Bu Blogda Ara

hobi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hobi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Nisan 2013 Perşembe

Hobi arayışlarımız hız kesmeden devam etmekte ...


Geçenlerde 2,5 yaşlarında çocuğu olan bir erkek arkadaşımla laflıyorduk. İki erkek genelde futboldan konuşur ama konumuz futbol değildi. Ev ve iş hayatlarımız hakkında dedikodu da yapmıyorduk. Konu çocuklarımızdı. Eskiden futboldan, komplo teorilerine, din ve inanç sistemlerine kadar bir çok konuda üstelik çok da rahat konuşabiliyorken bugün artık en rahat konuştuğum alanın çocuk ve türevi konular olması beni oldukça şaşırtıyor. Benim için rahat bir alan olmasından belki sebep kendimi işte, evde, her yerde bir anda bu konuyu konuşurken buluveriyorum. Ne kadar alıştım desem de yeni dönem bir şekilde beni şaşırtmaya devam ediyor işte. Bana bir ara “bu sıralar çok hareketli ve bir hayli aksi, sürekli olarak sınırlarını zorluyor. İnan yorulduk” dedi.

Bu tam gollük bir ortaydı ve benim bunu değerlendirmem gerekiyordu. Ben de benden bekleneni yaptım. Cevabım benim için gerçekçi onun için ise sarsıcıydı: “bu yorgunluğa alışmanız gerekmekte. Bizimkisi beş oldu ve sınırlarını zorlamaya ve hatta genişletmeye her  geçen gün devam etmekte. Öncelerin ve sizin için şimdilerin daha bir fiziksel ağırlıklı olan hayatı yerini hem fiziksel ve hem de düşünsel eşit ağırlıklı hayatına bırakıyor. Olması da gerekiyor çünkü ne mutlu bize ki büyüyorlar. Kendini çok daha iyi ifade edebiliyorlar. Ne istediklerini ve de ne istemediklerini artık bilmeye başlıyorlar. Anne ve babalık nasıl ki 7/24 bir mutluluk ve keyif ise aynı zamanda yine 7/24 bir sorumluluk. Durmak, gevşemek asla olmuyor. Hem fiziksel ve hem de düşünsel yolculuk her daim devam ediyor. Yol yakınken buna alış ve boş hayaller kurma” Tabii ki bu kadar didaktik bir konuşma yapmadım kendisine, ama işte bu minvalde şeyler söyledim durdum. Bir süre sonra zaten benden sıkıldı ve uzayıp gitti yanımdan.

Gerçekten de fiziksel koşuşturmacalara ek olarak bu sıralar düşünsel faaliyetlerde oldukça yoğunlaşmaya başladı. Siz bakmayın uzun süredir konusunu etmediğime, oğlum için eğlenceli, keyifli, mutluluk verici ve kendisini geliştirici bir hobi hala aramaktayız. Bunun için denemelerimize ara vermeden devam etmekteyiz. Geleceği için, eğitimi için hala kafa patlatıp, araştırmalar yapmaktayız. Bir yandan da onu kütüphane tepelerinden toplayıp, peşinden koşmaya, sabah hava aydınlanmadan kalkmaya devam etmekteyiz.  Son olarak ise bir oyuncakçı firmasını arayıp halen piyasada olmayan karakterlerin satışa çıkarılması için yoğun kulis ve baskılara bile başladık. Piyasadaki karakterleri onun için almak tabii ki çok değerli ama onun için piyasadaki oyuncakları belirlemek paha biçilmez. 

Hobi olayına geri dönecek olursak, bizim için hala tam olarak çözümlenmemiş önemli bir olay, ama önemli aşamalar da kaydetmedik değil hani. Hobi olayını her şeyden önce çok önemsiyoruz. Yalnızca fiziksel olarak efor sarf edeceği bir olayın çok ötesinde bir kavram olarak görüyoruz. İnsan hayatına etkileri çok büyük her şeyden önce. Bazen hayallerimize ulaşmamızda bizlere yol gösterici bir umut oluveriyorlar. O kadar ki yalnızca varlıkları bile hayallerimizi her daim canlı ve yapılabilir kılıyor. Bazen ise günlük koşuşturma, sorumluluk ve görevlerimiz ve bunlardan kaynaklı oluşan stres nedeniyle zaman zaman kaybedebildiğimiz mutluluk ve huzurumuzun görünmeyen küçük anahtarları olabiliyorlar. Bazen ise kendimizi kolayca ifade etmemizi sağlayan araçlar haline dönüşebiliyorlar. Ama her daim onlarla kendimizi daha mutlu, rahat ve dingin hissedebiliyoruz.  Tabii tüm bunlar en azından kolaya kaçmak gerekirse ileriki yıllar için olan avantajlar. Küçük yaşlar özeline indirgeyecek olursak, çocuğa uygun, iyi seçilmiş bir hobi ile hem duygular ve hem de duyular uyarılabiliyor. Karar verme ve uygulama yetisi gelişiyor. Zengin bir hayal gücü için de yine hobi çok önemli. Kısacası hem bedensel ve hem de ruhsal gelişimini sağlıyor ve hem de bunları yaparken onu mutlu ediyor, daha ne olsun.

