Bu Blogda Ara

içsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
içsel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2013 Salı

Mutluluğa yolculuk 6


Senin yaşamını senden başka kimse değiştiremez

Kendine güven bir çok alandaki dengenin anahtarı. Hani boynumuzda asılı olan anahtar vardı ya göremediğimiz, kullanamadığımız işte belki de o anahtarın çok büyük bir bölümü insanın kendisine olan güveni oluşturuyor.  Onu geliştirmek kendimize gelişkin bir hayat sunmamıza hem de çok fazla yardımcı olacaktır.

Kendine güven konusunda hepimiz aynı potansiyeller ile doğarız. Sonra anne ve babamızın, çevremizdekilerin, öğretmenlerimizin, arkadaşlarımızın yorumlarını alırız. Bu yorumların bazıları olumsuz ve bazıları da olumlu olabilir. İşte olur da bir talihsizlik eseri hepsi olumsuz yönde görüş, sitem, ve eleştiri bildirirlerse dikkatimizi kusurlarımıza, hata ve başarısızlıklarımıza çekerlerse o zaman yetersizlik ve özeleştiri duygusu düşünce alışkanlıklarımızda yer alır. Sonunda en ufak becerisizlikler bile bizleri rahatsız etmeye, en önemsiz yenilgiler bile kendimizden şüphe etmemize yol açmaya başlar. Eleştirilerin en önemsizi dengemizi bozar, hatta ve hatta elimizdeki imkanları yitirmemize yol açar. Beyin olumsuz tepki göstermeye çalışır, nöron bağları bağlanmaya başlamıştır bir kere, ne yapsak artık nafile.

Bir su damlasının kumda ilk başta zorlanarak da olsa bir yol çizdiğini düşünün. Ardından gelen damlalar kolaya kaçarak hep bu yolu takip edeceklerdir. Biz başka bir damlanın başka bir yol izlemesini istiyorsak dışarıdan ona destek vermemiz gerekir. Sakın yanlış anlaşılmasın, senin yaşamını senden başka kimse değiştiremez. Gücün de, özgürlüğünde senin için de. Dışarıdan destek damla içindi yoksa biz değişmek istediğimizde bize yardımcı olacak yine kendimizizdir ancak.

Peki ama ne yapmalıyız?

Özgüvenimizi bir anda yükseltecek öyle mucizevi bir çözüm yok maalesef. No pain no gain yine karşımızda anlayacağınız. Çok basit ama bizler için yeni bir şey ile yine de başlayabiliriz. Her akşam on dakikamızı ayırarak geçen günümüzü düşünmek ve yaptığınız ve gurur duyduğumuz 3 şeyi bir kenara not etmek iyi bir başlangıç olabilir. Dedim ya kolaya kaçmak yok. Nöronların iyice bağ yapabilmesi için bu gurur duyacağınız muhteşem üçlüler en az 100 gün (yazı ile yüz gün) devam etmeli. İlle de bir eylem olması gerekmiyor. Gösterdiğimiz ve gurur duyduğumuz bir tepki, yapmış olduğumuz bir jest, bir mimik, bir düşünce, ya da bizleri genelde sinirlendiren bir durumda sakin kalmayı başarabilme hep senin hanene yazabileceğin artılar olabilirler.
 
Verilen görevi küçük bir kartopu gibi görmek de fayda var. Dağın tepesinden bu kartopunu yuvarlıyoruz ve dahası bir süre onunla biz de yuvarlanıyoruz ki zarar görmesin. Sonrası artık kısmet. Kartopu büyür de bizlerin yaşamında olumlu değişime neden olabilecek bir çığ olur ise ne mutlu bize.

Hayatın sizin hayatınız olduğunu ve keyifli geçirmek ya da sıkıntılar içerisinde boğulmanın hep sizlerin birer tercihi olduğu gerçeğini biliniz, hatırlayınız. Hayat bizlerin hayatları. Nasıl olacağına ilişkin kararı da ancak bizler verebiliriz.

Kişilik alanlarınızı yaratın ve sahip çıkın. Bu kadar empati artık fazla. Kurmuş olduğunuz empatinin fazlasının sizden götürdüğünü bilin. Kendinize zaman ayırın. Hobiler edinin. Bol bol hayaller kurun ve bu hayallerinizin peşinden koşun. Kendinizin değerini bilin. Sizden bir tane daha yok bu dünyada. Kendinizi sevin ve dahası gurur duyun ve daha da dahası kendinize güvenin bu güven ilk başlarda size boş bile gelse. Yüz günlük çalışmayı olmadı iki yüz günlere çıkarın dahası bunu hayatınızın bir parçası yapın.

Dibe vurmayı ya da kahkaha atmamayı beklemeyin. Zorunda kalarak bir savunma psikozu ile değil, bilinçli bir seçim bir tercih olarak bu yolculukları gerçekleştirmeğe çalışın. Ulaşılacak yer, ya da hedefin çok da önemli olmadığını bilin, yolculuğun zaten kendisi yeterince heyecan verici. Siz önce elinizdekinin tadını çıkarın. Varılacak limanı düşünerek yolculuğun güzelliğini kaçırmayın.


Yüce milletimizin yetiştirdiği büyük değerlerden olan tanınmış animasyon ve masal kahramanı Pepe’nin de dediği gibi “önemli olan oyun oynamak” olmalı. Sonuçlara odaklanmak yerine içinde bulunduğumuz yolculuğun ve aktivitelerinin tadını çıkarabilmek amaç olmalı. Sonuç için sürecin keyfinden mahrum kalınmamalıdır. Bu yapabilmek için de eeğlenebilmeyi becerebilmeliyiz. Her şeyi ciddiye almayı bırakmanın belki de tam zamanı. Biraz geri çekilin ve bu sınavı bir oyun gibi görün. Ne kaybedersiniz ki? Bunu yaparsam herkesin gözünden düşerim, imajım yerle bir olur, itibarımız beş paralık olur ya da en basitinden utanırım demeyin.  Zaten hayatın kendisi büyük bir oyun değil mi? Kaybedecek hiçbir şey yok, yalnızca deneyimlenecek şeyler var. Rahat olun ve Pepee gibi düşün.

Suçlama, beğenilme isteği, aldatılma, aldatma, parasızlık, aşağılanma, yalnız kalma... Korkuların nedenini bulma yerine bunları yok sayma ve suçu hep başkalarında arama, bu korkuları hep üzerimize çekmekte. Evren bizlere her defasında bu korkuların çok daha ağırlarını yaşatmakta. Ne ekersen onu biçersindir bu gerçek. Ya da başka bir ifade ile hayatı nasıl yaşarsan, hayat da sana onu verir.

Korkularınızla yüzleşin. Derinliklerde sakladığımız ve sevgiyi engel olan korkularımızdan. Bir nevi yapılan bu yolculuk korkularımızın sevgiye dönüştüğü bir sistem aslında. Anahtar kelime ise bu dönüşümde affetmek. Kendimizi ve geçmişimizi affetmek. Derinlere itmiş olduğumuz, sanki hiç yokmuşlar gibi yaşamaya devam ettiğimiz ve içinde öfke ve kin barındıran tüm olayları, tüm yaşanmışlıkları sevgiye dönüştürebilmek için affetmek. Siz de hemen affedin. Sünger çekin ve fabrika değerlerinize geri dönün.

Her defasında “Neden ben” yerine “Ne öğrenebilirim” sorusunu sorun. Subjektiflikten bir parça yukarı yükselin ve resmin bütününü görmeye çalışın. Bakın bakalım bu kötü paketlenmiş hediye ile melekler bizlere nelere getirmiş.

Sizi ruhsal yönden daraltan insanlardan uzak durun.  Sinemaya, tiyatroya, konserlere gidin. Arkadaşlarınızla gezin ve sorunlardan değil, eğlenceli şeylerden konuşun. Bol bol gülün, kahkahalar atmaya çalışın. Bırakın bu sizde alışkanlık haline dönüşsün. Ruhsal sıkıntılarınızın çoğunu yine kendinizin yarattığını bilin. Kuruntulardan kurtulmaya çalışın.Sürekli gelecek kaygısı ile yaşamak yerine anı yaşamaya çalışın. Ne ve kim olursa olsun bırakmayı bilin.En önce sizin geldiğinizi unutmayın.

Mutluluğunuz varsa sıkıca sarılıp nedenini düşünmeden, sorgulamadan tadını hem de sonuna kadar çıkarın. Size heyecan veren, hayatınıza neşe ve anlam katan ne ve kim varsa düşünmeden peşinden gidin hatta koşun.

Hayatın anlamını hepimiz öyle ya da böyle aramaktayız. Şanslı olanlarımız heyecan verici ipuçları bulurken bazılarımız kısa sürede vazgeçebilmekteyiz. Bana göre hayatın anlamı insanın kendisiyle tam anlamıyla barışık bir hayat yaşamasıdır. Barışma çabalarım ve bu uğurdaki yolculuklarım halen devam etmektedir. Bir gün biliyorum, kendimle karşılıklı gelip, gözlerimizin taa içlerine bakıp, huzur, mutluluk ve özgürlük hisleriyle dolu olarak kadeh tokuşturacağız. İşte o gün benim Tanrısallaştığım ilk günüm olacak. Her birimiz ulu bir dağın üzerlerindeki taşlarız. Farklı faklı, çeşit çeşit ama hepimiz o dağı meydana getiren unsurlarız.  Bütünü meydana getiren zerreleriz ve her şeyin en iyisini hak ediyoruz. Yeterki bunu bilelim, inanalım ve buna göre yaşayalım.

Sizlere de bu keyifli ve öğretici yolculukta içten başarılar dilerim ...

28 Ocak 2013 Pazartesi

Mutluluğa yolculuk 5


Platon’un mağarası

Hiç alt başlıktaki terimi duymuş muydunuz?

