Bu Blogda Ara

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Tatil Köyü yerine huzurlu bir köy tatili ... (tekrar)

Yonca Lodge


Çok şükür ki yeniden tatile gitme zamanı geldi çattı ailemiz için. Geçen sene bu zamanlarda bu yazıyı yayımlamıştım. Yazıyı okumuş olanların anlayacağı üzere biz Yonca Lodge'u çok sevmiş ve daha geçen sene bu sene için rezervasyon yaptırmıştık. Durum böyle olunca yeniden tatil yazısı yazmak yerine aynı yazıyı tekrar yayımlamayı uygun gördüm. Tatil dönüşü yaşanan farklılık ve hoşluklar olur ise ayrıca sizinle paylaşacağım. Şimdilik hoşça kalın ve kendinize iyi bakın ...


Bizim evde her sene aynı telaş, aynı endişe ve aynı koşuşturmalar olur her bir tatil öncesinde. Sene de bir kere gidildiğinden olsa gerek, iyi olmalıdır, ekonomik olmalıdır, kolay gidilebilmelidir, denizin dibi olmalıdır, çok sıcak ve çok soğuk olmamalıdır. Sırayla ve üşenmeden bir çok alternatif değerlendirilir ve genelde bu kıstaslara uygun birbirinin aynı, ya da hadi benzer diyelim, yerler tercih edilerekten aynı tatiller yapılır çoğu sene. Artık şaşırmayacağınız üzere çoğu yere eşim karar verir. Nedeni benim pasif hareket ediyor olmamdan ziyade, bir de tatilde olası yanlış bir tercihten ötürü dırdırlanmasının önüne geçmektir. O seçer ve tüm sorumluluk onun olur. Ben genelde hem parayı öder ve hem de elimdeki ile mutlu olmaya çalışırım. O ise beğenmediği bir şey olursa, kendi tercihine bile laf atmaya devam eder. Çok keyifli anlardır öylesi anlar. Bir nevi kendi kendisiyle çarpışıyordur ve yenen olmayacaktır. Uzun bir seyir zevki anlayacağınız. Eşimin tüm organizasyonu üstlenmesinin bir diğer artı yanı ise tüm organizasyonu, santim santim onun yapması, onun planlamasıdır. Ben amaç denklemini kurarım ve yaklaşık bütçe ile olmazsa olmazları belirlerim. Gerisi onun işidir. Uçak ve otel rezervasyonları, bavulların hazırlanması, gerekli olan alışverişler,  gidilecek yerde yapılacaklar, ilgili transferler... Biliyorum hayatım çok zor ama alıştım artık. Beni dert etmenize gerek yok.

Bu sene eşim kendini aştı. Çok iddialı ve damdan düşer gibi olacak biliyorum ama tüm senelerin uzak ara en güzel tatilini yaptırdı bizlere. GÖCEK ADASI: SEN KALK, CENNETTEN KOPUP BURALARA GEL ... yazımı okumuş olanlarınız bu adayı hatırlayacaklardır. Bu muhteşem adada çok keyifli anlarımız olmuştu. Eşim aradı, taradı ve sonunda bir nevi içinde yaşanabilecek, kalınabilecek bir Göcek Adası buldu bizlere. Size kişisel ve şiddetli bir tavsiyede bulunmak istiyorum: Bütün işlerinizi bir kenara bırakın, artık yapmayın, ya da en azından ara verin ve kalkın Fethiye yakınlarındaki Yonca Lodge’a tatil yapmaya gidin. Hani yeryüzündeki cennet sözü sanki bu şirin yer için söylenmiş. En son ne zaman yalnızca siz istiyorsunuz diye bir şey yaptınız? Bu yere zaman kaybetmeden yalnızca siz istiyorsunuz diye gidin. Kendinizi şımartın ve gidin.

Küçük hem de çok küçük ama öyle bir şirin öyle bir güzel ki, kolay kolay ayrılmak istemeyeceksiniz. Hani anlatılmaz yaşanır derler ya kaldığımız yer işte böyle bir yerdi. Ne kadar anlatsan o dinginliğini, o huzur veren ortamını, sakinliğini, güzelliğini anlatamam. Ben böylesi huzur dolu, sakin ve bir o kadar güzel bir tatil çok uzun bir süredir yapmamıştım. Bir kere her yer yeşillik ve ağaçlık. Çeşme’de arkadaşlar kavrulurken, biz Fethiye’de hadi o kadar geldik bari bir denize girelim diyorduk. O kadar ağaçlık ki sıcaklar gelip size ulaşamıyor bile. Tesis ağzına kadar dolu olsa bile ancak 36 kişi kalabiliyor tüm tesiste. Toplamda hepi topu 14 oda mevcut. Buna karşılık her yer hamak dolu. Kumsalda pavillon’lar var ki bir de beleş. Tatil köylerinde terbiyesizler, buraların kullanımını ayrı ücretlendiriyorlardı. Burada ise sebil. Beğenmedin git diğerine yerleş, olmadı eşin birine sen diğerine yerleş. İdeal durum bu aslında, böylelikle sessizliğin tadını çıkararak, dırdırdan uzak kitap okuyabilirsin ama her idealin aslında çoğu kere içinde ütopyayı barındırdığı gibi bu da gerçeğe çok uzak bir durum. Ama işte başarabilsen bu imkan bile var düşünün artık.

Her yer tavuk, ördek, kaz, horoz ve civcivlerle dolu. Kedi ve köpek olmazsa tabii ki olmaz. Onlar da vardı. Tam yanımız sazlıktı mesela. Sazlıkta kurbağalar, değişik değişik ses çıkaran börtü böcekler. Tam bir görsel, duyusal ve ruhsal şölendi. Hep tatil köyüne gitmeye alışık olan bizler, belki de ilk defa köy tatili yapıyorduk hayatlarımızda. Alışık değildik ama pek sevdik. Gerek temizlik, gerek ilgi ve alaka, gerek konum, gerek denizi ve havuzu ve gerekse ücreti bakımından dört dörtlüktü.

Bir kere tüm yemekler için kullanılan malzemeler bizzat yanınızda gördüğünüz bahçelerdendi. Roka salatası istiyorsunuz mesela, gidip toplayıp yapıyorlar. O gün tutulan balık varsa akşam balık siparişi verebiliyorsunuz. Ama dert etmeyin hemen yanınız bahçe olduğundan tabii ki aç kalmıyorsunuz. Ev yapımı bir elma-ayva reçeli vardı ki, yok böyle bir şey, ilk tadımımla beraber inanın lezzetinden ve bu tadın içimde oluşturduğu mutluluktan bir anda gözlerim doldu. Hem ağladım, hem yedim, hem ağladım, hem yedim. Ben bunu kaldığım günlerin tamamında hep yaptım. Eşim bir ara yeter demese bu eylemi yapmaya devam edecek ve her gün ayrı bir kavanozu bitiriyor olacaktım.

Siz akşam yemeklerini, ya da kahvaltıları kumlara basarak yemenin keyfini hiç tattınız mı? Düşünün güzel soğuk bir beyaz şarap, yanında deniz mahsulleri ile dolu bir masa, aileniz ile birlikte, kumlara basarak, dalgaların sesi altında yemek yiyorsunuz. Ya da denizden yeni çıkmışsınız ve masa hazır sizi bekliyor. Üzerinize bir şeyler giyip öğle yemeğinizi kumsalda, ağaçların altında yine kumlara basarak ve soğuk bir bira ile birlikte alıyorsunuz. Hele ki kahvaltılar. İnsanın hemen sabah olsun da yeniden yemeğe başlasam dedirten bir ziyafet, adeta bir şölen. Önce bir deniz sefası ve sonra kurulanıp kahvenizi yudumlamaya başlıyorsunuz. Kahvenin çekirdekleri hemen yanı başınızda çekiliyor ve hazırlanıyor. O kadar taze ve bir o kadar leziz. Şaraplar Antalya yöresinden benim her zaman için bayıldığım ve severek tükettiğim Likya şarapları. Cabernet’si, Merlot’su hepsi bizimleydi. Biralar Tuborg, normali de var malt olanı da. En önemlisi her daim buz gibi. Rakı olarak Yeni Rakı’da mevcut, İzmir de. Ben Yeni Rakıyı tercih ettim. Hep tatil köylerindeki düşük kaliteli içkileri bilen bir kişi olarak daha ne olsun diyor insan. İçtikçe içesi geliyor doğal olarak. Yemek servisleri bile ağırdan ağırdan yapılıyordu. Sanmayın ki yetişemediklerinden. Şehir hayatın koşuşturmasına ve telaşına inat servisler özellikle yavaştı. Bizlere içkilerimizi yudumlayıp, tadına vararak sohbet etme şansı veriyorlardı sanki ve kasıtlı olarak. Ne mi yaptık? Durmadan denize girdik, bir o kadar da yedik ve içtik. Bol bol sohbet ettik. Her şeyden evvel çok iyi ağırlandık. Bizler orada müşteri değil misafirdik. Bunu gerçek anlamda bizzat hissettik, yaşadık. 

Gelen herkesin herkesle muhabbeti,selamlaşması vardı. Huzur ortamı öyle bulaşıcıydı ki, geldikten bir kaç sonra aura renginiz bile değişip, ermiş bir insanın olgunluğuna eriyordunuz. Yüzlerde bir tebessümle ortamın tadını çıkarmaya başlıyordunuz. Yerlisi, yabancısı herkes huzur potasında eriyip, yenileniyordu. Belki şaka gibi gelecek ama sanki herkes, herkesle beraber tatile gelmiş gibiydik. Sanki bir olmuştuk. Öylesi bir huzur ve dinginlik. Ben daha ne yazabilirim ki bunun üstüne.

Oğlum bulunduğumuz süre zarfınca neredeyse hiç denizden ve havuzdan dışarı çıkmadı. Denize de doydu, güneşe de. En azından belli bir süreliğine. Bütün gün boyunca tüm enerjisini harcadı durdu. Tüm senenin pineklemesini bir kaç günde üzerinden attı. Akşam yemekleri sonrasında ise hemen uyuyakaldı her defasında. Biz de eşimle birlikte bilgisayardan daha önceden yüklediğimiz diziyi seyrettik akşamları.

Bu tatil bize çok iyi geldi. Dinlendik, eğlendik, bol bol yedik ve yüzdük. Ne stres kaldı, ne sıkıntı, ne de telaş. İhtiyacımız fazlasıyla varmış. Oğlumun bu süre zarfında, gözlerindeki mutluluk ve ışıltı ise paha biçilmezdi. Anı kesemize bir kaç gün daha atıverdik. Ne mutlu bizlere ve daha nicelerine ...

29 Haziran 2015 Pazartesi

Bir dönüşümün hazin dolu hikayesi 4


Sakin ve huzurlu bir liman: Aktif kadercilik

Bir önceki yazımın sonlarına doğru içinde bulunduğum durumu anlatmıştım; sonrasındaki bir dönem kah meleklerle konuştum, kah reiki yapıp durdum kah dilekler tutup gerçekleşmesi için çeşitli ritüelleri uyguladım. Günlük olumlama cümlelerimden ve NLP uygulamlarımdan sıkılsam da asla ve zinhar hiç vazgeçmedim. Yetmedi Nefes kursuna gittim. Kurs da kesmedi, nefes ile ilgili özel kişisel seanslara katıldım. Tüm bunlar başarısız geçti demeyeyim de daha çok amaçladığım şeylere bu tekniklerle ulaşamadım. Yani anlayacağınız huzur bulmam konusunda değişen çok bir şey olmadı. Hatta tam tersi batışım devam etti. Dibinde dibi varmış dedirtecek şekilde düşüşüm devam etti. Hayatım günden güne içinden çıkılmaz bir hal almaya başlamıştı.

Peki neler mi oluyordu? Neye el atsam kuruyordu. Ne ile uğraşsam zarar ediyordum. İkili ilişkilerde sıkıntılar yaşıyor, günden güne kendime olan sevgim de saygım azalıyordu.

Yok bu gidişin bir son bulması gerekiyordu dedim ve çözüm olarak kurşun döktürmenin en iyi yol olduğuna karar verdim. Başladık araştırmalara. Ona sorduk, buna sorduk ve sonuçta koskoca İstanbul’da bize kurşun dökecek kimseyi bulamadık. Ekmek yok pasta var misali, kurşuncu teyze bulamadık biz de feng shuici teyze(ler) bulduk. Geldiler eve, ölçtüler, biçtiler. Kafa kafaya verip düşündüler ve bizim için en iyi olana karar verdiler. Bir plan çizdiler ki valla paralarını hak ettiler. Bugüne kadar para verip de en azından somut bir şekilde karşılığını aldığım tek teknikti. Bir plan ki belki 3-4 saatimizi harcadık anlamak ve uygulamak için. Tabii ki doğal olarak dünyanın parasını verdik. Üstelik yalnızca danışman teyzelerine de değil, sonrasında aldığımız bir ton kişisel ve ev takılarına. Üstelik az parada vermedik hani bu birbirinden değerli eşyalara, belki teyzelere verdiğimizden daha fazlasını bizleri kötü enerjilerden koruyacak mallar için verdik. Evimiz karnaval yeri gibi oldu. Bugün evimizin herbir köşesinden bir şeyler sarkmakta ve enerjinin sorunsuz bir şekilde akması sağlanmış durumdadır. Evde huzur tavan yapıyor anlayacağınız.

