Bu Blogda Ara

gündem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gündem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2013 Pazar

Özgürlüklerimiz 3


Bir dilek tuttum
  
Evlenmeden önce yalnızca ben vardım ve yalnızca kendime karşı sorumluydum. Karışanım çok fazla yoktu. İstediğim kararları alabiliyor istediğim şeyi yapıyor ya da yapmıyor, dilediğim hayatı olabildiğince yaşıyordum. Ülke şartlarının değişmesi yalnızca beni etkileyebiliyordu. Sonra eşimle tanıştık ve hayatımızın bundan sonraki bölümünü beraberce yürümeye karar verdik. Bir devrin sonu ve bir başka devrin başlangıcıydı. Artık hem kendime ve hem de her bir anımı büyük bir keyifle geçirdiğim eşime karşı sorumluydum. O bir yetişkindi. Ona karşı ya da ondan sorumlu olmak zor değildi, hatta bilakis keyifliydi. Sonra bizler için tüm zamanların en mutlu olayı gerçekleşti ve oğlumuz katıldı aramıza. Artık yeni, yepyeni ışıltılı bir dönem başlamıştı bizler için. Baba olmak zordu ama anne olmak çok daha zordu. Sürekli oğlumuz odaklı bir hayat sürmek, onun mutluluğu, huzuru, alışkanlıkları için sürekli düşünüyor, çaba sarf ediyor olmak, yemeklerini, kitaplarını, oyuncaklarını düşünüyor olmak ve üstelik tüm bunları hayatının her bir anında yapmayı sürdürmek yıpratıcı ve zor bir işti. Soluk almak istediği anlar/anlarımız çok oldu. O günler de artık çok şükür çok gerilerde kaldı. Orta yolumuzu bulmuş ve ona göre yaşamaya başlamıştık. Sonra birden yadsınamaz bir çevre faktörü girmeye başladı hayatımıza. Hatta neredeyse balıklama olarak girdi hayatlarımıza. Nereye me bağlayacağım konuyu? Korkusuz, güvenle ve başkalarını olumsuz olarak etkilemeden dilediğimce yaşama özgürlüğümüzün kendi adıma sarsılmaya başladığı gerçeğine.

Jean Jacques Rousseau’nun çok sevdiğim ve altına imzamı atacağım bir düşüncesi vardır, ki çoğu kereler sizlerle paylaşmıştım: “Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..."

Sıkıntılı hem de çok sıkıntılı bir dönem geçirmekteyiz. Suriye’de yaşanan trajedi maalesef artık bizim sınırlarımızda, bizim içimizde. Patlayan bombalar, yok olan semtler, yitip giden canlar. Artık yalnızca birer istatistiki bilgi gibi geçmeye başlamaları tüylerimi ürpertiyor. Korkuyorum. Her an her şeyin olabilme ihtimalinden korkuyorum. İster demokrasi tutkunu ülkelerin Irak ve Bosnova’da unuttukları insaniyetlerini aniden hatırlamaları diye düşünün, ister adı konmamış bir enerji savaşı deyin ister gizli ajandalı bir komplo teorisi diye düşünün. Sebep ne olursa olsun savaş artık bize de sıçramış gibi. Umarım yanılıyorumdur, umarım bu son olur ama korkuyorum işte. Zavallı Suriye halkı aynı Irak’ta olduğu gibi yalnızca bir piyon gibi ölümü beklemekte. Vurulacaklar ve cansız olarak yere düşecekler. Eşleri, dostları, çoluk çocukları arkasından belki ağlayacaklar belki de ağlamaya bile fırsat bulamadan tarih sahnesinden onlar da çekilecekler. Bu kadar mı değersizler? Evet bu kadar değersizler. Birileri sahip olduğu vatandaşını düşündüğünden ve o vatandaşının daha iyi koşullarda yaşamasını istediğinden onları bu kadar değersiz görebilmekte, yok kabul edebilmekteler. Karışıklık işine yaradığı için karışıklığı yaratanlar mı daha suçlu, yoksa onların ağına düşüp karışıklık için tetik çekenler mi daha suçlu benim için hiç önemli değil. Önemli olan birileri yalnızca birileri daha refah içerisinde yaşasınlar diye ölmekte. Ben de onlar gibi olma şansızlığına erişmek istemiyorum. Görünen kötü bir gidişata doğru yol aldığımız. Yurt dışı dinamikleri anlayacağınız pek parlak değil. Yanı başımızda savaşlar çıktı çıkacak. Bizim etkilenmememiz ve belki de savaşa girmememiz söz konusu bile değil ki bence son yaşananlar bunu en azından destekler nitelikte. Kişisel fikrim ki umarım ve dilerim yanılıyorumdur bu yıl sona ermeden bir kıvılcımın çakacağı yönünde. Umarım olmaz, olacaksa da umarım bize sıçramaz. Bu bir kaç ayda olmazsa illaki bir kaç yılda olacaktır diye düşünüyorum.

Yurt içi dinamiklerini gelince, eğitim alanında olan değişiklik ve belirsizliklerden kişisel olarak sıkıntı, üzüntü ve tedirginlik duymaktayım. Düz liselere bir anda yapılan dönüşümler, eğitim sistemindeki son anda ve bir çok parametre düşünülmeden gerçekleştirilen oldu bittiler, sınavlarda bir biri ardına yaşanan güven erozyonları ve sorumluların yerlerini hala koruyabilmeleri, alışılagelmiş düzenin anlatılmadan ve belki de çok irdelenmeden değiştirilmesi bunlardan yalnızca bir kaçı. Müfredat olayına hiç girmeyeceğim bile. Sağlık diğer bir nokta. İleride umarım ki iyi yetişmiş doktor bulmaya devam edebiliriz. Cunda Adasında ki balık lokantasının kahve içilecek yere dönüşmesi ise yalnızca içimi acıtıyor. Money talk! Yoksa zorla olan hiçbir şey yok. Keza alkollü içkilere birbiri ardına yapılan vergi zamları. Hitler’in danışmanlarından Joseph Goebbels’in meşhur sözünü unutmamak lazım: "Bana vicdansız bir medya temin et; sana bilinçsiz bir halk sunayım..." Bugün ne kadar özgür bir basından bahsedebiliriz onu da bilemiyorum. Diğer kurumlara girmekten gerçekten korkuyorum ve es geçiyorum. Günlük hayatın stresine, çalışma şartlarının her geçen gün biraz daha da zorlaşıyor olmasına, hayat pahalılığına, kalabalıklığa, stresten kaynaklı kabalık ve hoyratlıklara hiç girmiyorum bile.

Korkusuz, güvenle ve başkalarını olumsuz olarak etkilemeden dilediğimce yaşama özgürlüğüm işte yitip giden başka bir özgürlüğüm. Yitirmek istemiyorum ama yaşadığımız dönem ve şartlarda gerek yurt içi ve gerekse yurt dışı denge ve dinamikler sanki buna engel olmaya başlayacakmış gibime geliyor. Kendim için tabii ki korkuyorum ama eşim ve oğlum için olan korkum çok daha ağır basmakta. Belki sürekli olarak bununla yatıp bununla kalkmıyorum ama acı haberleri okudukça, değişimleri gördükçe kendimi çok çaresiz hissediyorum. Hala çözüm bulmamış olmak da içimi daraltıyor. Enseyi tamam karartmak istemiyorum ama çok geç kalmadan da onların ve tüm sevdiklerimin güvenliği, sağlık, mutluluk ve huzuru için kendimce bir yol bulmalı daha huzurlu hissetmeliyim diye düşünmeden de edemiyorum işte. Çözümler ancak başka baharlarda bulunabilecek gibi. Bugün elimizde kalan yalnızca dileklerimiz, umutlarımız. O halde gelin bir dilekte bulunalım.

Dilerim yapmak istemediklerimizi yapmak zorunda kalacağımız günleri hiçbir zaman yaşamayız ...

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Özgürlüklerimiz 2


Tehlikeli bir yol ayırımı

Cunda Adasında ki balık lokantasında artık yalnızca kahve ve çay içildiğini bir önceki yazımda hatırlarsanız yazmıştım.  Paranın satın alma gücü ve ilave vergilerle ülkemizde alkol kullanımı her geçen gün biraz daha zorlaşıyor, zorlaştırılıyor. Şimdilerde bir de yeni bir yasa geliyormuş. İçki ruhsatlarına artık belediyeler değil valiler bakacakmış. Sebep ise belediyelerin halka karşı kuralları uygulamaları sırasında çok zor durumda kalmalarıymış. Neden bilmem birden aklıma minare-kılıf ikilisi geldi. Hoş gelen tepkilerden sonra yasanın alt komisyona gönderildiği ve bu ve benzeri düşüncelerin geri alındığı söyleniyor ama ne kadar bir zaman için böyle kalır belli değil. Önemli olan aslında bu tür düşünceler için toplumun nabzının tutulmaya başlanmış olması.

Bir ülkede kuralların, regülasyonların olması ve dahası uygulanması çok yerinde ve önemlidir. Gereklidir de. Gerçekten de alkollü içecekler on sekiz yaş altına satış yapılmayabilir ya da alkollü sürücüye en büyük cezalar verilebilir. Bence verilmelidir de. Ehliyetsiz araba kullanana, kırmızı da geçene, aşırı sürat yapana da verilmesi gerektiği gibi. Bunlara karşı tek kelime etmem hatta alkışlarım ama açık havada artık içki içilmeyeceği gerçeği içimi acıtır. Yalnızca kişisel nedenlerle değil, ülke çıkarları açısından da. Ama daha çok ilkesel olarak.

Ülkemizi diğer Müslüman ülkelerden ayıran bazı özellikler vardır. Bunların belki de en önemlisi laik, demokratik bir Müslüman ülke oluşumuzdur. Belki mecburiyetten belki başka bir takım sebeplerden ilk dönemlerde laik bölümü ön plana çıkarılmış, parlatılmış olabilir. Mesela hatırlarım Müslüman ülke denmez  %98 nüfusu Müslüman olan halk ifadesi tercih edilirdi zamanında. Günümüzde ise demokratik ve Müslüman bölümleri daha bir parlatılmakta, laik kelimesi yerini sekülere bırakması için girişimler yapılmakta. Laiklik çok mevzu edilmemekte. Laik, demokratik bir Müslüman ülke olmak tüm dünyada aynı zamanda ilk ve tek olmak da demek. Başta Araplar olmak üzere bir çok ülkeyi bize hayran bırakan içimizde oluşturduğumuz bu dengedir. Farklı, özel, ve tek oluşumuzdur. Başka bir ifadeyle aslında hayat tarzımızdır bu gıptayla bakışın sebebi. Sahip olduğumuz özgürlüklerimizdir. Ya da en yalın ifadeyle laik ve müslüman kelimelerinin dengeli olabilmesi, cümlede bu iki kelimenin birbirlerine ağır basmamasıdır. Eğer birisi ağır basarsa ve denge bozulursa bu cazibe merkezi olma durumumuz da bir son bulur. Sıradan ve muhtemelen mutsuz bir ülke olur çıkarız.