Değişimin neden bu kadar zor olduğunu anlatan bir terimdir. Çok karanlık bir mağarada doğmuş ve buradan asla çıkmamış insanların mağarayı evrenleri gibi görmeleri, donuk ve hüzünlü olsa da aşina oldukları yeri teskin edici ve rahatlatıcı bir yer olarak görmeleri durumudur. Mağaradakiler dışarıya adım atmayı inatla reddederler. Dışarıyı bilmediklerinden tehlikeli ve düşman dolu yer olarak görürler. Dışarının güneşli, özgürlüklerle ve güzelliklerle dolu olduğunu bilmezler, bilemezler.

İnsan varlığı değişimden, yenilikten korkar ve çoğu zaman çok güç olsa bile alışıldık koşullarda kalmayı, çok iyi tanımadığı yeni bir duruma geçmemeyi tercih eder. Platon’un mağarası gibi. Bugün birçok insan farkında olmadan Platon’un mağarasında yaşıyor. Bilinmeyen karşısında büyük bir korkuları var ve kişisel olarak onları etkileyecek her değişimi reddediyorlar.

Fikirleri, projeleri, düşünceleri  ve en önemlisi düşleri olan insanlar var çevremizde aynı bizler gibi. Bu insanların bazıları bu düşlerini gerçekleştirebiliyorlar bazıları ise bir arpa kadar yol gidemiyorlar.  Düşlerini asla gerçekleştiremiyorlar çünkü doğrulanmamış binlerce korkuyla felç olmuş durumdalar. Adım dahi atamıyorlar. Harekete geçemiyorlar. Elleri ayakları kelepçeli şikayet edip duruyorlar. Bazen kendilerine bazen de etrafındakilere suç bulup, öfkeleniyorlar. Oysa anahtarlar yalnızca kendilerinde. Boyunlarında asılı ama asla ellerine alamıyorlar.

Çocuklar gelişme arzusundadır. Yetişkinler ise değişmemek için ellerinden geleni yaparlar. Unutmayın ki gelişmek istemiyorsak yavaş yavaş ölmeye başlamışız demektir. Ömür boyunca genç kalmak için gelişim göstermeye, öğrenmeye, keşfetmeye devam etmeliyiz. Ruhumuzu körelten alışkanlıkların içine ya da zaten yapmayı bildiğin şeylerin uyuşturan rahatlığına kendimizi kaptırmamalı ve dahası kapatmamalıyız.

Bize ilk adımı atmak zor da gelse, adım attığımız anda işler istediğimiz gibi gitmese de yola öyle ya da böyle bir şekilde çıkmalı ve daha da önemlisi karşılaştığımız problemler karşısında pes etmeyip yolumuza devam etmeyi sürdürebilmeliyiz. Hayat çok ilginç, gizemli, bakir ve henüz kimse tarafından tam olarak nedenleriyle niçinleri ile keşfedilmemiş. Güç anların gizli bir işlevinin olduğu, bizleri büyüttüğü, o anda ender olarak fark edilir. Büyücü kılığına girmiş meleklerin çirkin hem de çok çirkin ambalajlarla özenle sarmış oldukları harikulade hediyeler gibidir deneyimlerimiz. No pain no gain derler ya yabancılar hani bir bakımdan yalan da değil hani. Gel de böylesi bir hediyeyi sıkıyorsa kabul et. Zor tabii, en azından hiç de kolay değil.

Böylesi sınavlarla karşılaştığımızda genellikle öfke ya da umutsuzluk tepkilerini gösteririz. Bize haksızlık gibi gelen kötü ambalajlı hediyeyi haklı olarak reddederiz. Öfke sağırlaştırır, umutsuzluk kör eder. Veeeeee böylelikle bize sunulan büyüme fırsatını da kaçırırız. Kaçırılan fırsatlar sonrasında sert sert darbeler ve yenilgiler birbirini izler. Üzerimize çullanan şey aslında kader değil, mesajını yenilemeye çalışan hayatın kendisidir ama anlayana.

Proust’a göre bir sorunla karşılaşıncaya, bir olay umduğumuzdan farklı gelişinceye kadar, hiçbir şeyi doğru düzgün öğrenmiş sayılmıyoruz.

“ ...Yalnızca hastalık bile, hasta olmadığımız zaman asla farkına varamayacağımız süreçlerin farkına varmamızı, bu süreçlerin ne olduklarını öğrenmemizi sağlar. Her gece doğruca yatağına koşan, uyanıp tekrar ayağa kalkana kadar yaşamdan kopan bir adam, bırakın uyku üzerine büyük keşifler yapmayı, uyku ile ilgili küçücük bir gözlemde bulunmayı bile aklından geçirmeyecektir. Aslında o, uyuduğunun da farkında değildir. Ama birazcık uykusuzluk, uykunun değerini anlamamız açısından yararlı olacak, karanlığımıza ışık tutacaktır. Çok güçlü bir bellek, belleğin işleyişini incelemek için en iyi araç değildir...”

Artık yetişkiniz. Yazgımıza ağlayıp sızlanmak yerine bir şeyler yapma zamanıdır. Mutlu kurban yoktur. Kendimizi farkında bile olmadan kurban yerine koymak en iyi tercihimiz olarak bize görünür bizlere ama başka bir şeyler yapmayı da öğrenmeliyiz. Kurban rolünden kurtulmak istemek ama yerine koyacak bir şey bulamamak işi ilerletmez. Tabiat boşlukları sevmez. Yerine bir şey de koymalıyız. Yoksa değişime direnmeye devam ederiz. Önce yüzleşmek, sonra bir karar vermek ve akabinde yola devam edebilmek. Aksi durumda ölüm döşeğinde “ömrümde hiçbir şey yapmadım, istediğim hiçbir şeye sahip olmadım ama herkes beni nazik buldu” dersiniz. Şanslı iseniz biri bunları duyar, not eder ve kitap haline getirir. Eğer istediğiniz buysa başkalarının hayatlarını yaşamaya aynen devam.

Bazı insanlar tartışmayı pek sevmezler. İşe yaramadığını düşünürler. Karşı taraf için nasılsa anlamazlar, ya da nasılsa ikna olmazlar diye düşünürler. Ya da belki de tembelliklerinden, aman canım ne uğraşacağım derler. Peki ama sebep bunlar değil de ya ödleklik ise? Bazıları ise dişe diş, kora kor (corps à corps) tartışırlar. Düşüncelerini, inandıklarını coşkuyla söylerler. Onlar insanların, onlarla nasıl konuşursak bize onu yansıtan birer ayna olduklarını bilirler aslında. Bizler de işte bu ikinci tip insanlar arasında yer alabilmeliyiz. Senin yaşamını senden başka kimse değiştiremez. Gücün de, özgürlüğünde senin için de. Herkes kadar o yeteneğe ve potansiyele sahipsin aslında. Yaşamına sahip çık. Potansiyelini sakince kullanmasını bil. En azından bunun için bir uğraş ver. Einstein’ın sözünü de mutlaka hatırlamaya devam edelim: “Aslında herkes dahi olabilir. Ancak bir balığın yeteneğini ağaca çıkması ile ölçersiniz hayatı boyunca kendisinin aptal olduğunu düşünecektir.” .

Elde etmeyi öğrenmek için insanları ikna etmek, cüretkar olmak, deneyimlerde bulunmak, fikirlerini uygulamaya koymak, düşlerini somutlaştırmak gerekir. Bugün sana baskı yapan ve seni tamamen hapseden bu kölelik zincirini parçalamak gerekir. Hayatını yaşayabilmek adına özgürleşebilmen gerekir. Tüm bunlar için işte neler yapmalısın bir sonraki yazının içeriği olacak. Umarım keyif alıyorsunuzdur. Artık mağaramızdan güneşli, mis kokulu dışarıya çıkma zamanıdır.

Tadını çıkarmanız dileklerimle.

24 Eylül 2012 Pazartesi

Tercihlerimiz ve hayal ettiklerimiz


Orta yaş bunalımı vs zincirlerimizi kırabilmek

Eşim bu sıralar benim orta yaş bunalımına girdiğimi ve tüm şiddeti ile bu bunalımı yaşadığımı düşünüyor. Kim bilir belki de haklıdır bilemiyorum ama ben açıkçası öyle olduğunu düşünmüyorum. Benimkisi daha çok bugüne kadar yaşamadığım ve negatif öğeler içermeyen bir dönüşüm, geç kalmış ya da belki tam zamanında gerçekleşen bir değişim. Bugünlerde farkındalığım her zamankinden çok daha aktif, olayların hem içinde ve hem de dışında olabiliyor, tüm yaşadıklarıma ve yaşananlara dışarıdan ve hatta yukarıdan bakabiliyorum ya da ben öyle sanıyorum. Bu yeni gelişen yetenek beni doğal olarak tehlikeli sularda yürümeye de yöneltiyor. Beyinlerimizin bile özgür olmadığını düşünmeye başladım mesela bu sıralar. Çok geç kalmışsın dostum diyenlerinizi duyar gibiyim. Amacım ne siyasi bir yazı yazmak ne de bir medya eleştirisinde bulunmak. Yoksa aslında 80 ihtilali sonrası tüm gençliğin nasıl depolitize edildiğini, nasıl tüketime odaklanmış, kaliteli kitap, şiir ve müzik yoksunu bir toplumun hedeflendiğini bugün rahatlıkla görülebilmekte. Cahilleştirme, sıradanlaştırma ve yeşilleştirme operasyonu gayet başarılı bir şekilde uygulandı. Benim amacım çok daha kişisel bir yazı yazmak bugün.

