Bu Blogda Ara

aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2015 Salı

Diplomasi mi bürokrasi mi?

Kız kardeşim yeni doğum yaptı. Oğul, ağabey, baba ve amca sıfatlarıma çok şükür bir yenisini daha ekleyerek dayı da oldum. Dünden bugüne daha farklı hissetmiyorum ama bebek olayı şahane bir olay. Çok şekerler. Hem erkek kardeşimin ve hem de kız kardeşimin çok yakın ara ile çocukları oldu. Birbirinden şeker iki yeni birey ailemize katıldılar. Şansları, bahtları hep açık olur İnşallah. Her daim mutlu, huzurlu ve sağlıklı olurlar. Erkek kardeşimin 2.çocukları ve şükürler olsun ki hiç bir sıkıntıları yok. Hani derler ya ikinci çocuk daha kolay büyür, bunun güzel bir göstergesiler. İllaki çok yoruluyorlardır ama organizasyonlarını gayet güzel yapıyorlar, alışkanlıkları ve tecrübeleri var. Dışarıdan normal hayatları aynen devam etmekte. Kız kardeşimin durumu ise bu sıralar zor. Doğum sonrası sudan çıkmış balık gibi kalakaldılar. Yavaş yavaş yoluna giriyor girmesine de bu arada çok da yıpranıyorlar. Kısa sürede umarım çok daha iyi olacaklardır.

Eşim tabii ideal ve sevgi dolu bir yenge olmasından sebep kız kardeşime zaman zaman yardımcı olmak adına evlerine gitmekte, bazen abartıp onlarda kalmakta. İlk olarak kalacağı akşam, ben kalacağını öğrendikten sonra hava aydınlanmadan eve dönmesinin tehlikeli olabileceğini, bu nedenle hava aydınlandıktan sonra gelmesini söyledim. Ben miyim bunu söyleyen. Keşke söylemeseydim. Yok efendim ben onun sahibi miymişim, yok efendim iş gereği seyahatleri sırasında kaç kereler gecenin bir saati eve gelmişmiş de ben böyle davranmamışım, şimdi değişen neymiş, yok efendim neden ben ona hiç yardım etmiyor muşum, neden her şeyi o düşünmek zorundaymış, neden ben bu kadar duyarsız mışım, erkek olmak ne kadar kolaymış, yemek seçimi ve yapımı neden hep onunmuş.... inanın bir bu kadar daha neden neden neden dedi durdu. Şimdi çok doğaldır ki ilk iki sor haricinde söylediklerinin konu ile uzaktan yakından hiç bir alakası olmadığını söyleyeceksinizdir. Haklısınız, hiç bir alakası tabii ki yok ama fırsat buldum kullandım, ben yaptım oldu mantığı içinde söylenmiş sözler işte. Nereden uyardım, keşke dilim tutulsaydı da ağzımı açmasaydım diye düşünmem için bu şekilde katmerli bir çıkış yapması gerekiyordu, yaptı da. Tabii ki gecenin bir yarısı ve hava en karanlık dönemindeyken kendisi eve geldi. Malum bana inat olsun da ne olursa olsun.

Yine başka bir sefer beraber bir yere gidiyorduk ve arabayı o kullanıyordu. Ben seni bırakır, arabayı park eder gelirim dedi. Ben de gayet saf, bir o kadar naif ve kötü niyetsiz ve dahası amaçsız ve bir o kadar sebepsiz yok canım, beraber park edip, beraber gideriz dedim. Ben miyim bunu söyleyen yine. Keşke yine söylemeseydim. Yok efendim ben onun sahibi miymişim, yok efendim her zaman arabayı o park edermiş, şimdi yanındayım diye değişen neymiş, yok efendim neden ben ona hiç yardım etmiyor muşum, neden her şeyi o düşünmek zorundaymış, neden ben bu kadar duyarsız mışım, erkek olmak ne kadar kolaymış, yemek seçimi ve yapımı neden hep onunmuş.... inanın bir bu kadar daha neden neden neden dedi durdu. Şimdi çok doğaldır ki bunları aynen neden ikinci defa yazdığımı soruyorsunuzdur. Çünkü yaşandı efendim. İkinci defa çok anlamsız ve gereksiz uzun ve gergin bu konuşma yaşandı efendim. Meğer cümleler ağzında beklemekteymiş. Meğer tartışma konusu ne olursa olsun benzer şeyleri söylemeye hazırmış.

Sonra yine bir gün talihsiz ben, bir arkadaşımla bir SPA merkezine masaja gitmek istediğimi ona belirttim. Keşke yine söylemeseydim. Yok efendim her zaman gittiğim yere neden gitmiyor muşum, nereden çıkmış bu yeni yer ve üstelik arkadaşımla, ben onun sahibi miymişim, yok efendim neden ben ona hiç yardım etmiyor muşum, neden her şeyi o düşünmek zorundaymış, neden ben bu kadar duyarsız mışım, erkek olmak ne kadar kolaymış, yemek seçimi ve yapımı neden hep onunmuş....

Bu birbirinden bağımsız üç olaydan bazı çıkarımlarım oldu ister istemez. Bu çıkarımlar da bu yazıyı yazmama neden oldu.

İnsanlar genelde birbirlerini görüyor, beğeniyor ve ben bununla bir ömür geçiririm arkadaş deyip evleniyor (görücü usulu ile evlenme bu yazının kapsamı dışındadır). Bir insan yine genelde yedisinde neyse yetmişinde de değişmiyor, aynı kalıyor. Yani insan genelde değişmiyor. Çiftlerin aralarındaki uyumda aslında değişmiyor. Şimdi buraya dikkat buyurun, çok önemli bir tespitte bulunacağım. Değişen ve daha çok bozulan, çiftler arasındaki zamanında oluşan ve onlara mutluluk ve huzur veren denge. Ne demek mi istiyorum? Anlatayım efendim ...

Diplomaside genel kural, eşlik hukukudur. Eş güçlerin iletişimdir. Bir ülkenin büyükelçisi başka bir ülkenin büyükelçisi ile, bakanı diğer ülkenin bakanı ile farklı özel bir durum yok ise görüşür. Ne zaman ki bir ülkenin büyükelçisi başka bir ülkenin konsolosluğundaki ikinci kalem ile görüşür, işte o zaman denklik bozulur. Bunu bir yere not edelim lütfen. Bürokraside ise hiyerarşi vardır. Talep - Onay – Ret mekanizması vardır. Başka bir ifadeyle izin olayı vardır. İzin olan yerde ise bir alt –üst ilişkisi vardır. Alt-üst ilişkisi olan bir yerde ise denklik yoktur. Bunu da başka bir yere not edelim lütfen.

Şimdi notlarımızı evlilik ile ilişkilendirelim ve yazıyı bitirelim. Eşim aslında 3 olayda da haklıydı. Mutlu ve huzurlu bir evlilik için (sevgi, saygı zaten olmalıdır) denge şart olmalıdır. Denge olması için de eşlik hukuku yani diplomasi olmalıdır. Başka bir ifadeyle bürokrasi olmamalıdır. Bürokrasiyi tercih edip de bu şekilde yaşamayı kabul edenlere tabii ki lafım olamaz zira her evliliğin kendi iç dinamikleri ve şartları vardır. Önemli olan öyle ya da böyle ilk başta kendiliğinden oluşan ve sizin eşinizle evlenmenizi sağlayan dengeyi devam ettirebilmenizdir. Bizim evliliğimizde diplomasi esastı. Benden bir farkı yoktu, olamazdı, olmamalıydı da zaten. Ben ilk iki olay da eşimi farklı sınıflandırdım ve bir yerde bürokrasi modelini devreye soktum. Kendisi de hey büyükelçi!!!  ben de bir büyükelçiydim unuttun mu dedi. Üçüncü olayda da haklıydı çünkü ben izin almaya çalışarak kendimi otomatik olarak bürokratik bir durma soktum. Çoğu erkek ya da kadın da zaten aynı duruma ister istemez düşüyor. İleri de sıkıntı yaşamamak için, onaya ihtiyaç duyuyoruz. Oysaki evlilik kurumunu, birlik beraberliği, karşılıklı sevgi ve saygıyı ve kişisel hakları etkilemeyecek, bozmayacak hiç bir olay için izin almamıza, onaya ihtiyaç duymamıza gerek bulunmamakta. Bizler unuttunuz mu eştik. Onay alarak ister istemez karşı tarafı bir üst kuruma ve kendimizi bir alt noktaya taşımız oluyoruz. Bu da işte dengenin alt üst olmasına sebep oluyor. Sonra ayıkla pirincin taşını. Evli çiftlerin -denge eğer eş güçlerin hukuku üzerine kurulmuş ise – birbirlerinden izin almalarına gerek yoktur. 1+1 en az 3 olsun diye, sinerji yakalayabilmek için aslında evleniyoruz. Amaç aslında hep daha çok üzerine kurulu. İzin alarak ve bürokrasiyi evliliğimizin içine sokarak tecrübelerimizi ister istemez daraltıp, vizyonlarımızı küçültüyoruz. Daha çoku hedeflerken daha azı ile yetinmek durumunda kalıyoruz.  Amaç bir araya gelip her anlamda zenginleşmek, büyümek, daha mutlu ve daha huzurlu olmak olmalı yoksa karşı tarafın hayatına entegre olmak değil. Kişisel tecrübelerimize devam edebilmeli, kendimize zaman ayırabilmeliyiz. Amaç birisinin eşi olmak yerine biz olmayı başarabilmek olmalı. Bu da ancak denge ile, diplomasi ile olabiliyor. Olmazsa ne mi oluyor? Erkekler için kılıbık, sünepe koca, kadınlar için ise ezilmiş bir kadın. Evlilik yara alıyor. Beraber binilen tekne su almaya başlıyor.

Diplomasi mi yoksa bürokrasi mi? Karar sizin. Yeter ki iyi niyet içerisinde ilk başta kurduğunuz dengenizi koruyabilin.


Dengeli, mutluluk ve huzur dolu bir evlilik ve hayat dileklerimle ...

19 Kasım 2013 Salı

Hoşçakal acı vatan Haarlem 2

Ve tatil başlar ...

Altı sene boyunca durup durmak bilmeden ve usanmadan, bıkmadan ve dahi gram sıkılmadan pazarlamasını yaptığı Haarlem için geçtiğimiz bayram tatili öncesinde de lobi faaliyetlerine erkenden başladı eşim. Kız kardeşim ve eşini bir şekilde tavlamış olmalı ki onlar da tutturdular Hollanda... Hollanda.. diye. Hayır kendileri Paris’e giderken bize niye Haarlem’i kitlemeye çalıştılar anlaşılacak şey değil. Gittiler de üstelik mutlu mutlu Paris’e, biz Hollanda’ya giderken. Eşim ekonomik biletler buldu, getirip koydu önüme, o kadar ki neredeyse Antalya’ya daha fazla para vererek uçmak zorunda kalacaktık. Konaklama için Haarlem’den bir kızcağız bulmuş ucuza bize evini kiralayacakmış. Daha neler neler... Gidilecek yerleri listelemiş, çocuk için olan faaliyetleri bastırmış, buluşulacak arkadaşları bile haberdar etmiş ihtimal ziyaretten. Bu kadar saldırı karşısında savunmam düştü ve bekle bizi acı vatan Haarlem, sana geliyoruz dedim, hüzünlü bir akşam vakti. Şimdi düşünüyorum da vermiş olduğum iyi kararlardan bir tanesiydi, böylelikle Haarlem’i bilmeden tamamen hayatımızdan çıkarmış oldum. Nasıl mı oldu bu mucize? Okumaya devam edin anlayacaksınız ...