Ramazan ayında eğer alışveriş merkezlerinde öğle yemekleri yenilebiliyorsa ve yemeklerini bitirenler koltuklarını iftar için ötekilere değil, kardeşlerine, komşularına, arkadaşlarına, sevdiklerine devredebiliyorlarsa o ülkede denge sağlanmış demektir.  Ülkemiz inancın her bir derecesinin yaşanabildiği bir ülke olduğu için değerli, özel ve tektir. On bir ay içki içip Ramazan ayında içmeyen niceleri vardır aynı namaz kılmayıp bu kutsal ayda niyetlenenler gibi. Hac görevini sürekli ötelerler ama zekatlarını hiç aksatmazlar. İçimiz iyidir ve genelde sevgi doluyuzdur. Dinimizi farklı farklı derecelerde uyguluyor olsak da yoktur aslında birbirimizden çok farkımız. Hepimiz ulu bir dağın üzerlerindeki taşlarız. Farklı faklı, çeşit çeşit ama hepimiz o dağı meydana getiren unsurlarız.  Bütünü meydana getiren zerreleriz.

Jean Jacques Rousseau’nun sözü yine hatırlanması gerek bir söz olarak karşımıza çıkıyor: "Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..."

Kişisel tercihlere ve hayat tarzı seçimlerine müdahale, regülasyon ve kanunlarla şekil ya da ayar vermeye çalışma hem çok tehlikeli ve hem de günümüzün özgürlükçü, çağdaş, liberal felsefesi ile tezattır. Tek tip insan ve tek tip yönetilebilir toplum görüşü aynı zamanda bir o kadar da korkutucu gelmektedir bana. Kendi bireysel seçimlerimiz sonucunda oluşan bir hayat tarzında hem çok daha mutlu ve huzurlu ve hem de çok daha barışçıl ve üretken olabiliriz diye düşünüyorum. Ben kurallar olmasın demiyorum ama o kurallar hayat tarzlarımız için bir yol ayırımı teşkil etmesin demek istiyorum. Bu kişisel yakarışım benim için tabii ki önemli ama bir sonraki neslin mutluluk, özgürlük ve yaratıcılıkları için çok daha önemli ve zaruri. Başka bir ifadeyle benim bu satırları kaleme almam kişisel bir keyfiyetin tehlikeye girmesi sonucunda oluşan mutsuzluk ve karamsarlık üzerine değil daha çok ilkesel bir yakarış, bir uyarı üzerine.

Dilerim farklı farklı olsak da hepimizin ulu bir dağın birer taşları olduğumuz gerçeği unutulmaz ve özgürlüklerin başkalarına saygı zemininde yaşandığı bir toplum olmayı sürdürebiliriz.


16 Mayıs 2013 Perşembe

Özgürlüklerimiz 1


Utanç: İnsan hayatı tercih ettiği renk kadar

Bu sıralar canım oldukça sıkkın, hiç bir şey yapmak istemiyor. Yazı da yazmak istemiyorum, televizyon da seyretmek istemiyorum. Varsa yoksa hep kötü, hep uğursuz haberler. Ben belli bir yaşa geldim ama oğlum daha yolun hem de çok başında. Nasıl bir gelecek onu bekliyor bilemiyorum ama ben oldukça karamsarım. Kaçıp gidesim var da nereye, kim alır bizi, nerelere gideriz bilemiyorum. Geldikçe her şey birbiri ardı sıra geliyor. Her biri birbirinden kötü, birbirinden düşündürücü olaylar sürekli hayatlarımızda, bizlere dokunma mesafelerinde. Her biri sahip olduğumuz en büyük hazine olan özgürlüklerimizi biraz daha kısıtlar, biraz daha yok eder seviyelerinde. Gün gelecek bu ve benzeri örnekler neticesinde belki de özgürlükten hiç bahsedemeyecek noktalara geleceğiz.

İlk örnek ve bugünün yazı konusu futbol maçı seyredememe, sokaklarda istediğin renklerle dolaşamama, futbol ile ilgili haber ve programları okuyamama, izleyememe ve hatta dilediğin takımı tutamama ile ilgili olan özgürlüğümüz. Pazar akşamı malum derbi maçı vardı. Olmaz olaydı. Her şey durdu, her şey unutuldu, her şey ötelendi. Tek bir duygu hariç: Fanatizm. Maç hakkında çok şey yazacak değilim zaten içimden de gelmiyor. Yenilmişiz umurumda bile değil. Elbette tarih şampiyonlukları yazar ve şampiyonluk tüm maçlardan önemlidir. O sezon içinde oynanan maçlar sadece şampiyonluğa giden yolda bir taştır. İyi de kardeşim artık bir önemi var mı ki diye haykırmak, isyan etmek istiyorum. Gerek maç öncesi, gerek maç sırasında ve gerekse maç sonrasında öyle olaylar oldu, öyle tahrikler yapıldı ki bugün ne şampiyonluğun önemi kaldı benim için ne de kaybedilen maçın bir üzüntüsü. Futbol saha içinde ve dışında yapılan tahriklerin toplumumuzu getirdiği durum tek kelime ile utanç vericiydi. Şampiyonluklar gelir gider, maçlar kazanılır, kaybedilir önemli olan sportmenliktir diye kimse düşünemedi. Düşünenlerin de her zamanki gibi ya sesleri kısıldı ya da sessiz kalmayı tercih ettiler. Ortam gözlerini aça aça konuşan reyting canavarlarına kaldı.

Statlardaki hiç bir renk bir candan daha değerli olamaz, olmamalı ama oldu işte. Bir can, körpecik bir can kayıp gitti aramızdan, annesinin sevgili kollarından üstelik anneler gününde. Üstüne titrediği, canını seve seve vereceği biricik oğlu bir hiç uğruna yitip gitti aramızdan. Üstüne giydiği formadaki bir rengin farklı olmasından sebep üstelik. Lacivert yerine kırmızı olsaydı bugün maç hakkında arkadaşlarına takılıyor ve önemli olanın şampiyonluk olduğunu söylüyor olacaktı belki de. Diyemedi. Zamanında babası belki de laciverdi tercih ettiğinden ya da belki dayısı bugün aramızda değil artık. Bu kadar basit işte aramızda olmama hikayesi  ve bu kadar da acı. İnsan hayatı tercih ettiği renk kadar işte.

İlk taşı günahsız atsın derler ya, bu olayda taş atacak kimseyi bulamayız. Düne kadar beraber maç seyredenleri bugün böyle kanlı bıçaklı duruma getirenler utansın. Bu gerilimden çıkar sağlayanlar utansın. Keşke 6222 uygulansaydı, keşke sorumlular, yöneticiler ve yorumcular gerginliği tırmandırmasalardı, keşke saha içinde futbolcular birbirlerinin gırtlağını sıkmasalar ve birbirlerine tırnak geçirmeselerdi (Milli Yasak getirilecekmiş, umarım gelir de tüm oyunculara bir ders olur) ama maalesef keşkelerin hiçbiri olmadı ve nefes alan, seven, sevilen, hayalleri olan biri aramızdan ebediyen ayrıldı. Bir topun peşinde koşan yirmi iki adam dünyaları kazanırken o şimdi artık aramızda değil. Bu işte bana çok saçma geliyor. Hiç ama hiç adil değil. Olmaz olsun böyle bir endüstri, olmaz olsun böyle bir spor dalı, olmaz olsun böyle bir düzen. Yazıklar olsun buna çanak tutan tüm sorumlular. Futboldan da soğudum, futbolu bu derece yok eden fanatik oyunculardan, yöneticilerden, yorumculardan ve taraftarlardan da. Son pişmanlık tabii içinizde birazcık pişmanlık varsa fayda etmiyor işte. Giden geri gelmiyor. İşin en kötüsü de zamanla bu olay yine unutulacak. Herkes yeni transferlere, yeni çileklere odaklanacak ve belki de yeni canlar sırf bu nedenle yine aramızdan ayrılacak. İşte sırf bu nedenle en keyif aldığım bir kaç şeyden biri maçları seyretmekken evimizde takım olayını çıkarmayı düşünüyorum ki riski oğlum adına en aza indirebileyim. Kimin ne hakkı var bu özgürlüğümü elimden almaya ama alıyorlar işte.

Bir hiç uğruna ölen sporseverimize Allah’tan rahmet, kederli ailesine de sabırlar dilerim. Dilerim bu acı olay bir milat olur, yukarıda saydığım tüm keşkeler hayatımıza girer ve bir hiç uğruna değil, çok ulvi bir sebepten, diğer sporseverlerin bir daha ölmemeleri için bu hayattan ayrılmış olur.  

24 Temmuz 2012 Salı

Dağ üzerindeki taşlarız ...


Sıkıntılı hem de çok sıkıntılı bir dönem geçirmekteyiz. Suriye’de yaşanan olayların bir görünen ve bir de görünmeyen bir kısmı var gibi. Hani sanki görünen kısım buz dağının görünen kısmıymış gibi inandırıcılıktan bir hayli uzak gözükmekte. Demokrasi tutkunu ülkelerin Irak ve Bosna’da unuttukları insaniyetlerini aniden hatırlayıp uğruna yaptıkları mücadele gibi. Görünmeyen kısım ise tabii ki bir enerji savaşı: Güney Akdeniz’de bulunan doğal gaz kaynağına kim ya da kimler nasıl sahip olacaklar. Bir çok devlet sıraya girmiş gibi beklemekte. Bölgede herkes bir şekilde tatbikat yapmakta. Çin ise donanmasını geliştirmekte. Oyunda kimler var kimler. Zavallı Suriye halkı ise aynı Irak’ta olduğu gibi yalnızca bir piyon gibi ölümü beklemekte. Vurulacaklar ve cansız olarak yere düşecekler. Eşleri, dostları, çocukları arkalarından belki ağlayacak belki ağlamaya bile fırsat bulamadan onlar da tarih sahnesinden çekilecekler. Bu kadar mı değersizler? Evet bu kadar değersizler. Birileri sözde sahip olduğu vatandaşını düşünerekten ve aslında o vatandaşının daha iyi koşullarda yaşamasını öne sürerekten onları bu kadar değersiz görebilmekteler. Karışıklık işine yaradığı için karışıklığı yaratanlar mı daha suçlu yoksa onların ağına düşüp karışıklık için tetik çekenler mi daha suçlu benim için hiç önemli değil. Önemli olan birileri yalnızca birileri daha refah içerisinde yaşasınlar diye ölmekte.

