Bu Blogda Ara

fark yaratmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fark yaratmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2013 Çarşamba

Gel de kadere inanma 2

Determinizm vs Kelebek etkisi

Başına yan gelip yatarken elma düşen ve bu sayede şöhreti yakalayan Newton, determinizm ve daha nice başka görüşün yaratıcılarındandır. Bakın 1814 yılında, meşhur matematikçi Pierre-Simon Laplace determinizm hakkında neler yazmış:

Eğer bir akıl, herhangi bir anda doğayı biçimlendiren güçlerin tümünü ve doğadaki her yaratığın konumunu bilseydi; ve ek olarak, eğer bu akıl tüm bu veriyi işleyebilecek bir güçte olsaydı, aynı anda evrendeki en büyük nesnelerin olduğu kadar, en küçük atomların da hareketini tanımlayabilirdi: Böyle bir akıl için hiçbir şey belirsiz olmazdı ve geçmiş gibi gelecek de onun için bilinir olurdu”.

Oldu canım, bana da iki çay söyle lütfen. Kazın ayağı pek öyle değildi ama bizim Fransız matematikçi böyle düşünüyordu. Laplace aslında determinizm diye adlandırılan bir görüşü dile getiriyordu: Dünyanın şu andaki durumunun, geleceğin nasıl oluşacağını tam olarak belirlediği fikri.

Günlük yaşamda, determinizm kişisel niteliklerimizin ve belirli herhangi bir durum ya da ortamın özelliklerinin bizi doğrudan ve tartışmasız olarak çok belirgin sonuçlara götüreceği bir dünyayı ima eder. Bu çok düzenli bir dünyadır, her şeyin öngörülebileceği, hesaplanabileceği bir dünya. Ama Laplace’nin rüyasının gerçekleşmesi için daha birçok şart da beraberinde sağlanmalıdır. Birçok akademisyen Laplace’nin determinizm hakkındaki inançlarını paylaştılar. Onlar da, Galton gibi, yaşam içindeki yolumuzun kesin olarak kişisel niteliklerimizce belirlendiğine, ya da Quételet gibi, toplumun geleceğinin öngörülebilir olduğuna inandılar. Sık sık Newton fiziğinin başarısından esinlenip insan davranışlarının da, doğadaki diğer olaylar gibi güvenilir bir şekilde öngörülebileceğini düşündüler. Günlük dünyamızın  geleceğinin, aynı gezegenlerin yörüngeleri gibi, şu andaki durumdan yola çıkarak kesin bir biçimde belirlenebilmesi onlara mantıklı geldi.
İşte şimdi tam bu noktada size bir hikaye anlatmak istiyorum. Atmasyon değil, uydurma hiç değil. Gerçek yaşanmış bir hikaye.

1960 yıllarında Edward Lorenz adında bir meteorolog, meteorolojinin bilinen yasalarını uygulayarak ileriki zaman dilimleri için hesapladığı hava durumunu sayılar şeklinde yazıcısına basacaktı. Bir hafta sonu uzun uzun çalıştı ve hesaplamaları başlatıp evinin yolunu tuttu. Hafta başında çalışma ofisine geri döndüğünde yazıcıda yeterli kağıt bırakmadığını fark etti. Konu Edward Lorenz ‘in zekası ya da aptallıkları olmadığı için bu dalgınlığı ya da hatayı çok konu etmeyeceğim. Kağıt eksikliğinden doğal olarak hesaplamaların ortasında yazıcı durmuştu. Birazda sanırım tembel olduğundan (ama bu tembellik ya da bu dalgınlık ya da bu aptallık zaten hikayenin bugün anlatılmasını sağlıyor) tüm hesaplamayı yeni baştan yapmak istemiyor ve kaldığı yerden devam etmeye karar veriyor. Yazıcıda son çıkmış olan veriyi başlangıç değeri olarak girip, oradan devam etmeğe başlıyor. Bizim bilim adamı o kadar tembel ki tüm rakamları da yazmıyor ve mesela 0,293416 gibi bir sayı yerine 0,293 olarak sayıları giriyor. Öyle ya kim takar virgülden sonraki 10.000’ler basamağını. Hata olsa kaç yazar, kim anlar, kim bilir, kim umursar.

