Bu Blogda Ara

gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2013 Salı

Hoşçakal Acı Vatan Haarlem 1

Bitmek bilmeyen bir tutku


Her ailenin ya tam olarak sorunu tespit edemediklerinden ya da tespit etmiş oldukları sorunla tam olarak yüzleşmediklerinden sürekli tartıştıkları hatta bazen hızlarını alamayarak kavga ettikleri bir ve hatta birden çok konuları vardır. Bunlar ısıtılıp ısıtılıp öne konulan temcit pilavları gibi sıkıntısız ve mutlu gecelerin en büyük düşmanları, kavga için konusuz kalan çiftlerin de en büyük dayanaklarıdır.  Böylesi bir joker kavga sebebi konu bizim gibi kavga etmek veya tartışmak için konu sıkıntısı çekmeyen bir ailede lüks olsa da yine de ziyadesiyle bulunmaktadır.  Olmasa zaten şaşardım. Zamanınız varsa gelin size biraz bundan bahsedeyim. Sıkılırsanız ne yapacağınızı biliyorsunuz.

Bizim konu bundan 6 yıl öncesine dayanır. O zamanlar Hollanda’nın Haarlem şehrinde inanmazsınız  ama mutlu ve hatta mesut yaşayan bir aile idik. Yediğimiz önümüzde yemediğimiz buzdolabı ve marketlerde, gezip dolaşıyor, günlerimizin tadını çıkarıyorduk. Benim yurt dışı bir görev almam sonucunda, eşim de ne yapıp ne yaptı, araya bir çok tanıdık soktu ve kendine aynı şehirde bir yurt dışı görevi buldu ve benim yanıma geldi. Size söylemiştim onun başaramayacağı şey yoktur. Şaka bir yana ailemiz için bundan iyisi gerçekten de olamazdı. Beraberdik, çok ama çok iyi kazanıyorduk, yurt dışındaydık, özgürdük ve Hollanda gibi son derece liberal bir ülkede yaşıyorduk.

Yönetim olarak öyle midir bilemiyorum ama hayat tarzı olarak Hollanda sosyalist bir ülkedir. Kimin zengin kimin orta gelirli olduğunu (düşük gelirli en azından o dönemlerde pek bulunmazdı) ne oturduğu evden, ne giydiği giysiden, ne de  hayat tarzından anlayamazdınız. Eminim arada belki de uçurum vardır ama öyle bir hayat düzenleri vardır ki dışarıdan anlaşılamazdır. Tabii bu durumun getirdiği bazı zorluklarda vardır ama bizim yaşadığımız dönemlerde oğlumuz da henüz aramıza katılmadığından bu zorluklar bizi hiç etkilemezdi. Bilakis hoşumuza bile gider, tadını çıkarırdık. Dedim ya tonla para vardı, iyi yer, iyi içer, iyi gezerdik. İyi yerlere gider, harcarken pek düşünmezdik. Evimiz şehrin tam merkezindeydi. İşimiz eve yakındı. Kendimizce sosyal bile sayılırdık bu dillerini bilmediğimiz ülkede. Hele ki Noel zamanlarında.  Sokaklar cıvıl cıvıl, ışıl ışıl ve neşe içerisinde, mutluluk içerisinde olurdu, ayrılamazdınız. Tüm şehrin nasıl birer şehir korosuna dönüştüğüne şahitlik ederdiniz mesela. Noel ağaçları süslenir, ışıklı ev, bahçe, cadde süslemeleri yapılırdı. Hediyeler alınır, tebrik kartları verilir ve Noel arifesinde Noel Baba'nın gelişi sokaklarda kurulan çadırlarda simgesel olarak canlandırılırdı. Hatta bu işi abartırlardı.

Noel gecesi herkes akşam ailece yenen yemek için evlerine kapanır ve sonra sanki sözleşmişler gibi, hiç sanmadığınız, tahmin bile edemeyeceğiniz bir dakiklikle, neredeyse aynı anda evlerinden sokaklara dökülmeye başlayıp kendilerini devam ettikleri kilisenin bahçesine atarlardı. Ben böyle bir uyum hiçbir yerde hala görebilmiş değilim. Her bir kilise bahçesine sıcak şarap satıcıları, sosis satıcıları, mum satıcıları hangi arada gelmişler, ne zaman tezgahlarını kurmuşlar ve birden nasıl önlerinde kuyruk oluşturmuşlar bırakın anlamayı her şey olup bitene kadar hani neredeyse görmezdiniz bile. Şaşırarak ve tabi söylenerek sıraya girer ve kendinizi sıcak şarabın tatlı tadına verirdiniz.

Sonra bir elinizde kırmızı şarap diğer elinizde yanan mumla, tüm kalabalığın söylediği duaları, şarkıları dinlemeye başlar ve Hz. İsa’nın gelmesini beklerdiniz. Ben sordum soruşturdum şimdiye kadar geldiğini gören yok ama gelmesine umut hep devam etmekte. Bu vesile ile buradan belirtmek isterim ki ben biraz şarabın da etkisiyle gelmesini her seferinde çok istemiş hatta bu kadar hazırlık ve kişiye rağmen gelmemesine yine her defasında bozulmuşumdur.