Görünen kötü bir gidişata doğru yol aldığımız. Umarım yanılırım ya da enerji kaynağı sandıkları kadar büyük çıkmaz. Aksi durumda biz de oyunda yer alacakmışız gibi görünmekte. Komşularla sıfır gerginlik bu olsa gerek. İşin ilginç yanı kafa tuttuğumuz ülkeler enerji kaynaklarını bir kapatsa üretim bile yapamayacak olduğumuz.

Yukarıda girişini yaptığım sebebe bağlı olarak almış olduğumuz pozisyona tepki olarak gelen Arap turistlerde Suriye ve İranlıları göremiyoruz. Diğer milletlerden araplar ise akın akın ülkemize gelmekteler. Yer gök arap oldu çıktı ülkemizde. Belki de tek başına bunu sağlayan Kıvanç Tatlıtuğ’ya ülke olarak teşekkürlerimizi sunmalıyız. Benim izleme şansına sahip olmadığım Gümüş adlı dizi meğer bu diyarlarda izlenme rekorları kırmaktaymış. Tabii yalnızca bu dizi değil bunlar gibi diğerleri sayesinde ülkemizin tüm güzellik ve özellikleri gözler önüne serildi. Sonrası zaten çok kolay oldu. Bu özelliklerden belki de en önemlisi laik, demokratik bir Müslüman ülke oluşumuz. Yıllarca laik bölümü ön plana çıkarılmış ve %98 nüfusu Müslüman olan halk ifadesi tercih edilmişti. Günümüzde ise demokratik ve Müslüman bölümleri daha bir parlatılmakta, laik kelimesi yerini sekülere bırakması için girişimler yapılmakta. Mümkünse hatta çok mevzu bile edilmemekte. Laik, demokratik bir Müslüman ülke olmak tüm dünyada aynı zamanda ilk ve tek olmak da demek. Arapları ülkemize getiren başka bir ifadeyle aslında hayat tarzımız. Sahip olduğumuz özgürlükler. Ya da en yalın ifadeyle laik ve müslüman kelimelerinin dengeli olabilmesi. Eğer birisi ağır basarsa ve denge bozulursa bu cazibe merkezi olma durumumuz da bir son bulur.

Ramazan ayında eğer alışveriş merkezlerinde öğle yemekleri yenilebiliyorsa ve yemeklerini bitirenler koltuklarını iftar için ötekilere değil, kardeşlerine, komşularına, arkadaşlarına, sevdiklerine devredebiliyorlarsa o ülkede denge sağlanmış demektir.  Ülkemiz inancın her bir derecesinin yaşanabildiği bir ülke olduğu için değerli, özel ve tektir. 11 ay içki içip Ramazan ayında içmeyen niceleri vardır aynı namaz kılmayıp bu kutsal ayda niyetlenenler gibi. Hac görevini sürekli ötelerler ama zekatlarını hiç aksatmazlar. İçimiz iyidir ve genelde sevgi doluyuzdur. Dinimizi farklı farklı derecelerde uyguluyor olsak da yoktur aslında birbirimizden çok farkımız. Hepimiz ulu bir dağın üzerlerindeki taşlarız. Farklı faklı, çeşit çeşit ama hepimiz o dağı meydana getiren unsurlarız.  Bütünü meydana getiren zerreleriz.

İçinde bulunduğumuz bu çok özel ayın, tüm ötekileştirme çabalarına inat, bizleri tekrar birleştirmesi dileklerimle ...

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Ortaya çıkan duygular malesef sevinç ve hüzün yerine yalnızca nefret ve öfke oldu..


Bir önceki yazımdaki temennilerim maalesef gerçekleşmedi. Maç bitiminde ortaya çıkan duygular yalnızca sevinç ve hüzün olsun demiştim ama her yere yayılan nefret ve öfke oldu. Hakemin bitiş düdüğü ile ortaya çıkan tek kelime ile bir felaketti. Ortada ne futbol kaldı, ne ebedi dostluk,  ne ezeli rekabet, ne centilmenlik ne de fair-play. Maç sonrasında ki yaşananların ne sporla ne de medeniyetle bir alakası vardı. Birkaç kendini bilmezin başlattığı olaylar, tüm stadı ve sonrasında ilçeyi yangın yerine çevirdi. Yazık.

Maç sonrasındaki yaşananlar çok acı ve bir o kadar da düşündürücüydü. Üzüldüm ama çok da şaşırmadım. Aslında bu yazıyı hiç ama hiç yazmayı düşünmüyordum ama ortada konuşulacak, dikkat çekecek o kadar çok konu var ki, dayanamadım. Bir kere olayların kıvılcımını gerçekleştiren 15 - 20 kişi sahaya dalmadan durdurulabilseydi, peşlerin belki binler takılmayacak, bu ülkemiz için utanç gecesi olan Kara Cumartesi yaşanmayacaktı. Ama işte toplum psikolojisi. Binlerce taraftar bir anda gözleri dönmüş holiganlara dönüşü verebiliyorlar. Taraftarın tüm ilçeye sıçrayan bu olaylar sırasında gerçekleştirdikleri vahşetin takım sevgisiyle en azından benim ölçülerimde bir alakası olamaz. Bu vahşi ve acımasız güruhun kontrol altına bu kadar geç alınmaları ise ülke olarak ayıbımızdı. Keşke kıvılcım daha en başından kontrol edilebilseydi. Elveda İstanbul 2020.

Federasyon için de talihsiz bir gece oldu. Özellikle talimatsız kupa bile verememeleri, kendi adlarına bir utanç ve basiretsizlikti. Galatasaray' in hak etmiş olduğu (bu maç için değil, tüm sene düşünülerek) kupasını yaklaşık 4 saat sonra, karanlıkta, hani neredeyse gizlice, kimselere göstermeden verilmeye kalkışılması federasyonun hem ayıbı ve hem de utancı olarak tarihteki yerini aldı. Federasyon başkanının kupayı verirken üzgün bir ifade takınması ve Kaptan Ayhan’ın suratına bile bakmadan kupayı verip, hemen sonrasında arkasını dönüp ayrılması kişisel ayıbıydı.

Fenerli yöneticilerin stad ışıklarını söndürüp sahadan ayrılmaları, sahanın fıskiyelerini açıp sahayı suya boğmaları ve törende yer almamaları fair-play duygusunu ne kadar içselleştirdiklerinin bir örneğiydi. 

Şampiyonluğa sevinirim sanıyordum ama yanılmışım. Bazı arkadaşlar ertesi gün beni kutladılar. Millet canını, çoluğunu, çocuğunu zor kurtarmış.Siz neyi, kimi  tebrik ediyorsunuz diye çıkıştım her birine. Benim için bu maçın ve sonrasındaki şampiyonluğun tek önemi avrupa vizesi almış olmamızdır. Sahamızda Galatasaray’ın ezdiği maçta 3 puan kaybetmiştik. O maçı kazansak ya da berabere kalsak şampiyonduk. Oysaki bu maçta ezildik, sürklase edildik ve Şükrü Saraçoğlu’nda şampiyon olarak kupa kaldırdık. Adalet mi? Belki de geç gelen adalet.

Zaytung’un zeka ürünü “Şampiyon kim olursa olsun kutlamaların Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda yapılması geleneği 3. yılında da bozulmadı.” haberi beni bu olaylar sırasında güldüren tek haber oldu.  Futbolu en azından bir süre sanırım takip etmeyeceğim. Yazıklar olsun duygumu tekrarlamak isterim. Keşke daha medeni, daha centilmen ve daha fair-play bir toplum olabilseydik. Keşke olayları yalnızca spor olarak görüp, eğlenebilseydik. Birbirimize zeka ürünü şakalar yapıp, hayattan daha çok keyif alabilseydik. Belki bir gün. Benim hala az da olsa bir ümidim var. 

21 Aralık 2011 Çarşamba

Senin düşüncelerine katılmıyorum ama düşüncelerini özgürce ifade edebilmen için hayatımı bile verebilirim ...


Bundan yıllar yıllar önce hatta tam olarak ifade edeyim, tam 222 yıl önce, Fransız halkı evrim geçirmiş, büyük bir bilinçlenme ve aydınlanma hareketiyle başta saray ve kral olmak üzere seçkinlerin denetiminden çıkma başarısını göstermişti. Soylu sınıfı ile burjuvalar arasındaki amansız savaşı burjuvalar kazanmıştı. İhtilalin ve devrimin mottosu ise özgürlüğün tüm alanda olması gerekliliği idi. Dile kolay yüzlerce yıl önce Descartes, Montesquieu, Voltaire, Rousseau, Diderot, d’Alambert ve daha niceleri kol kola girip, omuz omuza yürüyüp düşünce ve ifade özgürlüğü için savaşmışlardı.

Geçen zaman sanırım Fransa’ya yaramamış olacak ki tüm dünyaya özgürlük devrimini ihraç etme başarısını gösteren  Fransa bugün kendisine bu haklı gururu yaşatan atalarıyla ters düşer bir duruma gelmiştir. Başta Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve Marsilya milletvekili Valerie Boyer olmak üzere daha birçokları, bugün ne acıdır ki Aydınlanma Filozoflarının kemiklerini sızlatan cin fikir icraatlarla ön plana çıkıp, oy tacirliği yapmaktadır.

Her şey aslında 1998 yılında Fransız meclisinin, Sosyalist Parti tarafından verilen tasarıyı oy birliğiyle kabul ederek Ermeni olaylarını ‘soykırım’ olarak tanımasıyla başladı. Fransız Meclisi, tarihçilerin işini de ben yaparım dedi ve meclis çatısı altında subjektif bir ben yaptım ne de güzel oldu tarih yapıp, utanmadan bir de bunu kabul etti. Tabii biz de protesto ettik. Türkiye’de Fransız mallarına boykot başladı. Tepkiler üzerine yasa senatonun gündemine alınmadı. Yeni milenyumda ise işler istediğimiz gibi gitmedi ve Fransız senatosu soykırım yasasını kabul etti. Tabii biz de tepki olarak Paris Büyükelçimizi geri çektik. 2001 yılında ise senatonun kabul ettiği tasarıyı meclis de onayladı ve yasa haline geldi. Böylece Fransa, Ermeni olaylarını ‘soykırım’ olarak tanıyan ilk Avrupa ülkesi oldu. Bir konuya dikkat, o dönemde yasada, bunu inkar edenlere herhangi bir yaptırım öngörülmüyordu.