İnsan kendinden sıkılır mı hiç? Sıkılır efendim, inanın sıkılır. Ben mesela bir süredir kendimden sıkılmaya başladım. Düşünün ben kendimden sıkılıyorsam kim bilir başkaları nasıl sıkılıyordur. Peki bu durumun suçlusu ben miyim? Pek tabii ki benim. Suçu ortama, şartlara, imkanlara bağlama yalnızca bir şeylerin arkasına sığınmak olurdu. İnsana özgür irade verildiğine göre - en azından ben buna inandığıma göre - tercih de karar da benim olmuş olmalı ve içinde bulunduğum durumdan da şikayet etme hakkım bu durumda doğal olarak ortadan kalkmakta. Kendimden sıkılmamın en baş nedeni içinde bulunduğum durumu tespit ve işaret ediyor olmama rağmen bu durmadan kurtulmak için harekete geçemiyor olmam aslında. Esasen eşimin yaş bunalımı ve benim ise değişim dediğim olay tam da bu noktada başlamakta. İzah edeyim:

Önce size bir soru: En son ne zaman içten gelerek kahkaha attınız? Ben bir zamanlar karnım ağrıyana kadar gülebilirdim. Öyle büyük zeka ürünü bir espri ya da şaka olması da gerekmezdi hani. Ufak deli saçması şeylere dakikalarca ve yerlere düşene kadar gülerdim, gülerdik. Hem biz buna uygunduk, hem çevremiz ve hem de konu içerikleri. Ne zamandır gülmüyorum oysaki gülmek gülmeyi, sevmek sevmeyi getirir derler, biliyorum ama uygulayamıyorum, peki ama neden?   Yine bir zamanlar şefkatliydim ve şartsız sevgiye inanırdım. Her şeyin iyi yanını görmeye çalışırdım, insancıldım. Hislerimle hareket ederdim ve doğru olanın da bu olduğuna inanırdım. İlişkide mesela kendimce verici olan taraftım, hoş eşim kıymetimi hiç bilmez, ona göre yıpranan ve fedakar olan odur. Neyse yazı kişisel olacaktı, devam ediyorum. Sonraki dönemde bu özelliklere yine sahiptim ama ne yalan söyleyeyim hayatımda artık eskisi kadar etkili ve söz sahibi değillerdi. Onların azalttıkları etki alanlarına başka başka, tanımadığım, yadırgadığım ve dahası hiç alışamadığım özellikler gelip yerleştiler. Daha bir panik, daha bir depresif özellikler sergilemeye başladım. Yaptıklarımı daha çok bir fedakarlık olarak görür oldum. Bunlara ek olarak bir de kendime acıma başladı ki çekilir gibi değildi. Çok şükür ben ve ailem sağlıklıydık, para kazanıyorduk, işte ve evde çoğu zaman mutlu ve huzurlu bir hayat yaşıyorduk ama hani sanki bir yandan da kendimi nemli, yapışkan ve karanlık bir deliğe doğru yolculuk yapıyor gibi hissediyordum. Sessiz çığlıklarım sağır duvarlardan bana yansıyıp duruyordu. Tüm bunlarda bir terslik vardı, olmalıydı.

Yaşadığım, tercih ettiğim hayat da tüm bu hislerimi destekliyordu. Evden işe, işten eve bir hayatım vardı ve neredeyse birbirlerinin kopyasıydı. Monotonluğun ve sıradanlığın gücü ve etki alanı o kadar kuvvetliydi ki ne zamandır hobilerimi bile boşlar olmuştum. Siz de fark ettiniz mi kazançlarınız arttıkça alternatiflerin arttığı gerçeği yalnızca bir illüzyon aslında. Gerçek ise tam tersine belli bir seviyeye kadar artan kazancın alternatifleri yalnızca azalttığı. Domatesi aldığımız yer bile aynıdır bizim. Tercih ettiğimiz tatil yerleri birbirinin aynısıdır. Gidilen yerlerde mutlaka ama mutlaka bize benzer arkadaşlarımızı görürüz. Bizler de birbirimize benzeriz aslında: Bir veya en fazla 2 çocuk sahibi, orta düzey gelir seviyesine sahip, Jetta veya muadili araba kullanan, şarap ve rakı tüketen, büyük çoğunluğu sigara içmeyen ya da bırakmış örnek kabul edilen aileler. Arayışımız ve amacımız hep ortaktır: Güvenlik ve Garanti. Günlük stres, yorgunluk ve yılgınlıktan alternatif aramaya ne zamanımız vardır ne de gücümüz. Oysaki bir zamanlar ne renkli tatillere çıkar, ne maceralar yaşar, ne umursamaz yaşardık. Seçenekleri kısıtlı, beyinleri zincirli yaşayan bizlerin herhangi bir sebepten finansal kazançları azalırsa yaptıkları ilk işlem zincirleri daha da kalınlaştırmak olur koparmak yerine. Kalınlaşan zincir hem çok daha kuvvetlenir ve hem de varlığını çok daha fazla hissettirip çok daha fazla rahatsız etmeye başlar. O kadar ki zaman zaman her şeyi geride bırakıp dünyanın öbür ucuna gitmeyi bile düşlerken bulabilirsiniz kendinizi. Hoş hemen sonrasında geride kalanları nasıl özleyeceğinizi düşünüp bir anda vazgeçersiniz bu hayalinizden. Aslında tüm ihtiyacınız bir tshirt ve kot giyip Starbucks’a ya da Caffe Nero’ya oturmak, içilen bir kahve eşliğinde laptop’unuzdan işinizi yürütebilmektir, amaçsız saatlerce boş boş yürüyebilmektir, geleceği en azından bir saat olsun düşünmemektir. İhtiyacımız olan özgür olabilmektir. Ben demiyorum bahçelerdeki sularla dans edip ıslanalım, elbiselerle denize atlayalım ya da saatlerce balık tutup, kumsallarda gitar çalalım. Ben yalnızca zincirlerimizi ve zorunlu dayatılan şeylerden bir an olsun uzaklaşabilelim diyorum.

Hareketsiz ve hep aynı olan hayatımda eksik olan neydi peki? Öyle ya tüm yukarıda yazmış olduğum özlemlerimi aslında istesem pekala yapabilirdim ama yapmıyordum. Mutluluk mu, huzur mu? Diyelim ki evet ama bunların ikisi de kök neden olamazlardı. Başka eksik olan bir şey vardı, olmalıydı. Sonradan onu da buldum: Heyecan. Benim zincirlerim bana son zamanlarda öylesine ağır gelmeye başladılar ki acımasızca içimdeki heyecanı yok ettiler. 

Uzun zamandır öyle ya da böyle bir şekilde kendimi nedensiz bir baskı altında, kısıtlanmış olarak hissettim durdum. İşte bu kısıtlanmışlık hissi ben de eşimin orta yaş benim ise zincirleri kırma diyebileceğim bir dizi dönüşüm ve değişikliğe neden oldu, oluyor. Farkında olarak ya da olmayarak bir süre çeşit çeşit kendimce depresyonlara girip çıktım. Çoğunda çıkmaya çalıştıkça daha da dibe sürüklendim durdum. Sebebini kimi zaman yıldızlara kimi zaman yaşıma kimi zaman da benim dışımdaki nedenlere bağladım. Sonra farklı düşünmeye başladım. Tüm içinde bulunduğum durumun aslında yapmış olduğum hataların farkına varma, hayatımı süzgeçten geçirip istediğim hayata adım atacak bir fırsat olarak görmeye başladım. Sonra da aşağıda sizlerle paylaşacağım bazı noktaları kendimce belirledim.

Bu bağlamda sizlere naçizane tavsiyelerim öncelikle hayatın sizin hayatınız olduğunu ve keyifli geçirmek ya da sıkıntılar içerisinde boğulmanın hep sizlerin birer tercihi olduğu gerçeğini bilmeniz, hatırlamanız. Buradan hareketle sizi ruhsal yönden daraltan insanlardan uzaklaşmaya başlayın. Hem de hemen. Kendinizi daha fazla sosyal ortamlara atın. Sinemaya, tiyatroya, konserlere gidin. Arkadaşlarınızla gezin ve sorunlardan değil, eğlenceli şeylerden konuşun. Artık dertleri dinlemeyin, hayatın neşeli yönlerini paylaşın. Bizler hep kötü gün dostu olmayı matah sayarız. Bence yanlış. En az o dönemler kadar iyi günlerin de dostu olmaya çalışın ve olun. Bol bol gülün, kahkahalar atın. Ruhsal sıkıntılarınızın belki de çoğunu yine kendinizin yarattığını bilin. Kuruntulardan kurtulmaya çalışın. Sürekli gelecek kaygısı ile yaşamak yerine anı yaşamaya çalışın. İlişkiniz yanlış ise, bırakın. Sürdürmeyin, ayrılın. Bırakmayı bilin. Yeni ve daha mutlu edecek bir ilişki illaki gelecektir, emin olun. Yok eğer ilişkiniz doğru ise ama bazı sorunlar varsa ki illaki olacaktır (dikensiz gül bahçesi ütopyasına inanmak hata olacaktır), bu sorunların da en azından bir kısmının sizin kararsızlığınızdan, kuruntularınızdan veyahut hatalarınızdan kaynaklanıyor olduğunu, olabileceğini biliniz.  Kişilik alanlarınızı yaratın ve sahip çıkın. Bu kadar empati fazla artık. Kurmuş olduğunuz empatinin fazlasının sizden götürdüğünü bilin. Kendinize zaman ayırın. Hobiler edinin. Bol bol hayaller kurun ve bu hayallerinizin peşinden koşun. Kendinizin değerini bilin. Sizden bir tane daha yok bu dünyada. Kendinizi sevin ve dahası gurur duyun ve daha da dahası kendinize güvenin bu güven ilk başlarda size boş bile gelse. Mutluluğunuz varsa sıkıca sarılıp nedenini düşünmeden, sorgulamadan tadını hem de sonuna kadar çıkarın. Size heyecan veren, hayatınıza neşe ve anlam katan ne varsa düşünmeden peşinden gidin, hatta koşun. Unutmayın bu dünyaya en azından ön bilinçli olarak yalnızca bir kere geliyoruz. Hayat bizlerin hayatları. Nasıl olacağına ilişkin kararı da ancak bizler verebiliriz.