Yalan değil ne keyif almıştık orada yaşamaktan. Eşim İstanbul’a hiç dönmek istememişti. Belki yaşadığımız dönemin şartlarının iyi olmasından, belki fazlasıyla özgür olmamızdan, belki de gerek kültür gerek karakter ve gerekse yaşam tarzı olarak oradakilere İstanbul’dakilere göre çok daha fazla benziyor oluşundan. Ben mi? Ben ne yalan söyleyeyim dönmek istemiştim ama nedenini hiç düşünmeden sanki yalnızca dönmek zorunda hissettiğimden. Çok eğlenmiş, çok gezmiştik. Huzurluyduk. Kendimize zaman ayırabiliyorduk. Kitap okuyabiliyor, sinemaya gidebiliyor, yolculuk yapabiliyorduk. Rüya gibi bir dönemdi ve dedim ya neden dönmek istedim hiçbir fikrim yoktu taa ki geçenlerde, yani 6 sene sonra yaptığımız ziyarete kadar.  Seneler önce neden dönmek istediğimi aslında son ziyaretimiz sırasında fark ettim.Hayatımı orada kalarak ötelemek istemiyordum her şeyden evvel. Çocuk sahibi olmak istiyordum ve çocuğuma en iyi şartları sunabilmek. O yıllarda belki farkında bile değildim ama hijyeni tercih ediyordum hem kendim hem eşim ve hem de çocuğum için. İkea’nın minik miniminnacık model evlerinde değil, daha büyük evlerde yaşamak istiyordum. Hasta olduğum zaman ya da sevdiklerimden biri hasta olduğu zaman sorunsuzca ve sualsizce hastaneye gidebilmek istiyordum. Bunun için mahalle doktorundan izin alıp, hastalığımı ona kanıtlamak durumunda kalmak istemiyordum. Hollanda bir çok yönden çok iyi bir sistem kurmuş durumda. Bir çokları için ideal, uygun ve hatta belki rüya gibi ama bana göre, bize göre değildi sistemleri. Ben bunu hissediyordum. Dönmemiz gerektiğini biliyordum. Biz oraya değil buraya aittik. En iyisine, en uygun olanına, en güzeline değil belki ama bizim olanına aittik. Bunları eşime hiç söylemedim çünkü bu son gezimize kadar ben de bunları bilmiyordum. Ortaköy dedim, arkadaşlarım dedim, rakı –balık- boğaz dedim, kim bilir daha neler neler dedim ve biz geri döndük.

Dönüşümüz sonrasında ki süre boyunca bu konu aile gündemimizde haklı olduğu yeri sürekli olarak korudu durdu. Özellikle ülkemizin son zamanlarındaki konjonktürü gereği yurt dışında yaşama şartları hep bir açık konu olarak gündemimizde kaldı. Tabii ilk akla gelen yerde Haarlem oldu. Tekrar gidip, oralarda bir hayat kuralım mı konusu bizim ailenin en sıcak konusu oldu aylar boyunca. Konu bununla da sınırlı kalmadı, tatil planlarımızın da içine sızmayı bildi. Ben ne zaman yurt dışına çıkalım desem eşim Haarlem dedi ben ise yurt dışına gitmekten vazgeçtim. Ben şarap, peynir, sıcak hava diyorum, eşim varsın yağmur olsun yine de Haarlem olsun diyordu. Peki ne yapacaksın orada, gel İtalya’ya, İspanya’ya, hatta Portekiz’e gidelim dediğimde o ısrarla Hollanda reklamı yaptı durdu. İyi de oldu valla, aile bütçesine bu şekilde yardımcı olmuş oldu. Ben Haarlem’e gitmek istemediğimden yurt dışı seçeneklerini de birer ikişer yok ettik durduk ve vize gerektirmeyen, daha ucuza çıkan, dilini, huyunu bildiğimiz bizim olanı hep tercih ettik yıllar içinde. Taa ki geçtiğimiz bayram tatiline kadar.

Bayram tatilinde ne mi oldu?

Neler olmadı ki. Anlatacağım efendim ama kısa bir aradan hemen sonra. Yakında görüşmek üzere.


Sevgi ve saygılarımla,

12 Eylül 2013 Perşembe

Rara sunt cara 4

Orta direk füzyon müzik  

Biz orta direk Türklerin olmazsa olmaz özelliğimiz, sanırım haklarımızı sonuna kadar ve hatta sınırları zorlayacak şekilde kullanma isteğimiz. Konu haklarımız olduğu zaman ve çoğu kere eğer karşımızdaki bir otorite ya da kamusal alan olmadığı sürece adeta almak için kaplanlaşabiliyoruz.  Ama karşımızda bizden daha dişli biri olması durumunda tercih ettiğimiz kaplanlaşmadan ziyade kedileşme oluyor. Elimizde olanı kaybetme korkusu sanırım çoğu kere hakkımız olanı alma isteğinden daha ağır basmakta. Tabii insanın damarının tuttuğu ya da artık mantıklı düşünemediği anlar olabiliyor ama genelde geri durma nedeni aslında elimizde olanın ne kadar da değerli olduğunun bilincinde olmamız. Tatilde dişli engeller  yoktu. Zaten bu müşteri memnuniyetiyle bir arada düşünülemezdi bile. Durum böyle olunca etrafımız sunulanları maksimize kılmak için çırpınan ve bence tatillerinin içine eden kaplanlaşmış aileler ile doluydu. Biz kendi adımıza şanslıydık, hiç bu yarışlara ve zorlamalara girmedik. Kedi kedi tatilimizi yapıp geri döndük. Para verdik sonuna kadar her şeyden yararlanacağız diyen görüş ile , ben yalnızca temiz hava alıp, farklı bir ortamda bulunmanın keyfini süreceğim farklı görüşleri aynı tesis içerisinde bir araya gelmiştik anlayacağınız.  Gelin biraz daha ayrıntılı açıklamalarda bulunayım.