İşte bu daha ne olsun’nun altını doldurabilmek ve enerjisini sağlıklı bir yöne doğru kanalize edebilmek için bu sıralar yoğun bir şekilde onun adına hobi belirlemek için uğraşıyoruz. Hemen söylemeliyim ki bu hiç de kolay bir süreç değil. Hele ki İstanbul gibi devasa bir karmaşa yığınında. Tamam büyük şehir, imkanlar çok geniş ama o imkanlara erişme bir o kadar zor ve tatsız. Diğer bir işimizi zorlaştıran parametre ise oğlum. Bizimkisi kendine göre bir karakteri, doğruları ve hatta prensipleri olan bir küçük adam. Sahip olduğu özgüven karşısında bazen şaşırıp kalabiliyorum. Oldukça cool bir adam oldu çıktı başımıza. İşte bu nedenlerle bizim onun için uygun bulduğumuz nice spor dalını kendisine bir türlü beğendiremedik.  Ben bir daha buraya gelmemden tutun da ben bunu sevmedimlere kadar açıkça fikrini söyleyebiliyor. Onunla gerçekten de gurur duyuyorum. Zorla güzellik olmayacağından da biz de başlıyoruz yeni arayışlara. Ne kilometreler tepip ne denemeler tamamladık bu uğurda.

Küçükken bu anlamda her şey çok daha kolaydı. Zaten bir hobisi vardı: Oyun oynamak. Bir süredir ise yeni bir adım atma aşamasındayız. Tam olarak nasıl ve nereden başlayacağımızı bilemiyoruz ve bu nedenle de bol bol araştırma yapıp, eşe dosta fikirler soruyoruz, sonra da denemeler yapıyoruz. İlla her bir çocuğun yeteneği olacak diye bir kural yok ama bir ilgi alanı mutlak surette vardır. Hobi yapılırken keyif vermeli, adeta yaparken dinlenilebilmeli. Her boş zamanlarını doldurmak olmamalı tek amaç. Eğlenme olmalı, keyif alma olmalı, yoksa bizler için bir program değil. Belki fiziksel olarak yorulabilir ama zihinsel olarak yorulmamalı tam tersi istemeli ve yaparken mutlu olmalı amaç zaten bu değil mi? İşte biz bunu bulmaya çalışıyoruz ki bazen bu samanlıkta iğne aramak gibi oluyor.

Bu sıralarda ise bir mucizeyi yaşamaktayız. Ağzımda sürekli Allahım bitmesin bu rüya sözleri çıkıyor. Nedeni ise her şeyde bir hayır vardırın açıklaması gibi. Eşim bir süre önce çuvalla para ödeyerek, üstelik üç senesini ipotek altına alarak bir spor kulübüne üye oldu. Tahmin ettiğim gibi bir süre devam edip gitmeyi bıraktı. Çok şükür ki dondurma seçeneği vardı da paramız sokağa gitmedi. Ben tahmin edebileceğiniz üzere gerek üyelik öncesi ve gerekse gitmemeye başladığı dönemlerde sürekli söylenip durdum. Yine tahmin edebileceğiniz üzere benim bu söylenmelerim bir kulaktan girip diğer kulaktan üstelik hiçbir engele takılmadan girip çıktılar. Meğer burası bizim aylardır arayıp da bulamadığımız bir merkezmiş. Aradığımız her şey burada vardı. Biz de bir üye olarak etinden sütünden faydalanmaya başladık bu vesile ile. Bu sıralar oğlum hem de ne büyük bir keyifle kolay kolay hiçbir yerde yapılamayacak  iki spor dalını burada yapmaya başladı. Üstelik bir dalda yalnızca kendisine özel olarak 3 eğitmen hizmet etmekteyken, diğerinde oğlum ve arkadaşına iki eğitmen özel olarak hizmet vermekte.  En güzel yanı ise diğer denediğimiz bir çok dala göre çok daha ekonomik olması. İşte tam bu noktada bundan iyisi Şam’da kayısı ya da kaymaklı ekmek kadayıfı tabirlerini kullanmak yerinde olacaktır. Geçen gün eşime ben de üye  olmak istiyorum dedim. Nereden nereye işte. Demek ki neymiş eşim her zaman haklıdır, yeter ki sen anlayabilecek seviyeye gel.

Oğlum bu özel derslerden, bu kadar ilgiden ve her şeyden önemlisi bu dallardan sıkılır mı şimdilik bilemiyoruz. Bekleyip gözlemliyoruz. Şunu farkettik ki spor dalı ne kadar oyunla iç içe olur ise o kadar çekici oluyor, yoksa pek şansı olmuyor. Bu da çok normal çünkü onlar daha çok küçükler ve oyun oynamak istiyorlar. Diğer bir yandan da halasından piyano dersleri almaya başladık. Şimdiden notaları okumaya ve hatta piyanoda çalmaya başladı. Sanırım bana çekmiş olmalı. Piyano dersi de oldukça ekonomik. Kız kardeşime bu iş için tabii ki bir ödeme yapmıyorum. O kadar halası, hem beraber zaman geçiriyorlar, daha ne olsun iki durumu.

Oğlum her şeyi yapsın istiyorum ve ona her şeyi sunabilmek ama daha da tehlikeli olanı belki her şeyi yapabileceğine inanıyorum. Hepsi tabii ki olmayacak hatta belki hiç biri olmayacak ama biz onu mutlu edecek bir yol bulmak için denemelerimize ve araştırmalarımıza devam edeceğiz. Hobileri sorumluluklarını kötü yönde etkilemediği sürece de ona karışmayacağız.

Dilerim tüm hayallerine kavuşur!