Sonra ne mi oldu dersiniz?

Balık hafızalı olarak bizler bu yasayı unuttuk. Fransızlarla barıştık. Yeniden Fransız ürünlerini ve üstelik çok daha fazla bir miktarda tüketir olduk. Büyükelçilerimiz de görevlerinin başına döndüler. Avrupa Birliği’ne girmemiz konusunda en büyük sıkıntıları bize çıkaran Fransa ile yine ballı börek olduk.  Kin tutmamak tabii ki çok güzel de, acaba diyorum bizler kin tutmamakla, balık hafızalı olmayı karıştırıyor muyuz?

2006 yılında Sosyalist Parti, ‘Ermeni soykırımını inkar’ tasarısını meclise getirdi. Tasarı 19’a karşı 106 oyla kabul edildi. Bizler tabii yine tepkimizi gösterdik. Türkiye’den yine Fransız şirketlerine yaptırım uygulandı. Elçimiz yine geri çağrıldı. WikiLeaks belgelerinde Sarkozy’nin 29 Mayıs’taki Ankara ziyaretinde Erdoğan’a, “Tasarı hiçbir zaman Senato’da kabul edilmeyecek” sözü verdiği ortaya çıktı. 2008’de Meclis’te kabul edilen tasarı yasalaşması için senatoya geldi. Sarkozy delikanlı çıkıp, sözünün arkasında durdu ve partisinden vekillerin oyları ile tasarı reddedildi.

Peki ya sonra ne oldu diye merak ediyor musunuz?

Genel seçimlerde Sarkozy gerilere düştü. Delikanlılık da bir yere kadar mon cher dedi ve ancak dansözlerde güzel görülebilecek ince bir göbek kıvırması ile bu kez kendi partisi aynı tasarıyı meclis gündemine getirdi. Valerie Boyer tarafından önerilen tasarıya Sosyalist Parti de destek verdir. 22 Aralık Perşembe günü yapılacak oylamada kabul edilmesine ise kesin gözüyle bakılıyor.

Peki ne olacak? Cezanın içeriğini merak ediyorsanız, kısaca onu da anlatayım efendim. Fransa Milli Meclisinde Perşembe günü görüşülecek soykırım iddialarını kabul etmeyenlerin cezalandırılmasıyla ilgili yasa görüşülüp kabul edilmesi durumunda, söz konusu sözde soykırımın inkarı, 1 yıl hapis yatmanıza ve 45 bin Euro para ödemenize neden olacak.

Bizim tek yumruk olarak yapmakta olduğumuz strateji ise öncelikle yasanın Fransa Milli Meclisinde perşembe günü gündeme alınmaması. Bunun için zaten görsel ve yazılı basından da takip edebileceğiniz üzere hemen hemen tüm mecralarda, dört bir koldan, adeta yek bir vücut gibi bunun yaratacağı sıkıntı ve sorunları Fransız makamlara anlatmaya çalışıyoruz. Şimdilik elimizde olan yalnızca nato kafa nato mermer durumları.

Yalnız sırf meclisten geçmiş olması yeterli değil tabii. Tutun ki başarısız olduk yani ilk faz geçildi, yani  bütün bu yapılan ve yapılacak görüşmelere rağmen Fransa ile Türkiye ilişkilerini bu kadar tehlikeye sokacak, son derece iyi ilişkileri başka bir mecraya götürecek yasa meclisten geçti işte o zaman 22 Şubat’a odaklanacağız ve tüm gücümüzle senato da durdurulması ve Meclisin tatile girmesiyle de bu iki yasanın yok olmasını, unutulmasını, bir süre en azından hayatımızdan çıkmasını ümit edeceğiz.

Sonra ne mi oldu?

Tutun ki ümitlerimiz boş çıktı, yani Türkiye, Fransa meclisinin, 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarının reddedilmesini suç sayan yasa teklifini kabul etti. Ne mi olur? Yine aynı  senaryo hayata geçirilir. Paris Büyükelçisi Tahsin Burcuoğlu Ankara'ya geri çekilir. Fransızlarla küsülür, Fransız ürünlerine boykot çağrıları yapılır. Bir süre Lacoste gömlek hediyeleri alınmaz. Fransız Carrefour yerine İsviçre Migros tercih edilir. Sonra da unutulur gider ve her şey eski tas eski hamam olur.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu çok yerinde bir tespit de bulundu ve "Bu konu Fransa'nın kendi içerisinde yaşadığı büyük bir çelişkidir" dedi. Gerçekten de Fransız devrimini gerçekleştirmiş bir halkın devamı olarak özgürlükçü liberal bir yaklaşımın topraklarında egemen olması gerekirken yasaklayıcı bir tutumun egemen olmasına çalışmak, Fransa adına üzücü ve bir o kadar da düşündürücüdür. Ana kıtanın merkezindeki bir ülkede, özgürlüklerin doğduğu medeni bir ülkede bu zihniyet hayat bulursa, kim bilir sonrasındaki gelişmeler ne olur diye düşünemeden edemiyor insan.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, takip etmiş olabileceğiniz üzere ver misketlerimi ben seninle artık oynamıyorum tadında daha önce de "Fransa Ermeni Soykırımı tasarısını yasalaştırırsa, Türkiye olarak her platformda Fransa'nın sömürgeciliğini anlatırız" demişti. Dişe diş, kana kan durumları yani. Kişisel fikrim zaten anlatılması gerekiyorsa anlatılması gerektiği, bana dokunmayan yılan bin yaşasın tarzı bir görüşü oldum olası benimseyemedim.

TBMM  Başkanı Cemil  Çiçek ise tehditten kaçınmamış: "Fransa bunun bedelini ağır öder".  Hatta Kanuni’ye atıfta bile bulunarak şanlı geçmişimizi bir kere daha gözler önüne serip bizim kimlerden geldiğimizi unutma Fransa bile demiş.

Başbakanımız ise "Soykırım görmek isteyenler kendi tarihlerine baksın" diye tepkisini göstermiş. 1945 ve 1961 Cezayir, ve 1994 Ruanda hatırlatmalarında bulunmuş. Çok beğendiğim tespitini ise sona saklamış: “Tarih, parlamentolarda yapılan oylamalarla yazılmaz. Tarih, popülizm uğruna, oy toplamak uğruna çarpıtılamaz. Hele hele parlamentolar, tarihin araştırılmasını, incelenmesini, konuşulmasını, tarihi yalanların eleştirilmesini engelleyemez”.

En somut açıklamayı ise Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan yaptı: “bu şekilde giderse, ayın 22'sinde bu hatayı yaparlarsa, 24 Ocak'ta Fransa'da yapılacak Ortak Ekonomi Komisyon toplantısını yapmayacağız. Hükümet olarak, direkt bir boykot, ambargo kelimesini zikretmemekle beraber halkımızın hislerine tercüman olmak zorundayız''. Benzer süper bir açıklama da Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’tan geldi: "Bu tasarı Türkiye üzerinden bu coğrafyada iş yapmaya çalışan Fransız iş dünyasının sorunudur".

TÜSİAD ve TOBB heyetlerinin Fransa’ya gitmeleri ise bence başlı başına bir fiyasko, tam bir skandal. Hala birilerinin peşlerinden koşuyorlar. Hala ezikler. Otur oturduğun yerde, ne yapacaksan burada yap. Sen çağır, bırak gelenlerle yap toplantını. Yok ama onlar ayaklarına kadar gitmeyi, otele alınmamayı ve elçilikte toplantı yapmayı tercih ediyorlar. İşe ben de bu zihniyeti anlamıyorum.

Olayın ticari tarafına bakacak olursa da Türkiye ile Fransa, 10,5 milyar dolarlık yıllık ikili ticaret var ve Türkiye'de faaliyet gösteren 2000'e yakın Fransız şirketi bulunuyor. Evet yanlış okumadınız 2000 adet.


Gelin bir kaç tanesini hatırlayalım: Otomotiv alanında Renault, Peugeot, Citroen, Elektrik alanında Schneider, Otomotiv yan sanayinde Valeo, Çimento alanında Lafarge, Gıda alanında Danone, Parekende sektöründe Carrefour, Sigorta alanında Axa, Groupama, Finans alanında BNP Paribas, Yiyecek hizmetleri alanında Sodexo, Turizm alanında Accor, Club Med, Kozmetik alanında L'oreal, Avon, Akaryakıt alanında Total Oil.

Tabii kimisi bilinen kimisi pek tanınmayan bir yığın başkaları da mevcut: Acquaverde, Alcatel, Benzac, Benzagel, Benzamycin, Bic, Cacharel, Cartier, Chanel, Champion, Christian Dior, Elle, Evian, Fahrenheit, Gima, Kerastase, Lacoste, Lancome, La Vache Qui Rit, Lec Sportif, Louis Vuitton, Marie Claire, Michelin, Nicoderm, Novalgin, Onduline, Petit Bateau, Pierre Cardin, Rowenta, Sagem, Sheaffer, Studio Line, Legrand, Tefal, Uniroyal, Yves Saint Laurent ...

Bir yandan mal ve hizmetlerin, diğer taraftan da bilgi (Know-How) ve sermayenin ülkeler arasında serbestçe dolaşımı olan Küreselleşmeye ya da daha sık kullanılan ve bilinen ingilizcesi ile Globalizasyona inanıyorum. Tüketicilerin kendisine en uygun ürünü, en iyi fiyata alabilmelerini doğru buluyorum. Konumuz ekonomi ve küreselleşme olmadığından iç üreticinin korunması gerekliliği konularını hiç girmiyorum. Bambaşka bir yazıda, konu hakkında ki görüşlerimi belki ileride yazarım. Ama diyeceğim odur ki Fransız ya da İtalyan, İsviçre ya da İsveç olsun, ülkelerden bağımsız, en uygun ürünleri, üstelik uygun ve erişilebilir fiyatlara  alabiliyor olmayı bir şans olarak görüyorum. Buna karşılık bir ama’m maalesef var.

Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ideallerinin hayata geçirildiği 1789 Fransız Devrimine yürekten inanıyorum.

“Senin düşüncelerine katılmıyorum ama düşüncelerini özgürce ifade edebilmen için hayatımı bile verebilirim…” diyen Voltaire ile tamamen aynı düşünüyorum.

Yazdığı bir yazıdan dolayı ceza alıp, hapse giren bir yazarın düşüncelerine katılmadığı halde suç olan yazısının altına kendi imzasını atarak suça ortak olmuş ve bunun yüzünden hapis cezası almış Sartre’a sonsuz saygı duyuyor ve dahası ona özeniyorum.