Ben küçük tesisi severim. Küçük ama kaliteli ya da günün moda terimi ile boutique otelleri tercih ederim. Bu tür otellerde reklamı ile servisi yapılanlar genelde aynıdır. Çok şaşırmazsınız. Beklentileriniz genel olarak karşılanır. En azından yemek için koşuşturmak, boş masa takip etmek, bitirseler de kalksalar diye düşünmek, kalkanların hemen peşi sıra oldukça sevimsiz dağınık ve yemek artıklarıyla dolu masalara oturmak zorunda kalmazsınız. Yemekler çeşit olarak belki çok daha sınırlıdır ama sunulan her yemek de lezzetlidir buna karşılık. Bununla beraber çoğu boutique otelde çocuklar için ne bir mini kulüp ne de akşamları onlar için bir mini disko vardır. Yerleşimleri, şartları, ve sundukları da yine çocuklara yönelik değildir. Büyükler için genelde tasarlanmış otellerdir. Kısacası henüz çocuk sahibi değil iken gidilesi, tercih edilesi otellerdendir.

Artık tatilleri ne mutlu bize ki iki kişi değil üç kişi yaptığımızdan butik otelleri nicedir rafa kaldırmıştık. Büyük otellerin riskleri vardır. Büyük otellerde büyük yarışlar vardır. Masa kapmaca bunlardan belki en önemlisidir.  Çok şükür bu konu bizim otel için geçerli değildi. Ama başka bir yarış vardı ki her haşini bizde de yaşanmaktaydı. Plajda yer kapma büyük bir yarıştır. Daha da önemlisi denize en yakın yerlerde yer kapma plajdaki bir statü konusudur adeta. En ön faça yerden yer kapmış olan ailenin hareketleri, tavır ve davranışları bile değişir. Küçük dağları nasıl yaratmışlarsa, o yeri de öyle kapmışlardır bu tip kaplanlar. Uzatmayayım bizde de bu tür ailelerden bir hayli vardı. Denizden çıkarken gördüğüm suratlar hemen hemen hep aynıydı. Sabahın zifiri karanlığında kalkıp, üşenmeden hatta üşenmeyi aklına bile getirmeden havlularını seren ve kahvaltı sonrasında büyük bir zaferle yerlerine kurulanlar yine aynı ailelerdi. Onlar bizim kaplan orta direk ailelerimizdir.

Biz tatilimizin tamamını çocuklar için yapılmış olan üstü kapalı kum havuzunun hemen yanındaki yastıkların üzerlerinde geçirdik. Kumsaldaki son sıra olma özelliğinin yanı sıra üstü kapalı bir yer olması ve yastıklarla dolu olması sebebiyle bence kimsenin tercih etmemesine rağmen kumsalın en güzel ve en nadide yeriydi. Ne zaman gitsek terk edilmiş hissi verecek kadar boştu  ve de oğlumun deniz dışında tüm zamanını geçirdiği kum havuzunun hemen yanı başındaydı, daha ne olsun.

Başka dikkatimi çeken konu da şişme deniz yataklarıydı. Hepsi birbirinin tıpa tıp aynı 10’a yakın yatak vardı kumsalda. Demek tüm alanlar yakınlardaki bir marketten aldılar ve markette de yalnızca bu model kalmıştı diye düşünmüştüm ilk gördüğümde. Sonradan öğrendik ki bu şirin şişme su yatakları otelinmiş ve müşteri kullanımı içinmiş. Meğer plajda yer kapan ailelerin ikinci yarışı da bu yataklarmış. İnanın ben bunların sahipleri var sanıyordum. İnsan bu kadar mı mükemmel yarışır ve başka ailelere kaptırmaz. İnanın yatakları kullananalar hep ama hep aynı kişilerdi. Biz son gün bu yatakların otele ait olduklarını öğrendik. Yarışın hep içindeymişiz de haberimiz yokmuş. Seneye bambaşka bir ben olacağım ve şaşıracaklar.

Kumsalda öğleden sonraları karpuz dağıtılıyordu (evet evet bizim dünyaları bayıldığımız tabağın yarısını oluşturan meyve bedava dağıtılıyordu). Garsonlar kendilerince belirledikleri bir ruta göre dağıtımları yapıyorlardı. Sen misin bu planı uygulamaya çalışan zavallı? Aslında olması gereken önce bizim bu cingözlere dağıtımların yapılması olmalıydı ama düşünülememişti. Dünyanın bin türlü hali var, her aksaklık düşünülmeliydi. Ya karpuz kalmasa ve bizim kaplanlar dağıtımı yapılan ailelerin tabaklarına melun melun bakıyor olsalardı, ya da bizimkilere dağıtım en basitinden güneşin de etkisiyle istemsiz olarak atlansaydı, ya da Allah korusun dağıtım ya bizim kaplanlar denizdeyken yapılıyor olsaydı ve kimseyi bulamadıklarından karpuz tabakları verilmeseydi ...  Sürekli bir pişşşşttttt, oğlummm, buraya da versene bir tabak, aslannnnnn, bir tabak getirsene sana zahmet, delikanlı, delikanlııııııı, buraya buraya ...  sözleri karpuz dağıtımlarında en çok duyulan sözlerdi. Ne yapsın bizim kibar garsonlar, müşteri memnuniyeti için rutlarının içine ediyorlardı. Ama bana göre en terbiye sınırlarını zorlayan hadiseler çay bardaklarına parmakları ile vurarak ve çoğu kere garsonların yüzlerine bile bakmadan istenen çaylar (ki kahvaltıda çay servisi selfservisti) ve kibar olmayan tonlarda değiştirilmesi istenen çoğu hala yemeklerle dopdolu tabaklardı.

Bu kadar dedikodu yeter size. Yeniden bizim aileye dönecek olursak, odamızın da son derece şık ve oldukça geniş olduğunu itiraf etmeliyim. Mini minnacık küçük odalar insanın içini daraltırlar. Zaten kısıtlı tatil yapacaksınız ve zaten kısıtlı tatilinizi çoğu kere hayalinizde olmayan bir yerde yapacaksınız bir de oda dar ve hatta küçücük olacak. İşte tatili zehir eden bir durum. Neyse ki odamız oldukça iyi idi. Belli yenilenmiş ve hatta özenilerek yenilenmiş. Odamız üç basamakla birbirinden ayrılan iki bölümden oluşmaktaydı. Oğlumun yatağı aşağı bölümdeydi. Aman Allahım, meğer oğlumun içinde kalmış bir dubleks ev hayali varmış. Odamız iki katlı diye (1,1 katlı desek daha yerinde olurdu aslında)bir sevindi ki anlatamam. Normalde benimle yatmayı tercih eden adam yatağından ayrılmak istemedi. Zaten bu tatilde oğlum bir hayli ön plana çıktı. Komik olan her olayın ardında oğlum vardı.

