Bu Blogda Ara

25 Aralık 2010 Cumartesi

Yeni güneş ile gelen yeni bir şans ...


Daha düne kadar yaş 35 yolun yarısı yalnızca şarkılarda söylenen bir cümle iken bugün bakıyorum da o eşiği geçeli bile kaç sene olmuş. Eskiden yeni bir yılın başlaması bana heyecan ve mutluluk verirken şimdi neden bilmem hüzünlendirmeye başladı. Çok yakın geçmişimin yeni yıl coşkuları, bende uyandırdıkları, sembolik değerleri bugün artık yalnızca kuru bir tarih tadında. Gözlerimi kapadığımda hala kendimi lisede hissediyorum. Belki de o yılların güzel geçmiş olmasından. Artık çoğu kere yüz yüze görüşmek yerine facebook’da yazıştığımız liseden kalabalık bir grup Tarabya’da bir restoranda yılbaşını kutlamışız. Gözümü açıyorum ve kendimi Atlanta’da buluyorum. Kutladığım yılbaşı sanki daha dün kutlanmış gibi. Günün ortasında ailemle konuşmuş, onlarla telefonda yeni yıla girmiştim. 7-8 saat sonra bir kez daha kuzenle girmiştim. Almanya’nın Obersdorft kasabası geliyor aklıma. Sıcak kırmızı şarap içerek ve rezervasyon önceden yaptırmadığımızdan bizi kabul edecek yer arayarak geçirmiştik yılın son saatlerini: Sonunda bir Irish Pub’da ancak yer bulabilmiş ve itiş kakış içinde bira içerek girmiştik yeni yıla. Oğlumla geçirdiğimiz ilk yılbaşında ise bizim 3 kişilik dev ailemiz herhalde saat 10 gibi uyuyakalmıştı bile... Yeni yıla girmemize az zaman kaldı ve ben bugün geçmiş yılbaşılardan hangisi bana daha yakın geliyor onu bile söyleyecek durumda değilim zira hepsi sanki aynı yakınlıkta ya da uzaklıkta gibi.
Haarlem Meydanı
2010’un artık son günleri. İyi geçti çok şükür. Sağlıklı geçti ya gerisi de zaten önemli değil. Birden aklıma Haarlem geldi. Hollanda’da yaşadığımız küçük, kasaba tadındaki şehirin adı. Ne keyif almıştık orada yaşamaktan. Eşim hiç dönmek istememişti İstanbul’a. Ben mi? Ben dönmek istemiştim ama nedenini hiç düşünmeden sanki yalnızca dönmek zorunda hissettiğimden. Çok eğlenmiş, çok gezmişdik. Huzurluyduk. Kendimize zaman ayırabiliyorduk. Kitap okuyabiliyor, sinemaya gidebiliyor, yolculuk yapabiliyorduk. Rüya gibi bir dönemdi ve dedim ya neden dönmek istedim hiçbir fikrim bugün dahi yok.
Hani ülkemizde Noel ile yeni yıl karıştırılır ya Haarlem’de hiç karıştırılmazdı. Günümüzün Noel kutlamaları Hristiyan ülkelerde oldukça renkli geçer. Haarlem’de bu kutlamalar rengarenkti. Noel hazırlıkları aylar öncesinden başlardı. Hristiyanların İsa'nın doğumunu bekledikleri döneme advent dönemi denir ve 24 penceresi olan advent takvimleri hazırlanır. Bu takvimlerde her pencerenin ardına resimler veya şekerlemeler gizlenir, her gün bir tanesi açılır. Bazı ülkelerde advent mumları bile yakılır. Haarlem’de kimse perdesini kapamaz tüm evinin içini doyasıya sergilerdi ve tüm bu hazırlıkları görebilirdiniz. Haarlem rengarenk, ışıl ışıl olurdu bu dönemde. Noelden önce okullarda İsa’nın doğumunun canlandırıldığı oyunlar sahnelenirdi mesela. Bu oyunlarda İsa'nın bir ahırda dünyaya gelişi ve doğudan gelen üç müneccimin İsa'ya hediyeler getirmesi canlandırılırdı. Kiliselerde ve sokaklarda çocuklardan ya da yetişkinlerden oluşturulmuş korolar Noel ilahileri söylerlerdi. Haarlem’de gecenin her saati, her bir köşe başında bu tür koroları görebilirdiniz. Gördüğünüzde de ayrılamazdınız, tüm şehrin bu korolara katılıp nasıl birer şehir korosuna dönüştüğüne şahitlik ederdiniz. Sokaklar cıvıl cıvıl, ışıl ışıl ve neşe içerisinde, mutluluk içerisinde olurdu.
Sonra Noel ağaçları süslenir, ışıklı ev, bahçe, cadde süslemeleri yapılırdı. Hediyeler alınır, tebrik kartları verilir ve Noel arifesinde Noel Baba'nın gelişi simgesel olarak canlandırılırdı. Hatta bu işi abartırlardı. Bugün Hristiyan çevrelerinde dillendirilen çocukların Noel Baba'ya, İsa'dan daha fazla önem vermesi endişesi sanırım Haarlem’den kaynaklanmaktaydı. New York yazarlarından Gabriel Calderon "Çocuklar, Noel Baba'yı İsa'dan daha önemli görüyor" görüşü Calderon’un Haarlem’de uzun bir süre kaldığını gösterir nitelikte.
Noel gecesi herkes akşam ailece yenen yemek için evlerine kapanır ve sonra sanki sözleşmişler gibi, hiç sanmadığınız, tahmin bile edemeyeceğiniz bir dakiklikle, nerdeyse aynı anda evlerinden sokaklara dökülmeye başlayıp kendilerini devam ettikleri kilisenin bahçesine atarlardı. Ben böyle bir uyum hiçbir yerde hala görebilmiş değilim. Her bir kilise bahçesine sıcak şarap satıcıları, sosis satıcıları, mum satıcıları hangi arada gelmişler, ne zaman tezgahlarını kurmuşlar ve birden nasıl önlerinde kuyruk oluşturmuşlar bırakın anlamayı her şey olup bitene kadar hani nerdeyse görmezdiniz bile. Şaşırarak ve tabi söylenerek sıraya girer ve kendinizi sıcak şarabın tatlı tadına verirdiniz.
Sonra bir elinizde kırmızı şarap diğer elinizde yanan mumla, tüm kalabalığın söylediği duaları, şarkıları dinlemeye başlar ve Hz. İsa’nın gelmesini beklerdiniz. Ben sordum soruşturdum şimdiye kadar geldiğini gören yok ama gelmesine umut hep devam etmekte. Bu vesile ile buradan belirtmek isterim ki ben biraz şarabın da etkisiyle gelmesini çok istemiş hatta bu kadar hazırlık ve kişiye rağmen gelmemesine biraz bozulmuştum.
Noeli bu kadar ihtişamlı ve renkli olan Haarlem’in peki yeni yıl nasıl geçerdi? Hemen söyleyeyim tüm şehir yine sanki sözleşmişçesine hiç ama hiçbir şey yapmazlardı... Büyük şehirlerde büyük kutlamalar tabi ki yapılırdı ama Haarlem’de yapılan tek şey yılın bir tek o akşamı izin verilen havaifişek atışlarıydı. Hiç bitmeyecek diye düşünmeye başlayacağınız, saatler süren, ucuz yalnız kendini aydınlatan, İstanbul’daki 5 yıldızlı düğünlerdekileri görenlerin zavallı diye tanımlayabileceğim cılız ses ve ışık hareketleri.
Yılbaşını özel yapan başka bir aktivite ise Noel ile Yeni yıl arasındaki dönemde Haarlem halkının sahip olduğu tüm eski eşyaları atması ve sembolik olarak yeniliklere kendilerini hazırlamasıydı. Evlerde yine bu dönemde oldukça titiz birşekilde temizlenirdi.

Haarlem’de geçirmiş olduğum 2 seneden sonra benim kafamda zaten belirgin olan Noel ile yeniyıl ayırımı adeta beynime kazındı. Oysaki aynı ayırım bugün ülkemiz için bu kadar belirgin değil. Aslında pekala belirgin ama belirsizleştirme çalışmaları her daim devam etmekte. Tabi bunun doğal ve doğal olmayan sebepleri de var.
Öncelikle Noel, Hristiyanlık ve batı kültürünün dünyada baskın olmasından dolayı dünya kültürünü oldukça etkilemiştir. Noel kutlamaları kış mevsimi kutlamaları arasında en ünlü kutlamalardandır. Noel gelenekleri film endüstrisi, popüler edebiyat, medya ve televizyon aracılığı sayesinde dünyada en yaygın olarak kullanılan motiflerin belki de başında gelmektedir. Buna ek olarak Hristiyanların çoğunlukta olduğu ülkelerde pratik olarak Noel tatili yılbaşı tatiliyle birleştirilir.
İşte tüm bunları fırsat bilen provokatörler ve buna inanan cahiller sayesinde kafa karışıklığı en azından bazı çevrelere yönelik olarak bir şekilde gündemde tutulmaktadır. Aslında keşke bizde böyle keyifli, eğlenceli, ritüelik kutlamalar yapabilsek ama açık olan şu ki, Türkiye'deki Müslümanlar, Hz. İsa'nın doğumunu kutlamazlar. Türkiye'de noel kutlanmaz, yılbaşı kutlanır. Bununla birlikte bir çok Türk vatandaşı 31 Aralık'taki Yılbaşı gecesini, Hristiyanların Noel kutlamalarına benzer şekilde hindi yiyerek, Yılbaşı ağacı süsleyerek, Noel Baba'lı kartlar göndererek vs. kutlarlar. Bu kutlamaların dini bir içeriği yoktur ve sadece eğlenmek amacıyla kutlanır.


Hristiyanlara 300 yıl kadar süren baskıların ardından Roma İmparatoru Büyük Konstantin, M.S. 313 yılında Hristiyanlığı kabul etti ve Roma'da Hristiyanlığa ve diğer dinlerle birlikte resmen izin verdi. Zamanla Hristiyanlık Roma İmparatorluğu'nda en yaygın din haline geldi. I. Constantinus'un bir çok pagan geleneklerini Hristiyanlığa adapte ettirmiş ve toplumsal barışı korumak adına karma bir din oluşturmuştur. Pazar gününün kutsal sayılması, İsis figürünün yerine Meryem Ana’nın yerleştirilmesi gibi örneklere güneş gününü İsa'nın doğum günü olarak kabul ettirmesi de eklenebilir. Bu dönemden itibaren 24 Aralık'ı 25 Aralık'a bağlayan gece İsa'nın doğum günü olarak ilan edilmiştir. Bugün I. Constantinus Noel için yapılanları görebiliyor olsaydı eminim yapıtı ile gurur duyardı.