Kuşun döktürecek birini bulsak oldukça ekonomik olarak sorunumuzu çözdüğümüzü sanacakken çözecekken kendimizi türlü türlü oyunlar oynarken bulduk. Mesela evdeki bazı köşeler gösterildi ve karar verirken buralara bakmam söylendi. Açık klozet zinhar yasak, iyi enerjiyi çekermiş. Sen misin bunu öğrenen, çocuğun peşinden klozeti kapatmak için koşar olduk. Evin belli köşelerini oradaki pozitif enerjiyi aktive edebilmek adına sürekli aydınlatır olduk. Merak etmeyin hemen tasarruflu ampuller aldık bu noktalar için. Beğenerek aldığımız güzelim çiçeğimiz beğenilmedi mesela ve evimizden acımasızca gönderildi. Adaçayı yakarak kötü enerjileri kovduk evimizden. Sirkeli sular ile sildik her bir yeri. İş yerinde bile karşıma güney yönünü almamam gerektiğinden masamın yerini değiştirdim. Bana iyi geleceği söylenen taş elimde siyah renkleri tercih eden ben kendimi yeşil renk kazak ararken buldum. Ve aslını isterseniz daha bunlar gibi nice şeyler yapmaya başladık. Asmakla, klozeti kapamakla işler istediğimiz gibi gidecek, enerji sorunsuz akacak diye düşündük. Keşke herşey para ile veya bir kaç danışman ve bir kaç parça eşya ile çözülebiliyor olsaydı. Unutmadan bu feng de en az 5000 yıllık kadim bir uygulama imiş. Biz de hem çaresizlikten ve hem de bir bildikleri vardır bu 5000 sene boyunca bu işe gönül verenlerin dedik ve bu güzide tekniği de uyguladık anlayacağınız.

Yok kardeşim bu teknik de işimize yaramadı. Sorunlar çığ gibi aratarak devam etti. Biz o kadar enerjinin akışı için uğraşalım o bize bir gram fayda sağlamasın. Başlarım böyle tekniğe ...

Yahu kardeşim bir faydasını göremedim işte. Yeminle söylüyorum bugüne kadar uyguladığım tekniklerin hiçbiri işe yaramadı. Hepsini mi salakça ve özensiz yaptım? Öyle şeyler gördüm ki, öyle inananlar ve bu inananlardan dünyaları götürenler, anlatsam şaşarsınız. Yeminle söylüyorum ben yapanlar adına utandığımdan yazamıyorum ki raflarda nice kitapları satılıyor. Hadi, ben fayda görmedim, hayır faydasını gören birini de tanımadım. Eğitmenler hariç, onlar iyi kazanıyorlar tabii ki. Rahatlama tabii ki oluyor günün sonunda kendinle baş başa kalıyorsun ama rahatlama dışında tek bir faydasını gören var mı? 

Başka neler mi yaptım?

Neler yaptım neler. Bende hikaye bol. Aktardan yedi dükkan süprüntüsü denen bir bitkiler karışımı aldım. Tavada bunları yakıp elimde tava oda oda dolaştım. Nazarlar, kötü enerji ve keyfimizi kaçırmaya neden olan ne varsa evden kovulmalıydı ve bu karışımın dumanı bunun için bire birmiş. Üzerimin ve evin kokması dışında bir faydasını! çok görmedim açıkçası.

Sonrasında astroloji ile ilgilenmem başladı. O teknik atlanmamlıydı. Ben de zaten atlamadım. Şimdi dönüp baktığımda yine akla en yatkın olanı bu teknikti. Önce Kabalistik astrolojiyle ilgilendim. Büyücülük ve falcılıktan bilime terfi edilmişse bu disiplin, bunda Kabalacıların etkisi büyüktür.

Kabalistik astrolojiye göre her birimiz spirituel gelişimimiz için en doğru yerde ve zamanda doğduk. Hayattaki amacımız ise bu akıma göre ruhsal gelişime ve Tanrısal Işığın bir parçası olabilmekti.İşte doğru yer ve zamanda doğarak özgür iradelerimizle potansiyelimizi tam olarak kullanarak bu ışığa ulaşmak gerekmekteydi. Geleneksel Astrolojiden farklı olarak Kabalistik Astrolojinin amacı horoskoplar yardımıyla şanslı ve şansız dönemlerimizi paylaşmak değil, evrenin etkilerinin üstesinden gelmek ve hayatlarımızın akışını kontrol altında tutmayı, kaderlerimizin efendisi olabilmeyi öğretmekti. İlk nefes aldığımız o mucizevi andan itibaren mensubu olduğumuz burcun olumlu ve olumsuz özelliklerini alırız. Ama burada burç özellikleri kişiliğimizin nedeni değil bir sonucudur. Bu hayata kadar geliştiremediğimiz özelliklerimizi geliştirebilmemiz ve ışığa biraz daha yaklaşabilmemiz için bize yardımcı olan bir mekanizma gibidir burçlar. Amaç geliştirmemiz gereken özelliklerimizi geliştirebilemek için bu özelliklerin hüküm sürdüğü burçta doğmaktır. İlginç bir teori değil mi? Babacım ilginç olmasına bile gerek yoktu. Farklıydı ve ihtiyacım vardı ve ben de ilgilendim. Hoşuma da gitti. Sonrasındaki durak doğal olarak geleneksel astrolojiydi.

Kabalistik astroloji ile Geleneksel astrolojinin ortak noktası başıma gelenlerin mutlak surette bir nedeninin oldu idi. Bir süreç insan hayatında yaşanıyordu. İnişler, çıkışlar, başarı ve başarısızlıklar tabii ki vardı ve hep de olacaklardı. Önemli olan gelişimdi, önemli olan her hayırda bir şer ve her şerde bir hayır olmasıydı ve yine önemli olan ister kişisel çaba olsun, ister ruhani güçler, ister yıldızların hareketleri, bir şekilde hayatın sizi hep bir sonraki faz için hazırlamasıydı. Bu döngü ilk nefes alışınız ile başlayıp son nefsinize kadar da devam etmekteydi. Yapabilecek çok fazla bir şeyiniz yok.

İşte bu düşünce tarzı beni rahatlatmaya başlamıştı. Yine bu nedenle kendime çok misyonlar yüklemek yerine içinde bulunduğum sürecin tadını çıkarmam gerektiğini düşünmeye başlamıştım. Her şeyi kendi omuzlarıma yüklemek ve bu yükleri taşımama rağmen başarıya ulaşamak beni her geçen gün biraza yıpratıyordu. Aslında ben istesem de istemesem de her geçen gün biraz daha gelişiyordum. Olumsuz başıma gelen her bir olay ise yalnızca benim biraz daha gelişebilmem içindi. Kontrol ben de değildi, hiç olmamıştı. Patron ben değildim. Hatta patronluk konusunda esamem bile okunmuyordu. Bunu yavaş yavaş anlamaya başlamıştım.

Irmakların bir hızları vardır ve doğasından daha hızlı akıtamazsınız. Yani her şeyin kendine uygun zamanda gerçekleşmesi gerekiyordu ve bu gerçeği benim anlamam için çok para harcam ve nice tekniği başarısızca uygulamam gerekiyordu. Yüzleşmek gerekiyor. Yok efendim kendi kaderimin efendisiymişim yok küçük tanrılarmışız. Evet özgür irade tabii ki var ama gelecek için istekler konusunda var. Sen isteyeceksin, duanı edeceksin ama gerisine karışmayacaksın. Kabul edelim ya da etmeyelim patron bizler değiliz.

Hayatlarımızda tesadüflere yer yoktur. Hepimizin dünyaya gelişlerinin bir nedeni vardır ve tüm başımıza gelenler bu nedenler içindir. Yani aslında başımıza gelen iyi kötü her şeyin bir nedeni vardır ve bizim en yüksek hayrımızadır. Ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır, dersimizi alalım ve ilerleyelim. Hayatımızda karşılaştığımız her olay, bizim için en mükemmel olandır. Bu nedenle ne geçmişle, pişmanlıklarınla ya da zaferlerinle zaman kaybet ne gelecek için endişelen. Günü yaşa, tadını çıkar, kendine iyi bak ve tüm kalbinle sev.

Neden ben” yerine “Ne öğrenebilirim” sorusunu sor her bir defasında. Hayatındaki her gün bir hediye, kıymetini bil.

Hayatın anlamını hepimiz öyle ya da böyle aramaktayız. Şanslı olanlarımız heyecan verici ipuçları bulurken bazılarımız kısa sürede aramaktan vazgeçebilmekteyiz. Bana göre hayatın anlamı insanın kendisiyle tam anlamıyla barışık bir hayat yaşaması. Barışma çabalarım ve bu uğurdaki yolculuklarım halen devam etmektedir ve hep edecektir. Bu sıralar sığınacak güzel, sakin ve huzurlu bir liman bulmuş gibiyim. Ben aktif bir kaderciyim. İyi yolda olduğumu yaşadığım tüm olumsuzluklardan sonra biliyorum. Bir gün biliyorum, kendimle karşılıklı gelip, gözlerimizin taa içlerine bakıp, huzur, mutluluk ve özgürlük hisleriyle dolu olarak kadeh tokuşturacağız. Sizlere de bu keyifli ve öğretici yolculukta içten başarılar dilerim ...





22 Haziran 2015 Pazartesi

Bir dönüşümün hazin dolu hikayesi 3

Meleklerle Dans

Norbekov, İnsanın hasta, çirkin ve fakir olmaya hakkı yoktur demiş. Boşuna mı söylemiş üstat, bir bildiği vardır dedim ve devam ettim, durmadan, sıkılmadan ve hevesle hep devam ettim. Bir şey olduğu aslında yoktu ama ben hep kendimi her geçen gün ve her gittiğim kursla biraz daha geliştiriyorum sandım durdum yıllarca. Potansiyelimi tam olarak kullanabilmek adına çalışıyorum sandım onca zaman, kendimce kendimi araştırıyorum sandım ve dahası tüm bu çabanın beni mutlu, huzurlu ve özgür hissettiriyor yanılgısını yaşadım durdum. Anlayacağınız geriye dönüp baktığımda gördüğüm tek şey koca bir fiyasko, kendi adıma kişisel bir skandal. Trajikomik yaşanmış yıllar ve kendi kendimi kandırıp durmam.

Sonra bir gün pat diye Meleklerle tanışmaya karar verdim. Gittim kursa ve tanıştık kendileriyle. Beraber iletişime geçip, geçmişimi temizledik. Gelecekle ilgili sorular sorup cevaplarımı aldım. İki yanımda bulunan ve sürekli benimle olan 2 meleğin isimlerini öğrenmeye çalıştım. Hoş kurstaki herkes bu isimleri öğrenirken (herkesin ki farklı farklıydı) ben bu konuda bir bilgi sağlayamadım. Kursu veren kişiye rica ettim. Ben öğrenemedim, size belki cevap verirler gibisinden ama o da ancak benim isteyip alabileceğimi söyledi. Yersem. Yemiş gibi yaptım. Ne güzel dünya bu dünya. Konu çok ruhani olduğundan bu konuyla ilgili yazacaklarım daha çok kurs ile ilgili olacak. Zor durumda olan insanlar var ve bir de bu durumdan çıkar sağlamaya çalışanlar. Eğer yanılıyorsam hepsinden içten özürlerimi dilerim. Dışarıdan görüntü çok inandırıcı değildi açıkçası. Her şeye rağmen meleklerle iletişim, söz konusu bu iletişimi hissedememiş olsam da çok heyecan vericiydi. Yani aslında ben daha çok onlarla iletişime geçebileme ihtimalini sevdim. Bugün bile zaman zaman onlarla konuşup, sorduğum sorulara cevaplar arıyorum.

Zamanında adını vermeden bu kurs ile ilgili yazmış olduğum yazıdan bir bölümünü aşağıda sunuyorum.

Yağmurun şakır şakır yağdığı bir Cumartesi sabahında arabamı park edip, bir miktar yürüdüm ve adresi verilen apartmandan içeri girdim. Seminer apartmanın en üst katındaki bir dairede verilmekteydi. Zili çaldım. Kapıyı genç ve hafif toplu bir bayan açtı. Hoş geldiniz deyip beni içeri aldı. Saçlarım kısa olduğundan yağmur altında ıslanmam çok dert değildi ama montum bayağı bir ıslanmıştı. Önce onu çıkardım ve bana gösterilen kapıya doğru ilerledim. İçeri adımımı attığım zaman ilk fark ettiğim şey salondan görünen muhteşem boğaz manzarasıydı. Bir taraftan Boğaz köprüsünü ve diğer taraftan tüm Topkapı Sarayı, tüm ihtişamıyla Ayasofya ve Sultanahmet Camii. Manzaradan zor da olsa gözlerimi alıp boş bir yer ararken, yanımdaki kadının sözlerini duydum: Sınıfın tek erkeği de işte geldi. Hani bir söz önce bir anlam ifade etmez de bir süre sonra dank diye bilincinize düşer ya, benim ki de o hesap yerime oturana kadar hanımefendinin söylediklerini yalnızca duydum ama anlamlandıramadım ama sonrasında tüm sınıftaki toplam 25 çift bayan gözünün bana çevrilmesiyle içinde bulunduğum durumu hemencecik kavrayıverdim: Orta hatta ufak denebilecek bir salondaki eğitmen dahil 25 kadın arasındaki tek erkek bendim. Tüm dalga geçmeye hazır gözler bana çevrilmişti. Hafif tebessümle bana bakan kadınlara nazikçe selamlar vermeye başladım. Her selam verdiğim kadın sırasını salmış gibi kafasını çeviriyordu. Eğitmen ben gelmeden önce başladığı sözlerini tamamlayıp bana hoş geldin dedi. Kısaca kendimi tanıttım. Arada senin burada olmanın kesin bir sebebi var gibi laf atışlar arasında, eğitmen beni adeta sınıfa kabul etti. Bu kabul diğer bayanları da sakinleştirmişti, artık bana bakmıyorlardı. Sınıfın doğal olmayan doğal bir üyesiydim artık.

