Bu Blogda Ara

bakış açısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bakış açısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Temmuz 2013 Salı

Maymunlar ülkesi

Maymunlar ülkesi. Uzun çok uzun bir süre önce yaşadığı yer burasıymış. Meğer bizle yaşamaya başlamadan evvel maymunları beslermiş bu ülkede. Maymunca bilir, dallardan dallara atlar dururmuş. Bugün bu kadar hoplayıp zıplamasının, ağaçlara çıkmak istemesinin ve bu kadar hareketli olmasının sebebi de buymuş. Maymunlarla da çok iyi anlaşırmış. Maymunlar da onu çok severmiş. Güzel zamanlarmış. Bizim Hollanda’da yaşadığımız zamanlarda o işte ağaçların üstünde maymunlarla beraber yaşarmış. Sonra birden her şey yanıp, bitip, kül olmuş bu güzel Maymunlar ülkesinde. Her bir maymun başka başka yerlere gitmek zorunda kalmış. Bizimkisi de gelip İstanbul’u bulmuş. İstanbul’da da aile olarak bizi görüp, sevip, seçmiş. Türkçe öğrenmiş ve zamanla buralarda yaşamaya alışmış. Sevmiş de, en az maymunlar ülkesi kadar sevmiş buraları ve bizleri.

Buraları güzel olmasına güzelmiş de bazen hayat istediği gibi olmamaktaymış. Bazı günler keşke hayat yalnız sadece ben olsa demeden edemiyormuş. Hayat o ve istediği kişilerden oluşsa ve keşke o kişiler hep orada olsaymış. Çok şükür ben ve annesi o isimlerden birisiyiz. Saydığı isimler dışındakiler çöpe gidebilirlermiş. İstediği ama gerçekleştiremediği bazı şeyler de varmış. Mesela yemekleri Aşçı Fernando’nun yapmasını istermiş. Fernando ile konuşur ve yalnızca köfte, pilav ve pizza yapmasını söylermiş. Aynı tabakta iki farklı yemek servis edilirse geri gönderirmiş ama. İki yemeğin birbirine karışmasını sevmiyormuş çünkü. Yıkanmak için de bizim banyoyu tercih etmiyormuş. Fireman Sam’i çağırıp, onun hortumundan fışkıran su ile yıkanmak istermiş. Yardımcımız Zeynep’in yıkama ve ütülemelerini seviyormuş ama benim tamiratlarımdan memnun değilmiş. Bob the builder mutlak surette bize çağrılmalıymış. Hayat güzel olmasına güzelmiş ama uyumak kötü hem de çok kötüymüş. Keşke uyumak hiç olmasaymış.

Hayat çok şükür ki oğlumun etrafında dönmekte. Bizler ise yalnızca onun annesi ve babası olmaya çalışmaktayız. Çalışmaktayız diyorum çünkü bazen onun birer uzvu gibi hareket ederken kendimizi bulabiliyoruz. Bu tabii ki istenen ve arzu edilen ve dahası planlanan bir durum değil ama çok akıllı ve daha da önemlisi çok tatlı. Bir anda ebeveynlikten uzuv olmaya dönebiliyoruz. Bu da hem bizim için çok yorucu oluyor ve hem de aile içi optimum mutluluk dengesini sarsabiliyor. Ülkemizde son zamanlarda yaşanan sevgisizlik ve hoşgörüsüzlük ortamında evimizde bir sevgi ve hoşgörü ortamı yaratmaya çalışmak bugünlerdeki en önemli görevimiz. Bu uğurda bazen esnemelerimiz de olabiliyor işte. Hani bulsak Fireman Sam’i de, Fernando’yu da, Bob the builder’ı da evimize davet edeceğiz.  Yeter ki o hep mutlu ve huzurlu olsun. Yeter ki o etrafımızdaki gri ve yüklü bulutları fark etmesin. Yeter ki içindeki sevgi artarak devam edebilsin. Hayata olumlu ve sevgi dolu bakabilsin. Anlattığı hikayelerden ve geçmiş yaşantısından hayal gücünde bir sorun olmadığı ortaya çıkıyor ki yalnızca bu bile beni ziyadesiyle mutlu etmeye yetiyor.
 
Bu hafta sonu itibariyle bir süreliğine içimizdeki karamsarlıkları dağıtabilmek ve ileriye daha pembe bakabilmek adına tatile çıkıyoruz. Bir süreliğine buralarda olmayacağız. Bol bol dinlenip, bol bol güç toplayıp, anı biriktirmeye çalışacağız. Sonrasında da bu birikimlerimizi yine sizlerle paylaşacağız. Kendinize iyi bakın ve enseyi karartmayın. Her şey çok güzel olacak demiyorum, her şey zaten çok güzel yeter ki kara bulutlar bir çekilsin artık üzerimizden. 






22 Mayıs 2013 Çarşamba

Özgürlüklerimiz 2


Tehlikeli bir yol ayırımı

Cunda Adasında ki balık lokantasında artık yalnızca kahve ve çay içildiğini bir önceki yazımda hatırlarsanız yazmıştım.  Paranın satın alma gücü ve ilave vergilerle ülkemizde alkol kullanımı her geçen gün biraz daha zorlaşıyor, zorlaştırılıyor. Şimdilerde bir de yeni bir yasa geliyormuş. İçki ruhsatlarına artık belediyeler değil valiler bakacakmış. Sebep ise belediyelerin halka karşı kuralları uygulamaları sırasında çok zor durumda kalmalarıymış. Neden bilmem birden aklıma minare-kılıf ikilisi geldi. Hoş gelen tepkilerden sonra yasanın alt komisyona gönderildiği ve bu ve benzeri düşüncelerin geri alındığı söyleniyor ama ne kadar bir zaman için böyle kalır belli değil. Önemli olan aslında bu tür düşünceler için toplumun nabzının tutulmaya başlanmış olması.

Bir ülkede kuralların, regülasyonların olması ve dahası uygulanması çok yerinde ve önemlidir. Gereklidir de. Gerçekten de alkollü içecekler on sekiz yaş altına satış yapılmayabilir ya da alkollü sürücüye en büyük cezalar verilebilir. Bence verilmelidir de. Ehliyetsiz araba kullanana, kırmızı da geçene, aşırı sürat yapana da verilmesi gerektiği gibi. Bunlara karşı tek kelime etmem hatta alkışlarım ama açık havada artık içki içilmeyeceği gerçeği içimi acıtır. Yalnızca kişisel nedenlerle değil, ülke çıkarları açısından da. Ama daha çok ilkesel olarak.

Ülkemizi diğer Müslüman ülkelerden ayıran bazı özellikler vardır. Bunların belki de en önemlisi laik, demokratik bir Müslüman ülke oluşumuzdur. Belki mecburiyetten belki başka bir takım sebeplerden ilk dönemlerde laik bölümü ön plana çıkarılmış, parlatılmış olabilir. Mesela hatırlarım Müslüman ülke denmez  %98 nüfusu Müslüman olan halk ifadesi tercih edilirdi zamanında. Günümüzde ise demokratik ve Müslüman bölümleri daha bir parlatılmakta, laik kelimesi yerini sekülere bırakması için girişimler yapılmakta. Laiklik çok mevzu edilmemekte. Laik, demokratik bir Müslüman ülke olmak tüm dünyada aynı zamanda ilk ve tek olmak da demek. Başta Araplar olmak üzere bir çok ülkeyi bize hayran bırakan içimizde oluşturduğumuz bu dengedir. Farklı, özel, ve tek oluşumuzdur. Başka bir ifadeyle aslında hayat tarzımızdır bu gıptayla bakışın sebebi. Sahip olduğumuz özgürlüklerimizdir. Ya da en yalın ifadeyle laik ve müslüman kelimelerinin dengeli olabilmesi, cümlede bu iki kelimenin birbirlerine ağır basmamasıdır. Eğer birisi ağır basarsa ve denge bozulursa bu cazibe merkezi olma durumumuz da bir son bulur. Sıradan ve muhtemelen mutsuz bir ülke olur çıkarız.

Ramazan ayında eğer alışveriş merkezlerinde öğle yemekleri yenilebiliyorsa ve yemeklerini bitirenler koltuklarını iftar için ötekilere değil, kardeşlerine, komşularına, arkadaşlarına, sevdiklerine devredebiliyorlarsa o ülkede denge sağlanmış demektir.  Ülkemiz inancın her bir derecesinin yaşanabildiği bir ülke olduğu için değerli, özel ve tektir. On bir ay içki içip Ramazan ayında içmeyen niceleri vardır aynı namaz kılmayıp bu kutsal ayda niyetlenenler gibi. Hac görevini sürekli ötelerler ama zekatlarını hiç aksatmazlar. İçimiz iyidir ve genelde sevgi doluyuzdur. Dinimizi farklı farklı derecelerde uyguluyor olsak da yoktur aslında birbirimizden çok farkımız. Hepimiz ulu bir dağın üzerlerindeki taşlarız. Farklı faklı, çeşit çeşit ama hepimiz o dağı meydana getiren unsurlarız.  Bütünü meydana getiren zerreleriz.

Jean Jacques Rousseau’nun sözü yine hatırlanması gerek bir söz olarak karşımıza çıkıyor: "Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..."

Kişisel tercihlere ve hayat tarzı seçimlerine müdahale, regülasyon ve kanunlarla şekil ya da ayar vermeye çalışma hem çok tehlikeli ve hem de günümüzün özgürlükçü, çağdaş, liberal felsefesi ile tezattır. Tek tip insan ve tek tip yönetilebilir toplum görüşü aynı zamanda bir o kadar da korkutucu gelmektedir bana. Kendi bireysel seçimlerimiz sonucunda oluşan bir hayat tarzında hem çok daha mutlu ve huzurlu ve hem de çok daha barışçıl ve üretken olabiliriz diye düşünüyorum. Ben kurallar olmasın demiyorum ama o kurallar hayat tarzlarımız için bir yol ayırımı teşkil etmesin demek istiyorum. Bu kişisel yakarışım benim için tabii ki önemli ama bir sonraki neslin mutluluk, özgürlük ve yaratıcılıkları için çok daha önemli ve zaruri. Başka bir ifadeyle benim bu satırları kaleme almam kişisel bir keyfiyetin tehlikeye girmesi sonucunda oluşan mutsuzluk ve karamsarlık üzerine değil daha çok ilkesel bir yakarış, bir uyarı üzerine.

Dilerim farklı farklı olsak da hepimizin ulu bir dağın birer taşları olduğumuz gerçeği unutulmaz ve özgürlüklerin başkalarına saygı zemininde yaşandığı bir toplum olmayı sürdürebiliriz.


