Bu Blogda Ara

hayallerimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayallerimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2014 Salı

Yazmadım, yazamıyorum ve en kötüsü yazmak istemiyorum ... Ama bir sorun neden ...

Bir süredir yazı yazmıyorum. Yazamıyorum. İçimden gelmiyor. Gördüklerim, duyduklarım, okuduklarım, şahit olduklarım yalnızca insanın içini karartan cinsten. Hep gri. Böylesi bir ortamda yazamıyorum. Yazmak dahi istemiyorum. Oysaki yazacak, sizlerle paylaşacak konular da çıkmıyor değil aslında. Mesela oğlum daha altı yaşına bile girmeden, yemekhanede, bir çok kişinin içinde, ilk evlenme teklifini etme medeni cesaretini gösterdi. Bunu doyasıya yazmak isterdim ama böylesi bir ortamda bu güzelliği kirletmek istemiyorum. Dilekler tutuyorum, dualar ediyorum ama hala bir gelişme yok. Griliklerden karanlıklara doğru büyük bir hızla yol alıyoruz gibime geliyor. İçim sıkılıyor, daralıyorum ve en kötüsü çözüm yolu bulamıyorum. Rüzgarda savrulan kuru yaprak misali yalnızca nefes alıp vermeye ve sorumluluklarımı yerine getirmeye çalışıyorum. Sonrasının ne olacağını bilemeden, tahmin bile edemeden ve hatta fikir bile üretemeden yaşamanın dayanılmaz ve katlanılmaz ağırlığını yaşıyorum.

Evlenmeden önce yalnızca ben vardım ve yalnızca kendime karşı sorumluydum. Karışanım çok fazla yoktu. İstediğim kararları alabiliyor, istediğim şeyi yapıyor ya da yapmıyor, dilediğim hayatı olabildiğince yaşıyordum. Ülke şartlarının değişmesi yalnızca beni etkileyebiliyordu. Sonra eşimle tanıştık ve hayatımızın bundan sonraki bölümünü beraberce yürümeye karar verdik. Artık hem kendime ve hem de eşime karşı sorumluydum. O bir yetişkindi. Ona karşı ya da ondan sorumlu olmak zor değildi, hatta bilakis keyifliydi. Sonra bizler için tüm zamanların en mutlu olayı gerçekleşti ve oğlumuz katıldı aramıza. Artık yeni, yepyeni ışıltılı bir dönem başlamıştı bizler için. Baba olmak zordu ama anne olmak çok daha zordu. Sürekli oğlumuz odaklı bir hayat sürmek, onun mutluluğu, huzuru, alışkanlıkları için sürekli düşünüyor, çaba sarf ediyor olmak, yemeklerini, kitaplarını, oyuncaklarını düşünüyor olmak ve üstelik tüm bunları hayatının her bir anında yapmayı sürdürmek yıpratıcı ve zor bir işti. Soluk almak istediği anlar/anlarımız çok oldu. O günler de artık çok şükür çok gerilerde kaldı. Orta yolumuzu bulmuş ve ona göre yaşamaya başlamıştık.

Bugünlerde ise orta yolumuz biraz sarsılmaya başladı. Biz bugüne kadar orta yolu hep aile içine göre tasarlamış, içsel dinamikleri esas kabul etmiştik. Oysaki yadsınamaz bir çevre faktörü de vardı hayatlarımızın içinde. Oğlum artık anaokuluna gidiyor. Yalnızca Eylül ayı sonrasında doğmasından sebep çok şükür ki 2 sene daha yuvada kalıp öyle okula başlayacak. Geleneksel olsun modern olsun, tüm çocuklar büyüyorlar. Kimisi başarılı oluyor kimisi daha az başarılı oluyor. Ben oğlumun her zaman aynı diğer tüm aileler gibi mutlu, huzurlu ve belki de en önemlisi özgür olarak büyümesini istedim ve bu dileğim ve isteğim hala da devam etmekte. Bununla beraber hani sanki devam eden güneşli hava yerini parçalı bulutlu bir havaya bırakmış gibi son zamanlarda. Tamam yağmur yok çok şükür ama nemi oldukça hissediliyor artık.

Eğitim alanında olan değişiklik ve belirsizliklerden kişisel olarak sıkıntı, üzüntü ve tedirginlik duymaktayım. Düz liselerin bir anda İmam Hatip okullarına dönüştürülmeleri, eğitim sistemindeki son anda ve bir çok parametre düşünülmeden gerçekleştirilen oldu bittiler, sınavlarda bir biri ardına yaşanan güven erozyonları ve sorumluların yerlerini hala koruyabilmeleri, alışılagelmiş düzenin anlatılmadan ve belki de çok irdelenmeden değiştirilmesi bunlardan yalnızca bir kaçı. Müfredat olayına hiç girmeyeceğim bile. Toplumsal yaşamdaki ayrışma ise tüm zamanların en tehlikeli boyutunda. Beraber çalıştığım, sabahları selamlaştığım kişilerle arkadaş ve akrabalarımla farklı hayalleri kurmaya başladım artık. Alkollü içkilere birbiri ardına yapılan vergi zamları bir grubu çok memnun ederken bir grubu sıkıntıya sokmakta mesela. Asl olan seçimdir, demokrasidir diye bağırıp dururken asl olanın özgürlük olduğunu hep atlar olduk. Günlük hayatın stresine, çalışma şartlarının her geçen gün biraz daha da zorlaşıyor olmasına, hayat pahalılığına, kalabalıklığa, stresten kaynaklı kabalık ve hoyratlıklara hiç girmiyorum bile.

Sıkıntılı hem de çok sıkıntılı bir dönem geçirmekteyiz. Suriye’de yaşanan trajedi maalesef artık bizim sınırlarımızda, bizim içimizde. Patlayan bombalar, yok olan semtler, yitip giden canlar. Artık yalnızca birer istatistiki bilgi gibi geçmeye başlamaları tüylerimi ürpertiyor. Korkuyorum. Her an her şeyin olabilme ihtimalinden korkuyorum. İster demokrasi tutkunu ülkelerin Irak ve Bosnova’da unuttukları insaniyetlerini aniden hatırlamaları diye düşünün, ister adı konmamış bir enerji savaşı deyin ister gizli ajandalı bir komplo teorisi diye düşünün. Sebep ne olursa olsun savaş artık bize de sıçramış gibi. Umarım yanılıyorumdur, umarım bu son olur ama korkuyorum işte. Zavallı Suriye halkı aynı Irak’ta olduğu gibi yalnızca bir piyon gibi ölümü beklemekte. Vurulacaklar ve cansız olarak yere düşecekler. Eşleri, dostları, çoluk çocukları arkasından belki ağlayacaklar belki de ağlamaya bile fırsat bulamadan tarih sahnesinden onlar da çekilecekler. Bu kadar mı değersizler? Evet bu kadar değersizler. Birileri sahip olduğu vatandaşını düşündüğünden ve o vatandaşının daha iyi koşullarda yaşamasını istediğinden onları bu kadar değersiz görebilmekte, yok kabul edebilmekteler. Karışıklık işine yaradığı için karışıklığı yaratanlar mı daha suçlu, yoksa onların ağına düşüp karışıklık için tetik çekenler mi daha suçlu benim için hiç önemli değil. Önemli olan birileri yalnızca birileri daha refah içerisinde yaşasınlar diye ölmekte. Ben de onlar gibi olma şansızlığına erişmek istemiyorum. Görünen kötü bir gidişata doğru yol aldığımız. Yurt dışı dinamikleri anlayacağınız pek parlak değil. Yanı başımızda savaşlar çıktı çıkacak. Bizim etkilenmememiz söz konusu bile değil.

Yine Jean Jacques Rousseau ve yine o muhteşem sözü: “Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..." Ya da yine Voltaire ve yine onun muhteşem sözü: “ Senin düşüncelerine katılmıyorum ama düşüncelerini özgürce ifade edebilmen için hayatımı bile verebilirim”.

Korkusuz, güvenle ve başkalarını olumsuz olarak etkilemeden dilediğimce yaşama özgürlüğüm yitip giden bir özgürlüğüm. Yitirmek istemiyorum ama yaşadığımız dönem ve şartlarda gerek yurt içi ve gerekse yurt dışı denge ve dinamikler sanki buna engel olmaya başlayacakmış gibime geliyor. Kendim için tabii ki korkuyorum ama eşim ve oğlum için olan korkum çok daha ağır basmakta. Oğlumuz hayatının daha çok başında. Onun güzel bir hayat yaşamasını istiyoruz. Potansiyelini en yüksek düzeyde kullanabilmesini istiyoruz. Yapmak istemediği şeyleri yapmamasını istiyoruz. O her şeyin en iyisini hak ediyor. Bize düşün ise bu ortamı ona elimizden geldiğince sunabilmek yalnıza. Kabul edelim ya da etmeyelim evrim düzeni içerisinde ön planda tutulması gerekli olan hep gelecek kuşak oluyor.

Belki sürekli olarak bununla yatıp bununla kalkmıyorum ama acı haberleri okudukça, değişimleri gördükçe kendimi çok çaresiz hissediyorum. Hala çözüm bulmamış olmak da içimi daraltıyor. Enseyi tamam karartmak istemiyorum ama çok geç kalmadan da onların ve tüm sevdiklerimin güvenliği, sağlık, mutluluk ve huzuru için kendimce bir yol bulmalı daha huzurlu hissetmeliyim diye düşünmeden de edemiyorum işte. Çözümler ancak başka baharlarda bulunabilecek gibi. Bugün elimde kalan yalnızca dileklerim, umutlarım ve tabii bir de dualarım.

Olaylara ve yaşantılarımıza bir üst ölçekten baktığımızda sıkıntı yine devam etmekte: Daha önceden yazmıştım, hatırlayanlarınız belki vardır. Farkında olalım ya da olmayalım başkalarının tasarlamış olduğu hayatları yaşamaktayız. Yani aslında bırakın hayatlarımızı beyinlerimiz bile özgür değiller. Bugün maalesef tüm gençlik ve hatta neredeyse tüm toplum depolitize edilmiş durumda. Dahası olmamış olanlar da sindirilmiş, sessizleştirilmiş durumda. Tüketime odaklanmış, kaliteli kitap, şiir ve müzik yoksunu bir toplum hedeflenmiş ve kötüsü başarılmış durumda.