2 Ekim 2012 Salı

Bugün benim doğum günüm 2


Bir sene önce oturup size doğum günüm ve o güne ilişkin hislerimle ilgili bir yazı kaleme almış ve bu yazıyı blogumda paylaşmıştım. Merak edenler bu yazıyla aynı başlıklı yazıyı bulup okuyabilirler. Yine merak edenler merak buyurmasınlar çünkü aşağıda aynı yazıyı bazı satırlarını çıkararak (çok uzun bir yazıydı ve bu kadar uzun bir yazıyla sizleri sıkmak istemediğimden) tekrar yayınlıyorum. Bunun nedeni sanılmasın ki yazmış olduğum yazının yıllara meydan okuyabilme özelliğine sahip bir klasik olması, değil tabii, yıllar üstü klasik yazılar yazan büyük üstatlar gibi keşke olabilesem ama değilim ve bunun farkındayım. Benimkisi daha çok içinde bulunduğum mikro dünyanın geçen seneden bu yana pek değişmemesi. Bundan mutlu mu olmalıyım yoksa üzerinde kara kara düşünmeli miyim bilemiyorum. Geçen sene ki yazıma baktığımda benzer düşünceler içinde olduğumu fark ettim ve bu nedenle de kısaltarak sizlerle paylaşmakta bir sakınca görmedim. Yazının sonunda tekrar görüşmek üzere.

“Bugün benim doğumgünüm. 39 sene önce babam artık beklemeye ara verip tost yemeğe bir büfeye gittiği bir arada dünyaya merhaba demişim. Bir Salı günüymüş ve öğlene vaktine daha 50 dakika varmış. Halam babama haber verdiği zaman tostunun yarısında bile değilmiş. Ben aynı hataya düşmeyip oğlumun doğumunda eşimin elini tutuyordum. Yoksa yemeğimi yarıda bırakıp apar topar bir yere yetişmeye çalışmak kesinlikle beni kızdırırdı. Bir daha ki sefer olur mu olursa bu mucizevi olaya tanıklık eder miyim bilemiyorum ama ikinci çocuk olursa ve erkek olursa bildiğim birşey var: Ya 3 günlük iken sünnet ettirmeyeceğim ya da sünnet sırasında ben yanında olmayacağım. Ben bu kadar etkilendiğim ve çıkışta hemen ve üstelik bu yaşta ağlamaya başladığım başka bir durum yaşamadım.

Eskiden doğum günü bana çok önemli görünmezdi. Tamam tabii ki sembolik bir önemi bir anlamı vardı ama beni kimin aradığı, kimin aramadığı hiç ama hiç etkilemezdi. Arayanı da aramayanı da düzenlediğim buluşmalara çağırır, bol bol içki içip, deliler gibi eğlenirdim. Artık belki de böylesi buluşmalar düzenlemediğimden, belki artık yaşlanıyor olduğumdan aranmak neden bilmem çok istiyorum. Sorun şu ki bir kaç yakın arkadaşım ve aramaya kendini mecbur hisseden akrabalar dışında ne arayan var ne de soran (Ufak bir ekleme: Geçen sene bir kaç yakın arkadaşlarımın da büyük çoğunluğu aramayı unuttu).

Bizlerin başarısızlığı başarısı olan Facebook’dan gelen mesajlar ise hiç fena sayılmaz. Günlük hesaplarına bakan ve sayfanın sağ üstte beliren bugün bilmem kimin doğum günü uyarısını dikkate alan bazı arkadaşlarım benim sanal duvarıma genelde aynı mesajları bırakıp durmuşlar. İlkokul arkadaşım da mesaj bırakmış, iki oda yanımda çalışan iş arkadaşımda. Bir önceki ve son iş yerindeki aynı hedef için bir yerde zorunluluktan ya da rastlantısal olarak bir araya geldiğimiz bir kaç  çalışma arkadaşımın da birbirinin kopyası mesajları yine duvarımı süslemekte.  Aslında yüzlerce arkadaşım içinden bu uyarı mesajını dikkate alanların sayısı az olsa da gün daha sona ermedi belki arar ya da mesaj çekerler. Ben beklemeye devam ediyorum. Aslında kimi ve neden bekliyorum onu da bilmiyorum. Davetiye göndermem zorunlu birçok arkadaşım var ama görüştüklerim el parmaklarımın toplamından daha az. O halde neyi bekliyorum?

Tüm hayatını kimseyi kırmama üzerine kurmuş ve bu uğurda aslında birçok kereler hem de hiç hak etmeyen insanları ve en başta da kendimi bir çok kereler kırmış biri olarak sanırım geride bıraktığım senelerin ne kadar işe yaradığını, kendimle ne kadar gurur duyacağım işler yaptığımı, kendimi ne kadar da çok sevdiğimi bana hatırlayacak telefonları bekleyip duruyorum. İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmayı başlarabilmektir. Kendime ve hayata adil davranabildiğimi gösterecek telefonlar aslında beklediğim ama dediğim gibi ne arayan var ne de soran.

Doğum günüm artık benim için sıradan bir gün olmaktan çok uzakta. Hesap günü gibi oldu çıktı. Kendimi sorguladığım bir gün adeta. Aklımdan geçirdiğim düşünceler, vermiş olduğum ya da vereceğim kararlar, sürdürdüğüm, dört elle tutunduğum hayatım, tercih ederek, sözde bilinçli bir şekilde girdiğimi sandığım yollar, benimle, gerçek nüvemle, hani bir an yüz yüze geldiğim ama sonra hemen korkarak arkalara ittiğim gerçek benimle ne kadar uyumlu? Bunlar benim tercihlerim mi yoksa yalnızca kendimi bunlara mı uyarlamaya çalışıyorum? Urfa’da Oxford vardı da biz mi gitmedik düşüncesindeki gibi daha iyileri vardı da ben mi seçmedim mi diyorum yoksa halimden memnun muyum? Yaşadığım hayatım ne kadar gerçek? Gerçekten içimden geldiği gibi, kendimle barışık olarak mı yaşıyorum yoksa yalnızca tüm bunların benim kendi seçimim olduğu rolünü mü oynayıp duruyorum? İşte belki de beklediğim telefonlar bu sorulara, bu içsel tartışmalara cevap verebilecek nitelikte ki telefonlar.