Bu doğal üyelik tüm kadınların ben yokmuşum gibi davranmasına neden olmuştu. Sabah kuşağındaki genelde kadınların izlediği programları gözünüzün önüne getirin. Bir bağrış çığrış, kimsenin kimseyi dinlemediği bir gürültü kaosu. Eğitmen bile bazen çaresiz kalıyordu. Ben ise programı televizyondan izliyormuş gibiyim ama tek farkla programın bizzat içindeyim. Konuşmaya cesaret ettiğimi söyleyemem, susup sessiz kalsam doğal bir üye gibi hareket etmemiş olacağım. Ne yapacağımı bilemez bir halde oturup bana atılan lafları zaman zaman cevaplandırmaya çalışarak zaman geçirmeye çalıştım durdum.
....
Rüyalarında geleceğini görenlerden tutun da, yine rüyalarında kendini cennette görenlere, konuşurken birden susuyorum ve öncesini hatırlamıyorum, bu ne demek şimdi gibi soru soranlara, tam bir kadınlar matinesiydi. Hele bir kadın kramp girmesinin bir anlamı var mıdır diye sordu durdu belki onlarca kere. Durup durup otomatiğe bağlanmış gibi peki, ya kramp dedi sürekli. Eğitmen sürekli duymamazlığa geldi ki bu aslında bulunduğumuz ortam için tam yerinde bir stratejiydi ama kadın pes etmedi ve sormaya devam etti: Peki, ya kramp?  İyi tamam da peki, ya kramp? ya kramp?Sonunda eğitmen magnezyum eksikliğidir, doktora gidin dedi de kadın sustu. Ben ilk içten gülmemi bu söz üzerine gerçekleştirdim ama zamansızdı. Gülüşüm genel topluluk tarafından neden bilmem düşmanca algılandı. Öğretmen Tuğba, ev hanımı Tuba, bankacı Tuğba, ya da iş kadını Tuba hepsi bana kızmışlardı. Evet yanlış okumadınız, gelenlerin bir çoğunun ismi yazılışları farklı bile olsa aynıydı. Tanımadığınız birisini Tuğba diye çağırdığınızda bakma şansı hiç bu kadar yüksek olmamıştı.

Hava yağmurlu olduğundan girişte bir de galoş giymemiz gerekmişti. Hanımefendinin birinin ayağından galoş sürekli çıkıp çıkıp duruyordu. Sonunda dayanmadı ve sanki çok doğal ve sıradan bir şey soruyormuş gibi ayağımdan galoş sürekli çıkıyor; bu ne demek şimdi? diye sordu. Eğitmen garibim kem küm etti ve dahiyane bir stratejiyle içinize sorun dedi. Hanımefendi de sormuş olmalı ki hemen cevap geldi kendisinden: Sanırım artık duygu ve düşüncelerimi saklamamalı, dışarı çıkarmalıyım. Allahım bir tebrik, bir alkış tufanı oldu ki görmeliydiniz. Dedim ya tam şenliğin ortasına düşmüştüm.

İstiklal Marşını dinlerken tüylerim diken diken oluyor, bu ne demektir sorusuna tüm salondakiler tarafından verilen ülkeni çok seviyorsun cevabı sanki çalışılmış gibiydi. Ağzım neredeyse açık ve büyük bir hayranlıkla takip ettim bu paylaşılan ortak vizyonu. Tüm grup ortalama dağılımda %66’lık birinci sigma bölgesindeydi. Normal olmayan tek kişi de bendim.

Benim orada ne işim vardı. Sürekli kendi kendime bu soruyu sorup durdum. Bir süre sonra artık anlatılan olaylardan kopmuş, olan olayların notunu tutmaya başlamıştım. Keyif almaya başlamıştım. Yazacak, paylaşacak kelimeler yerini cümlelere ve satırlara bırakıyordu.

Hayatta meydana gelen tüm olaylar eğitimin konusuyla ilişkilendirilmeye çalışılıyordu. Mesela katılımcılardan bir tanesi eğitim arasında katılımcılar yokken tek başına bulunduğu bir esnada, eğitim yapıldığı yerde, tüm parfümünü üzerine boca edip, lavaboya gitmiş. O yokken eğitim başlamış ve diğer katılımcılar söz konusu bu kokuyu o sırada bizlerle iletişimde bulunan meleklerden geldiğine  inanmışlardı. Neyse ki sonra parfümü üzerine boca eden hanımefendi itiraf etti de gerçek anlaşıldı. Tüm gün boyunca yok artıkkkk, hadi canım sende, hadi be bu kadar da olmaz artık diye söylenip durdum tabii büyük bir sessizlik içinde. Bir de yapılan ve hiç de komik olmadıklarını çok rahat söyleyebileceğim esprilere abartılı bir şekilde gülen bir kaç kadın da sinirlerimi sürekli bozup durdu ilk gün.”

Dikkat ettiyseniz ilk gün diye alıntıladığım bölüm sona eriyor. Tabii ki doğru anladınız eğitimin 2. günü de vardı ve ateş pahasıydı. İlk gün eğitim ücreti farz edelim ki 1 TL ise ikinci gün eğitim ücreti 15-20 TL gibiydi. Arada muazzam bir fiyat farkı vardı. Paranın ne önemi var, mühim olan insanlık dedim ve ikinci gün eğitimine de katıldım.  İkinci gün eğitimini tamamlayanlara (ilk gün eğitimini almak şartıyla) Melek Danışmanlığı sertifikası veriliyordu. Anlayacağınız bu satırları yazan ben, bir Melek Danışmanıyım. İtinayla meleklerle iletişime geçebilir, sorular sorup cevaplar alabilir ve dahası geçmişlerinizdeki travmaları kordon bağlarınızı kesmek suretiyle şifalandırabilirim. Şifa bende işe yaradı mı bilmiyorum ama ben pek sanmıyorum. Açılmış olan üçüncü gözüm de muhtemelen yıllarca floritli macun kullanmış olmamdan sebep sonrasında pek bir işe yaramadı ama bol bol güldüm, notlar tuttum ve dahası danışman oldum. Daha ne olsun. Para verip danışman olmak bu olsa gerek zira öğretilen bir teknik ortada yoktu. Her şey paralıydı, melek kartları bile. Yanılıyor olabilirim, bu nedenle bu yalnızca benim görüşümdür ve yalnızca beni bağlar ama her şey ulvi amaçtan ziyade ticari amaç içindi. Konu melek olunca ticari amaç beni oldukça rahatsız etti.

Eğitmenler de alemlerdi. Sesini aklına geldiği zaman kısıp ruhani bir hava vermeye çalışıyordu ama çoğu kere boş bulunup normal ve hafif rahatsız edici bir tonla konuşuyordu. Hareketlerinin yapmacıklığı adeta yüzlerce metreden okunur nitelikteydi. İyi para kazanıyordu ve bu bir kaç saati geçirmesi gerekiyordu. Gülümsemesi bile sahte idi. Hele bazen gözlerini kapatıp düşünmesi yüksek sesle gülen kadından bile daha irite edici geliyordu. Sıkıştığı anda büyük bir yumuşaklık ve sesini ruhani hava vererekten içinize sorun diyordu. Hele bazen öyle anlar oluyordu ki belki 5 kere arka arkaya içinize sorun demek zorunda kalıyordu. Sahnenin bir başka komik figürü ise eğitmenin hemen yanı başında büyük bir haşmet ve azamet içerisinde oturan ve zaman zaman olaylara ombudsman gibi kısa ve bilge sözler söyleyerek katılan eğitmen yardımcısıydı. Tane tane ve yine ruhani bir havada konuşup kendi hayatından örnekler verip duruyordu. Konuşmasının tonu, bakışları ve oturuşu doğal bir saygınlık yaratırken konuşmasının içeriği genelde fiyaskoydu. Keşke öylece oturup dursaydı tüm gün boyunca.

Aralarda bir yandan çevremi seyredip bir yandan ikram edilen çayları yudumlayıp kendi kendime hep aynı soruyu soruyordum: Neden buradayım?

Cevabım aslında belli idi. Mühendislik ve istatistikle ilgilenen kişiler bilirler, Ki kare denilen ve popülasyonun içinden rassal olarak seçilen öğelerden oluşan örneklem kümesinin popülasyonu temsil edip edemeyeceğini test etmemizi sağlayan istatistiksel bir test vardır. Elimizdeki bağımsız değişkenin verilen bir bağımlı değişken üzerindeki etkilerinin birbirleriyle ilişkili olup olmadığını anlamamızı sağlar. Benimki de o hesaptı. Aldığım bu son kursun önceki sahip olduğum düşünceyi destekleyip desteklemediğini görmekti tek isteğim. Temel düşünce hep aynıydı ama izlenen yollar değişiklik gösterebiliyordu.

Takdir edersiniz sonrasındaki bir dönem hep bu olmayan tekniği kullandım durdum. Bazen kendimce cevaplar aldım ve bazen ise de kendi kendime öylesine konuşup durdum. Aslında ortada olan yine koca bir hiçlikti. Yani anlayacağınız değişen çok şey olmamıştı hayatımda. Desteksiz, tek başıma gemimi idare etmeye çalışıyordum. Dalgalar çok büyüktü ve gemim alabora olmak üzereydi. Acil hem de çok acil olarak bir liman bulmalı ve fırtına geçene kadar demirlemeliydim.

Sonrasındaki bir dönem kah meleklerle konuştum, kah reiki yapıp durdum kah dilekler tutup gerçekleşmesi için çeşitli ritüelleri uyguladım. Günlük olumlama cümlelerimden ve NLP uygulamalarımdan sıkılsam da asla ve zinhar hiç vazgeçmedim. Ne disiplinli bir adammışım bugün çok iyi görebiliyorum. Yetmedi Nefes kursuna gittim. Kurs da kesmedi, nefes ile ilgili özel kişisel seanslara katıldım. Ulan Allahın nefesi, özel dersi mi olur demeyin. Oluyor efendim. Ufak pet şişesini ön bölümünden kesip ağzınızın içine tıkıyorlar ve ağzınızdan hani neredeyse bayılana kadar nefes almaya zorluyorlar. Çekmiş gibi oluyorsunuz. Ne yer kalıyor ne de zaman. Başınız dönüyor, bir tuhaf hatta kötü oluyorsunuz. Aman devam edin, geçmiş travmalarınızdan kurtuluyorsunuz sıkışı altında nefes alıp veriyorsunuz. Sonrasında da paranızı verip hafiflemiş ve travmalarınızdan sıyrıldığınızı sanarak mekanı terk ediyorsunuz.

Sonrasındaki dönemde bir anda hayatımın merkezi nefes olmuştu. Öyle ya hayatın olmazsa olmazı alınan nefes’ti ve doğru nefes ile başarılamayacak bir olay, ulaşılamayacak bir yer yoktu. Nefes içimize üflenen ruhtu, bizi biz yapan ilahi tınıydı yoksa sakın aman bre hücrelerimize oksijen taşıyan soluk ile karıştırmayın. Yıllarca kullandığım göğüs nefesi ile hayatımı heba edip durmuştum. Artık karın nefesi ile potansiyelimi tam olarak kullanma zamanıydı. En iyi nefesi alabilmeli ve rezonansa girip bir üst tura çıkmalıydım. Aldığım o kadar nefes ve gittiğim özel dersler de işe yaramadı ve üst tura çıkma hayalleri kurarken elendim gittim.

Gittiğim ne kadar kurs ve yazacak ne kadar salaklıklarım varmış. Yazdıkça şaşırıyorum ama yazmamaktan da kendimi alamıyorum. Aslını isterseniz daha yazacak yığınla şey var. Hem dinlenmek ve hem de siz sıkmamak adına izninizi rica ediyorum.

Başarısız geçen daha nice kadim teknik maceram var. Hepsini yazacağım. Yazacağım ki sizler benim düştüğüm hatalara düşmeyin. Yazacağım ki boş yere birilerini zengin etmeyin. Yazacağım ki boş şeylere bel bağlamayın. Yazacağım da yazacağım. Hayır efendim kurnaz kadim teknikler lobisinden korkmuyorum. En kısa sürede tekrar görüşmek dileklerimle.