2 Mayıs 2013 Perşembe

Tasarlanmış Hayatlar 1


Mevsimlerden Kış sonrası ruh halim

Bir kaç hafta evvel Mevsimlerden Kış diye bir yazı kaleme almıştım. Karamsar hatta depresif özellikler taşıyan bir yazıydı. Kendimle yüzleştiğim bir yazı olmasından sebep kişisel olarak yazdıklarımı beğenmiştim ama sonrasında nedenlerini düşünmeden de edemedim. Aslında yazdığım kelimelerin anlatmaya çalıştığı asıl hikaye, o kelimelerin o anda nerede ve hangi şartlarda seçilirse seçilsin, kendi iç dünyama yaptığım yolculuğun ip uçlarını verebilmeleriydi. Kelimeler yalnızca bir araçtı. Zihnimin bilinçli olarak unutmayı tercih ettiğim, çoğu zaman görmezden ve duymazdan geldiğim en ücra köşelerine beni taşıyan araçlardı. Önemli olan okunan ya da yazılmış olan satırlar, ezberlenen cümleler değil, bunlardan geride kalması gereken tortular, atılması gerekli olan safralardı. Beynimin, zihnimin bu sayede tetiklenmesi ve bu tetiklenme sonucu olarak üretilen düşünceler, fikirler ve hayallerdi. İşin ilginç, rahatlatıcı, ve muhteşem olan noktası ise yaratılan tüm düşünce, hayal ve fikirlerin yazılmış olan satırlardan bağımsız olabilmesiydi. Yazı yazmak, kitap okumak gibi, her bir yazanın ya da okuyanın ayrı bir hikayedir aslında. Yazı yazmak aynı kitaplar gibi kişiselliktir. Yazı yazmak kendi iç dünyana yaptığın yolculuğun altın anahtarıdır. Kimsenin bilmediği sığınağındır. İnsanlardan, olaylardan, dertlerden veya seni rahatsız eden ne ise onlardan bir kaçış ya da bazen kaçmaktan sıkılıp çözüm arayışına geçebilme cesaretidir. Bu yazı işte böylesi bir ruh hali sonrasında kaleme alınmıştır. Mevsimlerden Kış yazımın bende tetiklemiş olduğu duygu ve düşüncelerin paylaşılması adına kaleme alınmıştır.  

Geçenlerde incelediğim bir kitabın içerisinde çok değil yalnızca yüz yıl önce çekilmiş bazı resimleri gördüm.  Ortalama bir insan ömründen biraz daha fazla bir süre. Başka bir ifadeyle o devirleri ve günümüzü gören insanlardan bazıları hala bizimle beraberler. Resimlerdeki giysilerini, üstünde yürüdükleri caddeleri, binaları görünce şaşırmadan edemedim. Eminim böylesi fotoğraflar sizler de çoğu kere görmüşsünüzdür. Bu resimleri daha doğrusu resimlerdeki hayatı günümüz şartları ile karşılaştırdım. Üstelik çok uzağa gitmeme gerek de yoktu. Değişimin büyüklüğünü ve hatta korkutuculuğunu görebilmek için resimdeki binaları Uzakdoğudaki uzaya yükselen binalarla karşılaştırmama gerek bile yoktu aslında. Yalnızca bir insan ömrü süresinde değişim ve gelişim bir hayli fazlaydı. Sonra oğlumun belki de ev telefonu gören son nesil olacağı gerçeği geldi bir anda aklıma. Elveda Rumeli dizisinde (çok sevdiğim, içimi titreten bir diziydi) nehir kenarlarında çamaşır yıkayıp, türküler söyleyen kişiler geldi sonrasında aklıma. Geçmişin televizyonsuz, radyosuz ve hatta elektriksiz  günleri ve o günlerdeki hayatın zorlukları ile günümüzün bilgiye nasıl da kolay ulaşılabilirliğini, karşılaştırdım ister istemez. Tüm bu gelişimin tek nedeni insan hayatının daha da kolaylaşması ve bizlerin daha bir mutlu olmamızdı. 

Peki sahi, bizler mutlu muyuz? Bir çok kez sordum, tekrar sormak istiyorum. En son ne zaman içten gelerek kahkaha attınız? Neden insanlar kendilerinden dahi sıkılır oldular? Ailemiz dışındaki kişilere karşı şefkatli olmayı ne zaman, neden ve nasıl bıraktık? Şartsız sevgimize ne oldu? Her şeyin iyi yanını görmeye ne zaman son verdik? Ne zaman beynimiz hislerimizin yerini aldı? Bir zamanların insanı insan yapan özelliklerinin yerini neden başka başka, tanımadığımız, yadırgadığımız ve dahası hiç alışamadığımız özellikler gelip yerleştiler? Neden daha bir panik, daha birdepresif özellikler sergilemeye başladık? Yaptıklarımız neden daha çok bir fedakarlık olarak görülür oldu? 

Bugün tango yüklü bir hayat yaşayan, davetkar bir hüzün denizinde yüzüp, umut ile çıkış yolu arayan yalnız ben değilim. Çevremde farklı eğitim, farklı vizyon ve farklı sosyo-ekonomik seviyelere sahip bir çok insan benimle aynı durumda. Eminim bu durum yalnız ülkem için de geçerli değil. Avrupa, Asya ve Amerika’da da durum çok farklı değil bence. Tamam tabii ki şartlar, imkanlar ve beklentiler farklı ama yaşanan gerçekler büyük resim açısından pek de farklı değil. Kimse aslında mutlu değil. Ya mutluluk oyunu oynuyor ya da içinde bulunduğu durumu tanımlamaya çalışıyor. Şanslı olanlar ise tanımlama fazını geçip çözüm aramaya başlamış olanlar. Bataklık gibi, girdap gibi bizi içine çeken ve orada tutup enerjilerimizi, hayallerimizi ve umutlarımızı yok eden bir mekanizma sanki görev başında. Beklenti düzeylerimizi her geçen gün biraz daha sığlaştıran acımasız bir tasarlanmış düzen. Kendi hayatlarımızın kaptanları olmalıyız haykırışları güzel de hayatlarımız ne kadar bizlere ait ki!

Ben hemen peşin peşin ifade edeyim. Bize ait olanı değil, bizim içi,n tasarlanmış olanı yaşıyoruz. Doğallık bence artık bizim için mevzu bahis değil. Sanayi Devrimi ile artık yeni bir dönem yaşanmakta ve bizler sadece birer piyonuz. Hoşunuza gitmiyor değil mi? Benim de hem de hiç ama düşünün en son ne zaman hiçbir şey düşünmeden, sonrasını umursamadan çılgınca, yalnızca siz istiyorsunuz diye bir şey yaptınız? Sorumluluklarınız var, endişeleriniz var, alışılageldik doğrularınız ve sizin sandığınız bir hayatınız var.

Bu konu bu yazı ile bitmeyecek kadar derin ve kapsamlı. Tadında bırakalım. Bir sonraki yazımda bu konuya yine devam edeceğim. Yorumunuz ile katkı yapsanız da yapmasanız da ...

Selam ve sevgilerimle,

25 Nisan 2013 Perşembe

Hobi arayışlarımız hız kesmeden devam etmekte ...


Geçenlerde 2,5 yaşlarında çocuğu olan bir erkek arkadaşımla laflıyorduk. İki erkek genelde futboldan konuşur ama konumuz futbol değildi. Ev ve iş hayatlarımız hakkında dedikodu da yapmıyorduk. Konu çocuklarımızdı. Eskiden futboldan, komplo teorilerine, din ve inanç sistemlerine kadar bir çok konuda üstelik çok da rahat konuşabiliyorken bugün artık en rahat konuştuğum alanın çocuk ve türevi konular olması beni oldukça şaşırtıyor. Benim için rahat bir alan olmasından belki sebep kendimi işte, evde, her yerde bir anda bu konuyu konuşurken buluveriyorum. Ne kadar alıştım desem de yeni dönem bir şekilde beni şaşırtmaya devam ediyor işte. Bana bir ara “bu sıralar çok hareketli ve bir hayli aksi, sürekli olarak sınırlarını zorluyor. İnan yorulduk” dedi.

Bu tam gollük bir ortaydı ve benim bunu değerlendirmem gerekiyordu. Ben de benden bekleneni yaptım. Cevabım benim için gerçekçi onun için ise sarsıcıydı: “bu yorgunluğa alışmanız gerekmekte. Bizimkisi beş oldu ve sınırlarını zorlamaya ve hatta genişletmeye her  geçen gün devam etmekte. Öncelerin ve sizin için şimdilerin daha bir fiziksel ağırlıklı olan hayatı yerini hem fiziksel ve hem de düşünsel eşit ağırlıklı hayatına bırakıyor. Olması da gerekiyor çünkü ne mutlu bize ki büyüyorlar. Kendini çok daha iyi ifade edebiliyorlar. Ne istediklerini ve de ne istemediklerini artık bilmeye başlıyorlar. Anne ve babalık nasıl ki 7/24 bir mutluluk ve keyif ise aynı zamanda yine 7/24 bir sorumluluk. Durmak, gevşemek asla olmuyor. Hem fiziksel ve hem de düşünsel yolculuk her daim devam ediyor. Yol yakınken buna alış ve boş hayaller kurma” Tabii ki bu kadar didaktik bir konuşma yapmadım kendisine, ama işte bu minvalde şeyler söyledim durdum. Bir süre sonra zaten benden sıkıldı ve uzayıp gitti yanımdan.

Gerçekten de fiziksel koşuşturmacalara ek olarak bu sıralar düşünsel faaliyetlerde oldukça yoğunlaşmaya başladı. Siz bakmayın uzun süredir konusunu etmediğime, oğlum için eğlenceli, keyifli, mutluluk verici ve kendisini geliştirici bir hobi hala aramaktayız. Bunun için denemelerimize ara vermeden devam etmekteyiz. Geleceği için, eğitimi için hala kafa patlatıp, araştırmalar yapmaktayız. Bir yandan da onu kütüphane tepelerinden toplayıp, peşinden koşmaya, sabah hava aydınlanmadan kalkmaya devam etmekteyiz.  Son olarak ise bir oyuncakçı firmasını arayıp halen piyasada olmayan karakterlerin satışa çıkarılması için yoğun kulis ve baskılara bile başladık. Piyasadaki karakterleri onun için almak tabii ki çok değerli ama onun için piyasadaki oyuncakları belirlemek paha biçilmez. 

Hobi olayına geri dönecek olursak, bizim için hala tam olarak çözümlenmemiş önemli bir olay, ama önemli aşamalar da kaydetmedik değil hani. Hobi olayını her şeyden önce çok önemsiyoruz. Yalnızca fiziksel olarak efor sarf edeceği bir olayın çok ötesinde bir kavram olarak görüyoruz. İnsan hayatına etkileri çok büyük her şeyden önce. Bazen hayallerimize ulaşmamızda bizlere yol gösterici bir umut oluveriyorlar. O kadar ki yalnızca varlıkları bile hayallerimizi her daim canlı ve yapılabilir kılıyor. Bazen ise günlük koşuşturma, sorumluluk ve görevlerimiz ve bunlardan kaynaklı oluşan stres nedeniyle zaman zaman kaybedebildiğimiz mutluluk ve huzurumuzun görünmeyen küçük anahtarları olabiliyorlar. Bazen ise kendimizi kolayca ifade etmemizi sağlayan araçlar haline dönüşebiliyorlar. Ama her daim onlarla kendimizi daha mutlu, rahat ve dingin hissedebiliyoruz.  Tabii tüm bunlar en azından kolaya kaçmak gerekirse ileriki yıllar için olan avantajlar. Küçük yaşlar özeline indirgeyecek olursak, çocuğa uygun, iyi seçilmiş bir hobi ile hem duygular ve hem de duyular uyarılabiliyor. Karar verme ve uygulama yetisi gelişiyor. Zengin bir hayal gücü için de yine hobi çok önemli. Kısacası hem bedensel ve hem de ruhsal gelişimini sağlıyor ve hem de bunları yaparken onu mutlu ediyor, daha ne olsun.

