Bu Blogda Ara

blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2012 Perşembe

Sayısal gerçeklerin mutluluk ve hüznü


2010 yılı Ekim ayı ortalarıydı. Uzun hem de çok uzun zamandır hayalini kurduğum kendi bloğumu hayata geçirmeye çalıştığım günlerdi. İlk önce ismini tespit etmiş, hemen arkasından da ilk yazımı yazmaya başlamıştım. İlk yazı belki de benim için en önem arz eden yazılardandı zira hem neden yazmaya başladığımı ve hem de bloğuma neden İçimdeki Dört Mevsim adını koyduğumu açıklıyordum.

25 Ekim 2010 tarihinde ilk yazımı yayımladım: Zaten hepimiz birer küçük yaratıcılar ve takip ediciler değil miyiz? İlk yazımda yazmış olduğum bir paragrafı tekrarlamak isterim:

Ben Ben bir köşe yazarı değilim. Söz konusu bu blog da bir günlük olmayacak. Sanırım burada bugün başlayarak yapmak istediğim şey, kendimle yüzleşmek. Bazen beni endişelendiren ya da sevindiren en azından düşündüren bir olayı ya da bir haberi yazacağım ve kendime göre tarihe bir not düşeceğim, bazen yazmış olduğum hikayelerden bir tanesini sizlerle ve kendimle paylaşacağım. Ne kadar başarılı olacağımı ve ne kadar sürdürebileceğimi ben de bilemiyorum ama deneyeceğim. Ben bu sayfanın hem yaratıcısı ve hem de takip edeni olacağım”.

Kimliğimi hiçbir zaman açıklamak istemedim ve açıklamamaya da hep çalıştım zira arkadaşlarımın ve ailemin bloğumu benim bloğum olduğu için takip etmelerini hiç istemedim, yazdığım yazılar sayesinde takip edilmeliydim. Eşim hariç kimselere haber vermedim. Yalnızca eşime. Onu habersiz bırakmak hata olurdu zaten bir şekilde ya öğrenir ya da içine malum olurdu. Ben paşa paşa ona söyleyip rahatlamayı ve özgürleşmeyi tercih ettim (Gerçek bizleri özgür kılar).

Bazen Ali Sami Yen hakkında bazen ise Haydarpaşa Garı hakkında yazdım. Bazen içsel yolculuklarımdan bazen ise çıktığım yolculuklardan bahsettim. Başıma gelen komiklikleri anlatmak yazarken en çok beni güldürüyordu. İnanın en başta kendim büyük keyif alarak yazdım. Umarım okurken sizler de aynı keyfi almışsınızdır. Bugün artık 100’e yakın yazımı (98 adet) İçimdeki Dört Mevsim’de ve 10 adet yazımı da blogcuanne’de yayımlamış olmanın mutluluğunu yaşıyorum.

Geçen gün istatistikler denilen bir bölüme baktım ve bugüne kadar 30.000’in üzerinde görüntülenen sayfam olduğunu öğrendim. Bu adet benim için oldukça fazlaydı. Bu adetlere çıkabileceğimi hiç düşünmemiş hatta hayal bile etmemiştim. Okuyanlara, takip edenlere şükran ve minnetlerimi sunarım. İnanın beni çok mutlu ettiniz.


İstatistik çok önemli bir ölçüm biçimi. İyi yanı da var kötü yanı da. İstatistik bir çok kesim tarafından “sayılarla yalan söyleme sanatı” olarak kabul edilmekte. Winston Churchill mesela bir zamanlar “senin kendi elinle çarpıtmadığın istatistiğe inanma” demiş. Nihayetinde sayılar her şeyin var olduğunu ve aynı zamanda var olmadığını ispatlamaya yarıyor. Mesela Franz Joseph Strauss “Eğer başınız saunada ve ayağınız buzdolabındaysa, istatistikçiler ortalama bir sıcaklıkta olduğunuzu söyler” demiş zamanında. Haksız mı? Aslında istatistiklere göre yaşamak burçlara göre yaşamaktan daha güvenli değil ama ben bugün iyi tarafından bakmayı tercih ediyorum. 

İçimdeki Dört Mevsim’de en çok görüntülenen yazılarımı ise aşağıda sizler için görüntülenme adetleri ile birlikte sizlere sıralıyorum. Ali Sami Yen hakkında yazdıklarım oldukça açık ara bir numara gözüküyor.