Sevgi ve saygılarımla,


15 Haziran 2015 Pazartesi

Bir dönüşümün hazin dolu hikayesi 2

Kadercilik vs Kadim teknikler

Kaderciliğin rahat, yumuşak, sarmalayan şefkatli, ulvi ve ruhani kollarından ayrılıp kendi başıma kalıvermiştim. Sudan çıkmış balık olmak bu olmalıydı. Eksik olan bir çok şey varken sen bir anda inanç sistemini değiştirirsen olacağı buydu işte. Bunca yıl sırtımı dayadığım büyük bir güç varken şimdi tüm hayatın aman vermez akışı karşısında tek başımaydım. Heyecanlı ve bir o kadar da aptalmışım. Artık daha çok çalışmalı ve hayatımı kendime göre kurmalı, yaratmalıydım. Önce eksikler tamamlanmalı dedim ve sırayla sayısız kurslara ve seminerlere katılmaya başladım. Çok eksiğim vardı, çok açtım ve bir şekilde bu açığı kapatmalıydım. Bu konuda mütevazi olmayacağım. Konuya amatörce yaklaşan biri olarak ulaşılabilecek en üst noktada olduğumu çok rahat söyleyebilirim. Hala da öyleyim aslını isterseniz ama artık bu işlerle pek uğraşmıyorum. Bir üst noktası zaten bu işten para kazanmak oluyor ki profesyonelleşme ile zaten olayın anlamı da yitip gidiyor. Yani aslında başka bir deyişle kendimi oldukça iyi de yetiştirdim durdum bu dönemde. Sonunda ne mi oldu? Nothing, Nada, Hiçbir şey...

En son ne zaman içten gelerek kahkaha attınız? Ben 2.evrede karnım ağrıyana kadar gülebilirdim. Öyle büyük zeka ürünü bir espri ya da şaka olması da gerekmezdi hani. Ufak deli saçması şeylere dakikalarca ve yerlere düşene kadar gülerdim, gülerdik. Hem biz buna uygunduk, hem çevremiz ve hem de konu içerikleri. Yaşadığım, tercih ettiğim hayat da tüm bu hislerimi desteklerdi.

Sorumluluklarım sınırlıydı. Kendi hayatımı çizmek gibi bir derdim yoktu. Dahası tercihlerim hep hayal dünyama giden yollar olmuşlardı. Ekonomide arz ve talep dengesi denen bir kavram vardır. Bir şeye ihtiyaç duyulursa anlam kazanır ve insanın dikkatini çeker. 2.everenin bütününde gerek ruhen ve gerekse fiziksel açıdan bana iyi gelecek hiç bir öğretiye, tekniğe ve eğitime ihtiyaç duymadım. Hayat büyük bir hız, coşku ve eğlence içerisinde gidiyordu. Kahkahalar atıyor, karnım ağrıyana kadar gülüyordum. Kendime güvenim üst düzeydi ve her şeyi yapabileceğimi biliyordum. Desteklendiğimi biliyor zaman zaman sıkıştığım noktalarda bir dua ile dengemi tekrar sağlayabiliyordum. Kimin böylesi zamanlarda spiritüel şeylere ihtiyacı olabilirdi ki?!! Böylesi ihtiyaçlar adı üstünde zaten ihtiyaçlar bir eksikliğin tamamlanması için vardırlar ve insan ihtiyaç duyana kadar böylesi şeylere zaman harcayamazdı. En azından ben harcamamıştım.

Peki neler mi yaptım? Hemen hemen hepsini, tüm teknikleri ... Kimisine dünyaların parasını verdim, kimileri için yurt dışlarından siparişler verip bekledim. Kimileri için büyük uzmanlarla yazıştım kimileri için ise bizzati kendim dereceler alıp taçlandırıldım. Hepsindeki temel amaç fiziksel bedenimle, duygu ve düşüncelerim arasında yaşamsal bir bağlantı kuruverilmesini sağlamaktı. Neler yaptıklarıma geçmeden önce gelin sizlere tüm bu tekniklerin önce ortak noktalarından bahsedeyim. Bahsedeyim ki siz siz olun bu tür tekniklerden uzak durun, genel kültür olarak bilin yeter.

Bir kere bu işi yapanlar, organize edenler çok ama çok akıllı kişilerden oluşur. Bu ve aşağıdaki bölümlerde sıralayacağım konular resmen toplumu şekillendirme araçları olarak kullanılmakta. Bir nevi aslında yapılan toplum mühendisliği. Düşünsenize toplumda bu ve bunun gibi araçlara inanmaya hazır 400 milyon kişi olsa ve bu kişiler yıllık 2000 dolar harcamaya hazır olsalar, toplamda iyi para etmez mi? Hem iyi para eder ve hem de bu 400 milyon bu kadar paraları kendi özel ilgi alanları için harcanmayıp büyük döngünün içerisine kullanılmış olurlar.

Bakıyorlar aklı karışık bir çok kişi var toplumda. Bir şeylere ihtiyaçları olan kişiler. Kimisine secret kitabını veriyor, kimisine reikiyi, kimisine nefesi, kimisine melekleri, kimisine de feng shui’yi. Babam gibi kaderci anlayışı seçenler oldukça rahatlar. Bir karar vermişler kafaları karışmadan yaşayıp gidiyorlar. Kafası karışık olanlar için ise seçimden bol şey yok. Ben işte hemen hemen hepsini yaptım yıllar içersinde. Aslında bu da kendi içinde mantıklı zira bu işi yapan büyük abiler dönem dönem yeni dozlar veriyorlar. Hepsini aynı anda ortaya çıkarmıyorlar ama hepsinin ortak bir yanları var aslını isterseniz: Ortaya çıkardığı yenilenme ve iyileşme gücü ile hepsi bilinen insanlık tarihinin en eski ve en önemli tedavi yöntemleri. On sene öncesinde adı bilinmeyen teknik aslında oldukça kadimmiş. Kimisinin tarihi 5000 yıllık kimisinin ki insanlık tarihi kadar eski ve bir o kadar kadim. Kadim kelimesi ise en sevilen sıfat bu öğretiler için. Bu kelimeyi kullanmayan uzman yok gibi. Fiziksel bedenle, duygu ve düşünce arasında yaşamsal bir bağlantı hemen şipşak kuruluveriyor. Sonrasında ise kadim zamanlardan günümüze gelen bu birçok spritüel ve mistik gelenek sayesinde bilinçsel aydınlanmalar yaşamaya başlıyoruz. Sonrasında ise gelsin daha fazla fiziksel ve mental enerji. Daha açık ve daha net bir bilince ne dersiniz? Ya size duygusal ve fiziksel acıların yok olacağını söylesem? Daha sağlıklı ve enerjik bir yaşama ne dersiniz? Gevşeme, huzur, mutluluk ve bol para olmazsa tabii ki olmaz. Ben ne mi aldım? Ben kendi adıma babayı aldım tüm geçen bu süre sonunda.

Genel görüntü bir şekilde sıkıntıları ve problemleri olan, hayat ve kendileriyle çok barışık olmayan, ikili ilişkilerde umduğunu bulamamış, finansal açıdan daha parlak günler yaşamak isteyen, ya da parası olup mutlu ve huzurlu olmayan her yaştan erkek ve kadınlar. İnsan tabii ister istemez acaba ben de mi dışarıdan böyle görünüyorum diye düşünüyor. Sahi gerçekten de mutsuz muydum? Bunları yapıyor olma sebebim neydi? Boşanmak üzere olanlar vardı, sevgilisi ile arası iyi olmayanlar, henüz sevgilisi olmayanlar, işinde memnun olmayanlar, sağlık sorunu bulunanlar...

Katılımda bulunduğum her bir eğitim ya da seminerde bir süre sonra insanların içinde bulundukları bu son derece üzüntü ve bir o kadar iriti edici durum, daha çok hüzünlenmeme neden olurdu. Farklı bir gözle bakmaya başlardım. Hepsi de iyi insanlardı ve yalnızca hayatla istedikleri ritmi yakalayamamışlardı. Hayatla dansa yanlış adımla başlamış gibilerdi. Eğitmenin telefonlarınızı lütfen kapayın ya da sessize alın diye belki 5 kere söylemesine rağmen çalan telefonlar ve Vallahi kapamıştım, nasıl çaldı anlamadım diye kendini savunanlar bile (en az 4 farklı vak’a) beni artık ne rahatsız ediyordu, ne de kızdırıyordu. Koca koca teyze diyeceğim kadınların büyük bir ısrarla parmak kaldırıp söz istemeleri ise artık yalnızca sempatik geliyordu. Büyük ikramiye kazanmak isteyenlerin sayısıyla, aşk isteyenlerin sayısı hemen hemen aynıydı. Ben de kendilerine içten bir amin dedim her defasında.

Bu toplum mühendisleri ayrıca işi garantiye de almış durumdalar. Practice makes perfect. Olması için çok ama çok çalışmalısın. Yine de olmazsa bil ki sen bilinç altı olarak istemediğinden ya da inanmadığından olmuyor. Öyle ya bu işte inanma olmazsa olmaz. Yani teknik işe yaramazsa ya az çalıştığından ya da gerçek senin istememiş olmasından. Yerseniz! Ne güzel İstanbul be!

Benim için her şey aslında Stefano E. D Anna’nın Tanrılar Okulu kitabını okuduğumda başlamıştı. Güzel kitaptı güzel olmasına da beni farklı bir yola keşkem sokmasaydı. Adam daha sonra Türkiye’ye de geldi. BÜMED’de söyleşi yaptı. Çok şeker ve kibar bir adam ama bana pek hayrı dokunmadı zat’ın. Büyük kara bulutlarla dolu ufuklar açtı. Kendisinin efendisi olan, dünyanın da efendisi olur diyordu kitapta. Yıllar sonra Mandela’nın aynı şeyi söylediğini okudum: Ben kendi kaderimin efendisi, kendi ruhumun kaptanıyım.  Kitabın vermek istediği mesaj bundan yüzyıllar önce hak ettiği ölçüde tanınmayan, büyük bir düşünür ve felsefeci olduğuna inandığım Lupelius’un verdiği mesaj ile aynıydı:  İster bilinçli, ister bilinçsiz verilmiş olsun, kişinin başına kendi rızası olmadan hiçbir dış olay gelemez. Öncelikle psikolojisinden geçmeden, hiçbir şeyle karşılaşamaz. Düşünce bu yüzden çok güçlüdür. düşünüş yazgıdır. Varoluş bizim buluşumuzdur ve bu yüzden sadece bize bağlıdır. Bu dünyadaki yaşantı, bir Tanrılar Okuludur.

Kitap sonrasında her şey çok çabuk gelişti. Bir anda uçsuz bucaksız bir düşünce karşısında kalakalmış ve hepsini bir anda içselleştirmeyi istiyordum. Önümde her biri bir ömre yetecek derinlikte ve gizemde olan konulara balıklama daldım. Kabala’dan girdim, tasavvuf’tan çıktım. Kuantum du Buda’ydı derken kafam oldukça karışmıştı. Kendimce çıkarımlar yapıyor olsam da huzur katsayım giderek azalıyordu. Ben ise okumaktan, araştırmaktan geri kalmadım. Okudum da okudum. Dahası bir çoğunu daha iyi anlamak için yazdım, sevdiğim insanlarla paylaştım, tartıştım. Sonuç kendimce iyi yolda olduğumdu ama aslında olup biten tek şey giderek dibe battığımdı.

Reiki bu tekniklerin en önemlilerindendi. En azından bir zamanlar. Ellerimden enerji fışkıracak ve dahası bizler bu enerjiyi hem hissedebilecek ve hem de şifalar verebilecektik. Finlandiyalı bir zat-ı muhteremden el almaya karar verdik. Gittik de. Türkler bizi kesmemiş ve bu ulvi adamı keşfetmiştik. Hatta zaman içersinde o kadar memnun kaldık, enerjilerimizi ellerimizden o kadar fışkırttık ki hızımızı almayıp aynı ermiş Finliden Reiki II kursunu da aldık. Sonrasında sahip olduğumuz enerjiyi kullanabilme yeteneği ile bir yürüdük bir yürüdük ki dönüp arkamıza baktığımızda bir adım bile yol almadığımızı fark ettik. İşte bu kadar yararlı oldu reiki sanatını bilme bizlere. Ne zaman başımız ağrısa, midemiz bulansa uyguladık durduk. Her piyango bileti ya da sayısal loto kuponu alımı öncesinde ilgili tekniği gizliden gizliye uyguladım. Ne başımızın ağrısı geçti, şansa ne de bir amorti çıktı. Evren aslında her defasında  avazı çıktığı kadar bağırıyordu bizlere inanma kardeşim diye ama bizde nerede o kafa. Yıllar yılı inanmaya devam ettik. Düşünsenize eşim ve ben bazen 1 saat boyunca çakralarımıza enerjiler verdik durduk. Sürekli devam ettik çünkü zaten kursa bile inanmaya hazır olarak gitmiştik. Çakralarımız açık, tütsüler yanık, umutlar hep yemyeşil ama bulutlar hep kapkaranlıktı.

Sonra ne mi oldu?

Aslında koca bir hiç ama gittiğim ve uyguladığım diğer teknikleri anlatmaya devam edeceğim. İç dünyama yapmış olduğum bu başarısızlıklarla dolu yolculuğum hakkında yazmış olduğum itiraflarım tüm hızıyla bir sonraki yazımda devam edecek diyerekten huzurlarınızdan ayrılıyorum.

Sevgi ve saygılarımla,

9 Haziran 2015 Salı

Bir dönüşümün hazin dolu hikayesi 1

Bir kedimiz eksikti!