Tüm dünya için cahilleştirme, sıradanlaştırma ve bizimkine ilave yeşilleştirme gayet başarılı bir şekilde uygulanmış ve uygulanmaya her daim devam ediliyor. Kimseler kafasını kaldırmasın, farklı yollara sapıp, hayaller kurup, bu düzenden ayrılmaması için günlük bazen ufak bazen ise yüksek dozlarda endişe kapsülleri verilmeye başlanmış. Yalan değil hepimiz geleceğimiz için endişeliyiz. Geleceğimizi garanti altına almaya çalışıyoruz. Çocuklarımız için en iyi okulları seçmek için uğraşıyoruz. Yılda zaten bir kere tatilim var, en iyisi olmalı diyoruz. İyi bir evde oturmak, güzel eşyalar sahip olmak istiyoruz. Çeşit çeşit markalar için harcadığımız zamanları ve paraları düşünün. Endişe, sürekli endişe şırınga ediliyor bizlere. Hayatlarımız endişelerimizi gidermek için yaptığımız uğraşlarla geçip gidiyor. Kullandığımız arabanın markası, evimizin bulunduğu semt, çocuğumuzu gönderdiğimiz okul bizlerin başarısını ölçer kriterler olmuşlar. Tek kriter maddiyat nasıl olabilir? Kriterler bu olunca bir optimizasyon da sağlanamıyor işte. Varımızı yoğumuzu çocuğumuzun okuluna gömüp yalancı bir fedakarlığın sağladığı his ile kendi mutluluklarımızı minimize edebiliyoruz. Oysaki amaç ailenin mutluluk optimizasyonu olması gerekmez mi? Yaratılan kişisel milatlar içimizdeki bu eksikliklerden değil mi? Kaçımız aslında aldığımız bir gömlek, gittiğimiz bir kurs ya da okuduğumuz bir kitap ile yeni bir başlangıç yapmak istiyor ama her defasında aslında duvara toslayıp kendimizi kandırdığımız gerçeği ile yüz yüze gelmiyoruz.

Düşünün ki sosyal medyayı kullanan bizler, ne zaman ve neden nickname kullanacak kadar çekingen ve mesafeliyken bugün bu kadar tüm hayatımızı paylaşır ve dahası paylaşmaktan keyif alır ve bunun için çaba sarf eder olduk? Aslında her birimiz büyük bir oyunun yalnızca küçük birer parçalarıyız. Biliyorum kulağa çok komplo teorisi gibi geliyor ama aslında amaç hiçbir zaman bizim sisteme ulaşmamız olmamıştı, sistemin bize ulaşabilmesiydi. Bugün artık kullandığımız sosyal medya ve medyayı kullandığımız araç ve gereçler sayesinde, ne içiyor, ne tüketiyor, hangi kitapları okuyor, ne zaman nereye gidip, ne kadar kalıyor, ne konuşuyor ve hatta ne düşünüyor, hayata nasıl bakıyoruz hep ama ama hep biliniyor. Gerçekleştirilen ve geliştirilen tüm pazarlama, satış ve yönetim stratejileri aslında hep iplerimizi tutanların menfaatlerine. Bir kaç hareketle altın düşebiliyor, borsa çıkabiliyor, Araplar baharlaştırılabiliyor, depremler olabiliyor, nükleer denemeler yapılabiliyor. Bizler mi? Kaptan mı? Yok canım, bizler yalnızca piyonlarız. Kabul etmek gerekiyor ki bizler yalnızca matrixin birer parçalarıyız. Söz konusu matrixin hayalini kuran kişilerin çocuk ve torunları ise bizlerin belki de yeni ya da her daim yöneticileri, bizler farkında olalım ya da olmayalım, kabul edelim ya da etmeyelim.

Dünyada en çok kullanılan ilacın bir anti depresan olduğunu biliyor muydunuz? Depresyon ve stres dolu hayatlar yaşamaktayız ve bulabildiğimiz tek çözüm maalesef kimyasallar.

Toplumumuzda bugün nice Spartacusler, nice Voltaire’ler mevcut. Eskinin kişilerden gerçekleştirilen ve tüm topluma mal olan kıvılcımları bugünün erkleri tarafından maalesef parlamadan söndürülüyor. Nasıl mı? Az önce bahsettiğim endişe kapsülleri ile. Nice Spartacus’ler daha arenaya bile çıkamadan sıradan bir Roma askerine dönüşüyor. Bu dönüşüm o kadar başarılı ve bir o kadar sistematik ki takdir etmemek ve kaderimiz için acı duymamak içten değil.

Kendimi düşünüyorum mesela. İçimde biliyorum ve hissediyorum 1000 Spartacus yatıyor. Bir kalksa ne de güzel olacak ama sürekli pinekleyip duruyor işte. Kaldır kaldırabilirsen. Miskin miskin tembellik yapıyor zar. Ne Voltairevari düşünceler gelip geçiyor. En az Da Vinci kadar mühendis olduğumu da biliyorum. Buradaki en az kelimesi sonrasında da ufak at da civcivler yesin demek istedim bir anda. Ama işte ne bedenen ne de ruhen rahatlayıp da fikirlerimi hayata geçiremiyorum, hatta çoğu kere fikirlerimi odaklamayı bile başaramıyorum. Ben de Newton gibi ağaç altında yatıp, keyif çatmak ve bir şeyler keşfetmek isterdim. Ya da ne bileyim hamamda keyif yapıp, sonrasında Evreka diye bağırarak koşup çıkmak isterdim.

Bir şeyler keşfedebilmek için çalışmanın, öğrenmenin, deneyimlemenin, yaratıcı olmanın yanı sıra ruhsal ve fiziksel bir detox da gerekiyor bence. O kadar yorulmuş, o kadar kirlenmiş, o kadar stres yüklüyüz ki yeni bir şeyler ortaya çıkarıp, fikirler geliştiremiyoruz atamıyoruz. Daldığımız, bizi sürekli tüketen, alışageldik hayatlarımızı yaşamaya devam ediyoruz.

Yazılarımı takip edenlerin hatırlayabileceği üzere; hava kabarcıkları benim sevdiğim ve sürekli kullandığım bir tamlamadır. Azot sarhoşu olduğun zaman yön duygun yok olur ve yüzeye çıktığını sanarak derinlere doğru gitmeye başlarsınız. Yanlış yola hem de çok yanlış bir yola sapmak bu olsa gerek. Zaten bu duruma derinlik sarhoşluğu da denir. Deep blue filmini seyredenler ne demek istediğimi hemen anlayacaklardır. Güzel bir filmdi. Tek kurtuluş hava kabarcıklarının gittiği yöne gitmek olmalı ki çoğu kere maalesef bu sarhoşluğu yaşayanlara sanki hava kabarcıkları derinlere gidiyormuş gibi gelir. Yani yanlış yol karşına doğru yol olarak çıkar. Bir kaç metre yükselsen zaten sorun kalmayacak, sarhoşluk pat diye yok olacak, şaka gibi bir şey ama kabarcıkları takip etmez de yükselmezsen derin mavi ebedi istirahat edeceğin yer haline gelir bir anda.  İşte bu nedenle zor ve ters bile olsa kurtarıcıdır hava kabarcıkları. Diyeceğim o ki hayatlarımızda hava kabarcıkları bile kalmamış adeta bizlere yol gösterici ve dahası kurtarıcı.

Çok şükür ben ve ailem sağlıklıyız, para kazanıyoruz, işte ve evde belli bir seviye mutlu ve huzurluyuz da daha ne olsun diyoruz ve aynı hayatı, bizim için tasarlanmış olan hatayı yaşamaya devam ediyoruz.  Sonrasında da işte sessiz çığlıklarımız sağır duvarlardan yansıyıp ve tekrar yansıyıp  ve hatta tekrar yansıyıp duruyor hiç durmadan. Birbirinin kopyası olan evden işe, işten eve günlerimizi bozup bozup harcıyoruz. Monotonluğun ve sıradanlığın dayanılmaz hafiflik ve gücü karşısında ezilip tükeniyoruz, yok oluyoruz, makinalaşıyoruz.  Aynı yerden alınan sebzeler, sürekli tercih edilen aynı veya birbirinin benzeri tatil mekanları, aynı sınıf arabalar,birbirinin kopyası benzer hayatlar. Her birimiz birer makine aksamı olup çıktık, her geçen gün birbirimize biraz daha çok benzemeye başladık. Her şeyin nedeni endişe topları nedeniyle arayışlarımız ve amaçlarımızda zaten hep aynı: Güvenlik ve Garanti. Stres yüklü, yılgın ve yorgun hayatlar ve karşılığında kısıtlı seçenekler ve zincirlenmiş beyinler. Bir t-shirt ve kot giyip Starbucks’a ya da Caffe Nero’ya oturmak, amaçsız saatlerce boş boş yürüyebilmek, geleceği en azından bir saat olsun düşünmemek öyle kolay değildir, en azından alışılmadıktır. Ben demiyorum bahçelerdeki sularla dans edip ıslanalım, elbiselerle denize atlayalım ya da saatlerce balık tutup, kumsallarda gitar çalalım. Ben yalnızca zincirlerimizi ve zorunlu dayatılan şeylerden bir an olsun uzaklaşabilelim diyorum. Tek ihtiyacımız olan şey aslında özgür olabilmemiz.

Ne zamandır istediğim bir eve taşınmak, yine istediğim bir hayatı yaşamak istiyorum ama iş ciddi planlamaya gelince hemen bu hayallerime bir son veriyorum. Başlıyorum elimde olanların artılarını yazmaya. Hayalini kurduklarımın birden hiç düşünmediğim kadar eksileri gözümün içine kadar girmeyi başarıyor. Üzümün sapı, armudun çözü derken bir anda mevcut sisteme yine dönüş yapıp duruyorum her seferinde. Amaç, hayal, istek, donanım tabii ki olmalı ama başka bir şey daha olmalı. Başlayabilme cesareti. İlk adımı atabilme çılgınlığı.


Endişe kapsülü problemini incelediğimiz zaman aslında problemin ikiye ayrılması gerekliliği de ortaya çıkıyor: Toplumsal ve bireysel etkileri. Toplumsal etkilerinde ilk göze çarpan başarıyla uygulanmış ayrıştırma ve yok etme stratejisi. Aynı geçmişe sahip insanlar bile ayrıştırılabiliyorlar. Tarih boyunca insanlığı birleştirmek için ortaya çıkan dinler, ideolojiler ve felsefe akımları bile başka bölünmelere, başka kamplaşma ve kutuplaşmalara, yeni yeni kavga ve uyuşmazlıklara yol açmışlardır. İlahi güce inanan çeşitli dinlere mensup olanlar, mabetlerini ve kutsal kitaplarını farklılaştırmışlar, bununla da yetinmeyerek, mezarlarını bile ayırmışlar, cennet ve cehenneme bile kimin gideceğini söyleme cesaretini göstermişlerdir. Daha ne kadar ileri gidilebilir ki! Keşke bu oyunlara hiç gelmemeyi başarabilsek.