Hostes iniş için alçalıyoruz dediği zaman eşimin etekleri adeta zil çalıyordu. Etrafımızda özellikle de eşimin etrafında sanki valse de vienne çalıyordu. Cıvıl cıvıldı. Yolculuk çok şükür güzel geçiyordu. Ben uçak yolculuklarını pek sevmem, hatta alenen korkarım. İşin en kötüsü oğlumla uçarken korkumu saklamam gerekliliği; onun beni korkarken görmesini açıkçası hem de hiç istemem. Bu yolculukta korkmamı gerektiren bir şey çok şükür olmamıştı. Eşim hala inanamıyorum gittiğimize derken son derece keyifli ve bir o kadar da mutluydu. Onu bu şekilde görmek beni her zaman mutlu etmiştir. Yine çok mutluydum. Kendi kendime keşke daha önceden de gelebilseydik, bu kadar istediğini bilmiyordum demeden edemedim. Oğlum ise pek mutlu değildi. En yakın arkadaşı ve ailesi bayram tatili için Londra’yı tercih etmişlerdi ve oğlum da biz neden oraya gitmiyoruz deyip deyip duruyordu. Anasına bak oğluna al misali bir şeyi istemeye görsünler, olan sonuçta hep bana oluyor.

İniş ve sonrasında pasaport kontrolleri de sorunsuz tamamlanmış, valizler zamanında ve eksiksiz gelmiş, yüzler mutlu, içimiz huzurlu ve coşkuluydu. Aile olarak keyifliydik. Biz Hollanda’nın bir yerde yerlisi sayılırız ya, Haarlem’e taksi ile gitmek yerine otobüsü tercih ettik. Valizleri taşıyan bir kader kurbanı, bir zavallı, bir mahkum nasılsa vardı. Valizler demişken aman Allahım sadece 6 gün için o kadar kiloya, o kadar valize, o kadar eşyaya ne gerek vardı tartışmasını yapmaya çalışmışsam da bir sonuç alamamıştım yolculuk öncesinde. Eşimin annesi de yolculuk öncesi tek kelime etmemişti valizlerin çokluğu ve doluluğu için ama sonrasında o valizlerden çıkan eşyaların yeniden yerleştirilmesi ve yıkanması işlemlerinde bizle bulunmak ve bize yardımcı olmak nezaketinde bulundu ve kızına geç de olsa bir çok laf soktu durdu bu işlemler için geçen 2 koca gün süresinde. Siz anlayın artık götürdüğümüz ve çoğunu giymediğimiz eşyaların çokluğunu. Burada birinci çoğul şahıs kullanmam yalnızca nezaketimdendir. Yoksa bu işin baş mimarı ve sorumlusu bellidir.

Sırtımda sırt çantası, her bir elimde iki ayrı koca koca bavul, gereksiz bir çok torba parmak uçlarımda olacak şekilde, köyden indim şehre tadında ve bir o kadar acınası görüntüde otobüs durağına doğru kendimi sürükleyip durdum. Güç bela, kan ter içinde ve dahası nefes nefese durağa vardım. Acele etmem gerekiyordu, çünkü eşim ve oğlum durağa, bir süre önce gelen otobüse doğru koşmuşlar ve geride bıraktıkları terli hayvan görüntüsündeki beni hiçe sayarak otobüse sözde bir şeyler sormak için binmişlerdi bile. Acınası halim ve görüntüm o esnada beni ne kadar hüzünlendirmişse, şimdi de hüzünlendirmeye devam etmektedir. Durağa tek başıma gelip otobüse binmeye çabalarken, kapılar  bir anda, şaka gibi üzerime kapandı ve otobüs bensiz evet evet yanlış okumadınız bensiz içinde sevdiklerimle beraber hareket etmeye başladı. Peşinden koşmayı düşünemedim bile zaten o kadar yükle ve bu kadar yorulmuşken bunu yapamazdım. Talihsizce kaderime boyun eğdim ve akıp giden otobüsün ardından bir süre bakakaldım. Henüz telefonumu bile açmadığımdan eşimle de hemen haberleşemedik (hatlarda sorunlar vardı ve yaklaşık bir on beş dakika sonra telefonum konuşmaya hazır duruma gelebildi). Bu on beş dakikada ne mi oldu? Ben gelen bir sonraki otobüse bindim, tek başıma, güç bela, öfleye ve pöfleye. Eşim ise bir sonraki durakta inip, beni tek başıma bıraktığı durağa doğru hareket etmiş yanında oğlumuzla beraber. Hiç uzatmadan sonuca geleyim, sözün özü, ayrı ayrı otobüslerle, farklı zamanlarda yolculuk yaparak altı sene sonra vardık Haarlem’e.

Otobüs yolculuğu sırasında açık olan hava yerini bir süre sonra bulutlara ve oldukça kısa bir süre sonrada yerini yağmura bıraktı. Haarlem’e yağmurla vardım. Yine yağmur altında, yanımda valizler eşimi ve oğlumu bekledim. Muhtemelen eşim ve oğlumla ayrı düşmemden hüzünlenip yağmaya başlayan rahmet üç gün durmadan devam etti üzüntüsünü bize göstermeye. Eve vardığımızda ıslaktık. Sahip olduğumuz cılız şemsiye bizleri korumaktan çok uzaktı. Yanımızda işe yaramadan tüm yolculuk boyunca boş yere dolaşıp durdu.

Kaldığımız ev verdiğimiz parayla tam bir uyum göstermekteydi. Ne kadar ekmek o kadar köfte hesabı ne oğlum beğendi evi ne de ben. Eşim ise kuyruğunu dik tutmayı sürdürüp evin ne kadar güzel olduğunu söylemeye başladı eve girişimiz hemen sonrasında. Kendisi de inanıyor muydu bilemiyorum ama evin güzel olan tek yanı merkezle olan yakınlığıydı. Küçüktü, bana göre pisti, oğlumuzun hareketli ve araştırmayı seven yanıyla tamamen uyumsuz dik merdivenlerden oluşuyordu. Banyonun tepesi camdı ve yağan yağmurun bir kısmı evin içine giriyordu. Işık sistemi birbirlerini deli gibi seven romantik çiftler içindi: loş ve kendini aydınlatan.  Tencere, bardak, çanak, bıçak, çatal, kaşık alenen pis hatta bence yağlıydı da. İnsanın elini kolunu hiç bir yere koymak istemeyeceği bir yerdi. Evet kabul etmek gerekiyor ki biz değişmiştik. Benzer görüntü ve şartlar yıllar öncesindeki bizleri etkilemiyor, içinde bulunduğumuz anın tadı daha ağır basabiliyordu. Bugün ise oğlumun bu ortamda olması beni rahatsız ediyordu. Nefes darlığı çeken insanların nefese olan ihtiyacı gibi daha fazla hijyene ihtiyaç duyuyordum.

Hızlıca yerleşip kendimizi yağmurun o doyumsuz keyfine bıraktık. Bir süre sonra sırılsıklam olup pişman olduysak da geri adım atmadık. Evet özlemişiz. Değişen hemen hemen hiç bir şey yoktu. Aynı suratlar, aynı mağazalar, hemen hemen aynı insanlar. Süpermarkette çalışan kadın bile yok artık dedirten şekilde aynıydı. Cumartesi günleri Pazar kurulur ve balıkçılar balık, istiridye, kalamar, vs satarlardı. Bizim en favori yerimizdi. Balıkçı bile aynıydı. Adam bir de beni hatırlamaz mı? Eşime seni değil ama kocanı çok net hatırlıyorum demez mi? Unutulmaz bir tipim olduğunu teyit etti etmesine de keşke bu teyidi onun yerine birbirinden alımlı kızlardan biri yapmış olsaydı. Hatırlamasının şerefine kendisiyle selamlaştım, hatıra fotoğrafları bile çektirdik. See you next year diyerekten seneye mutlaka bizi beklediğini söyledi. İstiridye ve dil balığımızı aldık kendisinden. Akşam yanına riesling beyaz şarapla enfes bir şekilde yedik.

Orada yaşadığımız sürece haftada en az 2 hatta belki 3 kere gittiğimiz muhteşem pizzacımızı da ziyaret ettik. Ziyaret ile sınırlı kalmayıp pizzamızı da yedik yanında Chianti kırmızı şarap ile. Lezzeti aynıydı, yani muhteşem. Zaman adamın melakesinden hiç bir şey alamamıştı. Tıfıl oğlu büyümüş, babasına artık yardım eder olmuştu. Aferim çocuğa dedim ve kendisini içten içe takdir ettim. Eşi belki de zaman yenik düşmüş olacak, üst kattaki evlerinde dinleniyordu. Kendisine selamlarımızı iletmeyi ihmal etmedik. Adam bizi hatırladı mı bilemiyorum ama biz kendisini bir an bile unutmamıştık. Yıllardır görmediğimiz bir dostu görmüş gibiydik. Kriz onları da etkilemiş. Eski neşesi ve dükkanlarının eski hareketliliği yok olmuştu. Tam zamanında geri dönmüşsünüz demekle yetindi, tabii anlayana. Hemen yanında benim berber vardı. Ona da merhaba demek istedim ama dükkan dolup taşıyordu. Hatırlayacağı bile belli değilken içeri girip kendimi o kadar Hollandalı içinde maymun etmek istemediğimden selamımı içten yaptım.

Yine güzel yemekler yedik ve yine güzel şaraplar içtik. Bol bol dolaşıp enfes kahveler tükettik. Birbirinden lezzetli ve birbirinden değişik bir sürü çay denedik. Haarlem ve yaşadıklarımız güzeldi güzel olmasına da bir şey eksik gibiydi. Eski hareketliliği, eski kıvılcımı, eski havası yok gibiydi kentin. Belki de bana öyle geliyordu ama sanki içinde hala insanlar varken terk edilmiş bir havası vardı. Kent belki de yağan yağmurdan fazlasıyla hüzünlü fazlasıyla yalnızdı. Haarlem eski Haarlem değildi. Belki de Haarlem yine eski Haarlemdi ama biz aynı kişiler değildik, bilemiyorum. Bildiğim aynı sokak, aynı cadde, aynı mağaza ve aynı insanların artık farklı olduklarıydı.

Füzyon kelimesini ilk duyduğum ve mutfağını ilk tattığım yerlerden bir tanesiydi Specktakel. Gidilmese olmazdı. Pahalıydı ama benim pahalı olmasına rağmen değerdi diyebileceğim ender yerlerdendi. Pinot Noir üstelik Bourgogne yöresi olanından sipariş verdim. Sonrasını ise eşime bıraktım. O böylesi garip yemekleri benden çok daha iyi bilirdi. Yediklerimden yine ziyadesiyle memnun kaldım. Eşim ise seçe seçe timsah seçti. Hayır ayakkabı yada çanta olarak değil yemek olarak. Yanında ise bildiğiniz muz vardı hem de sıcak sıcak ve daha kim bilir daha neler neler. Halinden memnun gibiydi. Sürekli olarak yemeklerin ve bizlerin fotoğraflarını çekip facebook’a koyuyordu. Ben ise bir yandan keyifle pinotmu içiyor bir yandan da tabii ki içimden sürekli yahu bunları yemeyenler var (hoş zaten kim bir timsah yemek ister ki), buralara gelemeyenler var, nazara geleceğiz deyip duruyordum. Akşam çok güzel sona erdi ve bol bol para saçıp yağmur altında evimize giriş yaptık. Bir kaç saat sonrasında ise oğlum ateşlenmeye başladı. Nazar değmişti (en azından bana göre). Güzel giden tatil sona ermiş, yerini bir kabusa bırakmıştı.