Tercihlerimizin hayal dünyamıza giden yollar olması dileklerimle.

17 Eylül 2012 Pazartesi

Bu sabah yağmur var İstanbul’da ...


Yeni yılınız kutlu olsun!

Sabah gözümü açtığım zaman hava hala karanlıktı. Her zaman muzip bir çocuk gibi adeta oğlumla büyük bir yarış içerisinde odama giren güneş ışığından en ufak bir iz yoktu ortada. Hemen saatime baktım. 7’ye gelmekteydi. Yani erken değildi, yani oğlumun sıradan uyanma saati idi ve yine yani her şey normaldi. Sonradan anladım, güneş ile aramıza kara bulutlar girdiğini, İstanbul’umuzun üzerine hüzün dolu yağmur damlacıklarının yağdığını. Pencereden dışarı baktığım zaman gördüğüm aslında yalnızca basit bir yağmur da değildi. Belki veda etme zahmetinde dahi bulunmadan hayatlarımızdan çıkan hercai bir yazdı gördüğüm belki de kapıyı çalmadan evlerimize dalan düşüncesiz ve bir o kadar hüzünlü sonbahar. Aslında tam da zamanıydı bu melankolik değişimin, bu hüzünlü dönüşümün. İlkokul 1.sınıftan hatırladığım duvara asılı tabloda Sonbahar Eylül ile başlardı aynı yazın Haziran ile başlayıp Ağustos ile bitti gibi. Küçücük yaşlardan itibaren bu tablo benim için tek doğru olmuştu. Ne kadar sıcak olursa olsun Eylül benim için her zaman bir Sonbahar ve Mart da bir İlkbahar ayı olmuştu. Ne gittiğim faklı iklimlerdeki ülkeler ne de global ısınma ile değişen mevsimler beynimdeki bu kalıbı değiştirebilmişti.

Yazın sona ermesi ve okulların başlaması neden bilmem ben de hep bir hüzün uyandırmıştır. Üstelik bugün İstanbul’da yağmur var ve 40 yaşına girmeme artık yalnızca sayılı günler kaldı. Bugün ne yeni bir döneme ne de 40’lı yaşlara hazır olmadığım bir günü yaşamaktayım. Yoldayken sürekli aklıma geçmişte yaşadıklarım geliyor ve o günleri aslında ne kadar da çok özlediğimi hissediyorum. Dudağımda çok da kolay akla gelebileceği üzerine MFÖ’nün Bu sabah yağmur var İstanbul’da şarkısı... Gözlerim henüz dolu dolu değil ama hani neredeyse o duruma bile az kalmış, içeriğini bilemediğim bir hüznü yaşamak gibi benimkisi.

Bu sabah yağmur var İstanbul’da 
Gözlerim dolu dolu oluyor bilinmezliğe 
Anne sözü dinler gibi masum 
Ağladım bu sabah 
Günler dayanılmaz oldu 
Senden uzak olunca 
Martılar mahzun oldu onlar bile ağladılar 
Şarkılarda düşünmek seni bana getirmez ki 
Seni bana getirmez ki


Gözlerimi kapadığımda kendimi hala lisede hissediyorum. Allahım ne kadar da güzel yıllardı. Büyük usta Barış Manço’nun Yaz Dostum şarkısının sözleri gibiydi hayat: güzel sevmeyene adam denir mi, selam almayana yiğit denir mi, altı üstü beş metrelik bez için, boşa geçmiş ömre yaşam denir mi? Yaz dostum, yaz ... ve şimdilerde hem o yıllar ve hem de o yıllardaki ben nasıl oluyorda benden bu kadar uzakta olabiliyor anlayamıyorum ama şarkıdaki gibi yazıyorum işte.

Gözümü açıyorum ve yurt dışı yıllarım geliyor aklıma. Sonra evleniyorum. Biricik oğlumuz aramıza, hayatımıza katılıyor. Her yer nasıl da aydınlık, nasıl da parıltılı, nasıl da muhteşem. Daha dün gibiler ve o dünlerden bu yana yıllar geçmiş. Yeni bir döneme girmeme az zaman kaldı ve ben bugün eski dönemlerden hangisi bana daha yakın geliyor onu bile söyleyecek durumda değilim zira hepsi sanki aynı yakınlıkta ya da uzaklıkta gibi.

Belki de hazır olmam da gerekmiyor diğer taraftan, suya balıklama atlamak gibi, bir anda olmalı, bir anda tecrübe edilmeli, edilmek zorunda kalınmalı; rejim için Pazartesi gününü ya da sigarayı bırakmak için elimizdeki paketi bitirmeyi beklememek gibi. Ne Pazartesiyi bekledim ne de paketin bitmesini ama hala canım kaymaklı ekmek kadayıfı çekiyor ve yine hala her sabah evden çıktığımda bir sigara tüttürmeyi hem de deliler gibi. Aslında doğruyu söylemek gerekirse yalnızca havanın yağmurlu olması ya da yaklaşan yaşımdan bağımsız olarak da ben her zaman korkmuşumdur yeniliklerden. Heyecan ve mutluluktan ziyade hüzün dolmuşumdur. Yeniyi kucaklamak, tanışmak, tanımak varken ben eskiyi bırakamamış, ayrılamamışımdır çoğu kere. Hani yeni yıla girerken yaşlı bir eski yıl ve gencecik bir yeni yıl tasviri olur ya sembolik olarak, işte ben hep yaşlı eski yıl için üzülenlerden olmuşumdur. Oysaki artık bir dönem kapanmış ve yerine bir yenisi açılmıştır, Tanrı'nın biz kullarına gönderdiği yeni bir şans gibi.

Belki tamamen şansa belki de çok anlamlı olarak semavi dinlerin en eskisi bugünlerde yeni yılı kutlamakta. Tam bu zamanlarda yeni bir dönem kapanmakta ve yeni bir başlangıca merhaba denilmekte. Bu tür dinsel konular benim ilgi alanıma girdiğinden zamanında araştırmıştım ve bana çok da uzak olmayan bir felsefe ile karşılaşmıştım. Ölüm anı gelene kadar malum hiç kimse hakkında kesin bir hükümde bulunmamayız zira insanlar yaşadıkça, değişmek için özgür irade gücüne sahiptirler yani benim ifademle insanlar kendi kaderlerinin efendisidirler. Biz insanlara nasıl bir hayat verilmiş olursa olsun bizler bunu değiştirmek özgürlüğüne sahibiz. İşte söz konusu kutlanan bu yeni yıl, yeni dönemin kurulma günüdür. Bugünün dualarında ne pişmanlık vardır, ne de günah zira tekrar yaratılma olduğundan ne pişmanlık duyulacak bir geçmiş vardır ne de işlenmiş bir günah. Enerjilerimizi saflaştırma, arındırma anlarıdır. Bugünlerde ileriye dönük dualar edin. Hayattaki amaçlarınızı sorgulayın ve bol bol isteyin. Hayatınızı yeniden kurgulayın. İstediğiniz hayatınızı bir mimar gibi kendiniz kurgulayın ve elinizi korkak da alıştırmayın.

Eskiden vazgeçmek her zaman kolay değildir. Eski alışılagelmiş olandır, rahatlıktır, alışkanlıktır. Yeni her zaman için güzel ve hoş görünse de bazı zorlukları da beraberinde getirir, getirebilir. Daha önceden de yazmıştım, yeni ayakkabının çekiciliği vurduğu ana kadar geçerlidir ve hazırlıksız yakalanırsanız çoğu zaman arkadan vuruverir sizi. Yeni doğan bir bebek büyük mutluluktur ama kimse bu sürecin ne anne ve baba için ne de bebek için kolay olduğunu söyleyemez. Bu dönemde eski ile vedalaşmak için zaman bile harcamayın, yenisini hayal edin, kurgulayın ve isteyin.

Yeni yıl hangi bakış açısından bakmış olursak olalım yeni bir doğuş, yeni bir şans, yeni bir başlangıçtır ve yalnız ve yalnız bizim içindir. Bize düşen bu bilinci içselleştirmemiz ve hazırlıklarımızı tam yapmamızdır.
  
Yeni bir güneşin sizin için de doğmasını ve verilen şansın sizin için en iyisi olacak şekilde kullanmanızı dilerim...  Yeni yılınız kutlu olsun!

29 Haziran 2012 Cuma

Haydi hep beraber gülümseyelim ve bir gökkuşağı oluşturalım


Tarihin tozlu sayfalarına yapılan her bir yolculukta gördüğümüz genelde hep aynı şeydir: insanlığı birleştirmek, fikir ve inanç farklılıklarını ve bunlardan doğan çekişme ve kavgaları ortadan kaldırmak, insanın sömürülmesine, başka insana  köle olmasına engel olmak için ortaya çıkan bütün dinlerin, ideolojilerin ve felsefe akımlarının, neticede başka bölünmelere, başka kamplaşma ve kutuplaşmalara, yeni yeni kavga ve uyuşmazlıklara yol açmışlardır. Bu nasıl yaman bir çelişkidir değil mi?