Bilim insanları genelde, bir sistemin başlangıç koşullarında ufak bir değişiklik yapılırsa, o sistemin evriminin de ufak bir değişiklik göstereceğini varsayarlar. Neticede, meteorolojik veri toplayan uydular değişkenleri ancak virgülden sonra iki ya da üç hane hassasiyetle ölçebildiklerinden, 0,293416 ve 0,293 arasındaki minik farklılıkları anlayamazlar bile. Kim bu masum düşünce ve kabul nedeni ile bizim Lorenzi’yi suçlayabilir ki? Ama işte o tembel Lorenz, böyle ufak farkların sonuçta büyük değişikliklere neden olduğunu buldu. Bilim dilinde başlangıç koşullarına kritik bağlılık olarak bilinen bu olaya, bir kelebeğin kanat çırpışlarından kaynaklanabilecek kadar ufak atmosferik değişikliklerin sonuçta küresel iklim oluşumları üzerinde büyük etkiler yaratabileceği içermesine atfen kelebek etkisi adı verildi.

Ne midir bu kelebek etkisi? Bir sabah fazladan içtiğiniz bir bardak kahvenin, yaşamınızda çok büyük ve derin değişikliklere neden olması demek. Bu bir bardak kahve için harcadığınız fazladan zaman, tren istasyonunda müstakbel eşinizle karşılaşmanıza, ya da kırmızı ışıkta geçen bir araba tarafından ezilmekten kıl payı kurtulmanıza neden olabiliyor. Eşim ile bu bölümü tartışırken aklımıza ister istemez Sliding Doors filmi geldi. Ne muhteşem bir filmdir. Seyretmeyenlere mutlaka önereceğim sıra dışı ve unutulmaz bir filmdir. Son anda kapanan bir kapı ile tamamen değişen bir hayat, üstelik aynı anda izleme imkanı ile.

Burada anlatılmaya çalışılan, yaşamımızdaki önemli olayların arkasına ayrıntılı olarak baktığımızda, büyük değişikliklere neden olan, görünürde önemsiz, rastgele bir çok olay vardır gerçeği ve işte bu önemsiz ve rastgele olayların aslında hayatlarımız için belirleyici olanlar olduğu çıkarımı.  

Rastgele etkenler, en az niteliklerimiz ve eylemlerimiz kadar önemlidir. Birçok insan, entelektüel bir düzeyde rastgele etkenlerin önemini anlasalar bile, duygusal bir düzeyde buna direniyorlar. En basit ifadeyle bir çok kişi meşhur kişilerin kariyerlerinde şansın rolünü küçümserler oysaki bir çoklarının hikayesi göstermektedir ki şansları olmasaydı onları bugün yalnızca aileleri ve arkadaşları tanıyor olacaklardı.

Peki ama neden rastlantısallık olayına inanmayı tercih etmeyiz?

Her şeyden evvel yaptıkları ile kazandıkları arasında rastgele bir ilişki olduğuna inansalardı, çok az sayıda insan ciddi anlamda bir çaba gösterirdi. Öyle ya zaten iş şansa kalmış ben neden kendimi yorayım ki diye düşünürlerdi. İnsanlar “kendi ruh sağlıklarını korumak için” başarıda yeteneğin rolünün derecesini abartmışlardır. Yani, sinema yıldızlarını, yeni tanınmaya başlamış yıldızlardan daha yetenekli görmeye ve dünyanın en zengin insanlarının aynı zamanda en akıllıları da olduklarını düşünmeye eğilimliyiz. Siz belki değil ama dünya genel ahalisi bu yönde düşünmektedir.

Bir başka neden ise rastlantısallığın yaşamımızdaki etkilerini kaçırıyoruz çünkü dünyayı değerlendirdiğimiz zaman, sadece beklediklerimizi görme eğilimindeyiz. Aslında beceri düzeyini başarı düzeyine bağlı olarak tanımlayıp, sonra da nedensellik duygumuzu aradaki bağıntıyı öne çıkartarak güçlendiriyoruz.

Bir bara gittiğinizi düşünün. Benim için zor bir hayal değil çünkü gitmesini çok severim. Karizmatik ve hatta yakışıklı barmen ile lak lak ediyorsunuz. Barmen size bir film yıldızı olmak istediğini söylese ne düşünürdünüz?  Muhtemelen tamam, tamam, sen şimdi sadece şu sodayı fazla kaçırmadığına dikkat et, yeter türünden bir şeyler düşünürdünüz. Aslında pekala aman Tanrım, geleceğin bu karizmatik film yıldızı ile baş başa konuşma fırsatını yakaladığım için ne kadar şanslıyım, diye de düşünebilirdiniz.

