Bu Blogda Ara

ötekileştirme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ötekileştirme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2013 Çarşamba

Semboller dünyasında bir Şaşkın Aile ...


İnsanlar binlerce yıldır, bir düşünceyi izah etmek için bir çok yollar denemişlerdir. Bir düşüncenin anlamını kademeli şekilde insanların anlayışlarına ve olgunluklarına göre bir takım kalıplar içerisine koyup sunmuşlar, doğrudan doğruya bir düşünce, yada bir bilgi izah edilmemiş, üstü adeta örtülerek bohçalandıktan sonra aktarılmıştır. Bir sembol anlatmak istediği fikri, kısa, en kesin ve en belirli şekilde ifade eden bir işarettir. Bir şeyi diğer bir şeye benzeterek ve onun içinde adeta kaybederek anlatma tarzıdır. Farz edin ki karşınızda farklı seviyelerde kişiler var ve onlara bazı gerçekleri açıkça anlatma güçlüğü ile karşı karşıyasınız. Bazı insanlara bir meseleyi açıkça bir kalıba sokmadan anlatabilirsiniz. Bazı kişilere ise bunu bir benzetme yoluyla anlatmanız lazım gelebilir. Çünkü o, henüz o meseleyle, açık bir şekilde  karşı karşıya gelebilecek durumda olmayabilir. İşte o anda onun daha önce bildiği bir şeyden hareket etmeniz gerekebilir.

İster fark etmiş olalım, ister olmayalım, semboller manevi hayatımızda büyük  ölçüde rol oynarlar. Bizler ise çoğu kere bunun farkına bile varmayız. Sembolleri, manevi olan şeyleri algılanabilir biçime getirmek için kullanılan bir araç diye açıklamak da mümkündür. Bu çok geniş yorumlanmış kavram içinde sembollerin iki özelliği yatmaktadır. Sembol, soyut düşüncelere herkesin anlayacağı bir biçim verebilir. Öte yandan somut nesneleri manevi alana çıkarabilir. Hem apaçık, hem de kapalı ve anlaşılmaz durumdadır. Çünkü “sembol gizleyerek açıklar, açıklayarak gizler.”

Eski devirlerde tüm dinlerin, felsefi çalışmaların ve inisitayik öğretilerinin tamamının hedeflediği gaye ve bu gayeye ulaşmada öğrenilmesi gerekli töresel, bilimsel ve felsefi bilgi ve öğretiler, sembollerle ve aşama aşama anlatılırdı. Amaç ise insandaki değişimin sağlanmasıydı. Günümüzde 'şuurlanma' ve 'aydınlanma' olarak nitelendirilen bu değişim için yapılan çeşitli ritüeller ve özel çalışmalar, tüm dinlerin içinde uzun bir süre yaşamıştır. Ancak insanlığın aşamalı aşağıya iniş sürecinin bir sonucu olarak, günümüzdeki tüm sistemler bu özelliklerini tamamen yitirmiş bulunmaktadır.

Bazı kesimlerce belki de kasıtlı olarak bu semboller kalıplaştırılmış, tek tip tanımlarla ifadesine izin verilmiş, adeta günlük yapacaklarımız ya da yapmayacaklarımız basitliğine indirgenmiştir. Oysaki unutulmaması gereken nokta bu değişimin bir deniz olduğu ve her bir bireyin ondan ancak kendi elindeki kabın büyüklüğü kadar su alabileceği gerçeğidir.

Bu uzun sayılabilecek girişi neden mi yaptım?

Sanırım Sevgililer Gününü eşimle geçirmek yerine briç oynadığım için. Kendimi suçlu gibi hissediyormuş gibi görünsem de aslında böyle hissetmiyorum. Zaten bu nedenle hem eşime ve hem de kendime bu yazıyı yazma ihtiyacı gördüm. Son söyleyeceğim cümleyi hemen söyleyeyim: 14 Şubat tarihinde Sevgililer Günü nedeniyle eşimle mesela dışarıda bir akşam yemeği yeseydik ve birbirimize hediyeler almış olsaydık kendimi o yukarıda yazmış olduğum gibi bazı kesimlerce belki de kasıtlı olarak neler yapıp yapmayacağım konusunda zorlanmış hissedecektim. Bana göre Sevgililer Günü bir semboldür. Önemli olan bu düşüncenin ardında yatan duyguyu, düşünceyi, felsefeyi anlayabilmektir yoksa kırmızı kalpler ile paketlenmiş bir hediye almak değil. Kalıplaştırılmasına ve tek bir tanıma indirgenmesine açıkçası bozuluyorum zira en az bu kalıplaşma işlemini, gerçekleştirenler kadar ben de düşünebiliyorum.