Bir keresinde masada tek başına oturmasını ve bizi beklemesini rica ettik. Ne mi oldu? Adımı ve soyadımı bağıra bağıra bizi aramaya kalktı. Ben ilk duyduğumda ben de onun adını ve soyadını söyleyerek nerede olduğumu söyledim. Bizi görenler herhalde deli demişlerdir. Bir başka yine beklemesini söylediğimizde (bunu yapmak durumundaydık ki eşim ve ben kısa sürede yemekleri toplayıp, yemekleri beraber yiyebilelim), biraz da motivasyon olsun diye masa sana emanet sakın kimseye kaptırma, mutlaka bizi burada bekle dedik. Biraz da dalgasına babacığım ayrıca masayı da temizlet diye ilave ettik. Sen misin bunları söyleyen... Döndüğümde masa tertemizdi. Elinde bir bıçak ile oğlum da masanın hemen yanı başındaydı. Ne yapıyorsun diye sorduğumda da masayı koruyorum dedi. Gel de çık işin içinden. Siz siz olun çocuklarınıza yapacağınız motivasyon seviyesini iyi ayarlayın, pişman olabilirsiniz.

Akşam yemeklerinde ise mini disko ablaları çocuklu masalara gelip davetlerde bulunuyorlardı. Oğlum da her seferinde tamam geleceğiz diyordu. Bir akşam yine tamam dedi ama yorgunluğu her halinden belli oluyordu. İstersen bu akşam hemen odamıza dönelim dediğimde olmazzzzzz, mini diskodaki ablaya geleceğimi söyledim, gitmem gerekir demez mi. Ne mi oldu? Mini diskoya gidip, sarışın güzel rus ablayı bulduk ve bu akşam yorgun olduğumuz için odamıza gideceğimizi söyledik. Ya dumur olduğundan ya da ingilizcemi anlamadığından hafif gülümseme ile kafa salladı yalızca. Ancak bu şekilde ikna olan oğlum odanın yolunu tuttu.

Tatlı büfesine her defasında büyük bir iştahla saldırması, bir çok tatlıyı ayrı ayrı denemesi ve beğendikleri sonrası karnını okşayıp güzelmiş demesi tatili güzel yapan olaylardan yalnızca bir tanesiydi. Başka bir diğeri ise bütün gün tek bir dakika bile ayrılmamış olmamıza rağmen baba bugün seninle hiç görüşemedik demesiydi. Nasıl ben ona hem de hiç doyamıyorsam o da bana doyamıyordu. Ya da ben böyle düşünmeyi tercih ediyorum. Terliksiz kumsalda her yürüyüşü sonrasında birden durup babaaaaa hemen gel diye bağırması ve kucağıma atlaması başka bir hoş anı olarak keseme attığım olaydı.

Tabii hep güzel olaylar olmadı tatilde. Bir akşam baharatlı bir köfte yedi biricik oğlum. Sonrasında tabii işler pek güzel gitmedi. Anlattıklarından anladığımız hem midesi bulunuyordu, hem reflü gibi mideden ağıza bir gaz akımı oluşmaya başlamıştı. Bu tatsız olayı çok uzun anlatmak ve tekrar hatırlamak niyetinde değilim ama oğlum çok korktu. İlk defa tecrübe ettiği bir olaydı ve korkudan titremeye başladı. Onun o halini görmek tek kelime ile çok acıydı. İçimiz parçalandı. Çok şükür yatağımızın ortasına ve tuvalete iki ayrı seferde yediklerini çıkardı da kabus kokulu ama mutlu bir şekilde sona erdi. Sonrasında gecenin bir vakti tek kelime edilmeden ve surat asılmadan odamız tekrar temizlendi. Biz ayrılana kadar oğlumun durumu gerek gece ve gerekse gündüz müdürleri tarafından ayrı ayrı ve her gün soruldu. Ona özel yemekler yapıldı. Şımartıldık mı hem de nasıl. Peki böylesi şımartılmak bir daha ister miyim, asla ...

Tesisisin kompak olması güzel olmasına güzeldi de can sıkıcı bir yanı da yok değildi hani. Tesisisin canlı müzik yapılan 2 ayrı yeri ve bir de şovların yapıldığı anfitiyatrosu vardı.  Oğlum çok geçe kalmadan uyuduğundan biz de belli bir saatten sonra paşa paşa odamızda zaman geçiriyorduk. Odada kitap okuyarak, muhabbet ederek ya da televizyon seyrederek gayet güzel zaman geçirebilirsin. Tabii geçiririsin de hadi gel de geçir de görelim. Siz hiç hafif rus müziği ile ritmi bir an bile değişmeyen tekno müziği aynı anda dinlediniz mi? Ya da Ankara havası ile hippop müziği aynı anda duydunuz mu? Gelin oy farfara farfarayı , My way ile aynı anda dinlemeye çalışın. Tam bir müzik şöleni demek isterdim ama tam bir müzik çöplüğü idi. Hepsi kendi içinde güzeldi ama karışım kötü idi. Füzyon mutfağı çok seven biri olan ben füzyon müziği bu şartlarda sevemedim. Hava sıcak olduğundan pencereleri kapatamadık. Oğlumun hemen yanı başında olan klimayı da çalıştırmak istemedik ve bu müzik işkencesini bizzat ve doya doya yaşadık. Sağlık olsun.

