Bu Blogda Ara

Sosyal Medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyal Medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2013 Çarşamba

Semboller dünyasında bir Şaşkın Aile ...


İnsanlar binlerce yıldır, bir düşünceyi izah etmek için bir çok yollar denemişlerdir. Bir düşüncenin anlamını kademeli şekilde insanların anlayışlarına ve olgunluklarına göre bir takım kalıplar içerisine koyup sunmuşlar, doğrudan doğruya bir düşünce, yada bir bilgi izah edilmemiş, üstü adeta örtülerek bohçalandıktan sonra aktarılmıştır. Bir sembol anlatmak istediği fikri, kısa, en kesin ve en belirli şekilde ifade eden bir işarettir. Bir şeyi diğer bir şeye benzeterek ve onun içinde adeta kaybederek anlatma tarzıdır. Farz edin ki karşınızda farklı seviyelerde kişiler var ve onlara bazı gerçekleri açıkça anlatma güçlüğü ile karşı karşıyasınız. Bazı insanlara bir meseleyi açıkça bir kalıba sokmadan anlatabilirsiniz. Bazı kişilere ise bunu bir benzetme yoluyla anlatmanız lazım gelebilir. Çünkü o, henüz o meseleyle, açık bir şekilde  karşı karşıya gelebilecek durumda olmayabilir. İşte o anda onun daha önce bildiği bir şeyden hareket etmeniz gerekebilir.

İster fark etmiş olalım, ister olmayalım, semboller manevi hayatımızda büyük  ölçüde rol oynarlar. Bizler ise çoğu kere bunun farkına bile varmayız. Sembolleri, manevi olan şeyleri algılanabilir biçime getirmek için kullanılan bir araç diye açıklamak da mümkündür. Bu çok geniş yorumlanmış kavram içinde sembollerin iki özelliği yatmaktadır. Sembol, soyut düşüncelere herkesin anlayacağı bir biçim verebilir. Öte yandan somut nesneleri manevi alana çıkarabilir. Hem apaçık, hem de kapalı ve anlaşılmaz durumdadır. Çünkü “sembol gizleyerek açıklar, açıklayarak gizler.”

Eski devirlerde tüm dinlerin, felsefi çalışmaların ve inisitayik öğretilerinin tamamının hedeflediği gaye ve bu gayeye ulaşmada öğrenilmesi gerekli töresel, bilimsel ve felsefi bilgi ve öğretiler, sembollerle ve aşama aşama anlatılırdı. Amaç ise insandaki değişimin sağlanmasıydı. Günümüzde 'şuurlanma' ve 'aydınlanma' olarak nitelendirilen bu değişim için yapılan çeşitli ritüeller ve özel çalışmalar, tüm dinlerin içinde uzun bir süre yaşamıştır. Ancak insanlığın aşamalı aşağıya iniş sürecinin bir sonucu olarak, günümüzdeki tüm sistemler bu özelliklerini tamamen yitirmiş bulunmaktadır.

Bazı kesimlerce belki de kasıtlı olarak bu semboller kalıplaştırılmış, tek tip tanımlarla ifadesine izin verilmiş, adeta günlük yapacaklarımız ya da yapmayacaklarımız basitliğine indirgenmiştir. Oysaki unutulmaması gereken nokta bu değişimin bir deniz olduğu ve her bir bireyin ondan ancak kendi elindeki kabın büyüklüğü kadar su alabileceği gerçeğidir.

Bu uzun sayılabilecek girişi neden mi yaptım?

Sanırım Sevgililer Gününü eşimle geçirmek yerine briç oynadığım için. Kendimi suçlu gibi hissediyormuş gibi görünsem de aslında böyle hissetmiyorum. Zaten bu nedenle hem eşime ve hem de kendime bu yazıyı yazma ihtiyacı gördüm. Son söyleyeceğim cümleyi hemen söyleyeyim: 14 Şubat tarihinde Sevgililer Günü nedeniyle eşimle mesela dışarıda bir akşam yemeği yeseydik ve birbirimize hediyeler almış olsaydık kendimi o yukarıda yazmış olduğum gibi bazı kesimlerce belki de kasıtlı olarak neler yapıp yapmayacağım konusunda zorlanmış hissedecektim. Bana göre Sevgililer Günü bir semboldür. Önemli olan bu düşüncenin ardında yatan duyguyu, düşünceyi, felsefeyi anlayabilmektir yoksa kırmızı kalpler ile paketlenmiş bir hediye almak değil. Kalıplaştırılmasına ve tek bir tanıma indirgenmesine açıkçası bozuluyorum zira en az bu kalıplaşma işlemini, gerçekleştirenler kadar ben de düşünebiliyorum.