İşte yine uzun bir aradan sonra beraberiz dostlar. Biliyorum benim için çok uzun sayılabilecek bir süredir yazmıyordum. Haklısınız, yazılarım sizlerde bu kadar alışkanlık yaratmışken, bu kadar uzun bir süre yazmamak, sizler için büyük bir haksızlık olmuştur. Eminim sudan çıkmış balık gibi kalmışsınızdır. Gönderdiğiniz yüzlerce yorumdan ve sayısız mesajdan beni ne kadar özlediğinizin farkındayım ve sizlere en içten ve kalbi!!! (artık out olması ne de güzel) duygu ve selamlarımı sunuyorum.  Yazmadım çünkü yazamadım. Yazamadım çünkü büyük bir ruhsal değişim içeresindeydim. Bir şekilde ruhsal dengemi kaybetmiş gibiydim. Günlük hayat tüm hızıyla etrafımda akıp giderken ben kendi dünyamda zaman geçiriyor gibiydim. Kafayı yemekle yememek arasında bir süre gidip geldikten ve antidepresan kullanımını ciddi ciddi düşündükten sonra bir gün yine okuduğum tek bir kitap sayesinde çok şükür ki kendimce yine aydınlığa çıkmayı başardım. Umarım bu aydınlık bu sefer daha uzun sürer. Hayır efendim bu yazının konusu hayatımı değiştiren ve bana yol gösteren kitap değil. Zaten olmamalı da. O kitap evet benim hayatımı değiştirmişti ama sizler için bir şey ifade etmeyebilirdi zira benim dinamiklerim yalnızca bana özel. Sizler için, sizlere ne kadar çok değer verdiğimden sebep, başımdan geçen deneyimleri paylaşıp, olayları genelleştirmeye karar verdim. Aslında bu yazıda ruhsal hayatımın dengesini sağlayabilmek için girdiğim yolları ve bu yolların aslında nasıl birer çıkmaz sokaklar olduğunu bulacaksınız. Anlayacağınız tam bir başarısızlık öyküsü bundan sonraki satırlar. Ne ile karşılaşacağınızı artık bildiğinize göre başlayabilirim. 

Benim hayatım en genel anlamda en azından bugüne kadar 4 ana evreden oluşmuştur. Birinci evre bebeklik ve çocukluk dönemidir. En ufak bir kötü anı hatırlamamakla beraber, 3.evrede ki yaşadığım sıkıntılardan illaki bir şeylerin olduğu, bir takım travmaların yaşandığı su götürmez bir gerçek. Dedim ya sizlerle paylaşabileceğim bir hatıra olmadığından bu bölüm hakkında çok şey yazamayacağım. Tek hatırladığım sevildiğim, sevdiğim, mutlu ve sakin bir çocuk olduğum. Bu evre ile ilgili olarak hatırladığım bir başka şey ise sınır tanımaz hayallerimdi. Ucu bucağı yoktu o zamanlardaki hayallerimin. Tüm dünya beni bekliyordu. Önümdeki tek engel ise yaşımdı. Büyüyecek ve tüm hayallerime kavuşacaktım.

Sonrasında biraz büyüdüm, yaşım ilerledi ve gençlik evresine ulaştım. 2. Evre. Altın çağlarım. Her türlü eğlencenin, fırlamalalıkların tavan yaptığı, özgüven patlamalarının yaşandığı unutulmaz yıllar. Neler yaşandı neler neler. Büyük başarılara, unutulmaz anılara imzalar atıldı. Arkadaşlıklar kuruldu, ilişkiler yaşandı hem de tüm hızıyla. Küçüklük hayallerime ulaşıyordum işte. Gerçekten de tek sorun yaşımmış işte. Bak büyümüş ve hayaller artık hayatımın birer parçası olmaya, gerçekleşmeye başlamışlardı. Bu evrede de hayaller vardı. Belki çok belirgin olmasa da sınırları vardı artık ama yeterince tatminkar ve büyüklerdi. Sonra işte o evre geldi. Adı batasıca o evre. Bitmek, tükenmek bilmeyen o evre. Hayatımı tüketen o uzun yıllar. Güneşli, insanın içini ısıtan, yaşama sevinci veren, pas parlak günler artık geride kalmış, kara bulutlar acımasızca ve ansızın kaplamışlardı gökyüzünü. Evet bazen kara bulutların dağılmasını sağlayan güzel günler olmuşsa da, içinde muazzam güzel duyguları barındıran günler yaşanmışsa da, dayanılması ve dengede kalınması çok zor bir evreydi. Nice benim diyen kişiler hep bu evrede antidepresanlara başlamışlardı. Nicelerinin saçları yine bu evrede dökülmüş, yine niceleri bu evrede göbeklenmişlerdi. Diğer taraftan evet kesinlikle gereken bir evreydi; beni geliştiren ve bir sonraki evreye hazırlayan zorlu, acımasız, gaddar bir evreydi. Hedeflerine ulaşmak için her türlü eylemi yapabilen, machiavellist, acımasız ve hatta mazoşist bir öğretmen tarafından bir sınava hazırlanmak gibiydi ve hocayı bırakma şansı da yoktu. Hayallerimizdeki yere ulaşmak için dikenlerle dolu bir yoldan geçmek gibiydi. Çok zor geçti dostlar hem de çok zor. 2.evrenin tüm güzelliklerini, duygu ve düşüncelerini, hayallerini, naifliğini tüketti, acımasızca bitirdi. Bu dönemlerde artık hayal kurmayı bırakmıştım. Yalnızca nefes alıyor, yükümlülüklerimi yerine getiriyordum. Duygular hayallar kadar çabuk yok olmuyorlar. İçimde hep artık tanımlayamadığım, eski günlerden kalan bir duygu kırıntısı vardı ve zaman zaman anlık olarak kaplıyordu içimi ama daha tadını bile çıkarıp keyiflenemeden yok olup gidiyordu içimden.
Tüm yukarıda yazmış olduğum 3.evre ile ilgili yazmış olduklarımdan bir yanlış anlama da olmasın. Tüm bu yazılanlar benim kendi kendimle olan durumlarımdı. Kendi kendimi ve yaptıklarımı beğenmiyor olmam ile ilgiliydi yoksa hayatımda hiç bir şeyle değişemeyeceğim güzellikler ve hediyeler yine bu dönemde gelmişler ve hayatlarımın bir parçası hatta belki kendisi olmuşlardı. 3.evrenin kötülüğü, 2.evreden sonra gelmiş olmasıydı. İki evre arasında dayanması zor bir uçurum vardı. Bir yandan gelen güzelliklere şükrediyor ama bir yandan da aynada yüzüme bakamıyordum. Kendimle yüzleşemiyor ve çözümleri hep dışarıda arıyordum. Zaman zaman tüm çözüm içinizde tipi yazılar okuyor olsam da bunu hayata geçiremiyordum. Yine böyle yaprak gibi savrulup, mutsuz mutsuz ilaç mı kullansam yoksa alkolün miktarını mı arttırsam dediğim günlerden birinde bir kitap okudum. Güzel, ışıl ışıl bir kitaptı. Üstelik ingilizce yazılmış bir kitaptı. Düşünün okudum ve okumakla kalmayıp anladım da. Hoş belki de baştan aşağıya yanlış anlamışımdır :) ama sonuçta bir şekilde tekrar huzur bulmamı sağladı işte.

4.evre için belki zaman gelmişti ama işte bu kitap bu evre için gereken bilinci sağlamıştı. Ama yalnızca bilinç evre değişiklikleri için yeterli olmuyor. Bazen çok sarsıcı bir olayın ya da hayatını olumlu ya da olumsuz değiştirecek bir olayın da beraberinde de gelmesi gerekiyor. Sarsılmalısın ki evre başlasın. 4.evre için gerekli olan sarsılma da geçen gün bizim evin salonunda gerçekleşti. Eşim bir kedi alalım mı? diye sordu. Ardından da sarsılmamı sağlayan o mucizevi açıklamaya başladı: “negatif enerjiler hep yerlerde toplanıyor ve bunların dağıtılmaları gerekiyor. Ya çalı süpürgesi ile evi her gün süpürmek gerekiyor ya da bir kedi almak. Kediler hep yerlerdeler ya, negatif enerjiye de çok güzel dağıtıyorlar. Çalı süpürgemiz yok, yerine kedi çok daha iyi olmaz mı? Ne dersin?”

Ne mi derim?!! Hani ekmek yok pasta vereyim mi abime tadında  basit bir çalı süpürgemiz yok diye bir kedimiz mi olacak düşüncesine mi yoğunlaşayım yoksa kedinin bu muazzam yeteneğini mi düşüneyim bilemedim. Bir anda ev, salon, eşim, çevrem bulanıklaştı, sözler uzaklaştı, anlamsızlaştı. Çalı süpürgesi, negatif enerji, kedi, süpürme, enerjinin dağıtılması gibi kelimeleri tekrar etmeye başladım. Ben içimden ettiğimi sanıyordum ama meğer yüksek sesle tekrarlıyormuşum. Eşim bu tekrardan memnun olmadığından sebep feng shui de bu durumu destekliyor diye kendi teklifini desteklemek istemesiyle gerçeklerle ve kendimle bir anda yüzleşmeye başladım. İşte o yüzleşmeyi, 4.evrenin sarsılması olarak tanımlıyorum. Şimdi iyice saçmaladığımı düşünebilirsiniz, merak etmeyin yazı bittiğinde tüm bu yazdıklarım birer anlam kazanacaklar. 

Normal şartlarda kedileri severim. En azından saygı duyarım onlara. Kediler patrondurlar, sahiplerdir, sizden çok şey beklemezler, dikkatlidirler, kendi kendilerine yeterler. Bence saygındırlar. Küçükken kendilerine bir ev bulana kadar tatlı görünür sonra eve senden çok sahip çıkarlar. Bilirler ki kolay kolay artık o evden ayrılmazlar. Dedim ya kedileri severim ve belki alabilirdik de ve eminim negatif enerji konusunda bugüne kadar yaptıklarımızdan çok daha fazla işe yararlardı ama kedi ve feng shui’nin aynı cümlede kullanılmaları ve 3.evrede bu uğurda yapmış olduğum çalışmalar bir anda aklıma gelince 4.evrenin kapıları bir anda ardına kadar açıldılar.

3.evredeki çalışmalara geçmeden, 3.evreyi, 3.evre yapan düşünce tarzını öncelikle sizinle paylaşmalıyım. Düşünün ki 2.evrenin sonlarında artık zirvedeyim. Eğlencenin de, başarı duygusunun da, sevmenin de sevilmenin de zirvelerindeyim. Bu seviyede kalmak sanırım yetmemiş olacak ki günlük hayatımda kalıp, mutlu mesut devam etmek varken düşünmeye, okumaya ve tekrar düşünmeye yöneldim. Hatayı da zaten burada yaptım. Düşündükçe araştırdım, araştırdıkça okudum ve değişmeye başladım. Babamdan gördüğüm ve beni her zaman huzurlu ve mutlu kılan basit ama bir o kadar derin kadercilik anlayışından kendi kaderimin efendisi olma yoluna doğru yöneldim. Mandela bile kendi ruhumun kaptanıyım dememiş mi, ben neden kaptan olmayayım ki dedim ve dipsiz bir kuyunun içine hem de oldukça hazırlıksız bir şekilde kendimi bırakıverdim. İçsel yolculuklarım için dibe vurmayı beklemeyip, zorunda kalarak bir savunma psikozu ile değil ama bilinçli bir seçim, bir tercih ile yolculuklarımı gerçekleştirmeğe çalıştım. İyi de bok yedim. Zirveden bırakın yokuş aşağıya yavaş yavaş ve sindire sindire inmeyi, adeta serbest bir düşüş ile dibe vurdum ve dahası ve daha da kötüsü kalakaldım dibin o en karanlık yerinde.

Aslında her şey son derece naif ve güzel duygularla başlamıştı. Rekabetin, uyuşmazlıkların, güvensizliğin, düşmanlıkların, nüfus patlamasının, çevre kirliliğinin, cehaletin ve olağanüstü bencilliğin  egemen olduğu bir dünyadan iş birliği bilincinin, sevginin ve bilgeliğin yaşandığı bir dünyaya nasıl geçilebilir gereksiz araştırmasını yapıyordum. Evet bu ütopya için bir nefer olacaktım. Yahu sana ne? Sen neden böyle bilmediğin yollara girersin ki? Nefer kim sen kimsin? Yok efendim su ile temizlenebilirmişiz de, ısınmamızı sağlayan ateşi söndürebilirmişiz de. Yok efendim ateşi yok etmek için de kullanılabilirmişiz, ısıtmak/ısınmak için de. Bir yıldız güneş olup hayat da verebilir yörüngesindeki gezegenlere, kendi içine dönüp kara deliğe de dönüşebilirmiş. Bunlar arasında bir seçim yapmak hep bize bırakılmışmış bu dünyada. Hangisini istersek onu elde edebilirmişiz. Miş de miş ve gene miş de miş. Bunun gibi daha nicelerini düşündüm, yazdım, paylaştım, inandım.