Mazeret mi? Hem de tonla, ne kadar istersen ... Zamanım tabii ki yok. Yoğunluk had safha da. Sorumluluk hemi de istemediğin kadar çok. Ahh biraz daha varlıklı olacaktım da beni görecektiniz ... Mazeret mi yoksa utancımı, tembelliğimi, üzüntümü bohçalayıp saklayan ya da saklamaya çalışan birer sis perdeleri mi?

Doğumgünlerim artık benim için tehlikeli olmaya başladılar çünkü dedim ya kendimi sorgulamaya başladığım günler haline dönüştüler. Sorgulama sonucunda ise ortaya çıkan ulaşılmayan hayaller ve vazgeçilen hobiler.

Benim oldukça geniş bir müzik arşivim vardır. Bu arşivi oluşturmak, şarkıları bulmak, her geçen gün biraz daha genişletmeye çalışmak ve sonrasında kategorize etmek benim için adeta bir hobi niteliği taşımaktaydı. Saatlerimi harcadığım ve büyük keyif aldığım bir uğraş. Tabii bu hobi ile uğraşırken bir de hayalim vardı.  Tüm bu müzik arşivini değişik akşam yemekleri için, farklı farklı kişilerin yer aldığı birbirinden değişik temalı organizasyonlar için kullanabilmek. Birgün bir İtalyan gecesi olur ise saatler sürecek, keyifle dinleyebileceğimiz İtalyan müziklerimiz de olmalıydı. Flamenko ya da Fado gecesi de olabilirdi, operaların dinlendiği bir gece de. Alaturka da olabilirdi, rum gecesi de. Sonra baktım böyle tek bir gecemiz bile olmamış. Tek bir organizasyon bile yapamamışız bu şarkıları dinleyebileceğimiz. Ben boş bir hayal için saatlerimi harcayıp durmuşum.  Böyle tek bir toplantı bile olmamış çünkü böyle bir toplantıyı gerçekleştirmek içimden bugüne kadar gelmemiş. İçimden gelmemiş çünkü hayatımda öncelikle bir duruma hiç gelememiş. Hep bir koşuşturmaca ve birbirine kopya günler geceler içinde tek bir geceyi dahi özel kılamamışım, kılmak için çaba sarf etmemişim.  Ben de bıraktım toplamayı. Yeni hoşuma giden parçaları her duyuşumda bir an içim acıyor sonra geçiyor.

Doğumgünleri sanırım belli bir yaştan sonra artık yalnızca takvimden koparılan bir sayfadan öteye geçiyorlar. Bir durum değerlendirmesi ister istemez yapmaya başlıyorsun. Ben nerede olmak istiyordum sorusunun cevabı ile ben şu an neredeyim sorusunun cevabını ister istemez karşılaştırmaya başlıyorsun. Sonuç çoğu kere parlak çıkmıyor. Çünkü çocukken herşey, gençken de bir çok şey yapılabilir sanılıyor.  Arkadaşlarım hala 35 yaşına girdiğim zaman onları götüreceğim Paris gezisini hatırlatıp duruyorlar.  Unuttum, hatırlamıyorum diyorum ama aslında hem de çok net hatırlıyorum. Çiçek Pasajı’nda vermiştim bu sözü. Üstelik yazılı olarak ve imzalı olarak bu sözü vermiştim. Çok şükür ortada bu yazılı ve imzalı kağıt dolaşmıyor. Kimbilir kimdeydi ve kimbilir ne zaman annesi pantalonunu yıkamak için ceplerini boşalttıp çöpe atrmıştı. Oysaki bana o kadar yapılabilir geliyordu ki! Kazın ayağının öyle olmadığını gördüğünüzde de duvara toslamış gibi kala kalıyorsunuz. İster istemez başlıyorsunuz kendinizi suçlamaya. Suçlama hem de kendini suçlama kötü hem de çok kötü birşey. Hani içki gibi tüm kötülüklerin belki de ikinci anası. Nasıl ki bir insanı ve özellikle de kendimizi sevmekle başlayacaksa herşey ve tüm güzellikler, yok oluş da bir suçlama ile kendimi suçlama ile başlıyor. Doğumgünümde kendime verdiğim hediye işte bu: Tüm değerlendime boyunca ne olursa olsun, sonuç ne çıkarsa çıksın, kendimi suçlamayacağım.

Yolun yarısının hem de çok geride kalmış olması ve değerlendime sonucunun pek de parlak çıkmaması ve hatta hayalini kurduğum hayat için sürenin sürekli azalıyor olması beni zaman zaman üzüyor olsa da umutsuzluğa kapılmıyorum. Başarılı olduğum şeyler de hiç yok değil hani. Önemli olan değerlendirme sonrasında olumsuzların peşinde koşmak değil, olumlu noktalara tutunabilmek. Ben bu sene bunu yapmaya çalışıyorum. Arkadaşlarıma Paris gezisi sunamadım ama oğluma iyi bir eğitim sunmaya çalışıyorum. Profesyonel bir briç oyuncusu hala olamadım ama iyi bir kurs buldum. Bu hafta yine ve üstelik en alt seviyeden başlıyorum (hala devam ediyorum ve büyük keyif alıyorum. Bu sene 2.seneye de başladık. Devam edeceğim)

İnsan hayatı insanı mutlu eden mucize anlarla dolu. Bazen oğlunuzun bir gülüşünde bazen eşinizin bir dokunuşunda. Önemli olan bunları fark etmek ve kaçırmamak. Mutluluk bu anlar sonrasında zaten kendiliğinden gelecektir.