Günümüzde Noel ağacının Pagan geleneklerinden gelen bir ritüel olduğu bilinmekte ise de yaprak dökmeyen ağaçların ve çelenklerin ölümsüz yaşamın simgesi olarak kullanılması yalnızca Pagan kültüründe değil tüm inançlar için aslında neredeyse ortak olarak kullanılmıştır (eski Mısırlıların, Çinlilerin ve Yahudilerin de ortak bir geleneği idi). Yakın sayılabilecek geçmişe baktığımızda Almanya´da kış ortasına rastlayan tatillerde evin girişine ya da içine bir yeni yıl ağacı konurmuş. Günümüzdeki Noel ağacının bu gelenekten kaynaklandığını düşünenlerde bulunmaktadır.
Ülkemizde büyük alışveriş merkezlerinde yılın bu zamanlarında Noel şarkıları çalmaya başlanır, herkesin görebileceği noktalarda büyük yılbaşı ağaçları kurulur, ailelerin bir araya geldiği ve büyük sofraların kurulduğu yılbaşı yemeklerinde hindiler yenir, Yılbaşı ağaçları kurulur ve süslenir, hediye alış verişleri yapılır. Tüm bunlar aslında kültürel bir özentiden ziyade sahip olduğumuz genlerden kaynaklanmaktadır.

Bugün İsa'nın doğuşu olarak kutlanan Noel, çok eski dönemlerde Türklerin yeniden doğuş bayramıydı. Konuyla ilgili olarak Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ'ın yaptığı açıklama önceki bilgilerle oldukça paralellik göstermektedir: “Türklerin tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor. Buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz. Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor. İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar. Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor. Güneşi geri verdi diye Tanrı'ya dualar ediyorlar. Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar”. İşin bir başka paralellik gösteren tarafı ise aynı Haarlem halkı gibi eski Türklerin de bu bayram için, evlerini temizlemeleri. Yine bu bayramda, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlamalar yapılırmış. Akçam ağacının, yalnız Orta Asya'da yetişen bir ağaç olması ve Filistin'de bulunmuyor olması varsayımı ile bu kutlamaların Türklerden Hristiyanlara geçtiği kabul edilmektedir. Aslında ortada gerçekten bir doğum vardır ama bu doğum Hz. İsa'nın doğumu değil, güneşin yeniden doğumudur.
Noel sözcüğünü etimolojik olarak inceleyecek olursak tarihsel gelişimindeki ihtimalleri burada da açık şekilde görürüz. Hristiyan bakış açısından ele alındığında, kökeni Latince Natalis (doğum) kelimesidir. Noel anlamında kullanılan Christmas ve benzeri diğer kelimeler ise Yunanca Khristos (Mesih) ve Latince miss (yollanmış, gönderilmiş) kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur.
Paganik bakış açısıyla, Noel kelimesi, Galya dilinde (Keltçe) yeni anlamına gelen “noio” ile güneş manasına gelen “hel”in birleşmesiyle oluşmuştur ve “yeni güneş” anlamına gelmektedir. Ayrıca Roma İmparatorluğu döneminde halk, mutlu bir olayı karşılamak ve kutlamak için, duygularını “noel, noel” diye bağırarak dile getirirlermiş.
Noel sözcüğünün kökeni ile ilgili bir diğer iddia ise Fransızca “haber” veya “yeni” anlamındaki “nouvelle” kelimesinden geldiğidir.

Bakış açılarına göre anlamlar değişiyor olsa da genel de bu kelimenin bende ağırlıklı olarak canlandırdığı duygu her zaman için yenilikolmuştur. Bir dönemin artık bittiğini ve yeni dönemin ortaya çıktığını ruhani bir hava ile çağrıştırır. Başka bir ifade ile yine bana göre Tanrı'nın biz kullarına gönderdiği yeni bir şans gibidir Noel.

Eskiden vazgeçmek her zaman kolay değildir. Eski alışılagelmiş olandır, rahatlıktır, alışkanlıktır. Yeni her zaman için güzel ve hoş görünse de bazı zorlukları da beraberinde getirir. Yeni ayakkabının çekiciliği vurduğu ana kadar geçerlidir ve hazırlıksız yakalanırsanız her zaman arkadan vurulursunuz. Yeni doğan bir bebek büyük mutluluktur ama kimse bu sürecin ne anne ve baba için ne de bebek için kolay olduğunu söyleyemez. Haarlem halkı eski eşyalarını atıyorlar, evlerini temizliyorlar ve hem fiziksel olarak ve hem de ruhen yeniliğe hazırlık yapıyorlardı. Haarlem halkı ne yaptığını iyi biliyordu.

Yeni yıl hangi bakış açısından bakmış olursak olalım yeni bir doğuş, yeni bir şans, yeni bir başlangıçtır ve yalnız ve yalnız bizim içindir. Bize düşen bu bilinci içselleştirmemiz ve hazırlıklarımızı tam yapmanızdır.

Yeni bir güneşin sizin için de doğmasını ve verilen şansın sizin için en iyisi olacak şekilde kullanmanızı dilerim ... Yeni yılınız kutlu olsun!

21 Aralık 2010 Salı

Önemli bu çok özel güne merhaba derken ...

Bugün bizim için çok özel ve önemli bir gün. Hazırlıklarına aylar öncesinden başladık diyebilirim. Öncelikle eşim ve ben zamanlama ve yer konusunda oldukça bir araştırma yapıp bayağı bir kişiyle görüştük. Yerinde incelemeler yapıp ortamı gördük, yetkililerle görüştük. Yazılı ve imzalı takip ettiğimiz bir kararname yoktu belki ama yapılan iş devlet işi titizliğinde ele alındı ve projelendirildi. Zaman ve yer konusunda mutabık kaldıktan sonra adım adım izlenecek yolları belirledik, ilgili alışverişleri gerçekleştirdik ve sonunda bu özel güne ailece ulaştık: Bugün oğlumuz okula başlıyor ...

Oğlumuz artık büyüyor. Bugün oğlumuz hayatındaki eşiklerden bir tanesiyle belki de en önemlilerden bir tanesiyle tanışmış oluyor. Tamam bu okulda ağırlıklı olan oyun ama olsun yine de bir formasyon almaya belli bir kalıbın içine girmeye oğlum bugün itibariyle başlamış bulunuyor. Dün akşam eşim ile beraber oğlumuzu yıkadık. Okul öncesi yıkanma. Aslında 2 günde bir zaten yıkanır ama olsun biz dün akşam ki yıkanmayı özelleştirerek bu ismi taktık ama oğlumuz çok anlam yükleyip olası kafasına takmasın diye bu özelleştirmeyi yalnızca kendi aramızda anlamlandırdık. Sabah ona çok yakışan sweatshirt ve bluejean ve taranmış saçlarıyla her zamankinden çok daha yakışıklı ve büyümüş göründü gözüme. Caillou’lu lacivertli, kırmızılı sırt çantası dün akşamdan büyük bir özen ve dikkatle hazırlanmıştı. Bu önemli deneyimde kendisine eşlik ve arkadaşlık edecek olan arkadaşlarını büyük bir eleme sonrasında belirlemiş ve çantasına yerleştirmişti.

Sabah evden annesi, oğlum ve ben beraber çıktık. Oğlum her zamanki gibi kimsenin elinden tutmayarak tek başına, başına buyruk bir şekilde arabaya doğru yürüdü. Çantasını sırtına asmadı ve elinde taşıdı. Oysaki dün akşam kaç kere sırtına takıp bize bye bye diyerek içeriki odalarla salon arasında turlamıştı. Arabadaki kendine ait yere oturttum ve çantasını kucağına verdim. Sonra onu öpüp “Allah zihin açıklığı versin “ dedim ve gururla kendi arabama yöneldim.

Büyüdüğü ve artık bakıcı ablasının dışında çok daha fazla sosyal olacağı için, yeni arkadaşlar edinip daha keyifli bir zaman geçireceği için çok mutluyum. Ama diğer taraftan da hergün aynı saatte kendine göre kuralların olduğu bir yere başlıyor olmasından ve belki de bu nedenle yaratıcılığının her geçen gün biraz daha azalacağından da onun adına biraz üzüntülüyüm. Ama bu yazının konusu daha çok ilk bölümüm heyecanı hakkında ve yaratıcılığının ve özgürlüğünün azalmaması için araştırmalarım nasılsa devam edecek.

Bugünlere gelmek tabi kolay da olmadı. Yaptığımız araştırmalar işin aslında kolay, küçük ve önemsiz kısmıydı. Buz dağının görünen yüzü idi  alttaki asıl büyüklük ise oğlumuzu bu sürece hazırlamaktı. Son bir kaç zamandır kendisine başlayacağı yuva hakkında açıklamalarda bulunduk. Orada oyunlar oynayacağından, yeni arkadaşları olacağından, öğretmen diye hayatına yeni girecek olan bir kavramdan hep bahsettik. Hatta bu açıklamaları yalnızca ona değil, onunla beraberken yanımızda bulunan herkese yaptık. Mesela bize su dağıtan Mustafa Abi, apartmanımızın görevlisi Aziz abi ve oğlu Zafer, restorandaki garsonlar, süpermarketteki kasiyer bayan, geçen sabah bize simit getiren simitçi, tüm aile büyüklerimiz, oğlumun okula başlayacağını biliyor. Bu çok önemli bilgiyi kimselerden gizlemedik açıkçası ....

İlk gün tahminlerin ötesinde iyi geçmiş gibi görünüyor. Az önce annesi ile görüştüm. Bizimkisi sanki yıllarca oraya gidiyormuş tavrı içerisindeymiş. Öğretmeni ve arkadaşlarıyla da iyi anlaşmış gibi. Sınıfına çıkarken annesine el bile sallamış. Gözyaşlarımın şımarık olduğunu daha önceden yazmıştım, bunları yazarken bile gözlerim sulanıyor açıkçası. Daha 2 yaşını geçeli bir kaç gün oldu ama işte yuvaya başladı bile. Şimdilik haftanın yalnızca 3 yarım günü gidecek, ben götüreceğim ve bakıcı ablası da alıp eve getirecek. 1 ay kadar bu şekilde devam edip, her şey yolunda ise devam ettiği günleri haftanın 5 gününe çıkaracağız.