Sartre,eleştirileri pek de sevmeyen Fransa Cumhurbaşkanı Charlés De Gaulle’ün en sert muhalifiydi. Kendisine en sert muhalefeti yapan ve hapse girecek olan yazar Sartre için “Fransa; bugünkü gibi özgür bir ülke olabilmesini Sartre gibi yazarlarının olmasına borçludur…” diyerek yazarın hapse girmesini engellemesini takdir ile karşılıyorum.

Düşüncenin özgürce ifade edilmesinin önüne görünür ve görünmez engeller koyulmasını, farklı düşüncelerin söylenmesinden rahatsız olunmasını, belirledikleri konuları ve kişileri eleştirilmez olarak görülmesini ancak totaliter, dinci ve faşist yönetimlerde görülen anlayışlar olarak görüyorum ve bunu işte kabul edemiyorum... Bir oldu bitti ile tarihçilerin yapacağı işi yapmaları, bir de üstüne üstlük bunun inkarının suç sayılması ve dahası yapanların yanına kar kalması içimi acıtıyor. Bağıra bağıra hayır demek istiyorum ama biliyorum sesim oralara ulaşmayacak. Dikkatlerini çekebilmek için ne yapabilirim diye düşünüyorum ve aklıma boykot dışında bir şey de gelmiyor.

Ben kendi adıma eğer yasa geçerse tek kişilik, sembolik boykotuma başlayacağım. Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik için. İfade özgürlüğü için. Karşılıklı saygı için. Akşam huzurlu uyuyabilmek için.

Yasa dilerim ki geçmez ve özgürlük bir kez daha yara almaz ...

7 Aralık 2011 Çarşamba

Vive quasi cras moriturus - Yarın ölecekmiş gibi yaşa

Yorgo Papandreu. Daha düne kadar Yunanistan başbakanı idi artık Yunanistan eski başbakanı.
Amerikalı bir anne ile Yunanistan'da başbakanlık yapmış bir babanın (Andreas Papandreu) 1952 Minnesota doğumlu biricik çocukları. Yunanca ve İngilizce konuşuyor ki anne ve babasından dolayı bu zaten çok normal. Ama sıkı durun bu diller dışında İsveççe, Fransızca ve İspanyolca da konuşabilmekteymiş. Eminim aynı dilleri aynı zaman yazabiliyordur da.
Baba isteği ile girilen politik bir hayat, milletvekili seçilmesi ve uzun yıllar çeşitli bakanlık görevlerinde bulunması.  1999 Şubat ayında Pangalos'un istifası üzerine dışişleri bakanı olması ile yıldızının parlaması.
Politik hayatı süresince, dedesi (evet yanlış okumadınız o da usta bir politikacı idi) ve babasının tam tersi bir politika izleyerek herkesi şaşırttı. Türk-Yunan ilişkilerine bugüne kadar hiçbir politikacının cesaret edemediği kadar yüreklice yaklaştı. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne aday olarak kabul edilmesi için tavır koydu ve Dışişleri Bakanı İsmail Cem'le korkusuzca diyalog kurdu. Beraber oynadıkları zeybek hala gözümün önünde.  İsmail Cem'in vefatından sonra cenazesine katılıp bizzat mezarına toprak attı.
2004 yılında PASOK liderliğine, 2006'da Sosyalist Enternasyonel başkanlığını ve 2009'da % 42,5 oyla Yunanistan başbakanlığına seçildi. 8 Kasım 2011 kabinesinde yer alan tüm bakanlarla birlikte istifa etti. Nedeni ise tüm dünya ile birlikte Avrupa’yı da sarsan ekonomik kriz.PASOK lideri akşam saatlerinde televizyondan halka seslendi ve veda niteliğindeki konuşmasında istifasının nedenlerini anlattı. Yunanistan'ı krizden çıkarmak için ülkedeki siyasi güçlerin işbirliği yaptığını, farklılıklara rağmen yeni hükümetin kurulduğunu, bu yönetimin partiler üstü olacağını ve 26 ekim kararlarını uygulanması için çalışılacağını söyledi. Yani yeni kurulacak hükümet de özgürlükleri, bağımsızlıkları için değil, esaretleri için çalışacak bundan sonar.
Avrupa Merkez Bankası eski başkan yardımcısı Lucas Papademos, yeni hükümetin başbakanı olacak. Yaptığı açıklamada tek görevinin AB’nin hazırladığı kurtarma paketine uymak olduğunu açıkladı. Size de kendisi ve açıklamaları Kemal Derviş’i hatırlatmadı mı?
Ne yalan söyliyeyim üzüldüm. Hem böylesine eğitimli, böylesine kibar ve böylesine aklı selim bir liderin geri çekilmesine ve hem de bir ulusun esaret altına alınmasına.
Bugün Yunanistan’ın başına gelenler, umarım ve dilerim ki İspanya, Portekiz, İrlanda, İtalya ve hatta Fransa’nın aklını başına almalarını sağlar. Fransa üretimi olduğu için bu krizden az hasarla kurtarabiliyor yoksa aynı kriz onlar için de kapıda diye yazmıştım ki İtalya’da benzeri olay yaşandığını öğrendim. Gerek Yunanistan’da ve gerekse İtalya’da yaşanan olay, Avrupa Birliği derin ağabeylerinin isteği (belki de zorlama yazmak daha yerinde olur) üzerine söz konusu iki ülkede teknokrat hükümetlerin başa geçmeleri.
Avrupa büyük ağabeyleri,  PIIGS (Portekiz, , İrlanda, İtalya, Yunanistan ve İspanya) ülkelerinin birlikten çıkmasından ve sırtlarındaki kamburdan kurtulmalarından yana. Yunanistan’a zaten yol görünmekte. Sırada muhtemelen Portekiz, İspanya ve İrlanda bulunmakta. Avrupa borç krizinin derinleşmesi çok doğal olarak Amerika ile İngiltere’yi de etkileyecek. Bu nedenle onlar da Almanya’ya bir yandan ve sürekli olarak bas bas paraları Leyla’ya baskısı yapmaktalar bir yandan da PIIGS batarsa, ihracatın düşer, zararlı çıkarsın kandırmacasını yutturmaya çalışıyorlar.
Tüm mayınlar ne zaman mı patlayacak? Bir Fransız-Belçika ortak yapımı olan Dexia’yı ne zaman ki kurtaramayacaklar (kurtarırsa Fransa’nın başı derde girer) ve batacak, hemen arkasından Yunanistan oyunun dışında kalır ve sonra da diğerleri. Bu yazı finansal bir yazı olmadığından bunun bize olan etkilerini yazmayacağım ama birikimlerinizi orta vadede dolar olarak tutmanızda fayda olduğunu söyleyebilirim.
Tüm bu saydığım Akdeniz ülkeleri çok çalışmayı sevmeyen ama buna karşılık azla yetinen, öğlenleri güzel sofralar kuran, şaraplarını tüketen, sonrasında evlerine çekilip siesta yapan ve hatta eşleri ve sevgilileri ile gündüz kaçamaklarında bulunan, ancak sonrasında işlerine geri dönen, hayatın kısa olduğunu bilip, herbir anının tadını çıkaran özellikli insanlardan oluşan ülkelerdi. Yazık ki artık değiller.
Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü kuzey ülkeleri kendi zevksiz, özelliksiz ve sıkıcı hayat tarzlarını biraz akıl ve stratejiyle bu insanlara da yaydılar. Güneşi olmayan ve intihar oranının yüksek olduğu bu ülkenin çalışkan, yakışıklı/güzel ama kıskanç insanları Güney’in o muhteşem anlayışını yerle bir ettiler.
İhtiyaçları olmadıkları (binlerce yıl bu şekilde idare etmişler) ve hatta istemedikleri parayı bir anda önlerinde bulmuşlar. Hızlı ve aceleci olmayan hayatlarına ters, hızlı ve kaliteli ama aynı oranda pahalı arabalar sunulmuş. Eski arabalar terkedilmiş ve yeni arabalara binilmiş. Eski evler beğenilmez olmuş ve yeni evlere taşınmışlar. Birbiri ardına telefonlarını değiştirmişler. Kullanılmayan ve hatta bilinmiyen millyonlarca özellikli telefonlarını milyon artı bir özellik için kenara atmışlar. Az çalışmaya devam edip sürekli cepten yemişler ve her geçen gün biraz daha borçlanmışlar.
Şimdi ise Kuzey’in çocukları, Güney’in çocuklarına bırakın sirtaki oynamayı, az harcayın, siesta ve gündüz kaçamaklarını bir kenara bırakın, çok çalışın, şarap da içmeyin, fedakarlık yapın ve borçlarınızı ödeyin diyorlar. Bu anlayış Güney’de hiç olmadı ki şimdi olsun. Tabii isyan ediyorlar.
AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Kuzey ve Batı Avrupa'da barış ve refah olmazsa, güneyi ya da doğusunda da refah ve barış olmayacağı uyarısında bulundu. Barroso yaptığı açıklamada, ortak para biriminin Avrupa Birliği'nin kalbi olduğunu belirtti. Avrupa Birliği'nin ya da Euro Bölgesi'nin hızının, en yavaş üyelerle aynı olamayacağına işaret eden Barroso, merkez ve çevre olarak bölünmüş bir AB’nin kabul edilemeyeceğini söyledi. Yahu adama yüzyıllardır sorunsuz gidiyordu da şimdi mi patlak verdi diye sormazlar mı?
 2011 sonu ve 2012 yılı Avrupa ve Amerika’da seçim zamanları olacak. Çok naïf bir düşünce bile olsa dilerim seçmen üzerine düşeni yapar ve kendilerinden başkalarını düşünmeyen zihniyete bir son verir.  
Vive quasi cras moriturus. Güney’in çocukları bugüne kadar hep yarın ölecekmiş gibi yaşadılar. Bence çok da iyi yaptılar. Ama cümlenin ilk bölümünü atladılar yada görmezden geldiler.
Disce quasi semper victurus, vive quasi cras moriturus. Hep yaşayacakmış gibi öğren, yarın ölecekmiş gibi yaşa. Bugün artık yapılan herbir sebepsiz yardımın bir nedeni olduğunu ve mutlak surette can acıtacağını çok iyi biliyorlar.

Umarım bu gelişmeler burjuva kesimi oluşmadan oluşma becerisini ve mucizesini gösteren günümüzün Jeep’li Nurjuvalar’ına ve bizlere iy bir örnek teşkil eder.