Beklentilerin kurbanı olmak kolaysa, birilerinin bundan yararlanması da kolaydır. Doktorların beyaz önlükler giyip muayenehanelerinin duvarlarına türlü çeşitli sertifika ve diplomalar asmalarının, kullanılmış araba satıcılarının motora para gömmek yerine arabanın dışındaki ufak tefek çizikleri tamir etmeyi tercih etmelerinin ve öğretmenlerin genelde “mükemmel” bir öğrenciye aynı ödevi veren “zayıf” bir öğrenciye göre daha yüksek not vermelerinin nedeni de budur. Bunun farkında olan pazarlamacılar da önce bizlerde beklentiler yaratıp, sonra da bunlardan yararlanacak reklam kampanyaları tasarlarlar.

Bu bizi nereye mi götürür?

İşte bu nedenle neden bir filmin iyi iş yaptığını, bir adayın seçimi kazandığını, bir fırtınanın oluştuğunu, bir hissenin düştüğünü bildiğimize inanırız. Hepimiz bir anda konunun uzmanı kesiliriz ama hep geriye dönük olarak. Hiç birimiz ama kolay kolay bir sonraki fırtınayı ya da seçimi kimin kazanacağını ya da doların ne olacağını bilemeyiz.  Geçmişi açıklayan öyküler uydurmak, ya da gelecek hakkındaki su götürür senaryolara inanmak kolaydır. 

Bir sonraki yazı işte tüm bunlarla ilgili olacak. Geçmişe bakıldığı zaman gerçek akış sanki en olası senaryo ya da olasılık gibiymiş görünüyor ama yaşarken durum bu kadar açık ortada olmuyor. İyi tahminler yaptığımızı sanıyoruz ama yanılıyoruz. Çoğu kere de bu nedenle kibirli ve hatalı kararlar alıyoruz.Tüm bunların nedenlerini konuşacağız. Tabii ki en sonunda hepsini bir yerlere bağlamaya çalışacağız.


Bu arada yazıyı sonlandırmadan, Mavi AY dizisinden önce, Bruce Willis karizmatik, genç bir barmendi ve kim bilir kaç kişi onunla konuşmuştu.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Özgürlüklerimiz 2


Tehlikeli bir yol ayırımı

Cunda Adasında ki balık lokantasında artık yalnızca kahve ve çay içildiğini bir önceki yazımda hatırlarsanız yazmıştım.  Paranın satın alma gücü ve ilave vergilerle ülkemizde alkol kullanımı her geçen gün biraz daha zorlaşıyor, zorlaştırılıyor. Şimdilerde bir de yeni bir yasa geliyormuş. İçki ruhsatlarına artık belediyeler değil valiler bakacakmış. Sebep ise belediyelerin halka karşı kuralları uygulamaları sırasında çok zor durumda kalmalarıymış. Neden bilmem birden aklıma minare-kılıf ikilisi geldi. Hoş gelen tepkilerden sonra yasanın alt komisyona gönderildiği ve bu ve benzeri düşüncelerin geri alındığı söyleniyor ama ne kadar bir zaman için böyle kalır belli değil. Önemli olan aslında bu tür düşünceler için toplumun nabzının tutulmaya başlanmış olması.

Bir ülkede kuralların, regülasyonların olması ve dahası uygulanması çok yerinde ve önemlidir. Gereklidir de. Gerçekten de alkollü içecekler on sekiz yaş altına satış yapılmayabilir ya da alkollü sürücüye en büyük cezalar verilebilir. Bence verilmelidir de. Ehliyetsiz araba kullanana, kırmızı da geçene, aşırı sürat yapana da verilmesi gerektiği gibi. Bunlara karşı tek kelime etmem hatta alkışlarım ama açık havada artık içki içilmeyeceği gerçeği içimi acıtır. Yalnızca kişisel nedenlerle değil, ülke çıkarları açısından da. Ama daha çok ilkesel olarak.