Şaka gibi ama ben yaptığımız tüm araştırmalara inat oğlumu okula bile bırakamayacak bir ruh hali içerisindeyim bugün. Hani sanki şimdi buna izin vererek bir anda yılların hem de çok hızlı akmasına neden olacakmışım gibi hissediyorum kendimi ve bu canımı sıkıyor.  Yapacak birşeyim yok tabii ki ama bugüne kadar hep kontrolümüzde olan dünya yakışıklısı oğlumun bu eşik ile birlikte artık kendi kanatları ile ilk uçma denemelerine başlayacağı gerçeğini sanırım artık kabullenmem gerekmekte.

Bu akşam yaşadığımız bu gururu eşimle beraber şarap içerek kutlayacağız ve bu hissettiklerimiz ve bize verilenler için evrenin mimarına şükran ve teşekkürlerimizi sunacağız...

16 Aralık 2010 Perşembe

Bu bir veda yazısıdır ... Elveda Ali Sami Yen... Elveda “ Cehenneme hoşgeldiniz” ...

11 Aralık 2010 tarihinde Galatasaray, Ali Sami Yen Stadyumu’nda (ASYS) son lig maçına çıktı. Şampiyonluk şansını gerek kafamızda, gerek sahip olduğumuz bu yönetimle ve gerekse ruhsal olarak çoktan kaybetmiş olduğumuzdan sportif açıdan maç pek de umurumda değildi. Buna karşılık bu maçı özel kılan başka bir sebep vardı: Bu maç evimizde, mabedimizde, ASYS’de oynayacağımız son lig maçı olma özelliğini taşıyordu. Yapılacak organizasyonu, bu şanlı stadın vedasını merak ediyor ve seyretmek istiyordum.

Maçı kaybettik ve inanın maçı kaybettik diye hiç üzülmedim. Sportif karşılaşmalarda her sonuç alınabilir, zaten bu tür karşılaşmaları keyifli kılan da bu belirsizlik futbol deyimi ile topun yuvarlak olmasıdır. 10- 0 yenebilir ya da 5-0 yenebilirdik ve tabi ki yenmemize sevinebilir ve yenilmemize üzülebilirdik ama tüm bunlar bu maç için geçerli olamazdı.Ama maç bitiminde kahroldum. Oynanan maç bu stattaki son maçımızdı ve bu tarihi anlarla dopdolu stat en azından bir vedayı hakkediyordu. Veda olmadı. Kullanılıp atılmış bir mendil gibi terk edildi. Bunca zaferlere, unutulmaz anlara ev sahipliği yapan bir stadın sonu böyle olmamalıydı.Kahroldum çünkü öğrendiğim, gördüğüm, yaşadığım kültür ve gelenekler buna izin vermezdi. Galatasaray’da şampiyonluk kaybedilebilir hatta küme bile düşülebilirdi ama kültür ve geleneklerden taviz verilmezdi ama üzülerek ifade etmeliyim ki bu sene birçok olayda olduğu üzere bir kere daha bu taviz verildi.

Bu tavizi başta Galatasaray Yönetimi verdi ama takımı ucuz, sıradan ve işe yaramaz futbolcularla doldurdukları için değil Galatasaraylılığı hiç anlamadıkları için. Bu yönetime sabreden kurul üyeleri verdiler sözde gelenekler arkasına sığındıklarından. Ruhsuz futbolcuların son resitalleri için ise söylenecek aslında hiç bir şey yok. Kaleci yok, forvet yok, orta saha zaten yok. Baştan zaten ne Sabri olmalıydı bu takımda (oynadığı başarılı futbola rağmen), ne Gökhan Zan, ne Ayhan, ne de Servet. Ne Ali Turan gelebilmeliydi bu takıma ne de Barış. Bu takıma zaten Galatasaray’ı ASYS’de yenebilmeyi sıradanlaştıran futbolcular hiç gelmemeliydi ama geldiler. Ne acı ki bu yönetime ve bu futbolculara denk geldi bu ayrılık. ASYS başarılarla dolu bunca sene sonra, son yıllardaki kadar bir kahır görmemişti herhalde, belki de iyi bile olmuştur artık yıkılacak olması.

1905 yılında, 19 yaşındaki bir Galatasaray Lisesi 11.sınıf öğrencisi, Sultaniye’den mezun olmasına bile 1 sene varken, bir bir spor kulübü kurmaya karar verir ve arkadaşlarıyla bunu gerçekleştirir. Artık kurmuş olduğu kulübün bir numaralı kurucu üyesidir. Kulübün ismi ise okuduğu okulun ismidir: Galatasaray Spor Kulübü. Kurmuş olduğu kulüpte 1905-1918 arasında 13 yıl, 1925'te 1 yıl olmak üzere iki dönemde 14 yıl başkan olarak hizmet vermiş, Türkiye' de ki ilk spor müzesi olan Galatasaray Müzesi' ni 1910 yılında ve sonrasında Türkiye İdman Cemiyetleri Örgütü' nü kurmuş bir spor adamı, bir vizyonerdir o. 1924 Paris Olimpiyatlarına katılan Türk kafilesinin başkanlık etmiş ardından 1926-1931 yılları arasında Türkiye Milli Olimpiyat komitesinin başkanı olarak görev yapmış bir spor aşığı, bir görev adamıdır o. Milli Takımın Romanya ile yaptığı ilk maçta, ilk teknik adam olarak takımın başında yine o vardı. Türk Milli Takımın ilk teknik direktörü olma şerefine erişmiş bir usta, bir liderdir o. O Ali Sami Yen’di. Işıklar içinde yat Ali Sami Abi.

1940'ta Taksim Stadı'nın yıkılması üzerine, sahasız kalan Beyoğlu semti kulüpleri için bugünkü stadın bulunduğu arazi Galatasaray Spor Kulübü'ne kiralandı. 1943'te başlanan stat yapımı 1964’lere kadar sürdü. Resmî açılışı 20 Aralık 1964' te Türkiye-Bulgaristan karşılaşması ile yapılan stada bir büyük ustanın, böylesi büyük bir vizyonerin ismi verildi ve çok kısa bir sürede bizim mabedimiz başka takımların cehennemi oldu.

ASYS birçok özelliği ile uluslararası standartların gerisinde kalsa da yönetimiyle, oyuncularıyla, taraftarıyla dünyanın en ünlü stadyumlarından birisi oldu.ASYS özellikle son yıllarda Avrupa Kupası maçlarındaki inanılmaz atmosferinden ötürü dünya çapında efsanevi bir konuma kavuştu. Taraftarlar ve futbol tutkunları arasında daha çok 'Cehennem' olarak bilinen 25.650 koltuk kapasiteli stadyum Galatasaray ve Avrupalı rakipleri arasında gerçekleşen sayısız unutulmaz karşılaşmaya ev sahipliği yaptı. Bugün birçok ulusal medya kuruluşu ve spor yazarı tarafından Ali Sami Yen, dünyanın en etkili stadyumlardan birisi olarak kabul edilmektedir. Stad dünyanın her yerinde Welcome to hell Ali Sami Yen olarak yani Ali Sami Yen Cehennemine hoşgeldiniz olarak tanınmaktadır.

Galatasaray bu statta Avrupa'nın birçok ünlü kulübünü yendi. Bunlar arasında Real Madrid, AC Milan, FC Barcelona, Manchester United, Juventus, Liverpool, Bologna, SS Lazio, Leeds United, R. Mallorca, Paris Saint Germain, Glasgow Rangers, Olympiakos, Bordeaux, AS Monaco, Athletic Bilbao, Deportivo de La Coruña ve PSV Eindhoven gibi Avrupa'nın üst düzey kulüpleri bulunmaktadır.

İtalyan futbolunun en önemli isimlerinden Paolo Maldini, Galatasarayla Milan forması ile karşı karşıya geldikleri maç sonrasında “bana kimse bu stadyumda otuz bin kişi olduğuna inandıramaz”demişti. Galler futbolunun en büyük temsilcilerinden Ryan Giggs’de ASYS’de Galatasaray’a karşı oynadıkları ve Cehenneme hoşgeldiniz yazan pankartı gördüğü maçı unutamadığını ve ölene kadar da unutamayacağını söylemişti. İngiliz medya kuruluşu Setanta, Galatasaray'ın stadı Ali Sami Yen'i, Avrupa'da en iyi atmosfere sahip dördüncü stat seçmişti.

Bugün benzer bir durum İspanya’nın Mestalla, Bernabeu, Nou Camp Statları için olsa yine bu şekilde bir terk mi yaşanırdı? Never Walk Alone diye şarkılar söyleyen Liverpool taraftarları ve yönetimi Anfield stadyumundan yine bu şekilde ruhsuz mu ayrılırlardı? Fransızlar Marsilya’daki Velodrome stadını yine böyle sessiz ve utanç içinde mi yıkıp yerine iş merkezi yaparlardı? Hayır ne Almanya’da Dortmund’un Signal Iduna Park stadı bunu hak ederdi, ne Roma’daki Olimpiyat Stadı ne de Celtic Park. Hiçbiri hak etmezdi bu tür bir sonu. Ali Samiyenimiz ise hiç ama hiç hak etmezdi, hiç yakışmadı böyle bir son. Böylesi bir veda yukarıdaki statların herhangi birinde dahi olsa ağlatırdı bizleri üstelik duygusal bir millet olmamızdan sebep değil.


İsviçre'de ki ilk maç, 1-0 Neuchatel Xamax’ın üstünlüğüyle aheste aheste devam ederken sahaya giren terör örgütü sempatizanları yüzünden oyun durmuş ve Galatasaray konsantrasyonunu kaybetmişti. Sonrasında belki de sırf bu ara yüzünden 2 gol daha yemiştik. Bir sonraki rövanş maçı memleket meselesine dönmüştü. Tarih 9 kasım 1988’di. Bahardan kalma bir gün yaşanmaktaydı İstanbul’da. Benim ASYS aşık olduğum tarihti bu tarih. Galatasaray Lisesi 10.sınıf öğrencisiydim. O gün birçok arkadaş sınıfı kırmaya ve maça gitmeye karar verdik. Maç biletlerimiz yoktu, erken gitmeli ve sıraya girmeliydik. Şansımız varsa maça girebilirdik. Önce kahvaltı ettik sonrada sabahın saat 7’lerinde sıraya girdik. Saatlerce bekledik. Hiç sıkılmadık. Endişemiz de yoktu, önce stada girecek sonra da İsviçrelileri yenecektik.İlerleyen saatlerde karışıklıklar oldu, başka bir kaynak sıra oluştu. Saatlerce beklediğimiz sıra polis tarafından sonradan oluşturulan haksız sıra zannedildi. Polise ilk kafa tutuşum ve copun tadını ilk bakışım eş zamanlı oldu. Nasıl da canım yanmıştı. Çil yavrusu gibi dağıtılmıştık. Dünyamız yıkıldı derken bizle bekleyen, tecrübeli iyi yer tutan bir kaç kişinin acıması sonucunda sıraya yeniden dahil edildik ve bu şekilde içeri girebildik.