Noel’i bir düşünün. Hristiyanlık ve batı kültürünün dünyada baskın olmasından dolayı dünya kültürünü oldukça etkilemiştir. Noel kutlamaları kış mevsimi kutlamaları arasında en ünlü kutlamalardandır. Oysaki dine bile sonradan eklenmiş bir pagan hatta bir Türk geleneğidir. Noel gelenekleri film endüstrisi, popüler edebiyat, medya ve televizyon aracılığı sayesinde dünyada en yaygın olarak kullanılan motiflerin belki de başında gelmektedir. Aslında her birimiz büyük bir oyunun yalnızca küçük birer parçalarıyız. Biliyorum kulağa çok komplo teorisi gibi geliyor. Sosyal Medya gelişimini bir düşünün. Amaç tabii bence hiçbir zaman bizim sisteme ulaşmamız olmamıştı, sistemin bize ulaşabilmesiydi. Bugün artık kullandığımız bu medya ve medyayı kullandığımız araç ve gereçler sayesinde, ne içiyor, ne tüketiyor, hangi kitapları okuyor, ne zaman nereye gidip, ne kadar kalıyor, ne konuşuyor ve hatta ne düşünüyor, hayata nasıl bakıyoruz hep ama ama hep biliniyor. Gerçekleştirilen ve geliştirilen tüm pazarlama, satış ve yönetim stratejilerine de aslında artık hep bu açıdan bakmak gerekir. Sosyal Medya konulu yazımda belirtmiştim, tekrarlamak isterim: “Kabul etmek gerekiyor ki bizler artık yalnızca matrisin birer parçalarıyız. Söz konusu matrisin hayalini kuran kişilerin çocuk ve torunları ise bizlerin belki de yeni ya da her daim yöneticileri, bizler farkında olalım ya da olmayalım, kabul edelim ya da etmeyelim. Facebook’ta olmayanların artık günümüzde psikopat ve suç işlemeye eğilimli kabul edilmeleri de bir tesadüf değil bence”.

Ya da gelin biraz tehlikeli sularda gezinelim. Kandil Geceleri mesela. Burada bir şeyi özellikle fikre saygı açısından belirtmeliyim ki bundan sonraki iki paragraftaki hakim düşünce bana internet yolu ile geldi. Yazanı belli değildi bu nedenle sizinle paylaşamıyorum. Açıkçası yazdıklarına imzamı atardım. Kendimce önemli olan ve düşüncelerimi pekiştiren kısmı özetleyerek size sunuyorum.

Din adına geliştirilmiş bu türden kutsal gece ve günler, İslam aleminde büyük bir kabul görmüş durumda. Olmamalı demiyorum. Keşke geliştirilmeseydi hiç demiyorum. Ama gelin madalyona bir de öbür tarafından bakalım. Kur'an'da süreklilik esastır. Kur'an zamanın ve hayatın tamamına hiçbir boşluk bırakmaksızın hakimdir. Zamanın ve mekanın tamamı Allah'ındır. Hiçbir gün ve zaman bir başka gün ve zamandan üstün değildir. Günah ve sevap, hayır ve şer işlendiği zamana ve güne göre ne artabilir ne de eksilebilir. Artma ve eksilme amele göre belirlenmektedir. Hangi zaman diliminde veya günde yapılmış olunursa olunsun o zamanın ve günün yapılan şeyin değerini arttırma ve eksiltme gibi bir özelliği yoktur. Haram olan bir şeyi yapan kimse bunu ne gün ve zamanda yaparsa yapsın haramlığın derecesine etkisi olmaz. Veya sevap olan bir şeyi yapan bir kimse bunu ne zaman ve gün yapmışsa yapsın, zaman ve gün o sevabın derecesini etkilemez.