Bireyselliğe bakacak olursak herkesin hayatı benzer de olsa, şartları ve sahip oldukları açısından kendi mikro dünyamız da kendine göre. Bu nedenle herkes kendisi için en iyi yolu yine kendisi bulacaktır. Burada önemli olan nokta endişelerimizin yol açtığı hayat tarzlarımızı hata olarak görmememiz gerekliliği. Daha doğrusu bunun alışkanlık mı tercih mi olduğunu fark edebilmemiz gerekliliği. Her sabah uyandığımızda bu tercihle uyanıyor ve bizim için en doğru olanın bu olduğuna karar verebiliyorsak sorun yok aslında. Yok eğer uyuşmuş olduğumuzdan neden bu tercihi bile yaptığımızı unutup aynı ezbere hayatı yaşıyorsak bir problem olduğunu bilin o zaman.

Kilit farkındalık noktanız ise hayalleriniz olsun. Eğer hayalleriniz var ise doğru yoldasınız demektir. Unutmayın ki tercihler hep üç boyutludur. Tercih varsa hayal de olmalı. Hayal yoksa artık uyuşmuşluktan bu hayat devam ediyordur. Tercihlerimin hayal dünyama giden yollar olması benim sürekli dileklerimdendir.

Bununla beraber siz siz olun kişilik alanlarınızı yaratın ve sahip çıkın. Kurmuş olduğunuz empatinin fazlasının sizden götürdüğünü bilin. Kendinize zaman ayırın. Hobiler edinin. Bol bol hayaller kurun ve bu hayallerinizin peşinden koşun. Kendinizin değerini bilin. Sizden bir tane daha yok bu dünyada. Kendinizi sevin ve dahası gurur duyun. Mutluluğunuz varsa sıkıca sarılıp nedenini düşünmeden, sorgulamadan tadını hem de sonuna kadar çıkarın. Size heyecan veren, hayatınıza neşe ve anlam katan ne varsa düşünmeden peşinden gidin hatta koşun. Unutmayın bu dünyaya yalnızca bir kere geliyoruz.

Hayat bizlerin hayatları olmalı. Nasıl olacağına ilişkin kararı da bir başkası bizim adımıza değil, ancak bizler verebiliriz. Her vazgeçiş bir devrimdir. Kabullenmeyin, devrimci olun. Sahip olduklarımız bize değil,bizler onlara sahip olalım. Tüm endişeleri gelişmemiz için gerekli olan hediyeler olarak görün, onları reddetmeyin, görmemezlikten gelmeyin, sevgi ile kabul edin. Cesaretle yüzleşin. İçinizdeki güce ve nüveye güvenin ve vasatlaşmayın. Kimsenin hayallerinizi yok etmesine izin vermeyin. İrade gösterin. Hayatınızın gidişatını elinizde tutun, kaptan olun, kendi kendinizin efendisi olun. Ancak ondan sonra toplumsal düzelme başlayabilir.

Dilerim yapmak istemediklerimizi yapmak zorunda kalacağımız günleri hiçbir zaman yaşamayız ...








8 Mayıs 2013 Çarşamba

Tasarlanmış Hayatlar 2


Bir nevi Komplo Teorisi: Sapartacus’lerin sonu

Farkında olalım ya da olmayalım başkalarının tasarlamış olduğu hayatları yaşamaktayız. Amacım komplo teorisi üretmek değil ama görünen köy de kılavuz istemiyor işte. Bırakın hayatlarımızı beyinlerimizin bile özgür değiller. Amacım ne siyasi bir yazı yazmak ne de bir medya eleştirisinde bulunmak ama bugün maalesef tüm gençlik ve hatta neredeyse tüm toplum depolitize edilmiş durumda. Dahası olmamış olanlar da sindirilmiş, sessizleştirilmiş durumda. Tüketime odaklanmış, kaliteli kitap, şiir ve müzik yoksunu bir toplum hedeflenmiş ve kötüsü başarılmış durumda. Tüm dünya için cahilleştirme, sıradanlaştırma ve bizimkine ilave yeşilleştirme gayet başarılı bir şekilde uygulanmış ve uygulanmaya her daim devam ediliyor. Kimseler kafasını kaldırmasın, farklı yollara sapıp, hayaller kurup, bu düzenden ayrılmaması için günlük bazen ufak bazen ise yüksek dozlarda endişe kapsülleri verilmeye başlanmış. Yalan değil hepimiz geleceğimiz için endişeliyiz. Geleceğimizi garanti altına almaya çalışıyoruz. Çocuklarımız için en iyi okulları seçmek için uğraşıyoruz. Yılda zaten bir kere tatilim var, en iyisi olmalı diyoruz. İyi bir evde oturmak, güzel eşyalar sahip olmak istiyoruz. Çeşit çeşit markalar için harcadığımız zamanları ve paraları düşünün. 

Endişe, sürekli endişe şırınga ediliyor bizlere. Hayatlarımız endişelerimizi gidermek için yaptığımız uğraşlarla geçip gidiyor. Başarı bile kriterlere bağlanmış aynı performans gibi. Kimin hayatında Key Performance Indicator bugün yok ki? Neye ve kime göre başarı? Kim bu tanımlamayı yapabilir ki? Kullandığımız arabanın markası, evimizin bulunduğu semt, çocuğumuzu gönderdiğimiz okul nasıl bizlerin başarısını ölçebilir ki? Tek kriter maddiyat nasıl olabilir? Kriterler bu olunca bir optimizasyon da sağlanamıyor işte. Varımızı yoğumuzu çocuğumuzun okuluna gömüp yalancı bir fedakarlığın sağladığı his ile kendi mutluluklarımızı minimize edebiliyoruz. Oysaki amaç ailenin mutluluk optimizasyonu olması gerekmez mi? Yaratılan kişisel milatlar içimizdeki bu eksikliklerden değil mi? Kaçımız aslında aldığımız bir gömlek, gittiğimiz bir kurs ya da okuduğumuz bir kitap ile yeni bir başlangıç yapmak istiyor ama her defasında aslında duvara toslayıp kendimizi kandırdığımız gerçeği ile yüz yüze geliyoruz.

Düşünün ki sosyal medyayı kullanan bizler, ne zaman ve neden nickname kullanacak kadar çekingen ve mesafeliyken bugün bu kadar tüm hayatımızı paylaşır ve dahası paylaşmaktan keyif alır ve bunun için çaba sarf eder olduk? Aslında her birimiz büyük bir oyunun yalnızca küçük birer parçalarıyız. Biliyorum kulağa çok komplo teorisi gibi geliyor ama aslında amaç hiçbir zaman bizim sisteme ulaşmamız olmamıştı, sistemin bize ulaşabilmesiydi. Bugün artık kullandığımız sosyal medya ve medyayı kullandığımız araç ve gereçler sayesinde, ne içiyor, ne tüketiyor, hangi kitapları okuyor, ne zaman nereye gidip, ne kadar kalıyor, ne konuşuyor ve hatta ne düşünüyor, hayata nasıl bakıyoruz hep ama ama hep biliniyor. Gerçekleştirilen ve geliştirilen tüm pazarlama, satış ve yönetim stratejileri aslında hep iplerimizi tutanların menfaatlerine. Bir kaç hareketle altın düşebiliyor, borsa çıkabiliyor, Araplar baharlaştırılabiliyor, depremler olabiliyor, nükleer denemeler yapılabiliyor. Bizler mi? Kaptan mı? Yok canım, bizler yalnızca piyonlarız. Kabul etmek gerekiyor ki bizler yalnızca matrixin birer parçalarıyız. Söz konusu matrixin hayalini kuran kişilerin çocuk ve torunları ise bizlerin belki de yeni ya da her daim yöneticileri, bizler farkında olalım ya da olmayalım, kabul edelim ya da etmeyelim.

Dünyada en çok kullanılan ilacın bir anti depresan olduğunu biliyor muydunuz? Depresyon ve stres dolu hayatlar yaşamaktayız ve bulabildiğimiz tek çözüm maalesef kimyasallar.  Tüm bu endişe ve sıkıntılardan, stres dolu koşuşturmacalardan siz de sıkılmadınız mı? Tüm bunları içinizde yaşarken dışarıya karşı başınızı dik tutmaya çalışmaktan yorulmadınız mı?

Jean Jacques Rousseau zamanında ne de güzel söylemiş: “Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..." Ben tüm bu endişelerden, koşuşturmacalardan, stres dolu hayattan yoruldum. Özgür olmak ve bu mekanizmanın bir parçası olmak istemiyorum. Ama bunu nasıl gerçekleştirebileceğim, işte bilemiyorum.

Bundan yıllar yıllar Fransız halkı evrim geçirmiş, büyük bir bilinçlenme ve aydınlanma hareketiyle başta saray ve kral olmak üzere seçkinlerin denetiminden çıkma başarısını göstermişti. Soylu sınıfı ile burjuvalar arasındaki amansız savaşı burjuvalar kazanmıştı. İhtilalin ve devrimin mottosu ise özgürlüğün tüm alanda olması gerekliliği idi. Dile kolay yüzlerce yıl önce Descartes, Montesquieu, Voltaire, Rousseau, Diderot, d’Alambert ve daha niceleri kol kola girip, omuz omuza yürüyüp düşünce ve ifade özgürlüğü için savaşmışlardı. “Senin düşüncelerine katılmıyorum ama düşüncelerini özgürce ifade edebilmen için hayatımı bile verebilirim…” düşüncesinin hakim olduğu yıllar ve bu yılların ürünü Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik idealleri ve bu ideallerin vücut bulduğu 1789 Fransız İhtilali.  

Ya da daha eskilere gidin ve gerçekleştirilen Rönesansı bir düşünün. Ya da daha da eskilere gidip koskoca Roma İmparatorluğuna kafa tutan Spartacus’leri düşünün. Toplumumuzda bugün de nice Spartacusler, nice Voltaire’ler mevcut. Eskinin kişilerden gerçekleştirilen ve tüm topluma mal olan kıvılcımları bugünün erkleri tarafından maalesef parlamadan söndürülüyor. Nasıl mı? Az önce bahsettiğim endişe kapsülleri ile. Nice Spartacus’ler daha arenaya bile çıkamadan sıradan bir Roma askerine dönüşüyor. Bu dönüşüm o kadar başarılı ve bir o kadar sistematik ki takdir etmemek ve kaderimiz için acı duymamak içten değil.