Bizler çok şanslı bir azınlıktık. Bizler bu efsanevi stadın efsane olmasına tanıklık eden bir topluluktuk, bizler Türk futbol tarihine damgasını vurmuş bir maçı izleyen kişilerdik, bizler takımımız Neuchatel'e futbol dersi, terör örgütüne de ayar verdiği karşılaşmada takımımızın yanında yer alan şanslılardık, bizler tarih yazılırken orada olan Galatasaraylılardık.

Formamız değişmiş beyaz üstüne kırmızı şeritli olmuştu. Maçı Uğur Tütüneker'in 2, Tanju Çolak'ın 3 golüyle 5-0 kazandık. Teknik direktörümüz Mustafa Denizli maçı 5-0 kazanacağımızı iddia edince basın onu ciddiye almamış, hayal demişti. Olmaz denileni, yapılamaz denileni, Galatasaray yapmış; Neuchatel'i elemişti. O dönem ismi şampiyon kulüpler kupası olan kupada çeyrek finale çıkmıştı. O maç sonrasında Büyük Mustafa, Mustafa Denizli olmuştu. UEFA ve Süper kupa finalleri de dahil olmak üzere, Türk futbol tarihinin gurur maçlarından birisi belki de birincisi olan bir maçtı. O maç bir devrimdi, Galatasaraylıların tek bir vücut olduğu birkaç saatti. Ben o maçtaydım, oradaydım. Tüm olanlara tanıklık ettim, tüm olanların bir parçası oldum. Bugün yalnızca o maç hatırına diyorum ki ASYS’a böyle bir son hiç ama hiç yakışmadı.

14 Aralık 2010 Salı

Haydarpaşa Garı: Sen-ben kavgasından biz olabilme bilincine ...

"Ey İstanbul, sen mi büyüksün ben mi?'' diyecek olanlara son çağrı... Taşı toprağı altın diye bu karmaşa yumağına koşan yüz binlerin çoğunlukla ilk adımlarını attıkları 100 yıllık Haydarpaşa Garı yakında otel ve alışveriş merkezine dönüşüyormuş. Söylentiler gittikçe dillendirilmeye başlandı benden uyarması. Hatta ön özelleştirme çalışmaları başlamış bile.
Türk filmlerinin olmazsa olmaz sahnesidir, trenden iniş, Haydarpaşa Garı ile tanışma, ağır ağır peronda yürüme, Sultanahmet'in muhteşem minarelerini, Kadıköy önünde tüm ihtişamıyla uzanan mendireği, deniz fenerini ve hatta hayatlarında ilk kez vapuru görmeleri. Başarılı olanların geçmişleriyle vedalaştıkları, olamayanların ise hayal kırıklıklarının sembolik başlangıcıdır Haydarpaşa Garı. Ama tümü için İstanbul’a varış, İstanbullu olmaktır Haydarpaşa Garı. Bugün artık kimsenin yüzünde Köyden İndim Şehre filminde Metin Akpınar'ın yüzündeki "Bura nere?" şaşkınlığı olmasa bile yine de  "Neymiş bu İstanbul, görelim'' diyenlere bir hoş geldin, doğu ile batı arasında bir köprüdür Haydarpaşa Garı.
Her şey aslında 30 Mayıs 1906 tarihinde başlamış. TCDD'nin ana istasyonu olma özelliği taşıyan Haydarpaşa Garı 1908 yılında İstanbul - Bağdat Demiryolu hattının başlangıç istasyonu olarak hizmete girmiş. Binanın bulunduğu sahaya III. Selim'in paşalarından Haydar Paşa'nın adı verilmiş. Otto Ritter ve Helmuth Conu adlı iki Alman mimar tarafından hazırlanmış bir proje, Alman ve İtalyan taş ustalarının birlikte çalışmaları ve Anadolu Bağdat adı altında bir Alman şirketinin ortaya çıkardığı artık tarih olmuş bir bina. Abdülhamit zamanında yaptırılan bina aslında ne sultana ne de sultanın şehrine şans getirmiş. Haydarpaşa Garı, hizmete girdiği yıl padişah tahttan indirilmiş. Temeline ustaların Lefke'den getirdikleri ilk taşı koymalarından itibaren geçen 10 yıl süresince de güzeller güzeli sultanın bu başşehri bu şansızlıklardan hep payını almış. Bina Birinci Dünya Savaşı sırasında gar deposunda bulunan cephanelere yapılan bir sabotaj sonrası çıkan yangın sonucu, büyük bir hasar görmüş sonrasında yeniden onarılmış ve bugünkü şeklini almış.


Fizyolojik ve biyolojik olarak birbirlerine benzeyen farklı ülkenin insanlarında bile inanç, düşünce, tutum ve olayları algılayış tarzı bakımından farklıklar vardır. Bu farklılığı ortaya çıkaran etkenlerin başında içinde yetiştikleri toplumun kültürel yapısı gelmektedir. Çok kaba bir tanımla, bir toplumun tarihsel süreç içinde ürettiği ve kuşaktan kuşağa aktardığı her türlü maddi ve manevi özelliklerin bütününe kültür denmektedir. Başka bir ifadeyle kültür, bir toplumun kimliğini oluşturur, onu diğer toplumlardan farklı kılar. Kültür, toplumun yaşayış ve düşünüş tarzıdır. Toplumsal dayanışma ve birlik duygusu, biz olma bilincidir. İnançlar, gelenekler, normlar ve düşünce biçimleri de etkiler bu biz olabilme sürecini, binalar, her türlü araç-gereç ve giysiler de. Dahası kültürün maddi ve manevi öğeleri arasında sürekli bir etkileşim de vardır, birinde meydana gelen bir değişim diğerini de etkiler.
Haydarpaşa Garı - kişisel fikrimdir- filmlerimize, dizilerimize, yaşantımıza, düşüncelerimize, sembolik dünyalarımıza mal olmuş bir kültür parçamızdır. O kadar ki bu kültürel parça hem maddi ve hem de manevi olarak vücut bulmuş bir kültürel zenginliğimiz, bir hazinemizdir belleklerimizde

Tarihi Haydarpaşa Garı'nda, 28 Kasım 2010 Pazar günü saat 15.30 sıralarında, henüz belirlenemeyen nedenle yangın çıktı. Basit bir tamirat işlemi, özensiz ve muhtemelen tarihi binalar konusunda deneyimsiz bir tamirat firması ve yerel yöneticilerle ilişkilendirilen rant dedikoduları. İçinde yer aldığı belediye “bizden alınmış bir onarım ruhsatı yoktur, çalışma kaçaktır” diyerekten topu üzerinden atıyor. Mimarlar Odası “biz öncesinde uyarıda bulunmuştık, uyarımızı dikkate almadılar” ifadesiyle adeta bir çocuk gibi küstüğünü, darıldığını ilan ediyor. Gar müdürü itfaiyeye hemen haber verdiklerini söyleyerek, kısa sürede söndürdükleri için itfaiyeye methiyeler sıralıyor. Herkes yanan çatı özelinde. Hadi tamam kalın bu özelde de hiç olmazsa “nerede iş müfettişleri diye sorun, “çatı çalışanları sigortalı mı” diye incelemede bulunun, “tamiratı yapan kişilerin ehliyetli olup olmadıklarını” sorgulayın mesela,  “yangın güvenlik önlemi niye alınmamış” diye hesap sorun, hiçbirini yapamadın temel kurulması gereken sistem olan “çatı springer sistem neden kurulmamış” bunu izah etmelerini isteyin. Normal şartlarda bu eksikleri olan binlerce işveren milyarlarca lira ve hapis cezalarına çarptırılmakta, sahi takip edecek/edebilecek misiniz bunları sorumlu ve ilgili birimler olarak. Diğer taraftan da bazıları konuyu garın sınırları içinde yer aldığı belediyeye yıkma hesapları içersinde bir kulp bulma isteklerinden.

Oysaki yanan sadece bir çatı, sadece bir bina değil, yanan bizim tarihimiz, bizim kültürümüz. Aslında yanan biz olduk, biz olabilme bilincimiz oldu.
İstanbul’un en güzel silüetlerinden birine sahip olan Haydarpaşa Garı ve çevresi hakkında yangın öncesinde ve sonrasında yazılan ve dillendirilen bir çok dedikodu oldu. Haydarpaşa Garı yeni bir dönüşüm projesiyle anılmaya başlanmış güya beş yıldızlı otel ve alışveriş merkezi ihtiyacını karşılayacakmış. Hatta proje kapsamında liman ve gar bu bölgeden çıkarılacakmış yerine iş ve eğlence merkezleri, gökdelen, yat ve kruvazör limanlarının olduğu bir bölge haline getirilecekmiş. Yerli Manhattan olacakmış başka bir ifadeyle. Programa verilen başka bir ad ise Dünya Ticaret Merkezi’ymiş. Gar ve liman çevresine, New York'ta 11 Eylül saldırılarıyla yıkılan ikiz kulelerin benzerlerinin inşa edilmesi düşünülüyormuş. Projenin mimarının ismi bile belliymiş. Daha neler neler... Belçika’lı meşhur firma Atelier D'art Urbain tarafından hazırlanan ve Venedik tarzı kanalların yer aldığı projeler, konut, ofis, otellerin yanı sıra alışveriş merkezi, kongre merkezi, fuar alanları ve marina da bulunduğu bir yapılandırma, Kadıköy ile Üsküdar ilçelerinden arazileri de kapsayan merkezler, rekreasyon alanları. Bazıları ise direk hedefe yönelik yapıyor dedikodusunu: “Proje temel olarak Haydarpaşa Garı ve liman sahasındaki TCDD işletme faaliyetlerinin durdurulması ile bu alanda mevcut tarihi gar binasını da içerecek şekilde yeni rant merkezleri oluşturulmasını hedefliyor.” Tabi tüm bunlara karşı alınan önlemler de sıralanmakta daha doğrusu arkalarına sığındıkları tek bir karar sürekli dillendirilmekte: "Garın Kentsel ve Tarihi SİT alanı olarak kabul edilmesi kararı "...