Yazının bundan sonraki bölümü küçük çocuklarıyla tatile gitmeyi düşünen ebeveynler için uygun değildir. Bu tanıma uygun kişilerin buraya kadar ki okumaları yeterlidir. Yazının geri kalanını okumamaları şiddetle tavsiye edilir. Meraklarına yenilmesinler ve büyük hata yapıp gerisini okumasınlar diye bu yazıyı burada şimdilik noktalıyorum. Devamını daha sonra yazacağım. Tanıma uyan kişiler bir sonraki bu konunun devamı olan yazımı okumasınlar.

Sevgi ve saygılarımla şimdilik aranızdan ayrılıyorum.

12 Eylül 2013 Perşembe

Rara sunt cara 4

Orta direk füzyon müzik  

Biz orta direk Türklerin olmazsa olmaz özelliğimiz, sanırım haklarımızı sonuna kadar ve hatta sınırları zorlayacak şekilde kullanma isteğimiz. Konu haklarımız olduğu zaman ve çoğu kere eğer karşımızdaki bir otorite ya da kamusal alan olmadığı sürece adeta almak için kaplanlaşabiliyoruz.  Ama karşımızda bizden daha dişli biri olması durumunda tercih ettiğimiz kaplanlaşmadan ziyade kedileşme oluyor. Elimizde olanı kaybetme korkusu sanırım çoğu kere hakkımız olanı alma isteğinden daha ağır basmakta. Tabii insanın damarının tuttuğu ya da artık mantıklı düşünemediği anlar olabiliyor ama genelde geri durma nedeni aslında elimizde olanın ne kadar da değerli olduğunun bilincinde olmamız. Tatilde dişli engeller  yoktu. Zaten bu müşteri memnuniyetiyle bir arada düşünülemezdi bile. Durum böyle olunca etrafımız sunulanları maksimize kılmak için çırpınan ve bence tatillerinin içine eden kaplanlaşmış aileler ile doluydu. Biz kendi adımıza şanslıydık, hiç bu yarışlara ve zorlamalara girmedik. Kedi kedi tatilimizi yapıp geri döndük. Para verdik sonuna kadar her şeyden yararlanacağız diyen görüş ile , ben yalnızca temiz hava alıp, farklı bir ortamda bulunmanın keyfini süreceğim farklı görüşleri aynı tesis içerisinde bir araya gelmiştik anlayacağınız.  Gelin biraz daha ayrıntılı açıklamalarda bulunayım.

Ben küçük tesisi severim. Küçük ama kaliteli ya da günün moda terimi ile boutique otelleri tercih ederim. Bu tür otellerde reklamı ile servisi yapılanlar genelde aynıdır. Çok şaşırmazsınız. Beklentileriniz genel olarak karşılanır. En azından yemek için koşuşturmak, boş masa takip etmek, bitirseler de kalksalar diye düşünmek, kalkanların hemen peşi sıra oldukça sevimsiz dağınık ve yemek artıklarıyla dolu masalara oturmak zorunda kalmazsınız. Yemekler çeşit olarak belki çok daha sınırlıdır ama sunulan her yemek de lezzetlidir buna karşılık. Bununla beraber çoğu boutique otelde çocuklar için ne bir mini kulüp ne de akşamları onlar için bir mini disko vardır. Yerleşimleri, şartları, ve sundukları da yine çocuklara yönelik değildir. Büyükler için genelde tasarlanmış otellerdir. Kısacası henüz çocuk sahibi değil iken gidilesi, tercih edilesi otellerdendir.

Artık tatilleri ne mutlu bize ki iki kişi değil üç kişi yaptığımızdan butik otelleri nicedir rafa kaldırmıştık. Büyük otellerin riskleri vardır. Büyük otellerde büyük yarışlar vardır. Masa kapmaca bunlardan belki en önemlisidir.  Çok şükür bu konu bizim otel için geçerli değildi. Ama başka bir yarış vardı ki her haşini bizde de yaşanmaktaydı. Plajda yer kapma büyük bir yarıştır. Daha da önemlisi denize en yakın yerlerde yer kapma plajdaki bir statü konusudur adeta. En ön faça yerden yer kapmış olan ailenin hareketleri, tavır ve davranışları bile değişir. Küçük dağları nasıl yaratmışlarsa, o yeri de öyle kapmışlardır bu tip kaplanlar. Uzatmayayım bizde de bu tür ailelerden bir hayli vardı. Denizden çıkarken gördüğüm suratlar hemen hemen hep aynıydı. Sabahın zifiri karanlığında kalkıp, üşenmeden hatta üşenmeyi aklına bile getirmeden havlularını seren ve kahvaltı sonrasında büyük bir zaferle yerlerine kurulanlar yine aynı ailelerdi. Onlar bizim kaplan orta direk ailelerimizdir.

Biz tatilimizin tamamını çocuklar için yapılmış olan üstü kapalı kum havuzunun hemen yanındaki yastıkların üzerlerinde geçirdik. Kumsaldaki son sıra olma özelliğinin yanı sıra üstü kapalı bir yer olması ve yastıklarla dolu olması sebebiyle bence kimsenin tercih etmemesine rağmen kumsalın en güzel ve en nadide yeriydi. Ne zaman gitsek terk edilmiş hissi verecek kadar boştu  ve de oğlumun deniz dışında tüm zamanını geçirdiği kum havuzunun hemen yanı başındaydı, daha ne olsun.

Başka dikkatimi çeken konu da şişme deniz yataklarıydı. Hepsi birbirinin tıpa tıp aynı 10’a yakın yatak vardı kumsalda. Demek tüm alanlar yakınlardaki bir marketten aldılar ve markette de yalnızca bu model kalmıştı diye düşünmüştüm ilk gördüğümde. Sonradan öğrendik ki bu şirin şişme su yatakları otelinmiş ve müşteri kullanımı içinmiş. Meğer plajda yer kapan ailelerin ikinci yarışı da bu yataklarmış. İnanın ben bunların sahipleri var sanıyordum. İnsan bu kadar mı mükemmel yarışır ve başka ailelere kaptırmaz. İnanın yatakları kullananalar hep ama hep aynı kişilerdi. Biz son gün bu yatakların otele ait olduklarını öğrendik. Yarışın hep içindeymişiz de haberimiz yokmuş. Seneye bambaşka bir ben olacağım ve şaşıracaklar.

Kumsalda öğleden sonraları karpuz dağıtılıyordu (evet evet bizim dünyaları bayıldığımız tabağın yarısını oluşturan meyve bedava dağıtılıyordu). Garsonlar kendilerince belirledikleri bir ruta göre dağıtımları yapıyorlardı. Sen misin bu planı uygulamaya çalışan zavallı? Aslında olması gereken önce bizim bu cingözlere dağıtımların yapılması olmalıydı ama düşünülememişti. Dünyanın bin türlü hali var, her aksaklık düşünülmeliydi. Ya karpuz kalmasa ve bizim kaplanlar dağıtımı yapılan ailelerin tabaklarına melun melun bakıyor olsalardı, ya da bizimkilere dağıtım en basitinden güneşin de etkisiyle istemsiz olarak atlansaydı, ya da Allah korusun dağıtım ya bizim kaplanlar denizdeyken yapılıyor olsaydı ve kimseyi bulamadıklarından karpuz tabakları verilmeseydi ...  Sürekli bir pişşşşttttt, oğlummm, buraya da versene bir tabak, aslannnnnn, bir tabak getirsene sana zahmet, delikanlı, delikanlııııııı, buraya buraya ...  sözleri karpuz dağıtımlarında en çok duyulan sözlerdi. Ne yapsın bizim kibar garsonlar, müşteri memnuniyeti için rutlarının içine ediyorlardı. Ama bana göre en terbiye sınırlarını zorlayan hadiseler çay bardaklarına parmakları ile vurarak ve çoğu kere garsonların yüzlerine bile bakmadan istenen çaylar (ki kahvaltıda çay servisi selfservisti) ve kibar olmayan tonlarda değiştirilmesi istenen çoğu hala yemeklerle dopdolu tabaklardı.

Bu kadar dedikodu yeter size. Yeniden bizim aileye dönecek olursak, odamızın da son derece şık ve oldukça geniş olduğunu itiraf etmeliyim. Mini minnacık küçük odalar insanın içini daraltırlar. Zaten kısıtlı tatil yapacaksınız ve zaten kısıtlı tatilinizi çoğu kere hayalinizde olmayan bir yerde yapacaksınız bir de oda dar ve hatta küçücük olacak. İşte tatili zehir eden bir durum. Neyse ki odamız oldukça iyi idi. Belli yenilenmiş ve hatta özenilerek yenilenmiş. Odamız üç basamakla birbirinden ayrılan iki bölümden oluşmaktaydı. Oğlumun yatağı aşağı bölümdeydi. Aman Allahım, meğer oğlumun içinde kalmış bir dubleks ev hayali varmış. Odamız iki katlı diye (1,1 katlı desek daha yerinde olurdu aslında)bir sevindi ki anlatamam. Normalde benimle yatmayı tercih eden adam yatağından ayrılmak istemedi. Zaten bu tatilde oğlum bir hayli ön plana çıktı. Komik olan her olayın ardında oğlum vardı.

Bir keresinde masada tek başına oturmasını ve bizi beklemesini rica ettik. Ne mi oldu? Adımı ve soyadımı bağıra bağıra bizi aramaya kalktı. Ben ilk duyduğumda ben de onun adını ve soyadını söyleyerek nerede olduğumu söyledim. Bizi görenler herhalde deli demişlerdir. Bir başka yine beklemesini söylediğimizde (bunu yapmak durumundaydık ki eşim ve ben kısa sürede yemekleri toplayıp, yemekleri beraber yiyebilelim), biraz da motivasyon olsun diye masa sana emanet sakın kimseye kaptırma, mutlaka bizi burada bekle dedik. Biraz da dalgasına babacığım ayrıca masayı da temizlet diye ilave ettik. Sen misin bunları söyleyen... Döndüğümde masa tertemizdi. Elinde bir bıçak ile oğlum da masanın hemen yanı başındaydı. Ne yapıyorsun diye sorduğumda da masayı koruyorum dedi. Gel de çık işin içinden. Siz siz olun çocuklarınıza yapacağınız motivasyon seviyesini iyi ayarlayın, pişman olabilirsiniz.

Akşam yemeklerinde ise mini disko ablaları çocuklu masalara gelip davetlerde bulunuyorlardı. Oğlum da her seferinde tamam geleceğiz diyordu. Bir akşam yine tamam dedi ama yorgunluğu her halinden belli oluyordu. İstersen bu akşam hemen odamıza dönelim dediğimde olmazzzzzz, mini diskodaki ablaya geleceğimi söyledim, gitmem gerekir demez mi. Ne mi oldu? Mini diskoya gidip, sarışın güzel rus ablayı bulduk ve bu akşam yorgun olduğumuz için odamıza gideceğimizi söyledik. Ya dumur olduğundan ya da ingilizcemi anlamadığından hafif gülümseme ile kafa salladı yalızca. Ancak bu şekilde ikna olan oğlum odanın yolunu tuttu.