Noel’i bir düşünün. Hristiyanlık ve batı kültürünün dünyada baskın olmasından dolayı dünya kültürünü oldukça etkilemiştir. Noel kutlamaları kış mevsimi kutlamaları arasında en ünlü kutlamalardandır. Oysaki dine bile sonradan eklenmiş bir pagan hatta bir Türk geleneğidir. Noel gelenekleri film endüstrisi, popüler edebiyat, medya ve televizyon aracılığı sayesinde dünyada en yaygın olarak kullanılan motiflerin belki de başında gelmektedir. Aslında her birimiz büyük bir oyunun yalnızca küçük birer parçalarıyız. Biliyorum kulağa çok komplo teorisi gibi geliyor. Sosyal Medya gelişimini bir düşünün. Amaç tabii bence hiçbir zaman bizim sisteme ulaşmamız olmamıştı, sistemin bize ulaşabilmesiydi. Bugün artık kullandığımız bu medya ve medyayı kullandığımız araç ve gereçler sayesinde, ne içiyor, ne tüketiyor, hangi kitapları okuyor, ne zaman nereye gidip, ne kadar kalıyor, ne konuşuyor ve hatta ne düşünüyor, hayata nasıl bakıyoruz hep ama ama hep biliniyor. Gerçekleştirilen ve geliştirilen tüm pazarlama, satış ve yönetim stratejilerine de aslında artık hep bu açıdan bakmak gerekir. Sosyal Medya konulu yazımda belirtmiştim, tekrarlamak isterim: “Kabul etmek gerekiyor ki bizler artık yalnızca matrisin birer parçalarıyız. Söz konusu matrisin hayalini kuran kişilerin çocuk ve torunları ise bizlerin belki de yeni ya da her daim yöneticileri, bizler farkında olalım ya da olmayalım, kabul edelim ya da etmeyelim. Facebook’ta olmayanların artık günümüzde psikopat ve suç işlemeye eğilimli kabul edilmeleri de bir tesadüf değil bence”.

Ya da gelin biraz tehlikeli sularda gezinelim. Kandil Geceleri mesela. Burada bir şeyi özellikle fikre saygı açısından belirtmeliyim ki bundan sonraki iki paragraftaki hakim düşünce bana internet yolu ile geldi. Yazanı belli değildi bu nedenle sizinle paylaşamıyorum. Açıkçası yazdıklarına imzamı atardım. Kendimce önemli olan ve düşüncelerimi pekiştiren kısmı özetleyerek size sunuyorum.

Din adına geliştirilmiş bu türden kutsal gece ve günler, İslam aleminde büyük bir kabul görmüş durumda. Olmamalı demiyorum. Keşke geliştirilmeseydi hiç demiyorum. Ama gelin madalyona bir de öbür tarafından bakalım. Kur'an'da süreklilik esastır. Kur'an zamanın ve hayatın tamamına hiçbir boşluk bırakmaksızın hakimdir. Zamanın ve mekanın tamamı Allah'ındır. Hiçbir gün ve zaman bir başka gün ve zamandan üstün değildir. Günah ve sevap, hayır ve şer işlendiği zamana ve güne göre ne artabilir ne de eksilebilir. Artma ve eksilme amele göre belirlenmektedir. Hangi zaman diliminde veya günde yapılmış olunursa olunsun o zamanın ve günün yapılan şeyin değerini arttırma ve eksiltme gibi bir özelliği yoktur. Haram olan bir şeyi yapan kimse bunu ne gün ve zamanda yaparsa yapsın haramlığın derecesine etkisi olmaz. Veya sevap olan bir şeyi yapan bir kimse bunu ne zaman ve gün yapmışsa yapsın, zaman ve gün o sevabın derecesini etkilemez.