  1. Bu bir veda yazısıdır ... Elveda Ali Sami Yen → 5.800 defa
  2. Yeni güneş ile gelen yeni bir şans → 1.663 defa
  3. Haydarpaşa Garı → 851 defa
  4. Fethedilecek ilk ülke insanın kendisidir – 5 → 585 defa
  5. Hafta sonu üzerine sohbetler - 5 Cumartesi ateşi → 478 defa
  6. Küçük miniminnacık ufacık küçücük balığın hikayesi... → 403 defa
  7. Göcek Adası: Sen kalk, cennetten kopup buralara ge... → 382 defa
  8. Fethedilecek ilk ülke insanın kendisidir – 2 → 335 defa
  9. Galatasaray'ın Sabri’lere değil Metin Oktay’lara i... → 274 defa
  10. Beni tanımayanlar için → 242 defa

Bu arada beni şaşırtan bir olayı da sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim. Benim bu blogda yazmış olduğum 97 adet yazı için almış olduğum yorum sayısı 107 iken blogcuanne’de yazma şans ve mutluluğuna eriştiğim 10 adet yazı için almış olduğum yorum sayısı 457 adet. Başka bir ifadeyle benim İçimdeki Dört Mevsim’de bir yazım ortalama yalnızca 1 yorum almışken, blogcuanne’de ki bir yazım ortalama 5 yorum almış. Tamam tabii ki blogcuanne’de görüntülenme benim bloguma göre çok daha fazla ve yine tamam okuyucu kendini blogcuanne'de çok rahat hissediyor, biliyorum çünkü ben de çok rahat hissediyorum ama diğer taraftan yazan kişi yine benim ve ziyaretçi sayım en azından yorum alma sayıma göre oldukça fazla ya da bu kadar ziyarete aldığım yorum sizce de çok az değil mi? Söz konusu bu konu nedenini en azından şimdilik anlayamadığım bir konu oldu çıktı. Bir yerde hata yapıyorum, o kesin ama nerede yapıyorum onu bilemiyorum.

 Aslında bugünle dünün tartışmasına girip geleceği kaybetmek istemiyorum ama diğer taraftan ne kadar geriye bakabilirsek, o denli ileriyi görebiliriz değil mi?

Yorum alma, almama olayını en azından ilk dönemlerde çok önemsemiyordum. Başka bir ifadeyle yorum almamanın dayanılmaz umursamazlığı içerisindeydim. Ama ortada yadsınamaz bir gerçek var ki yorumlar insanı yazmaya zorlayan itici birer güç gibiler. Varlıklarına insan çabuk ve kolay alışıyor. İşte tam bu noktada en baştan itibaren beni yorumlarıyla destekleyen, yazılarıma değer katan Berna’ya teşekkür ve minnetimi sunmak isterim.

Sizlerden bir konuda yardım rica edeceğim. Ben etkileşim kelimesini çok severim. Tecrübenin, bilginin paylaşılmasını ve gelişimi çağrıştırır. Ne özne vardır içinde ne de nesne, zaten önemli de değildir. Akıştır önemli olan, süreçtir. İşte bugüne kadar yazmış olduğum yazılara gelen yorumlardan hareketle başka bir ifadeyle aramızdaki etkileşimin yönlendirmesiyle çok kazanımlarım oldum. Bir çok yazımı önceki yazılarıma gelen yorumlar sayesinde yazdım. Neden daha fazla olmasın dedim ve bu yazıyı kaleme aldım. Ben nerede hata yapıyorum? Yazılarım çok mu uzun? Çok mu kişisel? Neden yazılarıma yorum bırakmayı tercih etmiyorsunuz? İçimdeki Dört Mevsimi her zaman ortak bir paylaşım alanı olarak düşündüm, planladım, en azından hayalini kurdum. Bugün bakıyorum da sanki benim kendi alanım gibi bir görüntü içerisinde. Günün moda kelimesiyle velev ki öyle ev sahipliğimin neresinde hata yapıyorum? Sizlerden ricam en azından bu yazıma yorum bırakın ki aramızda bir etkileşim olabilsin ve yine bu etkileşim sayesinde bu mecra ortak bir mecraya, herkesin fikirlerini gönlünce yazabildiği bir platforma dönüşebilsin.

Şimdiden içten teşekkürlerimi sunarım ...