İşte bu daha ne olsun’nun altını doldurabilmek ve enerjisini sağlıklı bir yöne doğru kanalize edebilmek için bu sıralar yoğun bir şekilde onun adına hobi belirlemek için uğraşıyoruz. Hemen söylemeliyim ki bu hiç de kolay bir süreç değil. Hele ki İstanbul gibi devasa bir karmaşa yığınında. Tamam büyük şehir, imkanlar çok geniş ama o imkanlara erişme bir o kadar zor ve tatsız. Diğer bir işimizi zorlaştıran parametre ise oğlum. Bizimkisi kendine göre bir karakteri, doğruları ve hatta prensipleri olan bir küçük adam. Sahip olduğu özgüven karşısında bazen şaşırıp kalabiliyorum. Oldukça cool bir adam oldu çıktı başımıza. İşte bu nedenlerle bizim onun için uygun bulduğumuz nice spor dalını kendisine bir türlü beğendiremedik.  Ben bir daha buraya gelmemden tutun da ben bunu sevmedimlere kadar açıkça fikrini söyleyebiliyor. Onunla gerçekten de gurur duyuyorum. Zorla güzellik olmayacağından da biz de başlıyoruz yeni arayışlara. Ne kilometreler tepip ne denemeler tamamladık bu uğurda.

Küçükken bu anlamda her şey çok daha kolaydı. Zaten bir hobisi vardı: Oyun oynamak. Bir süredir ise yeni bir adım atma aşamasındayız. Tam olarak nasıl ve nereden başlayacağımızı bilemiyoruz ve bu nedenle de bol bol araştırma yapıp, eşe dosta fikirler soruyoruz, sonra da denemeler yapıyoruz. İlla her bir çocuğun yeteneği olacak diye bir kural yok ama bir ilgi alanı mutlak surette vardır. Hobi yapılırken keyif vermeli, adeta yaparken dinlenilebilmeli. Her boş zamanlarını doldurmak olmamalı tek amaç. Eğlenme olmalı, keyif alma olmalı, yoksa bizler için bir program değil. Belki fiziksel olarak yorulabilir ama zihinsel olarak yorulmamalı tam tersi istemeli ve yaparken mutlu olmalı amaç zaten bu değil mi? İşte biz bunu bulmaya çalışıyoruz ki bazen bu samanlıkta iğne aramak gibi oluyor.

Bu sıralarda ise bir mucizeyi yaşamaktayız. Ağzımda sürekli Allahım bitmesin bu rüya sözleri çıkıyor. Nedeni ise her şeyde bir hayır vardırın açıklaması gibi. Eşim bir süre önce çuvalla para ödeyerek, üstelik üç senesini ipotek altına alarak bir spor kulübüne üye oldu. Tahmin ettiğim gibi bir süre devam edip gitmeyi bıraktı. Çok şükür ki dondurma seçeneği vardı da paramız sokağa gitmedi. Ben tahmin edebileceğiniz üzere gerek üyelik öncesi ve gerekse gitmemeye başladığı dönemlerde sürekli söylenip durdum. Yine tahmin edebileceğiniz üzere benim bu söylenmelerim bir kulaktan girip diğer kulaktan üstelik hiçbir engele takılmadan girip çıktılar. Meğer burası bizim aylardır arayıp da bulamadığımız bir merkezmiş. Aradığımız her şey burada vardı. Biz de bir üye olarak etinden sütünden faydalanmaya başladık bu vesile ile. Bu sıralar oğlum hem de ne büyük bir keyifle kolay kolay hiçbir yerde yapılamayacak  iki spor dalını burada yapmaya başladı. Üstelik bir dalda yalnızca kendisine özel olarak 3 eğitmen hizmet etmekteyken, diğerinde oğlum ve arkadaşına iki eğitmen özel olarak hizmet vermekte.  En güzel yanı ise diğer denediğimiz bir çok dala göre çok daha ekonomik olması. İşte tam bu noktada bundan iyisi Şam’da kayısı ya da kaymaklı ekmek kadayıfı tabirlerini kullanmak yerinde olacaktır. Geçen gün eşime ben de üye  olmak istiyorum dedim. Nereden nereye işte. Demek ki neymiş eşim her zaman haklıdır, yeter ki sen anlayabilecek seviyeye gel.

Oğlum bu özel derslerden, bu kadar ilgiden ve her şeyden önemlisi bu dallardan sıkılır mı şimdilik bilemiyoruz. Bekleyip gözlemliyoruz. Şunu farkettik ki spor dalı ne kadar oyunla iç içe olur ise o kadar çekici oluyor, yoksa pek şansı olmuyor. Bu da çok normal çünkü onlar daha çok küçükler ve oyun oynamak istiyorlar. Diğer bir yandan da halasından piyano dersleri almaya başladık. Şimdiden notaları okumaya ve hatta piyanoda çalmaya başladı. Sanırım bana çekmiş olmalı. Piyano dersi de oldukça ekonomik. Kız kardeşime bu iş için tabii ki bir ödeme yapmıyorum. O kadar halası, hem beraber zaman geçiriyorlar, daha ne olsun iki durumu.

Oğlum her şeyi yapsın istiyorum ve ona her şeyi sunabilmek ama daha da tehlikeli olanı belki her şeyi yapabileceğine inanıyorum. Hepsi tabii ki olmayacak hatta belki hiç biri olmayacak ama biz onu mutlu edecek bir yol bulmak için denemelerimize ve araştırmalarımıza devam edeceğiz. Hobileri sorumluluklarını kötü yönde etkilemediği sürece de ona karışmayacağız.

Dilerim tüm hayallerine kavuşur!

5 Şubat 2013 Salı

Mutluluğa yolculuk 6


Senin yaşamını senden başka kimse değiştiremez

Kendine güven bir çok alandaki dengenin anahtarı. Hani boynumuzda asılı olan anahtar vardı ya göremediğimiz, kullanamadığımız işte belki de o anahtarın çok büyük bir bölümü insanın kendisine olan güveni oluşturuyor.  Onu geliştirmek kendimize gelişkin bir hayat sunmamıza hem de çok fazla yardımcı olacaktır.

Kendine güven konusunda hepimiz aynı potansiyeller ile doğarız. Sonra anne ve babamızın, çevremizdekilerin, öğretmenlerimizin, arkadaşlarımızın yorumlarını alırız. Bu yorumların bazıları olumsuz ve bazıları da olumlu olabilir. İşte olur da bir talihsizlik eseri hepsi olumsuz yönde görüş, sitem, ve eleştiri bildirirlerse dikkatimizi kusurlarımıza, hata ve başarısızlıklarımıza çekerlerse o zaman yetersizlik ve özeleştiri duygusu düşünce alışkanlıklarımızda yer alır. Sonunda en ufak becerisizlikler bile bizleri rahatsız etmeye, en önemsiz yenilgiler bile kendimizden şüphe etmemize yol açmaya başlar. Eleştirilerin en önemsizi dengemizi bozar, hatta ve hatta elimizdeki imkanları yitirmemize yol açar. Beyin olumsuz tepki göstermeye çalışır, nöron bağları bağlanmaya başlamıştır bir kere, ne yapsak artık nafile.

Bir su damlasının kumda ilk başta zorlanarak da olsa bir yol çizdiğini düşünün. Ardından gelen damlalar kolaya kaçarak hep bu yolu takip edeceklerdir. Biz başka bir damlanın başka bir yol izlemesini istiyorsak dışarıdan ona destek vermemiz gerekir. Sakın yanlış anlaşılmasın, senin yaşamını senden başka kimse değiştiremez. Gücün de, özgürlüğünde senin için de. Dışarıdan destek damla içindi yoksa biz değişmek istediğimizde bize yardımcı olacak yine kendimizizdir ancak.

Peki ama ne yapmalıyız?

Özgüvenimizi bir anda yükseltecek öyle mucizevi bir çözüm yok maalesef. No pain no gain yine karşımızda anlayacağınız. Çok basit ama bizler için yeni bir şey ile yine de başlayabiliriz. Her akşam on dakikamızı ayırarak geçen günümüzü düşünmek ve yaptığınız ve gurur duyduğumuz 3 şeyi bir kenara not etmek iyi bir başlangıç olabilir. Dedim ya kolaya kaçmak yok. Nöronların iyice bağ yapabilmesi için bu gurur duyacağınız muhteşem üçlüler en az 100 gün (yazı ile yüz gün) devam etmeli. İlle de bir eylem olması gerekmiyor. Gösterdiğimiz ve gurur duyduğumuz bir tepki, yapmış olduğumuz bir jest, bir mimik, bir düşünce, ya da bizleri genelde sinirlendiren bir durumda sakin kalmayı başarabilme hep senin hanene yazabileceğin artılar olabilirler.
 
Verilen görevi küçük bir kartopu gibi görmek de fayda var. Dağın tepesinden bu kartopunu yuvarlıyoruz ve dahası bir süre onunla biz de yuvarlanıyoruz ki zarar görmesin. Sonrası artık kısmet. Kartopu büyür de bizlerin yaşamında olumlu değişime neden olabilecek bir çığ olur ise ne mutlu bize.

Hayatın sizin hayatınız olduğunu ve keyifli geçirmek ya da sıkıntılar içerisinde boğulmanın hep sizlerin birer tercihi olduğu gerçeğini biliniz, hatırlayınız. Hayat bizlerin hayatları. Nasıl olacağına ilişkin kararı da ancak bizler verebiliriz.

Kişilik alanlarınızı yaratın ve sahip çıkın. Bu kadar empati artık fazla. Kurmuş olduğunuz empatinin fazlasının sizden götürdüğünü bilin. Kendinize zaman ayırın. Hobiler edinin. Bol bol hayaller kurun ve bu hayallerinizin peşinden koşun. Kendinizin değerini bilin. Sizden bir tane daha yok bu dünyada. Kendinizi sevin ve dahası gurur duyun ve daha da dahası kendinize güvenin bu güven ilk başlarda size boş bile gelse. Yüz günlük çalışmayı olmadı iki yüz günlere çıkarın dahası bunu hayatınızın bir parçası yapın.