İşte tüm sene boyunca beklediğiniz, gün saydığınız bir tatil daha böylece sona erdi. Büyük keyif aldık. Tatilin kötüsü olmaz derler, bence de olmaz ama kesinlikle uzun ve kısası olmakta. Bana göre benim tüm tatillerim çok kısa. Çocukluk yıllarımın üç ay süren tatil süreçlerini çok özlüyorum. Parayı bir şekilde bulsam düşünmeden de çocukluk yıllarıma geri dönerim o ayrı. Şaka bir yana her zaman dediğim gibi önemli olan hiçbir zaman tatil olmadı, asıl hedef anı kesemize bir kaç güzel anı daha koyabilmek. Ne mutlu bize ki biz kendi adımıza bu tatilde bunu başardık. Daha nicelerine İnşallah.

4 Mart 2013 Pazartesi

Virüslere rağmen bir Quentin Tarantino olabilmek ... İşte bütün mesele bu


Geçen sene bu zamanlarda yazmış olduğum bir yazımda Şubat ayında resmen leyleği havada gördüm diye yazmıştım. Dile kolay geçen sene sanki başka aylar yokmuş gibi kısacık Şubat ayında iki yurt dışı ve bir de yurt içi seyahatim olmuş ve sizlere bu seyahatlerden bahsetmiştim. Bu sene Şubat ayı daha sakin geçti çok şükür ama içinde yine de bir gezi barındırdı. Üstelik öyle bir zamana denk geldi ki benim için tam bir şansızlıktı. Malum hastalığım devam ederken daha doğrusu tam olarak iyileşememişken bu seyahate katılmak zorunda kaldım. Firmamızın senelik olarak düzenlediği yıl sonu (tarih itibariyle belki yıl başı demek daha mantıklı olurdu) toplantısı.

Beni az buçuk tanımışsınızdır. Gerek karakter olarak ve gerekse evdeki düzenin bozulmaması açısından ben pek İstanbul dışına çıkmayı sevmem. Daha doğrusu sevmemeye başladım. Şartlar beni böyle yaptı. Zaten bu nedenle de her bir zorunlu seyahat (kendi isteğimle böyle bir şey zaten olamaz)öncesinde tüm tadım ve keyfim kaçar. Evde olmadığım günlerin mutlak surette en ayrıntılı bir şekilde planlanması gerekir. Hayat ne de zordur benim için. Bizim evde düzenin değişmesi kolay olmaz. Evde dengeleri oluşturmak ve düzeni sağlamak için bir çok kriter vardır ama en önemlisi benim evde olmamdır. Ne zaman evden bir nedenle uzaklaşmam gerekiyor olsa ben kendimi  oturup mevcut duruma çözüm ararken bulurum ve inanın bana çözüm her zaman çok zor olur. Tüm sanılanın tersine zordur hem de çok zordur benim ev dışında uyanıyor olmam.

Bir kere her şeyden önce oğlumdan ve eşimden ayrılmak iki gün için bile olsa, ucunda eğlenme, bol bol uyuma, güzel yemekler yeme, istediğin kadar televizyon seyretme ve istediğin televizyon kanalını seyretme olsa da kolay olmuyor. Aslında bu yeni dönemde insan bir önceki dönemlerin keyiflerini belki de unutmuş olduğundan, en azından alışkanlığını yitirmiş olduğundan, karşısına çıkan bu tür görünüşte keyifli aktivite ve yolculuklardan kesinlikle zevk alamıyor. Hatta zevk bir yana sıkıntı bile duyar oluyor. İnanın ne zerre hevesim var dı ne de isteğim. Üstelik kendimi iyi bile hissetmiyordum. Yorgunluk hem de nasıl tüm şiddeti ile devam ediyordu. Üstüne bir de durmak bilmeyen burun akıntısı ve nedeni olduğu kırmızı şişmiş bir burun.

Diğer bir konu ise evde ben yokken eşimle konuşabilecek, ona arkadaşlık edecek birilerinin olması çok önemlidir yoksa bana sarar ve ben sürekli kendimi eşimle telefonla konuşurken bulabilirim. Evde hemen hemen tüm işleri ben yaptığımdan yokluğumda eşime yardımcı olabilecek birleri de gereklidir.

Diğer çok önemli bir konu ise yemek olayı. Ben olmazsan biliyorum eşim muhtemelen yemek yemeği unutacaktır. Akşamları aynı saatte yatıyor olmamıza rağmen geceleri oğlum çağırdığında kalkmak ve ilgilenmek, üstünü örtmek veya uykusu kaçtığında ona eşlik etmek hep bana düşer. Geceyi oldukça delikli bir uykuyla geçirmiş olmama rağmen sabahları gün ışımadan kalkan oğlumla ilgilenmek de yine benim görevimdir. Olmadığım zamanlarda yaşadıklarımı deneyimlemek, bu konuda hiç ama hiç deneyimi olmayan eşime oldukça zor gelecektir.

Yemeksiz, uykusuz yani bensiz kalan eşimin ya migreni tutar ya sinirleri bozulur ya da benim sinirlerim bozulana kadar bana sarar. İşte böylesine derin bir sevgi, böylesine kalın bir gönül bağıdır bizim aramızdaki ve doğaldır ki çözüm hatta çözümler bulmak şarttır benim her bir yolculuğumda.

Bulduğum çözüm ise son derece mantıklı, basit hatta dahiyane idi. Anne ve babasını bize davet etmek tüm sorunlarımızı hem de kökünden çözdü. Allah razı olsun onlardan hemen güzelim İzmir’den ayrılmayı kabul edip kasvetli bir grinin hüküm sürdüğü keşmekeş İstanbul’a geldiler.