Tatlı büfesine her defasında büyük bir iştahla saldırması, bir çok tatlıyı ayrı ayrı denemesi ve beğendikleri sonrası karnını okşayıp güzelmiş demesi tatili güzel yapan olaylardan yalnızca bir tanesiydi. Başka bir diğeri ise bütün gün tek bir dakika bile ayrılmamış olmamıza rağmen baba bugün seninle hiç görüşemedik demesiydi. Nasıl ben ona hem de hiç doyamıyorsam o da bana doyamıyordu. Ya da ben böyle düşünmeyi tercih ediyorum. Terliksiz kumsalda her yürüyüşü sonrasında birden durup babaaaaa hemen gel diye bağırması ve kucağıma atlaması başka bir hoş anı olarak keseme attığım olaydı.

Tabii hep güzel olaylar olmadı tatilde. Bir akşam baharatlı bir köfte yedi biricik oğlum. Sonrasında tabii işler pek güzel gitmedi. Anlattıklarından anladığımız hem midesi bulunuyordu, hem reflü gibi mideden ağıza bir gaz akımı oluşmaya başlamıştı. Bu tatsız olayı çok uzun anlatmak ve tekrar hatırlamak niyetinde değilim ama oğlum çok korktu. İlk defa tecrübe ettiği bir olaydı ve korkudan titremeye başladı. Onun o halini görmek tek kelime ile çok acıydı. İçimiz parçalandı. Çok şükür yatağımızın ortasına ve tuvalete iki ayrı seferde yediklerini çıkardı da kabus kokulu ama mutlu bir şekilde sona erdi. Sonrasında gecenin bir vakti tek kelime edilmeden ve surat asılmadan odamız tekrar temizlendi. Biz ayrılana kadar oğlumun durumu gerek gece ve gerekse gündüz müdürleri tarafından ayrı ayrı ve her gün soruldu. Ona özel yemekler yapıldı. Şımartıldık mı hem de nasıl. Peki böylesi şımartılmak bir daha ister miyim, asla ...

Tesisisin kompak olması güzel olmasına güzeldi de can sıkıcı bir yanı da yok değildi hani. Tesisisin canlı müzik yapılan 2 ayrı yeri ve bir de şovların yapıldığı anfitiyatrosu vardı.  Oğlum çok geçe kalmadan uyuduğundan biz de belli bir saatten sonra paşa paşa odamızda zaman geçiriyorduk. Odada kitap okuyarak, muhabbet ederek ya da televizyon seyrederek gayet güzel zaman geçirebilirsin. Tabii geçiririsin de hadi gel de geçir de görelim. Siz hiç hafif rus müziği ile ritmi bir an bile değişmeyen tekno müziği aynı anda dinlediniz mi? Ya da Ankara havası ile hippop müziği aynı anda duydunuz mu? Gelin oy farfara farfarayı , My way ile aynı anda dinlemeye çalışın. Tam bir müzik şöleni demek isterdim ama tam bir müzik çöplüğü idi. Hepsi kendi içinde güzeldi ama karışım kötü idi. Füzyon mutfağı çok seven biri olan ben füzyon müziği bu şartlarda sevemedim. Hava sıcak olduğundan pencereleri kapatamadık. Oğlumun hemen yanı başında olan klimayı da çalıştırmak istemedik ve bu müzik işkencesini bizzat ve doya doya yaşadık. Sağlık olsun.

İşte tüm sene boyunca beklediğiniz, gün saydığınız bir tatil daha böylece sona erdi. Büyük keyif aldık. Tatilin kötüsü olmaz derler, bence de olmaz ama kesinlikle uzun ve kısası olmakta. Bana göre benim tüm tatillerim çok kısa. Çocukluk yıllarımın üç ay süren tatil süreçlerini çok özlüyorum. Parayı bir şekilde bulsam düşünmeden de çocukluk yıllarıma geri dönerim o ayrı. Şaka bir yana her zaman dediğim gibi önemli olan hiçbir zaman tatil olmadı, asıl hedef anı kesemize bir kaç güzel anı daha koyabilmek. Ne mutlu bize ki biz kendi adımıza bu tatilde bunu başardık. Daha nicelerine İnşallah.

3 Eylül 2013 Salı

Rara sunt cara 3

En iyi küçük çalı

Bazı insanlar vardır dolu bir bardağa atılan bir damla ya da karışımın patlamasını sağlayan bir damla gibidirler. Onların katılımlarıyla işler harekete geçer, ivmelenir, değer kazanır.  1+1 bu tür insanların sayesinde bazen 3 bazen 4 hatta bazen 5 olabilir. Sinerji sağlayan insanlardır bunlar. Yüksek enerjili olurlar ve ortama mutluluk ve pozitiflik katarlar. Serkan işte böyle biriydi. Belirlenmiş bir görevi yoktu. Bazen tabakları topluyor, bazen masaları temizliyordu. Bazen de siz daha istemeden karpuz  ya da kahve ikramında bulunuyordu. 

Organizasyon için belki çok büyük görevleri yoktu ama yine organizasyon için Fenerbahçe’deki Alex (tabii asla bir Alex olamaz), Galatasaray’daki Hagi’ydi aslında. Sürekli güler yüzü ile her yerdeki açığı kapatıyor dahası değer katıyordu. Martin Luther King “Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Michelangelo’nun resim yaptığı, Beethoven’ın beste yaptığı veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki gökteki ve yerdeki herkes durup “Burada işini çok iyi yapan bir çöpçü yaşıyormuş” desin.' sözünü sanki Serkan için etmişti.

Bizim işini iyi yapan insanlara ihtiyacımız var. Ne iş yaptığımız önemli değil, işimizi nasıl yaptığınız önemli. Serkan işini iyi yapan biriydi. Serkan için ne iş yaptığı değil, nasıl yaptığı önemliydi. Serkan hareket ve davranışlarıyla ve daha önemlisi tavırlarıyla oradaki yalnız otel çalışanlarına değil tüm misafirlere de örnek oluyordu. Ne iş yapmanın önemli olmadığını ama nasıl yapmanın çok daha önemli olduğunu adım adım, ders verir gibi bizlere öğretiyordu adeta. Serkan farklı ve özel birisiydi. Serkan sanki Douglas Malloch’un "

En İyisi Ol" şiirini hayatına şiar etmiş birisiydi.

'Dağ tepesinde bir çam olamazsan,
Vadide bir çalı ol.
Fakat oradaki en iyi küçük çalı sen olmalısın.

Çalı olamazsan bir ot parçası ol, bir yola neşe ver.
Bir misk çiçeği olmazsan bir saz ol.
Fakat gölün içindeki en canlı saz sen olmalısın.

Hepimiz kaptan olamayız, tayfa olmaya mecburuz.
Dünyada hepimiz için bir şey var.
Yapılacak büyük işler, küçük işler var.
Yapacağınız iş, size en yakın olan iştir.

Cadde olamazsan patika ol.
Güneş olamazsan yıldız ol.
Kazanmak yahut kaybetmek ölçü bile değildir.
Sen her neysen, onun en iyisi olmalısın.'

Serkan tatilde beni oldukça etkileyen biri oldu. Onu tanıdığım için kendimi çok mutlu sayıyorum. Bu satırlar yazılmasaydı tatil eksik anlatılmış olurdu.

Diğer biri de Erdinç ya da nam-ı diyar Edi. Kendisi SPA için çalışan bir neferdi. Hani SPA onundu deseler inanırdım zira o kadar gönüllü ve azimli çalışmaktaydı. Sürekli bir faaliyet, sürekli bir ilgi. Yorulmak bilmeden sabahın kör karanlığından, akşamın zifiri karanlıklarına kadar masajın yararlarını ve her anlattığı kişiye yapacağı çok özel indirimi anlattı durdu. Daha tesise adımımızı atmakla tanıştık kendisiyle. Nereden geldiğimizi ve adlarımızı öğrendikten ve kendisini ve SPA’yı tanıttıktan sonra başladı masajın yararlarını anlatmaya. Biz artık dönüyorduk, o anlatmaya devam ediyordu. Nereden çıksak, kafamızı nereye uzatsak gülen bir Edi ile burun burunaydık. Adam bizi mi takip ediyordu anlamadım. Her zaman bir gülen yüz ve mutlaka bekliyorum sözleri ve benim tabii tabii mutlaka geleceğim sözüm. O kadar çok ilgilendi, o kadar çok anlattı ki ben artık yahu kabul edip yaptıralım bir mesaj sözlerine bile başladım. Oğlumu bir süreliğine eşime bırakabilsem yaptırtacaktım da ama eşim tatile gelmişti ve dinlenmeye, kitap okumaya, uyumaya, televizyon seyretmeye ve hiç bir şey yapmadan oturmaya ihtiyacı vardı. Onu rahatsız edemezdim. Etmedim de. Bazı adamlar manikür-pedikürle uğraşırlarken, ben ve iki oğlu olan adam sürekli çocuklarımızla beraberdik. Bu bakımdan masaj da yalan oldu benim için. Olan Edi’ye oldu. Ayıp ettik Edi’ye.

Her çalışan iyi idi gibi bir durum da aklınıza gelmesin. Sineğin yağını çıkarmaya çalışan bir kanserli yapı da yok değildi tesiste. Yahu siz hiç bir meyve tabağına 30 TL ödeme yapabilir misiniz? Sanmayın ki günlerce yiyeceğiniz bir tabak bu. Hepi topu bir yemek tabağı ve üzerindeki bir kaç tane kiraz, şeftali ve karpuz. Karpuz zaten bütün tabağı neredeyse kaplamış. Pazarda bedava neredeyse almayanı dövüyorlar. Sıcak kumlarda yanıp tutuşurken eşimin meyve isteyeceği tuttu. Hiç bir şey yapmadan ve sürekli kitap okuyaraktan zaman geçirmek nedir bilemem, hiç yaşamadım nicedir ama zor olsa gerek dedim ve bu isteği neşe ile kabul ettim. Neşem içimde patladı. Önce şaka yapıyorlar zannettim. Fiyatı duyan bizim bir naturmort satınaldığımızı sanır. Tam bir soygun anlayacağınız. Sen ömründe kazandın mı o kadar para diyecektim ama tatilimiz bozulmadın dedim ve kös kös verdim parayı. Aynı kanserli yapı waffle da yapıyordu ve güzel de yapıyorlardı. Aldık efendim, ondan da aldık. Ama meyve kadar acıtmadı canımı. Tabii ki afiyet şeker olsun, ben parasında değilim, neye harcamıyoruz ki günlük hayatlarımızda ama benim sıkıldığım orada keriz yerine koyulmamız. Ne yalan söyleyeyeim keriz gibi taa içimde hissettim sayelerinde.

Çalışanların bu kısa analizi ile bu bölümü de tamamlamış oluyorum. Bir sonraki bölüm de Muhteşem Türk ailesi ve füzyon müzik bizlerle beraber olacaklar. Çok uzatmadan yazabilirsem bu bölümleri kalan kısım oğluma ait bölümler olacak. Ne yazacağımı şimdilik ben de bilemiyorum ama zaten önemli olan ne yazacağım değil nasıl yazacağım :)

Sevgiyle kalın,

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Rara sunt cara 2

Panslavizm

“Sen neden bir rus ile evlenmedin çok merak ediyorum?”  