Düşünün ki bırakın farklı din ve ideolojileri, aynı dinin bünyesi içinde dahi çeşitli mezhepler, mabetlerini ayırabilmekte, mezarlıklarını bölebilmekte ve hatta  hatta ahirette dahi cennetin sadece kendileri gibi inananlara mahsus olduğunu ileri sürebilmektedirler. Dünyayı hadi geçtik, cenneti bile parsellemekten geri kalmamışlar. Bugün ülkemizdeki ortak dile, köke, görünüşe, örf ve adetlere hatta dine sahip olmamıza rağmen Sünni-Alevi yapay ve provakatif bölünmesi ya da Ortadoğu’daki ülkelerde yaşanan kargaşanın sebeplerinden birinin bu olması – en azından bir birliğin, bütünlüğün sağlanamıyor olmasının arkasında yatan sebebin bu olması -  bunun belki de bize en yakın örnekleri olarak karşımıza çıkmakta.

Tüm bu ayrıştırma, bölünme ve ötekileştirme çabasına ek olarak bugünün insanının, devamlı gelişen teknoloji, gittikçe artan işsizlik, her geçen gün zorlaşan kentsel yaşam, toplum dışı bırakılma, ırkçılık, terörizm, manevi değerlerdeki anarşi, ferdin robotlaşması gibi daha bir çok problemle karşı karşı olduğunu görmekteyiz.

Karamsar ve her geçen gün kötüye giden bir yapılanma. Amacımız insanlar arasında dostluk ve sevgi bağlarının güçlenmesi, insan kişiliğinin yüceltilmesi, insanlığın özgürlük ve barış içinde gelişmesi olmalıyken düştüğümüz duruma ne kadar da acıydı. İşte böylesi karanlık bir gecede doğan bir güneş, yeşeren bir filiz gibiydi oğluma okuduğum kitap.
  
Kitabın ismi Gökkuşağının Tüm Renkleri. Tübitak Popüler Bilim Kitaplarından çıkmış sıradan 3+ yaş kitabı gibi görüntüsünün ardında tüm yukarıda saydıklarımdan kaynaklanan sıkıntılı ve gri havayı aydınlatacak türden bir kitaptı. Orjinal ismi The Colors of the Rainbow. Yazan Jennifer Moore-Malinos ve resimleyen ise Marta Fabrega. Kitabın çevirsini ise Umut Hasdemir gerçekleştirmiş.

Oğluma bugüne kadar okuduğum en güzel, en anlamlı ve en umut verici kitaplardandı. Büyük keyif aldım. Aslında tüm yaş gruplarına okutulması gerekli olan kitaplardan.

Gökkuşağında birçok renk vardır ve her bir renk diğerinden farklıdır. Her renk tek başına eşsiz ve özeldir, ama yan yana geldiklerinde en güzel, harika bir manzarayı, yani gökkuşağını oluştururular”.

Her insan, her toplum, her ırk, her ülke kendilerine göre önemli ve özeldir. Farklıdır ve ayrıcalıklıdır. Her bir insan evrenin kendisidir aslında. İnsan Tanrı'dan ayrı bir varlık değildir. Onun görünümlerinden sadece bir tanesidir. Bugün bu gerçeği, bu hissiyatı, unutmuş olsak da insan; potansiyelinde, özünde Tanrısal özelliklere sahip olan ilahi bir varlıktır. Parça bütüne aittir. Daha tasavvufi bir ifade ile gerçek olan “Bir”di. Tüm evren “Bir”in farklı biçim ve nitelikteki yansımalarından ibarettir. Gerçek sır, Tanrısallığı insanın içinde görebilmesidir. Unutmamalıdır ki “Kendini bilen Tanrı'yı da bilir...”

Kitaba geri dönecek olursak, “İnsanlar her ne kadar dıştan farklı görünseler de içlerinde hep aynıdırlar. Derilerimizin çok farklı renkleri ve renk tonları vardır. Fakat derilerimiz ne kadar farklı görünürse görünsün, açık ya da koyu hepimizin rengi güzeldir”.
Kitap göz renklerimizden, saçlarımıza, giydiklerimizden, yediklerimize ve konuştuğumuz dillere kadar farklılıklarımızı ve tüm farklılıkların aslında güzelliklerinden ve ortaklıklarından bahsederek devam etmekte.  

Bazı kişiler birden çok dil konuşur ama hepimiz iletişim kurmak için dilden yararlanırız. Başkalarının ne söylediğini anlamıyorsak bile, bir gülümsemenin ne demek olduğunu hepimiz anlarız. Haydi hep beraber gülümseyelim”.

Ufacık, miniminnacık yavrularımıza daha anlamaya başladıkları ilk dönemlerde verilmeye, anlatılmaya, öğretilmeye calışılanların güzelliğine ve ulviliğine bakar mısınız?

Daha küçük yaşta her gökkuşağının eşsiz olduğunu ve/fakat her birinde aynı olan bir çok şeylerin de olduğunu öğreniyorlar, aynı insanların da kendi içlerinde eşsiz oldukları ve mutlu olmak, üzülmek, sevmek, acı duymak, mutluyken gülmek, üzgünken ağlamak, düşüldüğünde acı duymak, kötü bir rüya gördüğümüzde korkmak ve bizim için özel olan birisiniz bizi kucakladığında sevgisini ve sevgimizi hissetmek gibi bir çok ortak yönlerinin de olduğu gibi.

Tıpkı bir gökkuşağında olduğu gibi, bizim de hem eşsiz hem de benzer yönlerimizin olduğunu gördük. Hepimizin derisi, saçı ve gözleri var. Hepimiz giysi giyiyoruz, iletişim kurmak için dil kullanıyoruz ve yemek yiyoruz. Hepimizin hisleri, düşünceleri, umutları ve düşleri var. Canımız acıdığında ağlıyoruz, mutlu olduğumuzda da gülüyoruz”. Yani diyor kitap tüm farklılıklarımıza rağmen aslında aynıyız, biriz ve eşsiziz.

Tekrar başa dönecek olursak aynı din içindeki mezheplerin mabet ve mezarlık ayrımlarından, ötekileştirmelerinden, insan alt ya da üst (nasıl tanımlarsanız tanımlayın) kimlik üzerinden birleşmesine. Italo Calvino kitapları okuduğun kitaplar ve okumadığın kitaplar (okumana gerek olmayan kitaplar) olarak iki bölüme ayırır. Kişisel fikrim bu kitabın çok değerli ve mutlaka okunması ve okutulması (hatta bol bol, tekrar tekrar okunup, okutulması) gereken bir kitap olduğu yönündedir.

İngiliz filozof ve sosyolog olan Herbert Spencer, bir insanın değerinin okuduğu kitaplarla ölçülebileceğini söylemiş.  Bu kitabı okuyun ve okutun. Kendinizi değerli hem de çok değerli hissedeceksiniz.

Haydi, farklılıklarımızı kutlayalım! Haydi, eşsiz oluşumuzun değerini bilelim! Haydi, bir araya gelelim ve bir gökkuşağı oluşturalım” diyerek kitap sona eriyor. Farklılıkları ötekileştirmek için değil, kutlamak için ön plana çıkarmak, her bir bireyin ne kadar özel olduğunun altını çizmek ve bir olmak, birlik olmak, kardeşce, barışça, huzur içerisinde yaşayıp ışık olmak, gökkuşağı olmak, olabilmek, en azından bunun için emek harcamak, en azından aynı yöne bakabilmek, bir amaç birlikteliğine sahip olabilmek.

Aynada gözlerimizin taa içlerini mutlu ve güvenle bakıp, kendimizle ve çevremizle barışık yaşayabilmek için gerekli olan bir kitaptı. Okumanızı içten tavsiye ederim.

Haydi hep beraber gülümseyelim! Haydi, farklılıklarımızı kutlayalım! Haydi, eşsiz oluşumuzun değerini bilelim! Haydi, bir araya gelelim ve bir gökkuşağı oluşturalım.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Ofsayt Osman


Bazen cennet ile cehennem arasında kendimi sıkışmış gibi hissederim. Bildiğiniz tam anlamıyla Araf’tayımdır böylesi anlarda. Hareket etmek isterim ama sıkışmış, kıpırdayamaz durumdayımdır. Haykırmak, bağırmak, yardım dilemek isterim ama ne sesim çıkar, ne de çıkmayan sesimi bir duyan. Kurtulmak, silkinmek, yeniden başlamak isterim ama çoğu kere nafile bir çabadan öteye geçmez bu isteğim. Gün doğsun ve hayatım aydınlansın isterim ama her yer bana inat hala zifiri bir kör karanlıktır. Işıksız bir karabasan üstüme çöker durur büyük bir keyifle. Yaz gelse de ısınsam derim ama payıma hep kara kış düşer böylesi dönemlerde. Duvara toslamak gibidir. Acı değil de çoğu kere hüzün verir. Böylesi anlarda en çok da kıydığım, tükettiğim ve istemeden büyümesine neden olduğum içimdeki çocuk için üzülürüm. Dedim ya ben bazen cennet ile cehennem arasındayım gibi hissederim. İçmem için artık şarkı dinleyecek yaşı da mezeyi de çoktan geçmiş durumdayım. Keyif olmaktan çoktan çıkıp ihtiyaç olmuş artık. Eski dostum sigara en çok özlediğim. Yine beraber olsak eskisi gibi, yine üçümüz diyor ama  ben hala hayır demeyi başarabiliyorum. Daha ne kadar başarabilirim onu da bilmiyorum.

Böylesi anlarda aklıma Ofsayt Osman filmi ve ölümsüz büyük usta Sadri Alışık gelir. Işıklar içinde yatsın filmin sonundaki tiradı unutulmazdır ve kendimi böylesi anlarda onun gibi hissederim:

Ölecekmiş , ölmesin dedim. Bir can kurtulsun dedim. Bütün hayatımda ofsayt dediler. Bir işe yaramaz , sümsük dediler. Varsın gene desinler dedim. Hayatımda bi defacık bi kız sevdim. Onu da kaybedeyim dedim. Hayatımda bi kerecik bi şey kazanacak oldum , onu da kaybedeyim dedim. Tek bi can kurtulsun dedim. Çocuğu kurtaracak kadarını aldım , üst tarafına el sürmedim. Fena mı oldu?