Kendime nice güzel yıllar diliyor ve doğumgünümü en içten dileklerimle kutluyorum... ”

Bu güzel dileklerime gönülden katılıyorum. Bir yıl daha iyisiyle kötüsüyle ve ne mutlu ki sizlerle beraber geçti. Hala blogumu tutmaya ve yazılar yazmaya devam ediyorum. Yorum gelmiyor olmasına rağmen pes etmiyorum. Bugün benim doğum günüm. Otuzlu yaşlarım artık geride kaldı. Yeni bir dönem artık başlıyor. Mutlu olmak için her şeye sahibim. Önemli olan mutlu olmayı benim istiyor olmam. Ben mutlu olmayı istiyorum ve dahası ve güzel olanı ben mutluyum çünkü bunu hak ettiğime inanıyorum. Dilerim bu sene benim için çok güzel yazılmıştır.

Oğlum bu sabah beni uyandırıp sana ne alacağız diye sordu. Hemen arkasından da sana alacağımız hediyeyi ben de sevmeliyim, bu nedenle oyuncak olsun dedi. Ben de kendisinden 40+ lego istedim. Tercihimi çok beğendi. 4+'lardan 40+'lara. Hayat durmuyor ve kimseyi beklemiyor. İyisi mi tadını çıkarmalı, daha da fazla zaman kaybetmeden. Oğlum bizim aile için Şaşkın Aile diyor. Nedeni ise evde birbirimize sürekli olarak yaptığımız süprizler ve sonrasındaki şaşırmalarımız. Dilerim güzel süprizler ailemiz de ve hayatlarımızda hep devam ederler ve biz şaşkın bir aile olmaya devam ederiz.

En içten sevgi ve saygılarımla ...





24 Eylül 2012 Pazartesi

Tercihlerimiz ve hayal ettiklerimiz


Orta yaş bunalımı vs zincirlerimizi kırabilmek

Eşim bu sıralar benim orta yaş bunalımına girdiğimi ve tüm şiddeti ile bu bunalımı yaşadığımı düşünüyor. Kim bilir belki de haklıdır bilemiyorum ama ben açıkçası öyle olduğunu düşünmüyorum. Benimkisi daha çok bugüne kadar yaşamadığım ve negatif öğeler içermeyen bir dönüşüm, geç kalmış ya da belki tam zamanında gerçekleşen bir değişim. Bugünlerde farkındalığım her zamankinden çok daha aktif, olayların hem içinde ve hem de dışında olabiliyor, tüm yaşadıklarıma ve yaşananlara dışarıdan ve hatta yukarıdan bakabiliyorum ya da ben öyle sanıyorum. Bu yeni gelişen yetenek beni doğal olarak tehlikeli sularda yürümeye de yöneltiyor. Beyinlerimizin bile özgür olmadığını düşünmeye başladım mesela bu sıralar. Çok geç kalmışsın dostum diyenlerinizi duyar gibiyim. Amacım ne siyasi bir yazı yazmak ne de bir medya eleştirisinde bulunmak. Yoksa aslında 80 ihtilali sonrası tüm gençliğin nasıl depolitize edildiğini, nasıl tüketime odaklanmış, kaliteli kitap, şiir ve müzik yoksunu bir toplumun hedeflendiğini bugün rahatlıkla görülebilmekte. Cahilleştirme, sıradanlaştırma ve yeşilleştirme operasyonu gayet başarılı bir şekilde uygulandı. Benim amacım çok daha kişisel bir yazı yazmak bugün.

İnsan kendinden sıkılır mı hiç? Sıkılır efendim, inanın sıkılır. Ben mesela bir süredir kendimden sıkılmaya başladım. Düşünün ben kendimden sıkılıyorsam kim bilir başkaları nasıl sıkılıyordur. Peki bu durumun suçlusu ben miyim? Pek tabii ki benim. Suçu ortama, şartlara, imkanlara bağlama yalnızca bir şeylerin arkasına sığınmak olurdu. İnsana özgür irade verildiğine göre - en azından ben buna inandığıma göre - tercih de karar da benim olmuş olmalı ve içinde bulunduğum durumdan da şikayet etme hakkım bu durumda doğal olarak ortadan kalkmakta. Kendimden sıkılmamın en baş nedeni içinde bulunduğum durumu tespit ve işaret ediyor olmama rağmen bu durmadan kurtulmak için harekete geçemiyor olmam aslında. Esasen eşimin yaş bunalımı ve benim ise değişim dediğim olay tam da bu noktada başlamakta. İzah edeyim:

Önce size bir soru: En son ne zaman içten gelerek kahkaha attınız? Ben bir zamanlar karnım ağrıyana kadar gülebilirdim. Öyle büyük zeka ürünü bir espri ya da şaka olması da gerekmezdi hani. Ufak deli saçması şeylere dakikalarca ve yerlere düşene kadar gülerdim, gülerdik. Hem biz buna uygunduk, hem çevremiz ve hem de konu içerikleri. Ne zamandır gülmüyorum oysaki gülmek gülmeyi, sevmek sevmeyi getirir derler, biliyorum ama uygulayamıyorum, peki ama neden?   Yine bir zamanlar şefkatliydim ve şartsız sevgiye inanırdım. Her şeyin iyi yanını görmeye çalışırdım, insancıldım. Hislerimle hareket ederdim ve doğru olanın da bu olduğuna inanırdım. İlişkide mesela kendimce verici olan taraftım, hoş eşim kıymetimi hiç bilmez, ona göre yıpranan ve fedakar olan odur. Neyse yazı kişisel olacaktı, devam ediyorum. Sonraki dönemde bu özelliklere yine sahiptim ama ne yalan söyleyeyim hayatımda artık eskisi kadar etkili ve söz sahibi değillerdi. Onların azalttıkları etki alanlarına başka başka, tanımadığım, yadırgadığım ve dahası hiç alışamadığım özellikler gelip yerleştiler. Daha bir panik, daha bir depresif özellikler sergilemeye başladım. Yaptıklarımı daha çok bir fedakarlık olarak görür oldum. Bunlara ek olarak bir de kendime acıma başladı ki çekilir gibi değildi. Çok şükür ben ve ailem sağlıklıydık, para kazanıyorduk, işte ve evde çoğu zaman mutlu ve huzurlu bir hayat yaşıyorduk ama hani sanki bir yandan da kendimi nemli, yapışkan ve karanlık bir deliğe doğru yolculuk yapıyor gibi hissediyordum. Sessiz çığlıklarım sağır duvarlardan bana yansıyıp duruyordu. Tüm bunlarda bir terslik vardı, olmalıydı.