Araçla amacı birbirine karıştırmamak lazım. Kur'an, başta kadir gecesi olmak üzere Ramazan ayı, cuma günü, Kâbe, Arafat, Mescid-i Haram gibi birçok gün ve mekandan tabii ki söz etmektedir. Ancak, bu söz ediliş söz konusu gün ve mekanların özel ve önemli olmalarından değil bu zaman ve mekanlarda yapılan ibadetler içindir. Yani kutsal olan, Ramazan ayı değil, bu ayda oruç tutulmasıdır. Kutsal olan kadir gecesinin kendisi değil, Kur'an'ın o gecede indirilmiş olmasıdır. Oruçlar başka bir ayda tutulsaydı o zamanda başka bir aya özel anlamalar yüklenecekti ki bu olmamalı. Cuma namazı Pazartesi günü için olsaydı Pazartesi özel olmuş olacaktı oysaki Pazartesi de Cuma da Cumartesi de hep aynı önemde. Yoktur birbirlerinden farkları ne günlerin ne de gecelerin. Kadir gecesinin tek önemi o gecede vahyin gelmiş olmasıdır. Onun bin aydan daha hayırlı olduğunun söylenmesi Kur'an'ın önemini vurgulamak içindir. Yani tabii bence vurgulanmak istenen önemli olanın gün ya da gecenin olmadığı Kur’an’ın olduğudur”.

Ramazan ayında eğer alışveriş merkezlerinde öğle yemekleri yenilebiliyorsa ve yemeklerini bitirenler koltuklarını iftar için ötekilere değil, kardeşlerine, komşularına, arkadaşlarına, sevdiklerine devredebiliyorlarsa o ülkede hem denge sağlanmış demektir ve hem de verilmek istenen doğru aktarılmış. Ülkemiz inancın her bir derecesinin yaşanabildiği bir ülke olduğu için değerli, özel ve tektir. 11 ay içki içip Ramazan ayında içmeyen niceleri vardır aynı namaz kılmayıp bu kutsal ayda niyetlenenler gibi. Hac görevini sürekli ötelerler ama zekatlarını hiç aksatmazlar. İçimiz iyidir ve genelde sevgi doluyuzdur. Dinimizi farklı farklı derecelerde uyguluyor olsak da yoktur aslında birbirimizden çok farkımız.

Doğum günleri de yine bence sembolik günlerdendir. En azından benim için bir nevi hesap günüdür. Kendimi sorguladığım, geçen bir senenin muhasebesini yaptığım bir gündür. Aklımdan geçirdiğim düşünceler, vermiş olduğum ya da vereceğim kararlar, sürdürdüğüm, dört elle tutunduğum hayatım, tercih ederek, sözde bilinçli bir şekilde girdiğimi sandığım yollar, benimle, gerçek nüvemle, hani bir an yüz yüze geldiğim ama sonra hemen korkarak arkalara ittiğim gerçek benimle ne kadar uyumludur onları tartarım.

Hayat durmuyor ve kimseyi beklemiyor. Zaman kaybetmeden tadını çıkarmalıyız. Bunu yaparken de sapla samanı, araçlarla da amacı birbirinden ayırmalı ve bize empoze edilen kalıplar yerine bu kalıpların ardında yatan felsefeyi iyice düşünmeli ve dahası uygulamalıyız. Sevgililer Günü evet benim için önemlidir. Ama Sevgililer Günü aynı aynı Anneler Günü ve Babalar Günü gibi yalnızca yılda bir defaya özel değildir benim için. Eşime yani biricik sevgilime her an bir sürpriz yapabilir her an bir hediye alabilir ve her an yemeğe çıkarabilirim. Bunları yapmak için illa o günün gelmesini beklemem gerekmiyor. Annemle de babamla da sebepsiz yemeklere çıkarız. Onlara yine hediyeler alıp güzel sözler söylemem için Mayıs’ın 2.haftasını ya da Haziran ayını beklemem gerekmiyor. Cumhuriyet’in ne kadar önemli olduğunu bilip ona göre hareket etmem için Ekim’in sonunun gelmesini de beklemiyorum. 14 Şubat’da evet briç oynadım. Çok da keyif aldım. Eşim biliyorum ben keyifli bir gece geçirdiği için çok mutlu oldu. İşte bence Sevgililer Günü ruhu burada yatmakta yoksa alınan bir kaç kalpli çikolata da değil.

 Daha önceden yazmışımdır, biricik oğlum bizim aile için Şaşkın Aile diyor. Nedeni ise evde birbirimize sürekli olarak yaptığımız sürprizler ve sonrasındaki şaşırmalarımız. Dilerim kalıplar üstü bir hayatı üstelik bol ve güzel sürprizlerle yaşamaya devam edebilir, şaşkın bir aile olma özelliğimizi sürdürebiliriz. 