Ülkemizi diğer Müslüman ülkelerden ayıran bazı özellikler vardır. Bunların belki de en önemlisi laik, demokratik bir Müslüman ülke oluşumuzdur. Belki mecburiyetten belki başka bir takım sebeplerden ilk dönemlerde laik bölümü ön plana çıkarılmış, parlatılmış olabilir. Mesela hatırlarım Müslüman ülke denmez  %98 nüfusu Müslüman olan halk ifadesi tercih edilirdi zamanında. Günümüzde ise demokratik ve Müslüman bölümleri daha bir parlatılmakta, laik kelimesi yerini sekülere bırakması için girişimler yapılmakta. Laiklik çok mevzu edilmemekte. Laik, demokratik bir Müslüman ülke olmak tüm dünyada aynı zamanda ilk ve tek olmak da demek. Başta Araplar olmak üzere bir çok ülkeyi bize hayran bırakan içimizde oluşturduğumuz bu dengedir. Farklı, özel, ve tek oluşumuzdur. Başka bir ifadeyle aslında hayat tarzımızdır bu gıptayla bakışın sebebi. Sahip olduğumuz özgürlüklerimizdir. Ya da en yalın ifadeyle laik ve müslüman kelimelerinin dengeli olabilmesi, cümlede bu iki kelimenin birbirlerine ağır basmamasıdır. Eğer birisi ağır basarsa ve denge bozulursa bu cazibe merkezi olma durumumuz da bir son bulur. Sıradan ve muhtemelen mutsuz bir ülke olur çıkarız.

Ramazan ayında eğer alışveriş merkezlerinde öğle yemekleri yenilebiliyorsa ve yemeklerini bitirenler koltuklarını iftar için ötekilere değil, kardeşlerine, komşularına, arkadaşlarına, sevdiklerine devredebiliyorlarsa o ülkede denge sağlanmış demektir.  Ülkemiz inancın her bir derecesinin yaşanabildiği bir ülke olduğu için değerli, özel ve tektir. On bir ay içki içip Ramazan ayında içmeyen niceleri vardır aynı namaz kılmayıp bu kutsal ayda niyetlenenler gibi. Hac görevini sürekli ötelerler ama zekatlarını hiç aksatmazlar. İçimiz iyidir ve genelde sevgi doluyuzdur. Dinimizi farklı farklı derecelerde uyguluyor olsak da yoktur aslında birbirimizden çok farkımız. Hepimiz ulu bir dağın üzerlerindeki taşlarız. Farklı faklı, çeşit çeşit ama hepimiz o dağı meydana getiren unsurlarız.  Bütünü meydana getiren zerreleriz.

Jean Jacques Rousseau’nun sözü yine hatırlanması gerek bir söz olarak karşımıza çıkıyor: "Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..."

Kişisel tercihlere ve hayat tarzı seçimlerine müdahale, regülasyon ve kanunlarla şekil ya da ayar vermeye çalışma hem çok tehlikeli ve hem de günümüzün özgürlükçü, çağdaş, liberal felsefesi ile tezattır. Tek tip insan ve tek tip yönetilebilir toplum görüşü aynı zamanda bir o kadar da korkutucu gelmektedir bana. Kendi bireysel seçimlerimiz sonucunda oluşan bir hayat tarzında hem çok daha mutlu ve huzurlu ve hem de çok daha barışçıl ve üretken olabiliriz diye düşünüyorum. Ben kurallar olmasın demiyorum ama o kurallar hayat tarzlarımız için bir yol ayırımı teşkil etmesin demek istiyorum. Bu kişisel yakarışım benim için tabii ki önemli ama bir sonraki neslin mutluluk, özgürlük ve yaratıcılıkları için çok daha önemli ve zaruri. Başka bir ifadeyle benim bu satırları kaleme almam kişisel bir keyfiyetin tehlikeye girmesi sonucunda oluşan mutsuzluk ve karamsarlık üzerine değil daha çok ilkesel bir yakarış, bir uyarı üzerine.

Dilerim farklı farklı olsak da hepimizin ulu bir dağın birer taşları olduğumuz gerçeği unutulmaz ve özgürlüklerin başkalarına saygı zemininde yaşandığı bir toplum olmayı sürdürebiliriz.