Sonra bir adım daha ileri gittim. Unutmuş olsa da insanın; potansiyelinde, özünde Tanrısal özelliklere sahip olan ilahi bir varlık olduğuna, ve Tanrı'dan yansımış olduğuna inanmaya başladım. Yani parça bütüne aitti. Daha tasavvufi bir ifade ile gerçek olan “Bir”di. Tüm evren “Bir”in farklı biçim ve nitelikteki yansımalarından ibaretti. Gerçek sır, Tanrısallığı insanın içinde görülebilmesiydi. Boşuna “Kendini bilen Tanrı'yı da bilir...” denilmemişti. Delf mabedi'nin kapısında da “Kendini bil ibaresi” yer almaktaydı ve Hermes de binlerce yıl önce “İnsan varoluşun aynası ve özetidir. Aşağıda olan da yukarıda olan gibidir. Evren ise, büyük çapta bir insandır. İşte birlik mucizesi budur” demişti. Daha ne olsun yani, herkesin ağzında bu sözler vardı işte, ben neden inanmayacaktım ki... Aslında her şeye rağmen buraya kadar da sorun yoktu. Sorun buraya kadar gelmiş olanın burada durmayacak olmasıydı. Ve tabii ben de bir adım daha ileri gittim. Yapmış olduğum araştırmalar, gittiğim kurslar/seminerler/eğitimler ve katıldığım toplantılar sonrasında ve sayesinde din ile bilimin aslında sanılanın tam tersi olarak hem de çok büyük bir payda da birleştiğini kendimce tespit ettim: Hepimiz birer küçük yaratıcılarız. İçimizde Tanrısal bu nüve, Tanrısal bu özellik bulunmaktadır. Kendi kaderlerimizi, kendi hayatlarımızı bizzat yaratmaktayız. İşte çöküş tam da bu nokta da başladı. Haddim olmayarak Tasavvuf’da da, Kabala’da da ve Kuantum’da da bu düşüncenin geçerli olduğunu tespit ettim.

Kaderciliğin rahat, yumuşak, sarmalayan şefkatli, ulvi ve ruhani kollarından ayrılıp kendi başıma kalıverdim. Sudan çıkmış balık olmak bu olmalıydı. Eksik olan bir çok şey varken sen bir anda inanç sistemini değiştirirsen olacağı buydu. Bunca yıl sırtımı dayadığım büyük bir güç varken şimdi tüm hayatın akışı karşısında tek başımaydım. Heyecanlı ve bir o kadar da aptalmışım. Artık çok çalışmalı ve hayatımı kendime göre kurmalı, yaratmalıydım. Önce eksikler tamamlanmalı dedim ve sırayla sayısız kurslara ve seminerlere katılmaya başladım. Çok eksiğim vardı, çok açtım ve bir şekilde bu açığı kapatmalıydım. Bu konuda mütavazi olmayacağım. Konuya amatörce yaklaşan biri olarak ulaşılabilecek en üst noktadada olduğumu çok rahat söyleyebilirim. Bir üst noktası zaten bu işten para kazanmak oluyor ki profesyonalleşme ile zaten olayın anlamı da yitip gidiyor. Yani aslında başka bir deyişle kendimi oldukça iyi de yetiştirdim durdum bu dönemde.

Şimdi takdir edersiniz ki bu yazı böyle uzun uzun sürüp gidecek. Düşünsenize büyük bir dönüşümün acıklı hikayesinden bahsediyorum sizlere. Böyle olunca sizler için de benim için de bir ara vermek iyi olacaktır düşüncesindeyim. Bir sonraki yazıma son paragraf ile başlayıp bu yolda başarılı olmak için yapmış olduğum hani neredeyse uzman seviyesindeki yaptıklarımdan bahsedeceğim. Acıklı ve bir o kadar da komik bir hikaye olacak sizler için çünkü benim için gerçekten de böyle oldu.

Şimdilik sizlere hoşçakalın diyor ve aranızdan ayrılıyorum...

Sevgi ve saygılarımla,

24 Mart 2015 Salı

Depresyondayım ...

Uzun süredir yazamıyordum. Ama bir sorun neden diye. Tam Banker Bilo gibi oldu :) Evet yazamadım çünkü aklınıza gelebilecek tüm güzel şeyler benim ve ailemin başına geldi. Size yazmadığım süre içerisinde neler mi oldu? Anlatayım efendim ...

Öncelikle terfi ettim. Artık çok daha fazla para kazanıyorum. Arabam değişti. Son model lüks bir arabam oldu bu arada derede. Eşim bilmiyorum anlatmış mıydım ama kendi işini yapmaya başlamıştı. Evet doğru tahmin ettiniz. Geldi mi yağmur gibi geliyor. İşleri bir açıldı, pir açıldı. Yetişemiyor. Hani para sayma makinesi alsa çok da mantıksız olmazdı, o derece. Takdir edeceğiniz üzere tonla paramız olunca hemencecik evi değiştirdik. Bahçe katlı dubleksimiz tam da hayallerimizdeki gibi oldu. Oğlumla bahçesinde top oynama başladık bile. Akşamları ise hemen hemen tüm ailenin katıldığı ve kurulan uzun ve büyük sofralarda uzun saatler süren akşam yemeklerimiz de olmaya başladı. Bu arada bol bol yurt dışına çıkma fırsatlarımız da oldu. Nicedir yeniden Venedik yapalım diyorduk. Hazır Venedik olmuşken Floransa, Verona ve Como da neden olmasın ki dedik. İyi de demişiz yani. Çok ama çok eğlenip, bir o kadar da dinlendik. Paran var huzur var anlayacağınız. Şimdi siz bana işler bu kadar yoğunken siz nasıl bu kadar çok yurt dışına çıkıyorsunuz diye sorabilirsiniz. Size ne kardeşim. Hayal benim hayalim. İstediğim gibi kurarım. İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış. Bak bir varmış, bir yokmuş, eksi günlerde ... bu masal tadındaki nedenleri bir kenara bırakacak olursak, uzun zamandır yazmadım çünkü depresyondayım. Yukarıda yazılanların pek tabii ki tek bir tanesi bile olmadı. Hayat bana inat, benim istemediğim şekilde ve büyük bir hızla akıp gidiyor. Son 6 haftadır briçe bile gidemedim. Ne kadar kötü olduğumu siz düşünün artık.

Eşim Don Kişot misali almış yanına bir Sancho Panza, yel değirmenlerine karşı açtığı savaşı sürdürmekte. Ahh Cervantes amca neler açtın sen başımıza. Ama en azından çok şükür yakınlarda mezarın bulunmuş. Para kazanacağız diye başladı, bırakın kazanmayı benim kazandıklarımı da bu uğurda harcamaya başladı. Ama kendisi çok umutlu, yel değirmenleri de kimmiş tadında yuvarlanıp gidiyor. Ben mi? Yok be canım, ne terfisi. Sorumluluk arttı, stres arttı, yüküm arttı ama başka artan bir şey olmadı. Bir umuttu yaşatan insanı, aldım elime sazımı diyeceğim de sazım bile yok. Ne kedim var, ne de sazım. Ev aynı ev, yurt dışı ise mazide kalan tatlı bir anı. Her günüm genelde aynı. Şükür diyip geçiyorum ama bunalmadığımı da söyleyemem. Böyle olunca da yazmadım işte. Yazmak içimden gelmedi. Peki ne oldu da şimdi yazdın dediğinizi hisseder gibi oluyorum. Ancak hissedebiliyorum çünkü benim okuyucum mesaj yazmaz. Zinhar mesaj yazmayı kötü bulur. Benim kelimelerimin üzerine kelime yazmayı doğru bulmaz. Yazdım çünkü Ahmet Kutsi Tecer’in şiirinde olduğu gibi (Orda bir köy var, uzakta / O köy bizim köyümüzdür / Gezmesek de, tozmasak da / O köy bizim köyümüzdür) beni okuyan ya da takip edenler mesaj yazmasa da, yorumlar da bulunmayıp, hal hatır sormasa da, beni okumaya ve bir şekilde öyle ya da böyle sahiplenmeye, kendince devam ediyorlar. Belki inanmayacaksınız ama okunma adetleri bırakın azalmayı her geçen gün artıyor. Aman ne olursun sen artık yazma biz öyle ya da böyle senin eski yazılarını okuruz der tadındalar. Ben de durum böyle olunca kendime bu durumu moral yaptım ve yazmaya karar verdim. Ama lütfen bana mesaj atmayın, çünkü artık atsanız da ben cevaplamayacağım. Hodri meydan. Hep ben sizden mesaj bekledim ve bulduğum her defasında koca bir hiç oldu artık sıra ben de. Tamam tamam ancak arka arkaya 3 mesaj yazarsanız ve çok ısrarcı olursanız o da belki cevap yazarım ama hepsi bu kadar.

Gördüğünüz gibi benim depresyonum da işte böylesi light oluyor. Eşim buna rağmen bu halimden memnun değil, alışık da değil. Anti-depresan kullanmamı istiyor. Ben ise William Wallace misali ısrarla ilaç kullanıp, gerçek hayattan kopmayı reddediyorum. Aslında ben yine depresyona girmezdim de her şey üst üste geldi. Ülkenin durumu her bakımdan ortada. Sürekli yaşanan ölümler, öldürmeler, vahşetler zaten bunun en büyük göstergesi. Bize neler oldu hiç anlayamıyorum. Acıma kalmadı, şefkat kalmadı, sevgi, saygı kalmadı, anlayış, sabır kalmadı. İçimizde nasıl ve ne zaman bu kadar öfke biriktirebildik, nelerden bu kadar korkar olduk da bu kadar vahşileşebildik bilemiyorum belki de biliyorum da bilmemezliğe geliyorum ama içim çok kanadı son zamanlarda. Çok ama çok üzüldüm. Takip etmesem de, okumamaya çalışsam da, bir şekilde bu haberler ve her defasında bir şekilde gelip buldular beni. Tüm yitip gidenler ışıklar içinde uyusunlar. Geride kalanlara da sabır ve çok zor olduğunu bilmeme rağmen affedebilme aydınlanması dileyebilirim.

Ekonomik kaos ise ayrı bir renk oldu depresyonumda. Eksik olmasın sayesinde çok para kaybettim. Önemli olan sağlık, giden para olsun dedim de dedim, dedim de dedim ... Oğlum da okulda elinden geleni yaptı bu arada. Bol bol thinking time’lar aldı durdu. Şimdi siz bu da neyin nesi dersiniz. Açıklayayım efendim. Daha yemek yemesini bile yeni yeni becerebilen ufacık miniminnacık çocuklardan yaptıkları hata sonrası bir köşede ve üstelik tüm arkadaşlarının gözleri önünde ve tek başlarına ben nerde yanlış yaptım demesi bekleniyor. Yapılan bir hata sonrası bir masada tek başına oturup, hatasını düşünmesi hedefleniyor. Bizimkisi de bu eğitim düşüncesine inat aldıkça alıyor bu düşünce zamanlarını. Ne annesi ne de babası olarak okulda kuralların dışına pek çıkmamış kişiler olarak haliyle şaşırıp durduk ilk başlarda. Sonra ama anladım, çözdüm bu olayı. Oğlum amcasına benzemişti. Zaten fiziksel olarak benziyor, karakter olarak da benzemişti demek. Kardeşim için ben hep iyi bir rol model olmuşumdur. Hep beni gözlemlemiş ve benim gibi olmamak için uğraş vermiştir. Başarmıştır da çok şükür. Yine şükürler olsun ki oğlum da ona benzemişti. Her şeye rağmen ben yine dayanırdım, depresyona girmezdim de ahhh ulan Rıza gibi, ahh ulan o maç yok mu, beni bitirdi. Galatasaray Fenerbahçe’ye yenilince son dayanak noktamı da kaybettim işte. Başkan güzel söylemiş zaten, gelenek bozulmadı. Belki gelenek bozulmadı ama benim denge iyice bozulmuştu, maç ile tamamen yok oldu gitti.

Siz bakmayın tüm bunları yazdığıma. Ben Çin astrolojisine göre fare’yim ve üstelik su faresi. Her yere ve her ortama uyum sağlarım. Biraz tökezlendiğim ve yolumu şaşırdığım doğru ama çabuk toparlanırım. Bu benim astrolojik genlerimde var. Feng shui’ye göre, bu sene ki tüm fare dostları için belirlenmiş olan motto misali her şeyi sevgi ile kabul edip kucaklıyorum. Oldu anacım sanki çok kolaydı ama bir şekilde öyle de yapacağım. Başıma gelen her şeyin bir neden ile geldiğini ve tüm bu gelenlerin de beni geliştirdiğine inanıyorum. En azından inanmak istiyorum.

Bundan sonraki muhtemel yazım Ahmet Maranki’nin yazılarını özetlemek olabilir. Bu sıralar ona takmış durumdayım. 4 kitabını okudum. Bana kalsa 10 sayfada özetleyeceğim bazı şeyleri yazmış da yazmış, yazmış da yazmış. Siz zahmetlere girmeyin diye belki böylesi bir olaya girerim. Ya da keyfim yerine daha çok gelmişse Şamanizm yazarım sizlere. Çok ilginç şeyler öğrendim son günlerde. Sizlerle de paylaşabilirim. Ama en kötü ihtimalle zamanında blogcuanne için yazmış olduğum yazıları buraya da taşıyabilirim. Sizler de gerekirse neler yazabileceğimi görmüş hatta okumuş olursunuz :)

Şimdilik bu kadar diyorum ve sizleri sevgiyle kucaklıyorum. Sevgi ile kalın ve içinizdeki korkuları yok edin ...

2 Şubat 2015 Pazartesi

Ey Çarşı!!! Buna da karşı mısın?