Araçla amacı birbirine karıştırmamak lazım. Kur'an, başta kadir gecesi olmak üzere Ramazan ayı, cuma günü, Kâbe, Arafat, Mescid-i Haram gibi birçok gün ve mekandan tabii ki söz etmektedir. Ancak, bu söz ediliş söz konusu gün ve mekanların özel ve önemli olmalarından değil bu zaman ve mekanlarda yapılan ibadetler içindir. Yani kutsal olan, Ramazan ayı değil, bu ayda oruç tutulmasıdır. Kutsal olan kadir gecesinin kendisi değil, Kur'an'ın o gecede indirilmiş olmasıdır. Oruçlar başka bir ayda tutulsaydı o zamanda başka bir aya özel anlamalar yüklenecekti ki bu olmamalı. Cuma namazı Pazartesi günü için olsaydı Pazartesi özel olmuş olacaktı oysaki Pazartesi de Cuma da Cumartesi de hep aynı önemde. Yoktur birbirlerinden farkları ne günlerin ne de gecelerin. Kadir gecesinin tek önemi o gecede vahyin gelmiş olmasıdır. Onun bin aydan daha hayırlı olduğunun söylenmesi Kur'an'ın önemini vurgulamak içindir. Yani tabii bence vurgulanmak istenen önemli olanın gün ya da gecenin olmadığı Kur’an’ın olduğudur”.

Ramazan ayında eğer alışveriş merkezlerinde öğle yemekleri yenilebiliyorsa ve yemeklerini bitirenler koltuklarını iftar için ötekilere değil, kardeşlerine, komşularına, arkadaşlarına, sevdiklerine devredebiliyorlarsa o ülkede hem denge sağlanmış demektir ve hem de verilmek istenen doğru aktarılmış. Ülkemiz inancın her bir derecesinin yaşanabildiği bir ülke olduğu için değerli, özel ve tektir. 11 ay içki içip Ramazan ayında içmeyen niceleri vardır aynı namaz kılmayıp bu kutsal ayda niyetlenenler gibi. Hac görevini sürekli ötelerler ama zekatlarını hiç aksatmazlar. İçimiz iyidir ve genelde sevgi doluyuzdur. Dinimizi farklı farklı derecelerde uyguluyor olsak da yoktur aslında birbirimizden çok farkımız.

Doğum günleri de yine bence sembolik günlerdendir. En azından benim için bir nevi hesap günüdür. Kendimi sorguladığım, geçen bir senenin muhasebesini yaptığım bir gündür. Aklımdan geçirdiğim düşünceler, vermiş olduğum ya da vereceğim kararlar, sürdürdüğüm, dört elle tutunduğum hayatım, tercih ederek, sözde bilinçli bir şekilde girdiğimi sandığım yollar, benimle, gerçek nüvemle, hani bir an yüz yüze geldiğim ama sonra hemen korkarak arkalara ittiğim gerçek benimle ne kadar uyumludur onları tartarım.

Hayat durmuyor ve kimseyi beklemiyor. Zaman kaybetmeden tadını çıkarmalıyız. Bunu yaparken de sapla samanı, araçlarla da amacı birbirinden ayırmalı ve bize empoze edilen kalıplar yerine bu kalıpların ardında yatan felsefeyi iyice düşünmeli ve dahası uygulamalıyız. Sevgililer Günü evet benim için önemlidir. Ama Sevgililer Günü aynı aynı Anneler Günü ve Babalar Günü gibi yalnızca yılda bir defaya özel değildir benim için. Eşime yani biricik sevgilime her an bir sürpriz yapabilir her an bir hediye alabilir ve her an yemeğe çıkarabilirim. Bunları yapmak için illa o günün gelmesini beklemem gerekmiyor. Annemle de babamla da sebepsiz yemeklere çıkarız. Onlara yine hediyeler alıp güzel sözler söylemem için Mayıs’ın 2.haftasını ya da Haziran ayını beklemem gerekmiyor. Cumhuriyet’in ne kadar önemli olduğunu bilip ona göre hareket etmem için Ekim’in sonunun gelmesini de beklemiyorum. 14 Şubat’da evet briç oynadım. Çok da keyif aldım. Eşim biliyorum ben keyifli bir gece geçirdiği için çok mutlu oldu. İşte bence Sevgililer Günü ruhu burada yatmakta yoksa alınan bir kaç kalpli çikolata da değil.