Yaşadığım, tercih ettiğim hayat da tüm bu hislerimi destekliyordu. Evden işe, işten eve bir hayatım vardı ve neredeyse birbirlerinin kopyasıydı. Monotonluğun ve sıradanlığın gücü ve etki alanı o kadar kuvvetliydi ki ne zamandır hobilerimi bile boşlar olmuştum. Siz de fark ettiniz mi kazançlarınız arttıkça alternatiflerin arttığı gerçeği yalnızca bir illüzyon aslında. Gerçek ise tam tersine belli bir seviyeye kadar artan kazancın alternatifleri yalnızca azalttığı. Domatesi aldığımız yer bile aynıdır bizim. Tercih ettiğimiz tatil yerleri birbirinin aynısıdır. Gidilen yerlerde mutlaka ama mutlaka bize benzer arkadaşlarımızı görürüz. Bizler de birbirimize benzeriz aslında: Bir veya en fazla 2 çocuk sahibi, orta düzey gelir seviyesine sahip, Jetta veya muadili araba kullanan, şarap ve rakı tüketen, büyük çoğunluğu sigara içmeyen ya da bırakmış örnek kabul edilen aileler. Arayışımız ve amacımız hep ortaktır: Güvenlik ve Garanti. Günlük stres, yorgunluk ve yılgınlıktan alternatif aramaya ne zamanımız vardır ne de gücümüz. Oysaki bir zamanlar ne renkli tatillere çıkar, ne maceralar yaşar, ne umursamaz yaşardık. Seçenekleri kısıtlı, beyinleri zincirli yaşayan bizlerin herhangi bir sebepten finansal kazançları azalırsa yaptıkları ilk işlem zincirleri daha da kalınlaştırmak olur koparmak yerine. Kalınlaşan zincir hem çok daha kuvvetlenir ve hem de varlığını çok daha fazla hissettirip çok daha fazla rahatsız etmeye başlar. O kadar ki zaman zaman her şeyi geride bırakıp dünyanın öbür ucuna gitmeyi bile düşlerken bulabilirsiniz kendinizi. Hoş hemen sonrasında geride kalanları nasıl özleyeceğinizi düşünüp bir anda vazgeçersiniz bu hayalinizden. Aslında tüm ihtiyacınız bir tshirt ve kot giyip Starbucks’a ya da Caffe Nero’ya oturmak, içilen bir kahve eşliğinde laptop’unuzdan işinizi yürütebilmektir, amaçsız saatlerce boş boş yürüyebilmektir, geleceği en azından bir saat olsun düşünmemektir. İhtiyacımız olan özgür olabilmektir. Ben demiyorum bahçelerdeki sularla dans edip ıslanalım, elbiselerle denize atlayalım ya da saatlerce balık tutup, kumsallarda gitar çalalım. Ben yalnızca zincirlerimizi ve zorunlu dayatılan şeylerden bir an olsun uzaklaşabilelim diyorum.

Hareketsiz ve hep aynı olan hayatımda eksik olan neydi peki? Öyle ya tüm yukarıda yazmış olduğum özlemlerimi aslında istesem pekala yapabilirdim ama yapmıyordum. Mutluluk mu, huzur mu? Diyelim ki evet ama bunların ikisi de kök neden olamazlardı. Başka eksik olan bir şey vardı, olmalıydı. Sonradan onu da buldum: Heyecan. Benim zincirlerim bana son zamanlarda öylesine ağır gelmeye başladılar ki acımasızca içimdeki heyecanı yok ettiler. 

Uzun zamandır öyle ya da böyle bir şekilde kendimi nedensiz bir baskı altında, kısıtlanmış olarak hissettim durdum. İşte bu kısıtlanmışlık hissi ben de eşimin orta yaş benim ise zincirleri kırma diyebileceğim bir dizi dönüşüm ve değişikliğe neden oldu, oluyor. Farkında olarak ya da olmayarak bir süre çeşit çeşit kendimce depresyonlara girip çıktım. Çoğunda çıkmaya çalıştıkça daha da dibe sürüklendim durdum. Sebebini kimi zaman yıldızlara kimi zaman yaşıma kimi zaman da benim dışımdaki nedenlere bağladım. Sonra farklı düşünmeye başladım. Tüm içinde bulunduğum durumun aslında yapmış olduğum hataların farkına varma, hayatımı süzgeçten geçirip istediğim hayata adım atacak bir fırsat olarak görmeye başladım. Sonra da aşağıda sizlerle paylaşacağım bazı noktaları kendimce belirledim.