Dibe vurmayı ya da kahkaha atmamayı beklemeyin. Zorunda kalarak bir savunma psikozu ile değil, bilinçli bir seçim bir tercih olarak bu yolculukları gerçekleştirmeğe çalışın. Ulaşılacak yer, ya da hedefin çok da önemli olmadığını bilin, yolculuğun zaten kendisi yeterince heyecan verici. Siz önce elinizdekinin tadını çıkarın. Varılacak limanı düşünerek yolculuğun güzelliğini kaçırmayın.


Yüce milletimizin yetiştirdiği büyük değerlerden olan tanınmış animasyon ve masal kahramanı Pepe’nin de dediği gibi “önemli olan oyun oynamak” olmalı. Sonuçlara odaklanmak yerine içinde bulunduğumuz yolculuğun ve aktivitelerinin tadını çıkarabilmek amaç olmalı. Sonuç için sürecin keyfinden mahrum kalınmamalıdır. Bu yapabilmek için de eeğlenebilmeyi becerebilmeliyiz. Her şeyi ciddiye almayı bırakmanın belki de tam zamanı. Biraz geri çekilin ve bu sınavı bir oyun gibi görün. Ne kaybedersiniz ki? Bunu yaparsam herkesin gözünden düşerim, imajım yerle bir olur, itibarımız beş paralık olur ya da en basitinden utanırım demeyin.  Zaten hayatın kendisi büyük bir oyun değil mi? Kaybedecek hiçbir şey yok, yalnızca deneyimlenecek şeyler var. Rahat olun ve Pepee gibi düşün.

Suçlama, beğenilme isteği, aldatılma, aldatma, parasızlık, aşağılanma, yalnız kalma... Korkuların nedenini bulma yerine bunları yok sayma ve suçu hep başkalarında arama, bu korkuları hep üzerimize çekmekte. Evren bizlere her defasında bu korkuların çok daha ağırlarını yaşatmakta. Ne ekersen onu biçersindir bu gerçek. Ya da başka bir ifade ile hayatı nasıl yaşarsan, hayat da sana onu verir.

Korkularınızla yüzleşin. Derinliklerde sakladığımız ve sevgiyi engel olan korkularımızdan. Bir nevi yapılan bu yolculuk korkularımızın sevgiye dönüştüğü bir sistem aslında. Anahtar kelime ise bu dönüşümde affetmek. Kendimizi ve geçmişimizi affetmek. Derinlere itmiş olduğumuz, sanki hiç yokmuşlar gibi yaşamaya devam ettiğimiz ve içinde öfke ve kin barındıran tüm olayları, tüm yaşanmışlıkları sevgiye dönüştürebilmek için affetmek. Siz de hemen affedin. Sünger çekin ve fabrika değerlerinize geri dönün.

Her defasında “Neden ben” yerine “Ne öğrenebilirim” sorusunu sorun. Subjektiflikten bir parça yukarı yükselin ve resmin bütününü görmeye çalışın. Bakın bakalım bu kötü paketlenmiş hediye ile melekler bizlere nelere getirmiş.

Sizi ruhsal yönden daraltan insanlardan uzak durun.  Sinemaya, tiyatroya, konserlere gidin. Arkadaşlarınızla gezin ve sorunlardan değil, eğlenceli şeylerden konuşun. Bol bol gülün, kahkahalar atmaya çalışın. Bırakın bu sizde alışkanlık haline dönüşsün. Ruhsal sıkıntılarınızın çoğunu yine kendinizin yarattığını bilin. Kuruntulardan kurtulmaya çalışın.Sürekli gelecek kaygısı ile yaşamak yerine anı yaşamaya çalışın. Ne ve kim olursa olsun bırakmayı bilin.En önce sizin geldiğinizi unutmayın.

Mutluluğunuz varsa sıkıca sarılıp nedenini düşünmeden, sorgulamadan tadını hem de sonuna kadar çıkarın. Size heyecan veren, hayatınıza neşe ve anlam katan ne ve kim varsa düşünmeden peşinden gidin hatta koşun.

Hayatın anlamını hepimiz öyle ya da böyle aramaktayız. Şanslı olanlarımız heyecan verici ipuçları bulurken bazılarımız kısa sürede vazgeçebilmekteyiz. Bana göre hayatın anlamı insanın kendisiyle tam anlamıyla barışık bir hayat yaşamasıdır. Barışma çabalarım ve bu uğurdaki yolculuklarım halen devam etmektedir. Bir gün biliyorum, kendimle karşılıklı gelip, gözlerimizin taa içlerine bakıp, huzur, mutluluk ve özgürlük hisleriyle dolu olarak kadeh tokuşturacağız. İşte o gün benim Tanrısallaştığım ilk günüm olacak. Her birimiz ulu bir dağın üzerlerindeki taşlarız. Farklı faklı, çeşit çeşit ama hepimiz o dağı meydana getiren unsurlarız.  Bütünü meydana getiren zerreleriz ve her şeyin en iyisini hak ediyoruz. Yeterki bunu bilelim, inanalım ve buna göre yaşayalım.

Sizlere de bu keyifli ve öğretici yolculukta içten başarılar dilerim ...

28 Ocak 2013 Pazartesi

Mutluluğa yolculuk 5


Platon’un mağarası

Hiç alt başlıktaki terimi duymuş muydunuz?

Değişimin neden bu kadar zor olduğunu anlatan bir terimdir. Çok karanlık bir mağarada doğmuş ve buradan asla çıkmamış insanların mağarayı evrenleri gibi görmeleri, donuk ve hüzünlü olsa da aşina oldukları yeri teskin edici ve rahatlatıcı bir yer olarak görmeleri durumudur. Mağaradakiler dışarıya adım atmayı inatla reddederler. Dışarıyı bilmediklerinden tehlikeli ve düşman dolu yer olarak görürler. Dışarının güneşli, özgürlüklerle ve güzelliklerle dolu olduğunu bilmezler, bilemezler.

İnsan varlığı değişimden, yenilikten korkar ve çoğu zaman çok güç olsa bile alışıldık koşullarda kalmayı, çok iyi tanımadığı yeni bir duruma geçmemeyi tercih eder. Platon’un mağarası gibi. Bugün birçok insan farkında olmadan Platon’un mağarasında yaşıyor. Bilinmeyen karşısında büyük bir korkuları var ve kişisel olarak onları etkileyecek her değişimi reddediyorlar.

Fikirleri, projeleri, düşünceleri  ve en önemlisi düşleri olan insanlar var çevremizde aynı bizler gibi. Bu insanların bazıları bu düşlerini gerçekleştirebiliyorlar bazıları ise bir arpa kadar yol gidemiyorlar.  Düşlerini asla gerçekleştiremiyorlar çünkü doğrulanmamış binlerce korkuyla felç olmuş durumdalar. Adım dahi atamıyorlar. Harekete geçemiyorlar. Elleri ayakları kelepçeli şikayet edip duruyorlar. Bazen kendilerine bazen de etrafındakilere suç bulup, öfkeleniyorlar. Oysa anahtarlar yalnızca kendilerinde. Boyunlarında asılı ama asla ellerine alamıyorlar.

Çocuklar gelişme arzusundadır. Yetişkinler ise değişmemek için ellerinden geleni yaparlar. Unutmayın ki gelişmek istemiyorsak yavaş yavaş ölmeye başlamışız demektir. Ömür boyunca genç kalmak için gelişim göstermeye, öğrenmeye, keşfetmeye devam etmeliyiz. Ruhumuzu körelten alışkanlıkların içine ya da zaten yapmayı bildiğin şeylerin uyuşturan rahatlığına kendimizi kaptırmamalı ve dahası kapatmamalıyız.

Bize ilk adımı atmak zor da gelse, adım attığımız anda işler istediğimiz gibi gitmese de yola öyle ya da böyle bir şekilde çıkmalı ve daha da önemlisi karşılaştığımız problemler karşısında pes etmeyip yolumuza devam etmeyi sürdürebilmeliyiz. Hayat çok ilginç, gizemli, bakir ve henüz kimse tarafından tam olarak nedenleriyle niçinleri ile keşfedilmemiş. Güç anların gizli bir işlevinin olduğu, bizleri büyüttüğü, o anda ender olarak fark edilir. Büyücü kılığına girmiş meleklerin çirkin hem de çok çirkin ambalajlarla özenle sarmış oldukları harikulade hediyeler gibidir deneyimlerimiz. No pain no gain derler ya yabancılar hani bir bakımdan yalan da değil hani. Gel de böylesi bir hediyeyi sıkıyorsa kabul et. Zor tabii, en azından hiç de kolay değil.

Böylesi sınavlarla karşılaştığımızda genellikle öfke ya da umutsuzluk tepkilerini gösteririz. Bize haksızlık gibi gelen kötü ambalajlı hediyeyi haklı olarak reddederiz. Öfke sağırlaştırır, umutsuzluk kör eder. Veeeeee böylelikle bize sunulan büyüme fırsatını da kaçırırız. Kaçırılan fırsatlar sonrasında sert sert darbeler ve yenilgiler birbirini izler. Üzerimize çullanan şey aslında kader değil, mesajını yenilemeye çalışan hayatın kendisidir ama anlayana.

Proust’a göre bir sorunla karşılaşıncaya, bir olay umduğumuzdan farklı gelişinceye kadar, hiçbir şeyi doğru düzgün öğrenmiş sayılmıyoruz.

“ ...Yalnızca hastalık bile, hasta olmadığımız zaman asla farkına varamayacağımız süreçlerin farkına varmamızı, bu süreçlerin ne olduklarını öğrenmemizi sağlar. Her gece doğruca yatağına koşan, uyanıp tekrar ayağa kalkana kadar yaşamdan kopan bir adam, bırakın uyku üzerine büyük keşifler yapmayı, uyku ile ilgili küçücük bir gözlemde bulunmayı bile aklından geçirmeyecektir. Aslında o, uyuduğunun da farkında değildir. Ama birazcık uykusuzluk, uykunun değerini anlamamız açısından yararlı olacak, karanlığımıza ışık tutacaktır. Çok güçlü bir bellek, belleğin işleyişini incelemek için en iyi araç değildir...”

Artık yetişkiniz. Yazgımıza ağlayıp sızlanmak yerine bir şeyler yapma zamanıdır. Mutlu kurban yoktur. Kendimizi farkında bile olmadan kurban yerine koymak en iyi tercihimiz olarak bize görünür bizlere ama başka bir şeyler yapmayı da öğrenmeliyiz. Kurban rolünden kurtulmak istemek ama yerine koyacak bir şey bulamamak işi ilerletmez. Tabiat boşlukları sevmez. Yerine bir şey de koymalıyız. Yoksa değişime direnmeye devam ederiz. Önce yüzleşmek, sonra bir karar vermek ve akabinde yola devam edebilmek. Aksi durumda ölüm döşeğinde “ömrümde hiçbir şey yapmadım, istediğim hiçbir şeye sahip olmadım ama herkes beni nazik buldu” dersiniz. Şanslı iseniz biri bunları duyar, not eder ve kitap haline getirir. Eğer istediğiniz buysa başkalarının hayatlarını yaşamaya aynen devam.