 Daha önceden yazmışımdır, biricik oğlum bizim aile için Şaşkın Aile diyor. Nedeni ise evde birbirimize sürekli olarak yaptığımız sürprizler ve sonrasındaki şaşırmalarımız. Dilerim kalıplar üstü bir hayatı üstelik bol ve güzel sürprizlerle yaşamaya devam edebilir, şaşkın bir aile olma özelliğimizi sürdürebiliriz. 

11 Ekim 2012 Perşembe

Sosyal medya üzerine bir meydan okuma!


Eşim sözde Sosyal Medya konusunda uzman!!! Alın işte okumaya başladığınız yazı benim bu konudaki ikinci yazım. Evimizin biricik uzmanının ise konu hakkında ne bir yorumu ne de bir yazısı var. Yazsın hemen yayımlayacağım. Söz uçar yazı kalır. Tarihe bir not düşüvermek ve bir nevi eşime ve tüm konunun uzmanlarına karşı meydan okumak adına bu yazıyı kaleme alıyorum. Eş mi yaman, bey mi yaman! Hodri meydan!

Aslında her şey bir kaç hafta önce eşimle yapmaya başladığımız sohbet ile başladı. Konu sosyal medya idi. Eşimin “bugünkü aklım olsaydı kesin sosyoloji okurdum” diyerek başlattığı konuşmayı yine kendisinin bir anda monoloğa dönüştürüp beni hem sürklase etmesi ve sonrasında uyutması ile bir son bulmuştu. Evet evet kelime anlamı ile uyutması ile. Yazımı hatırlamak isteyenler Özgürlük canının istediğini yapmak değil, daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır... linkinden okuyabilirler. Geri dönüşüm ise Serdar Kuzuloğlu ve Okan Bayülgen sayesinde muhteşem oldu. TRT’de yayınlanan Sosyal Medya programında Serdar Kuzuloğlu’nun konuğu Okan Bayülgen’di ve muhteşem bir programa imza attılar. Programı büyük bir dikkatle izledim ve özümsediğim ve dahası inandığım, evet işte bu, hislerime tercüman oldunuz dediğim noktaları sizlerle paylaşmaya karar verdim.


1. Sosyal medyayı kullanan bizler, ne zaman ve neden nick name kullanacak kadar çekingen ve mesafeliyken bugün bu kadar tüm hayatımızı paylaşır ve dahası paylaşmaktan keyif alır ve bunun için çaba sarf eder olduk?

2. Neden, niçin ve belki de nasıl bu kadar kısa süre içerisinde bu denli sosyalleşmeyi (tabii buna sosyalleşme ne kadar denirse) başarabildik ?

Programı izlerken aklımda cevap bulmayı beklediğim ve hemencecik yukarıda sizlerle paylaştığım iki de temel soru vardı. Programla bu sorulara cevap bulabildim mi halen bilemiyorum ama bir çok önemli kavramın zihnimde aydınlanmasını vesile olan bir kaç saat oldu. Program kesinlikle çok keyif verici ve öğretici idi. Çok yaralandım. Yazdıklarımın bir çoğu bu program sayesindedir ama kendi çıkarımlarım da vardır. Yani tüm olumlu noktaları programa olumsuz gördüğünüz noktaları ise bana bağlayabilirsiniz. Umarım siz de beğenirsiniz.

Arap Baharı gibi sosyal, kültürel, siyasi ve hatta ölümcül ve tarihi olayların tetikleyicisi olan bir mecra ya da bir teknoloji, ya da bir moda ya da bir akım, aynı zamanda aynı sayıda tıklamayı ya da okunmayı ya da mesajlaşmayı bir köpeğin kaybolması sonrasında bulunması için de üretebiliyor. İşin özü ise yalnızca birileri istiyor diye yalnızca bir takım kanaat önderleri arzuluyor diye kendi yarattıkları içeriklerin pompalanması işlemi en azından günümüzün sosyal medya arka planı. Biz gerçekten de her şeyden bu kadar çok haberdar olmak istiyor muyuz? Başka çok daha yalın bir ifadeyle mal esef bugünün sosyal medyası gaza getiren yer teknolojisinden başka bir şey değildir. Peki ama bunun nedeni nedir diye olayı irdelediğimizde karşımıza çıkan durum oldukça düşündürücü ve bir o kadar da karamsar aslında: Sosyalleşemiyoruz. Adı sosyal medya olan mecra aslında sosyalleşememenin sebep olduğu kanallardan beslenmekte.  Kendi içinde bir çıkmaz ya da belki tam bir dilemma. Bugün hemen hemen tüm paylaşılan bilgiler çeşitli haber siteleri üzerinden yapılmakta. Aksini iddia edebilir miyiz? Oysaki sosyalleşmek için sokağa çıkmak lazım. Sinemaya, tiyatroya gitmek lazım. İnsanlarla iletişim içinde olma ve etrafımızda yaşanan, gelişen olaylara tepkimizi, kendi penceremizden paylaşabilmenin adı olmalıydı sosyal medya. Peki olan nedir? Akış en basit haliyle televizyon ya da diğer çeşitli haber sitelerinden alınan bilgilerin farklı kelimelerle paylaşılması.