Kültür durağan değildir. Zaman içinde değişir, maddi öğeler daha hızlı değişir. Bir kültürde ortaya çıkan maddi veya manevi kültür öğesinin dünyadaki başka kültürlere yayılması olarak tanımlayabileceğimizrant için her yol mübahtır, gerisi teferruattır düşüncesini getirir. Bu anlayış üniter devlet yapımızı yok eder, kardeşi kardeşe kırdırır ve birgün yok olmamıza neden olur.
Ulusal çıkarlar ve ülke menfaatleri için yapılacak her bir proje bana göre desteklenmelidir. Yeter ki iktidar olsun, muhalefet olsun, tüm kesimlerin, tüm bireylerin aynı kültür içersinde yoğrulmaları ve millet olabilme özelliğini taşıyabilmesidir. Önemli olan paylaşılan hayallerin ve vizyonun aynı olabilmesidir. Önemli olan aynı yöne tüm bireylerin bakabilmesidir. Binalar işte bu uğurda korunadabilir Berlin’de olduğu gibi yıkıladabilir.

Cazda “mükemmel bir durumda olmak - being in the groove ” diye bir deyim vardır. Bu deyim bir topluluğun “tek bir kişi olarak çalmasını ” anlatır. Bir olabilmektir mükemmeliyet.

Dilerim ortak bir kimlik ve sadakat hissi etrafında birgün toplanabilir ve tek bir kişi gibi çalmayı başarabiliriz ...

11 Aralık 2010 Cumartesi

Kıyamam...


Eğer çok az bir uyku ile geceyi geçirmişseniz paniklemeyin çünkü gecenin sabahı düşündüğünüz kadar korkunç olmuyor. İçilecek 2 bardak ılık su ve sonrasında sade koyu bir kahve ile pekala günü sorunsuz geçirebiliyorsunuz. Akşam yemek sonrası birazda psikolojik etkenlerden erkenden yatmak istersiniz ama belki gün boyu alınan kafeinlerden uykunuz hemen gelmeyebilir. Ne var canım bunda birazdan sabaha kadar mışıl mışıl uyurum dedikten bir kaç saat sonra saat mesela 1:00’i gösterirken oğlunuz tekrar öksürmeye ve tekrar ağlamaya başlayabilir. Hafif panik dalgası işte o an vücudunuza girer.


Buluşma noktası yine bizim odanın yatağı oldu. Yaklaşık 18 saatlik bir aradan sonra tüm ev ahalisi işte yeniden bir araya gelmiştik. Bağırsak enfeksiyonu bir gün ile sınırlı kalmıyormuş. Gece mesaisi 1:00’de başladı. Bir önceki akşamdan tecrübeli olduğumuzdan hareketlerimiz çok daha uyumlu, davranışlarımız çok daha az panik havasındaydı ki bu da zaten uykumuzu ağırlaştırıyordu. Eşimin annesini yalnızca buluşma anında bir ara hatta bir an gördüm, sonra anladım ki bu geceyi izinli olarak geçirmeye karar vermiş. Kendisi uykudayken biz görevlerimizin başındaydık.

Eğer çok az bir uyku ile geceyi geçirmişseniz paniklemeyin demiştim ya, ikinci geceyi de benzer geçirecekseniz size tavsiyem panikleyin. Belki bu panik sizi ayakta tutabilir. Beni ayakta tutan ise ne panik, ne içtiğim ılık sular ne de kopkoyu sade kahve oldu. Ben ayakta  tutan 20. yüzyılın en önemli kuramsal fizikçisi olarak nitelendirilen Albert Einstein geliştirdiği Görelilik kuramı (İzafiyet Teorisi ya da Rölativite Kuramı da denmekte) oldu. Eşim sabah o kadar bitmiş, o kadar uykusuz görünüyordu ki ben kendimi inanın şanslı saydım. Onunla karşılaştırıldığımda ben sanki günlerdir kuş tüyü yastıklarda uyumuş bir adam gibi duruyordum. Bu bitmişlik görüntüsü aslında buz dağının görünen yüzü idi. Altta kalan büyük parça ise gururdu. Oğlu için uykusuzlukta 2.geceyi devirmenin haklı mutluluğunu ve gururunu yaşıyordu. Kolay değil uyku ile yapmış olduğu bu savaş ve sabahında ki zafer, ondan beklenen bir durum değildi. Bu vesile ile tüm alkışlar eşime ...

İşin ilginç yanı bu zaferi tamamen sahiplenmesiydi. Ne sabah uykusuzluktan gülmekte bile zorlanan babası ne de onunla tüm geceyi beraber geçiren ben, bu zaferden nasiplenebilmiştik. Eminim ki yıllar sonra oğluma bugünler çok farklı anlatılacak. Onun gerçek olarak sunduklarını ben ise her defasında aptal bir cesaretin sonucu sahnede bir adım öne çıkıp seyirciye finali yapar gibi ve ya sanal mahkeme salonunda jüriyi etkileyecek konuşmamın sonunda parmağımla gösterir gibi eksik diye bağırarak düzelteceğim. Hayır diyeceğim bağırsak infeksiyonu ile savaşında  yanında yalnız annen değil, ben de vardım, deden de vardı. Anneannen ise yalnızca ilk bölümünde yer aldı.

Oğlum bu sabah çok daha iyi. Umarım ki gün içerisindeki uyumalarına ek olarak bu akşam da güzel güzel uyuyacaktır. Dedesi zaten gün içerisinde en az oğlum kadar uyumakta. Anneannesinin bu anlattıklarımda da anlayacağınız üzere uykusuzluğu bulunmamaktadır. Eşim ise  muhtemelen akşamüzeri işten erken çıkıp eksiğini tamamlayacaktır. Ben mi? Ben bir babayım, üşümem ve uyumam. Ben oğlumun kahramanıyım. Eşimin birtanesiyim. Bu sıfatlar ve yaşattığı duygular bana yeter.

Eşim de ben de Zerrin Özer’in Kıyamam şarkısını çok severiz. İki bebeğimin uykusuzluğuna ben de gerçekten kıyamıyorum ...

8 Aralık 2010 Çarşamba

Hastalık küçük adamlara hiç yakışmıyor ...

Ne içe yönelik bitmeyen yolculuklar, ne şarapta saklı olan gerçek, ne Sabrili ya da Sabrisiz Galatasaray, ne Caillou ya da ufacık minnacık küçük balık, ne de medyamızın ne dünü ne bugüne ne de yarını ... Varsa ve yoksa yalnızca ve yalnızca yakışıklı bir tanecik oğlum. Allah her şeyden önce bizlere sağlık versin, gerisi inanın dostlar koca bir hiç.

Dün akşam hazır eşimin anne ve babası bizlerle beraberken bir kaçamak yapıp, şarapta gerçeği bulmak yerine rakı ile hasret gidermek istedim. Başlangıçtaki hoş beş güzeldi de sonrasında saat 1:00 gibi başlayan ve beni uykudan uyandıran baş ağrısı pek tatsızdı doğrusu. Aslında 10:00 gibi yatmak istemiş ama eşimin oyalaması sonucu ancak 11:00 gibi yatabilmiştim. Uyanmam sonrasında beşer onar dakikalık süren rem uykucuklarıyla geceyi geçirmeye çalışıyordum. Nicedir ilaç detoksu yapmaya çalıştığımdan da ağrı kesici bir ilaç almamıştım.Yazılarımı okuyanlar bilirler benim uykum hafiftir, bir de zaten derin bir uykuya geçmediğimden sabaha karşı 2:30gibi, oğlumun öksürüğü ile hemen uyandım. Normalin üzerinde desibeli olan bir öksürüktü. Hem merak ettiğimden ve hem de üzerini açtığından emin olduğumdan yanına gitmek için kalktım ki ağlamaya başladığını duydum ve saniyesinde kendimi yanında buldum. Başım zaten ağrıyordu ve bir de ani hareketle yanına gittiğimden çatlayacak seviyelere bir anda ulaştı.

Oğlumum suratı iyi değildi. Öncelikle uykulu olduğundan gözleri kapalı, belli bir yeri ağrıdığından da sıkıntılı bir ifadesi vardı. Bir yandan hem ağlıyor ve hem de kucağıma almamı hareketleri ile anlatmaya çalışıyordu. Tabi hemen aldım. Bu arada seslerimizi duyan evdeki tüm ahalide odaya toplanmıştı bile. Oğlum bir yandan ağlıyor bir yandan uyumaya çalışıyor bir yandan da anlayamadığım birşeyi yapmak için uğraş veriyordu. Sonradan anladım ki kusmaya çalışıyormuş. Oğlumun bebekliği dönemlerinde tabi ki kusmaları olmuştu ama bunlara daha çok vücudun savunma mekanizması gibi işleyişi olan refleksel kusmalardı. İlk defa bilinçli olarak kusuyor olacaktı. Normal olmayan bir süreçti, akış en azından ters yönde idi. Ben ilk önce yalnızca kokuyu farkettim sonrasında da gece boyunca 4 defa üzerimi değiştirdim. 

Oğlum sıkıntılı bir gece geçirdi. Beşer onar dakikalık uykular sonrasında gelen sancı ve bulantı krizleri ile geceyi geçirmek zorunda kaldı. Bizler ise onun uykuya dalması ile yataklara dağılıyor sonra onun uyanması ile buluşma merkezi olan bizim odamızın yatağında buluşuyorduk.

Özel bir parantez eşim için açmak isterim. Dün akşam eşimin değişik bir yüzü ile karşılaştım, tanıştım: Davul çalsa yanında uyanmayan eşim, oğlu için dimdik tüm gece ayakta idi, idareyi ele almış olayları kontrol altında tutuyordu ve uykusuzlukla sanki dalga geçiyordu. Tüm gece boyunca yalnızca sabah 7:00 ile 8:00 arasında uyudu. Tamam işten erken gelip akşam üzerini uykuyla geçirdi ama ben onunla dün akşam gerçekten büyük gurur duydum

Dün gece ya da sabah saat 2:30 ile 7:00 arasını biz uyanık geçirdik. Korktuk, endişelendik, panik olduk. Oğlumuzun sürekli yanında onu destekledik ve bizim için herşeyden önemli olan varlığın o olduğu gerçeğini hücre seviyelerimizde adeta öğrendik. Dedim ya ne içe yönelik bitmeyen yolculuklar, ne şarapta saklı olan gerçek, ne Sabrili ya da Sabrisiz Galatasaray, ne Caillou ya da ufakcık minnacık küçük balık, ne de medyamızın ne dünü ne bugüne ne de yarını ... Varsa ve yoksa yalnızca ve yalnızca yakışıklı bir tanecik oğlumuz.