Bu kez zangoç unutulmamıştı. Aynı hatayı ikinci kere yapmayarak dosta düşmana aptal olmadığımın haklı gururunu da göstermiş oldum.  Otel güzeldi hatta çok güzeldi ve sıkı durun tanıdıktı. Bizim organizasyonu yapanlar geçen seneden yeterince mutlu olmuş olduklarından yine aynı oteli seçmişlerdi. Evet evet doğru hatırladınız, dünyanın dört bir yanından golf oynamak isteyen insanların yaz- kış akın ettikleri golf cennetine gelmiştik. Zamanında bir kaç kez mini golf oynamanın haklı rahatlığı içerisinde salındım durdum lobide ama mütevazi kişiliğimin bir göstergesi olarak çevremdekilere bundan tabii bahsetmedim. Yakışmazdı bana.

Toplantı ve gereksiz aktiviteleri hemen başlamasından bu sene çok da boş zamanımızın olmayacağı belli olmuştu. Tüm iki gün boyunca senenin yorgunluğunu atıp, yeni seneye motive olacağımıza deli danalar gibi koşuşturup durduk. Bu tür sene sonu toplantılarının olmazsa olmazı, çalışanları birbirlerine yaklaştırıcı, takım ruhunu yakalamalarını sağlayıcı oyun ve aktiviteler üretmek, dahası bu saçma sapan ve anlamsız oyunları oynamaları için çalışanları zorlamalarıdır. Bu sene ki şapkadan çıkan tavşan film çekmekti. Dekor ve makyaj bize aitti. Oyunculuk ve çekim ve hatta ışık olayı bile bize verilmişti. Yönetmeni de bizdik filmin oyuncuları da dahası çekimlerini de yine biz yaptık. Ne anladım ben bu işten. Beni bir de pat diye oldu bittiye getirerekten yönetmen yaptılar mı sormayın gitsin. Kaytarırım diye düşünürken olayın hem de tam içinde buluverdim kendimi. İnsan işte bir süre sonra kendine rolüne kaptırıveriyor. Beni görmeniz lazımdı. Üstünde kocaman harflerle YÖNETMEN yazan koltuğuma oturmuş önüme gelene bağırıp duruyordum. İsmimle hitap edenlere ise Hocam demeleri konusunda uyarılarda bulunuyordum.

Benim Quentin Tarantino’dan neyim eksik ki dedim ve çektiğim filmde bir de ufak rol kaptım kendime. Öyle ya yönetmeni benim bu filmin kim karışabilir ki bana. Bence elimdeki imkan ve oyuncu kalitesine rağmen içimde yatan yönetmenlik ve sanat nüveleri ile bir baş yapıt yarattım. Çekim sonunda etrafımda toplanmış 14 kişi beni deliler gibi alkışlıyordu. Çekilen filmler sonrasında saçma sapan ve mesleki bilgileri pek de parlak olmayan yanlı, taraf tutan bir jüri tarafından değerlendirilip Oscar ödülleri dağıtılacaktı. Hiç uzatmadan söyleyeyim ben Oscar alamadım ve buna çok da bozuldum. Hakkım yendi. Ödülü ise yönetim takımından biri aldı. Bununla beraber en iyi erkek oyuncu ödülünü ekibimden bir kadın aldı. Yönetmenliğimi ve dahiliğimi bu şekilde yedi düvele kanıtladım. Şaka bir yana sözde dinlenmek için geldiğim toplantının daha ilk saatlerinden havlu atmıştım. Yorulduğuma mı yanayım, terlediğime mi, yoksa daha keyifli zaman geçirmemiş olduğuma mı bilemedim. Zaten oğlumdan, eşimden ayrıyım ve güzel zaman geçireceğime ben yanımdaki 14 kişi ile otelde film çekiyorum.  

Ben genelde bu tür toplantılarda tüm boş zamanlarımı odamda ya film seyrederek ya da kitap okuyarak geçiririm. Uyku da illaki olan başka bir önemli aktivitemdir. Geçen sene böyle olmamıştı, bu sene de öyle olmadı. Önce bir güzel masaj yaptırttım. Sonrasında ise sauna, Fin ve Türk Hamamı ve kese derken odaya kendimi zor attım. Amacım ise belliydi, içimdeki toksinlerden kurtulmak. Kurtuldum da. Sinsi yorgunluk iyiden iyiye azalmıştı. Bir ara hatta iyileştim bile diye düşündüm.  Ama akşam tek kelime ile kötü geçti. Isıtıcı nedeniyle burnum iyiden iyiye kurudu. Nefesi bile zor alır oldum. Akşam hemen hemen hiç uyuyamadım. Sözde tüm akşam dinlenecek ve keyif yapacaktım. Olmadı hatta tam tersine evimi hiç bu kadar aramamıştım.

Toplantı geçen sene oldukça ve hatta anlamsızca sert geçmişti. Bu kez öyle olmadı. Olması gerektiği gibi motivasyon ağırlıklı bir toplantı oldu. Hani bıraksalar koşa koşa İstanbul’a gelip çalışmaya başlayacağız, o kadar dolduk.

İçimdeki bu doluluğu yine sauna, Fin hamamı ile azaltmaya çalıştım. Gala yemeği yine olması gerektiği gibi güzeldi. Gece için hiç bir fedakarlıktan kaçınılmamıştı. Bir çok ünlü kişi bize şarkılar, türküler söylediler. Ben yine çok geç saate kalmadan odamın yolunu tutup bavulumu topladım ve yapılacak en güzel şeyi yaptım: Yatıp güzelce uyudum. Ancak yine bir kaç saat sonra nefes alamayarak uyandım. Isıtıcıyı kapadım ve ancak sonrasında soğuk ama kuru olmayan bir odada bir kaç saat daha uyumayı başarabildim. Sabah hasta, yorgun, nezle ve kırmızı bir burun ile uyandım. Bir an önce eve gidip iyileşmeliydim.  