Hassss s..r! Kesin o kıza öküz gibi baktığımı gördü. Ahh be oğlum be, insan daha dikkatli olmaz mı?! Direk itiraz mı edeyim yoksa ne dedin? dalmışım nereye baktığımın farkında bile değilim canım mı diyeyim? Hızlı düşün aradaki bu boşluk hiç iyi olmaz.

“Hayır hem çok güzeller ve hem de beraber oldukları kişileri el üzerinde tutuyorlar. Yüzleri de sürekli gülüyor. Gerçekten hiç düşünmedin mi?”

Çok şükür baktığımı görmemiş. Genel bir konuşma yapıyor gibi. Gerçekten de böylesi bir merakı olabilir mi yoksa beni mi deniyor? Dalga mı geçiyorsun şimdiki aklım olsaydı hiç evlenmez olur muydum, desem mi? Bu çok mu fazla gerçekçi olur? Yok yok bu fazla kaçar. Benim panslavizm ülkü mü bir yerden yoksa duymuş olabilir mi?! Sanmıyorum bu ülkümü yalnızca çok yakın erkek arkadaşlarıma anlattım, onlar da beni satmazlar.O zaman neden soruyor ki, beni mi deniyor ...

“Şu ilerideki çocuk Boğaziçi’nden ve muhtemelen İnşaat bölümündendi. Yanındaki kızı gördün mü? Kız çocuğun etrafında pervane sanki ve ne kadar da hoş değil mi?”

Hoş mu? Yalnızca hoş mu!!!? O bir afet. Herif evet çok şanslı olsa gerek. Ülkümü bilmiyor J  Saati nacardan, kızı macardan alacaksın desem acaba bana nasıl bir tepki verirdi şimdi? :)

Otelimiz slav ırkının her yaş ve her ülkesinden bir çok insanıyla dopdoluydu. Güzel olanları tabii ki vardı ve oldukça kilolu olanları da. Erkeklerinin zaten tamamı kiloluydu. Erken kahvaltı sonrası hemen, hem de hiç  zaman kaybetmeden bira içmek bu kiloların bir nedeni olabilir. Bu konu bence araştırılmaya değer bir konu ve patronum ve eşim izin verirse yerinde bu konuyu araştırmak çok isterim. Bu konu üzerindeki gelişmeleri şansım olur da yaver giderse ve izin almayı başarabilirsem sizinle ayrıca paylaşacağım.

Süslü olanları da vardı oldukça rüküş olanları da. Bazıları elbisesine göre oje rengini değiştiriyordu. Giysiler ise aman Allahım sanki Oscar ödül töreni için kırmızı halıda yürüyecekler o derece.  Ben bu kadar frapan, bu kadar rüküş giysili kadını bir arada daha önceden görmemiştim. Eskiden hani apartman topuk denen bir tabir kullanılırdı yüksek topuklu ayakkabılar için. Benim bu sefer gördüklerime apartman demek o ayakkabılara hakaret etmek olurdu. Bu ayakkabılar gökdelen topuklu ayakkabılardı ve sayıları oldukça fazlaydı. Kendinizi bayanlar basketbol ligi için düzenlenmiş Oscar partisinde sanıyordunuz. Tamam içlerinde kendisine hem de uzun süre baktıracak olanları da vardı ama bu kadarı Cannes’da olmalıydı Marmaris de değil. Eşim ise yanında yalnızca tek bir bermuda şort getirerekten tüm o eşsiz ve pırıltılı geceleri aynı şort ve değişik tshirtlerle tamamladı. Topuklu ayakkabı mı? Tabii ki yoktu. Yanında yalnızca converse’lari vardı. Doğal olarak da bize böyle giyinenlerin dedikodusunu yapmak düştü.

Çılgın olanları da vardı. Bir sabah oğlumla denizde oyun oynuyoruz. Eşim de hemen kıyıda bizle muhabbet ediyor. Hemen yanımıza bir çift ve bir fotoğrafçı geldi. Fotoğrafçı önce kızın fotoğraflarını çekmeye başladı. Ama ne fotoğraflar, ne pozlar. Hani anlatılmaz yaşanır derler o derece. Sonra asıl abim işe katıldığı zaman işin rengi kırmızı noktaya dönmeye başladı. Ben eşime bunlar birazdan burada dayanamayıp bir arada olmaya başlarlar dedim. Bir süre sonra fotoğraf çekimi tamamlandı ve fotoğrafçı yanımıza gelip sanki hiç bir şey olmamış gibi Gezi olaylarının doluluğu olumsuz olarak çok etkilediği yönünde oldukça ciddi konuşma yaptı. Abla ile abi ise sigaralarını yakmış güneşleniyorlardı.

Bir sabah yemek salonunda kaybolduğunu sanıp ağlayan bu ırktan ufak bir oğlan çocuğu tüm salondakileri seferber etti. Ben dahil. Her kes çırpınıp anne ya da babasını nasıl bulabiliriz onu düşünüyorken kadının teki hiç istifini bozmadan bize yani kalabalığa doğru aheste aheste yürüyerek geldi. Çocuk onu görünce koşa koşa ona doğru yöneldi. Hadi panik olmadın, hadi koşmadın ve çocuğu fazladan ağlattın, insan bir sarılır değil mi yok bu teyzem çocuğu ittire ittire salondan çıkarttı. Bu ırka ilk kıl olduğum an olarak kişisel tarihime bir not düştüm.

Otelimizin kuaförü ise muhtemelen dünya çapında bir yetenekti. Tatile gelmişsiniz. Tüm gün kumlar içinde, tuzlu sulardasınız, ne işiniz var kuaförde. Tüm akşam üzerleri, belli bir saate kadar geceleri ve hatta bazen öğle saatleri kuaför dopdoluydu.  Çocuk arabasında çocuğu uyurken gelip saçına fön çektiren de vardı, ellerine manikür yaptıran Türk bir adam da. Üstelik o Türk abinin ufak bir kız çocuğu da vardı. Düşünün eşi kızı ile ilgileniyor, abim ise tırnaklarının bakımı ile. Kıskanmadım hayır çünkü o abinin olduğu yeri ben hayal bile edemem, o kadar yukarılarda.

Ben hemen hemen tüm zamanımı oğlumla geçirdim. Ama yalnız değildim. Benim gibi bir adam daha vardı. Evet manikür-pedikür için ya da masaj yaptırmak için kendine zaman ayıran erkekler olduğu gibi tüm zamanını üstelik 2 oğlu ile geçiren bir adam da vardı. Eşi güneşlenip, birlikte geldikleri ailenin bayanları ile lak lak ederken bu abim tüm zamanını iki oğlu ile geçiriyordu. Nereye gitse 2 oğlu peşinde idi. Bir oğlumuz daha olsa hiç bir farkımız olmayacaktı. Gidip sarılmak ve yalnız olmadığını söylemek istedim ama iriydi ve yanlış anlama ihtimali oldukça yüksekti. Yapmadım, yapamadım.

Gündüzleri mümkün olan tüm zamanımızı denizin içerisinde oğlumla yüzerek geçiriyordum. Ama merak etmeyin güneşe karşın tüm önlemlerimiz eşim tarafından alınmıştı. Oğlumun dirseklerine ve bileklerine kadar güneşten koruyucu deniz giysisi içerisinde idi. Açıkta kalan yerler ise en üst dereceden koruma kremi ile koruma altına alınmıştı. Kulakları da kapsayan güneşten koruyucu şapka ile açıkta bir yer kalmıyordu. 
Yalnızca sabah saatlerinde ve akşam üzerleri herkesler gibi mayo ile denize girebildi. Oğlum tatile beyaz gitti açık pembe döndü. Ben ise tam bir amele gibi yanarak döndüm. Nedeni ise giydiğim güneşten koruyucu deniz t-shirtü.  Böylesi bir bronzlaşma için bana olanak sağlayan başta üretimleri ve teknolojileri için Columbia’ya ve bu t-shirt’ü alıp giymeye zorladığı için eşime teşekkürü bir borç bilirim. Bu kadar denize girmemizden memnun olmayan eşim bize kızsa da pek ciddi ses etmedi. Bu sayede bol bol denize girdiğimizi söyleyebilirim.  Kendisi de bu tatilde -kendi ifadesidir-  tüm zamanların en çok denize girmesini gerçekleştirdi.

Bu bölümde son bir kaç kelimeyi de ışıltılı İçmeler ve Marmaris hakkında söylemek isterim. O ne ışıltıdır, o ne aydınlatmadır. Parlak parlak neon lambaları hemen hemen her yerde. Muhtemelen kalitesi kötü yemekleri böylesi cafcaflarla ne euro’lara satıyorlar. Biz yemedik ama ne yalan söyleyeyim oldukça etkilendik. Bu bence gereksiz sarfiyattan gözlerimiz kamaştı.

Anlatacaklarım bitti sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Daha yığınla konu var. İlave bir değil en az iki yazı olur bundan sonrasında. Mesela maestro Serkan var, sizlere anlatmak istediğim. Füzyon müzik var yine okumanız gereken. Muhteşem Türk ailesi var. Var oğlu var anlayacağınız.

En derin sevgi ve saygılarımla,

20 Ağustos 2013 Salı

Rara sunt cara 1

Müziği notaların arasındaki sessizlik meydana getirir

"Müziği notaların arasındaki sessizlik meydana getirir". 

Kendi Kutup Yıldızını Bul adlı kitap işte bu sözlerle bir son bulur. Ne kadar kulağa hoş gelen ve bir o kadar da içinde felsefik bir derinlik barındıran bir söz değil mi?

En basit anlamıyla hayatı bir müzik olarak görmek çok da hatalı olmayacaktır. Müzik ruhun gıdasıdır derler ya bence az  bile söylenmiş bir saptamadır. Bence müzik ilahidir, ruhanidir, ulvidir, dünyaya verilmiş bir hediyedir. Bu anlamda müzik bence ruhun aslında ta kendisi ve tam bu noktadan hareketle de hayatı en iyi açıklayabilecek bir mucizedir aslında. Düşünsenize bazen ufak bir melodinin bizlere hissettirdiklerini, ne ciltler dolusu ansiklopedilerde, ne raflar dolusu kitaplarda,  ne de saatler boyunca süregelen bir konuşmada bulabiliriz. Gelin şimdi günlük hayat rutininizi de notalar olarak kabul edin. İşte bu notalar arasında ki sessizlikler yani s’ler hayatı hayat yapan, anlamlı kılan yaşanmışlıklar olarak karşımıza çıkıyor. Bence bunların belki de en önemlilerinden bir tanesi tatillerimiz.

Küçüklükten beri severim tatilleri. Tatiller genelde mutlu zamanların geçirildiği, güzel anıların toplandığı ayrıcalıklı anlardır. Madem müzik ile başladık, müzik ile devam edelim.  C’est le ton qui fait la musique – müziği yapan tondur. Aynı şey farklı şekillerde sunulurlarsa tamamen farklı algılanırlar. İşte hayat genelde insanlara gülen yüzünü gösterir. Merhametlidir, huzurludur, mutludur, sağlıklıdır.