14 Kasım 2011 Pazartesi

Lafla peynir gemisi yürümüyor…

Güzeller güzeli bir ülkede yaşıyoruz. Etkin bir şekilde kullanmıyor olsak da 3 tarafımız denizlerle çevrilmiş. Bir tarafımız zamanında Türk gölüne dönüştürdüğümüz Akdeniz bir tarafımız hırçın ve dalgalı Karadeniz.  Rusya’nın sahip olmak için yüzyıllardır can attığı ve her bir fırsatı değerlendirmeye çalıştığı boğazlara sahibiz. Anlı, şanlı, gurur duyulacak bir tarihimiz var. Toprağımız bereketli, iklimimiz ılıman, insanımız özünde iyi, birçoğu çalışkan ve fedakar. Azalmaya başlıyor olsa da hala ailenin çok önemli ve kutsal kabul edildiği bir zihniyete sahibiz. 

Güzeller güzeli bir ülkede yaşıyoruz. Bunu kim inkar edebilir ki?

70 milyonun üzerinde kişinin yaşadığı ülkemizde yazacak konu yığınla. Üşenmeyin ve gazetelerdeki başlıklara, televizyonlardaki yayınlara bakın. Göreceğiniz yalnızca kötü haberler olacaktır. Bir kaç tane iyi ve insanın içine aydınlatan, gününü aydınlatan haber ise köşe bucağa ve oldukça küçük puntolarla ve muhtemelen kerhen verilmekte. İnsanı üzen, gelecek açısından kaygılandıran ve hatta umutsuzluğa düşüren haberler ise adeta insanın gözüne sokulmakta.

Dikkat etmişseniz çoğu zaman bu konulara girme tercihinde bulunmamışımdır. Yazmama tercihim benim için söz konusu bu konuları görmemezlikten gelme ya da kulağımın üzerine yatma değildir. Bilakis tüm bu iç kapatıcı konuları aslında üzülerekten ve çoğu kere kaygıyla takip etmekteyim. Açıkçası birçoğu için yazacak bir kaç kelimem de çoğu kere heybemde bulunmaktadır ama genelde kendime saklamaktayım.

Köşe yazarları gibi konudan avantaj sağlamaya çalışıp gündem üzerine yazma kolaylığına girmemek gibi bir nedenin arkasına sığınacak değilim zira bence bu kolaycılık değil bilakis gündemi yakalamak aslında. Ama ben bilinçli bir tercih ile yazmamayı tercih etmekteyim.
Nedeni mi? Aslında çok açık hatta naif ve bir o kadar insanca aslında...

Bu konuları yazmak açıkçası içinde bulunduğumuz durumda beni korkutuyor. Hem kendimi, hem de ailemi düşünmek zorundayım. Kişisel olarak bir Yılmaz Özdil, bir Can Ataklı, bir Emin Çölaşan, bir Bekir Coşkun, bir Levent Kırca, ya da bir Müjdat Gezen kadar da cesaretli olduğumu söyleyemem.

Arkamda beni koruyacak ve savunacak ne koca koca, büyük firmalar, ne avukatlar ordusu, ne de geniş bir hayran kitlesi olmadığından bu konularda uzun uzadıya, içimden geldiği gibi yazmıyorum. Aslında kendime uyguladığım bu gönüllü/zorunlu oto-sansürden ötürü yine kendime kızdığımı pek söyleyemem.

Konu düşüncelerin yazılı hale getirilmesi olduğunda cesaret tabii ki yalnızca teferruat olmaktadır. Onlar gibi konunun özüne bu kadar direk ve bu kadar başarılı girebileceğimi de düşünmüyor olduğumu itiraf etmeliyim.

Bir Müjdat Gezen üstat mesela; “ Ekim ayına söyleyin bundan böyle 28 çeksin, Kasım 9 çeksin, Nisan 22, Ağustos 29 çeksin. Çünkü birileri bizi çekemiyor ” diye yazmış. Anlatılmak istenen konu, verilmek istenen mesaj birkaç kelime ile başka nasıl bu kadar güzel ve bu kadar bam teline dokunacak kadar etkili anlatılabilir ki? Atamız da “Sanatçı güneşi alnında ilk görendir” derken tabii ki yine boş yere dememiş.

Bir cümlesiyle bir yığın insanı yıllar yılı tartıştırma becerisine ve zekasına sahip Aziz Nesin’i haklı bulan ve hatta oranı az bile söylemiş olduğunu düşünen bir birey olarak yukarıda ismini saymış olduğum bu değerli düşünce adamlarının boşa kürek çektiklerini özellikle ve üzülerekten belirtmek isterim.

Düşündükleri, dile getirdikleri ve yaptıkları ile tabii ki tarihe bir not düşüyorlar ama hedefi bulma şansları bu kadar dar bir ortalama dağılımda oldukça güç ve bana göre neredeyse imkansız. İşte belki de bu yüzden Sanat, sanat için olmalıdır düşüncesini benimsiyorum. Eğitimin bu denli düşük ve söz konusu oranın da bu kadar yüksek olduğu bir ortamda yine kişisel görüşümdür demokrasi yerine Cumhuriyet birincil amaç olmaya devam etmelidir. Söz konusu yukarıda zikredilen bu değerli şahsiyetlerin yine de bu uğurda çalışmalarına devam edeceklerinden hiçbir şüphem de yok. Açıkçası onların varlığından mutluluk ve huzur duyuyorum. Bir nevi sözleri ile yazıları ile rahatlıyorum.

Beylik büyük laflar edecek değilim. Konu hakkında uzman da değilim. Haddim de değil ama bazı gördüklerimi bir yaşayan olarak biraz özetlemek de isterim. Ayrıntılara girmek hem de hiç istememekle beraber kıyısından köşesinden biraz değinmek adına kendimce önemli bulduğum bazı ana konu başlıklarını sıralamak isterim.

Bence gündemde sürekli tutulup, çözüm adına konuşulması gereken ama bir şekilde hep diğer başka doğal veya yapay sansasyonel olaylar nedeniyle belki de özellikle perde arkasına itilen, her geçen gün biraz daha artan, biraz daha hassaslaşan ve gerilimin artmasına neden olan işsizlik, yoksulluk ve hatta açlık konuşulması, yazılması, dikkat çekilmesi gerekli ilk konu olmalıydı.

Konuyu mevcut hükümete bağlamak ise yalnızca kolaycılık olacaktır. Bence bu hükümette değişen tek şey sermayenin sahibi olmuştur.  Sermaye el değiştirmiş, bazı kesimler paralanmıştır. Fakir ve yoksul kesim ya da onların çocukları, tanıdıkları ya da komşuları yine sabit olarak bu manzaradaki yerini korumaktadır. Konu hakkında yazılacak tabii daha yığınla şey var ama dedim ya ben yalnızca hafifçe dokunacağım. Belki yarın belki yarından da yakın bu konuyu derinlemesine analiz ederim.

Diğer bir hassas konu ise son zamanlarda özellikle artan, arttırılan şehitlerimiz ve buna karşı yetersizliğimiz. Bir yandan içimiz yanıyor ama bir yandan da ateş düştüğü yeri yakar gerçeği ile her gün yüzleşmek durumunda kalıyoruz. Birileri bu işlerden nemalanmaya çalışırken Okan Bayülgen gibi şövalyeler ise özel temalı bir kanalda Don Kişot’luk yapıp adeta yayıncılık ve dürüstlük dersi veriyor. Kendisiyle aynı liseden mezun olmanın kendi adıma gururunu yaşadığımı özellikle belirtmek isterim. 

Bilanço o kadar acı, o kadar yürek paralayıcı ki insan sarsılıyor. Üzülüyor, içi burkuluyor ama çok değil bir kaç saat sonra yeniden Fenerbahçe küme düşecek mi konusuna geri dönüyor. Vah hem de ne vah ölenlere ve acılar ve özlemler içerisinde geride bıraktıkları ailelerine. Söz konusu bölücü örgütün bir süreliğine bile olsa ilacı olan zamanın hükümetinin yol verdiği karanlık işler, yasal olmayan oluşumlar, kontrol edilemeyen bağımsızlaşmış ve bence kanserleşmiş güç odakları ise bugün hala temizlenmeye çalışılıyor. Çözüm yok mu tabii ki var ama bir olunamıyor ki çözülebilsin. Yalnızca orduyla çözülemeyecek olması gün gibi aşikar. Kuruluşu bile Sovyetler Birliği’nin dağılışına denk gelen bir örgütten bahsetmekteyiz. Bu bir tesadüf olabilir mi?
Çözümün her türlü çalışmalara rağmen sağlanamaması ve tabii bunun sonucu her geçen gün biraz daha artan hatta faşizme kadar varan bir milliyetçilik, kafatasçılık ve neredeyse ayrıştırılmış bir millet.

Bu ayrım o kadar belirginleşti ki son gerçekleşen ve içlerimizi burkan Van depreminde toplumumuz düşünsel anlamda da birbirinden ayrışmaya başladı: Yardım yapalım diyenlerle en basit ve naif anlamında yardım etmeyelim görüşünü savunanlar.

Sözü açılmışken Van depreminden sonra Cumhuriyet bayramının iptali ve aynı zamanlara denk gelen malum Ankara’daki düğün de oldukça tartışmalar neden oldu. Bir kısım yerinde bulurken bir kısım ise Cumhuriyet Bayramı törenlerinin ve de kutlamalarının iptalinin "Van depremi ile" alakası yoktur görüşünü savunarak Van depremini  "kılıfı örtülmüş ve hatta güzel paketlenmiş, geçerli bir özür” olarak gördüler.

Hatta kimi tartışma panellerinde ve sanal platformlarda şu an ki kafa yapısı ve çalışma şeklini  "önce bir yem atmak, reaksiyonları ölçmek, eğer çok reaksiyon gelmez ise, devam etmek" seklinde özetledirler. Can Ataklı da günlük köşesinde “Cumhuriyeti de iptal edin bari. Haftaya kurban bayramı kutlanacak mı diye?” sorarak tepkisini dile getirdi. Bekir Coşkun ile Emin Çölaşan ise Ankara’daki malum düğünün zamanlamasını sütunlarına taşıyarak bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demeye getirdiler.