22 Ocak 2013 Salı

Mutluluğa yolculuk 4


Büyük nasihatler


Avustralyalı hemşire Bronnie Ware, emekli olduktan sonra bir kitap yazmaya karar veriyor. Çok da iyi yapıyor. Kendisi yıllarca evlerinde ölümü bekleyen hastalara bakan bir hemşire. Gerekli ama iç burkucu bir rol kendisininkisi. Belki yalnızca meraktan belki de kitap yazmaya daha en başından karar vermiş olduğundan, hemşiremiz hastalara “En büyük pişmanlığınız nedir?” diye sormuş her bir defasında. İşte bu cevaplarını da bir kitap haline getirmiş. Sarsıcı, gerçekçi, etkileyici ve karamsar ama bir o kadar da yol gösterici bir kitap olmuş olmalı. Ben okumadım. Tüm bu bilgiler ve en çok alınan beş cevap bir iletiyle bana ulaştı. Yolculuğumuz ile paralellik gösterdiğinden bu bölüme katkı olsun diye almak istedim.

En çok verilmiş olan cevap, listenin bir numarası nedir biliyor musunuz?

"Keşke başkalarının benden beklediği hayatı sürmek yerine düşlerimi gerçekleştirme cesaretim olsaydı."

Ware’e göre insanlar, yaşamlarının sona erdiğinin farkına varıp geriye döndüklerinde düşledikleri şeylerin çok büyük bir kısmını gerçekleştirmediklerini görüyor ve pişman oluyorlar. Siz olmayın. Başkaları için değil, kendiniz için yaşayın ve diğerlerini kendi hayatlarınıza ekleyin. Sonra çok geç olabilir. Ben şimdiden sizleri uyarıyorum.

Listenin üç numarası, sıkı durun, geliyor ...

"Keşke duygularımı dile getirmeye cesaretim olsaydı."

Birçok insanın diğerleri ile ilişkilerini belirli bir düzeyde tutmak için duygularını bastırdığını söyleyen Ware, bastırılan duyguların insan sağlığı üzerinde son derece olumsuz etkileri olduğunu ileri sürüyor. Yalan mı hem de hiç değil. Tekrar ediyorum çok geç olmadan kendi hayatlarınızı yaşama vaktidir.

Bitmedi. Yolculuğumuzla ilgili üçüncü ve sonuncu cevap. Listenin beş numarası.

"Keşke kendime daha çok mutlu olmak için izin verseydim."

Çoğu insanın mutluluğun aslında bir seçim olduğunu ölüm anı gelene dek fark etmediğini söyleyen Ware, insanların rahat yaşamak uğruna eski alışkanlıklarına sıkı sıkıya bağlı kaldığını belirtiyor.

Alışkanlıklarından vazgeçmek istemeyen insanların değişme korkusu yaşadığını ve daha fazla mutlu olma şansını kendi kendilerine yok ettiğini belirten Ware, ölüm yatağındaki hastalarının "Keşke daha çok gülseydim, keşke aptalca şeyler yapmaktan bu kadar korkmasaydım" diyerek pişmanlıklarını dile getirdiğini sözlerine ekliyor.

Beş cevaptan üç tanesi yolculuğumuzla direk ilgili. Düşünsenize ölüm anı geldiğinde verilen nasihatlerden üç tanesi kendimiz olmak ve kendi hayatlarımızı yaşayabilmekle ilgili. Kalan iki taneyi belki merak etmişsinizdir diye onları da aşağıda sıralıyorum. İlki listenin iki numarası ve diğeri de dört numarası:

"Keşke bu kadar çok çalışmasaydım."
"Keşke arkadaşlarımla ilişkimi sürdürseydim."
  
Artık güneşli bölgelere gelme zamanı. Çözüm için bir kaç satır yazmaya başlayalım artık, ne dersiniz? Zaten bu yazı ve sonrası çözüme yönelik yazılar olacak. Silkinme ve üzerlerimizdeki ölü toprağı atma vakti geldi de geçiyor. 