5 Nisan 2012 Perşembe

İsim gürültüden başka bir şey değildir:


Göklerin ihtişamını bizden gizleyen bir sistir…

Şu an okumakta olduğunuz yazı sizlerle bu platformda beraber olma şerefine eriştiğim seksen üçüncü yazım. Bir yedi adet yazı da blogcuanne için yazmışım. Başka bir ifadeyle bu sizlerle paylaştığım doksanıncı yazım. Umarım benim aldığım keyfi siz de alıyorsunuzdur. Yazmak daha önceden de ifade etmeye çalıştığım üzere hep yapmak istediğim bir şeydi ve sonunda blog tutmak suretiyle bu hobime bir nevi balıklama dalmış oldum. İlk dönemlerde blog tutmak benim için günlük tutmak gibiydi. İlgimi çeken her konuda yazıyor ve yorum gelip gelmemesini hiç önemsemiyordum.

Sonra bir akşam eşim bana bir tweet gösterdi. Tweet, BlogcuAnne’den gelmekteydi. Kendisini ve blogunu muhtemelen hepiniz biliyorsunuzdur. “Babalara Açık Mektup” isimli bir yazı ile tüm babalara seslenip kendisine gönderilen yazılara blogunda yer vereceğini yazıyordu. Çağrısına kayıtsız kalmayarak sizlerle daha öncesinde paylaşmış olduğum “Ba”dan “Baba”ya yazımı kendisine gönderdim. Ne mutlu bana ki yazı beğenildi. Bugün artık söz konusu platformda bazen haftada bir bazen ise 15 günde bir yazı yazma mutluluk ve ayrıcalığını yaşıyorum. Yoğun yorum trafiği ile tanışmamda bu platformda oldu. Ortada yadsınamaz bir gerçek var ki yorumlar insanı yazmaya zorlayan itici birer güç gibiler. Varlıklarına insan çabuk ve kolay alışıyor.
Yazmış olduğum yazılar sonrasında yapılmış olan yorumlarda, eşimin ne kadar şanslı olduğu hep yazılmaktaydı. Haklıydılar da. Yalan değil, kendisi gerçekten de şanlıdır. Ama bu ona özellikle göklerden verilmiş bir hediye ya da doğuştan sahip olduğu bir özellik değildir. Şanslıdır çünkü kendi şansını hep kendi yaratmıştır.

Şu an okumakta olduğunuz doksanıncı yazım eşimin şanslı olmasına ilişkin olarak kaleme alınmıştır. Bu bir kıskançlık yazısı değildir, daha çok bir imrenme, bir takdir etme, bir methiyedir.  Size gerek iş ve gerekse özel hayatında bu saptamamı kanıtlayacak birçok örnek verebilirim ama ben müsaadenizle benimle ilgili olanlarını sizlere sunmak istiyorum.

Dile kolay günümüzden yüzlerce yıl önce, Descartes, Montesquieu, Rousseau, Diderot ve daha niceleri gibi kol kola girip, omuz omuza yürüyüp, düşünce ve ifade özgürlüğü için savaşan ve Fransız halkının evrim geçirip aydınlanmasını sağlayan düşünce adamlarından bir tanesi de Voltaire’di. Bu büyük düşün adamının, muhterem zatın, değerli şahsiyetin, kendisi gibi meşhur bir de ünlü sözü vardır: “Senin düşüncelerine katılmıyorum ama düşüncelerini özgürce ifade edebilmen için hayatımı bile verebilirim…”

Eşimin benimle ilgili ve dolayısıyla beni tanıdıktan sonraki hayatı ile ilgili şansı işte tam bu noktada başlar. Ben özgürlüğün tüm alanlarda olması gerektiğine inanan bir insanım ve haddim olmayarak Voltaire’in bu düşüncesine tüm benliğimle katılırım. Bu katılım çok zor fark edilen bir karakter özelliği değildir. Birçok kişi benimle daha ilk konuşmasından itibaren bu özeliğimi kolayca gözlemleyebilir. Eşim çok akıllı biridir. İlk tanışmamızla beraber beni hemen çözmesi ve bu özelliğimi kendi çıkarları için kullanması onun kendi şansını yine kendisinin yaratmasının en önemli örneğidir.