Dönüşümle beraber oğlumu kucağıma alıp, eşime sarıldım. Zaman hastalıkları geçirme, suratları güldürme ve eve huzuru getirme zamanıydı. Görevimi hem de nasıl severek yapmanın mutluluğu içerisinde hemen görevime başladım.

Daha eşim de ben de bir çok seyahatlere gitmek zorunda kalacağız. Kimisi eğlenceli kimisi zor geçecek. Bazen bir kaç gün, bazen daha uzun ayrı kalacağız. Ama her defasında hem çok özleyeceğiz ve hem de çok özleneceğiz. Ayrılıklarımız hep buruk, kavuşmalarımız hep mutluluk dolu olacak. Biz bir aileyiz, birbiriyle kenetlenmiş mutlu bir aile. Umarım, dilerim ve biliyorum hep öyle de kalacağız.

31 Ağustos 2012 Cuma

Farklı diyarlara yapılan bir ziyaretin ardından ....


Siz de farkında mısınız gün geçtikçe zevklerimiz ve alışkanlıklarımız giderek sıradanlaşıyor. Rafine diye düşünebileceğimiz, tanımlayabileceğimiz neredeyse hiçbir şey kalmamış hayatlarımızda ve tercihlerimizde. Bir süredir hemen hemen tüm restoranların birer simit saray ve evlerine dönmelerini üzüntüyle izliyorum. Esentepe’de ki Northsields mesela yerine simitçiye bırakmış daha nice güzel ve leziz restoranların yerlerini bıraktıkları gibi. Cunda Adasın’da ki rakı-balık restoranında artık yalnızca çay içebilecek olmamızla, eski İtalyan restoranların birer simitçi olmasının ardındaki nedenler hep aynı aslında. Para artık el değiştirdi ve buna bağlı olarak da her şey artık özgürce ve gönüllüce değişebilmekte. Benim üzüldüğüm değişen hayat tarzlarımız ve zevklerimiz. Ben simit yemek istemiyorum. Tamam çok daha ekonomik ama bu kadar yer açılacak kadar da talep olması ancak değişmemizi ve giderek sıradanlaştığımızı göstermekte. Tüm dünyada aynı zamanda ilk ve tek olmak da demek olan Laik, demokratik bir Müslüman ülke olmaktan sanırım artık uzaklaşarak farklı maceralara doğru yelken açıyoruz. Arapları son zamanlarda ülkemize getiren aslında hayat tarzlarımızdı, sahip olduğumuz özgürlüklerdi, ya da en yalın ifadeyle laik ve müslüman kelimelerinin dengeli olabilmesiydi. Sanırım cazibe merkezi olma durumumuz artık bir sona doğru ilerlemekte. 

Bizler bu yolculuğa doğru yol alırken beni oldukça şaşırtan bir gelişme de olmadı değil hani hayatımda. Ailece bir düğüne katılmak için geçtiğimiz günlerde İsrail’deydik. Gitmeden önce bizi oldukça korkutmuşlardı. Yok savaş çıkmak üzere, yok girerken ve çıkarken donunuza kadar soyup saatlerce bekletiyorlar, yok sorguya çekiyorlar, yok canlı bombalar, yok yakıcı sıcak ... Ülke evet çok ilginç bir ülke. Tüm komplo teorilerinin ortak ana fikri dünyayı bu ülke insanlarının yönettiğidir.  Eğer öyle ise korkulacak bir durum yok zira bu ülke tüm dünyayı yönetmekten hem de çok uzak. Hani açık yazmak gerekirse kendilerine faydaları yok. Gitmeden önce insan böylesi güçlü bir kavmin insanlarının oluşturduğu ülkeyi Monaco gibi ya da Luxembourg gibi olmasını bekliyor (tüm zamanların ve yerlerin en lüks McDonald’sı bana göre Luxembourg’dadır ve eşim bir migren krizi sonrasında oranın tuvaletinde kusarak orasını bizzat onurlandırmıştır). Ülke anlayacağınız üzere ne Monaco ne de Luxembourg gibiydi. Daha çok 30-40 sene öncesinin İzmir’i gibi bir yerdi, ama çok daha pis ve çok daha kötü evlerle dolu olanı. Sıcaklık, benim İstanbul’dan geldiğimle neredeyse aynıydı. Bu nedenle sıcaklık konusunda şikayet edemem ama ılık değildi ve MFÖ gibi şapkasız çıkmam abi tadındaydı. Yediğimiz yemekler garantiye oynamak istememizden Time Out dergisinde olan yerlerdeki yemekler olduğundan bana göre oldukça da pahalı bir ülke oldu. Oğlumla gittiğimizden ve sıcaklık kendini bir hayli hissettirdiğinden her yere de taksi ile gittik. Anlayacağınız bizim için pahalı bir gezi oldu. Tel Aviv’e Avrupai bir şehir diyenler sanırım hiç Avrupa’ya gitmemiş olanlar. Peki tüm bunlardan sonra beğenmedim mi? Hayrı bence ilginç bir şehir. Kesinlikle de en azından bir kez gidilesi ama çok anlamlar yüklemeden ve fazla bir beklenti içinde olmadan. Oğlumun biraz büyümesi sonrası Kudüs ve Tuz Gölüne de gideceğiz ama bu gezimizde yerimizden fazla kıpırdamayıp, zamanımızı yemekle ve belki 30 derecenin üzerindeki sıcaklığı ile Akdeniz’in içinde geçirdik. Lokal yerlerdeki görevliler oldukça kaba iken dergide yer alan yerlerdekiler son derece profesyonel ve çözüm ve müşteri odaklı. Tavsiyem bu yerleri seçmeniz. Dış mekanlarla, taksi dahil iç mekanlar arasındaki sıcaklık farkı ise ağlatacak cinsten. Taksi içinde ya da alışveriş merkezleri içinde hırka giymek isterken dışarıda derinizi bile çıkarmak istiyorsunuz, o kadar yapış yapış ve sıcak.