İlk önce yüzündeki o maskeyi çıkarmalısınız. Kendinize karşı acımasız değil ama objektif olun. Ne kendinizi överek gökyüzüne çıkarın ne de söverek diplere batırın. Zor da olsa, ortayı, dengeyi bulun. Bunu da ancak gerçekçi olabilirseniz yapabilirsiniz. Başlarda size densiz ya da düşüncesiz de denebilir ki bunlar sizin doğru yolda olduğunuzu gösteren iyi işaretlerdir. Panik yok mutlaka bu yolda devam edin. Hep farklı olun, fark yaratın derim ya, işte hep başkalarına göre yaşayan, hareket eden toplumumuzda farklı olma zamanı artık gelmelidir. Atmanız gereken başka bir adım ise hemfikir olmama korkunuzu aşabilmektir. Arzularımızı ifade edebilmek yine iyi bir başlangıç olabilir. İstediklerimizi elde edebilmek için karşı çıkmaya cesaret etmeyi öğrenmek ise olmaz ise olmazımız olmalı. İnsanların beklentilerine uygun olmak zorunda değiliz. Onların ölçütlerine, değerlerine uyum sağlama, farklılığımızı sergilemeye cesaret etme, hatta rahatsız ettiğinde bile bunu yapabilme zor olsa da başlangıçta yapmamız gerekenlerden. Ama en önemli unutmaman gereken nokta, insanların sizin hakkında ne düşündüğünü dert etmemeyi öğrenmeniz. Zaten bunu yaptığınız anda diğer tüm şeyler sizin için artık oldukça yapılabilir gelecektir.

Hugo’nun sözü işte tam burada çok gerekli gibi: “İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır.” Başkalarına iyi olacaksınız ya da iyi görünmeceksiniz diye başta kendinize adil olmaktan vazgeçmeyin. Unutmayın ki kendi farklılıklarınızı tamamen üstlendiğinizde, o zaman başkalarının farklılığına da eğilebilir ve gerektiğinde kendinizi buna uyarlayabilirsiniz. Daha iyi ve sağlıklı iletişim kurmayı ve tanımadığınız kişilerle temasa geçmeyi ve bir güven ilişkisi kurmayı, sizin gibi davranmayan insanlar tarafından kabul edilmeyi öğrenirsiniz. Ama öncelikle sizi biricik kılan şeyi öğrenmelisiniz, yoksa başka insanlara yaranmak adına kaybolmaya devam edersiniz.
 
Denemeler yapın mesela. Gidin ve otobüste, takside, işinizde veya evinizde karşınızdaki ne derse desin karşı tezler ileri sürün. Tartışın ya da kavga edin demiyorum ama kendinize böylesi oyunlar kurun.  Ufak denemeler yapın. Hayatınızın yok olmadığını göreceksiniz. İlk başta oyun olarak başlayan denemeler sonrasında inandığınız düşüncelerin arkasında durmanızı sağlayacaktır.

Sizleri bekleyen bazı zorluklar da yok değil hani. Bu zorlukları da bir sonraki yazı da kaleme alacağım. Değişime direnme alın başlı başına bir zorluk. Öz güven ve kendinle barışık olma ihtiyacı yine sana gerekli olan iki çok önemli duygu. Cesaret ve kendini ifade edebilme yetisi yine gerekli olanlardan. Tüm sevdiklerini ve tüm çevreni kaybedebilme ve sonucundaki büyük yalnızlık belki de bizi bekleyen en büyük ve tehlikeli risk. Ama hiçbiri aşılmayacak kadar büyük ve karlı bir yamaç değiller. Siz yeterki size inanın, güvenin, gerisi zaten illaki gelecektir. Durmak yok, yola devam. Yakında yine görüşmek üzere.

24 Temmuz 2012 Salı

Dağ üzerindeki taşlarız ...