O akşam yemekte bulgur pilavı ve karnabahar vardı. Ben oldum olası bulgur pilavını sevmedim, sevemedim. Tarhana çorbası gibi, kuru fasulye gibi,  bulgur da bana çok domestik gelir. Yanlış anlamayın tatlarını kötü bulmam, aşağılamak zaten haddim olamaz ama yaşasın akşam yemeğinde bulgur var diyerek de büyük bir şevk ve sabırsızlıkla da eve gidemem. Genelde vasata yakın olan günlük hayatımdaki en büyük renklerden bir tanesini yemekler olarak gördüğümden, bazı yemekler bana daha renkli bazıları daha vasat görünürler. Kabul etmek gerekir ki bu saydığım yemekler birer füzyon yemekler değillerdir. Ne yeni bir tecrübedir bunları tatmak, ne de damak zevkimiz için bir ziyafet. Yıllardan beri süre gelen tatlardır. Aynıdır. Yengeç bacağı, deniz tarağı, lakerda ya da tarama gibi değillerdir. Ne rakının ne de şarabın yanında iyi giderler. Exotik lezzetler değillerdir. Ana yemek olan karnabahar fırında yapılmış olsa ya da yumurta ve unla karıştırılıp kızartılsa hadi neyse, kıymalı sulu bir yemek olarak masada durmaktaydı. Hadi beni yesene!! der gibi adeta dalga geçiyordu benimle. Her zaman hoşuma giden yemek olacak hali yoktu tabii, bazen böylesi yemekler de olmalıydı ki gözlerimin ışıldamasına neden olan yemeklerin bir farkı olsun.

Sessizce kaderime küsüp yemeğe başlayacakken oğlum, ben karar verdim, artık Galatasaray’ı değil Beşiktaş’ı tutacağım dedi. Oldukça sakin ve kararlı söylemiş gibi bana gelse de benim tepkimi çok merak ettiği belliydi. Bu sarsıcı ve bir o kadar üzüntü verici açıklama sonrasında bana kızdın mı diye de sorusunu ekledi. Ona nasıl kızabilirdim ki?! Her şeyden evvel, ufacık yaşına rağmen, evde babasına adeta karşı çıkarak ve beraber yapma şansımız olan bir çok şeyi eliyle adeta tersleyerek büyük bir karar vermişti. Hani bu sefer tam tersiydi, insanlık için küçük ama onun için dev bir adımdı bu takım değişimi. Kızmak mı?!! Ancak oğlumla gurur duyabilirdim.

Yaşıyla ters orantılı kararı bir yana ortada bir de gerçekler vardı. Sahi ben ne kadar memnundum Galatasaray taraftarı olmaktan? Ne yönetimden memnundum, ne de çoğunluk taraftarın tutumundan. Malum ara tranfer dönemi kapandı. Gelin bakalım Galatasaray bu dönem de neler yapmış? 6 futbolcumuz (Furkan Özçal, Dany Nounkeu, Umut Gündoğan, Emre Can Coşkun, Yiğit Gökoğlan, Veysel Sarı) Galatasaray’dan gönderilmiş. Kimizi kiralama, kimisi bedelsiz karşılıklı fesih, kimisi satış, kimisi ise bedelsiz kiralama. Gelen oyuncu yok. Sağlanan net gelir ise yaklaşık 666 bin euro. Bu rakam Gökhan’ın 1 yıllık garanti ücretini karşılamıyor ya da hiç bir iş yapmadan oturan Prandelli’nin yarım sezon için alacağı ücreti de. Yıllık çay, kahve, meşrubat masrafına 6 oyuncu gitti. Şaka gibi. Komedi gibi. Aslında tam bir trajedi. Büyük bir yönetim anlayışı ve becerisi, daha ne olsun.

Bir tarafta başkanlarına rağmen anlı şanlı örnek alınacak Çarşı taraftar grubu ve fark yaratan ruhları, kendilerine seremoni esnasında eşlik eden ufak çocukların üşümelerini düşünecek ve onlara montlarını verecek kadar duyarlı bir kaptan ve oyuncuları (bu benim de hep düşündüğüm bir olaydı ve içten bir şekilde Tolga’yı tebrik ettim), diğer yandan her türlü olumsuzluklara ve haksız görünmelerine rağmen takımıyla, yönetimiyle ve taraftarlarıyla kenetlenen ne olursa olsun sevmediğim ve sevmeyeceğim takım, beri tarafta ise yukarıda saydığım özellikleriyle bizim takım. Oysaki farklı olup, bugüne kadar fark yaratan hep biz olmuştuk. Biz olmuştuk çünkü Galatasaray, asla sadece 109 yıllık bir spor kulübü olmamıştı. Kökü 1481 yılına ulaşan,1868’de kurulmuş “Galatasaray Lisesi’nin” engin kültürüyle güçlenmiş tarihi bir birikimdi. Batıya açılan pencereydi. Galatasaraylı özgürlükten, eşitlikten ve insan haklarından yanaydı. Yurtseverdi, demokrattı, laikti ve hukukun üstünlüğüne inanırdı. Her türlü düşüncenin özgürce ifade edilmesini savunan, dayanışma ve paylaşma kültürü ile yaşayan bir camia idi. Şimdi mi? Artık bilemiyorum. Eğer bu değerlerden farklılık gösterecekse, bu değerlerden sapma gösterecekse bilmek, öğrenmek, duymak da istemiyorum. Bizim zaten Beyoğlu’nda ihtişamlı bir sarayımız var(dı), gerisine zaten ihtiyacımız yok(tu) ki !

Tekrar eve ve akşam yemeğine dönecek olursak, bulgur pilavı ve karnabahar yerken oğlum beni gururlandırdı. Üzülmedim mi, tabii ki üzüldüm. Ama fikri hür, irfanı hür ve vicdanı hür olarak yetişme şansına erişmiş biri olarak, oğlumu ancak desteklemem gerekirdi, ben de onu yaptım. Ertesi gün oğluma arkasında ismi yazan bir forma bile aldık. Giydi, en az Galatasaray forması kadar da yakıştı. Aslında ne giyse yakışıyor. Oğlum artık Beşiktaşlı. Hoş Galatasaray’ın yenmesi sonrası ben aslında kiralık olarak Beşiktaş’a geldim diyor. Kafası anlayacağınız hala karışık. Havalar ısınsın, ilk iş maça gitmek olacak. Tabii ki Galatasaray maçına :)
Oğlumun Beşiktaşlı olması benim adıma üzücü bile olsa, daha bu yaşta kendi kararını alıp, korkusuzca bunu ifade etmesi muhteşem bir olay. Böylesi bir ortamı yarattığım için kendime de pay çıkarıp mutlu oluyorum tabii ama  bana yaşattığı gurur gerçekten paha biçilmez. O kendi seçtiği yolun efendisi, kendi gemisinin kaptanı. Böyle olacağını şimdiden bizlere gösterdi. Benim istediğim hayatı değil, kendi tercihlerini yaşayacak ve ben ona sonuna kadar destek olacağım.

Daha nice bana böylesi anlar ve duygular yaşatması dileklerimle ...

27 Ocak 2015 Salı

Diplomasi mi bürokrasi mi?

Kız kardeşim yeni doğum yaptı. Oğul, ağabey, baba ve amca sıfatlarıma çok şükür bir yenisini daha ekleyerek dayı da oldum. Dünden bugüne daha farklı hissetmiyorum ama bebek olayı şahane bir olay. Çok şekerler. Hem erkek kardeşimin ve hem de kız kardeşimin çok yakın ara ile çocukları oldu. Birbirinden şeker iki yeni birey ailemize katıldılar. Şansları, bahtları hep açık olur İnşallah. Her daim mutlu, huzurlu ve sağlıklı olurlar. Erkek kardeşimin 2.çocukları ve şükürler olsun ki hiç bir sıkıntıları yok. Hani derler ya ikinci çocuk daha kolay büyür, bunun güzel bir göstergesiler. İllaki çok yoruluyorlardır ama organizasyonlarını gayet güzel yapıyorlar, alışkanlıkları ve tecrübeleri var. Dışarıdan normal hayatları aynen devam etmekte. Kız kardeşimin durumu ise bu sıralar zor. Doğum sonrası sudan çıkmış balık gibi kalakaldılar. Yavaş yavaş yoluna giriyor girmesine de bu arada çok da yıpranıyorlar. Kısa sürede umarım çok daha iyi olacaklardır.

Eşim tabii ideal ve sevgi dolu bir yenge olmasından sebep kız kardeşime zaman zaman yardımcı olmak adına evlerine gitmekte, bazen abartıp onlarda kalmakta. İlk olarak kalacağı akşam, ben kalacağını öğrendikten sonra hava aydınlanmadan eve dönmesinin tehlikeli olabileceğini, bu nedenle hava aydınlandıktan sonra gelmesini söyledim. Ben miyim bunu söyleyen. Keşke söylemeseydim. Yok efendim ben onun sahibi miymişim, yok efendim iş gereği seyahatleri sırasında kaç kereler gecenin bir saati eve gelmişmiş de ben böyle davranmamışım, şimdi değişen neymiş, yok efendim neden ben ona hiç yardım etmiyor muşum, neden her şeyi o düşünmek zorundaymış, neden ben bu kadar duyarsız mışım, erkek olmak ne kadar kolaymış, yemek seçimi ve yapımı neden hep onunmuş.... inanın bir bu kadar daha neden neden neden dedi durdu. Şimdi çok doğaldır ki ilk iki sor haricinde söylediklerinin konu ile uzaktan yakından hiç bir alakası olmadığını söyleyeceksinizdir. Haklısınız, hiç bir alakası tabii ki yok ama fırsat buldum kullandım, ben yaptım oldu mantığı içinde söylenmiş sözler işte. Nereden uyardım, keşke dilim tutulsaydı da ağzımı açmasaydım diye düşünmem için bu şekilde katmerli bir çıkış yapması gerekiyordu, yaptı da. Tabii ki gecenin bir yarısı ve hava en karanlık dönemindeyken kendisi eve geldi. Malum bana inat olsun da ne olursa olsun.

Yine başka bir sefer beraber bir yere gidiyorduk ve arabayı o kullanıyordu. Ben seni bırakır, arabayı park eder gelirim dedi. Ben de gayet saf, bir o kadar naif ve kötü niyetsiz ve dahası amaçsız ve bir o kadar sebepsiz yok canım, beraber park edip, beraber gideriz dedim. Ben miyim bunu söyleyen yine. Keşke yine söylemeseydim. Yok efendim ben onun sahibi miymişim, yok efendim her zaman arabayı o park edermiş, şimdi yanındayım diye değişen neymiş, yok efendim neden ben ona hiç yardım etmiyor muşum, neden her şeyi o düşünmek zorundaymış, neden ben bu kadar duyarsız mışım, erkek olmak ne kadar kolaymış, yemek seçimi ve yapımı neden hep onunmuş.... inanın bir bu kadar daha neden neden neden dedi durdu. Şimdi çok doğaldır ki bunları aynen neden ikinci defa yazdığımı soruyorsunuzdur. Çünkü yaşandı efendim. İkinci defa çok anlamsız ve gereksiz uzun ve gergin bu konuşma yaşandı efendim. Meğer cümleler ağzında beklemekteymiş. Meğer tartışma konusu ne olursa olsun benzer şeyleri söylemeye hazırmış.

Sonra yine bir gün talihsiz ben, bir arkadaşımla bir SPA merkezine masaja gitmek istediğimi ona belirttim. Keşke yine söylemeseydim. Yok efendim her zaman gittiğim yere neden gitmiyor muşum, nereden çıkmış bu yeni yer ve üstelik arkadaşımla, ben onun sahibi miymişim, yok efendim neden ben ona hiç yardım etmiyor muşum, neden her şeyi o düşünmek zorundaymış, neden ben bu kadar duyarsız mışım, erkek olmak ne kadar kolaymış, yemek seçimi ve yapımı neden hep onunmuş....

Bu birbirinden bağımsız üç olaydan bazı çıkarımlarım oldu ister istemez. Bu çıkarımlar da bu yazıyı yazmama neden oldu.

İnsanlar genelde birbirlerini görüyor, beğeniyor ve ben bununla bir ömür geçiririm arkadaş deyip evleniyor (görücü usulu ile evlenme bu yazının kapsamı dışındadır). Bir insan yine genelde yedisinde neyse yetmişinde de değişmiyor, aynı kalıyor. Yani insan genelde değişmiyor. Çiftlerin aralarındaki uyumda aslında değişmiyor. Şimdi buraya dikkat buyurun, çok önemli bir tespitte bulunacağım. Değişen ve daha çok bozulan, çiftler arasındaki zamanında oluşan ve onlara mutluluk ve huzur veren denge. Ne demek mi istiyorum? Anlatayım efendim ...

Diplomaside genel kural, eşlik hukukudur. Eş güçlerin iletişimdir. Bir ülkenin büyükelçisi başka bir ülkenin büyükelçisi ile, bakanı diğer ülkenin bakanı ile farklı özel bir durum yok ise görüşür. Ne zaman ki bir ülkenin büyükelçisi başka bir ülkenin konsolosluğundaki ikinci kalem ile görüşür, işte o zaman denklik bozulur. Bunu bir yere not edelim lütfen. Bürokraside ise hiyerarşi vardır. Talep - Onay – Ret mekanizması vardır. Başka bir ifadeyle izin olayı vardır. İzin olan yerde ise bir alt –üst ilişkisi vardır. Alt-üst ilişkisi olan bir yerde ise denklik yoktur. Bunu da başka bir yere not edelim lütfen.