Genelde ben yaptım ne de güzel oldu tadında bir davranış paterni gösterir. Zaman zaman protesto tadında tartışma ve kavgalar çıkarıyor olsam da bu pek uzun sürmez. Benim protestolarım, genelde Fransız Meclisinin, tarihçilerin işini ben de yapabilirim yaklaşımında bulunup, meclis çatısı altında subjektif bir tarih oylayıp, utanmadan bir de bunu kabul etmeleri sonrasındaki Fransız mallarına gösterdiğimiz boykot kadardır. Ver misketlerimi ben artık seninle oynamıyorum da demek bu yaştan sonra bana yakışmayacağından şanslı olmasını bir yerde teyit eder bir hayat sürmekteyim. Pişman mıyım? Tabii ki hayır. Herkes kendi tercihlerini yaşar.

Eşimle eğer kendisi yemek sonrası hemen kurulduğu koltukta uyuya kalmazsa ki genelde hep kalır hemen hemen hep aynı saatlerde yatarız. Ne ben onsuz yatağa gitmeyi tercih ederim ne de o bensiz. Eşim uykuyu sever, düzeltiyorum çok sever ve uykusu ağırdır ya da ağırmış gibi davranır. Kullandığım ya da kelimesi emzirme dönemi öncesi ve sonrasında ki hem de çok ani davranış değişimlerinden kaynaklanmakta. Oğlumu emzirdiği dönemlerde gık demesiyle uyanan sevgili eşim öncesindeki dönemlerde yanında davul çalınsa uyanmazdı. Şimdilerde de eski günlerine dönme konusunda oldukça inatçı ve bir o kadar azimli bir portre çizmekte. Çok yakında eski parlak günlerine geçeceğine ilişkin hiçbir şüphem ise bulunmamakta.

Dedim ya eşimle genelde aynı saatte yatarız. Gece boyunca oğlumun tüm çağrılarına sanki eşimle aramda gizli bir anlaşma varmış gibi hep ben cevap veririm. Bir kere de sevgili eşim sen dur ben bakarım desin tarzında durumlar katiyen ve külliyen yaşanmaz bizim evimizde. Bu değerli görevin her daim ben de kalması ve ona asla geçmemesi adına uyanık bile olsa sessizliğini korur kendi köşesinde.

Çağrılar dışında oğlumun üstünü örtme işi de yine benim omuzlarımdadır. Bazı geceler hani öyle denk gelir ki uyuduğum saatlerin toplamı tek bir elin parmaklarını bile geçmez. Sabahları ise daha hava bile aydınlanmadan oğlum soluğu yanımızda alır. Uykusuzluğun vermiş olduğu saflık ile havanın hala karanlık olduğunu söylerim. Saniyesinde sanki bu soruyu hazır bekliyormuş gibi havanın aranlık olmaya başladığı cevabını verir. Aranlık oğlumun dilinde aydınlık demektir. Ne oğlum ne de ben eşimin rahatını bozup, sıcak yatağından kalkmasını beklemeyiz. Onun zaten yatmaya devam edeceğini çok iyi biliriz. Kayahan’ın “Ben nerede yanlış yaptım?” şarkısı dilimde bana bakan oğluma hırkasını giydirmek için yataktan kalkarım.

Diğer taraftan, böylesi bir düzeni sağlama başarısını gösteren eşim tüm dikkatleri  üzerine toplamıyor mu? Gelin yaşananları ağır çekim olarak ve kademe kademe tekrar gözden geçirelim: Aynı saatte yat, geceyi sürekli uyanarak geçir, sabah gün ışımadan kalkıp güne başla, beri tarafta eşin uyumasına istifini bile bozmaya gerek duymadan devam etsin ve dahası bunu tüm ev ahalisi normal kabul etsin. Sizce de gerçekten tebrikleri ve takdirleri hak etmiyor mu?

Cuma akşamları her bir demokrat babanın yapacağı üzere “bugün ne yapmak istersiniz? Nereye gidelim?” diye sorarım aile meclisine. Eşim ne onsuz program bile yapamadığımdan başlar, tüm sorumluluğun onda olmasının ne kadar yorucu ve yıpratıcı bir olay olduğu ile bitirir. Oğlum ise her daim, içindeki oyuncak ve çocuk dükkânlarından, bisiklet sürülebiliyor olmasından, büyük ve kalabalık olmasından kendisinin bir numaralı yeri olan ve dur-geç diye okunup İstinye Park diye yazılan alışveriş merkezini tercih eder. Benim tercihim ve söz hakkım olmamakla birlikte oğlum gibi, oradan oraya savrulmamak ve karnımızı doyuracak yerlerin bol olması sebebiyle İstinye Parkına gitmeyi isterim genelde.