2 Mayıs 2013 Perşembe

Tasarlanmış Hayatlar 1


Mevsimlerden Kış sonrası ruh halim

Bir kaç hafta evvel Mevsimlerden Kış diye bir yazı kaleme almıştım. Karamsar hatta depresif özellikler taşıyan bir yazıydı. Kendimle yüzleştiğim bir yazı olmasından sebep kişisel olarak yazdıklarımı beğenmiştim ama sonrasında nedenlerini düşünmeden de edemedim. Aslında yazdığım kelimelerin anlatmaya çalıştığı asıl hikaye, o kelimelerin o anda nerede ve hangi şartlarda seçilirse seçilsin, kendi iç dünyama yaptığım yolculuğun ip uçlarını verebilmeleriydi. Kelimeler yalnızca bir araçtı. Zihnimin bilinçli olarak unutmayı tercih ettiğim, çoğu zaman görmezden ve duymazdan geldiğim en ücra köşelerine beni taşıyan araçlardı. Önemli olan okunan ya da yazılmış olan satırlar, ezberlenen cümleler değil, bunlardan geride kalması gereken tortular, atılması gerekli olan safralardı. Beynimin, zihnimin bu sayede tetiklenmesi ve bu tetiklenme sonucu olarak üretilen düşünceler, fikirler ve hayallerdi. İşin ilginç, rahatlatıcı, ve muhteşem olan noktası ise yaratılan tüm düşünce, hayal ve fikirlerin yazılmış olan satırlardan bağımsız olabilmesiydi. Yazı yazmak, kitap okumak gibi, her bir yazanın ya da okuyanın ayrı bir hikayedir aslında. Yazı yazmak aynı kitaplar gibi kişiselliktir. Yazı yazmak kendi iç dünyana yaptığın yolculuğun altın anahtarıdır. Kimsenin bilmediği sığınağındır. İnsanlardan, olaylardan, dertlerden veya seni rahatsız eden ne ise onlardan bir kaçış ya da bazen kaçmaktan sıkılıp çözüm arayışına geçebilme cesaretidir. Bu yazı işte böylesi bir ruh hali sonrasında kaleme alınmıştır. Mevsimlerden Kış yazımın bende tetiklemiş olduğu duygu ve düşüncelerin paylaşılması adına kaleme alınmıştır.  

Geçenlerde incelediğim bir kitabın içerisinde çok değil yalnızca yüz yıl önce çekilmiş bazı resimleri gördüm.  Ortalama bir insan ömründen biraz daha fazla bir süre. Başka bir ifadeyle o devirleri ve günümüzü gören insanlardan bazıları hala bizimle beraberler. Resimlerdeki giysilerini, üstünde yürüdükleri caddeleri, binaları görünce şaşırmadan edemedim. Eminim böylesi fotoğraflar sizler de çoğu kere görmüşsünüzdür. Bu resimleri daha doğrusu resimlerdeki hayatı günümüz şartları ile karşılaştırdım. Üstelik çok uzağa gitmeme gerek de yoktu. Değişimin büyüklüğünü ve hatta korkutuculuğunu görebilmek için resimdeki binaları Uzakdoğudaki uzaya yükselen binalarla karşılaştırmama gerek bile yoktu aslında. Yalnızca bir insan ömrü süresinde değişim ve gelişim bir hayli fazlaydı. Sonra oğlumun belki de ev telefonu gören son nesil olacağı gerçeği geldi bir anda aklıma. Elveda Rumeli dizisinde (çok sevdiğim, içimi titreten bir diziydi) nehir kenarlarında çamaşır yıkayıp, türküler söyleyen kişiler geldi sonrasında aklıma. Geçmişin televizyonsuz, radyosuz ve hatta elektriksiz  günleri ve o günlerdeki hayatın zorlukları ile günümüzün bilgiye nasıl da kolay ulaşılabilirliğini, karşılaştırdım ister istemez. Tüm bu gelişimin tek nedeni insan hayatının daha da kolaylaşması ve bizlerin daha bir mutlu olmamızdı. 