Oğlumuz ilerleyen saatlerde ishal oldu. Sorunlu bölge yer değiştirip mideden bağırsaklara iniş yapmış. Doktoru ile telefonda konuştuk ve bağırsak enfeksiyonu geçirdiğini öğrendik. Bu akşam yemeğinde pirinç lapası yedi ve erkenden de uyuyakaldı.

Hastalık bu küçük adamlara hiç yakışmıyor ama ne yapalım alışacağız çok zor olsa da... 

1 Aralık 2010 Çarşamba

Ba'dan babaya, babadan babama geçen babişko olma yolundaki 2 macera dolu yıl ...

Geçen gün eşim benimle bir blog paylaştı: Blogcuanne  Sürekli beğenerek takip ettiği birkaç blogdan bir tanesi olan bu blogda yayınlanan son yazı, diğer yazılar gibi çok hoşuna gitmiş ama bu sefer benimle de paylaşmak istemiş. Yazıyı okudum. İki çocuk sahibi bir annenin hazırlayıp paylaşıma açtığı ve annelik temelinde yazılar olan oldukça başarılı bir blog. Eşimin bana gönderdiği son blog yazısı da çok güzeldi. Her şeyden önce içten ve birçok izleyicinin hislerine tercüman olan bir yazıydı. Ben çok beğendim.  

 Yazısının başlangıcında bir önceki yazısına atıfta bulunaraktan çocukları sonrasında sürekli erken kalkmak zorunda kaldığını, dizi veya film seyretmesindeki zorlukları, velhasıl çocuklarını çok seviyor olmasına rağmen eski hayatını da çok özlüyor olmasından bahsetmiş. Yazıyı okurken kesin bu yazıyı eşim yazmıştır diyesim geldi. O kadar eşimin hislerini yansıtan bir yazı idi. Onun bu yazısını beğenip destekleyen yorumlar bir hayli olmasına rağmen, blogcuanne’ye göre acımasız olarak nitelendirilen yorumlar da vardı. Hatta bu yorumlardan bir tanesini de okuyucularla paylaşmış. Söz konusu yorumu ben de okudum ve hemen belirtmeliyim ki ben de çok acımasız, duygusal, subjektif  ve esneklikten uzak buldum. O kadar ki yorum “...Erkekler haklı, kadınlar bir türlü mutlu olmuyorlar” diye bitirilmiş. İfade sert ve acımasızdı da bence belki de açıklanmak istenen bu değildi. Daha doğrusu açıklanmak istenen yarım kalmış gibiydi. İşte bu nedenle karşı yorumu acımasız bulmakla beraber eksik de buldum.

Blog yazmaya karar verdiğim ilk anda aklıma gelen ilk şey Vivaldi’nin muhteşem Dört Mevsim Konçertosu oldu. İnsan hayatının ve ruh halinin iniş ve çıkışlarla dolu olduğunu, birbiri ardına takip eden dönemlerin olduğundan bahsetmiştim daha ilk yazımda. Yıl içerisinde süreklilik ve çeşitlilik gösteren mevsimler gibi yine aynı Dört Mevsim Konçertosunda yer alan küçük bölmeler gibi, her bir olay, her bir dönem, birbirinden bağımsız birer konçerto gibi farklı olabilmekte. Zaten sırf bu nedenle de duygu ve düşüncelerimi paylaşacağım bu sayfalar için Dört Mevsim metaforunu kullanmıştım ve  kişiselleştirerek “İçimdeki Dört Mevsim” demiştim.

Eşimin de benim de anne-baba olmadan önce başka birer hayatlarımız vardı. Mesela bol bol sinemaya giderdik. Ne de çok severdik dev akranda yüksek desibelli karanlıkta filmler seyretmeyi. Yemeğe çıkardık mesela. Evde yemek yapmak istemediğimizden, dışarıdan eve siparişlerde bulunurduk. Akşamları oturur şarap içerdik. Hele ki benim günlük oluşturmuş olduğum kutsal bir ritüelim bile vardı. Ertesi sabah erken kalkma derdimiz olmadan sabahlara kadar film ya da dizi seyrederdik. Hele ki 24 dizisini. Ne akşamları ve ertesi günleri o dizi uğruna heba ettik, ne uykusuz olarak işe gittik. 

Eşimin aralıksız 8 saat uyumayı nasıl özlediğini en iyi ben biliyorum. Kimin olduğunu bile bilmeden konserlere gitmeyi en az onun kadar ben de özledim. Alışveriş merkezlerinde acele etmeden, amaçsız, zamansız, düşünmeden mağazalarda dolaşmayı, Beyoğlu’nu eşime sevdirme çalışmalarımı, boğazda rakı-balık hadi onu da geçtim en azından haftasonları kahvaltı olayını ben nasıl özledim ki eşimi düşünemiyorum bile. Eşim de ben de arkadaşlarımızla buluşmayı özledik. En çok da “ne zaman uyanacağımız belli değil hemen yatmalıyız” dememeyi özledik belki de... Anne olmak çok zor. Baba olmaktan çok daha zor. Bunu biliyorum ve onu anlıyorum. Sürekli oğlumuz odaklı bir hayat sürmek de. Onun mutluluğu, huzuru, alışkanlıkları için sürekli düşünüyor, çaba sarf ediyor. Yemeklerini düşünüyor, kitaplarını, oyuncaklarını, internete her girişi oğlumuzla ilgili. Soluk almak istediği anlar olduğunu biliyorum.

Bununla beraber evlenmeden önce ikimizin birer hayatı vardı. Kendi evlerimize taşınmadan, hala anne ve babamızın evinde yaşarken de birer hayatlarımız vardı. Mesela benim askerlikten önceki ve sonraki hayatlarım vardı. Bugünkü çocuklu hayatımla karşılaştırıldığında marjinal ya da hareketli denilebilecek bir evlilik öncesi hayatım vardı. Evlilik öncesi hayat evlilikle, çocuksuz evlilik hayatı ise oğlumuzla bir son buldu. Dönemler kapandı ve yeni dönemlere giriş yapıldı. Hepsi kendi isteklerimiz ve tercihlerimizdi. Dayatma olmadan hür iradelerimizle alınan kararlardı. İşte sorgulanması gerekende bu nokta aslında yoksa uykusuz ya da dizisiz geçirilen geceler değil .

Önceleri yalnızca kendimize karşı sorumluyduk. İstediğimiz hayatı olabildiğince yaşayabiliyorduk. Sonra sevdik, anlaştık, ve evlendik. Sevdiğim, anlaştığım, evlendiğim kadınla bir orta yol bulduk. Yeni dönem başlamıştı. Artık hem kendime ve hem de herbir anımı büyük bir keyifle geçirdiğim eşime karşı sorumluydum. O bir yetişkindi. Ona karşı ya da ondan sorumlu olmak zor değildi, hatta bilakis keyifliydi. Sonra oğlumuz oldu. Bir önceki dönem kapanmış ve yeni bir döneme başlamıştık. Eski dönem daha öncekiler gibi bitmeli ve bir orta yol bulunmalıydı. Üçümüzü barındıran bir orta yol. Oysa biz bulamadık ve bir önceki dönemde takılı kaldık.

Genel kabul  “anne” olunca herşeyden vazgeçmemiz gerektiği ve varsa yoksa çocuğumuz için yaşanması gerekliliği idi ve biz farkında bile olmadan oğlumuz odaklı bir hayata merhaba dedik. Mahalle baskısı belki dışarıda yoktu ama bizim içimizde vardı. Eşim bir anda kendini evladı için yaşayıp gerisine boş veren, bu nedenle işini ve hatta beni ikinci plana atan bir kişi oldu çıktı. Özel hayatı, hobileri, kişisel zamanı, giyinmesi, makyajı kalmadı, yok oldu. Sorumluluk bilinci yakıcı hale geldi bir anda. Mutlu olmayan, sürekli birşeyleri özleyen biri nasıl oğlumuza mutluluk verebilirdi ki?

Akşam eve gelip dinlenemeden, duş alamadan, eşimle salonun ortasında tepside yemek yemekten, sürekli baby tv ya da baby first tv ya da son zamanlarda Caillou izlemekten, orta sehpayı kaldırıp evin düzenini değiştirmekten, kapı aralıklarını ve köşe yerleri süngerle kapatarak maksimum koruyucu olarak hem kendi hayatlarımızı ve hem de oğlumuzun hayatını daraltmaktan, sabahın köründe kalkmaktan, yemek yedirmeye çalışmaktan, karnı acıkınca zaten yer merak etmeyin zihniyetine bir türlü alışamamaktan elbette biz de yorulduk.

"Kiminle tanışıp sohbet etmek isterdiniz?" yazımda da  belirtmiştim, ben elimdekilerin kıymetini bilmeye çalışan ve sürekli Tanrı’ya teşekkürlerimi sunan birisiyim. Eşim de en az benim kadar öyle. İnsanın bazı özgürlüklerini özlemesinin şikayet etmek olmayacağını da biliyoruz aslında. Eşimin "çocuğum için her şeyden vazgeçerim” diyen bir anne olmasını istemediğim gibi "bir gülümsemesi her şeye değer" kandırmacasına inanan birisi olmasını da istemiyordum. Bu düşünce yapısının devamında onun ne kadar mutsuz olacağını ve bunun da bizleri nasıl kötü etkileyeceğini en azından tahmin edebiliyordum.


Orta yol yoktu çünkü biz ne zamandır robot gibi yaşamaya kendimizi alıştırmıştık ve dışına çıkmaya ve sanki varmış gibi düzenimizi bozmaya korkuyorduk. Sabah aynı saatte kalkan (ya da kalkmak zorunda kalan) ve uykusunu almak için erken yatan, arada işine gidip yemek yiyen birisiydik ve yalnızca oğlumuz vardı bizim için. Ama hata yapıyorduk aslında, eşim de ben de.

Sonra bunu kırmaya ve orta yolu bulmaya karar verdik. Başka bir ifadeyle önceki dönemi kapatmaya ve yeni dönemi açmaya karar verdik. Her bir dönem kendine özgü olmalıydı ve başka dönemlerle kıyaslanmamalıydı. Her çocuk nasıl kendi özelinde ise, farklıysa, her anne ve baba da aslında sokulmak istenen kalıplara rağmen farklı olmalıydı. Bu işin bir standardı yoktu, olmamalıydı. Geleneksel anne-baba kalıplarından (kendini çocuğuna adayan, çocuğu için varolan) bıkmıştık zaten beceremiyorduk da. Bilgi ile yoğurulmuş, sorumlu anne-baba modeli ise bizi çok yoruyordu. Bir yandan da hayat hızla akıyor ve özlediklerimizi en sevdiğimiz varlık yüzünden yapamıyorduk. Onu üstü kapalı ve içimizden suçluyor olmak da en kötüsü oluyordu. Psikolog ile tanışacağımıza orta yol ile tanışmaya karar verdik ve vazgeçtik. Kıyaslama yapmaktan vazgeçtik, şüphe etmekten vazgeçtik. Yemek yedirmek için zorlamaktan, peşinde koşmaktan vazgeçtik. Evin içinde ya da parkta bir gölge gibi başına bir şey gelmesin diye sürekli yanında dolaşmaktan vazgeçtik. Sanki kutsal kitapta yazıyormuş gibi belli saatler arasında uyumasını zorlamaktan vazgeçtik.