Bu bağlamda sizlere naçizane tavsiyelerim öncelikle hayatın sizin hayatınız olduğunu ve keyifli geçirmek ya da sıkıntılar içerisinde boğulmanın hep sizlerin birer tercihi olduğu gerçeğini bilmeniz, hatırlamanız. Buradan hareketle sizi ruhsal yönden daraltan insanlardan uzaklaşmaya başlayın. Hem de hemen. Kendinizi daha fazla sosyal ortamlara atın. Sinemaya, tiyatroya, konserlere gidin. Arkadaşlarınızla gezin ve sorunlardan değil, eğlenceli şeylerden konuşun. Artık dertleri dinlemeyin, hayatın neşeli yönlerini paylaşın. Bizler hep kötü gün dostu olmayı matah sayarız. Bence yanlış. En az o dönemler kadar iyi günlerin de dostu olmaya çalışın ve olun. Bol bol gülün, kahkahalar atın. Ruhsal sıkıntılarınızın belki de çoğunu yine kendinizin yarattığını bilin. Kuruntulardan kurtulmaya çalışın. Sürekli gelecek kaygısı ile yaşamak yerine anı yaşamaya çalışın. İlişkiniz yanlış ise, bırakın. Sürdürmeyin, ayrılın. Bırakmayı bilin. Yeni ve daha mutlu edecek bir ilişki illaki gelecektir, emin olun. Yok eğer ilişkiniz doğru ise ama bazı sorunlar varsa ki illaki olacaktır (dikensiz gül bahçesi ütopyasına inanmak hata olacaktır), bu sorunların da en azından bir kısmının sizin kararsızlığınızdan, kuruntularınızdan veyahut hatalarınızdan kaynaklanıyor olduğunu, olabileceğini biliniz.  Kişilik alanlarınızı yaratın ve sahip çıkın. Bu kadar empati fazla artık. Kurmuş olduğunuz empatinin fazlasının sizden götürdüğünü bilin. Kendinize zaman ayırın. Hobiler edinin. Bol bol hayaller kurun ve bu hayallerinizin peşinden koşun. Kendinizin değerini bilin. Sizden bir tane daha yok bu dünyada. Kendinizi sevin ve dahası gurur duyun ve daha da dahası kendinize güvenin bu güven ilk başlarda size boş bile gelse. Mutluluğunuz varsa sıkıca sarılıp nedenini düşünmeden, sorgulamadan tadını hem de sonuna kadar çıkarın. Size heyecan veren, hayatınıza neşe ve anlam katan ne varsa düşünmeden peşinden gidin, hatta koşun. Unutmayın bu dünyaya en azından ön bilinçli olarak yalnızca bir kere geliyoruz. Hayat bizlerin hayatları. Nasıl olacağına ilişkin kararı da ancak bizler verebiliriz.

Tercihlerimizin hayal dünyamıza giden yollar olması dileklerimle.

25 Haziran 2012 Pazartesi

Minimum güç maksimum etki

Her şey eve geldiğimde televizyonun hemen yanı başındaki komidinin üzerinde duran tanıtım broşürünü görmemle başladı. Ben ki tüm bu tür işleri eşime bırakan biriyimdir o gün şeytan dürttü ve broşürde yazan numarayı çevirip ilgili kişiyle belki bir yarım saat konuştum. Dört gün sonrasında bir Cumartesi günü kahvaltılarımızı ettikten sonra yola revan olduk. Yaklaşık 15 dakika süren araba yolculuğundan sonra arabayı izbe, tenha ve araba tamircilerinin olduğu bir yere park edip, yük asansörleriyle bir hanın 3.katına, 9: 45’teki randevumuza ulaştık. 


Oldukça geniş, güneş alan ve temiz bir yere benziyordu.  Girişte ayakkabılarımızın üzerlerine geçirdiğimiz galoşlar sıkıntıdan çok bana mutluluk hissi vermişti. Eşim her zamanki gibi bir yandan elinden düşürmediği Ipad’i ile oynuyor bir yandan da mekanda oğlumuz için sakınca yaratabilecek şeyleri arıyordu. O ararsa genelde bulur da ama bu kez bulamamıştı. Yine de sinirliydi. Suratı asıktı ve bırakın benimle konuşmayı, yüz yüze bile gelmek istemiyor havalarındaydı. Oğlum ise çok mutlu görünüyordu. Ben ise oğlumun yarattığı pozitif enerjiyle, eşimin saçtığı negatif enerji arasında boğulmak üzereydim. Hoşuma mı gitsin, yoksa ortaya çıkıp nedenini bilmeden küfürler edip rahatlasam mı bilemiyordum. Eşime bir ara beğendin mi diye sorma gafletinde bulundum. Bana midesini bulandırıyormuşum gibi bakıp burası berbat dedi yalnızca. Nedenini sorduğum zaman ise pek cevap alamadım ya da belki de aldım da pek tanımlamayı tercih etmedim.

Bir süre sonra oğlumla ben, kendimizi olabildiğince büyük bir salonun ortasında diğer oğlumdan biraz daha büyük çocuklarla beraber bekleşirken bulduk. Salonun en iri çocuğu bendim çünkü diğerleri benden en an 34 yaş (yanlış okumadınız evet, yazı ile dile kolay tam otuz dört) küçük çocuklardan oluşmaktaydı. Kenarda bekleşen veliler garip garip bana bakmaktaydılar. Diğer bir farklılığımız ise tüm çocuklar beyazlar içinde giysiler giymişken, biz boğazda yürüyüşe çıkmış havasında gri eşofmanlarımız ve t-shirtlerimizle boy gösteriyorduk. Genç irisi olarak daha fazla dikkat çekmemek adına oturarak beklemeyi tercih ediyordum. Oğlum ise alabildiğine mutluydu. Tüm salonda koşup duruyordu. Arada bir yanıma gelip sonra tekrar kendini koşmaya veriyordu. Diğer çocuklar ise daha sakin ve çok daha disiplinli olarak beklemekteydiler. Çok geçmeden tüm haşmeti ve azameti ile hoca aramıza katıldı. Yalnız Türkiyenin değil tüm dünyanın en genç 4.dan siyah kuşak aikido hocalarından olan hoca aynı zamanda telefonla konuştuğum da kişiydi. Yakın zamanda 5.dan olacakmış ve böylelikle dünyanın en genç bu ünvana sahip olan kişisi olacakmış. Allah başarılarını daim etsin!