Peki sahi, bizler mutlu muyuz? Bir çok kez sordum, tekrar sormak istiyorum. En son ne zaman içten gelerek kahkaha attınız? Neden insanlar kendilerinden dahi sıkılır oldular? Ailemiz dışındaki kişilere karşı şefkatli olmayı ne zaman, neden ve nasıl bıraktık? Şartsız sevgimize ne oldu? Her şeyin iyi yanını görmeye ne zaman son verdik? Ne zaman beynimiz hislerimizin yerini aldı? Bir zamanların insanı insan yapan özelliklerinin yerini neden başka başka, tanımadığımız, yadırgadığımız ve dahası hiç alışamadığımız özellikler gelip yerleştiler? Neden daha bir panik, daha birdepresif özellikler sergilemeye başladık? Yaptıklarımız neden daha çok bir fedakarlık olarak görülür oldu? 

Bugün tango yüklü bir hayat yaşayan, davetkar bir hüzün denizinde yüzüp, umut ile çıkış yolu arayan yalnız ben değilim. Çevremde farklı eğitim, farklı vizyon ve farklı sosyo-ekonomik seviyelere sahip bir çok insan benimle aynı durumda. Eminim bu durum yalnız ülkem için de geçerli değil. Avrupa, Asya ve Amerika’da da durum çok farklı değil bence. Tamam tabii ki şartlar, imkanlar ve beklentiler farklı ama yaşanan gerçekler büyük resim açısından pek de farklı değil. Kimse aslında mutlu değil. Ya mutluluk oyunu oynuyor ya da içinde bulunduğu durumu tanımlamaya çalışıyor. Şanslı olanlar ise tanımlama fazını geçip çözüm aramaya başlamış olanlar. Bataklık gibi, girdap gibi bizi içine çeken ve orada tutup enerjilerimizi, hayallerimizi ve umutlarımızı yok eden bir mekanizma sanki görev başında. Beklenti düzeylerimizi her geçen gün biraz daha sığlaştıran acımasız bir tasarlanmış düzen. Kendi hayatlarımızın kaptanları olmalıyız haykırışları güzel de hayatlarımız ne kadar bizlere ait ki!

Ben hemen peşin peşin ifade edeyim. Bize ait olanı değil, bizim içi,n tasarlanmış olanı yaşıyoruz. Doğallık bence artık bizim için mevzu bahis değil. Sanayi Devrimi ile artık yeni bir dönem yaşanmakta ve bizler sadece birer piyonuz. Hoşunuza gitmiyor değil mi? Benim de hem de hiç ama düşünün en son ne zaman hiçbir şey düşünmeden, sonrasını umursamadan çılgınca, yalnızca siz istiyorsunuz diye bir şey yaptınız? Sorumluluklarınız var, endişeleriniz var, alışılageldik doğrularınız ve sizin sandığınız bir hayatınız var.

Bu konu bu yazı ile bitmeyecek kadar derin ve kapsamlı. Tadında bırakalım. Bir sonraki yazımda bu konuya yine devam edeceğim. Yorumunuz ile katkı yapsanız da yapmasanız da ...

Selam ve sevgilerimle,

28 Ocak 2013 Pazartesi

Mutluluğa yolculuk 5


Platon’un mağarası

Hiç alt başlıktaki terimi duymuş muydunuz?

Değişimin neden bu kadar zor olduğunu anlatan bir terimdir. Çok karanlık bir mağarada doğmuş ve buradan asla çıkmamış insanların mağarayı evrenleri gibi görmeleri, donuk ve hüzünlü olsa da aşina oldukları yeri teskin edici ve rahatlatıcı bir yer olarak görmeleri durumudur. Mağaradakiler dışarıya adım atmayı inatla reddederler. Dışarıyı bilmediklerinden tehlikeli ve düşman dolu yer olarak görürler. Dışarının güneşli, özgürlüklerle ve güzelliklerle dolu olduğunu bilmezler, bilemezler.

İnsan varlığı değişimden, yenilikten korkar ve çoğu zaman çok güç olsa bile alışıldık koşullarda kalmayı, çok iyi tanımadığı yeni bir duruma geçmemeyi tercih eder. Platon’un mağarası gibi. Bugün birçok insan farkında olmadan Platon’un mağarasında yaşıyor. Bilinmeyen karşısında büyük bir korkuları var ve kişisel olarak onları etkileyecek her değişimi reddediyorlar.