Kişisel olarak ise 88 yılda bu ülke nice acılar yaşadı; Erzincan depreminde 33 bin, Kocaeli depreminde 17 bin kişi öldüğünde bile Cumhuriyet Bayramı etkinlikleri iptal edilmedi de bugün neden iptal söz konusu? diye sormadan edemiyorum. Cumhuriyet Bayramında davullu zurnalı, dansözlü kutlama yapılmıyor ki. Günün anlamının, Cumhuriyetin nasıl kurulduğunun, milli birlik ve bütünlüğün ne anlama geldiğinin anlatıldığı konuşmaların yapıldığın bir bayramdan bahsediyoruz.
Hem kutlamama gerekçesi Van depremi olunca adama sormazlar mı “deprem gecesi de dâhil hala her gün televizyon programlarından eğlence neden eksik olmuyor” diye.
“… Önce uyutuyorlar, sonra soğutuyorlar ve en sonunda da rafa kaldıracaklar…”
“…Ortalama ılıman insanlar türetiyorlar, kılık değiştirenler de kervanını yürütüyor.”
“…bu vatan kime emanet edilmişti? Emanete sahip çıkılıyor mu?

Bende özellikle yukarıdaki ve benzeri konuşmalarda ve yorumlarda bulunan insanlara sesleniyorum, sahi sizler “emanete sahip çıkıyor musunuz?

CHP'nin iki kalesini gören bir noktadan Şişli ve Beşiktaş’a - ki bu mahallelerde göbeğini kaşıyanlar değil, cumhuriyetin "elitleri" oturur - baktığınızda Şişli’de ve Beşiktaş’ta bir elin parmaklarını geçmeyecek dairelerde bayrak görebildiğim bir 29 Ekim’de ister istemez geçmiş yılların bayrak zenginliğini hatırlamadan edemiyorum.

O zaman iktidara "neden yasakladın" diye sormak yerine "ben ne yaptım" diyerek başlamak daha yerinde olmaz mıydı? 29 Ekim tarihinde hem City's ve hem de İstinye Park ağzına kadar ziyaretçi doluydu ve üzülerek ve şaşıraraktan söylemeliyim ki hiç bir dükkanda bayrak maalesef yoktu.

Sen sahiplenmezsen ne mi oluyor?

6 gazete Cumhuriyet Bayramı'nı görmezden gelebiliyor: Taraf, Evrensel, Milli Gazete, Özgür Gündem, Yeni Akit ve Yeni Asya.

Daha önce de Cumhuriyet Bayramı'yla ilgili duyuru koymayan Taraf gazetesinin genel yayın yönetmeni Ahmet Altan, o günkü yazısında Atatürk'ün diktatör, Cumhuriyet'in ise diktatörlük olduğunu iddia ederek "Cumhuriyet’iniz ve bayramınız size kutlu olsun. Biz, kutlamak için demokrasiyi bekleyeceğiz" satırlarına pervasızca ve cesaretle ama utanmadan yer verebiliyor.

Altan geçtiğimiz 29 Ekim'de de bu türden kutlamaların sadece diktatörlüklerde görülebileceğini, normal gazetelerin böyle duyurular koymayacağını ileri sürmüştü. Bu sene işi biraz daha ileriye götürmesinde bir beis görmeyebiliyor.

Tabii İzmir’e ayrı bir paragraf açmak gerekiyor. Meydanları dolduran ve Cumhuriyet Bayramını kutlayan o görkemli ışıl ışıl aydınlık insanlara bir sözümüz tabii ki olamaz.

Aslında benim haddim değil ama siyaset bilimcilerin belki de tartışmaları gereken en önemli konusu tüm yukarıda sayılanlara rağmen her geçen gün ve üstelik 3.dönemlerindeyken bir iktidarın bu kadar yükselebilmesi olmalıdır. Başlı başına bir yüksek lisans tezi olmayı hak ediyor bu konu. Bunun nedenini esameleri okunmayan, cılız söylemli ve kimseye umut vermeyen bir muhalefete veya Aziz Nesin’in tezine bağlamak hem iktidara haksızlık ve hem de kolaya kaçma olacaktır.

Ya yolunda yürürüz ya da bu yolda ölürüz diye bağıranlar; lafla peynir gemisi yürümüyor.

25 Ekim 2011 Salı

Tanrılar Okulu

Kendisinin efendisi olan, dünyanın da efendisi olur

Devam ediyorum...
Durmadan, sıkılmadan ve hevesle devam ediyorum.

Kendimi her geçen gün ve her gittiğim kursla biraz daha geliştiriyorum.

Potansiyelimi tam olarak kullanabilmek adına çalışmaya ve araştırmaya devam ediyorum ve bu beni hep mutlu, hem huzurlu ve hem de özgür hissettiriyor.

Biliyorum ve hissediyorum ki ne zaman arayışım bitecek işte o zaman önce yerimde ve sonra da geriye doğru saymaya başlayacağım. Buna niyetim hiç olmadığından sürekli araştırmaya ve hayatımın anlamını bulmak için çaba sarf etmeye devam ediyorum.

Son katıldığım ve 2 gün süren çalışma hem seminer hem eğitim ve hem de kurs olarak tanımlanabilir. İfade etmeliyim ki oldukça değişik, biraz ruhani ve çokça da komikti. İçerik hakkında  üzülerekten size bir şey söylemeyeceğim. Gizli ya da yalnızca bana özel olması gibi bir durum yok aslında. Konu hakkında bu tür ders ya da seminer verenler çok az olduğundan kimden ve neden bahsettiğim hemen ortaya çıkar. Bu blog yazısının konusu orada yaşadıklarımı, kendi penceremden ve biraz da  komik olarak anlatmak olduğundan, orada tanıştığım bu birbirinden iyi ve temiz insanları kırabilirim korkusuyla içerik hakkında bilgi vermek istemiyorum. İşte bu nedenle içerik hakkında çok konuşmadan sizlere genel olarak yaşadıklarımı anlatacağım. Ama size şu kadarını söyleyebilirim Norbekov, İnsanın hasta, çirkin ve fakir olmaya hakkı yoktur dediği gibi almış olduğum eğitim de bu paralellikte bir içeriğe sahipti. Umarım beğenir ve eğlenirsiniz.

Yağmurun şakır şakır yağdığı bir Cumartesi sabahında arabamı park edip, bir miktar yürüdüm ve adresi verilen apartmandan içeri girdim. Seminer apartmanın en üst katındaki bir dairede verilmekteydi. Zili çaldım. Kapıyı genç ve hafif toplu bir bayan açtı. Hoş geldiniz diyip beni içeri aldı. Saçlarım kısa olduğundan yağmur altında ıslanmam çok dert değildi ama montum bayağı bir ıslanmıştı. Önce onu çıkardım ve bana gösterilen kapıya doğru ilerledim. İçeri adımımı attığım zaman ilk fark ettiğim şey salondan görünen muhteşem boğaz manzarasıydı. Bir taraftan Boğaz köprüsünü ve diğer taraftan tüm Topkapı Sarayı, tüm ihtişamıyla Ayasofya ve Sultanahmet Camii. Manzaradan zor da olsa gözlerimi alıp boş bir yer ararken, yanımdaki kadının sözlerini duydum: Sınıfın tek erkeği de işte geldi. Hani bir söz önce bir anlam ifade etmez de bir süre sonra dank diye bilincinize düşer ya, benim ki de o hesap yerime oturana kadar hanımefendinin söylediklerini yalnızca duydum ama anlamlandıramadım ama sonrasında tüm sınıftaki toplam 25 çift bayan gözünün bana çevrilmesiyle içinde bulunduğum durumu hemencecik kavrayıverdim: Orta hatta ufak denebilecek bir salondaki eğitmen dahil 25 kadın arasındaki tek erkek bendim. Tüm dalga geçmeye hazır gözler bana çevrilmişti. Hafif tebessümle bana bakan kadınlara nazikçe selamlar vermeye başladım. Her selam verdiğim kadın sırasını salmış gibi kafasını çeviriyordu. Eğitmen ben gelmeden önce başladığı sözlerini tamamlayıp bana hoş geldin dedi. Kısaca kendimi tanıttım. Arada senin burada olmanın kesin bir sebebi var gibi laf atışlar arasında, eğitmen beni adeta sınıfa kabul etti. Bu kabul diğer bayanları da sakinleştirmişti, artık bana bakmıyorlardı. Sınıfın doğal olmayan doğal bir üyesiydim artık.

Bu doğal üyelik tüm kadınların ben yokmuşum gibi davranmasına neden olmuştu. Sabah kuşağındaki genelde kadınların izlediği programları gözünüzün önüne getirin. Bir bağrış çığrış, kimsenin kimseyi dinlemediği bir gürültü kaosu. Eğitmen bile bazen çaresiz kalıyordu. Ben ise programı televizyondan izliyormuş gibiyim ama tek farkla programın bizzat içindeyim. Konuşmaya cesaret ettiğimi söyleyemem, susup sessiz kalsam doğal bir üye gibi hareket etmemiş olacağım. Ne yapacağımı bilemez bir halde oturup bana atılan lafları zaman zaman cevaplandırmaya çalışarak zaman geçirmeye çalıştım durdum.

Hele bazıları vardı ki tam evlere şenlik. Her konuyu eğitmenden daha iyi biliyor mübarek kadın. Eğitmen gak diyor tabii onun bu şekilde bir açıklaması var, şu kitapta uzun uzun anlatılmış gibisinden eğitmenin laflarını ağzına sokmaya çalışıp durdu sürekli. Eğitmen insaflı ve çok umursamazdı sanırım ki çok cevap vermedi ama beni her defasında kadının sesini duymak gerip duruyordu. Hani kadından çekinmesem biraz da hocayı dinlesek, nasıl olur? diye soracağım ama cesaretle titrediğimden pek sesim çıkmadı. Benim sesim çıkmamasına inat kadının sesi de bir gür ki sormayın. Astrolojiden giriyor, reikiden çıkıyor ama bir türlü susmuyor. Birbiri ardına içinde volkanlar patlıyor ve enerjisini bir şekilde dışarı çıkarmak için konuşup duruyor sanki. Diğerleri de sanmayın ki bu kadından farklı. Eğitmenin kitaplarını herkes ezbere biliyor. Ben yalnızca bir kere okuyan bir kişi olarak gruptan kolayca ayrışıyorum.

Hayatta meydana gelen tüm olaylar eğitimin konusuyla ilişkilendirilmeye çalışılıyor. Hele bir tanesi arada salonda tüm parfümünü üzerine boca edip, lavaboya gitmiş. O yokken söz konusu bu koku bile eğitim konusuna bağlandı. Neyse ki sonra parfümü üzerine boca eden hanımefendi itiraf etti de gerçek anlaşıldı. Tüm gün boyunca yok artıkkkk diye söylenip durdum tabii büyük bir sessizlik içinde. Bir de yapılan ve hiç de komik olmadıklarını çok rahat söyleyebileceğim esprilere abartılı bir şekilde gülen bir kaç kadın da sinirlerimi sürekli bozup durdu ilk gün.