Kendimi düşünüyorum mesela. İçimde biliyorum ve hissediyorum 1000 Spartacus yatıyor. Bir kalksa ne de güzel olacak ama sürekli pinekleyip duruyor işte. Kaldır kaldırabilirsen. Miskin miskin tembellik yapıyor zar. Ne Voltairevari düşünceler gelip geçiyor. En az Da Vinci kadar mühendis olduğumu da biliyorum. Buradaki en az kelimesi sonrasında da ufak at da civcivler yesin demek istedim bir anda. Ama işte ne bedenen ne de ruhen rahatlayıp da fikirlerimi hayata geçiremiyorum, hatta çoğu kere fikirlerimi odaklamayı bile başaramıyorum. Ben de Newton gibi ağaç altında yatıp, keyif çatmak ve bir şeyler keşfetmek isterdim. Ya da ne bileyim hamamda keyif yapıp, sonrasında Evreka diye bağırarak koşup çıkmak isterdim. Bir şeyler keşfedebilmek için çalışmanın, öğrenmenin, deneyimlemenin, yaratıcı olmanın yanı sıra ruhsal ve fiziksel bir detox da gerekiyor bence. O kadar yorulmuş, o kadar kirlelenmiş, o kadar stres yüklüyüz ki yeni bir şeyler ortaya çıkarıp, fikirler geliştiremiyoruz atamıyoruz. Daldığımız, bizi sürekli tüketen, alışageldik hayatlarımızı yaşamaya devam ediyoruz.
  
Çok şükür ben ve ailem sağlıklıyız, para kazanıyoruz, işte ve evde belli bir seviye mutlu ve huzurluyuz da daha ne olsun diyoruz ve aynı hayatı, bizim için tasarlanmış olan hatayı yaşamaya devam ediyoruz.  Sonrasında da işte sessiz çığlıklarımız sağır duvarlardan yansıyıp ve tekrar yansıyıp  ve hatta tekrar yansıyıp duruyor hiç durmadan. Birbirinin kopyası olan evden işe, işten eve günlerimizi bozup bozup harcıyoruz. Monotonluğun ve sıradanlığın dayanılmaz hafiflik ve gücü karşısında ezilip tükeniyoruz, yok oluyoruz, marinalaşıyoruz.  Anı yerden alınan sebzeler, sürekli tercih edilen aynı veya birbirinin benzeri tatil mekanları, aynı sınıf arabalar,birbirinin kopyası benzer hayatlar. Her birimiz birer makine aksamı olup çıktık, her geçen gün birbirimize biraz daha çok benzemeye başladık. Her şeyin nedeni endişe topları nedeniyle arayışlarımız ve amaçlarımızda zaten hep aynı: Güvenlik ve Garanti. Stres yüklü, yılgın ve yorgun hayatlar ve karşılığında kısıtlı seçenekler ve zincirlenmiş beyinler. Bir tshirt ve kot giyip Starbucks’a ya da Caffe Nero’ya oturmak, amaçsız saatlerce boş boş yürüyebilmek, geleceği en azından bir saat olsun düşünmemek öyle kolay değildir, en azından alışılmadıktır. Ben demiyorum bahçelerdeki sularla dans edip ıslanalım, elbiselerle denize atlayalım ya da saatlerce balık tutup, kumsallarda gitar çalalım. Ben yalnızca zincirlerimizi ve zorunlu dayatılan şeylerden bir an olsun uzaklaşabilelim diyorum. Tek ihtiyacımız olan şey aslında özgür olabilmemiz.

Ne zamandır istediğim bir eve taşınmak, yine istediğim bir hayatı yaşamak istiyorum ama iş ciddi planlamaya gelince hemen bu hayallerime bir son veriyorum. Başlıyorum elimde olanların artılarını yazmaya. Hayalini kurduklarımın birden hiç düşünmediğim kadar eksileri gözümün içine kadar girmeyi başarıyor. Üzümün sapı, armudun çözü derken bir anda mevcut sisteme yine dönüş yapıp duruyorum her seferinde. Amaç, hayal, istek, donanım tabii ki olmalı ama başka bir şey daha olmalı. Başlayabilme cesareti. İlk adımı atabilme çılgınlığı.

Herkesin hayatı benzer de olsa, şartları ve sahip oldukları açısından kendi mikro dünyamızda kendine göre. Bu nedenle herkes kendisi için en iyi yolu yine kendisi bulacaktır. Bununla beraber siz siz olun kişilik alanlarınızı yaratın ve sahip çıkın. Kurmuş olduğunuz empatinin fazlasının sizden götürdüğünü bilin. Kendinize zaman ayırın. Hobiler edinin. Bol bol hayaller kurun ve bu hayallerinizin peşinden koşun. Kendinizin değerini bilin. Sizden bir tane daha yok bu dünyada. Kendinizi sevin ve dahası gurur duyun. Mutluluğunuz varsa sıkıca sarılıp nedenini düşünmeden, sorgulamadan tadını hem de sonuna kadar çıkarın. Size heyecan veren, hayatınıza neşe ve anlam katan ne varsa düşünmeden peşinden gidin hatta koşun. Unutmayın bu dünyaya yalnızca bir kere geliyoruz. Hayat bizlerin hayatları olmalı. Nasıl olacağına ilişkin kararı da bir başkası bizim adımıza değil, ancak bizler verebiliriz.

Tercihlerimizin hayal dünyamıza giden yollar olması dileklerimle ...


25 Nisan 2013 Perşembe

Hobi arayışlarımız hız kesmeden devam etmekte ...


Geçenlerde 2,5 yaşlarında çocuğu olan bir erkek arkadaşımla laflıyorduk. İki erkek genelde futboldan konuşur ama konumuz futbol değildi. Ev ve iş hayatlarımız hakkında dedikodu da yapmıyorduk. Konu çocuklarımızdı. Eskiden futboldan, komplo teorilerine, din ve inanç sistemlerine kadar bir çok konuda üstelik çok da rahat konuşabiliyorken bugün artık en rahat konuştuğum alanın çocuk ve türevi konular olması beni oldukça şaşırtıyor. Benim için rahat bir alan olmasından belki sebep kendimi işte, evde, her yerde bir anda bu konuyu konuşurken buluveriyorum. Ne kadar alıştım desem de yeni dönem bir şekilde beni şaşırtmaya devam ediyor işte. Bana bir ara “bu sıralar çok hareketli ve bir hayli aksi, sürekli olarak sınırlarını zorluyor. İnan yorulduk” dedi.

Bu tam gollük bir ortaydı ve benim bunu değerlendirmem gerekiyordu. Ben de benden bekleneni yaptım. Cevabım benim için gerçekçi onun için ise sarsıcıydı: “bu yorgunluğa alışmanız gerekmekte. Bizimkisi beş oldu ve sınırlarını zorlamaya ve hatta genişletmeye her  geçen gün devam etmekte. Öncelerin ve sizin için şimdilerin daha bir fiziksel ağırlıklı olan hayatı yerini hem fiziksel ve hem de düşünsel eşit ağırlıklı hayatına bırakıyor. Olması da gerekiyor çünkü ne mutlu bize ki büyüyorlar. Kendini çok daha iyi ifade edebiliyorlar. Ne istediklerini ve de ne istemediklerini artık bilmeye başlıyorlar. Anne ve babalık nasıl ki 7/24 bir mutluluk ve keyif ise aynı zamanda yine 7/24 bir sorumluluk. Durmak, gevşemek asla olmuyor. Hem fiziksel ve hem de düşünsel yolculuk her daim devam ediyor. Yol yakınken buna alış ve boş hayaller kurma” Tabii ki bu kadar didaktik bir konuşma yapmadım kendisine, ama işte bu minvalde şeyler söyledim durdum. Bir süre sonra zaten benden sıkıldı ve uzayıp gitti yanımdan.

Gerçekten de fiziksel koşuşturmacalara ek olarak bu sıralar düşünsel faaliyetlerde oldukça yoğunlaşmaya başladı. Siz bakmayın uzun süredir konusunu etmediğime, oğlum için eğlenceli, keyifli, mutluluk verici ve kendisini geliştirici bir hobi hala aramaktayız. Bunun için denemelerimize ara vermeden devam etmekteyiz. Geleceği için, eğitimi için hala kafa patlatıp, araştırmalar yapmaktayız. Bir yandan da onu kütüphane tepelerinden toplayıp, peşinden koşmaya, sabah hava aydınlanmadan kalkmaya devam etmekteyiz.  Son olarak ise bir oyuncakçı firmasını arayıp halen piyasada olmayan karakterlerin satışa çıkarılması için yoğun kulis ve baskılara bile başladık. Piyasadaki karakterleri onun için almak tabii ki çok değerli ama onun için piyasadaki oyuncakları belirlemek paha biçilmez. 

Hobi olayına geri dönecek olursak, bizim için hala tam olarak çözümlenmemiş önemli bir olay, ama önemli aşamalar da kaydetmedik değil hani. Hobi olayını her şeyden önce çok önemsiyoruz. Yalnızca fiziksel olarak efor sarf edeceği bir olayın çok ötesinde bir kavram olarak görüyoruz. İnsan hayatına etkileri çok büyük her şeyden önce. Bazen hayallerimize ulaşmamızda bizlere yol gösterici bir umut oluveriyorlar. O kadar ki yalnızca varlıkları bile hayallerimizi her daim canlı ve yapılabilir kılıyor. Bazen ise günlük koşuşturma, sorumluluk ve görevlerimiz ve bunlardan kaynaklı oluşan stres nedeniyle zaman zaman kaybedebildiğimiz mutluluk ve huzurumuzun görünmeyen küçük anahtarları olabiliyorlar. Bazen ise kendimizi kolayca ifade etmemizi sağlayan araçlar haline dönüşebiliyorlar. Ama her daim onlarla kendimizi daha mutlu, rahat ve dingin hissedebiliyoruz.  Tabii tüm bunlar en azından kolaya kaçmak gerekirse ileriki yıllar için olan avantajlar. Küçük yaşlar özeline indirgeyecek olursak, çocuğa uygun, iyi seçilmiş bir hobi ile hem duygular ve hem de duyular uyarılabiliyor. Karar verme ve uygulama yetisi gelişiyor. Zengin bir hayal gücü için de yine hobi çok önemli. Kısacası hem bedensel ve hem de ruhsal gelişimini sağlıyor ve hem de bunları yaparken onu mutlu ediyor, daha ne olsun.

İşte bu daha ne olsun’nun altını doldurabilmek ve enerjisini sağlıklı bir yöne doğru kanalize edebilmek için bu sıralar yoğun bir şekilde onun adına hobi belirlemek için uğraşıyoruz. Hemen söylemeliyim ki bu hiç de kolay bir süreç değil. Hele ki İstanbul gibi devasa bir karmaşa yığınında. Tamam büyük şehir, imkanlar çok geniş ama o imkanlara erişme bir o kadar zor ve tatsız. Diğer bir işimizi zorlaştıran parametre ise oğlum. Bizimkisi kendine göre bir karakteri, doğruları ve hatta prensipleri olan bir küçük adam. Sahip olduğu özgüven karşısında bazen şaşırıp kalabiliyorum. Oldukça cool bir adam oldu çıktı başımıza. İşte bu nedenlerle bizim onun için uygun bulduğumuz nice spor dalını kendisine bir türlü beğendiremedik.  Ben bir daha buraya gelmemden tutun da ben bunu sevmedimlere kadar açıkça fikrini söyleyebiliyor. Onunla gerçekten de gurur duyuyorum. Zorla güzellik olmayacağından da biz de başlıyoruz yeni arayışlara. Ne kilometreler tepip ne denemeler tamamladık bu uğurda.

