayrılın. Bırakmayı bilin. Yeni ve daha mutlu edecek bir ilişki illaki gelecektir, emin olun. Yok eğer ilişkiniz doğru ise ama bazı sorunlar varsa ki illaki olacaktır (dikensiz gül bahçesi ütopyasına inanmak hata olacaktır), bu sorunların da en azından bir kısmının sizin kararsızlığınızdan, kuruntularınızdan veyahut hatalarınızdan kaynaklanıyor olduğunu, olabileceğini biliniz.  Kişilik alanlarınızı yaratın ve sahip çıkın. Bu kadar empati fazla artık. Kurmuş olduğunuz empatinin fazlasının sizden götürdüğünü bilin. Kendinize zaman ayırın. Hobiler edinin. Bol bol hayaller kurun ve bu hayallerinizin peşinden koşun. Kendinizin değerini bilin. Sizden bir tane daha yok bu dünyada. Kendinizi sevin ve dahası gurur duyun ve daha da dahası kendinize güvenin bu güven ilk başlarda size boş bile gelse. Mutluluğunuz varsa sıkıca sarılıp nedenini düşünmeden, sorgulamadan tadını hem de sonuna kadar çıkarın. Size heyecan veren, hayatınıza neşe ve anlam katan ne varsa düşünmeden peşinden gidin, hatta koşun. Unutmayın bu dünyaya en azından ön bilinçli olarak yalnızca bir kere geliyoruz. Hayat bizlerin hayatları. Nasıl olacağına ilişkin kararı da ancak bizler verebiliriz.

Tercihlerimizin hayal dünyamıza giden yollar olması dileklerimle.

19 Ağustos 2012 Pazar

Orta yolu bulabilmek vs çevresel faktörler


Evlenmeden önce yalnızca ben vardım ve yalnızca kendime karşı sorumluydum. Karışanım çok fazla yoktu. İstediğim kararları alabiliyor istediğim şeyi yapıyor ya da yapmıyor, dilediğim hayatı olabildiğince yaşıyordum. Mesela dilediğim kadar uyuyabiliyordum, üstelik kesintisiz. Dilediğimce sarhoş olabiliyordum. Ülke şartlarının değişmesi yalnızca beni etkileyebiliyordu. Sonra eşimle tanıştık ve hayatımızın bundan sonraki bölümünü beraberce yürümeye karar verdik. Bir devrin sonu ve bir başka devrin başlangıcıydı. Artık hem kendime ve hem de her bir anımı büyük bir keyifle geçirdiğim eşime karşı sorumluydum. O bir yetişkindi. Ona karşı ya da ondan sorumlu olmak zor değildi, hatta bilakis keyifliydi.Yine dilediğimiz kadar uyuyabiliyor, istediğimiz yerlere ve istediğimiz saatlerde gidebiliyor ve yalnızca ikimizin sorumlu olduğu bir hayatı yaşıyorduk. Eşim aynı zamanda en iyi arkadaşım olduğundan genelde keyif aldığımız şeylerde aynıydı ve uyumlu bir şekilde geleceğe bakıyorduk. Yeni dönemimizde de orta yolumuzu bulmuştuk.

Sonra oğlumuz oldu. Büyük bir içtenlikle belirtmeliyim ki onun aramıza katılmış olması şimdi, geçmiş ve gelecekte yaşayıp yaşayabileceğimiz en büyük mutluluktur bizler için. Bununla beraber bir önceki dönem artık kapanmış ve yeni bir döneme başlamıştık. Eski dönem daha öncekiler gibi bitmeli ve bir orta yol bulmalıydık. Üçümüzü barındıran bir orta yol. İtiraf etmek gerekiyor ki ilk başlarda pek bulamadık, bir önceki dönemde takılı durup kaldık. Uyku düzenimiz yok oldu. Kimin olduğunu bile bilmeden gittiğimiz konserlere gitmeler  de bir son buldu. Amaçsız, zamansız, düşünmeden dolaşmalar da çıkıp gitti hayatlarımızdan.

Baba olmak zordu ama anne olmak çok daha zordu. Sürekli oğlumuz odaklı bir hayat sürmek, onun mutluluğu, huzuru, alışkanlıkları için sürekli düşünüyor, çaba sarf ediyor olmak, yemeklerini, kitaplarını, oyuncaklarını düşünüyor olmak ve üstelik hayatının her bir anında çok da yıpratıcıydı aynı zamanda. Soluk almak istediği anlar çok oldu. O günler de artık çok şükür çok gerilerde kaldı. Orta yolumuzu bulmuş ve ona göre yaşamaya başlamıştık. 