Sıkıntılı hem de çok sıkıntılı bir dönem geçirmekteyiz. Suriye’de yaşanan olayların bir görünen ve bir de görünmeyen bir kısmı var gibi. Hani sanki görünen kısım buz dağının görünen kısmıymış gibi inandırıcılıktan bir hayli uzak gözükmekte. Demokrasi tutkunu ülkelerin Irak ve Bosna’da unuttukları insaniyetlerini aniden hatırlayıp uğruna yaptıkları mücadele gibi. Görünmeyen kısım ise tabii ki bir enerji savaşı: Güney Akdeniz’de bulunan doğal gaz kaynağına kim ya da kimler nasıl sahip olacaklar. Bir çok devlet sıraya girmiş gibi beklemekte. Bölgede herkes bir şekilde tatbikat yapmakta. Çin ise donanmasını geliştirmekte. Oyunda kimler var kimler. Zavallı Suriye halkı ise aynı Irak’ta olduğu gibi yalnızca bir piyon gibi ölümü beklemekte. Vurulacaklar ve cansız olarak yere düşecekler. Eşleri, dostları, çocukları arkalarından belki ağlayacak belki ağlamaya bile fırsat bulamadan onlar da tarih sahnesinden çekilecekler. Bu kadar mı değersizler? Evet bu kadar değersizler. Birileri sözde sahip olduğu vatandaşını düşünerekten ve aslında o vatandaşının daha iyi koşullarda yaşamasını öne sürerekten onları bu kadar değersiz görebilmekteler. Karışıklık işine yaradığı için karışıklığı yaratanlar mı daha suçlu yoksa onların ağına düşüp karışıklık için tetik çekenler mi daha suçlu benim için hiç önemli değil. Önemli olan birileri yalnızca birileri daha refah içerisinde yaşasınlar diye ölmekte.

Görünen kötü bir gidişata doğru yol aldığımız. Umarım yanılırım ya da enerji kaynağı sandıkları kadar büyük çıkmaz. Aksi durumda biz de oyunda yer alacakmışız gibi görünmekte. Komşularla sıfır gerginlik bu olsa gerek. İşin ilginç yanı kafa tuttuğumuz ülkeler enerji kaynaklarını bir kapatsa üretim bile yapamayacak olduğumuz.

Yukarıda girişini yaptığım sebebe bağlı olarak almış olduğumuz pozisyona tepki olarak gelen Arap turistlerde Suriye ve İranlıları göremiyoruz. Diğer milletlerden araplar ise akın akın ülkemize gelmekteler. Yer gök arap oldu çıktı ülkemizde. Belki de tek başına bunu sağlayan Kıvanç Tatlıtuğ’ya ülke olarak teşekkürlerimizi sunmalıyız. Benim izleme şansına sahip olmadığım Gümüş adlı dizi meğer bu diyarlarda izlenme rekorları kırmaktaymış. Tabii yalnızca bu dizi değil bunlar gibi diğerleri sayesinde ülkemizin tüm güzellik ve özellikleri gözler önüne serildi. Sonrası zaten çok kolay oldu. Bu özelliklerden belki de en önemlisi laik, demokratik bir Müslüman ülke oluşumuz. Yıllarca laik bölümü ön plana çıkarılmış ve %98 nüfusu Müslüman olan halk ifadesi tercih edilmişti. Günümüzde ise demokratik ve Müslüman bölümleri daha bir parlatılmakta, laik kelimesi yerini sekülere bırakması için girişimler yapılmakta. Mümkünse hatta çok mevzu bile edilmemekte. Laik, demokratik bir Müslüman ülke olmak tüm dünyada aynı zamanda ilk ve tek olmak da demek. Arapları ülkemize getiren başka bir ifadeyle aslında hayat tarzımız. Sahip olduğumuz özgürlükler. Ya da en yalın ifadeyle laik ve müslüman kelimelerinin dengeli olabilmesi. Eğer birisi ağır basarsa ve denge bozulursa bu cazibe merkezi olma durumumuz da bir son bulur.

Ramazan ayında eğer alışveriş merkezlerinde öğle yemekleri yenilebiliyorsa ve yemeklerini bitirenler koltuklarını iftar için ötekilere değil, kardeşlerine, komşularına, arkadaşlarına, sevdiklerine devredebiliyorlarsa o ülkede denge sağlanmış demektir.  Ülkemiz inancın her bir derecesinin yaşanabildiği bir ülke olduğu için değerli, özel ve tektir. 11 ay içki içip Ramazan ayında içmeyen niceleri vardır aynı namaz kılmayıp bu kutsal ayda niyetlenenler gibi. Hac görevini sürekli ötelerler ama zekatlarını hiç aksatmazlar. İçimiz iyidir ve genelde sevgi doluyuzdur. Dinimizi farklı farklı derecelerde uyguluyor olsak da yoktur aslında birbirimizden çok farkımız. Hepimiz ulu bir dağın üzerlerindeki taşlarız. Farklı faklı, çeşit çeşit ama hepimiz o dağı meydana getiren unsurlarız.  Bütünü meydana getiren zerreleriz.

İçinde bulunduğumuz bu çok özel ayın, tüm ötekileştirme çabalarına inat, bizleri tekrar birleştirmesi dileklerimle ...