Küçükken bu anlamda her şey çok daha kolaydı. Zaten bir hobisi vardı: Oyun oynamak. Bir süredir ise yeni bir adım atma aşamasındayız. Tam olarak nasıl ve nereden başlayacağımızı bilemiyoruz ve bu nedenle de bol bol araştırma yapıp, eşe dosta fikirler soruyoruz, sonra da denemeler yapıyoruz. İlla her bir çocuğun yeteneği olacak diye bir kural yok ama bir ilgi alanı mutlak surette vardır. Hobi yapılırken keyif vermeli, adeta yaparken dinlenilebilmeli. Her boş zamanlarını doldurmak olmamalı tek amaç. Eğlenme olmalı, keyif alma olmalı, yoksa bizler için bir program değil. Belki fiziksel olarak yorulabilir ama zihinsel olarak yorulmamalı tam tersi istemeli ve yaparken mutlu olmalı amaç zaten bu değil mi? İşte biz bunu bulmaya çalışıyoruz ki bazen bu samanlıkta iğne aramak gibi oluyor.

Bu sıralarda ise bir mucizeyi yaşamaktayız. Ağzımda sürekli Allahım bitmesin bu rüya sözleri çıkıyor. Nedeni ise her şeyde bir hayır vardırın açıklaması gibi. Eşim bir süre önce çuvalla para ödeyerek, üstelik üç senesini ipotek altına alarak bir spor kulübüne üye oldu. Tahmin ettiğim gibi bir süre devam edip gitmeyi bıraktı. Çok şükür ki dondurma seçeneği vardı da paramız sokağa gitmedi. Ben tahmin edebileceğiniz üzere gerek üyelik öncesi ve gerekse gitmemeye başladığı dönemlerde sürekli söylenip durdum. Yine tahmin edebileceğiniz üzere benim bu söylenmelerim bir kulaktan girip diğer kulaktan üstelik hiçbir engele takılmadan girip çıktılar. Meğer burası bizim aylardır arayıp da bulamadığımız bir merkezmiş. Aradığımız her şey burada vardı. Biz de bir üye olarak etinden sütünden faydalanmaya başladık bu vesile ile. Bu sıralar oğlum hem de ne büyük bir keyifle kolay kolay hiçbir yerde yapılamayacak  iki spor dalını burada yapmaya başladı. Üstelik bir dalda yalnızca kendisine özel olarak 3 eğitmen hizmet etmekteyken, diğerinde oğlum ve arkadaşına iki eğitmen özel olarak hizmet vermekte.  En güzel yanı ise diğer denediğimiz bir çok dala göre çok daha ekonomik olması. İşte tam bu noktada bundan iyisi Şam’da kayısı ya da kaymaklı ekmek kadayıfı tabirlerini kullanmak yerinde olacaktır. Geçen gün eşime ben de üye  olmak istiyorum dedim. Nereden nereye işte. Demek ki neymiş eşim her zaman haklıdır, yeter ki sen anlayabilecek seviyeye gel.

Oğlum bu özel derslerden, bu kadar ilgiden ve her şeyden önemlisi bu dallardan sıkılır mı şimdilik bilemiyoruz. Bekleyip gözlemliyoruz. Şunu farkettik ki spor dalı ne kadar oyunla iç içe olur ise o kadar çekici oluyor, yoksa pek şansı olmuyor. Bu da çok normal çünkü onlar daha çok küçükler ve oyun oynamak istiyorlar. Diğer bir yandan da halasından piyano dersleri almaya başladık. Şimdiden notaları okumaya ve hatta piyanoda çalmaya başladı. Sanırım bana çekmiş olmalı. Piyano dersi de oldukça ekonomik. Kız kardeşime bu iş için tabii ki bir ödeme yapmıyorum. O kadar halası, hem beraber zaman geçiriyorlar, daha ne olsun iki durumu.

Oğlum her şeyi yapsın istiyorum ve ona her şeyi sunabilmek ama daha da tehlikeli olanı belki her şeyi yapabileceğine inanıyorum. Hepsi tabii ki olmayacak hatta belki hiç biri olmayacak ama biz onu mutlu edecek bir yol bulmak için denemelerimize ve araştırmalarımıza devam edeceğiz. Hobileri sorumluluklarını kötü yönde etkilemediği sürece de ona karışmayacağız.

Dilerim tüm hayallerine kavuşur!

5 Şubat 2013 Salı

Mutluluğa yolculuk 6


Senin yaşamını senden başka kimse değiştiremez

Kendine güven bir çok alandaki dengenin anahtarı. Hani boynumuzda asılı olan anahtar vardı ya göremediğimiz, kullanamadığımız işte belki de o anahtarın çok büyük bir bölümü insanın kendisine olan güveni oluşturuyor.  Onu geliştirmek kendimize gelişkin bir hayat sunmamıza hem de çok fazla yardımcı olacaktır.

Kendine güven konusunda hepimiz aynı potansiyeller ile doğarız. Sonra anne ve babamızın, çevremizdekilerin, öğretmenlerimizin, arkadaşlarımızın yorumlarını alırız. Bu yorumların bazıları olumsuz ve bazıları da olumlu olabilir. İşte olur da bir talihsizlik eseri hepsi olumsuz yönde görüş, sitem, ve eleştiri bildirirlerse dikkatimizi kusurlarımıza, hata ve başarısızlıklarımıza çekerlerse o zaman yetersizlik ve özeleştiri duygusu düşünce alışkanlıklarımızda yer alır. Sonunda en ufak becerisizlikler bile bizleri rahatsız etmeye, en önemsiz yenilgiler bile kendimizden şüphe etmemize yol açmaya başlar. Eleştirilerin en önemsizi dengemizi bozar, hatta ve hatta elimizdeki imkanları yitirmemize yol açar. Beyin olumsuz tepki göstermeye çalışır, nöron bağları bağlanmaya başlamıştır bir kere, ne yapsak artık nafile.

Bir su damlasının kumda ilk başta zorlanarak da olsa bir yol çizdiğini düşünün. Ardından gelen damlalar kolaya kaçarak hep bu yolu takip edeceklerdir. Biz başka bir damlanın başka bir yol izlemesini istiyorsak dışarıdan ona destek vermemiz gerekir. Sakın yanlış anlaşılmasın, senin yaşamını senden başka kimse değiştiremez. Gücün de, özgürlüğünde senin için de. Dışarıdan destek damla içindi yoksa biz değişmek istediğimizde bize yardımcı olacak yine kendimizizdir ancak.

Peki ama ne yapmalıyız?

Özgüvenimizi bir anda yükseltecek öyle mucizevi bir çözüm yok maalesef. No pain no gain yine karşımızda anlayacağınız. Çok basit ama bizler için yeni bir şey ile yine de başlayabiliriz. Her akşam on dakikamızı ayırarak geçen günümüzü düşünmek ve yaptığınız ve gurur duyduğumuz 3 şeyi bir kenara not etmek iyi bir başlangıç olabilir. Dedim ya kolaya kaçmak yok. Nöronların iyice bağ yapabilmesi için bu gurur duyacağınız muhteşem üçlüler en az 100 gün (yazı ile yüz gün) devam etmeli. İlle de bir eylem olması gerekmiyor. Gösterdiğimiz ve gurur duyduğumuz bir tepki, yapmış olduğumuz bir jest, bir mimik, bir düşünce, ya da bizleri genelde sinirlendiren bir durumda sakin kalmayı başarabilme hep senin hanene yazabileceğin artılar olabilirler.
 
Verilen görevi küçük bir kartopu gibi görmek de fayda var. Dağın tepesinden bu kartopunu yuvarlıyoruz ve dahası bir süre onunla biz de yuvarlanıyoruz ki zarar görmesin. Sonrası artık kısmet. Kartopu büyür de bizlerin yaşamında olumlu değişime neden olabilecek bir çığ olur ise ne mutlu bize.

Hayatın sizin hayatınız olduğunu ve keyifli geçirmek ya da sıkıntılar içerisinde boğulmanın hep sizlerin birer tercihi olduğu gerçeğini biliniz, hatırlayınız. Hayat bizlerin hayatları. Nasıl olacağına ilişkin kararı da ancak bizler verebiliriz.

Kişilik alanlarınızı yaratın ve sahip çıkın. Bu kadar empati artık fazla. Kurmuş olduğunuz empatinin fazlasının sizden götürdüğünü bilin. Kendinize zaman ayırın. Hobiler edinin. Bol bol hayaller kurun ve bu hayallerinizin peşinden koşun. Kendinizin değerini bilin. Sizden bir tane daha yok bu dünyada. Kendinizi sevin ve dahası gurur duyun ve daha da dahası kendinize güvenin bu güven ilk başlarda size boş bile gelse. Yüz günlük çalışmayı olmadı iki yüz günlere çıkarın dahası bunu hayatınızın bir parçası yapın.

Dibe vurmayı ya da kahkaha atmamayı beklemeyin. Zorunda kalarak bir savunma psikozu ile değil, bilinçli bir seçim bir tercih olarak bu yolculukları gerçekleştirmeğe çalışın. Ulaşılacak yer, ya da hedefin çok da önemli olmadığını bilin, yolculuğun zaten kendisi yeterince heyecan verici. Siz önce elinizdekinin tadını çıkarın. Varılacak limanı düşünerek yolculuğun güzelliğini kaçırmayın.


Yüce milletimizin yetiştirdiği büyük değerlerden olan tanınmış animasyon ve masal kahramanı Pepe’nin de dediği gibi “önemli olan oyun oynamak” olmalı. Sonuçlara odaklanmak yerine içinde bulunduğumuz yolculuğun ve aktivitelerinin tadını çıkarabilmek amaç olmalı. Sonuç için sürecin keyfinden mahrum kalınmamalıdır. Bu yapabilmek için de eeğlenebilmeyi becerebilmeliyiz. Her şeyi ciddiye almayı bırakmanın belki de tam zamanı. Biraz geri çekilin ve bu sınavı bir oyun gibi görün. Ne kaybedersiniz ki? Bunu yaparsam herkesin gözünden düşerim, imajım yerle bir olur, itibarımız beş paralık olur ya da en basitinden utanırım demeyin.  Zaten hayatın kendisi büyük bir oyun değil mi? Kaybedecek hiçbir şey yok, yalnızca deneyimlenecek şeyler var. Rahat olun ve Pepee gibi düşün.