Sizler hepiniz , hepiniz , hepiniz hakem olun abiler . Ya bu maç be tıpkı bi maç ama böyle hayat sahasında oynanıyor. Oyuncuları bizleriz; topumuz da namusumuz, vicdanımız, insanlığımız. Ben, ben Osman.. Ofsayt Osman . Söyleyin be, Allah rızası için söyleyin be gene mi atamadım golü hahh? Bu da mı gol değil be? Gol mü? Bu da mı gol değil be? Bu da mı gol değil ? Adaletine insanlığına kurban olayım hakim bey. Bu da mı gol değil?

Film duruşmadaki dinleyicilerin ve hakimin “Gol” demesi ve Sadri Alışık ile Filiz Akın’ın sarılmasıyla biter. Güzelim Yeşilçam filmleri, tarihsel süreç içinde üretilmiş ve kuşaktan kuşağa aktarılmış her türlü özellikler bütünüdür bu filmler. Kültürümüzdür. Toplumsal kimliğimiz, yaşayış ve düşünüş tarzımızdır. Biz olma bilincimiz, birlik duygumuz, toplumsal dayanışmamızdır. Ben eski Türk filmlerini severim. Bir kaçış, sığınacak bir liman, soluklanacak bir andır benim için. Hayatın tersine basit ve naif olmalarını severim. Ben Türk filmlerinde her şeyin olabilmesini severim. Basit şeylerle yakalanan mutlulukları, bana hissettirdiği huzuru ve bu iyi insanların duyduğu ve hissettirdiği güven duygusunu severim.

Benim son zamanlardaki Türk filmim ise devam etmekte olduğum briç kursum. Ofsayt Osman’dan Gol kralı Osman’a dönüştüğüm yer. Nasıl keyif alıyorum, nasıl her şeyi unutup, huzur dolabiliyorum size anlatamam. Hayatımız ve tercihlerimiz yalnızca bizlere aittir. Bizleri gülümseten, gurur duymamızı sağlayan ışıl ışıl, aydınlık günlerin de yaratıcıları bizleriz, en koyu gri karamsar günlerin de. Hayatımız seçtiklerimizin bir bütünü aslında. Ofsayt Osman gibi olduğum, hissettiğim dönemlerde kendimi böylesi kişisel hobilere zaman ayırıyorum diye suçladığım anlarım çokça da olsa dağıtılan ilk el ile suçlama yerini takdire bırakıyor. Yeni edindiğim, beraber güldüğüm, zaman geçirmekten büyük keyif aldığım arkadaşlarım var. Briç artık yalnızca briç değil bizim için.

Her zaman dediğim bir şeyi tekrarlamak isterim: Tüm çocuklar büyüyorlar. Kimisi başarılı oluyor kimisi daha az başarılı.Ben oğlumun mutlu ve huzurlu olarak büyümesini istiyorum ve bunun için önce benim mutlu ve huzurlu olmam gerekiyor. Mutluluk için gerek ve yeter şart insanın kendisiyle ters düşmeden, barışık olarak yaşayabilmesi. Bu da ancak hayallerini arka plana itmeyerek olabiliyor. Önemli olan aynada kendimizle göz göze gelebilmek ve dahası bu bakışmayı sürdürebilmek.
 
Hayal kurun, bol bol hayal kurun. Bu hayalleri destekleyici hobiler edinin. Bunu en başta kendiniz ve sonrasında eşiniz ve çocuklarınız için yapın. Ben yapıyorum ve büyük keyif alıyorum. Kendimi bazen yine Araf’ta bulabiliyorum. Hayat her zaman istendiği gibi gitmiyor ama sonra kusura bakma, benim briç oynamam gerekiyor deyip hızla ayrılıyorum mekandan. Siz de yapın ve mümkünse hemen yapmaya başlayın. 

25 Ekim 2011 Salı

Tanrılar Okulu

Kendisinin efendisi olan, dünyanın da efendisi olur

Devam ediyorum...
Durmadan, sıkılmadan ve hevesle devam ediyorum.

Kendimi her geçen gün ve her gittiğim kursla biraz daha geliştiriyorum.

Potansiyelimi tam olarak kullanabilmek adına çalışmaya ve araştırmaya devam ediyorum ve bu beni hep mutlu, hem huzurlu ve hem de özgür hissettiriyor.

Biliyorum ve hissediyorum ki ne zaman arayışım bitecek işte o zaman önce yerimde ve sonra da geriye doğru saymaya başlayacağım. Buna niyetim hiç olmadığından sürekli araştırmaya ve hayatımın anlamını bulmak için çaba sarf etmeye devam ediyorum.

Son katıldığım ve 2 gün süren çalışma hem seminer hem eğitim ve hem de kurs olarak tanımlanabilir. İfade etmeliyim ki oldukça değişik, biraz ruhani ve çokça da komikti. İçerik hakkında  üzülerekten size bir şey söylemeyeceğim. Gizli ya da yalnızca bana özel olması gibi bir durum yok aslında. Konu hakkında bu tür ders ya da seminer verenler çok az olduğundan kimden ve neden bahsettiğim hemen ortaya çıkar. Bu blog yazısının konusu orada yaşadıklarımı, kendi penceremden ve biraz da  komik olarak anlatmak olduğundan, orada tanıştığım bu birbirinden iyi ve temiz insanları kırabilirim korkusuyla içerik hakkında bilgi vermek istemiyorum. İşte bu nedenle içerik hakkında çok konuşmadan sizlere genel olarak yaşadıklarımı anlatacağım. Ama size şu kadarını söyleyebilirim Norbekov, İnsanın hasta, çirkin ve fakir olmaya hakkı yoktur dediği gibi almış olduğum eğitim de bu paralellikte bir içeriğe sahipti. Umarım beğenir ve eğlenirsiniz.

Yağmurun şakır şakır yağdığı bir Cumartesi sabahında arabamı park edip, bir miktar yürüdüm ve adresi verilen apartmandan içeri girdim. Seminer apartmanın en üst katındaki bir dairede verilmekteydi. Zili çaldım. Kapıyı genç ve hafif toplu bir bayan açtı. Hoş geldiniz diyip beni içeri aldı. Saçlarım kısa olduğundan yağmur altında ıslanmam çok dert değildi ama montum bayağı bir ıslanmıştı. Önce onu çıkardım ve bana gösterilen kapıya doğru ilerledim. İçeri adımımı attığım zaman ilk fark ettiğim şey salondan görünen muhteşem boğaz manzarasıydı. Bir taraftan Boğaz köprüsünü ve diğer taraftan tüm Topkapı Sarayı, tüm ihtişamıyla Ayasofya ve Sultanahmet Camii. Manzaradan zor da olsa gözlerimi alıp boş bir yer ararken, yanımdaki kadının sözlerini duydum: Sınıfın tek erkeği de işte geldi. Hani bir söz önce bir anlam ifade etmez de bir süre sonra dank diye bilincinize düşer ya, benim ki de o hesap yerime oturana kadar hanımefendinin söylediklerini yalnızca duydum ama anlamlandıramadım ama sonrasında tüm sınıftaki toplam 25 çift bayan gözünün bana çevrilmesiyle içinde bulunduğum durumu hemencecik kavrayıverdim: Orta hatta ufak denebilecek bir salondaki eğitmen dahil 25 kadın arasındaki tek erkek bendim. Tüm dalga geçmeye hazır gözler bana çevrilmişti. Hafif tebessümle bana bakan kadınlara nazikçe selamlar vermeye başladım. Her selam verdiğim kadın sırasını salmış gibi kafasını çeviriyordu. Eğitmen ben gelmeden önce başladığı sözlerini tamamlayıp bana hoş geldin dedi. Kısaca kendimi tanıttım. Arada senin burada olmanın kesin bir sebebi var gibi laf atışlar arasında, eğitmen beni adeta sınıfa kabul etti. Bu kabul diğer bayanları da sakinleştirmişti, artık bana bakmıyorlardı. Sınıfın doğal olmayan doğal bir üyesiydim artık.

Bu doğal üyelik tüm kadınların ben yokmuşum gibi davranmasına neden olmuştu. Sabah kuşağındaki genelde kadınların izlediği programları gözünüzün önüne getirin. Bir bağrış çığrış, kimsenin kimseyi dinlemediği bir gürültü kaosu. Eğitmen bile bazen çaresiz kalıyordu. Ben ise programı televizyondan izliyormuş gibiyim ama tek farkla programın bizzat içindeyim. Konuşmaya cesaret ettiğimi söyleyemem, susup sessiz kalsam doğal bir üye gibi hareket etmemiş olacağım. Ne yapacağımı bilemez bir halde oturup bana atılan lafları zaman zaman cevaplandırmaya çalışarak zaman geçirmeye çalıştım durdum.

Hele bazıları vardı ki tam evlere şenlik. Her konuyu eğitmenden daha iyi biliyor mübarek kadın. Eğitmen gak diyor tabii onun bu şekilde bir açıklaması var, şu kitapta uzun uzun anlatılmış gibisinden eğitmenin laflarını ağzına sokmaya çalışıp durdu sürekli. Eğitmen insaflı ve çok umursamazdı sanırım ki çok cevap vermedi ama beni her defasında kadının sesini duymak gerip duruyordu. Hani kadından çekinmesem biraz da hocayı dinlesek, nasıl olur? diye soracağım ama cesaretle titrediğimden pek sesim çıkmadı. Benim sesim çıkmamasına inat kadının sesi de bir gür ki sormayın. Astrolojiden giriyor, reikiden çıkıyor ama bir türlü susmuyor. Birbiri ardına içinde volkanlar patlıyor ve enerjisini bir şekilde dışarı çıkarmak için konuşup duruyor sanki. Diğerleri de sanmayın ki bu kadından farklı. Eğitmenin kitaplarını herkes ezbere biliyor. Ben yalnızca bir kere okuyan bir kişi olarak gruptan kolayca ayrışıyorum.