Romalılar rara sunt cara derlermiş, ender olan kıymetlidir. Belki de ender olmasından sebep ben tatilleri çok ama çok severim ve genelde de hiç doyamam. Nasıl ki çalışma hayatında bütün bir hafta Cumayı beklersiniz ve bütün bir ay maaş gününün gelmesini , işte bu bekleyişin yıllık olanı yani size sunulan havucun yıllık olanı da tatillerdir. Bu döngü aslında bizlere yabancı da gelmez zira tüm hayatımız zaten aslında böylesi döngüler ve havuçlarla doludur. Önceden yaşanan hayatların bire bir kopyalarını yaşamayı marifet sayarız biz şansız nesiller. Önce ilkokul bitmeli. Sonrasında güzel bir sınavla bir sonraki durak tespit edilmeli. Ara verilmeden orta ve lise çağları ve hemen ardından bir sonraki durak için yapılan bir başka sınav. Aralarda tabii rutin ders çalışmaları ve sınav hazırlıkları (bizim zamanımızda rutin böyleydi, şimdilerde daha da zorlaşmış gibi görünüyor).

Üniversite tabii çok önemli. Olmazsa olmazımız. Öyle ya bir okulun diplomasıyla bir holdingin yönetim kuruluna girmenin hayalleri o yıllarda daha çok taze. Oysaki bunun olasılığı yüzde birden bile düşük ama böyle kötü düşünceler için zaman yok o yıllarda. Ne kadar zeki ve ne kadar çalışkan olursam(nız) olayım en olası senaryo orta ölçekli bir işletmede saplanıp kalmak aslında.

Bu kadar uzun girişi tabii ki benim için hem de çok önemli olan bu seneki tatilimiz için yaptım. Anlatacak bir çok şey var. Bu nedenle bu seneki tatilimizi Marmaris’te yaptık diyerek balıklama konunun içine dalıyorum.
Çamları ve balı ile meşhur bu beldeyi ben bu kadar sene neden es geçmişim hiç anlayamadım. Hayır tarihimde 3 kere gitmişliğim vardı ama bu gidişler bir kaç on yıl kadar öncesine dayandığından nicedir bu güzelliği unutmuştum. Denizi tek kelime ile muhteşemdi. Havası kabul emek gerekir ki sıcaktı ama neresi değil ki?! Sonuçta Alaska’ya gitmediğimize göre sıcaktan şikayet etmek de bize yakışmazdı. Biz de etmedik zaten. 

Otel bence çok güzeldi. Tamam daha lüks olanlarında kalmışlığımız çok şükür olmuştu ama bence otel için tek söyleyebileceğim, her şeyin oldukça yeterli olmasıydı. Eşim bile ki aristokrasiden gelmesinden sebep oldukça zor beğenir  yüksek cenapları, o bile ne otele ne de odamıza bir laf edebildi. Edilemezdi çünkü her şey oradaki misafirlerin rahat etmesine göre düzenlenmişti. 

Ben normalde büyük tesisleri pek sevmem. Bir kere her şeyden evvel varmak istediğin yere kolay varamazsın. Gitmek istediğin bir çok yer çoğu kere düşünülmeden tesislere serpiştirildiğinden bir oraya bir buraya gün boyu ya yürürsün ya da çok sınırlı golf arabalarının gelmesini beklersin. Tesis bir kere Antalya’daki mega oteller gibi çok büyük değildi ve here yere çok rahat ve çok kısa sürede ulaşabiliyorduk. Odamızdan plaja gitmek için golf arabası beklememenin keyfi paha biçilmezdi. Geçmiş anılar odalarda unutulan bir şeyi almak için plajdan odaya dönen şahsımım ne kayıp yarım günleri ile dolu iken bu otel bize mucizevi geldi. Düşünsenize odadan plaj yalnızca iki dakika hem de yürüyerek. Plaj yemek salonu yalnızca 20 saniye. Mini disco ile odamız arasında ki mesafe ise 2 dakikadan çok daha kısa. Daha ne olsun?! Mutluluk budur !dedim durdum sürekli olarak.

Büyük tesis yüksek kapasite hedefi de demek olduğundan yatak sayıları ile restoran masa ve iskemle sayıları birbirlerine eşit değildir. Buna ek olarak çalışan sayısı yüksek kapasite oranına göre değil belli bir ortalamaya göre istihdam edildiğinden, yüksek sezonlarda yetersiz çalışan ve daha da kötüsü yetersiz çalışanın yorgunluktan sebep asık suratlarıyla karşılaşırsınız. İşte tüm bunlar ne şans ve mutluluk ki gittiğimiz otel için geçerli değildi.

Yemek salonuna saat kaçta gidersek gidelim ne sabah ne öğlen ne de akşam boş masa için beklemedik. Misafir sayısı  ile masa sayısı uygundu. Medeniyet bu olsa gerek. Ayran çeşidi bile Tekirdağ ve Yeni Ayran barındırıyordu. Daha ne olsun! Şarapların geliştirilmeye ihtiyacı vardı ama şarap içmesem de olurdu ne yalan söyleyeyim.

Tesisin bana göre ama en önemli artısı müşteri ilişkileriydi. Ben bu kadar sürede bu otelde ki kadar bir servis kalitesi ve böylesi güleryüzlü ve müşteri memnuniyeti odaklı çalışanlar inanın görmedim. Böylesine bir ölçekte her bir kişi kendisini oldukça özel hissedebiliyordu. Her bir müşteriyi böylesine özel misafir gibi hissettirmek bence otelin en büyük başarısıydı. Eksikleri peki var mıydı? Bence düzenlenen balık gecelerine rağmen ki her türlü deniz mahsulü oldukça fazla miktarda ve çeşitlilikte vardı, yemek kalitesinin biraz daha iyi olması gerekmekte. Aç mı kaldık hayır ama böylesi bir müşteri memnuniyeti odaklılığı çok daha iyi yemekleri bünyesinde barındırmalıydı. Umarım gelecek yıllarda bu da olur.

Genelde biz beklenti-fiyat dengesini iyi bulduğumuz bir tesis bellemiştik, onun dibinden ayrılmıyorduk. Kısacası gereksiz macera aramıyorduk. Garantiye oynamak ve beklentinin belirli bir düzeyde karşılanmasını cebe koymak güzeldi de yine de insan daha iyiyi, daha kalitelisini ve en azından değişik ve farklı olanı arıyordu her defasında. Bu sene zincirlerimizi kırıp, maceranın tadına vardık. İyi de yapmışız. Karşılığını beklenmedik güzel bir şekilde aldık.

Bu satırlara kadar yazdıklarım daha yalnızca bir başlangıçtı. Daha neler neler oldu, neler neler yaşandı. Az sonraaaaaaa diyerek bu yazıyı sonlandırıyorum.


Dilerim her bir anımız tatil tadında olur ...

23 Temmuz 2013 Salı

Maymunlar ülkesi

Maymunlar ülkesi. Uzun çok uzun bir süre önce yaşadığı yer burasıymış. Meğer bizle yaşamaya başlamadan evvel maymunları beslermiş bu ülkede. Maymunca bilir, dallardan dallara atlar dururmuş. Bugün bu kadar hoplayıp zıplamasının, ağaçlara çıkmak istemesinin ve bu kadar hareketli olmasının sebebi de buymuş. Maymunlarla da çok iyi anlaşırmış. Maymunlar da onu çok severmiş. Güzel zamanlarmış. Bizim Hollanda’da yaşadığımız zamanlarda o işte ağaçların üstünde maymunlarla beraber yaşarmış. Sonra birden her şey yanıp, bitip, kül olmuş bu güzel Maymunlar ülkesinde. Her bir maymun başka başka yerlere gitmek zorunda kalmış. Bizimkisi de gelip İstanbul’u bulmuş. İstanbul’da da aile olarak bizi görüp, sevip, seçmiş. Türkçe öğrenmiş ve zamanla buralarda yaşamaya alışmış. Sevmiş de, en az maymunlar ülkesi kadar sevmiş buraları ve bizleri.

Buraları güzel olmasına güzelmiş de bazen hayat istediği gibi olmamaktaymış. Bazı günler keşke hayat yalnız sadece ben olsa demeden edemiyormuş. Hayat o ve istediği kişilerden oluşsa ve keşke o kişiler hep orada olsaymış. Çok şükür ben ve annesi o isimlerden birisiyiz. Saydığı isimler dışındakiler çöpe gidebilirlermiş. İstediği ama gerçekleştiremediği bazı şeyler de varmış. Mesela yemekleri Aşçı Fernando’nun yapmasını istermiş. Fernando ile konuşur ve yalnızca köfte, pilav ve pizza yapmasını söylermiş. Aynı tabakta iki farklı yemek servis edilirse geri gönderirmiş ama. İki yemeğin birbirine karışmasını sevmiyormuş çünkü. Yıkanmak için de bizim banyoyu tercih etmiyormuş. Fireman Sam’i çağırıp, onun hortumundan fışkıran su ile yıkanmak istermiş. Yardımcımız Zeynep’in yıkama ve ütülemelerini seviyormuş ama benim tamiratlarımdan memnun değilmiş. Bob the builder mutlak surette bize çağrılmalıymış. Hayat güzel olmasına güzelmiş ama uyumak kötü hem de çok kötüymüş. Keşke uyumak hiç olmasaymış.

Hayat çok şükür ki oğlumun etrafında dönmekte. Bizler ise yalnızca onun annesi ve babası olmaya çalışmaktayız. Çalışmaktayız diyorum çünkü bazen onun birer uzvu gibi hareket ederken kendimizi bulabiliyoruz. Bu tabii ki istenen ve arzu edilen ve dahası planlanan bir durum değil ama çok akıllı ve daha da önemlisi çok tatlı. Bir anda ebeveynlikten uzuv olmaya dönebiliyoruz. Bu da hem bizim için çok yorucu oluyor ve hem de aile içi optimum mutluluk dengesini sarsabiliyor. Ülkemizde son zamanlarda yaşanan sevgisizlik ve hoşgörüsüzlük ortamında evimizde bir sevgi ve hoşgörü ortamı yaratmaya çalışmak bugünlerdeki en önemli görevimiz. Bu uğurda bazen esnemelerimiz de olabiliyor işte. Hani bulsak Fireman Sam’i de, Fernando’yu da, Bob the builder’ı da evimize davet edeceğiz.  Yeter ki o hep mutlu ve huzurlu olsun. Yeter ki o etrafımızdaki gri ve yüklü bulutları fark etmesin. Yeter ki içindeki sevgi artarak devam edebilsin. Hayata olumlu ve sevgi dolu bakabilsin. Anlattığı hikayelerden ve geçmiş yaşantısından hayal gücünde bir sorun olmadığı ortaya çıkıyor ki yalnızca bu bile beni ziyadesiyle mutlu etmeye yetiyor.
 
Bu hafta sonu itibariyle bir süreliğine içimizdeki karamsarlıkları dağıtabilmek ve ileriye daha pembe bakabilmek adına tatile çıkıyoruz. Bir süreliğine buralarda olmayacağız. Bol bol dinlenip, bol bol güç toplayıp, anı biriktirmeye çalışacağız. Sonrasında da bu birikimlerimizi yine sizlerle paylaşacağız. Kendinize iyi bakın ve enseyi karartmayın. Her şey çok güzel olacak demiyorum, her şey zaten çok güzel yeter ki kara bulutlar bir çekilsin artık üzerimizden. 