İnsanlar yeterince sokağa çıkmıyorlar. Yeterince sosyalleşmek için zaman harcamıyorlar. Sokağa çıkmadan sosyal medya olamaz. Ama ucundan, kıyısından içinde olmak için tek kaynaklı haberleri paylaşmaya devam ediyoruz. Büyük bir çaba ve bilgi birikimi sayesinde bizleri mesajları ile zenginleştiren, geliştiren kişiler tabii ki var ve iyi ki de varlar ve umarım ki sıkılmadan varlıklarını sürdürürler ama günümüzün sosyal medyası geleneksel mecranın sözlerini dijital ortama taşıyan bir aracıdan öteye geçememektedir.

Temel sorunu aslında tahmin etmek zor değil: Aynı noktaya bakıyor, tek kaynaktan besleniyor olmamız. Oysaki bu mecranın alanı hani neredeyse sınırsız. Yapabilecekleri hayal gücümüzün de ötesinde. Belki bu yeni alanın gelişimine ve bu yeni alana bizim alışabilmemize daha çok zaman tanımalıyız. Yorumlarımızda ve değerlendirmelerimizde çok da acımasız olmamalıyız. Sonuçta kimsenin elinde sihirli bir değnek yok ve öyle ya da böyle konuştuğumuz yalnızca bir teknoloji ama yine de bize bir takım tespitler yaptırtabilen bir teknoloji. Önemli olan bu tespitlerden hareketle bu sınırsız dünyaya açılabilme olmalı. Twitter mesela aynı sözlükler gibi insanları sosyal olarak rahatsız edebilmeliydi. Tamam sözlükler çoğu kere yalnızca olumsuz şeyler üzerine kalem oynatılan bir yer ama en azından samimiyet var. Bugün Erol Köse dışında twitter için bunu söyleyebilir miyiz? Sözlüklerin bakış açısı varken twitter ve diğer sosyal medya mecraları için yalnızca aynı yöne bakmak var.  

Günümüzde artık izleyici, seyirci, okuyucu kavramları da yerlerini takipçi kavramına bırakmaya başladılar. Televizyon ile sosyal medya arasındaki en temel fark da bu zaten. İnsanların profilleri ve istekleri değişmeye başladı. Zamanlar artık hiç olmadığı kadar daralmış durumda. Karşılıklı etkileşim, yorum yazma, cevap alma kısacası aktif hatta interaktif olma bugün artık mecraları öne çıkaran en önemli olgular haline geldiler. Yarının televizyonları da zaten bu yola girmek için çabalamakta. Girmeyenin hayatta kalma şansı da bence yok.

Sorularıma gelince. En azından ikinci sorumun cevabı belli. Maalesef sosyalleşmeyi henüz başaramadık. Yolumuz uzun ve yürümeye devam ediyoruz. Bizim yaptığımız ise geleneksel mecranın sözcülüğünden başka bir şey değil. İlk sorumun cevabını ise kısmen aldım. Halen arayışlarımız, uğraşlarımız devam etmekte. Herkes kendine göre bir stil, bir yol bulmaya çalışıyor. Zamana ihtiyacımız var. Rejimler sonrası kaybedilen kilolar sonrasında bile vücutlarımız için kilonun bir oturma süresi var. Çılgınca bu çok cazip dünyanın içinde savrulup durmaktayız. Bu hızlı farklılık hep keşfetmeye olan isteğimizden kaynaklanmakta. Su yolunu bulur. Gün gelip gerçek anlamda tek bir kaynağın ürünü olmayan, kendi üretimimiz paylaşımlarla dolu bir sosyal medya dünyasına kavuşacağız. O zamana kadar da arayışlarımız hep devam edecek.