Fikirleri, projeleri, düşünceleri  ve en önemlisi düşleri olan insanlar var çevremizde aynı bizler gibi. Bu insanların bazıları bu düşlerini gerçekleştirebiliyorlar bazıları ise bir arpa kadar yol gidemiyorlar.  Düşlerini asla gerçekleştiremiyorlar çünkü doğrulanmamış binlerce korkuyla felç olmuş durumdalar. Adım dahi atamıyorlar. Harekete geçemiyorlar. Elleri ayakları kelepçeli şikayet edip duruyorlar. Bazen kendilerine bazen de etrafındakilere suç bulup, öfkeleniyorlar. Oysa anahtarlar yalnızca kendilerinde. Boyunlarında asılı ama asla ellerine alamıyorlar.

Çocuklar gelişme arzusundadır. Yetişkinler ise değişmemek için ellerinden geleni yaparlar. Unutmayın ki gelişmek istemiyorsak yavaş yavaş ölmeye başlamışız demektir. Ömür boyunca genç kalmak için gelişim göstermeye, öğrenmeye, keşfetmeye devam etmeliyiz. Ruhumuzu körelten alışkanlıkların içine ya da zaten yapmayı bildiğin şeylerin uyuşturan rahatlığına kendimizi kaptırmamalı ve dahası kapatmamalıyız.

Bize ilk adımı atmak zor da gelse, adım attığımız anda işler istediğimiz gibi gitmese de yola öyle ya da böyle bir şekilde çıkmalı ve daha da önemlisi karşılaştığımız problemler karşısında pes etmeyip yolumuza devam etmeyi sürdürebilmeliyiz. Hayat çok ilginç, gizemli, bakir ve henüz kimse tarafından tam olarak nedenleriyle niçinleri ile keşfedilmemiş. Güç anların gizli bir işlevinin olduğu, bizleri büyüttüğü, o anda ender olarak fark edilir. Büyücü kılığına girmiş meleklerin çirkin hem de çok çirkin ambalajlarla özenle sarmış oldukları harikulade hediyeler gibidir deneyimlerimiz. No pain no gain derler ya yabancılar hani bir bakımdan yalan da değil hani. Gel de böylesi bir hediyeyi sıkıyorsa kabul et. Zor tabii, en azından hiç de kolay değil.

Böylesi sınavlarla karşılaştığımızda genellikle öfke ya da umutsuzluk tepkilerini gösteririz. Bize haksızlık gibi gelen kötü ambalajlı hediyeyi haklı olarak reddederiz. Öfke sağırlaştırır, umutsuzluk kör eder. Veeeeee böylelikle bize sunulan büyüme fırsatını da kaçırırız. Kaçırılan fırsatlar sonrasında sert sert darbeler ve yenilgiler birbirini izler. Üzerimize çullanan şey aslında kader değil, mesajını yenilemeye çalışan hayatın kendisidir ama anlayana.

Proust’a göre bir sorunla karşılaşıncaya, bir olay umduğumuzdan farklı gelişinceye kadar, hiçbir şeyi doğru düzgün öğrenmiş sayılmıyoruz.

“ ...Yalnızca hastalık bile, hasta olmadığımız zaman asla farkına varamayacağımız süreçlerin farkına varmamızı, bu süreçlerin ne olduklarını öğrenmemizi sağlar. Her gece doğruca yatağına koşan, uyanıp tekrar ayağa kalkana kadar yaşamdan kopan bir adam, bırakın uyku üzerine büyük keşifler yapmayı, uyku ile ilgili küçücük bir gözlemde bulunmayı bile aklından geçirmeyecektir. Aslında o, uyuduğunun da farkında değildir. Ama birazcık uykusuzluk, uykunun değerini anlamamız açısından yararlı olacak, karanlığımıza ışık tutacaktır. Çok güçlü bir bellek, belleğin işleyişini incelemek için en iyi araç değildir...”

Artık yetişkiniz. Yazgımıza ağlayıp sızlanmak yerine bir şeyler yapma zamanıdır. Mutlu kurban yoktur. Kendimizi farkında bile olmadan kurban yerine koymak en iyi tercihimiz olarak bize görünür bizlere ama başka bir şeyler yapmayı da öğrenmeliyiz. Kurban rolünden kurtulmak istemek ama yerine koyacak bir şey bulamamak işi ilerletmez. Tabiat boşlukları sevmez. Yerine bir şey de koymalıyız. Yoksa değişime direnmeye devam ederiz. Önce yüzleşmek, sonra bir karar vermek ve akabinde yola devam edebilmek. Aksi durumda ölüm döşeğinde “ömrümde hiçbir şey yapmadım, istediğim hiçbir şeye sahip olmadım ama herkes beni nazik buldu” dersiniz. Şanslı iseniz biri bunları duyar, not eder ve kitap haline getirir. Eğer istediğiniz buysa başkalarının hayatlarını yaşamaya aynen devam.