Bugünlerde ise orta yolumuz biraz sarsılmaya başladı. Biz bugüne kadar orta yolu hep aile içine göre tasarlamış, içsel dinamikleri esas kabul etmiştik. Oysaki yadsınamaz bir çevre faktörü de vardı hayatlarımızın içinde. Oğlum artık anaokulu çağına geldi. Yalnızca Eylül ayı sonrasında doğmasından sebep çok şükür ki 2 sene daha yuvada kalıp öyle okula başlayacak. Geleneksel olsun modern olsun, tüm çocuklar büyüyorlar. Kimisi başarılı oluyor kimisi daha az başarılı oluyor. Ben oğlumun her zaman aynı diğer tüm aileler gibi mutlu ve huzurlu olarak büyümesini istedim ve bu dileğim ve isteğim hala da devam etmekte. Yaşadığımız dönem ve şartlarda gerek yurt içi ve gerekse yurt dışı denge ve dinamikler sanki buna engel olmaya başlayacakmış gibime gelmeye başladı. Hani sanki devam eden güneşli hava yerin, parçalı bulutlu bir havaya bırakmış gibi. Tamam yağmur yok çok şükür ama önlem de alma zamanı gibi sanki. Bu sıralarda sürekli olarak bununla yatıp bununla kalkıyorum. Hala çözüm bulmamış olmak da içimi daraltmakta. Enseyi tamam karartmak istemiyorum  ama çok geç kalmadan da bir yol bulmalıyım. Dahası o yolu bulup, planlamasına ve hatta uygulamasına hemen başlamalıyım. İşte bu meli-malı’lar beni daha da bunaltmakta.

Yurt içi dinamiklerini aileme olan sorumluluk duygum ve belki de korkaklığımdan çok açık bir şekilde dile getiremeyeceğim. Yine de bazı noktalara az olsa değineceğim. Mesela eğitim alanında olan bazı değişiklik ve belirsizliklerden kişisel olarak sıkıntı, üzüntü ve tedirginlik duymaktayım. Düz liselerin bir anda İmam Hatip okullarına dönüştürülmeleri, eğitim sistemindeki son anda ve bir çok parametre düşünülmeden gerçekleştirilen oldu bittiler, sınavlarda bir biri ardına yaşanan güven erozyonları ve sorumluların yerlerini hala koruyabilmeleri, alışılagelmiş düzenin anlatılmadan ve belki de çok irdelenmeden değiştirilmesi bunlardan yalnızca bir kaçı. Müfredat olayına hiç girmeyeceğim bile. Sağlık diğer bir nokta. İleride umarım ki iyi yetişmiş doktor bulmaya devam edebiliriz. Cunda Adasında ki balık lokantasının kahve içilecek yere dönüşmesi ise yalnızca içimi acıtıyor. Money talk! Yoksa zorla olan hiçbir şey yok. Keza alkollü içkilere birbiri ardına yapılan vergi zamları. Bugün ne kadar özgür basından bahsedebiliriz onu da bilemiyorum. Diğer kurumlara girmekten gerçekten korkuyorum ve es geçiyorum. Günlük hayatın stresine, çalışma şartlarının her geçen gün biraz daha da zorlaşıyor olmasına, hayat pahalılığına, kalabalıklığa, stresten kaynaklı kabalık ve hoyratlıklara hiç girmiyorum bile.

Yurt dışı dinamikleri de pek parlak değil. Yanı başımızda savaşlar çıktı çıkacak. Bizim etkilenmememiz ve belki de savaşa girmememiz söz konusu bile değil. Yine kişisel fikrim ki umarım ve dilerim ki yanılıyorumdur bu yıl sona ermeden bir kıvılcımın çakacağı yönünde. Umarım olmaz, olacaksa da umarım bize sıçramaz. Bu bir kaç ayda olmazsa illaki bir kaç yılda olacaktır diye düşünüyorum.

İşte tüm bu nedenlerle geleceğimizi nasıl ve nerede devam edeceğiz konuları bizim evdeki bu sıralar en revaçtaki konu. Ben 30’lu yaşların sonuna eşim ise ortasına yaklaşıyor. Oğlumuz ise yalnızca 4’üne yaklaşıyor. Onun güzel bir hayat yaşamasını istiyoruz. Potansiyelini en yüksek düzeyde kullanabilmesini istiyoruz. Yapmak istemediği şeyleri yapmamasını istiyoruz. O her şeyin en iyisini hak ediyor. Bize düşün ise bu ortamı ona elimizden geldiğince sunabilmek. Kabul edelim ya da etmeyelim evrim düzeni içerisinde ön planda tutulması gerekli olan hep gelecek kuşak oluyor.

Orta yolu bulmak , bulabilmek çok önemli ama siz siz olun çevresel faktörleri de mutlaka hesaba dahil edin ...