Suçlama, beğenilme isteği, aldatılma, aldatma, parasızlık, aşağılanma, yalnız kalma... Korkuların nedenini bulma yerine bunları yok sayma ve suçu hep başkalarında arama, bu korkuları hep üzerimize çekmekte. Evren bizlere her defasında bu korkuların çok daha ağırlarını yaşatmakta. Ne ekersen onu biçersindir bu gerçek. Ya da başka bir ifade ile hayatı nasıl yaşarsan, hayat da sana onu verir.

Korkularınızla yüzleşin. Derinliklerde sakladığımız ve sevgiyi engel olan korkularımızdan. Bir nevi yapılan bu yolculuk korkularımızın sevgiye dönüştüğü bir sistem aslında. Anahtar kelime ise bu dönüşümde affetmek. Kendimizi ve geçmişimizi affetmek. Derinlere itmiş olduğumuz, sanki hiç yokmuşlar gibi yaşamaya devam ettiğimiz ve içinde öfke ve kin barındıran tüm olayları, tüm yaşanmışlıkları sevgiye dönüştürebilmek için affetmek. Siz de hemen affedin. Sünger çekin ve fabrika değerlerinize geri dönün.

Her defasında “Neden ben” yerine “Ne öğrenebilirim” sorusunu sorun. Subjektiflikten bir parça yukarı yükselin ve resmin bütününü görmeye çalışın. Bakın bakalım bu kötü paketlenmiş hediye ile melekler bizlere nelere getirmiş.

Sizi ruhsal yönden daraltan insanlardan uzak durun.  Sinemaya, tiyatroya, konserlere gidin. Arkadaşlarınızla gezin ve sorunlardan değil, eğlenceli şeylerden konuşun. Bol bol gülün, kahkahalar atmaya çalışın. Bırakın bu sizde alışkanlık haline dönüşsün. Ruhsal sıkıntılarınızın çoğunu yine kendinizin yarattığını bilin. Kuruntulardan kurtulmaya çalışın.Sürekli gelecek kaygısı ile yaşamak yerine anı yaşamaya çalışın. Ne ve kim olursa olsun bırakmayı bilin.En önce sizin geldiğinizi unutmayın.

Mutluluğunuz varsa sıkıca sarılıp nedenini düşünmeden, sorgulamadan tadını hem de sonuna kadar çıkarın. Size heyecan veren, hayatınıza neşe ve anlam katan ne ve kim varsa düşünmeden peşinden gidin hatta koşun.

Hayatın anlamını hepimiz öyle ya da böyle aramaktayız. Şanslı olanlarımız heyecan verici ipuçları bulurken bazılarımız kısa sürede vazgeçebilmekteyiz. Bana göre hayatın anlamı insanın kendisiyle tam anlamıyla barışık bir hayat yaşamasıdır. Barışma çabalarım ve bu uğurdaki yolculuklarım halen devam etmektedir. Bir gün biliyorum, kendimle karşılıklı gelip, gözlerimizin taa içlerine bakıp, huzur, mutluluk ve özgürlük hisleriyle dolu olarak kadeh tokuşturacağız. İşte o gün benim Tanrısallaştığım ilk günüm olacak. Her birimiz ulu bir dağın üzerlerindeki taşlarız. Farklı faklı, çeşit çeşit ama hepimiz o dağı meydana getiren unsurlarız.  Bütünü meydana getiren zerreleriz ve her şeyin en iyisini hak ediyoruz. Yeterki bunu bilelim, inanalım ve buna göre yaşayalım.

Sizlere de bu keyifli ve öğretici yolculukta içten başarılar dilerim ...

15 Ocak 2013 Salı

Mutluluğa yolculuk 3


Kişisel yüzleşmem
Kederler, düşüncelere dönüştükleri anda bize acı çektirme güçlerini yitirirler

En son ne zaman içten gelerek kahkaha attınız diye sormuştum bir önceki yazımı bitirirken ve tam bu noktadan devam edeceğimi sizlere söylemiştim.  Buyurun devam edelim ...

Ben ne zamandır kahkaha atmıyorum. Çoğu zaman tebessüm ediyorum hatta güldüğüm de oluyor zaman zaman ama ne zamandır karnımın etleri ağrıyana kadar derler ya hani o şekil kahkaha atmadım. Atmak istemedim değil, Allah biliyor ya hem de çok istiyorum ama bir türlü denk gelmedi işte. Bir zamanlar büyük zeka ürünü dahi olmayan bir çok şeye gülebilir, çoğu anlatılması dahi gereksiz ve zor durumlar için kahkahalar atabilirdim. Peki ama ne değişmişti hayatımda? Aslında hiçbir şey ya da belki aslında her şey... Eskiden yalnızca kendim için yaşardım. Yalnızca ben vardım ve sonrasında diğerleri. Ben mutlu olmalıydım. Sonra nerede o kopukluğu, o travmayı yaşadım bilemiyorum ama bir şeyler oldu hayatımda ve ben fazlasıyla empati yapmaya başladım. Aslında sonrasında anladım empati yapmadığımı yalnızca empati yapmanın arkasına saklandığımı. Nasıl ve niçin oldu bilemiyorum ama ben sonra sonra anladım artık kendi hayatımı kimseye dayatamadığımı ve başkalarınınkini kolayca hayatıma buyur ettiğimi. Bir anda kendimi başkaları için çabalarken buldum. Yaptığım fedakarlıkların fark edilmesini ve sonrasında bunun için minnet duyulmasını istedim. Önce çok şansızım, istediğim gibi olmuyor, bana da yazık yahu demelerim başladı . Sonra yavaş yavaş kendimi daha az sevmeye başladım ve birgün bir baktım ki kendimle küsmüşüm. Aynalarda dahi gözlerimizi birbirimizden kaçırır olmuşuz. Bu noktadan sonrası zaten artık bilinç dışı yapılan mecburiyetlerimdi, sorgulamadan, tartışmadan yaptığım. Elimden özgürlüğüm, mutluluğum alınmıştı. Farkında dahi olmadan kendimi kısıtlamış, demir parmaklıklar arasına hapsetmiştim.  Nasıl oldu dedim ya bilemeden, anlayamadan, insanların beni sevmeyeceği korkusuyla kendi hayatımdan yine kendim vazgeçmiştim. Başkaları için attığım her adımda kendimi biraz daha kanatır olmuştum.Sinirli biri olmuş çıkmış, daha az gülen ve kolay kolay kahkaha atmayan biri olmuştum. İşte bu nedenle önemlidir nedensiz kahkaha atmak, atabilmek. Sizin hangi aşamada olduğunu ortaya koyan turnusol kağıdı gibidir. Eğer atabiliyorsanız sorun yok bu yolda devam edin ama yok atmıyorsanız bir tıkanıklık var demektir.

Sonra ne mi oldu? Şefkatim ve şartsız sevgim zamanla yerlerini biraz daha korkuya bırakır oldular. Daha az tahammül gösteren biri olmuştum artık. Her şeyin iyi yanını görmeye çalışan insancıl yanım törpülenmeye başlamıştı. Tek enayi ben miyim yeter artık demelerim arttı sonra. Tanımadığım, yadırgadığım ve dahası hiç alışamadığım özellikler gelip yerleştiler kişiliğime ve doğaldır hayatıma. Daha bir panik, daha bir depresif özellikler sergilemeye başladım. Yaptıklarımı artık yalnızca bir bir fedakarlık olarak görmeye başladım. Bunlara ek olarak bir de kendime acıma başladı ki çekilir gibi değildi. İşin en kötü yanı ise tüm bunların nedensiz (en azından ben neden olabilecek bir travma hatırlamıyorum) başlaması ve ne olduğunu dahi anlayamadan bu noktalara erişmesi sanırım.

Sonra yine nedensiz heyyy ne oluyor? Artık kendine gel dedim kendime. Tüm bunlarda bir terslik vardı, olmalıydı.Ben kurban değildim ve olmamalıydım, olamazdım. Çok şükür ben ve ailem sağlıklıydık, para kazanıyorduk, işte ve evde çoğu zaman mutlu ve huzurlu bir hayat yaşıyorduk. Kendimi bırakmam nankörlük gibi gelmeye başlamıştı. Tamam bir yanım nemli, yapışkan ve karanlık bir deliğe doğru çekiliyordu ama diğer yanda da sevdiklerim vardı ama daha da önemlisi kendi hayatım vardı. Bir kere karar verdiniz mi her şey o kadar hızlı ve kolay oluyor ki şaşarsınız. Siz hazırsanız istediğiniz, dilediğiniz, ihtiyacını duyduğunuz her şey gelip sizi buluyor. Öyle de oldu. Dışarıdan yardım da alabilirdim ama ben kendimle yüzleşerek kendi girdiğim kuyudan çıkmayı başarabildim. Yüzleşebilme ve bunu yüksek sesle ifade edebilme çok önemli.

Düşünsenize dünyada sizi rahatsız edebilecek hiçbir durum olmasa yaşamımız neye benzerdi? Fena olmazdı değil mi? Kabul edin bu durumdan kim şikayetçi olabilir? O noktaya varmanın tek yolu zor da olsa gerçekle yüz yüze gelebilmemizdir. Korkularımız taa ki yok olana dek korkularımızın nesnesiyle karşı karşıya kalabilmemizdir yapmamız gerekli olan. Korkularımızı görmezden gelmek, ötelemek, yok kabul etmek, kaygılarımızı büyütmekten başka hiçbir şeye yaramaz. Onları sığınaklara saklamak yerine gün ışığına çıkarmamız gerekir. Unutmayalım ki korkularımızı yaratanlar da yine bizleriz. Hayatlarımızda bizleri korkutan şeylerden uzakta durmaya çabaladıkça, korkularımızın büyük çoğunun kendi zihnimizin eseri olduğunu keşfetmemizi de engellemiş oluyoruz.  
  
Özgürlük bizim içimizdedir. İçimizden gelmelidir. Dışarıdan bizlere verilmesini beklemek büyük hata olacaktır. Gandhi “dünyada görmek istediğin değişim sen ol” derken başlangıç noktasını gayet güzel gösteriyor zaten. Kesin olan tek bir şey var o da değişimin başkalarından gelmeyeceği, değişimin dışarıdan değil içeriden gelmesi gerektiği. Ne bir örgüt, ne bir yönetim, ne yeni bir patron,ne de yeni bir eş insanın yaşamını değiştirebilir. Gerçek senin yaşamını senden başka kimsenin değiştiremeyeceğidir. Bu nedenle yaşamına kendin sahip çıkmalısın. Ben kendimle ve korkularımla yüzleşerek başladım ve sonuç aldım. Sizlere de tavsiye ederim.