8 Mayıs 2013 Çarşamba

Tasarlanmış Hayatlar 2


Bir nevi Komplo Teorisi: Sapartacus’lerin sonu

Farkında olalım ya da olmayalım başkalarının tasarlamış olduğu hayatları yaşamaktayız. Amacım komplo teorisi üretmek değil ama görünen köy de kılavuz istemiyor işte. Bırakın hayatlarımızı beyinlerimizin bile özgür değiller. Amacım ne siyasi bir yazı yazmak ne de bir medya eleştirisinde bulunmak ama bugün maalesef tüm gençlik ve hatta neredeyse tüm toplum depolitize edilmiş durumda. Dahası olmamış olanlar da sindirilmiş, sessizleştirilmiş durumda. Tüketime odaklanmış, kaliteli kitap, şiir ve müzik yoksunu bir toplum hedeflenmiş ve kötüsü başarılmış durumda. Tüm dünya için cahilleştirme, sıradanlaştırma ve bizimkine ilave yeşilleştirme gayet başarılı bir şekilde uygulanmış ve uygulanmaya her daim devam ediliyor. Kimseler kafasını kaldırmasın, farklı yollara sapıp, hayaller kurup, bu düzenden ayrılmaması için günlük bazen ufak bazen ise yüksek dozlarda endişe kapsülleri verilmeye başlanmış. Yalan değil hepimiz geleceğimiz için endişeliyiz. Geleceğimizi garanti altına almaya çalışıyoruz. Çocuklarımız için en iyi okulları seçmek için uğraşıyoruz. Yılda zaten bir kere tatilim var, en iyisi olmalı diyoruz. İyi bir evde oturmak, güzel eşyalar sahip olmak istiyoruz. Çeşit çeşit markalar için harcadığımız zamanları ve paraları düşünün. 

Endişe, sürekli endişe şırınga ediliyor bizlere. Hayatlarımız endişelerimizi gidermek için yaptığımız uğraşlarla geçip gidiyor. Başarı bile kriterlere bağlanmış aynı performans gibi. Kimin hayatında Key Performance Indicator bugün yok ki? Neye ve kime göre başarı? Kim bu tanımlamayı yapabilir ki? Kullandığımız arabanın markası, evimizin bulunduğu semt, çocuğumuzu gönderdiğimiz okul nasıl bizlerin başarısını ölçebilir ki? Tek kriter maddiyat nasıl olabilir? Kriterler bu olunca bir optimizasyon da sağlanamıyor işte. Varımızı yoğumuzu çocuğumuzun okuluna gömüp yalancı bir fedakarlığın sağladığı his ile kendi mutluluklarımızı minimize edebiliyoruz. Oysaki amaç ailenin mutluluk optimizasyonu olması gerekmez mi? Yaratılan kişisel milatlar içimizdeki bu eksikliklerden değil mi? Kaçımız aslında aldığımız bir gömlek, gittiğimiz bir kurs ya da okuduğumuz bir kitap ile yeni bir başlangıç yapmak istiyor ama her defasında aslında duvara toslayıp kendimizi kandırdığımız gerçeği ile yüz yüze geliyoruz.

Düşünün ki sosyal medyayı kullanan bizler, ne zaman ve neden nickname kullanacak kadar çekingen ve mesafeliyken bugün bu kadar tüm hayatımızı paylaşır ve dahası paylaşmaktan keyif alır ve bunun için çaba sarf eder olduk? Aslında her birimiz büyük bir oyunun yalnızca küçük birer parçalarıyız. Biliyorum kulağa çok komplo teorisi gibi geliyor ama aslında amaç hiçbir zaman bizim sisteme ulaşmamız olmamıştı, sistemin bize ulaşabilmesiydi. Bugün artık kullandığımız sosyal medya ve medyayı kullandığımız araç ve gereçler sayesinde, ne içiyor, ne tüketiyor, hangi kitapları okuyor, ne zaman nereye gidip, ne kadar kalıyor, ne konuşuyor ve hatta ne düşünüyor, hayata nasıl bakıyoruz hep ama ama hep biliniyor. Gerçekleştirilen ve geliştirilen tüm pazarlama, satış ve yönetim stratejileri aslında hep iplerimizi tutanların menfaatlerine. Bir kaç hareketle altın düşebiliyor, borsa çıkabiliyor, Araplar baharlaştırılabiliyor, depremler olabiliyor, nükleer denemeler yapılabiliyor. Bizler mi? Kaptan mı? Yok canım, bizler yalnızca piyonlarız. Kabul etmek gerekiyor ki bizler yalnızca matrixin birer parçalarıyız. Söz konusu matrixin hayalini kuran kişilerin çocuk ve torunları ise bizlerin belki de yeni ya da her daim yöneticileri, bizler farkında olalım ya da olmayalım, kabul edelim ya da etmeyelim.

Dünyada en çok kullanılan ilacın bir anti depresan olduğunu biliyor muydunuz? Depresyon ve stres dolu hayatlar yaşamaktayız ve bulabildiğimiz tek çözüm maalesef kimyasallar.  Tüm bu endişe ve sıkıntılardan, stres dolu koşuşturmacalardan siz de sıkılmadınız mı? Tüm bunları içinizde yaşarken dışarıya karşı başınızı dik tutmaya çalışmaktan yorulmadınız mı?

Jean Jacques Rousseau zamanında ne de güzel söylemiş: “Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..." Ben tüm bu endişelerden, koşuşturmacalardan, stres dolu hayattan yoruldum. Özgür olmak ve bu mekanizmanın bir parçası olmak istemiyorum. Ama bunu nasıl gerçekleştirebileceğim, işte bilemiyorum.

Bundan yıllar yıllar Fransız halkı evrim geçirmiş, büyük bir bilinçlenme ve aydınlanma hareketiyle başta saray ve kral olmak üzere seçkinlerin denetiminden çıkma başarısını göstermişti. Soylu sınıfı ile burjuvalar arasındaki amansız savaşı burjuvalar kazanmıştı. İhtilalin ve devrimin mottosu ise özgürlüğün tüm alanda olması gerekliliği idi. Dile kolay yüzlerce yıl önce Descartes, Montesquieu, Voltaire, Rousseau, Diderot, d’Alambert ve daha niceleri kol kola girip, omuz omuza yürüyüp düşünce ve ifade özgürlüğü için savaşmışlardı. “Senin düşüncelerine katılmıyorum ama düşüncelerini özgürce ifade edebilmen için hayatımı bile verebilirim…” düşüncesinin hakim olduğu yıllar ve bu yılların ürünü Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik idealleri ve bu ideallerin vücut bulduğu 1789 Fransız İhtilali.  

Ya da daha eskilere gidin ve gerçekleştirilen Rönesansı bir düşünün. Ya da daha da eskilere gidip koskoca Roma İmparatorluğuna kafa tutan Spartacus’leri düşünün. Toplumumuzda bugün de nice Spartacusler, nice Voltaire’ler mevcut. Eskinin kişilerden gerçekleştirilen ve tüm topluma mal olan kıvılcımları bugünün erkleri tarafından maalesef parlamadan söndürülüyor. Nasıl mı? Az önce bahsettiğim endişe kapsülleri ile. Nice Spartacus’ler daha arenaya bile çıkamadan sıradan bir Roma askerine dönüşüyor. Bu dönüşüm o kadar başarılı ve bir o kadar sistematik ki takdir etmemek ve kaderimiz için acı duymamak içten değil.

Kendimi düşünüyorum mesela. İçimde biliyorum ve hissediyorum 1000 Spartacus yatıyor. Bir kalksa ne de güzel olacak ama sürekli pinekleyip duruyor işte. Kaldır kaldırabilirsen. Miskin miskin tembellik yapıyor zar. Ne Voltairevari düşünceler gelip geçiyor. En az Da Vinci kadar mühendis olduğumu da biliyorum. Buradaki en az kelimesi sonrasında da ufak at da civcivler yesin demek istedim bir anda. Ama işte ne bedenen ne de ruhen rahatlayıp da fikirlerimi hayata geçiremiyorum, hatta çoğu kere fikirlerimi odaklamayı bile başaramıyorum. Ben de Newton gibi ağaç altında yatıp, keyif çatmak ve bir şeyler keşfetmek isterdim. Ya da ne bileyim hamamda keyif yapıp, sonrasında Evreka diye bağırarak koşup çıkmak isterdim. Bir şeyler keşfedebilmek için çalışmanın, öğrenmenin, deneyimlemenin, yaratıcı olmanın yanı sıra ruhsal ve fiziksel bir detox da gerekiyor bence. O kadar yorulmuş, o kadar kirlelenmiş, o kadar stres yüklüyüz ki yeni bir şeyler ortaya çıkarıp, fikirler geliştiremiyoruz atamıyoruz. Daldığımız, bizi sürekli tüketen, alışageldik hayatlarımızı yaşamaya devam ediyoruz.
  
Çok şükür ben ve ailem sağlıklıyız, para kazanıyoruz, işte ve evde belli bir seviye mutlu ve huzurluyuz da daha ne olsun diyoruz ve aynı hayatı, bizim için tasarlanmış olan hatayı yaşamaya devam ediyoruz.  Sonrasında da işte sessiz çığlıklarımız sağır duvarlardan yansıyıp ve tekrar yansıyıp  ve hatta tekrar yansıyıp duruyor hiç durmadan. Birbirinin kopyası olan evden işe, işten eve günlerimizi bozup bozup harcıyoruz. Monotonluğun ve sıradanlığın dayanılmaz hafiflik ve gücü karşısında ezilip tükeniyoruz, yok oluyoruz, marinalaşıyoruz.  Anı yerden alınan sebzeler, sürekli tercih edilen aynı veya birbirinin benzeri tatil mekanları, aynı sınıf arabalar,birbirinin kopyası benzer hayatlar. Her birimiz birer makine aksamı olup çıktık, her geçen gün birbirimize biraz daha çok benzemeye başladık. Her şeyin nedeni endişe topları nedeniyle arayışlarımız ve amaçlarımızda zaten hep aynı: Güvenlik ve Garanti. Stres yüklü, yılgın ve yorgun hayatlar ve karşılığında kısıtlı seçenekler ve zincirlenmiş beyinler. Bir tshirt ve kot giyip Starbucks’a ya da Caffe Nero’ya oturmak, amaçsız saatlerce boş boş yürüyebilmek, geleceği en azından bir saat olsun düşünmemek öyle kolay değildir, en azından alışılmadıktır. Ben demiyorum bahçelerdeki sularla dans edip ıslanalım, elbiselerle denize atlayalım ya da saatlerce balık tutup, kumsallarda gitar çalalım. Ben yalnızca zincirlerimizi ve zorunlu dayatılan şeylerden bir an olsun uzaklaşabilelim diyorum. Tek ihtiyacımız olan şey aslında özgür olabilmemiz.

Ne zamandır istediğim bir eve taşınmak, yine istediğim bir hayatı yaşamak istiyorum ama iş ciddi planlamaya gelince hemen bu hayallerime bir son veriyorum. Başlıyorum elimde olanların artılarını yazmaya. Hayalini kurduklarımın birden hiç düşünmediğim kadar eksileri gözümün içine kadar girmeyi başarıyor. Üzümün sapı, armudun çözü derken bir anda mevcut sisteme yine dönüş yapıp duruyorum her seferinde. Amaç, hayal, istek, donanım tabii ki olmalı ama başka bir şey daha olmalı. Başlayabilme cesareti. İlk adımı atabilme çılgınlığı.