Bazı insanlar tartışmayı pek sevmezler. İşe yaramadığını düşünürler. Karşı taraf için nasılsa anlamazlar, ya da nasılsa ikna olmazlar diye düşünürler. Ya da belki de tembelliklerinden, aman canım ne uğraşacağım derler. Peki ama sebep bunlar değil de ya ödleklik ise? Bazıları ise dişe diş, kora kor (corps à corps) tartışırlar. Düşüncelerini, inandıklarını coşkuyla söylerler. Onlar insanların, onlarla nasıl konuşursak bize onu yansıtan birer ayna olduklarını bilirler aslında. Bizler de işte bu ikinci tip insanlar arasında yer alabilmeliyiz. Senin yaşamını senden başka kimse değiştiremez. Gücün de, özgürlüğünde senin için de. Herkes kadar o yeteneğe ve potansiyele sahipsin aslında. Yaşamına sahip çık. Potansiyelini sakince kullanmasını bil. En azından bunun için bir uğraş ver. Einstein’ın sözünü de mutlaka hatırlamaya devam edelim: “Aslında herkes dahi olabilir. Ancak bir balığın yeteneğini ağaca çıkması ile ölçersiniz hayatı boyunca kendisinin aptal olduğunu düşünecektir.” .

Elde etmeyi öğrenmek için insanları ikna etmek, cüretkar olmak, deneyimlerde bulunmak, fikirlerini uygulamaya koymak, düşlerini somutlaştırmak gerekir. Bugün sana baskı yapan ve seni tamamen hapseden bu kölelik zincirini parçalamak gerekir. Hayatını yaşayabilmek adına özgürleşebilmen gerekir. Tüm bunlar için işte neler yapmalısın bir sonraki yazının içeriği olacak. Umarım keyif alıyorsunuzdur. Artık mağaramızdan güneşli, mis kokulu dışarıya çıkma zamanıdır.

Tadını çıkarmanız dileklerimle.

15 Ocak 2013 Salı

Mutluluğa yolculuk 3


Kişisel yüzleşmem
Kederler, düşüncelere dönüştükleri anda bize acı çektirme güçlerini yitirirler

En son ne zaman içten gelerek kahkaha attınız diye sormuştum bir önceki yazımı bitirirken ve tam bu noktadan devam edeceğimi sizlere söylemiştim.  Buyurun devam edelim ...

Ben ne zamandır kahkaha atmıyorum. Çoğu zaman tebessüm ediyorum hatta güldüğüm de oluyor zaman zaman ama ne zamandır karnımın etleri ağrıyana kadar derler ya hani o şekil kahkaha atmadım. Atmak istemedim değil, Allah biliyor ya hem de çok istiyorum ama bir türlü denk gelmedi işte. Bir zamanlar büyük zeka ürünü dahi olmayan bir çok şeye gülebilir, çoğu anlatılması dahi gereksiz ve zor durumlar için kahkahalar atabilirdim. Peki ama ne değişmişti hayatımda? Aslında hiçbir şey ya da belki aslında her şey... Eskiden yalnızca kendim için yaşardım. Yalnızca ben vardım ve sonrasında diğerleri. Ben mutlu olmalıydım. Sonra nerede o kopukluğu, o travmayı yaşadım bilemiyorum ama bir şeyler oldu hayatımda ve ben fazlasıyla empati yapmaya başladım. Aslında sonrasında anladım empati yapmadığımı yalnızca empati yapmanın arkasına saklandığımı. Nasıl ve niçin oldu bilemiyorum ama ben sonra sonra anladım artık kendi hayatımı kimseye dayatamadığımı ve başkalarınınkini kolayca hayatıma buyur ettiğimi. Bir anda kendimi başkaları için çabalarken buldum. Yaptığım fedakarlıkların fark edilmesini ve sonrasında bunun için minnet duyulmasını istedim. Önce çok şansızım, istediğim gibi olmuyor, bana da yazık yahu demelerim başladı . Sonra yavaş yavaş kendimi daha az sevmeye başladım ve birgün bir baktım ki kendimle küsmüşüm. Aynalarda dahi gözlerimizi birbirimizden kaçırır olmuşuz. Bu noktadan sonrası zaten artık bilinç dışı yapılan mecburiyetlerimdi, sorgulamadan, tartışmadan yaptığım. Elimden özgürlüğüm, mutluluğum alınmıştı. Farkında dahi olmadan kendimi kısıtlamış, demir parmaklıklar arasına hapsetmiştim.  Nasıl oldu dedim ya bilemeden, anlayamadan, insanların beni sevmeyeceği korkusuyla kendi hayatımdan yine kendim vazgeçmiştim. Başkaları için attığım her adımda kendimi biraz daha kanatır olmuştum.Sinirli biri olmuş çıkmış, daha az gülen ve kolay kolay kahkaha atmayan biri olmuştum. İşte bu nedenle önemlidir nedensiz kahkaha atmak, atabilmek. Sizin hangi aşamada olduğunu ortaya koyan turnusol kağıdı gibidir. Eğer atabiliyorsanız sorun yok bu yolda devam edin ama yok atmıyorsanız bir tıkanıklık var demektir.

Sonra ne mi oldu? Şefkatim ve şartsız sevgim zamanla yerlerini biraz daha korkuya bırakır oldular. Daha az tahammül gösteren biri olmuştum artık. Her şeyin iyi yanını görmeye çalışan insancıl yanım törpülenmeye başlamıştı. Tek enayi ben miyim yeter artık demelerim arttı sonra. Tanımadığım, yadırgadığım ve dahası hiç alışamadığım özellikler gelip yerleştiler kişiliğime ve doğaldır hayatıma. Daha bir panik, daha bir depresif özellikler sergilemeye başladım. Yaptıklarımı artık yalnızca bir bir fedakarlık olarak görmeye başladım. Bunlara ek olarak bir de kendime acıma başladı ki çekilir gibi değildi. İşin en kötü yanı ise tüm bunların nedensiz (en azından ben neden olabilecek bir travma hatırlamıyorum) başlaması ve ne olduğunu dahi anlayamadan bu noktalara erişmesi sanırım.

Sonra yine nedensiz heyyy ne oluyor? Artık kendine gel dedim kendime. Tüm bunlarda bir terslik vardı, olmalıydı.Ben kurban değildim ve olmamalıydım, olamazdım. Çok şükür ben ve ailem sağlıklıydık, para kazanıyorduk, işte ve evde çoğu zaman mutlu ve huzurlu bir hayat yaşıyorduk. Kendimi bırakmam nankörlük gibi gelmeye başlamıştı. Tamam bir yanım nemli, yapışkan ve karanlık bir deliğe doğru çekiliyordu ama diğer yanda da sevdiklerim vardı ama daha da önemlisi kendi hayatım vardı. Bir kere karar verdiniz mi her şey o kadar hızlı ve kolay oluyor ki şaşarsınız. Siz hazırsanız istediğiniz, dilediğiniz, ihtiyacını duyduğunuz her şey gelip sizi buluyor. Öyle de oldu. Dışarıdan yardım da alabilirdim ama ben kendimle yüzleşerek kendi girdiğim kuyudan çıkmayı başarabildim. Yüzleşebilme ve bunu yüksek sesle ifade edebilme çok önemli.

Düşünsenize dünyada sizi rahatsız edebilecek hiçbir durum olmasa yaşamımız neye benzerdi? Fena olmazdı değil mi? Kabul edin bu durumdan kim şikayetçi olabilir? O noktaya varmanın tek yolu zor da olsa gerçekle yüz yüze gelebilmemizdir. Korkularımız taa ki yok olana dek korkularımızın nesnesiyle karşı karşıya kalabilmemizdir yapmamız gerekli olan. Korkularımızı görmezden gelmek, ötelemek, yok kabul etmek, kaygılarımızı büyütmekten başka hiçbir şeye yaramaz. Onları sığınaklara saklamak yerine gün ışığına çıkarmamız gerekir. Unutmayalım ki korkularımızı yaratanlar da yine bizleriz. Hayatlarımızda bizleri korkutan şeylerden uzakta durmaya çabaladıkça, korkularımızın büyük çoğunun kendi zihnimizin eseri olduğunu keşfetmemizi de engellemiş oluyoruz.  
  
Özgürlük bizim içimizdedir. İçimizden gelmelidir. Dışarıdan bizlere verilmesini beklemek büyük hata olacaktır. Gandhi “dünyada görmek istediğin değişim sen ol” derken başlangıç noktasını gayet güzel gösteriyor zaten. Kesin olan tek bir şey var o da değişimin başkalarından gelmeyeceği, değişimin dışarıdan değil içeriden gelmesi gerektiği. Ne bir örgüt, ne bir yönetim, ne yeni bir patron,ne de yeni bir eş insanın yaşamını değiştirebilir. Gerçek senin yaşamını senden başka kimsenin değiştiremeyeceğidir. Bu nedenle yaşamına kendin sahip çıkmalısın. Ben kendimle ve korkularımla yüzleşerek başladım ve sonuç aldım. Sizlere de tavsiye ederim.

Proust’un dediği gibi “Kederler, düşüncelere dönüştükleri anda bize acı çektirme güçlerini yitirirler.”

Bir sonraki yazıda biraz daha derinlere doğru yol alacağız. Örneklerimiz olacak. Yolculuğumuz tüm hızıyla devam ediyor. Güneşli günler artık hiç olmadığı kadar yakın. Gelin beraber güneşin tadını çıkaralım.

11 Ocak 2013 Cuma

Mutluluğa yolculuk 2


Yüzleşme

Hayatı nasıl görüyorsunuz?

Kaçınılması hatta uzak durulması gereken tuzaklarla dolu tehlikeli bir alan mı yoksa her  köşe başında sizleri zenginleştirecek bir deneyim sunan sürprizlerle dolu  bir alan mı?  Sahi siz gerçekten nasıl görüyorsunuz?

Aslında sizlerden tuzak dolu ya da sürprizlerle dolu net cevabını beklemiyorum. Bazen bol miktarda tuzak içermekte bazen ise beklenmedik mutluluklar hemen yanı başımızda belirebilmekte.  Hayat bu, bazen siyah bazen ise beyaz. Ne 1 ne de 0. Fuzzy mantığı burada da geçerliliğini sürdürmekte; hayatımız hep grinin bir tonunda seyretmekte.  Yüksek Mühendislik Matematiği dersinde Fuzzy Logic (Bulanık Mantık) diye bir konu öğrenmiştik. Düşünüyorum da söz konusu o konu, hayatın tam da özetiydi aslında. Hayatın yalnızca bir ya da yalnızca sıfırdan oluşmadığını öğretirdi. Söz konusu mantığa göre yalnızca siyahlar ve beyazlar yoktu, grilerde hatta grilerin tonları da vardı.