Bir önceki aynı konulu yazımı bitirdiğim paragrafla yine bu yazımı sonlandırmak istiyorum, Jean Jacques Rousseau’nun o çok sevdiğim sözü ile: “Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..."

Dilerim yapmak istemediklerimizi yapmak zorunda kalacağımız günleri hiçbir zaman yaşamayız ...

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Özgürlük canının istediğini yapmak değil, daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır...


Geçen gün nasıl olduysa eşimle uzun bir süreden sonra kendimizi sohbet ederken bulduk. Yanlış okumadınız ne alışılageldiği üzere televizyon seyrediyorduk, ne yorgunluktan hemen yatmıştık, ne de birbiri ardına devam eden ve asla bitmeyen ev işleri ve diğer sorumluluklarımızla uğraşıyorduk. Bildiğiniz aleni bir şekilde muhabbet ediyorduk. Bana “bugünkü aklım olsaydı kesin sosyoloji okurdum” dedi. Eşim bildiğiniz akıllı ve zeki insanlardandır. O kadar ki aklınızda soru işareti bile kalmaz. Seveni de vardır sevmeyeni de. Onu çekilmez ve antipatik bulanlar belki de sempatik bulanlardan fazladır ama herkesin ortak düşüncesi çok akıllı ve zeki olduğudur. Bu gerçekleri ben de bildiğimden o demişse bir bildiği vardır düşüncesinden kendimi alamadım ve doğal olarak benden beklenmekte olan ve konuşmasını daha da açacağım soruyu sordum kendisine: “Peki ama neden?”

Sonra sazı bir eline aldı ki sormayın gitsin. Ben sorduğuma soracağıma bin pişman oldum. Diyalog olan konuşmamız bir anda monoloğa dönüştü. Konuştukça da konuştu. Konu ise zaten onun uzmanlık alanı: Sosyal Medya. Ben bir konu hakkında bu kadar keyifle ve bir o kadar da uzun konuşulabileceğini düşünemezken bile, o konuşmaya devam ediyordu. Konuşma başladıktan bir kaç saat sonra salondan yatak odamıza taşındı ki ben yatak odasında ciddi konular konuşulmasını hiç sevmem. Sorun o ki bana ciddi gelen ona rüya gibi gelmekteydi. Eşimin işi sosyal medyadır. Bu konuda gerek yurt içi ve gerekse yurt dışı konferanslarda konuşmalar yapar. Büyük büyük şirketlere eğitim ve danışmanlık hizmetleri verir. Anlayacağınız konu hakkında danışılacak kişilerdendir. Ben de danıştım danışmasına ama anlattıkları benim için çok fazlaydı. Son olarak ben ışıkları da söndürdüm ve kendisini gözüm kapalı dinlemeye başladım. Sabah bana kızgın olmasını uyuyakaldığımı erken fark etmesine bağlıyorum. Vücudum daha fazla bilgiyi almayı reddetmişti. Benim bozulduğum ve hatta kızdığım şey ise ilk başlarda sizlerle paylaşabileceğim tonla bilgi varken zamanla ve uzun konuşmasıyla hepsini unutmuş olmamdı. Artık sizlerle sosyal medya üzerine konuşabilecek bir şeyim yok. Zaten aslında hiç yoktu, hiç olmamıştı. İlgimi bile çekmez bir konuydu. Konuşmanın ilk dönemlerindeki keyif içerisinde kabul diyorum paylaşabileceğim noktaları görünce heyecanlanmıştım ama sonrasında bende kalan bilgiler dalgaların yok ettiği kumdan kale misali şekilsiz, anlatılmaz ve paylaşılamaz bir yığıntıya dönüşüp kaldı içimde.