Eşim artık güzel giyiniyor, makyajını da yapıyor, saç bakımı bile artık hayata yeniden geçti. Her gün oğlumuzla kaliteli zaman geçirmeye çalışıyoruz. Boğazda kahvaltılara başladık. Hala çok seviyor olmamıza rağmen Günaydın'da artık yemek yemiyoruz, onun yerine bir ablanın çocuklara bakmaya başladığı, harika oyuncakların olduğu Namlı'yı tercih ediyoruz. Oğlumuzun akşam uykuları nispeten daha bir düzenleşti, bu nedenle çok erken yatmak zorunda da değiliz, bazen akşamları film bile seyrediyoruz. Bazen benim ailem ve bazen de eşimin ailesi bizde iken akşamları baş başa bile dışarı çıkabiliyoruz. Geçen gün mesela bir rum tavernasına gittik ve arada bir evi arayıp sormamız dışında çok da eğledik. Evde dedeler nineneler olunca hafta sonları dokuzlara kadar uyuduğumuz bile olmaya başladı. Alışverişlerde oğlumun da fikrini alıyoruz ve yemeğini 5:30'da yemeli, 7:00'de banyosu var ve 8:30'da en geç yatar formülasyonunu da kaldırıp attık hayatımızdan. Bazen 9:30'ları bile buluyor yatması. Kötü anne ve baba mıyız belki evet ama artık eve gelenlerin ellerini özel bakteriyel sabunla yıkatmak zorunda bırakmayan (yıkamak isteyene ama karışmayan), oğullarının öpülmesine ses çıkarmayan mutlu birer anne ve babayız.

Tüm uyarılara inat koltuk takımımızı da değiştireceğiz ve benim ne zamandır beğendiğim o halıyı da alacağız. Geleneksel olsun modern olsun, tüm çocuklar büyüyorlar. Kimisi başarılı oluyor kimisi daha az başarılı oluyor. Ben oğlumun mutlu ve huzurlu olarak büyümesini istiyorum ve bunun için önce bizim mutlu ve huzurlu olmamız gerekiyor ve biz robotlaşmayı bırakarak bunu yapmaya çalışıyoruz.

Oğlumuz  benim için de eşim için de dünyadaki en önemli varlık. Onsuz bir hayat düşünemeyiz bile. Eşim de ben de önceki dönemleri tabi ki özlüyoruz, plansız programsız yaşadığımız o dönemleri ama anne olmak, baba olmak kesinlikle dünyanın en güzel duygusu. Her gün onlarca kez şükrediyorum varlığına. Onun uykudan "baba" ya da "anne" diye uyanıp seslenmesini ve bizleri görünce kocaman gülümsemesi sırasında hissettiklerimi başka bana ne hissettirebilir ki?

Peki biz bir orta yol bulabildik mi? Blogcuanne yazısını " ... Her şey toz pembe mi?" diye sorarak bitiriyor. Cevaplar aslında aynı. Bu dönem de aynı hayatın diğer tüm dönemleri gibi biraz siyah biraz beyaz. Ne 1 ne de 0. Fuzzy mantığı burada da geçerliliğini sürdürmekte; hep grinin bir tonunu yaşıyoruz. Biz 3 kişilik dev bir aile olarak orta yolu hala arıyoruz ve eminim çok yakında bulabileceğiz ve hayır hayat bu dönemde tüm güzelliklerine rağmen hiç de toz pembe değil ama söyler misiniz hangi dönem toz pembe ki?

Eşim bana geçen gün bir kitap ve bir de ayıraç almış. Ayıraç da "Herkes baba olabilir ama babişko olmak herkesin harcı değildir" yazılıydı. Kitabın içinde bir de kendi el yazısı ile bir not vardı: "Ba*'dan babaya, babadan babama geçen 2 macera dolu yıl ... Mükemmel bir babişko olacağına eminim ...". Hayatı işte toz pembe kılan bu tür yazılar, bu tür jestler bu tür birliktelikler, yoksa gerisi hep laf-ı güzah ...



 * Oğlum bana ilk "Ba" olarak seslenmeye başlamıştı.

26 Kasım 2010 Cuma

Alain de Botton & Proust ikilisi ile Yaşama Sanatı – Bilgeliğe giden yol

 Alain de Botton’un Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir? adlı kitabını okumaya devam ediyorum ve itiraf etmem gerekir ki büyük keyif alıyorum. Sizlerle kitapta yine ilgimi çeken başka bir noktayı paylaşmak istiyorum. Proust’a göre bir sorunla karşılaşıncaya, bir olay umduğumuzdan farklı gelişinceye kadar, hiçbir şeyi doğru düzgün öğrenmiş sayılmıyoruz.

“ ...Yalnızca hastalık bile, hasta olmadığımız zaman asla farkına varamayacağımız süreçlerin farkına varmamızı, bu süreçlerin ne olduklarını öğrenmemizi sağlar. Her gece doğruca yatağına koşan, uyanıp tekrar ayağa kalkana kadar yaşamdan kopan bir adam, bırakın uyku üzerine büyük keşifler yapmayı, uyku ile ilgili küçücük bir gözlemde bulunmayı bile aklından geçirmeyecektir. Aslında o, uyuduğunun da farkında değildir. Ama birazcık uykusuzluk, uykunun değerini anlamamız açısından yararlı olacak, karanlığımıza ışık tutacaktır. Çok güçlü bir bellek, belleğin işleyişini incelemek için en iyi araç değildir...”

Proust’un düşüncesine göre, merakımızın tam olarak uyanması için bir rahatsızlık duyuyor olmamız gerekiyor. Zihinsel etkinlikleri de ikiye ayırmakta: Acı vermeyen düşünceler ki herhangi bir rahatsızlıktan doğmazlar; burada gerçek bir merak değil, insanların nasıl uyuduğunu ya da niçin unuttuğunu öğrenmek için duyulan bir istek söz konusudur ve Acı veren düşünceler. Bu düşüncelerde ise uyuyamayan ya da bir adı hatırlamakta zorlanan kişinin rahatsızlığı sonucunda ortaya çıkarlar ve yine Proust’a göre bu düşüncelerin çok daha ayrıcalıklı bir yeri vardır. Hayatın kendisi sayesinde acı çekilerek varılan bilgeliğin bir öğretmen sayesinde acı çekilmeden varılan bilgelikten üstün olduğuna da inanmaktadır.

“... Mutluluk beden için iyidir ama zihnin gücünü arttıran şey kederdir...” Yani aslında ifade etmeye çalıştığı şey özetle kederlerin, mutlu olmadığımız zamanlarda yapmaktan kaçındığımız zihinsel çalışmaları yaptırdıklarıdır bizlere.

 “...Gereksinim duyduğumuz ve bize acı çektiren kadın, ilgi duyduğumuz bir dahinin yapabileceğinden çok daha derin ve hayati duygularımızı su yüzüne çıkartabilir...”

Aslında herşey normal giderken bazı şeyleri görmezden gelmemiz bana çok da ters gelmiyor. Araba düzgün çalışıyorsa, işleyişini öğrenmemize ne gerek var ki günlük koşuşturmacaya ek olarak. Sadakat varsa ihanet dinamiklerini öğrenmenin faydası ne olacaktır ki? Ancak madalyonun öbür yüzü de hayatın içinde var tabi ki. Kederle ya da kabullenilmesi zor bir durumla karşılaştığımızda başımızı yorganın altına gömüp bir güzel ağlarız. Keder konusunda son derece deneyimli olan Proust bunu en iyi bilenlerdendi:

Yaşama sanatı, bize acı çektiren insanlardan yararlanmaktır.”       

Bu yaşama sanatı neleri içine alıyordu? Bir Proust taraftarı için en önemli iş, gerçekliğin daha iyi kavranmasıdır. Sevgilimizin bizi niye terkettiğini, bir davet listesinde niçin yer almadığımızı, geceleri neden uyuyamadığımızı, ilkbaharlarda polenlerle dolu kırlarda neden yürüyüş yapamadığımızı anlayamayız bir türlü. Bu rahatsızlıkların nedenlerini bulmak, acı çekmemizi tümüyle önlemez ama iyileşmemiz için temel oluşturabilir. Böyle bir anlayış, bu sorunlarla boğuşan tek kişinin yalnızca biz olmadığımız gerçeğini de gösterir bizlere.

“Kederler, düşüncelere dönüştükleri anda bize acı çektirme güçlerini yitirirler.”

Ancak, genellikle çekilen acılar düşüncelere dönüşmez, varolan gerçek dünyayı anlamak yerine bizi daha kötü bir yöne iterler. Bu yeni yön bize yeni birşey öğretmez bilakis hayati düşüncelerden iyice uzaklaşırız. Proust’un romanı acı çekme konusunda başarısız insanlarla doludur. Aşkta ihanete uğradıkları, partilere davet edilmedikleri için kan ağlayan, toplum tarafından aşağılanan ya da entelektüel yetersizlikleri yüzünden acı çeken ama bu acılardan hiçbir şey öğrenmeyen bu kişiler, böylesi durumlara kibir, zalimlik, umursamazlık, kin ve öfke ile tepki verirler. Aslında bu savunma mekanizmaları kendilerini yıkıma daha da yaklaştırmaktadır.

Bilgeliği keşfetme ve huzurlu bir hayat sürme anahtarı aslında bizlere şifrelenip öksürükler, alerjiler, topluluk içinde yapılan gaflar, aldatılmalar... vb biçiminde sunulmakta. Suçu yemeklere, insanlara, zamana, hava durumuna atmak bize ancak zaman kaybettirecektir.

10 Kasım 2010 tarihli Ben kendi kaderimin efendisi ve kendi ruhumun kaptanıyım yazımda belirtmiş olduğum bazı noktaları da tekrarlamak isterim.      