Proust’un dediği gibi “Kederler, düşüncelere dönüştükleri anda bize acı çektirme güçlerini yitirirler.”

Bir sonraki yazıda biraz daha derinlere doğru yol alacağız. Örneklerimiz olacak. Yolculuğumuz tüm hızıyla devam ediyor. Güneşli günler artık hiç olmadığı kadar yakın. Gelin beraber güneşin tadını çıkaralım.

27 Aralık 2012 Perşembe

Yeni güneş ile gelen yeni bir şans ...


-  the most updated one

Bir senenin daha sonuna geldik işte. Yazmayı hala bırakmadım, bırakamadım. Keyifle devam ediyor olduğumu görmek beni nasıl mutlu ediyor anlatamam. Bu sene de hemen hemen her hafta bir yazı yayınlamışım, ne mutlu bana. Umarım 2013 senesi de en az son iki sene kadar benim adıma üretken ve yaratıcı geçer. 2010 yılı Aralığın son günlerini yaşarken yeni yıl ile ilgili bir yazı yazmak istemiş ve 25 Aralık 2010 tarihinde Yeni güneş ile gelen yeni bir şans adlı yazımı yayımlamıştım. Söz konusu bu yazı  Bu bir veda yazısıdır. Elveda Ali Sami Yen. Elveda “ Cehenneme hoşgeldiniz” yazımdan sonra en çok okunan yazım olarak ruhumda ayrı bir yere ulaşmıştı.

İlk yeni yıl ile ilgili yazımın yayınlanmasının üstünden dile kolay koskoca iki yıl geçmiş... Bu yazı başka bir takım üstün özellikleri de bünyesinde barındırmakta. Mesela en çok okunan 2.yazım olma gururunu yaşayan bu yazım aynı zamanda 4 adet de yorum almış. Evet evet yanlış okumadınız tam tamına dört adet yorum almış. Bir düşünün, benim yazılarım gibi yorum fukarası bir durum için başlı başına bir başarı, bir büyük başarı. Bir yazı başka daha ne isteyebilir ki? Bu bir veda yazısıdır. Elveda Ali Sami Yen. Elveda “ Cehenneme hoşgeldiniz” isimli en çok okunan yazım bile hepi topu bir yorum alabilmiş. Nice yazılarım ise tek bir yorum bile alma mutluluğunu yaşayamadan yayından kaldırılıp gitmişler bu hoş sanal ortamdan Bir izleri bile kalmamış. Yazık tabii ama yapacak bir şey yok. Show must go on demiş bir kere Freddie ağabey.

Yine geçen sene bu zamanlarda malum yazıyı okuyasım gelmiş, üşenmemiş okumuş, büyük keyif almış ve hayatımda bir önceki seneye göre değişen çok fazla şey olmamasından sebep ufak bazı ekleme ve değişiklikler sonrasında aynı yazıyı tekrar yayımlamıştım. Aman Allahım bu sefer nasıl yorumlar, nasıl katkılar aldı yazım inanamazsınız. Yazı aynı yazı, yazan aynı adam ama bir sene sonra meğer değeri anlaşıldı diyeceğimi sanıyorsunuz değil mi? Maalesef hayır. Bu kez aldığı yorum adeti sıfır. Evet tek bir yorum bile alamadan arşivdeki yerini aldı. Beni taklit edersen sonun işte bu olur diye ilk yazımın havasından da kurtulamadı zavallıcık.

Bazı şeyler pek değişmiyor işte. Bu sene yine aynı zamanlarda yine okuyasım geldi. Üstelik geçen seneki başarısızlığa rağmen. Ne kadar şaşırtıcı!!! bir  durum ki hayatımda genel anlamda iki sene önceye göre yine büyük değişimler olmamış. Yerimde saymışım demek hoşuma gitmeyeceğinden yerimi muhafaza edebilmişim demeyi tercih ediyorum. Hayat dediğin zaten bir tercihler ve perspektifler kümesi. Nereden baktığın ne tercih ettiğin kadar önemli oluyor.

Geçen sene mesela bu paragrafı yazmışım: “Korku ile sevgi gibi yakın bir karışık ruh durumunda kalakaldım. Korkuyu tercih eden zifiri karanlık tarafım üzülmek için başka bir sebebe mi ihtiyacın var, değişen gram bir şeyin yok, yuh olsun sana da geçen zamana da diye çemkirirken, pırıl pırıl parlayan aydınlık sevgi tarafım ise ne mutlu sana, çok şükür her şey yolunda ve tam da istediğin gibi diye fısıldıyordu. Tamam karanlık taraf çok zalim ve nankördü ama aydınlık tarafta bir o kadar Pollyanna’ydı”.

Sonra ne mi oldu?

Hiçbir şey. Yapacak bir şeyim olmadığına göre boş verdim gitti bu durumu hem geçen sene ve tahmin edebileceğiniz üzere hem de bu sene. Elimde olmayan şeyler için üzülmemeliyim. Ben buyum ve elimde olan ile mutlu olabilmeliyim. Kısacası içinde bulunduğum bu mix feeling, umurumda bile değil. Ama bunu kendime göre avantaja çevirebilirdim.

Ben de öyle yaptım :)

Değişen bir şey olmadığına göre aynı yazıyı tekrar yayınlanmaya karar verdim. Okuyanlar için hatırlatma olacaktır. Belki bu vesile ile kendilerinin geçen bir yılını düşünme ve değerlendirme imkanını da bulurlar.

Bu arada bazı bölümleri çıkarma kararı da verdim. Orijinalini okumak isteyenler 2010 yılına geri dönüp okuyabilirler. Keşke fiziksel olarak da dönebilsek ne güzel olurdu değil mi? Daha uzatmadan başlıyorum. Keyifli okumalar ...

Daha düne kadar yaş 35 yolun yarısı yalnızca şarkılarda söylenen bir cümle iken bugün bakıyorum da o eşiği geçeli bile kaç sene olmuş. Eskiden yeni bir yılın başlaması bana heyecan ve mutluluk verirken şimdi neden bilmem hüzünlendirmeye başladı. Çok yakın geçmişimin yeni yıl coşkuları, bende uyandırdıkları, sembolik değerleri bugün artık yalnızca kuru bir tarih tadında. Gözlerimi kapadığımda hala kendimi lisede hissediyorum. Belki de o yılların güzel geçmiş olmasından. Artık çoğu kere yüz yüze görüşmek yerine facebook’da yazıştığımız liseden kalabalık bir grup Tarabya’da bir restoranda yılbaşını kutlamışız. Gözümü açıyorum ve kendimi Atlanta’da buluyorum. Kutladığım yılbaşı sanki daha dün kutlanmış gibi. Günün ortasında ailemle konuşmuş, onlarla telefonda yeni yıla girmiştim. 7-8 saat sonra bir kez daha kuzenle girmiştim. Almanya’nın Obersdorft kasabası geliyor aklıma. Sıcak kırmızı şarap içerek ve rezervasyon önceden yaptırmadığımızdan bizi kabul edecek yer arayarak geçirmiştik yılın son saatlerini: Sonunda bir Irish Pub’da ancak yer bulabilmiş ve itiş kakış içinde bira içerek girmiştik yeni yıla. Oğlumla geçirdiğimiz ilk yılbaşında ise bizim 3 kişilik dev ailemiz herhalde saat 10 gibi uyuyakalmıştı bile... Yeni yıla girmemize az zaman kaldı ve ben bugün geçmiş yılbaşılardan hangisi bana daha yakın geliyor onu bile söyleyecek durumda değilim zira hepsi sanki aynı yakınlıkta ya da uzaklıkta gibi.

2010’un artık son günleri. İyi geçti çok şükür. Sağlıklı geçti ya gerisi de zaten önemli değil. Birden aklıma Haarlem geldi. Hollanda’da yaşadığımız küçük, kasaba tadındaki şehirin adı. Ne keyif almıştık orada yaşamaktan. Eşim hiç dönmek istememişti İstanbul’a. Ben mi? Ben dönmek istemiştim ama nedenini hiç düşünmeden sanki yalnızca dönmek zorunda hissettiğimden. Çok eğlenmiş, çok gezmiştik. Huzurluyduk. Kendimize zaman ayırabiliyorduk. Kitap okuyabiliyor, sinemaya gidebiliyor, yolculuk yapabiliyorduk. Rüya gibi bir dönemdi ve dedim ya neden dönmek istedim hiçbir fikrim bugün dahi yok.

Hani ülkemizde Noel ile yeni yıl karıştırılır ya Haarlem’de hiç karıştırılmazdı. Günümüzün Noel kutlamaları Hristiyan ülkelerde oldukça renkli geçer. Haarlem’de bu kutlamalar rengarenkti. Noel hazırlıkları aylar öncesinden başlardı. Hristiyanların İsa'nın doğumunu bekledikleri döneme advent dönemi denir ve 24 penceresi olan advent takvimleri hazırlanır. Bu takvimlerde her pencerenin ardına resimler veya şekerlemeler gizlenir, her gün bir tanesi açılır. Bazı ülkelerde advent mumları bile yakılır. Haarlem’de kimse perdesini kapamaz tüm evinin içini doyasıya sergilerdi ve tüm bu hazırlıkları görebilirdiniz. Haarlem rengarenk, ışıl ışıl olurdu bu dönemde. Noelden önce okullarda İsa’nın doğumunun canlandırıldığı oyunlar sahnelenirdi mesela. Bu oyunlarda İsa'nın bir ahırda dünyaya gelişi ve doğudan gelen üç müneccimin İsa'ya hediyeler getirmesi canlandırılırdı. Kiliselerde ve sokaklarda çocuklardan ya da yetişkinlerden oluşturulmuş korolar Noel ilahileri söylerlerdi. Haarlem’de gecenin her saati, her bir köşe başında bu tür koroları görebilirdiniz. Gördüğünüzde de ayrılamazdınız, tüm şehrin bu korolara katılıp nasıl birer şehir korosuna dönüştüğüne şahitlik ederdiniz. Sokaklar cıvıl cıvıl, ışıl ışıl ve neşe içerisinde, mutluluk içerisinde olurdu.

Sonra Noel ağaçları süslenir, ışıklı ev, bahçe, cadde süslemeleri yapılırdı. Hediyeler alınır, tebrik kartları verilir ve Noel arifesinde Noel Baba'nın gelişi simgesel olarak canlandırılırdı. Hatta bu işi abartırlardı. Bugün Hristiyan çevrelerinde dillendirilen çocukların Noel Baba'ya, İsa'dan daha fazla önem vermesi endişesi sanırım Haarlem’den kaynaklanmaktaydı. New York yazarlarından Gabriel Calderon "Çocuklar, Noel Baba'yı İsa'dan daha önemli görüyor" görüşü Calderon’un Haarlem’de uzun bir süre kaldığını gösterir nitelikte.