Alışveriş merkezi derken birgün bize bir yer tavsiye ettiler. Buranın İstinye Parkı dediler. Biz de üşenmedik, denizden çıkıp, kurulanıp, üst baş değiştirip, taksi tutup, oranın yolunu tuttuk. Allahım ne kalabalıktı inanamazsınız. İnsanlar alışveriş merkezinde üzerinize üzerinize doğru geliyor sanki. Tüm yemek yenecek yerler hınca hınç dolu ve boşalacak gibi de değil. Peki gerçekten de İstinye Parkı tadında mı tabii ki hayır. Olsa olsa en fazla Profilo AVM’nin çakması olabilecek seviyede. Her mağazanın girişinde, ancak bir insanın geçebileceği bir aralıkta bekleyen bir görevli, giriş ve çıkışlarda çanta kontrolü yapıyor. Etrafta polis ve asker üstelik ne kadar çok şaşarsınız. Hayatta kalabilmek adına kendilerine özgü kurallar belirleyip yaşayan farklı bir hayat, farklı bir dünya. İnsanları ise genelde daha çok bizler gibi. Oğluma güneşten koruyucu deniz elbisesi almak istedik. Şanslıydık, indirime de girmişti mağaza. Neredeyse fiyatlar yarı yarıya düşmüştü. Kasa da öğrendik ki ancak mağaza kartı olanlara bu indirim uygulanmakta. Almanya ya da Hollanda’da olsanız hemen kimlik, lokal adres sorulur ve kart ona göre düzenlenir. Biz turist olduğumuzu ve muhtemelen bir daha bu mağazaya adım atmayacağımızı söyleyince tamam biz bir şeyler karalarız dediler. İndirimli olarak aldık ürünümüzü. Üstelik muhtemelen bir daha adım atmayacağımız bir mağazanın kartına bile sahibiz.

Oldukça yüksek oktavdan kavga eder gibi konuşan bir ülkedeydik ama ses tonlarının tersine ülkede her şey şaşılacak kadar huzurlu. Ya da kaos içinde huzurlu olabilmeyi başarabilmişler. Neden bilmem aklıma Tanita Tikaram’ın twist in my sobriety şarkısı geldi. Aşağıda şarkı sözlerini size Türkçe olarak sunuyorum. Ülke içine çok rahat girdik ve çok da rahat çıktık. Hiç bir sorun ve sıkıntı ile karşılaşmadık. Özellikle Türk olduğumuzu duyan halk bize çok daha sıcak davrandılar. Bu sıralar Türkiye’ye gidemediklerini (malum son yaşanan olaylar) ama çok özlediklerini söylediler. Bu sıralar mecburiyetten Yunanistan’ı tercih ediyorlarmış. Ben az kalsın ne gerek var gelip simit yiyeceksiniz diyecektim ki sonra düşünüp hak verdim. Ülkemizde yaşanan simitleştirme çabasına rağmen çok güzel bir ülke ve kıyas bile kabul edilemez, en azından şimdilik.

Anı kesemize bir kaç anı daha atarak ülkemize geldik. Dilerim farklılıklarımızı kutlayan, eşsiz oluşumuzun değerini bilen, bir araya gelip bir gökkuşağı oluşturabilen bir toplum olarak kalabilmeyi başarabiliriz. 

Tanrı\' nın tüm çocuklarının, seyahat ayakkabılarına ihtiyacı vardır,
Problemlerini buradan başka yere taşımak için.
Tüm iyi insanlar iyi kitaplar okurlar
Artık vicdanın temiz
Konuştuğunu duyuyorum kızım
Artık vicdanın temiz

Bu sabah alnımı silerken
her şeyi silip süpürüyorum
Çok iradeli olduğumu ve senin dediklerini
asla yapmayacağımı düşünmek hoşuma gidiyor
seni asla duymayacağım
ve dediklerini yapmayacağım

Bak gözlerim sanki hologram
Bak, aşkın ellerimden kırmızı kırmızı akıyor
Ellerimden
asla,aklımı karıştırmaktan daha fazla bir şey olamayacağını biliyorsun
aklımı karıştırmaktan fazla

Biz sadece küçük boş bir pastayı dağıttık
İnsanların geceleri yaptığı gibi eğlenmek için
Gecenin geç saatlerinde düşmanlığa ihtiyaç duyulmaz
Ürkek bir gülümseme ve özgürlük molası

Onların farklı düşünceleri umurumda değil
Farklı düşünceler benim için iyidir
Kol kola ve yalın ve bütün
Tanrının tüm çocukları kendi yollarını buluyor

Bak gözlerim sanki hologram
Bak, aşkın ellerimden kırmızı kırmızı akıyor
Ellerimden
asla,aklımı karıştırmaktan daha fazla bir şey olamayacağını biliyorsun
aklımı karıştırmaktan fazla

Bir fincan çay, düşünmek için zaman ayır, evet
bir hayatı riske etmek için olan zaman,bir hayatı,bir hayatı

tatlı ve yakışıklı
yumuşak ve tombul
Işığı görene kadar pisboğazsın
pisboğazsın, ışığı görene kadar

İnsanların yarısı gazete okur
iyi ve güzel okurlar
güzel insanlar, sinirli insanlar
İnsanlar satmak zorundadır
senin satmak zorunda olduğun haberleri

Bak gözlerim sanki hologram
Bak, aşkın ellerimden kırmızı kırmızı akıyor
Ellerimden
asla,aklımı karıştırmaktan daha fazla bir şey olamayacağını biliyorsun
aklımı karıştırmaktan fazla