Hayatımızda karşımıza çıkan tüm durumlar için bu aslında geçerli bir mantık. Önemli olan içinde bulunduğumuz andaki durum renginin siyaha ya da beyaza ne kadar yakın olduğu. Aynı tüm hareketlerimizi belirleyen sevgi ve korku oranlarımız gibi. Önemli olan bu karışıklık içerisinde hangi yöne eğilimimiz olduğu. Bir taraf aslında asla yok olmuyor; ne pratikte, ne de teorikte, ne felsefik olarak, ne de matematiksel olarak. Asla yok olmayan bu ikili düzlemde önemli olan, tercihlerimiz ve bu tercihlerimizi sahiplenmemiz. Gri alanlar illaki hep olmaya devam edeceklerdir.  Yalnız siyah ve beyaz renkten oluşan hayat  bugün yalnızca Çarşı’da J Siyah beyazlı hayat aslında otuzlu yaşlara kadar sürüyor. Sonra yaşasın gri hayat. Önemli olan gri renklerle dolu hayatımızda gri giyinmemeyi başarabilmek. İsteklerimizin, hedeflerimizin, hayallerimizin ve bu uğurda aldığımız yol ve çabaların yalnız siyah ya da yalnız beyaz olabilmesi, net olabilmesi.

Bu çıkarılsa da yazının bütününü bozmayacak iki paragraf sonrasında net bir cevabınızın olmadığını biliyorum. Önemli olan hangi yöne daha çok eğilim duymakta olduğunuz.  Gelin konuyu biraz daha irdeleyelim.

Başımıza gelen şeyleri sanki bize dayatıyorlarmış gibi ve biz de istemeden buna maruz kalıyormuşuz gibi yaşadığınızı hissediyor musunuz?

Çok şansızım, istediğim gibi olmuyor”, “ben şunu tercih ederdim” gibi ifadeler kullanıyor musunuz?

Bir olay istediğiniz gibi gitmediğinde ne kötü ya da yazık der misiniz?

Bir çoğumuz eminim tüm bunları ama sesli ama içimizden ama coşkulu ama kaygılı diyoruzdur. Eminim tüm bunları bir durumu serinkanlılıkla kabul eden birinin bilgeliği ile değil de daha çok üzgün bir tonda hatta bir boyun eğme tavrı içerisinde ifade ediyoruzdur. İşte bizim gibilerin farkına bile varmadan oynadıkları bu role Kurban rolü denmekte.  

Bakın biraz daha devam edeyim.  Başkaları için çaba gösteren biri olmayı seviyoruz  ve buna karşılık fedakarlıkların karşılığında değer görmeyi umuyoruz. Dahası biraz da kendimizden şikayet etmeyi ve böylece insanların sempatisini kazanmayı seviyoruz. Oysa kaçırdığımız ya da bilmediğimiz nokta kendi tercihlerini üstlenen ve yaşamayı seçtiklerini yaşayanlar her zaman için çok daha cazip oldukları.

Başka önemli bir tespit ise tüm bu yaptıklarımızın birer tercih olmaması. Bugün benden bekleneni yapacağım demiyorsun. Bilinç dışı bir şekilde kendini bunu yapmaya mecbur hissediyorsun. Yoksa seni sevmeyeceklerini artık seni istemeyeceklerini sanıyorsun. Dolayısıyla farkına bile varmadan kendini fazlasıyla kısıtlama dayatıyorsun. Yaşamın fazlasıyla kısıtlanmış oluyor. Ve sonunda kendini özgür hissetmiyorsun. Ve işin traji komik tarafı bu nedenle başkalarına öfkeleniyorsun.

Başkalarından daha az şansın olduğunu düşünüyorsun. Doğduğun, büyüdüğün sosyal ortamı başkalarınınkiyle karşılaştırıyorsun. İnsanın istediği her şeye sahip olduğu bir ortamda doğduğunda mutlu olmanın çok daha kolay olduğunu düşünüyorsun. Oysaki sosyo ekonomik durumu yüksek olanlarda yalnızca eğitim yüksektir, mutluluk değil. Mutsuz bir mühendis de vardır mutlu işçi de. Mutluluk bağımsızdır, ebeveynler tarafından verilen sevgi ve eğitimle ilişkilidir. Şansın bizi ancak ve yalnız biz hazır olduğumuzda gelip bulmasını hep atlıyoruz sanırım. Einstein’n lafı da yabana atılır cinsten değil: Tesadüf bizlere gelişme şansı vermek için tebdil-i kıyafet gezen Tanrı’dır.

Herkes başkaları için çabalasa, herkesin yaşamı iyileşmiş olur düşüncesi ise tamam romantik ama bir o kadar da naif bir kişisel aldatmaca. Aslında şunu itiraf etmek gerekiyor sanırım; tüm bunların belki de nedeni farkında olmadan insanlardan korkuyor olmamız. Kendimiz olmak için dayatmalarda bulunamıyoruz, bundan kaçıyoruz. En azından tereddüt ediyoruz. Arzularımızı, isteklerimizi çoğu kere ifade dahi edemiyoruz. Başkalarının iradesine karşı gelmekte ve açıkça bir reddi söze dökmekte güçlük çekiyoruz. Kısacası kendi yaşamımız gerçekten yaşamıyoruz, başkalarının tepkilerinden korkarak fazlasıyla onlara göre davranıyoruz.

Düşünsenize hayatlarımızdaki tüm olumsuzlukların sebebini kimi zaman yıldızlara, kimi zaman yaşımıza, kimi zaman sosyo ekonomik durumumuza, ama her seferinde de bizim dışımdaki nedenlere bağlar dururuz. Uyanma zamanı geldi de geçiyor dostlar. Sevgili arkadaşlar artık uyanın, kendinize gelin. Hayatlarınız sizlerin hayatları ve sizler kaderlerinizin efendilerisiniz. Tüm başınıza gelenlerin tek nedeni ve sebebi sizlersiniz.

En son ne zaman içten gelerek kahkaha attınız? Benim çok oldu. Ya sizin? Bir sonraki yazıma tam bu noktadan başlayacağım. Sonrasında çözüm öncesinde bir kaç satır daha karalayacağım. Aslında bir kaç kişisel not düşeceğim. Zor olanı yapacağım.

İnsanın kendisiyle yüzleşmesi zordur, çarpıcıdır. Kabullenilmesi zordur. Ama bir sonraki aşama için de şarttır. Yazdıklarım doğaldır ki tüm insanları içermiyor. Kendi bildikleri yolda ilerleyen ve başkalarının fikirlerinin kendilerini yıpratmasına ve dengelerinin bozulmasına izin vermeyenler de vardır. Dilerim siz onlardansınızdır. Eğer öyle ise şanslısınız ve işin güzel yanı şansınızı yine siz kendiniz yaratmış durumdasınız. Benim için kıskanılacak kişilersiniz. Aman hep öyle kalmaya devam edin. Kesinlikle en azından bence doğru yoldasınız. Bu yazıyı ve bir önceki giriş yazısını da boşa okudunuz demektir. Bir sonraki en az iki yazıyı da zinhar okumayın derim sizlere. Ama değil iseniz yazdıklarımı düşünün.

Yolculuk şimdilik çok eğlenceli geçmiyor, koyu gri yağmurlu ve soğuk bir havada yürüme gibi ama inanın bundan sonrası çok daha güneşli ve renkli olacak. Görüşmek üzere!

11 Aralık 2012 Salı

Mutfak lavabosundan Martin Luther King’e



Büyük, karışık ve hatta komik ilişkiler yumağı

Siz mutfak lavabosunun bozulmasının hayatınızı hem de nasıl kötü etkileyebileceğini bilir misiniz? Her şey yine eşimin lavabodan kötü bir koku geliyor, bir tesisatçı çağırıp baktıralım. Bu hayra alamet değildir, bir şeyler yapmalı demesiyle başladı. Onun öngörüleri genel de çıkar. Başıma bir anda tesisatçı kesildiyse bir hikmeti vardır bunun. Bununla beraber ben daha tesisatçı arayışlarına bile başlamadan eşim ve babası hemen karşımızdaki tesisatçıyı çağırıvermişler. Aslında yaptıkları son derece de doğru zira ben de muhtemelen aynısını yapardım. Kolaya kaçıp, araştırmadan  hemen karşıdaki adamı çağırmak benim genelde tercih edebileceğim bir düşünce yapısı. Eskiden buna bile gerek kalmazdı. Sokaklarda tamirciiiii, muslukçuuuu diye bağırıp bizlere çatallarını umarsızca gösteren orta yaşlı amcalar dolaşır durulardı. Pencere önünde biraz beklemekle her ihtiyacınız karşılanırdı. Sonra zamanlar geçti ve günümüzün her şeyin internet üzerinden halledildiği dönemlere gelindi. Biz çoğu kere düşünün ki gıda alışverişlerimizi bile internet üzerinden yapmaktayız. Görmeden aldığımız şeyleri bir güzel yer ve içeriz, tesisatçı çağırmışız çok mu?! Karşımızdaki tesisatçı geldiğinde ben oğlumla oyun oynuyordum. Eşimin babası çağıranlardan biri olarak sorumluluğu almış ve tesisatçının yanında mutfaktaki doğal yerini almıştı. Herkes halinden memnundu. Böylesi durumlarda ben ortalığı bulandırmayı zinhar istemem. Biri beni çağırana kadar, ya da birileri şikayet içeren tatlı lakırtılara başlamadan yaptığım işlere hep devam ederim. Yine böyle devam ettim. Zaten dünyanın en keyifli işini yapmaktaydım; oğlumla zaman geçiriyordum.

Bu arada mutfaktaki ahali giderek kalabalıklaşıyor, zaman hızla ilerliyor ama eşim bir türlü benden para istemiyordu. Buraya bir parantez açmak isterim. Ben gece gündüz, karda kış ortasında ve soğuğunda, kızılca kıyamette, dur durak bilmeden, stres dolu bir ortamda çalışır ve çalışmam karşılığında aldığım hemen hemen tüm parayı eşimin (sözde ortak hesapmış) hesabına gönderirim. O da teknoloji bilgisini ve yeteneğini kullanıp gelen paranın büyük bir çoğunluğunu otomatik ödemeler için kullanır. Kalan para ise birikimimiz ve nakit paramız olarak bize kalır. Şimdi bu durumda ne beklersiniz? Paranın kontrolü eşimde olduğundan nakit çekme ve gerektiğinde kullanmada onun işi olmalı değil mi? Değil anacığımmm... Benim kredi kartı geçmeyen ya da kullanmayacağım durumlar için ayırdığım param vardır ve genelde bu parayı hesabımdan cüzdanıma aktarır ve gerektiğinde kullanırım. Bunu eşimde bilir ve bu nedenle de para çekmez. Eve su getiren sucuda post cihazı olmadığından ve eşim para çekmediğinden hayda hoppp giden yine benim param olur. Dahası evden çıkarken bile yanında nakit olmadığından yine benden para ister. Ben de ona olan sevgimden veririm her defasında. Doğal olarak tesisatçıya da para ayırmadığına emin olduğumdan, ben benim rolümün gelmesini beklemekteydim. Uzunca bir süre sonra ben de sahne aldım ve parasını verdim adamcağızın. Zavallı ufacık mutfağın daha da ufak ve hatta yine zavallı klostrofobik lavabo altındaki dar alanına hem iri cüssesini sığdırmaya çalışıyor ve hem de olmamak için direnen tesisatı ikna etmeye çalışıyordu. Oldukça terlemiş dahası suratı iyice bir kızarmıştı. Cüsse iri olunca ve hemen yakınlarımızda da iş yeri olunca bahşiş de ona göre oldu.