Hayatta meydana gelen tüm olaylar eğitimin konusuyla ilişkilendirilmeye çalışılıyor. Hele bir tanesi arada salonda tüm parfümünü üzerine boca edip, lavaboya gitmiş. O yokken söz konusu bu koku bile eğitim konusuna bağlandı. Neyse ki sonra parfümü üzerine boca eden hanımefendi itiraf etti de gerçek anlaşıldı. Tüm gün boyunca yok artıkkkk diye söylenip durdum tabii büyük bir sessizlik içinde. Bir de yapılan ve hiç de komik olmadıklarını çok rahat söyleyebileceğim esprilere abartılı bir şekilde gülen bir kaç kadın da sinirlerimi sürekli bozup durdu ilk gün.

Rüyalarında geleceğini görenlerden tutun da, yine rüyalarında kendini cennette görenlere, konuşurken birden susuyorum ve öncesini hatırlamıyorum, bu ne demek şimdi gibi soru soranlara, tam bir kadınlar matinesiydi. Hele bir kadın kramp girmesinin bir anlamı var mıdır diye sordu durdu belki onlarca kere. Durup durup otomatiğe bağlanmış gibi peki, ya kramp dedi sürekli. Eğitmen sürekli duymamazlığa geldi ki bu aslında bulunduğumuz ortam için tam yerinde bir stratejiydi ama kadın pes etmedi ve sormaya devam etti: Peki, ya kramp?  Sonunda eğitmen magnezyum eksikliğidir, doktora gidin dedi de kadın sustu. Ben ilk içten gülmemi bu söz üzerine gerçekleştirdim ama zamansızdı. Gülüşüm genel topluluk tarafından neden bilmem düşmanca algılandı. Öğretmen Tuğba, ev hanımı Tuba, bankacı Tuğba, ya da iş kadını Tuba hepsi bana kızmışlardı. Evet yanlış okumadınız, gelenlerin bir çoğunun ismi yazılışları farklı bile olsa aynıydı. Tanımadığınız birisini Tuğba diye çağırdığınızda bakma şansı hiç bu kadar yüksek olmamıştı.

Hava yağmurlu olduğundan girişte bir de galoş giymemiz gerekmişti. Hanımefendinin birinin ayağından galoş sürekli çıkıp çıkıp duruyordu. Sonunda dayanmadı ve sanki çok doğal ve sıradan bir şey soruyormuş gibi ayağımdan galoş sürekli çıkıyor; bu ne demek şimdi? diye sordu. Eğitmen garibim kem küm etti ve dahiyane bir stratejiyle içinize sorun dedi. Hanımefendi de sormuş olmalı ki hemen cevap geldi kendisinden: Sanırım artık duygu ve düşüncelerimi saklamamalı, dışarı çıkarmalıyım. Allahım bir tebrik, bir alkış tufanı oldu ki görmeliydiniz. Dedim ya tam şenliğin ortasına düşmüştüm.

İstiklal Marşını dinlerken tüylerim diken diken oluyor, bu ne demektir sorusuna tüm salondakiler tarafından verilen ülkeni çok seviyorsun cevabı sanki çalışılmış gibiydi. Ağzım neredeyse açık ve büyük bir hayranlıkla takip ettim bu paylaşılan ortak vizyonu. Tüm grup ortalama dağılımda %66’lık birinci sigma bölgesindeydi. Normal olmayan tek kişi de bendim.

Benim orada ne işim vardı. Sürekli kendi kendime bu soruyu sorup durdum. Bir süre sonra artık anlatılan olaylardan kopmuş, olan olayların notunu tutmaya başlamıştım. Keyif almaya başlamıştım. Yazacak, paylaşacak kelimeler yerini cümlelere ve satırlara bırakıyordu.

Eğitmen de bir alemdi. Sesini aklına geldiği zaman kısıp ruhani bir hava vermeye çalışıyordu ama çoğu kere boş bulunup normal ve hafif rahatsız edici bir tonla konuşuyordu. Hareketlerinin yapmacıklığı adeta yüzlerce metreden okunur nitelikteydi. İyi para kazanıyordu ve bu bir kaç saati geçirmesi gerekiyordu. Gülümsemesi bile sahte idi. Hele bazen gözlerini kapatıp düşünmesi yüksek sesle gülen kadından bile daha irite edici geliyordu. Sıkıştığı anda büyük bir yumuşaklık ve sesini ruhani hava vererekten içinize sorun diyordu. Hele öyle bir an oldu ki belki 5 kere arka arkaya içinize sorun demek zorunda kaldı.

Genel görüntü orta yaşa girmeye çok az kalmış ve bir şekilde sıkıntıları ve problemleri olan, hayat ve kendileriyle çok barışık olmayan ve çoğunluğu muhtemelen bekarlardan oluşan bir kadınlar grubuydu. İnsan tabii ister istemez acaba ben de mi dışarıdan böyle görünüyorum diye düşünüyor. Tamam kadın değildim ama mutsuz muydum? Burada bulunma sebebim neydi? Boşanmak üzere olanlar vardı, sevgilisi ile arası iyi olmayanlar, henüz sevgilisi olmayanlar, işinde memnun olmayanlar, sağlık sorunu bulunanlar...Bir süre sonra iriti edici bu durum daha çok hüzünlenmeme neden oldu. Farklı bir gözle bakmaya başladım. İyi insanlardı ve yalnızca hayatla istedikleri ritmi yakalayamamışlardı. Hayatla dansa yanlış adımla başlamış gibilerdi. Eğitmenin telefonlarınızı lütfen kapayın ya da sessize alın diye belki 5 kere söylemesine rağmen çalan telefonlar ve Vallahi kapamıştım, nasıl çaldı anlamadım diye kendini savunanlar bile (2 ayrı kişi) beni artık ne rahatsız ediyordu ne de kızdırıyordu. Koca koca teyze diyeceğim kadınların büyük bir ısrarla parmak kaldırıp söz istemeleri ise artık yalnızca sempatik geliyordu. Büyük ikramiye kazanmak isteyenlerin sayısıyla aşk isteyenlerin sayısı hemen hemen aynıydı. Ben de kendilerine içten bir amin dedim.

Sahnenin bir başka komik figürü ise eğitmenin hemen yanı başında büyük bir haşmet ve azamet içerisinde oturan ve zaman zaman olaylara ombudsman gibi kısa ve bilge sözler söyleyerek katılan eğitmen yardımcısıydı. Tane tane ve yine ruhani bir havada konuşup kendi hayatından örnekler verip durdu. Konuşmasının tonu, bakışları ve oturuşu doğal bir saygınlık yaratırken konuşmasının içeriği genelde fiyaskoydu. Keşke öylece oturup dursaydı tüm gün boyunca.

Aralarda ise mutfak en favori yerdi. Meğer insanlar ne kadar çok çay seviyorlarmış. Bir çay içildi ki inanamazsınız. Yağmurun Mavi Camii’ye yağmasını bir yandan seyredip bir yandan çayımı yudumlarken düşüncem hala aynıydı. Neden buradayım?

Cevabım aslında belli idi. Mühendislik ve istatistikle ilgilenen kişiler bilirler, Ki kare denilen ve popülasyonun içinden rassal olarak seçilen öğelerden oluşan örneklem kümesinin popülasyonu temsil edip edemeyeceğini test etmemizi sağlayan istatistiksel bir test vardır. Elimizdeki bağımsız değişkenin verilen bir bağımlı değişken üzerindeki etkilerinin birbirleriyle ilişkili olup olmadığını anlamamızı sağlar. Benimki de o hesaptı. Aldığım bu son kursun önceki sahip olduğum düşünceyi destekleyip desteklemediğini görmekti tek isteğim. Temel düşünce hep aynıydı ama izlenen yollar değişiklik gösterebiliyordu.

Benim için her şey aslında Stefano E. D Anna’nın Tanrılar Okulu kitabını okuduğumda başlamıştı. Kendisinin efendisi olan, dünyanın da efendisi olur diyordu kitapta. Yıllar sonra Mandela’nın aynı şeyi söylediğini okudum: Ben kendi kaderimin efendisi, kendi ruhumun kaptanıyım.  Kitabın vermek istediği mesaj bundan yüzyıllar önce hak ettiği ölçüde tanınmayan, büyük bir düşünür ve felsefeci olduğuna inandığım Lupelius’un verdiği mesaj ile aynıdır:  İster bilinçli, ister bilinçsiz verilmiş olsun, kişinin başına kendi rızası olmadan hiçbir dış olay gelemez. Öncelikle psikolojisinden geçmeden, hiçbir şeyle karşılaşamaz. Düşünce bu yüzden çok güçlüdür. düşünüş yazgıdır. Varoluş bizim buluşumuzdur ve bu yüzden sadece bize bağlıdır. Bu dünyadaki yaşantı, bir Tanrılar Okuludur.

Bu kitap sonrasında yapmış olduğum araştırmalar, gittiğim kurslar/seminerler/eğitimler ve katıldığım toplantılar sonrasında ve sayesinde din ile bilimin aslında sanılanın tam tersi olarak hem de çok büyük bir payda da birleştiğini kendimce tespit ettim: Hepimiz birer küçük yaratıcılarız. İçimizde Tanrısal bu nüve, Tanrısal bu özellik bulunmaktadır. Kendi kaderlerimizi, kendi hayatlarımızı bizzat yaratmaktayız. Kabala’da da bu denmiştir, Tasavvuf’ta da bu vardır, Kuantum’dabunun üzerine kurulmuştur. Rahatlıkla görebileceğiniz üzere blogumun alt başlığı da bu düşünceyi destekler nitelikte özellikle seçilmiştir: Ben bu sayfanın hem yaratıcısı ve hem de takip edeni olacağım.  Zaten hepimiz birer küçük yaratıcılar ve takip ediciler değil miyiz?