“ ... Ben içsel yolculuklarım için dibe vurmayı beklemiyorum. Zorunda kalarak bir savunma psikozu ile değil ama bilinçli bir seçim bir tercih olarak bu yolculukları gerçekleştirmeğe çalışıyorum. Ulaşılacak yer, ya da hedef de önemli değil benim için, yolculuğun zaten kendisi yeterince heyecan verici. Amaç ise aslında belli. Mümkün olduğu kadar egolardan kurtulabilmek ve böylelikle de korkularımızdan. Derinliklerde sakladığımız ve sevgiyi engel olan korkularımızdan. Bir nevi yapılan yolculuk korkularımızın sevgiye dönüştüğü bir sistem. Anahtar kelime ise bu dönüşümde affetmek. Kendimizi ve geçmişimizi affetmek. Derinlere itmiş olduğumuz, sanki hiç yokmuşlar gibi yaşamaya devam ettiğimiz ve içinde öfke ve kin barındıran tüm olayları, tüm yaşanmışlıkları sevgiye dönüştürebilmek için affetmek.

Her defasında “Neden ben” yerine “Ne öğrenebilirimi” sorabilmek kendimize. Sübjektiflikten bir parça yukarı yükselmek ve resmin bütününü görebilmek, bize öğrettiklerini yakalayabilmek ve her defasında itilmiş, unutulmaya çalışmış bir korku ile yüzleşebilmek.

Suçlama, beğenilme isteği, aldatılma, aldatma, parasızlık, aşağılanma, yalnız kalma... Korkuların nedenini bulma yerine bunları yok sayma ve suçu hep başkalarında arama, bu korkuları hep üzerimize çekmekte. Evren bu korkuların çok daha ağırlarını yaşatmakta bizlere her defasında. Ne ekersen onu biçersindir bu gerçek. Ya da başka bir ifade ile hayatı nasıl yaşarsan, hayat da sana onu verir gerçeğidir

Alain de Botton & Proust ikilisi yapmaya başladığım içsel yolculuğumda bana destek veren kuvvetli birer rüzgar oldular. Dilerim sonu olmayan bu eğlenceli ve keyifli yolculukta daha niceleri ile tanışabilir ve sizlerle paylaşabilirim. 

24 Kasım 2010 Çarşamba

Kiminle tanışıp sohbet etmek isterdiniz?

Valentin Louis Georges Eugène Marcel Proust . Fransız romancı, deneme yazarı ve eleştirmen. En tanınmış eseri 1913-1927 yılları arasında yayınlanmış, 20. yüzyılın en büyük eserlerinden biri olarak kabul edilen 7 ciltlik À la recherche du temps perdu (Kayıp Zamanın İzinde). Eserinde aristokrasinin çöküşü ve orta sınıfın yükselişi dönemine denk gelen Üçüncü Cumhuriyetçiler yönetimi altında gerçekleşen büyük toplumsal değişimleri konu alır.

Kurgunun merkezinde, 4000 sayfa boyunca adı ancak bir ya da iki kere geçen Marcel adlı başkahraman yer alıyor. Bir yazar olmak istiyor, ancak hayatının "belleğini" bulmakta güçlük çektiğinden bir türlü oturup yazamıyor. Yazarlık serüveni yedi cilt boyunca sürüyor. Bir noktada yazma işinden büsbütün vazgeçmeye karar veriyor. Eserin sonlarına doğru "belleğini" kazara buluyor ve yazmaya başlayabiliyor. Ancak bu da düşündüğü kadar hoş bir şey olmuyor. "Gerçek cennetler, unuttuklarımızdır" diyor.

Babası Achille Adrien Proust, Avrupa ve Asya'da koleranın nedenlerini ve yayılmasını araştırmakla görevli bir patolog ve epidemiyoloji uzmanı. Oğlundan çok daha fazla kitap yazmış başarılı ve zengin bir doktor. Annesi Jeanne Clémence Weil, Alsace'li zengin ve yüksek kültürlü bir Yahudi ailenin kızı.

Hastalık ve korkularla dolu geçen bir hayat, astım hastalığı, beslenme ve sindirim problemleri, takıntılar, cilt duyarlılıkları, sürekli üşümeler, yükseklik, fare ve diğer fobileri, öksürükleri, sürekli yatakta zaman geçirmesi ve diğer hastalıkları. Tüm bunlara çevresindekilerin inanmaması ve onun hastalık hastası olduğunu düşünmeleri ve tüm ömrü boyunca devam eden sağlıksız aile ilişkileri. Yıllarca sürecek bir hastalık izni ile sözde kütüphaneci bir eşcinsel. Eşcinsellik temasını eserlerinde açıkça ve uzun uzadıya işleyen ilk Avrupalı romancı.

Son üç yılını büyük ölçüde yatak odasında geçiren bir milyoner, bir mirasyedi. Gündüzleri uyur, geceleri romanını tamamlamak için çalışırdı. 1922 yılında zatürreye yakalanıp, akciğer apsesinden öldü. Yaşarken edebiyat dünyasının yarısı onu çok parlak bir yazar, diğer yarısı da okunamayacak kadar ağır bulmakta idi.

“ ... Okuma süreci içinde her okuyucu aslında kendini okur. Yazarın ürettiği yapıt bir optik araç görevi görür yalnızca. Böylece okuyucu, o kitabı okumadan belki de asla farkına varamayacağı şeyler keşfeder kendi içinde. Okuyucunun, okuduğu kitap sayesinde kendi kendinin bilincine varması, kitabın gerçekliğinin bir kanıtıdır” saptaması bugün yazacağım konunun da nedeni oldu aslında.

İnsanlar şu anda yapmakta olduğum paylaşımlara girdiklerinde (blog, twitter ...) algıları oldukça açık olmaya başlıyor. Okudukları, dinledikleri, gördükleri her şeyden bir şeyler çıkarmaya ve bunları paylaşmaya başlıyorlar. En azından ben de süreç bu şekilde gelişti.

Dün akşam Alain de Botton’un Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir adlı kitabını okuyordum, eşim ise Yetenek Sizsiniz adlı yarışma programını seyrediyordu bir yandan çekirdek çitleterekten. Bu arada onun kadar hızlı çekirdek çitleten bir insan olabileceğine inanmıyorum, hani belki annesi onunla yarışabilir ama hepsi o kadar. Evde bazen ender de olsa toplu olarak film seyrederken en büyük kabusum onların birlikte çekirdeklerini çitlemeleri oluyor. Sabit frekans aralıklı olarak gürültü çıkarmaya, büyük bir keyifle devam etmeleri, ne film seyretme zevki bırakıyor ne de sinir. Derken birden “Eğer bir şansım olsaydı Türkiye’den Beyazıt Öztürk ve Süreyya Ciliv ile yurt dışından ise Steve Jobs, Alain de Botton ve Seth Godin ile tanışmak ve onlarla sohbet edip, tanımak isterdim” dedi.

Seth Godin
Ben de sahip olduğum yüksek nezaketten kitaptan kafamı kaldırdım ve “hayırlısı, umarım bir gün olur” dedim. Normalde konuşmamızın bununla sonlanacağını ve benim kitabıma geri döneceğimi sanıyordum ki “ya sen” sorusu ile yanıldığımı anladım. Kafamı kitaptan bir süre kaldıramadım. Hayır sıkıldığım konu kitabımı okuyamıyor olmam değildi çünkü buna zaten alışığım ben, sevdiğim, keyif aldığım işlerle uğraşırken bölünmelerim beni artık kızdırmamakta, bu konuda bağışıklığım oluşmuş durumdadır. Beni sıkan konu bunun çok ötesinde idi. Cevabım yoktu. Ne yurt içinden ne de yurt dışından tanışmak istediğim, tanımak istediğim, konuşmak istediğim kimse yoktu. Sanki şartmış gibi sorulan bu soru canımı sıkmıştı. Eşim kitap okumaya devam etmek istediğim için bu şekilde bir cevap verdiğimi sandı ve yarışmaya seyretmeye devam etti. Bense gözlerim kitapta öyle kalakalmıştım. Neden ben kimseyle tanışmak istemiyordum?Ölüme mesela yakın olsaydım (ki uzaklığını veya yakınlığını asla bilemeyiz) hayat biliyorum kesinlikle gözüme harikulade görünüyor olacaktı. Düşünün ki kendi yaşamımız bizden neleri esirgiyor; projeler, yolculuklar, aşk ilişkileri, yapacağımız çalışmalar, hepsi gelecek günlerden emin olmanın verdiği tembellikle bulanıklaşıyor ve sürekli erteleniyor. Ama bunları asla  yapamayacak olsak, herşey ne kadar da güzel olurdu! Kayıtsızlıklarımız arzularımızı öldürmekte demiş Proust. İnsanın yalan da değil diyesi geliyor. Aslında bugünleri sevmek için, felaket ya da ölüm haberlerini beklememeliyiz. Bize sonu yokmuş gibi gelen, bunun için de tad almaz olduğumuz şey aslında hayatın kendisi değil, gündelik seçmiş olduğumuz yaşamımız aslında. Ölümsüzlüğümüzden o kadar eminiz ki denemediğimiz, seçmediğimiz yaşam seçeneklerinin bizleri beklediğinin farkına bile varamıyoruz.

Konu aslında nankör olma, elindekinin kıymetini bilememe de değil. Yoksa ben sürekli Tanrı’ya teşekkürlerimi sunan ve sahip olduklarımın kıymetini bilen bir insanım. Peki ama neden ben kimseyle tanışmak istemiyordum? Cevabı aslında basitti. Ben ne zamandır robot gibi yaşamaya kendimi alıştırmıştım ve dışına çıkmaya korkuyordum. Çılgın hafta sonu kaçamakları, uykusuz işe gitmenin verdiği garip zindelik, düşünmeden atılan adımlar, sonu gelmeyen sabahlamalar, hepsi benim için çok gerilerde kalmıştı. Sabah aynı saatte kalkan (ya da kalkmak zorunda kalan) ve uykusunu almak için erken yatan, arada işine gidip yemek yiyen birisiydim ve yalnızca oğlumla ve eşimle ilgilenip, kitap okumak nicedir yeterli gelmekteydi. Ama hata yapıyorduk aslında, eşim de ben de. Hayat aldığın nefeslerin sayısı ile değil, seni nefessiz bırakan olayların sayısı ile ölçülmelidir derler ya sanırım ben bunu unutmuştum.

Kiminle tanışmak istediğimi hala bilmiyorum ama bildiğim bir şey var o da  son zamanlarda robot gibi yaşasam da robot olmadığım. Bunu kırmanın bir yolunu bulacağım ve böylelikle çok daha mutlu çok daha huzurlu ve çok daha barışık bir hayat yaşayacağım.

Sahi bu arada siz kiminle tanışıp sohbet etmek isterdiniz?