Çok şükür mutfağımızdan kötü kokular gitmiş barış, mutluluk, huzur karışımı bir hava adeta ete kemiğe bürünüp görünür hale gelmişti. Tüm bu haklı ve ölümsüz başarıyı başta tesisatçı olmak üzere eşimin bizzat kendisine, babasına ve operasyonun ortalarında mutfağa kadar gelerek can alıcı yorumlarda bulunan ve dağılan ortamı toplayan annesine borçluyduk. Ben oğluyla oynayan ilgisiz, sorumsuz, düşüncesiz ev adamı  rolü ile mansiyon kazandım.  Bu başarılı operasyon sonrasında hayat bizim oralarda normale döndü. Bir ya da iki gün sonra da eşimin ailesi yavaş ve yaşanası şehir  İzmir’e döndüler. Dönüşlerine kadar sessizce ama bir o kadar da haince iki sinsi gün geçiren tesisat evde tekrar 3 kişi kalmamızı fırsat bilip damlamaya ve tekrar kokmaya başladı. Skandal!!!!  Fiyasko!!! Hatta rezalet!!! Hani kahramanlarımız neredeler? Hani yapılmıştı bu musluk? Yapılırken başında değil miydiniz? demek istedim ama sessizliği bilinçli olarak tercih ettim. Ortada kahramanlardan yalnızca eşim vardı. 

Ben sana bir tesisatçı bul dememiş miydim? diye sevgi ve coşku dolu güzel iltifatlarına başlamaz mı? Hani sanki ben oldu bitti yapıp ve kolaya kaçıp, araştırmadan karşımızdaki tesisatçıyı getirmiştim?  Yine sanki ben adamın başında durup tamirin başarılı geçip geçmediğini kontrol etmiştim. Bu kadarı da fazlaydı ama çok iyi biliyordum ki eşim için fazlalık seviyesine öyle kolay kolay erişilmezdi. Bilinçli sessizlik yeminim – omerta’m işte bu nedenleydi. Kuzeyden güneye, doğudan batıya haberler iletildi. Eşe dosta mesajlar atılıp, yardımlar dilendi ve beklenmeye başlandı. Uzun kahredici bir bekleyişti. Günlerden Cumartesiydi ve hemen ertesindeki gün Pazardı. Her yerin kapalı olduğu, tesisatçıların tatil yapıp zamanlarını sevdikleriyle geçirdikleri ve bizim gibi tesisatzedeleri bir taraflarına takmadıkları kara bir gündü. Bir şeyler yapmalı bir çözüm bulunmalıydı. Mutfak kahvaltıdan kalan pis tabak, çanaklarla dağınık bir görüntü sergiliyordu. Dahası hava kötüleşmiş, alenen kokmaya başlamıştı. Öğle yemeği zamanının gelmesi ortamı daha da çirkinleştiriyordu. Su açılması zinhar yasaktı zira su hemen alt tarafa geçiş yapıyor ve kendini dolaplara ve zemine bırakıyordu. Belki açıkta değildik ama açtık, dayanamadık ve öğle yemeğini de yedik. Hayır pişman değiliz. Oğlumuz için bunu yapmalıydık. Mutfağımız artık bir aile mutfağından çok bir kaç erkek üniversite öğrencisinin yaşadığı bir evin mutfağı gibi olmuştu ve eskiye nasıl dönebilecek miydik artık tam bir soru işaretiydi.   

Bir kaç olumsuz mesaj sonrası tesisatçı telefonları gelmeye başladı. Ama bir mesaj vardı ki dumur olmama neden oldu. Hali vakti yerinde olanların evlerinde hizmetli, kahya, aşçı çalıştırmaları gayet normal ve alışılagelmiş bir durumdur. Hatta araba kullanmak istemeyen hali vakti yerinde olanlar şoför de yanlarında çalıştırabilirler. Bunu da kıskanmakla beraber yadırgamam. Mesaj aynen söyledi: “Canım, bizim tesisatçı R. çok iyidir. İstersen hemen sana gönderebilirim”. Bir an anlam veremedim, hatta ne bileyim dalga geçiliyor sandım ama sonra dumur dalgası derinden ama hızla ve kesinlikle büyük bir kuvvetle geldi ulaştı bedenime ve düşüncelerime. Evinde tesisatçı barındırmak! Bahçıvanı bile eski Türk filmlerinde gördüğümden anlayabilirdim ama evin odalarından birini tesisatçıya ayırmak bana fazla gelmişti işte. Aynı havayı soluyor diye ve eşime canım diye başlayan mesaj yazabilme lütfu için saadet mi duymalıydım yoksa kolaya kaçıp kıskanmalı mıydım ya da makasın bu kadar açık olması sebebiyle kendime ve kadere kızmalı mıydım bilememiştim. Nasıl yani!!? diye aptalca çıkan ünlem ve şaşkınlık dolu soru cümlem sonrasında eşim evlerini ve durumlarını anlattı. Normalin çoook üzeri katlı müstakil boğaz manzaralı evlerinin bir katı çalışanlara aitmiş meğer. Valla ben de haklılar dedim ama yine Bay R.’yi istemedim evimde. Aklıma neden bilmem Anamızın ligi ile Şampiyonlar Ligi geldi. Barcelona ile Çemişkezek takımlarının birbirlerini kardeş takım ilan etmelerinin ne de güzel olacağı geldi. Biz kesinlikle farklı bir ligdeydik.

Sonra gelen mesajlardan bir tanesini değerlendirdik ve bir adamı aradık. Ukalaca bir ses tonu ile açılan telefon, aracı olan adamın adını söylememle bir anda dostane bir ses tonuna dönüştü. Çok yoğun olduğunu ama bugün içerisinde mutlaka bizi ziyaret edeceğini ve bizi mağdur etmeyeceğini ekleyip telefonu kapadı. Money talk!  Beklenmedik üst düzey bir konuşmaydı, şaşırmıştım. Öyle ya nerede bizim iri kıyım, kırmızı suratlı, lavabo alt tarafına sığmayan gürbüz tesisatçımız, nerede akademik bir lisanla konuşan sosyetik tesisatçı. Mahalle arasında bir lokantada et yemekle Nusret’te et yemek gibi birbirlerinden farklıydılar, en azından öyle bir intiba veriyorlardı. Hemen akabinde düşündüğüm ise kendini böylesi geliştirmiş bir ustanın bu işi kaça bitireceği ve benim ona kaç parra bahşiş vereceğim oldu. Tamam ben nakit taşıyorum ama cüzdanımda, bond bir çantada değil. Taşıdığım paranın da bir sınırı var. Biz arada rutinimizi bozmayarak İstinye Park ziyaretimizi tamamladık ve biraz alışveriş yapıp eve geri geldik. Saat 15:00 gibi adam tarafından tekrar arandık. Randevu saatinin teyit edilmesi tadında oldukça iş bilir, profesyonelce bir konuşma sonrasında bir saat sonra geleceğini öğrendik. Ben hemen hanımmm, hanımmm, kalk kalk adama bir şeyler hazırla. Börekler aç, tatlılar yap, çayı demle. Böylesi adamı sırf tamirat yaptırtıp gönderemeyiz... gibisinden hissiyatımı anlatan sözler ettim. Cüzdanımı kontrol ettim. En kötü ihtimalle oğlumun bayramda kazandığı ve çekmecesinde çoraplarının arasında sakladığı parasını kullanacaktım. Eşime sorma densizliğinde bulunmadım bile. Bu işi evin erkekleri olarak çözebilirdik. Bir kaç on euro kadar da param vardı, TL dışında, bahşiş olarak da onları kullanabilirdim. Bir ara eşime bir mesaj çek de, servis ücreti ne kadarmış öğren diyecek oldum ama cümlemi daha bitiremeden sözlerim havada eşimin desibel seviyesi bir hayli yüksek sözleriyle karşılaştılar. Bilin bakalım ne oldu? Sözlerim gerisin geriye ağzımın içine geri döndüler ve ben bir anda boş bulunup yuttum o sözlerimi. Yoksa ben bilirdim ne yapacağımı ...

Gerçekten de dediği saatte telefonum çaldı ve kendisine telefonda adres tarif edip sağlıklı bir şekilde bizim evimize doğru yönlendirdim. Telefon faturasını dert etmemesini evi kolay bulması adına sevindirici ve muhtemel kazancı ve benim ödeyeceğim rakam açısından da endişe edici bulmuştum. Kapıyı açtığımda karşımda iki kişi vardı. Bahşiş çarpı iki sevindirici bir gelişme değildi. Ama asıl sevimsiz olan gelişme ayakkabılarının Prada olmasıydı. Sanki çok mu önemliydi tabii ki değildi ama bir tespit açısından benim bu yaşıma ve kazancıma rağmen bu markadan değil ayakkabı hiçbir şeyim yoktu. Prada bize tersti. Biz mekap gençliği olarak büyümüş sonra sonra camper’lara terfi etmiştik. Ceplerinden çıkardıkları galoşları ayakkabılarına geçirdiler ve büyük bir güven içerisinde içeri girdiler. Mutfağımızın durumu kötüydü hem de çok kötü. İnsan ister istemez utanıyordu. Bir ara gereksiz açıklamalarda bulunduysam da sonra susmayı tercih ettim. Adam yere uzanınca bir ara yastık getirmek içimden geçtiyse de kendime engel oldum. Sözün özü bir önceki tesisatçı hiç bir iş yapmamıştı. Bu adam tıkanıklıkları açtı ki o bölüme hijyenik sebeplerden hiç girmeyeceğim. Hasarlı yerleri tespit etti. Sanak yağmura aldırmadan eksik olan parçaları gidip toparladı. Toplamda iki saate kadar zamanını bizimle geçirdi. Bir ara telefonu çaldı. Galaxy’si ile yaptığı konuşmadan Türk Sinemasının ve günümüz show dünyasının belki de en önemli isminin de evinde tesisat sorunu olduğunu öğrendik. İster istemez adamın o ev ile bizim evi kıyaslayacağını düşündüm ve bir anda yeniden aklıma Anamızın ligi ile Şampiyonlar Ligi ve Barcelona ile Çemişkezek spor kulüpleri geldi. Borcumuzu kolay kolay ödeyemeyeceğimizi biliyordum ama yine de sordum mecburiyetten.  İnanın ikinci ya da bilmem kaçıncı dumuru da o an yaşadım. Bir önceki bizim gürbüzün istediği kadardı yalnızca. Gerek ustalık gerek anlayış gerek müşteri memnuniyeti bu kadar farklı iken ücretin aynı olması neden benim zamanında sosyetik olarak tanımladığım ama aslında profesyonel sıfatının çok daha iyi oturduğu tesisatçının farklı bir ligde olduğunun da göstergesiydi. İşini yalnızca yapması gerektiği gibi yapıyor ve karşılığında alması gerekeni istiyor, durumdan yararlanmıyordu. Umarım biri birgün bana tesisatçı isteğinde bulunur. Ben kendi adıma zaten artık bir başkasıyla çalışmam.