Noel gecesi herkes akşam ailece yenen yemek için evlerine kapanır ve sonra sanki sözleşmişler gibi, hiç sanmadığınız, tahmin bile edemeyeceğiniz bir dakiklikle, nerdeyse aynı anda evlerinden sokaklara dökülmeye başlayıp kendilerini devam ettikleri kilisenin bahçesine atarlardı. Ben böyle bir uyum hiçbir yerde hala görebilmiş değilim. Her bir kilise bahçesine sıcak şarap satıcıları, sosis satıcıları, mum satıcıları hangi arada gelmişler, ne zaman tezgahlarını kurmuşlar ve birden nasıl önlerinde kuyruk oluşturmuşlar bırakın anlamayı her şey olup bitene kadar hani neredeyse görmezdiniz bile. Şaşırarak ve tabi söylenerek sıraya girer ve kendinizi sıcak şarabın tatlı tadına verirdiniz.

Sonra bir elinizde kırmızı şarap diğer elinizde yanan mumla, tüm kalabalığın söylediği duaları, şarkıları dinlemeye başlar ve Hz. İsa’nın gelmesini beklerdiniz. Ben sordum soruşturdum şimdiye kadar geldiğini gören yok ama gelmesine umut hep devam etmekte. Bu vesile ile buradan belirtmek isterim ki ben biraz şarabın da etkisiyle gelmesini çok istemiş hatta bu kadar hazırlık ve kişiye rağmen gelmemesine biraz bozulmuştum.

Noeli bu kadar ihtişamlı ve renkli olan Haarlem’in peki yeni yıl nasıl geçerdi? Hemen söyleyeyim tüm şehir yine sanki sözleşmişçesine hiç ama hiçbir şey yapmazlardı... Büyük şehirlerde büyük kutlamalar tabi ki yapılırdı ama Haarlem’de yapılan tek şey yılın bir tek o akşamı izin verilen havai fişek atışlarıydı. Hiç bitmeyecek diye düşünmeye başlayacağınız, saatler süren, ucuz yalnız kendini aydınlatan, İstanbul’daki 5 yıldızlı düğünlerdekileri görenlerin zavallı diye tanımlayabileceğim cılız ses ve ışık hareketleri.

Yılbaşını özel yapan başka bir aktivite ise Noel ile Yeni yıl arasındaki dönemde Haarlem halkının sahip olduğu tüm eski eşyaları atması ve sembolik olarak yeniliklere kendilerini hazırlamasıydı. Evlerde yine bu dönemde oldukça titiz bir şekilde temizlenirdi.

Haarlem’de geçirmiş olduğum 2 seneden sonra benim kafamda zaten belirgin olan Noel ile yeni yıl ayrımı adeta beynime kazındı. Oysaki aynı ayrım bugün ülkemiz için bu kadar belirgin değil. Aslında pekala belirgin ama belirsizleştirme çalışmaları her daim devam etmekte. Tabi bunun doğal ve doğal olmayan sebepleri de var.

Öncelikle Noel, Hristiyanlık ve batı kültürünün dünyada baskın olmasından dolayı dünya kültürünü oldukça etkilemiştir. Noel kutlamaları kış mevsimi kutlamaları arasında en ünlü kutlamalardandır. Noel gelenekleri film endüstrisi, popüler edebiyat, medya ve televizyon aracılığı sayesinde dünyada en yaygın olarak kullanılan motiflerin belki de başında gelmektedir. Buna ek olarak Hristiyanların çoğunlukta olduğu ülkelerde pratik olarak Noel tatili yılbaşı tatiliyle birleştirilir.

İşte tüm bunları fırsat bilen provokatörler ve buna inanan cahiller sayesinde kafa karışıklığı en azından bazı çevrelere yönelik olarak bir şekilde gündemde tutulmaktadır. Aslında keşke bizde böyle keyifli, eğlenceli, ritüelik kutlamalar yapabilsek ama açık olan şu ki, Türkiye'deki Müslümanlar, Hz. İsa'nın doğumunu kutlamazlar. Türkiye'de noel kutlanmaz, yılbaşı kutlanır. Bununla birlikte bir çok Türk vatandaşı 31 Aralık'taki Yılbaşı gecesini, Hristiyanların Noel kutlamalarına benzer şekilde hindi yiyerek, Yılbaşı ağacı süsleyerek, Noel Baba'lı kartlar göndererek vs. kutlarlar. Bu kutlamaların dini bir içeriği yoktur ve sadece eğlenmek amacıyla kutlanır.

Hristiyanlara 300 yıl kadar süren baskıların ardından Roma İmparatoru Büyük Konstantin, M.S. 313 yılında Hristiyanlığı kabul etti ve Roma'da Hristiyanlığa ve diğer dinlerle birlikte resmen izin verdi. Zamanla Hristiyanlık Roma İmparatorluğu'nda en yaygın din haline geldi. I. Constantinus'un bir çok pagan geleneklerini Hristiyanlığa adapte ettirmiş ve toplumsal barışı korumak adına karma bir din oluşturmuştur. Pazar gününün kutsal sayılması, İsis figürünün yerine Meryem Ana’nın yerleştirilmesi gibi örneklere güneş gününü İsa'nın doğum günü olarak kabul ettirmesi de eklenebilir. Bu dönemden itibaren 24 Aralık'ı 25 Aralık'a bağlayan gece İsa'nın doğum günü olarak ilan edilmiştir. Bugün I. Constantinus Noel için yapılanları görebiliyor olsaydı eminim yapıtı ile gurur duyardı.

Günümüzde Noel ağacının Pagan geleneklerinden gelen bir ritüel olduğu bilinmekte ise de yaprak dökmeyen ağaçların ve çelenklerin ölümsüz yaşamın simgesi olarak kullanılması yalnızca Pagan kültüründe değil tüm inançlar için aslında neredeyse ortak olarak kullanılmıştır (eski Mısırlıların, Çinlilerin ve Yahudilerin de ortak bir geleneği idi). Yakın sayılabilecek geçmişe baktığımızda Almanya´da kış ortasına rastlayan tatillerde evin girişine ya da içine bir yeni yıl ağacı konurmuş. Günümüzdeki Noel ağacının bu gelenekten kaynaklandığını düşünenlerde bulunmaktadır.

Ülkemizde büyük alışveriş merkezlerinde yılın bu zamanlarında Noel şarkıları çalmaya başlanır, herkesin görebileceği noktalarda büyük yılbaşı ağaçları kurulur, ailelerin bir araya geldiği ve büyük sofraların kurulduğu yılbaşı yemeklerinde hindiler yenir, Yılbaşı ağaçları kurulur ve süslenir, hediye alış verişleri yapılır. Tüm bunlar aslında kültürel bir özentiden ziyade sahip olduğumuz genlerden kaynaklanmaktadır.

Bugün İsa'nın doğuşu olarak kutlanan Noel, çok eski dönemlerde Türklerin yeniden doğuş bayramıydı. Konuyla ilgili olarak Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ'ın yaptığı açıklama önceki bilgilerle oldukça paralellik göstermektedir: “Türklerin tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı (Nardugan) bulunuyor. Buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz. Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor. İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar. Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor. Güneşi geri verdi diye Tanrı'ya dualar ediyorlar. Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar”. İşin bir başka paralellik gösteren tarafı ise aynı Haarlem halkı gibi eski Türklerin de bu bayram için, evlerini temizlemeleri. Yine bu bayramda, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlamalar yapılırmış. Akçam ağacının, yalnız Orta Asya'da yetişen bir ağaç olması ve Filistin'de bulunmuyor olması varsayımı ile bu kutlamaların Türklerden Hristiyanlara geçtiği kabul edilmektedir. Aslında ortada gerçekten bir doğum vardır ama bu doğum Hz. İsa'nın doğumu değil, güneşin yeniden doğumudur.

Noel sözcüğünü etimolojik olarak inceleyecek olursak tarihsel gelişimindeki ihtimalleri burada da açık şekilde görürüz. Hristiyan bakış açısından ele alındığında, kökeni Latince Natalis (doğum) kelimesidir. Noel anlamında kullanılan Christmas ve benzeri diğer kelimeler ise Yunanca Khristos (Mesih) ve Latince miss (yollanmış, gönderilmiş) kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur.

Paganik bakış açısıyla, Noel kelimesi, Galya dilinde (Keltçe) yeni anlamına gelen “noio” ile güneş manasına gelen “hel”in birleşmesiyle oluşmuştur ve “yeni güneş” anlamına gelmektedir. Ayrıca Roma İmparatorluğu döneminde halk, mutlu bir olayı karşılamak ve kutlamak için, duygularını “noel, noel” diye bağırarak dile getirirlermiş.

Noel sözcüğünün kökeni ile ilgili bir diğer iddia ise Fransızca “haber” veya “yeni” anlamındaki “nouvelle” kelimesinden geldiğidir.

Bakış açılarına göre anlamlar değişiyor olsa da genel de bu kelimenin bende ağırlıklı olarak canlandırdığı duygu her zaman için yenilik olmuştur. Bir dönemin artık bittiğini ve yeni dönemin ortaya çıktığını ruhani bir hava ile çağrıştırır. Başka bir ifade ile yine bana göre Tanrı'nın biz kullarına gönderdiği yeni bir şans gibidir Noel.

Eskiden vazgeçmek her zaman kolay değildir. Eski alışılagelmiş olandır, rahatlıktır, alışkanlıktır. Yeni her zaman için güzel ve hoş görünse de bazı zorlukları da beraberinde getirir. Yeni ayakkabının çekiciliği vurduğu ana kadar geçerlidir ve hazırlıksız yakalanırsanız her zaman arkadan vurulursunuz. Yeni doğan bir bebek büyük mutluluktur ama kimse bu sürecin ne anne ve baba için ne de bebek için kolay olduğunu söyleyemez. Haarlem halkı eski eşyalarını atıyorlar, evlerini temizliyorlar ve hem fiziksel olarak ve hem de ruhen yeniliğe hazırlık yapıyorlardı. Haarlem halkı ne yaptığını iyi biliyordu.

Yeni yıl hangi bakış açısından bakmış olursak olalım yeni bir doğuş, yeni bir şans, yeni bir başlangıçtır ve yalnız ve yalnız bizim içindir. Bize düşen bu bilinci içselleştirmemiz ve hazırlıklarımızı tam yapmanızdır.

Yeni bir güneşin sizin için de doğmasını ve verilen şansın sizin için en iyisi olacak şekilde kullanmanızı dilerim ... Yeni yılınız kutlu olsun