Yaşamış olduğum bu sevimsiz ve acı sosyal medya eğitim tecrübeme rağmen aklıma takılan bir kaç soru da olmadı değil hani. Bunlardan ilki bizler (sosyal medyayı kullananlar) ne zaman ve neden nickname kullanacak kadar çekingen ve mesafeliyken bugün bu kadar tüm hayatımızı paylaşır ve dahası paylaşmaktan keyif alır ve bunun için çaba sarf eder olduk. Neden, niçin ve belki de nasıl bu kadar kısa süre içerisinde bu denli sosyalleşmeyi başarabildik. Tabii buna sosyalleşme ne kadar denirse. Belki de eşim bugün bu nedenle, tüm bu nedenleri anlayabilmek adına sosyoloji okumak istemekte. Uyuyakalmasaydım belki bunu ben de öğrenebilirdim. Neyse bir daha ki sefere artık. Ben oğlum için bu alanı ister miydim bilemiyorum. Bilemiyorum çünkü muhtemelen oğlum ve tüm diğer çocuklar teknolojideki ilerlemenin sahip olduğu bu korkutucu hız nedeniyle en az %60’lık bir oranla bugün bilmediğimiz bir meslek ile uğraşıyor olacaklar. Zaten bu nedenle bizlerin işleri bu kadar zor. Ben mesela ya doktor ya da mühendis olmalıydım. Benim zamanımda işletmecilik bile meslekten sayılmazdı. Ben de kolaya kaçıp mühendis oluvermiştim. Peki ya oğlum? Oğlumun ne ile uğraşacağını bilemiyorum. Bana kalsa ya degustatör ya da aşçı olsun isterim. Ama bu tür mesleklerde ya hep ya hiç anlayışı var. Yani çok başarılı olur ise bir anlamı var aksi durumda mutsuz olabilme şansı oldukça yüksek. Benim tek uğraş ve amacım oğlumun kendisiyle barışık olabilmesini sağlamak. Kendi değerini bilmesini, yaratıcı olabilmesini başarabilmek. İhtiyaçlarını bildirmekten çekinmeyen özgüveni ve farkındalığı yüksek bir birey yetiştirebilmek. Gerek kendi gözlerine ve gerekse başkalarınkine direk bakabilen bir kişi olabilmesini sağlayabilmek. Ne olursa olsun ve hangi şartlarda kalırsa kalsın hayallerinin peşinden gidebilmeyi sürdürebilmek. Yoksa ister sosyolog olsun ister doktor ya da ister mühendis benim için çok da önem ifade etmiyor. Önemli olan onun mutlu olması. Mutlu, huzurlu ve isteklerine ulaşabildiği bir hayatı sürdürebilmesi.
  
Büyük sosyalleşme başarı ve hızına gelince ... Bugün sahip olduğumuz internet ve onun türevleri olan sosyal medya olaylarına yani... Aslında her birimiz büyük bir oyunun yalnızca küçük birer parçalarıyız. Biliyorum kulağa çok komplo teorisi gibi geliyor ama aslında amaç hiçbir zaman bizim sisteme ulaşmamız olmamıştı, sistemin bize ulaşabilmesiydi. Bugün artık kullandığımız bu medya ve medyayı kullandığımız araç ve gereçler sayesinde, ne içiyor, ne tüketiyor, hangi kitapları okuyor, ne zaman nereye gidip, ne kadar kalıyor, ne konuşuyor ve hatta ne düşünüyor, hayata nasıl bakıyoruz hep ama ama hep biliniyor. Gerçekleştirilen ve geliştirilen tüm pazarlama, satış ve yönetim stratejilerine artık bu açıdan bakmakta fayda var. Kabul etmek gerekiyor ki bizler artık yalnızca matrixin birer parçalarıyız. Söz konusu matrixin hayalini kuran kişilerin çocuk ve torunları ise bizlerin belki de yeni ya da her daim yöneticileri, bizler farkında olalım ya da olmayalım, kabul edelim ya da etmeyelim. Facebook’ta olmayanların artık günümüzde psikopat ve suç işlemeye eğilimli kabul edilmeleri de bir tesadüf değil bence. Eşim bu satırları okuduğu zaman kesin büyük bir hayal kırıklığı içerisinde beni hiçbir şey anlamamakla itham edecek.

Aslında düşünüyorum da benim yatakta uyuyakalmam oldukça simgesel ve bir o kadar da içinde bulunduğumuz durumu özetler nitelikte. Aslında biz insanların küçük, miniminnacık bir grup dışında yok birbirimizden farkımız. Jean Jacques Rousseau’nun çok sevdiğim ve altına imzamı atacağım bir düşüncesi vardır: “Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..."

Dilerim yapmak istemediklerimizi yapmak zorunda kalacağımız günleri hiçbir zaman yaşamayız ...