Eşim hep hareketli programları tercih eder. Oğlum dur-geç derken ve ben oğlumu desteklerken, eşim Emirgan’da kahvaltı der, Sabancı Müzesi der, Pera Müzesi der, ya da bilumum diğer müze isimlerini sayar da sayar. Polonezköy yürüyüş der, hızını alamaz yemek de yeriz der. Hani bıraksak piknik de yaparız diyecek türden anlayacağınız. Yürüyüş de yapmak ister, bowling de oynamak.

Genelde hep dışarıda kahvaltı edilir ve güzelce yürüyüşler yapılır bizlere inat. Bazen bir daha ittifak içerisinde olmayalım diye modası geçmiş alışveriş merkezleri dahi seçilir İstinye Park yerine. Eşim şanslıdır. Şanslı olması benim demokrat kişilik ve yönetim tercihimin, sahip olduğu ve uyguladığı faşist bir kişilik ve yönetim ile eziliyor olmasıdır.
İsveç bir kraliyettir ve resmi ülke ismi İsveç Krallığıdır. Birleşik Krallık, Büyük Britanya ise İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'dan oluşur. İran ise bir cumhuriyettir ve resmi ismi İran İslam Cumhuriyetidir aynı Sudan’nın, Sudan Cumhuriyeti olduğu gibi. Cumhuriyet rejimi olan bir ülkede mi yaşamayı tercih ederdiniz yoksa bir kraliyette mi?
Johann Wolfgang von Goethe yani nam-ı diyar Goethe’nin çok sevdiğim bir şiirini sizlerle paylaşmak isterim:

"Gönlünü, ne kadar büyük olursa olsun,
O görünmez nesneyle doldur. 
Yüreğin mutluluktan dolup taşınca,
Ona istediğin adı ver;
Mutluluk, Sevgi, Gönül, Işık, Tanrı…
İsim gürültüden başka bir şey değildir.
Göklerin ihtişamını bizden gizleyen bir sistir…"
Bizim minik ama müthiş ailemizin demokratik tercihidir eşimin uyguladığı faşist rejim. Onun bizlere sahip olması nasıl ki en büyük şansı ise; bizim ona sahip olmamız da en büyük mutluluğumuz ve ayrıcalığımızdır. 
Biricik diktatörümüzün şansının hep açık olması ve rejimin hep aydınlık olması dileklerimizle…





6 Şubat 2012 Pazartesi

Anı kesemiz için güzel ve yazısız anılar aranmakta 1

Bir yıldan yalnızca bir ay kadar daha uzun bir süre önce Bir tanışmanın hikayesi adlı yazıma şu satırları yazarak başlamıştım:

“Dizileri seyrederken “bu aile de (ya da bu kişi de) ne şansız, bütün sorunlar gelip bunları buluyor” diye hepimiz içimizden geçirmişizdir. Sonrasında da zaten hemen senaryo gereği olduğunu düşünüp, başka bir düşünceye geçiş yapmışızdır. Blog yazmaya başladıktan sonra şunu fark ettim ki aslında günlük koşuşturma sırasında farkına bile varmadığımız ya da farkına vardığımız ama günlük koşuşturmanın bir parçası gibi değerlendirip yaşadığımız birçok sorun, günlük alışkanlıklarımız ve hayat akışımızın dışında birçok olay ile sürekli karşı karşıya kalmaktayız. Aslında hepimiz birer dizi oyuncusu ya da bir filmin ana karakterleriyiz. Hepimiz aslında kendi filmimizde birer başrolü oynamaktayız. Gün içerisinde çoğu kere farkında bile varmadan, yeni insanlarla tanışıyor, yeni sorunlar hakkında çözüm yolları arıyor, karşılaştığımız küçüklü büyüklü mutlulukların tadını çıkarıyor ve yeni birçok duyguyu bazen kendi içimizde ve bazen başkalarıyla paylaşarak deneyimliyoruz. İşte blog yazmaya başladıktan sonra farkına vardığım şey, hiçbir günümün aslında bir önceki ile aynı geçmediği, yazmaya, paylaşmaya değer farklılıkların, duygu birikimlerinin olduğu gerçeği idi”.

Tüm bu satırları karalamamın ise tek bir sebebi vardı: Oğlum benim bir türlü yakamı bırakmayan faranjitin kuzeni olan larenjit ile ve annesinin kullanımına şiddetle karşı çıktığı hatta bir nevi nefret ettiği antibiyotik kullanımı ile tanışmış olmasıydı. Günlük hayatımızda başımıza gelmesi çok da uzak olmayan, hatta belki de gayet normal kabul edilmesi gereken bir durumdu aslında.