Rüyalarında geleceğini görenlerden tutun da, yine rüyalarında kendini cennette görenlere, konuşurken birden susuyorum ve öncesini hatırlamıyorum, bu ne demek şimdi gibi soru soranlara, tam bir kadınlar matinesiydi. Hele bir kadın kramp girmesinin bir anlamı var mıdır diye sordu durdu belki onlarca kere. Durup durup otomatiğe bağlanmış gibi peki, ya kramp dedi sürekli. Eğitmen sürekli duymamazlığa geldi ki bu aslında bulunduğumuz ortam için tam yerinde bir stratejiydi ama kadın pes etmedi ve sormaya devam etti: Peki, ya kramp?  Sonunda eğitmen magnezyum eksikliğidir, doktora gidin dedi de kadın sustu. Ben ilk içten gülmemi bu söz üzerine gerçekleştirdim ama zamansızdı. Gülüşüm genel topluluk tarafından neden bilmem düşmanca algılandı. Öğretmen Tuğba, ev hanımı Tuba, bankacı Tuğba, ya da iş kadını Tuba hepsi bana kızmışlardı. Evet yanlış okumadınız, gelenlerin bir çoğunun ismi yazılışları farklı bile olsa aynıydı. Tanımadığınız birisini Tuğba diye çağırdığınızda bakma şansı hiç bu kadar yüksek olmamıştı.

Hava yağmurlu olduğundan girişte bir de galoş giymemiz gerekmişti. Hanımefendinin birinin ayağından galoş sürekli çıkıp çıkıp duruyordu. Sonunda dayanmadı ve sanki çok doğal ve sıradan bir şey soruyormuş gibi ayağımdan galoş sürekli çıkıyor; bu ne demek şimdi? diye sordu. Eğitmen garibim kem küm etti ve dahiyane bir stratejiyle içinize sorun dedi. Hanımefendi de sormuş olmalı ki hemen cevap geldi kendisinden: Sanırım artık duygu ve düşüncelerimi saklamamalı, dışarı çıkarmalıyım. Allahım bir tebrik, bir alkış tufanı oldu ki görmeliydiniz. Dedim ya tam şenliğin ortasına düşmüştüm.

İstiklal Marşını dinlerken tüylerim diken diken oluyor, bu ne demektir sorusuna tüm salondakiler tarafından verilen ülkeni çok seviyorsun cevabı sanki çalışılmış gibiydi. Ağzım neredeyse açık ve büyük bir hayranlıkla takip ettim bu paylaşılan ortak vizyonu. Tüm grup ortalama dağılımda %66’lık birinci sigma bölgesindeydi. Normal olmayan tek kişi de bendim.

Benim orada ne işim vardı. Sürekli kendi kendime bu soruyu sorup durdum. Bir süre sonra artık anlatılan olaylardan kopmuş, olan olayların notunu tutmaya başlamıştım. Keyif almaya başlamıştım. Yazacak, paylaşacak kelimeler yerini cümlelere ve satırlara bırakıyordu.

Eğitmen de bir alemdi. Sesini aklına geldiği zaman kısıp ruhani bir hava vermeye çalışıyordu ama çoğu kere boş bulunup normal ve hafif rahatsız edici bir tonla konuşuyordu. Hareketlerinin yapmacıklığı adeta yüzlerce metreden okunur nitelikteydi. İyi para kazanıyordu ve bu bir kaç saati geçirmesi gerekiyordu. Gülümsemesi bile sahte idi. Hele bazen gözlerini kapatıp düşünmesi yüksek sesle gülen kadından bile daha irite edici geliyordu. Sıkıştığı anda büyük bir yumuşaklık ve sesini ruhani hava vererekten içinize sorun diyordu. Hele öyle bir an oldu ki belki 5 kere arka arkaya içinize sorun demek zorunda kaldı.

Genel görüntü orta yaşa girmeye çok az kalmış ve bir şekilde sıkıntıları ve problemleri olan, hayat ve kendileriyle çok barışık olmayan ve çoğunluğu muhtemelen bekarlardan oluşan bir kadınlar grubuydu. İnsan tabii ister istemez acaba ben de mi dışarıdan böyle görünüyorum diye düşünüyor. Tamam kadın değildim ama mutsuz muydum? Burada bulunma sebebim neydi? Boşanmak üzere olanlar vardı, sevgilisi ile arası iyi olmayanlar, henüz sevgilisi olmayanlar, işinde memnun olmayanlar, sağlık sorunu bulunanlar...Bir süre sonra iriti edici bu durum daha çok hüzünlenmeme neden oldu. Farklı bir gözle bakmaya başladım. İyi insanlardı ve yalnızca hayatla istedikleri ritmi yakalayamamışlardı. Hayatla dansa yanlış adımla başlamış gibilerdi. Eğitmenin telefonlarınızı lütfen kapayın ya da sessize alın diye belki 5 kere söylemesine rağmen çalan telefonlar ve Vallahi kapamıştım, nasıl çaldı anlamadım diye kendini savunanlar bile (2 ayrı kişi) beni artık ne rahatsız ediyordu ne de kızdırıyordu. Koca koca teyze diyeceğim kadınların büyük bir ısrarla parmak kaldırıp söz istemeleri ise artık yalnızca sempatik geliyordu. Büyük ikramiye kazanmak isteyenlerin sayısıyla aşk isteyenlerin sayısı hemen hemen aynıydı. Ben de kendilerine içten bir amin dedim.

Sahnenin bir başka komik figürü ise eğitmenin hemen yanı başında büyük bir haşmet ve azamet içerisinde oturan ve zaman zaman olaylara ombudsman gibi kısa ve bilge sözler söyleyerek katılan eğitmen yardımcısıydı. Tane tane ve yine ruhani bir havada konuşup kendi hayatından örnekler verip durdu. Konuşmasının tonu, bakışları ve oturuşu doğal bir saygınlık yaratırken konuşmasının içeriği genelde fiyaskoydu. Keşke öylece oturup dursaydı tüm gün boyunca.

Aralarda ise mutfak en favori yerdi. Meğer insanlar ne kadar çok çay seviyorlarmış. Bir çay içildi ki inanamazsınız. Yağmurun Mavi Camii’ye yağmasını bir yandan seyredip bir yandan çayımı yudumlarken düşüncem hala aynıydı. Neden buradayım?

Cevabım aslında belli idi. Mühendislik ve istatistikle ilgilenen kişiler bilirler, Ki kare denilen ve popülasyonun içinden rassal olarak seçilen öğelerden oluşan örneklem kümesinin popülasyonu temsil edip edemeyeceğini test etmemizi sağlayan istatistiksel bir test vardır. Elimizdeki bağımsız değişkenin verilen bir bağımlı değişken üzerindeki etkilerinin birbirleriyle ilişkili olup olmadığını anlamamızı sağlar. Benimki de o hesaptı. Aldığım bu son kursun önceki sahip olduğum düşünceyi destekleyip desteklemediğini görmekti tek isteğim. Temel düşünce hep aynıydı ama izlenen yollar değişiklik gösterebiliyordu.

Benim için her şey aslında Stefano E. D Anna’nın Tanrılar Okulu kitabını okuduğumda başlamıştı. Kendisinin efendisi olan, dünyanın da efendisi olur diyordu kitapta. Yıllar sonra Mandela’nın aynı şeyi söylediğini okudum: Ben kendi kaderimin efendisi, kendi ruhumun kaptanıyım.  Kitabın vermek istediği mesaj bundan yüzyıllar önce hak ettiği ölçüde tanınmayan, büyük bir düşünür ve felsefeci olduğuna inandığım Lupelius’un verdiği mesaj ile aynıdır:  İster bilinçli, ister bilinçsiz verilmiş olsun, kişinin başına kendi rızası olmadan hiçbir dış olay gelemez. Öncelikle psikolojisinden geçmeden, hiçbir şeyle karşılaşamaz. Düşünce bu yüzden çok güçlüdür. düşünüş yazgıdır. Varoluş bizim buluşumuzdur ve bu yüzden sadece bize bağlıdır. Bu dünyadaki yaşantı, bir Tanrılar Okuludur.

Bu kitap sonrasında yapmış olduğum araştırmalar, gittiğim kurslar/seminerler/eğitimler ve katıldığım toplantılar sonrasında ve sayesinde din ile bilimin aslında sanılanın tam tersi olarak hem de çok büyük bir payda da birleştiğini kendimce tespit ettim: Hepimiz birer küçük yaratıcılarız. İçimizde Tanrısal bu nüve, Tanrısal bu özellik bulunmaktadır. Kendi kaderlerimizi, kendi hayatlarımızı bizzat yaratmaktayız. Kabala’da da bu denmiştir, Tasavvuf’ta da bu vardır, Kuantum’dabunun üzerine kurulmuştur. Rahatlıkla görebileceğiniz üzere blogumun alt başlığı da bu düşünceyi destekler nitelikte özellikle seçilmiştir: Ben bu sayfanın hem yaratıcısı ve hem de takip edeni olacağım.  Zaten hepimiz birer küçük yaratıcılar ve takip ediciler değil miyiz?

Katılımında bulunduğum bu son eğitim yine bu düşünceyi destekler nitelikteydi. İlk günden yalnızca bir kaç kişi vardı. Bu işe devam etmek isteyenlerin katıldığı devam niteliğindeki kursun ikinci günü oldukça keyifli, öğretici ve şaşırtıcıydı. Yağmur yine yağmaktaydı, manzara aynı manzaraydı, eğitmen aynı eğitmendi, salon yine aynı salondu ama hava oldukça farklıydı. Henüz öğrendiklerimi uygulamaktan uzakta gibiyim ama uygulama ihtimalinin olması bile Ki kare testini başarılı kılar nitelikte.

Hayatın anlamını hepimiz öyle ya da böyle aramaktayız. Şanslı olanlarımız heyecan verici ipuçları bulurken bazılarımız kısa sürede vazgeçebilmekteyiz. Bana göre hayatın anlamı insanın kendisiyle tam anlamıyla barışık bir hayat yaşamasıdır. Barışma çabalarım ve bu uğurdaki yolculuklarım halen devam etmektedir. Bir gün biliyorum, kendimle karşılıklı gelip, gözlerimizin taa içlerine bakıp, huzur, mutluluk ve özgürlük hisleriyle dolu olarak kadeh tokuşturacağız. İşte o gün benim Tanrısallaştığım ilk günüm olacak. Sizlere de bu keyifli ve öğretici yolculukta içten başarılar dilerim ...