Katılımında bulunduğum bu son eğitim yine bu düşünceyi destekler nitelikteydi. İlk günden yalnızca bir kaç kişi vardı. Bu işe devam etmek isteyenlerin katıldığı devam niteliğindeki kursun ikinci günü oldukça keyifli, öğretici ve şaşırtıcıydı. Yağmur yine yağmaktaydı, manzara aynı manzaraydı, eğitmen aynı eğitmendi, salon yine aynı salondu ama hava oldukça farklıydı. Henüz öğrendiklerimi uygulamaktan uzakta gibiyim ama uygulama ihtimalinin olması bile Ki kare testini başarılı kılar nitelikte.

Hayatın anlamını hepimiz öyle ya da böyle aramaktayız. Şanslı olanlarımız heyecan verici ipuçları bulurken bazılarımız kısa sürede vazgeçebilmekteyiz. Bana göre hayatın anlamı insanın kendisiyle tam anlamıyla barışık bir hayat yaşamasıdır. Barışma çabalarım ve bu uğurdaki yolculuklarım halen devam etmektedir. Bir gün biliyorum, kendimle karşılıklı gelip, gözlerimizin taa içlerine bakıp, huzur, mutluluk ve özgürlük hisleriyle dolu olarak kadeh tokuşturacağız. İşte o gün benim Tanrısallaştığım ilk günüm olacak. Sizlere de bu keyifli ve öğretici yolculukta içten başarılar dilerim ...

16 Haziran 2011 Perşembe

Hayallerim, hobilerim ve ben - 4 Kabullenme ve tekrar başlama ...

Geçenlerde televizyonda Aşk Mektupları (Letters To Juliet) diye bir film izledim. Mutlak surette yalnızca bu filmi anlatan bir yazıyı ayrıca yazacağım. İddiasız, sıradan ama kesinlikle sıkıcı olmayan ve insanın içini ısıtan bir filmdi. Nasıl aradan istifade  şansa izledim inanamazsınız. Film için ilk söyleyeceğim şey muhteşem manzaralar içerisinde İtalya’da geçiyor olması. İtalya’da ağırlıklı olarak Verona ve Sienna’da geçiyor. O kadar güzel yerlerde, o kadar sıcacık çekilmiş ki insanın hemen tüm işlerini bırakıp oralara gitmesi geliyor.
Filmin İtalya'da geçiyor olması bile, tek başına benim filmi beğenmem için yeterli bir sebep.  Hep söylemişimdir İstanbul dışında yaşayabileceğim hatta yaşamak istediğim tek bir ülke var o da İtalya. Arya ve operalar, pizza, amaretto'lu espresso, limoncello, karafta kırmızı şarap, Venedik, Floransa ve artık Verona ve Sienna, Aşıklar çeşmesi, İspanyol merdivenleri, Verdi, Vivaldi, uzun ve neşeli yemek masaları, yüksek sesli sohbetler, kahkahalar, yavaş ve bir o kadar keyifli hayat, mahalle baskısız din motifli bir düşünce yapısı bu ülkeyi sevmemi sağlayan unsurlardan yalnızca bir kaçı.
Ben şarap içmesini çok severim. Fırsat buldukça da içmeye özen gösteririm. Bazen akşam yemeklerinde içerim bazen de yemek öncesi aperitif olarak alırım. Bunu alkole olan ihtiyacımdan değil, bir hayat tarzı olarak tercih ediyor olmamdan dolayı kutsal bir ritüel gibi uygularım. Hoşuma giden müziklerimi açarım ve günün yorgunluk ve sıkıntılarını bu şekilde üzerimden atmaya çalışırım. Benim gibi insanlar illaki vardır ama olmayanlar oldukça çoğunlukta ve çoğunluk beni anlamaktan çok uzakta. Bırakın dışarıdaki yabancıyı (olayın siyasi boyutuna hiç ama hiç girmiyorum bile) evimde bile bir iki kadeh içtim diye eşim tarafından alkolik muamelesi görüyorum.
Bunları niye mi yazdım?
Filmde herkes ama herkes benim gibiydi. Tanrım ne büyük bir mutluluk olurdu çoğunluğun bu tarz insanlardan oluştuğu bir yerde yaşamak. Her geçen gün İtalya’ya yerleşme isteğim daha da artıyor.
Eşimle birlikte iki sene kadar Hollanda’da Haarlem diye küçük, minicik ama muhteşem bir şehirde yaşadık. Amsterdam’a trenle yalnızca 15 dakika mesafedeydi.  Bulunduğumuz süre boyunca eşime inat ben her fırsatta geri dönmek için çabaladım durdum. Sonunda döndük de ve ben o günden sonra eşimin sözünden bir daha dışarı çıkmadım. Dönüşümüz büyük çok büyük bir bir hataydı.
Düşünüyorum da hayatımın en güzel iki yılı idi. Çok ama çok eğlenip, çok gezdik. İşimizi de aksatmadık ama. Yalnızca oradaki şartlar, imkanlar, özel-iş hayat dengesi  ve insana verilen önem çok ama çok farklıydı. Ben tüm bunların önem ve kıymetini geç anladım. Oysaki kalmalı ve oradan da belki İtalya’ya geçiş yapmalıydık ama ben sürekli Ortaköy’ü çok özledim diye ağlayıp durdum. Rakı vardı, balık da vardı ama ben yine de rakı balık diye söylenmeye devam ettim. Sonunda mızmızlanmalarıma dayanamayan eşimi de bezdirip İstanbul’a kesin dönüş yaptık.
Döndüğümüzde hayallerim vardı benim ve hayallerimi destekleyen hobilerim. Birbirleri için vardılar. Sonra baktım ki ikisi de çıkmış gitmiş hayatımdan. Elimde ne yatmadan önce kuracak bir hayal ne de uğraşacak bir hobim kalmış.
Peki ama neden tüm bunlar başıma gelmişti? Elimin adeta içine kadar gelen mutluluğu hangi akla hizmet elimin tersiyle itmeye kalkmıştım? Yavaş yavaş onu da çözdüğümü düşünüyorum. Kısaca özetlemek gerekirse size şunları söyleyebilirim:
Sahip olduğumuz sevinç ve mutluluk ancak dayanabileceğimiz acı ve sıkıntı oranında mümkündür. Bunlardan birini reddetmek, ötekini de yok eder. Huzur ve mutluluk dolu bir hayat ilk başta cennet gibi görünse de gerçekte cehennemden bir farkı olmayacaktır.
Hayattaki tüm zıtlıkların, bir dengesinin olması gerekir. Tüm acıların ve sevinçlerin, nefretin ve sevginin, tüm çirkinliklerin ve güzelliklerin, korku ve çatışmalarla dinginlik ve barışın bir bütün olarak kabul edilmesi gerekir. Önce başımıza gelen iyi ya da kötü her şeyi kabul etmekle başlamak gerekiyor. Başımıza gelmiş ise bir nedenden ötürü gelmiştir. Bir kere bu kabulü yapmışsak ikinci adıma geçebiliriz.
İkinci adım ise iyi ya da kötü tüm yaşadıklarımız, tüm başımıza gelenler, gelişebilmemiz için bizlerin seçimleri olduğu gerçeğidir. Eskinin kadim inançlarına göre tüm insanlar Tanrı'nın birer yer yüzündeki suretleridir. Varolan her şey Tanrı’dan oluşmuştur. Evren ve Tanrı birdir. Tanrısal ışığın bir parçası olan bizlerin farkında olalım ya da olmayalım yegane amacı ayrıldığımız ana kaynağa, yani Tanrı’ya dönmektir. Bu dönüşü de ya da bu birleşmeyi de ancak ruhun tekamülü, yani kendini geliştirebilmesi, aydınlanabilmesi ile olabilecektir.
İşte hayatta başımıza gelen her şey bu nedenlidir ve bizlerin seçimidir.
Hayallerim için savaşmalıyım. Bu nedenle ben bu kabullenmeleri gönülden yapmaya karar verdim. Bir şekilde, nedenini anlayamadığım akıllara ziyan bir sebepten bu kararları vermişim. Şimdi bir şekilde bunları temizlemek yine bana düşüyor.
Blog tutmak benim için işte bu nedenle çok önemli. Uzun bir süreden sonra ilk defa bir hayal tekrar kapımı çaldı. Onunla dolaşan hobi de fırsatı kullandı ve hayatıma tekrar girdi. Mümkün olduğunca yazıyorum ve yazmaya da devam edeceğim. Bu sefer seçimimden ve hayalimden vazgeçmemeye kararlıyım. Hikayeler de yazmaya devam edeceğim.
İtalya’ya gidene kadar evimde şarap içmeye her türlü olumsuz tepkilere rağmen devam edeceğim.
Ama en önemlisi kendimle ters düşmeyeceğim. Barışık yaşamak için elimden geleni yapacağım. İyi ve cici çocuk olmaktan ziyade adil bir yetişkin olmaya çalışacağım.
Tüm bunları yapabilir miyim?
Bilemiyorum. En azından deneyeceğim. Yapamazsan bir süre sonra size bambaşka bir şekilde zaten açılırım, içimi dökerim ve rahatlarım. Muhtemelen yeni hareket planımı açıklayıp yeniden uğraş veririm. Başarabilirsem yazılarıma İstanbul yerine İtalya’nın bir şehrinden devam ederim :-)
Önemli olan aynada gözlerimin taaaa içine korkusuzca, sıkılmadan, huzur içerisinde bakabilmemdir. Bunu başarayım bana zaten yeterli gelecektir.
Gözlerinizle korkusuz, mutluluk dolu buluşmalar dilerim ...