Uzun bir süredir oğlumun hobisi ne olmalı diye düşünüp duruyordum. Bir süreden beri piyano derslerine zaten başlamıştık ama ben enerjisini rahatlıkla savurabileceği fiziksel bir hobisi daha olsun istiyordum. Yüzmeyi hala aradan çıkaramamıştık ve bu zaten canımı sıkıyordu. Sonunda ani bir kararla televizyonun hemen yanı başındaki komidinin üzerinde duran Aikido tanıtım broşürünü değerlendirmeye aldık ve sonrasında kendimizi bu salonda buluverdik.

Aikido sadece kendini korumak için değil aynı zamanda ruhsal gelişim için de yapılan bir öğreti olarak kabul edilmekte. Ai, birleşme, uyum; ki, yaşam gücü, ruh, enerji ; do ise yol anlamlarına gelmekte. Yani aslında anlamı Hayat enerjisi ile bütünleşme gibi düşünülebilir. Kökeni 1930’lara kadar gitmekte. Kurucusu ve ilk hocası Morihei Ueshiba olarak kabul edilmekte. Aikido geleneksel Japon Budo'sunun bir örneği, savaş sanatı, "budo"yu en yakın ifade eden bir kavram aslında. Bu sanatta önemli olan doğru zamanda doğru stratejiyi kullanabilmek. Eve 4 hırsızın girdiğini ve salonun ışığını açtığınızda 8 gözle karşı karşıya kaldığınızı düşünün. Orhan Abi, pompalıyı kap hemen gel diye bağırmak ve 4 hırsızın 3 tanesini kaçırmak bu sanatın uygulanması (minimum güç harcayarak maksimum etki sağlama)- tabii hırsızlar yerse. Kalan kişiye Aikido tekniklerini uygulamak ise kaçmaktan bile sonra tercih edilen  yol kabul edilmekte. Farkındalık, zamanlama ve teknik bütünlük bu dalın en önemli 3 bileşeni. Başka çok daha yalın bir ifadeyle bu disiplinin amacı ortama ve yaşanan duruma uyum sağlama ve o ana ve duruma en uygun tepkiyi verebilme.

Yaşlar 4’lere 5’lere indiğinde ise Aikido koşturmaca, taklalar atma, birbirini kovalama, yerlerde sürünme, bol bol gülme ve enerjisini boşaltma anlamlarına daha çok gelmekte. Tüm bunları yaparken de ayakta kalmayı öğrenip, yere daha bir sağlam basabilmekte ufaklıklar. Oğlum beni takip edenlerinizin bildiği üzere daha 3,5 yaşında ve bu spora ancak 4 yaşından itibaren başlanabilmekte. İlk ders bizim için deneme niteliğindeydi. Çok şükür gerek boy ve gerekse mücadele anlamında ilk dersi geçmeyi başardı. Oğlumla bir kez daha hem de büyük gurur duydum. O benim kahramanım. Babası olarak doğumunda, sünnetinde, hastalıklarında olduğu üzere yine yanındaydım. Üstelik salonda hemen dibinde. Yalnızca onunla bu hobiyi yapıp, farklı bir şeyler paylaşabilmek adına kolumun omuzdan 3 kere çıkmış olmasına aldırış bile etmeden ben de aikido yapmaya başladım.

Oğlumun mutluluk ve pozitif enerjisi ders sonunda eşime de yansıdı ve derslere devam etme kararını verdik. Beraber beyaz giysilerimizi de aldık. Şimdilik ikimizde beyaz kuşağız ama kuşaklarımızı renklendirmeye oldukça istekliyiz. Küçükler sınıfından sonra yetişkinler dersi vardı. Ben salondan ayrılmadan diğer derse katıldım. Hocamıza yani sensei’yimize kolumun durumunu anlattım. Bana da oğluma davrandığı gibi davranacağına söz verdi. Hayır bu söz canımı sıkmadı daha çok rahatlattı. Tabii durumumu riske atamazdım. Öyle ya amacı ortama ve yaşanan duruma uyum sağlama ve o ana ve duruma en uygun tepkiyi verebilme ile uğraşıyordum. Her önüme gelene adımı söyledikten hemen sonra kolumun durumunu anlatmaya başladım. Ağlamaklı ve acınası bir ifadeyle bana acıyın ve öyle davranın mesajını verip durdum sürekli. İşe de yaradı. Diğerleri paldır küldür yerlere düşüp, canları acırken ben sanki demo gösterimi yapılıyormuş gibiydim. Yine de tüm dersi yerlerde sürünerek geçirdim. Bir sonraki ders benim için Pazartesi idi. Ben ise kendime ancak Perşembe günü gelebildim. Spor yapmayalı tabii yıllar olmuş ve hem spor beni ve hem de ben sporu çoktan silmişiz hayatlarımızdan.

Oğlum keyif aldığı sürece çalışmalarımıza devam etmeyi düşünüyoruz. Onunla zaman geçirmek her şeye değer. Bir sonraki Cumartesi kalkmamız, hazırlanmamız, giysilerimiz giyip spor salonuna gitmemiz, beraber bir şeyleri paylaşmamız o kadar keyifli ki anlatılması zor. Bu belki de oğlumla beraber yapabileceğimiz ender sporlardandı. Ne mutlu bize ki fırsatı kaçırmayıp, başladık. Önemli olan oğlumun gözlerindeki mutluluk ve ışıltı. Önemli olan anı kesemize bir kaç gün daha atıvermek. Daha nicelerine ...