Martin Luther King’in sözü tam da aslında buraya uygun; “Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Michelangelo’nun resim yaptığı, Beethoven’in beste yaptığı veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki gökteki ve yerdeki herkes durup ’Burada işini çok iyi yapan, dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş’ desin.” Herkes sevdiği işi yapacak kadar şanslı olmayabilir. Ama hem kişisel ve hem de mesleki başarı ve hatta tatmin için bizdeki tesisatçı örneğinde olduğu gibi yaptığın işin en iyisini yapmak, yapmak için uğraş verip, emek harcamak oğluma öğretmeye çalışacağım bir prensip olacak. Keşke şunu yapsaydım ya da şu olabilseydim diye geçmişe saplanmak ve pişmanlıklar yaşamak yerine yapılan işe konsantre olmak ve  en iyi şekilde yapmaya çalışmak amaç olmalı.

Mutfak lavabosundan taaa Martin Luther King’e. Hayat da böyle değil mi zaten büyük, karışık ve hatta komik bir ilişkiler yumağı. Dilerim fazla karıştırmadan ve içinde kaybolmadan bu yumağı en iyi şekilde yönetebiliriz ...


13 Kasım 2012 Salı

Çocuk ve ebeveyn dostu oteller aranıyor


Bedava sirke baldan tatlı

Bir önceki yazımda hatırlarsanız bizim aile boyu bayram süresince konakladığımız tesis hakkında ilave bir yazı yazacağımdan bahsetmiştim. İşte şimdi konu ile ilgili farklı bir bakış açısından ikinci yazım.

Ben normalde büyük tesisleri pek sevmem. Bir kere her şeyden evvel varmak istediğin yere kolay varamazsın. Gitmek istediğin bir çok yer çoğu kere düşünülmeden tesislere serpiştirildiğinden bir oraya bir buraya gün boyu ya yürürsün ya da çok sınırlı golf arabalarının gelmesini beklersin. Büyük tesis yüksek kapasite hedefi de demek olduğundan yatak sayıları ile restoran masa ve iskemle sayıları birbirlerine eşit değildir. Buna ek olarak çalışan sayısı yüksek kapasite oranına göre değil belli bir ortalamaya göre istihdam edildiğinden, yüksek sezonlarda yetersiz çalışan ve daha da kötüsü yetersiz çalışanın yorgunluktan sebep asık suratlarıyla karşılaşırsınız.

Ben küçük tesisi severim. Küçük ama kaliteli ya da günün moda terimi ile boutique otelleri tercih ederim. Reklamı ile servisi yapılanlar genelde aynıdır. Çok şaşırmazsınız. Beklentileriniz genel olarak karşılanır. En azından yemek için koşuşturmak, boş masa takip etmek, bitirseler de kalksalar diye düşünmek, kalkanların hemen peşi sıra oldukça sevimsiz dağınık ve yemek artıklarıyla dolu masalara oturmak zorunda kalmazsınız. Yemekler çeşit olarak belki çok daha sınırlıdır ama sunulan her yemek de lezzetlidir buna karşılık. Bununla beraber çoğu boutique otelde çocuklar için ne bir mini kulüp ne de akşamları onlar için bir mini disko vardır. Yerleşimleri, şartları, ve sundukları da yine çocuklara yönelik değildir. Büyükler için genelde tasarlanmış otellerdir. Kısacası henüz çocuk sahibi değil iken gidilesi, tercih edilesi otellerdendir.

Çocuklu bir aile olduktan sonra zorluğunu çektiğimiz ve en azından her yaz bir kere bu zorluğu tekrar tekrar yaşadığımız bir konudur tatiller ve tatil yerleri. Tüm saydıklarım dışında her yönü ile muhteşem oteller yok mu tabii ki var ama bunlarda çoğu kere yanına bile yaklaşılmayacak pahalılıkta. Yani ya yaklaşık bir aylık kazancınızı (ki ben ortalamanın üzerinde kazanan şanslılar arasındayım) bir haftalık tatil için harcayacaksınız ya da hem tatil yapıp hem paranızla rezil olacaksınız. Bunun mutlaka bir orta yolu olmalı ve illaki vardır da ama en azından biz henüz bulamadık. İşin kötü tarafı şansımızı zorlamayı bu konuda çok tercih etmediğimizden kolay kolay da bulamayacağız. Zaten belki de bu nedenle beklenti-fiyat dengesini iyi bulduğumuz tesise son üç senedir gidiyoruz, macera aramıyoruz. Garantiye oynamak ve beklentinin belirli bir düzeyde karşılanması güzel de yine de insan daha iyiyi, daha kalitelisini ve en azından değişik, farklı bir mekanı arıyor.

Bu konaklama bir ödül olarak karşımıza çıkınca ve alternatif bir program da üretilmeyince biz de keyiflice kullanmak istedik ve otelin yolunu tuttuk. Tek hatamız bayrama denk getirmekti. Günün sonunda bence çok da iyi yapmışız düşüncem halen ağır basmakta beraber hoşuma gitmeyen bir kaç noktayı da hem kayıt altına almak ve hem de sizlerle paylaşmak adına sıralamak isterim. Önce ama olumlu bazı noktaları öne çıkarmak istiyorum.

Tesis tamam büyük bir alana kurulmuştu ama her yer çam ağaçları ile sarılıydı. Üstelik kısa bir süre önce dikilen basit çamlardan da değil. Yüksek ve oldukça görkemli enfes çamlar. Bir yerden bir yere ulaşmak çam ağaçlarından oluşmuş bir ormanda yürüyüş yapmak gibiydi ve kesinlikle keyif vericiydi. Hani bana kalsa gün boyu sürekli dolaşır dururdum. Doğal olarak misler gibi tertemiz bir havası vardı. İstanbul’da böylesi oksijeni yüksek güzel havayı artık unutmaya başladığımızdan ilk akşam oğlumun uyuması hemen sonrasında bizler de uyuyakaldık. Normalde yatağımda uzanarak kitap okumanın keyfini kolay kolay hiçbir şey ile değişmeyen ben, kitabımı bile iskemle üstünde tüneyerek balkonda okudum durdum ki bu temiz hava ile azami ilişki içerisinde olmayı sürdürebileyim.

Odamızın da son derece şık ve oldukça genişti. Mini minnacık küçük odalar insanın içini daraltır. Zaten kısıtlı tatil yapacaksınız ve zaten kısıtlı tatilinizi çoğu kere hayalinizde olmayan bir yerde yapacaksınız bir de oda dar ve hatta küçücük olacak. İşte tatili zehir eden bir durum. Neyse ki bu oda oldukça iyi idi. Belli yenilenmiş ve hatta özenilerek yenilenmiş. Geçen yazımda da bahsetmiştim tesis içinde mini bir hayvanat bahçesi bile mevcuttu. Oğlumuzla beraber sürekli hayvanların etrafında dolanıp durduk ama telaş etmeyin yemek vermedik. Bu tip tesislerin olmazsa olmazı olan mini çocuk kulübü ve akşamları mini diskosu gerek içerik, gerek ortam, gerek aktivite ve gerekse personel ve yaratıcılıkları açısından dört dörtlüktü (son zamanlarda duyduğum ve komiğime giden bir sıfatı da yeri gelmişken dört dörtlüktü yerine bu cümlede kullanmak isterim: on numara beş yıldız). Oğlum ve dolayısıyla biz oldukça keyifli dakikaları bu sayede geçirdik.

Gelelim sevimsiz yanlarına... Bir kere çok kalabalıktı. Diyeceksiniz iyi ya, otelin zaten amacı budur. Tamam buna itirazım yok ama kişi sayısına göre tasarlanmayan yemek salonlarına itirazım var. Şansa herkesin karnı erkenden acıkıyordu, yine sansa havanın soğuk olmasından sebep herkes içeride bir masada yemek yemek istiyordu ve son olarak ne şans ki biz de herkes kümesinin birer elemanıydık. İlk akşam bir gittik ki ne boş bir masa var, ne de iskemle, ara ki bulasın. Aç aç, ümitsiz gözlerle milletin bitmek bilmeyen yemek yemelerini seyredip durduk. Eşim böylesi durumlarda çabuk sinirlenir. Başladı mı ne işimiz var burada, bu tip büyük tesislere bir daha gelmeyelim (evet evet anladınız tabii, eşim büyük tesis sevmiyor diye ben de sevmiyorum. Bundan doğal ne olabilir ki), şu halimize bak (ne varmış canım halimizde demek istedim ama suratının aldığı şekilden yemedi, susmayı tercih ettim) gibisinden ve bir biri ardına susmak bilmeden söylenmeye... Akşam oturup keyiflice bir iki kadeh rakımı içip yemek yiyecektim ama tüm keyfim bir anda kaçtı. Salonun artık dışı sayılabilecek bir yerde, bir mağazanın vitrininin önünde bir masa boşaldı da yerleşebildik. Masanın bu durumu ve üstüne eşimin yaratıcı ve yıpratıcı söylenmeleri işte bir anda ortada ne çam ağacının temiz havasını bırakıyor ne mini kulüp eğlencelerini ne de diskosundaki dansları. Yemek sonrası içilen kahve ile keyifler yerine gelmeye başladıysa da ben keyifli bir akşam yemeğinden olmuş oldum.

Diğer bir önemli nokta ise tüm tasarımın büyüklere yönelik olmasıydı. İçinden nehir geçen yürüyüş yolları, camlı sehpalar, sivri ve sert kenarlı koltuklar, alabildiğine kaygan zeminler (zaten yağmur yağmış). Yahu sen büyük tesissin, senin müşterinin çoğunluğu çocuklu misafirler. Yapsana söyle hem minimalist hem de çocuk dostu tasarımlar. Ben zaten panik bir babayım, yerimde oturamadım resmen. Çok şükür ki tadımız bozulmadan evimize vardık.

İşte böyle. Bedava sirke baldan tatlı misali iki -üç günlük bir gezi iki yazıya konu olabildi işte. Aslında her zaman dediğim gibi önemli olan hiçbir zaman tatil olmadı, asıl hedef anı kesemize bir kaç güzel anı daha koyabilmek. Ne mutlu bize ki biz kendi adımıza bu tatilde bunu başardık. Değişik oyunlar keşfedip, değişik anıları paylaştık. Daha nicelerine İnşallah.