Benzer şekilde Hastalık küçük adamlara hiç yakışmıyor ve Kıyamam yazılarımda da oğlumun hastalıklarını konu etmiştim. Bizim için oldukça zor geçen hatta geçmek nedir bilmeyen ama aslında rutin karşılanması gereken birkaç akşamı sizlere anlatmıştım.

Bir saç kesiminin gurur dolu hikayesi ... Mahalle berberi adlı yazımda ise oğlumun ilk saç kestirişini konu etmiştim. Gurur dolu, muhteşem bir hikaye idi ama tabii yalnızca bizim ailemiz için.

Keşke’ler olması anılar toplansın yazımda ise oğlumun yine ilk’lerle dolu bir gecesini anlatmıştım. Söz konusu gecede oğlum ilk defa bir kiliseye gitmiş, ilk defa gittiği kilisede, ilk defa bir konsere tanık olmuş, ilk defa tanık olduğu konserde ise benim en sevdiğim besteci olan Antonio Vivaldi’nin Beatus VIR RV 597 adlı eserini dinlemişti. Başlı başına yazılması gereken bir geceydi ve yazılmıştı da.

Bazen gidilen bir konser, bazen bir saç kestirimi, bazen yalnızca bir alışveriş merkezi ziyareti, bazen ise basit bir hastalık günlük alışkanlıklarımızın ve hayat akışımızın dışında bir olay olarak algılanmakta ve hakkında sayfalar dolusu yazı yazılmasına sebep olabilmekteydi.

Bu eski yazılara atıflar da nereden çıktı? Nedir bu hiç bitmek bilmeyen giriş bölümü? diye düşündüğünüzü hatta sorduğunuzu duyar gibiyim. Anlatayım efendim…

Oğlumuz artık büyümeye ve günlük hayatımızın doğal bir parçası olmaya başladı. Daha yeni geride bıraktığımız hafta sonu oldukça yoğun geçti. Yukarıda hatırlatmaya çalıştığım neredeyse tüm aktivitelerin tamamını aynı hafta sonu içerisinde yaşadık. Bu yazım tüm bu aktiviteler için yazdığım son yazı olacak zira artık bizler için rutin bir olay haline geldiler. Bu satırları yazarken yaşadığım mutluluğu ise anlatamam. Master Card reklamında olduğu gibi tüm bu olayların artık birer yazı konusu olamamasının bendeki değeri paha biçilemez J

Tüm başımıza gelen olayları bazen ayrıntılı bazen ise yalnızca üzerinden geçmek suretiyle anlatacağım ama eşimin çok uzun yazıyorsun, ben bile yaşayan kişi olarak okumaktan sıkılıyorum, dikkatim dağılıyor yapıcı eleştirisini dikkate aldığımdan (onun sözlerini dikkate alarak ve bu yazıyla bunu kanıtlayarak aslında yalnızca evdeki hareket alanımı genişletmeye çalışıyorum) yazıları birkaç ayrı bölüm halinde sizlere sunacağım.

Bundan sonraki birkaç yazımda ne mi bulacaksınız? Aşağıda birkaç tanesini sizlere listeliyorum. Tüm bu konular ve daha niceleri çok yakında…


* Sokakta bir gezinti ve bir Starbucks macerası

* Eğlenceli bir konser: Çocuklar için notada yazmayanlar

* Amerikan Hastanesi ve uykusuz her gece

* Bebek parkı ve İstinyepark maceraları

* Mahalle berberi vs sosyetik kuaför


Daha önceden bir yazımda yazmıştım, hayatı çoğu kere aslında hayatın kendisi ile değil ama beynimizde geliştirdiğimiz yargılarla değerlendiririz. Sıradan olan aslında hayatlarımız değil ama belleklerimizdeki imgelerdir çoğu zaman. Ben bu yanılgıya düşmemek için sürekli anı topluyorum. Topladığım bu soyut anıları doğru hatırlamamı tetikleyecek somut eşyalarla ilişkilendiriyorum. Ailemizin anı kesesine güzel bir anı olarak ilave ettiklerimiz ne mutlu bizlere ki özel bir yazıyı artık hak etmiyorlar. Yalnızca bu karar bile oğlumuzun artık büyüdüğünü gösteriyor.

Daha nice güzel ve yazısız anılara...