Şimdi notlarımızı evlilik ile ilişkilendirelim ve yazıyı bitirelim. Eşim aslında 3 olayda da haklıydı. Mutlu ve huzurlu bir evlilik için (sevgi, saygı zaten olmalıdır) denge şart olmalıdır. Denge olması için de eşlik hukuku yani diplomasi olmalıdır. Başka bir ifadeyle bürokrasi olmamalıdır. Bürokrasiyi tercih edip de bu şekilde yaşamayı kabul edenlere tabii ki lafım olamaz zira her evliliğin kendi iç dinamikleri ve şartları vardır. Önemli olan öyle ya da böyle ilk başta kendiliğinden oluşan ve sizin eşinizle evlenmenizi sağlayan dengeyi devam ettirebilmenizdir. Bizim evliliğimizde diplomasi esastı. Benden bir farkı yoktu, olamazdı, olmamalıydı da zaten. Ben ilk iki olay da eşimi farklı sınıflandırdım ve bir yerde bürokrasi modelini devreye soktum. Kendisi de hey büyükelçi!!!  ben de bir büyükelçiydim unuttun mu dedi. Üçüncü olayda da haklıydı çünkü ben izin almaya çalışarak kendimi otomatik olarak bürokratik bir durma soktum. Çoğu erkek ya da kadın da zaten aynı duruma ister istemez düşüyor. İleri de sıkıntı yaşamamak için, onaya ihtiyaç duyuyoruz. Oysaki evlilik kurumunu, birlik beraberliği, karşılıklı sevgi ve saygıyı ve kişisel hakları etkilemeyecek, bozmayacak hiç bir olay için izin almamıza, onaya ihtiyaç duymamıza gerek bulunmamakta. Bizler unuttunuz mu eştik. Onay alarak ister istemez karşı tarafı bir üst kuruma ve kendimizi bir alt noktaya taşımız oluyoruz. Bu da işte dengenin alt üst olmasına sebep oluyor. Sonra ayıkla pirincin taşını. Evli çiftlerin -denge eğer eş güçlerin hukuku üzerine kurulmuş ise – birbirlerinden izin almalarına gerek yoktur. 1+1 en az 3 olsun diye, sinerji yakalayabilmek için aslında evleniyoruz. Amaç aslında hep daha çok üzerine kurulu. İzin alarak ve bürokrasiyi evliliğimizin içine sokarak tecrübelerimizi ister istemez daraltıp, vizyonlarımızı küçültüyoruz. Daha çoku hedeflerken daha azı ile yetinmek durumunda kalıyoruz.  Amaç bir araya gelip her anlamda zenginleşmek, büyümek, daha mutlu ve daha huzurlu olmak olmalı yoksa karşı tarafın hayatına entegre olmak değil. Kişisel tecrübelerimize devam edebilmeli, kendimize zaman ayırabilmeliyiz. Amaç birisinin eşi olmak yerine biz olmayı başarabilmek olmalı. Bu da ancak denge ile, diplomasi ile olabiliyor. Olmazsa ne mi oluyor? Erkekler için kılıbık, sünepe koca, kadınlar için ise ezilmiş bir kadın. Evlilik yara alıyor. Beraber binilen tekne su almaya başlıyor.

Diplomasi mi yoksa bürokrasi mi? Karar sizin. Yeter ki iyi niyet içerisinde ilk başta kurduğunuz dengenizi koruyabilin.


Dengeli, mutluluk ve huzur dolu bir evlilik ve hayat dileklerimle ...

10 Kasım 2014 Pazartesi


Türkiye; Atatürk'ü Allah'a borçlusun, geriye kalan her şeyi de Atatürk'e ... 
DANIEL DUMOULIN

14 Ekim 2014 Salı

Küçük, miniminnacık bir dağ olabilme arzusu

Bugüne kadar sizler ve kendim için 200’e yakın yazı yazmışım. Fena sayılmaz hani. Eskiden olsa çok daha fazla yazabilecek konu bulabilir ve çok daha fazla yazı yazmış olabilirdim ama günümüzde size sebeplerini önceki bir çok yazımda açıkladığım üzere bir çok konuyu yazmamayı tercih ediyorum. Bu durumda da yazacak çok fazla konu bulamıyor ve eskisi kadar üretken olamıyorum. Sizi yazılarımdan mahrum bıraktığım için çok üzgünüm J Ama bazen işte hiç beklenmedik bir olay, duyduğum biz söz, okuduğum önemsiz bir haber, hatta içtiğim bir kadeh şarap size yazacağım yazı ile ilgili bir tetik vazifesini görebiliyor. Bu sabah da öyle oldu. Arkadaşım hafta sonu bir filmin fragmanını seyretmiş ve çok beğenmiş. Beğenmekle kalmamış, benimle paylaşmak da istemiş. İyi ki de istemiş, sayesinde bu yazıyı yazıyorum.

Film henüz vizyonda değil. Bradley Cooper’ın bir filmi. Ben kendisini çok beğenirim. Yakışıklıdır, tatlı bir kişiliktir. Kendisi neden bilmem bana hep içimizden biri gibi gelmiştir. Kısacası kendisini ve filmlerini samimi bulurum ve genel kanım filmlerini hep beğeneceğim yönündedir. Yönetmen ise o eski bir cowboy, o yaşlı bir kurt, o kirli biri Harry, o İyi, Kötü, Çirkin’nin hayatta kalan tek üyesi (iyiler hiç ölmez), o 60'tan fazla filmde oynayan sıra dışı bir aktör, o 30 filmi yönetmiş ve en iyi yönetmen Oscar'ını kazanmış bir yönetmen,o yedi çocuk sahibi bir dev, o Clint Eastwood. Filmin ismi ise American Sniper.

Film Irak’da geçiyor. Çatının üstüne tüm teçhizatı ile kurulmuş bir sniper (Bradley Cooper) etrafı gözlüyor. Çarşaflı bir kadın ve ufacık oğlu sokağa çıkıyorlar. Çarşaflı kadın sanki evin içinde, kimse görmeden veremezmiş gibi, dışarı çıkar çıkmaz, alenen sokak ortasında, çarşafından bir bomba çıkarıp çocuğa veriyor. Çocuk hızla bir yöne doğru koşmaya başlıyor. Hayatta ve filmlerde bazı şeyleri görmemeliyiz, görsek de zihnimizde proses ettirmemeliyiz, yoksa ne hayattan ne de filmlerden keyif alabiliriz. Ben de bu sahneyi, çarşaflı kadının heyecanına kapılıp ne yaptığını bilmemesine verip, mantıklı kabul ediyorum. Bizim Bradley amirlerine ne yapayım diye soruyor heyecan ve aceleyle. Aldığı cevap bu yazının yazılmasına neden olan cevap oluyor: It’s your call.

Çocuk hızla koşuyor ve bir süre sonra menzil dışına çıkmış olacak. Taşıdığı şey ise oyuncak bir kamyon değil, arkadaşlarına zarar verebilecek paylayıcı bir madde. Bir yandan geçmişi geliyor aklına, ufak bir çocuk onun da hayatında var ve bir takım acılar. İzleyici için neler yaşadığı net değil ama ortada ufak çocuklu bir dram yaşandığı kesin. Yani bizim keskin nişancı için çocuk figürü çok önemli. Kesik kesik ağlayan bir kadın, feryat eden başka bir kadın, ölüp tabutlara konulmuş Amerikan askerleri sahneye gelip gelip yok oluyor. Çocuk bir yandan koşmaya devam ediyor. Arkadaşları tamam zarar görmemeli ve görevini yapmalı ama diğer taraftan vuracağı ufacık bir çocuk. Olan zaten hep onlara olmuyor mu? Fragman bizim Bradley’in ne yaptığını göstermeden bir son buluyor. Ya ateş edip vuracak ya da gitmesine izin verecek. Ya ufak bir çocuğu kendi elleri ile öldürmeyecek, yaşamasına izin verecek ve belki bu nedenle bir çok arkadaşının ölümüne neden olacak, bir çok çocuğu babasız ve acılar içinde bırakacak ya da daha gençliğini bile görmeden, ana kuzusu bir oyun çocuğunu, neden taşıdığını ve neler olabileceğini bile anlamadan adeta oyuncak gibi taşıdığı şey yüzünden toprağın altına gönderecek. Ne düşünürseniz düşünün, kim olursanız, hangi taraftan olursanız olun çok zor bir karar. Tamam adamların orada ne işi var diyebilirsiniz ki bence haksız olmazsınız ya da bu zihniyet zaten bu duygusal yanı yumuşak bir karın olarak kullanıyor diyebilirsiniz. Yazının konusu siyasi olmadığından bu yorumlara pek değil hiç girmeyeceğim. Beni ilgilendiren kısım insanoğlunun sınırları. Saniyeler içerisinde böylesi bir karar verip uygulamaya geçirmek zorunda olan biri(leri) de benim gibi nefes alıyor bu hayatta. O(nlar) da yaşıyor, konuşuyor, yemek yiyor, içip, uyuyor bu hayatta, benim gibi osuruktan tayyare hayatlar yaşayanlar da.

Ben hemen hemen her gün sanki çok anlar ve başarılı olacakmışım gibi dolar endeksine, dolar ve euro kurlarına, altının hareketlerine bakarım. Grafikler vardır değişimleri gösteren, saatlik, günlük, haftalık, aylık. Detaya ne kadar inerseniz testere gibi görüntüler elde edersiniz. İnişler, çıkışlar vardır kısa vadelerde. Ama zaman ölçeğini biraz arttırırsanız iniş ve çıkışlar hemen hemen düz bir çizgi halini alır, değişim sanki yokmuş gibi. Fragman sonrası neden bilmem aklıma hemen bu grafik geldi. Benim hayatım ve ben de yarattığı etkiler dakikalık grafikler gibi. İnişler ve çıkışlar oluyor ve bu değişimler beni ziyadesiyle etkiliyor. Kendi adıma ülen ne zor bir hayatım var, ne zor kararlar almak zorunda kalıyorum diye aklımdan geçiriyorum. Zaman zaman yaşadığım zafer ya da pişmanlıklarımla geçmişte, zaman zaman ise endişe ve umutlarımla gelecekte yaşıyorum, ama çoğu kere hep atlıyorum şimdi de olmayı. Bazı adamlar ise hep şimdide olmak zorundalar. Onların gözüyle benim hayat grafiğim sabit düz bir çizgi. Yatay görünümlü bir gün sonu hareketi gibi. İniş de yok çıkış da. Ölmüş bir hayat grafiği gibi. Ama yine de onlar gibi hızlı ve böylesi zor kararları, üstelik bu kadar kısa bir zaman içerisinde almak istemezdim.

Kuzeyimizde, güneyimizde ve maalesef içimizde ne dramlar yaşanıyor. İnsanlar neler çekiyorlar. Bizler eve gelip, duşlarımızı alıp, istediğimiz yemekleri, sıcacık evlerimizde yerken, onlar ölüyorlar. Su bulamıyorlar, üşüyorlar, kafaları kesiliyor, vuruluyorlar, parçalara ayrılıyorlar. Birbirlerinden koparılıyorlar. Yaşam hakları ellerinden alınıyor. Allahım ne büyük bir acı! Birilerinin gizli planları, ajandaları gerçekleşecek diye düşünülmeyen, umursanmayan ve yok olup giden nice canlar. Yalnız savaş da değil. Hastalıklardan, kazalardan ölen nice başka insanlar. Şükretmeliyiz. Allaha dualar etmeliyiz. Endişe diye gördüğümüz, dert diye inlediğimiz, sıkıntı diye içimizde büyüttüğümüz nice şeyler bir çok insan için günün sonundaki yatay hareket grafiği gibi. Allah dağına göre kar verir derler. Ben küçük, miniminnacık bir dağ olduğum için çok ama çok mutluyum. Egosal bir düşünce ile büyük bir dağ olmayı aklımdan bile geçirmek istemem. Sınırlarımı biliyorum ve onun içinde mutlu ve huzurlu olmaya çalışıyorum. Son zamanlarda bir de bunlara şimdi’de kalmayı eklemeye çalışıyorum ama bu başka bir yazının konusu olacak. İnsanları ve kendimi suçlamamaya çalışıyorum. Olacak olan zaten bir şekilde oluyor. Kendime acımıyorum ve kurban rolünü de üstlenmiyorum. Başıma gelenleri kabul etmeye çalışıyorum. Mümkün olduğunca tevekkel olmaya çalışıyorum. Çünkü önemli olanın başıma gelen şeylerin olmadığını ama onlara karşı nasıl tavır takındığım olduğunu biliyorum. Zaman zaman başarıyorum bu şekilde davranmayı ve olmayı zaman zaman ise başaramıyorum ama denemeye hep devam ediyorum.

Ne zaman başımıza ne geleceğini bilemiyoruz. Günün sonunda yataylaşacak konular için üzmeyin kendinizi. Etrafınıza bakın ve yaşadığınız için, sevdiklerinizle birlikte olduğunuz için, duş alıp, yemek yiyebildiğiniz için şükredin. Şükredecek nice konularınızın olması dileklerimle ...