Herkesin hayatı benzer de olsa, şartları ve sahip oldukları açısından kendi mikro dünyamızda kendine göre. Bu nedenle herkes kendisi için en iyi yolu yine kendisi bulacaktır. Bununla beraber siz siz olun kişilik alanlarınızı yaratın ve sahip çıkın. Kurmuş olduğunuz empatinin fazlasının sizden götürdüğünü bilin. Kendinize zaman ayırın. Hobiler edinin. Bol bol hayaller kurun ve bu hayallerinizin peşinden koşun. Kendinizin değerini bilin. Sizden bir tane daha yok bu dünyada. Kendinizi sevin ve dahası gurur duyun. Mutluluğunuz varsa sıkıca sarılıp nedenini düşünmeden, sorgulamadan tadını hem de sonuna kadar çıkarın. Size heyecan veren, hayatınıza neşe ve anlam katan ne varsa düşünmeden peşinden gidin hatta koşun. Unutmayın bu dünyaya yalnızca bir kere geliyoruz. Hayat bizlerin hayatları olmalı. Nasıl olacağına ilişkin kararı da bir başkası bizim adımıza değil, ancak bizler verebiliriz.

Tercihlerimizin hayal dünyamıza giden yollar olması dileklerimle ...


25 Nisan 2013 Perşembe

Hobi arayışlarımız hız kesmeden devam etmekte ...


Geçenlerde 2,5 yaşlarında çocuğu olan bir erkek arkadaşımla laflıyorduk. İki erkek genelde futboldan konuşur ama konumuz futbol değildi. Ev ve iş hayatlarımız hakkında dedikodu da yapmıyorduk. Konu çocuklarımızdı. Eskiden futboldan, komplo teorilerine, din ve inanç sistemlerine kadar bir çok konuda üstelik çok da rahat konuşabiliyorken bugün artık en rahat konuştuğum alanın çocuk ve türevi konular olması beni oldukça şaşırtıyor. Benim için rahat bir alan olmasından belki sebep kendimi işte, evde, her yerde bir anda bu konuyu konuşurken buluveriyorum. Ne kadar alıştım desem de yeni dönem bir şekilde beni şaşırtmaya devam ediyor işte. Bana bir ara “bu sıralar çok hareketli ve bir hayli aksi, sürekli olarak sınırlarını zorluyor. İnan yorulduk” dedi.

Bu tam gollük bir ortaydı ve benim bunu değerlendirmem gerekiyordu. Ben de benden bekleneni yaptım. Cevabım benim için gerçekçi onun için ise sarsıcıydı: “bu yorgunluğa alışmanız gerekmekte. Bizimkisi beş oldu ve sınırlarını zorlamaya ve hatta genişletmeye her  geçen gün devam etmekte. Öncelerin ve sizin için şimdilerin daha bir fiziksel ağırlıklı olan hayatı yerini hem fiziksel ve hem de düşünsel eşit ağırlıklı hayatına bırakıyor. Olması da gerekiyor çünkü ne mutlu bize ki büyüyorlar. Kendini çok daha iyi ifade edebiliyorlar. Ne istediklerini ve de ne istemediklerini artık bilmeye başlıyorlar. Anne ve babalık nasıl ki 7/24 bir mutluluk ve keyif ise aynı zamanda yine 7/24 bir sorumluluk. Durmak, gevşemek asla olmuyor. Hem fiziksel ve hem de düşünsel yolculuk her daim devam ediyor. Yol yakınken buna alış ve boş hayaller kurma” Tabii ki bu kadar didaktik bir konuşma yapmadım kendisine, ama işte bu minvalde şeyler söyledim durdum. Bir süre sonra zaten benden sıkıldı ve uzayıp gitti yanımdan.

Gerçekten de fiziksel koşuşturmacalara ek olarak bu sıralar düşünsel faaliyetlerde oldukça yoğunlaşmaya başladı. Siz bakmayın uzun süredir konusunu etmediğime, oğlum için eğlenceli, keyifli, mutluluk verici ve kendisini geliştirici bir hobi hala aramaktayız. Bunun için denemelerimize ara vermeden devam etmekteyiz. Geleceği için, eğitimi için hala kafa patlatıp, araştırmalar yapmaktayız. Bir yandan da onu kütüphane tepelerinden toplayıp, peşinden koşmaya, sabah hava aydınlanmadan kalkmaya devam etmekteyiz.  Son olarak ise bir oyuncakçı firmasını arayıp halen piyasada olmayan karakterlerin satışa çıkarılması için yoğun kulis ve baskılara bile başladık. Piyasadaki karakterleri onun için almak tabii ki çok değerli ama onun için piyasadaki oyuncakları belirlemek paha biçilmez. 

Hobi olayına geri dönecek olursak, bizim için hala tam olarak çözümlenmemiş önemli bir olay, ama önemli aşamalar da kaydetmedik değil hani. Hobi olayını her şeyden önce çok önemsiyoruz. Yalnızca fiziksel olarak efor sarf edeceği bir olayın çok ötesinde bir kavram olarak görüyoruz. İnsan hayatına etkileri çok büyük her şeyden önce. Bazen hayallerimize ulaşmamızda bizlere yol gösterici bir umut oluveriyorlar. O kadar ki yalnızca varlıkları bile hayallerimizi her daim canlı ve yapılabilir kılıyor. Bazen ise günlük koşuşturma, sorumluluk ve görevlerimiz ve bunlardan kaynaklı oluşan stres nedeniyle zaman zaman kaybedebildiğimiz mutluluk ve huzurumuzun görünmeyen küçük anahtarları olabiliyorlar. Bazen ise kendimizi kolayca ifade etmemizi sağlayan araçlar haline dönüşebiliyorlar. Ama her daim onlarla kendimizi daha mutlu, rahat ve dingin hissedebiliyoruz.  Tabii tüm bunlar en azından kolaya kaçmak gerekirse ileriki yıllar için olan avantajlar. Küçük yaşlar özeline indirgeyecek olursak, çocuğa uygun, iyi seçilmiş bir hobi ile hem duygular ve hem de duyular uyarılabiliyor. Karar verme ve uygulama yetisi gelişiyor. Zengin bir hayal gücü için de yine hobi çok önemli. Kısacası hem bedensel ve hem de ruhsal gelişimini sağlıyor ve hem de bunları yaparken onu mutlu ediyor, daha ne olsun.

İşte bu daha ne olsun’nun altını doldurabilmek ve enerjisini sağlıklı bir yöne doğru kanalize edebilmek için bu sıralar yoğun bir şekilde onun adına hobi belirlemek için uğraşıyoruz. Hemen söylemeliyim ki bu hiç de kolay bir süreç değil. Hele ki İstanbul gibi devasa bir karmaşa yığınında. Tamam büyük şehir, imkanlar çok geniş ama o imkanlara erişme bir o kadar zor ve tatsız. Diğer bir işimizi zorlaştıran parametre ise oğlum. Bizimkisi kendine göre bir karakteri, doğruları ve hatta prensipleri olan bir küçük adam. Sahip olduğu özgüven karşısında bazen şaşırıp kalabiliyorum. Oldukça cool bir adam oldu çıktı başımıza. İşte bu nedenlerle bizim onun için uygun bulduğumuz nice spor dalını kendisine bir türlü beğendiremedik.  Ben bir daha buraya gelmemden tutun da ben bunu sevmedimlere kadar açıkça fikrini söyleyebiliyor. Onunla gerçekten de gurur duyuyorum. Zorla güzellik olmayacağından da biz de başlıyoruz yeni arayışlara. Ne kilometreler tepip ne denemeler tamamladık bu uğurda.

Küçükken bu anlamda her şey çok daha kolaydı. Zaten bir hobisi vardı: Oyun oynamak. Bir süredir ise yeni bir adım atma aşamasındayız. Tam olarak nasıl ve nereden başlayacağımızı bilemiyoruz ve bu nedenle de bol bol araştırma yapıp, eşe dosta fikirler soruyoruz, sonra da denemeler yapıyoruz. İlla her bir çocuğun yeteneği olacak diye bir kural yok ama bir ilgi alanı mutlak surette vardır. Hobi yapılırken keyif vermeli, adeta yaparken dinlenilebilmeli. Her boş zamanlarını doldurmak olmamalı tek amaç. Eğlenme olmalı, keyif alma olmalı, yoksa bizler için bir program değil. Belki fiziksel olarak yorulabilir ama zihinsel olarak yorulmamalı tam tersi istemeli ve yaparken mutlu olmalı amaç zaten bu değil mi? İşte biz bunu bulmaya çalışıyoruz ki bazen bu samanlıkta iğne aramak gibi oluyor.

Bu sıralarda ise bir mucizeyi yaşamaktayız. Ağzımda sürekli Allahım bitmesin bu rüya sözleri çıkıyor. Nedeni ise her şeyde bir hayır vardırın açıklaması gibi. Eşim bir süre önce çuvalla para ödeyerek, üstelik üç senesini ipotek altına alarak bir spor kulübüne üye oldu. Tahmin ettiğim gibi bir süre devam edip gitmeyi bıraktı. Çok şükür ki dondurma seçeneği vardı da paramız sokağa gitmedi. Ben tahmin edebileceğiniz üzere gerek üyelik öncesi ve gerekse gitmemeye başladığı dönemlerde sürekli söylenip durdum. Yine tahmin edebileceğiniz üzere benim bu söylenmelerim bir kulaktan girip diğer kulaktan üstelik hiçbir engele takılmadan girip çıktılar. Meğer burası bizim aylardır arayıp da bulamadığımız bir merkezmiş. Aradığımız her şey burada vardı. Biz de bir üye olarak etinden sütünden faydalanmaya başladık bu vesile ile. Bu sıralar oğlum hem de ne büyük bir keyifle kolay kolay hiçbir yerde yapılamayacak  iki spor dalını burada yapmaya başladı. Üstelik bir dalda yalnızca kendisine özel olarak 3 eğitmen hizmet etmekteyken, diğerinde oğlum ve arkadaşına iki eğitmen özel olarak hizmet vermekte.  En güzel yanı ise diğer denediğimiz bir çok dala göre çok daha ekonomik olması. İşte tam bu noktada bundan iyisi Şam’da kayısı ya da kaymaklı ekmek kadayıfı tabirlerini kullanmak yerinde olacaktır. Geçen gün eşime ben de üye  olmak istiyorum dedim. Nereden nereye işte. Demek ki neymiş eşim her zaman haklıdır, yeter ki sen anlayabilecek seviyeye gel.

Oğlum bu özel derslerden, bu kadar ilgiden ve her şeyden önemlisi bu dallardan sıkılır mı şimdilik bilemiyoruz. Bekleyip gözlemliyoruz. Şunu farkettik ki spor dalı ne kadar oyunla iç içe olur ise o kadar çekici oluyor, yoksa pek şansı olmuyor. Bu da çok normal çünkü onlar daha çok küçükler ve oyun oynamak istiyorlar. Diğer bir yandan da halasından piyano dersleri almaya başladık. Şimdiden notaları okumaya ve hatta piyanoda çalmaya başladı. Sanırım bana çekmiş olmalı. Piyano dersi de oldukça ekonomik. Kız kardeşime bu iş için tabii ki bir ödeme yapmıyorum. O kadar halası, hem beraber zaman geçiriyorlar, daha ne olsun iki durumu.

Oğlum her şeyi yapsın istiyorum ve ona her şeyi sunabilmek ama daha da tehlikeli olanı belki her şeyi yapabileceğine inanıyorum. Hepsi tabii ki olmayacak hatta belki hiç biri olmayacak ama biz onu mutlu edecek bir yol bulmak için denemelerimize ve araştırmalarımıza devam edeceğiz. Hobileri sorumluluklarını kötü yönde etkilemediği sürece de ona karışmayacağız.

Dilerim tüm hayallerine kavuşur!