Bazı insanlar tartışmayı pek sevmezler. İşe yaramadığını düşünürler. Karşı taraf için nasılsa anlamazlar, ya da nasılsa ikna olmazlar diye düşünürler. Ya da belki de tembelliklerinden, aman canım ne uğraşacağım derler. Peki ama sebep bunlar değil de ya ödleklik ise? Bazıları ise dişe diş, kora kor (corps à corps) tartışırlar. Düşüncelerini, inandıklarını coşkuyla söylerler. Onlar insanların, onlarla nasıl konuşursak bize onu yansıtan birer ayna olduklarını bilirler aslında. Bizler de işte bu ikinci tip insanlar arasında yer alabilmeliyiz. Senin yaşamını senden başka kimse değiştiremez. Gücün de, özgürlüğünde senin için de. Herkes kadar o yeteneğe ve potansiyele sahipsin aslında. Yaşamına sahip çık. Potansiyelini sakince kullanmasını bil. En azından bunun için bir uğraş ver. Einstein’ın sözünü de mutlaka hatırlamaya devam edelim: “Aslında herkes dahi olabilir. Ancak bir balığın yeteneğini ağaca çıkması ile ölçersiniz hayatı boyunca kendisinin aptal olduğunu düşünecektir.” .

Elde etmeyi öğrenmek için insanları ikna etmek, cüretkar olmak, deneyimlerde bulunmak, fikirlerini uygulamaya koymak, düşlerini somutlaştırmak gerekir. Bugün sana baskı yapan ve seni tamamen hapseden bu kölelik zincirini parçalamak gerekir. Hayatını yaşayabilmek adına özgürleşebilmen gerekir. Tüm bunlar için işte neler yapmalısın bir sonraki yazının içeriği olacak. Umarım keyif alıyorsunuzdur. Artık mağaramızdan güneşli, mis kokulu dışarıya çıkma zamanıdır.

Tadını çıkarmanız dileklerimle.

22 Ocak 2013 Salı

Mutluluğa yolculuk 4


Büyük nasihatler


Avustralyalı hemşire Bronnie Ware, emekli olduktan sonra bir kitap yazmaya karar veriyor. Çok da iyi yapıyor. Kendisi yıllarca evlerinde ölümü bekleyen hastalara bakan bir hemşire. Gerekli ama iç burkucu bir rol kendisininkisi. Belki yalnızca meraktan belki de kitap yazmaya daha en başından karar vermiş olduğundan, hemşiremiz hastalara “En büyük pişmanlığınız nedir?” diye sormuş her bir defasında. İşte bu cevaplarını da bir kitap haline getirmiş. Sarsıcı, gerçekçi, etkileyici ve karamsar ama bir o kadar da yol gösterici bir kitap olmuş olmalı. Ben okumadım. Tüm bu bilgiler ve en çok alınan beş cevap bir iletiyle bana ulaştı. Yolculuğumuz ile paralellik gösterdiğinden bu bölüme katkı olsun diye almak istedim.

En çok verilmiş olan cevap, listenin bir numarası nedir biliyor musunuz?

"Keşke başkalarının benden beklediği hayatı sürmek yerine düşlerimi gerçekleştirme cesaretim olsaydı."

Ware’e göre insanlar, yaşamlarının sona erdiğinin farkına varıp geriye döndüklerinde düşledikleri şeylerin çok büyük bir kısmını gerçekleştirmediklerini görüyor ve pişman oluyorlar. Siz olmayın. Başkaları için değil, kendiniz için yaşayın ve diğerlerini kendi hayatlarınıza ekleyin. Sonra çok geç olabilir. Ben şimdiden sizleri uyarıyorum.

Listenin üç numarası, sıkı durun, geliyor ...

"Keşke duygularımı dile getirmeye cesaretim olsaydı."

Birçok insanın diğerleri ile ilişkilerini belirli bir düzeyde tutmak için duygularını bastırdığını söyleyen Ware, bastırılan duyguların insan sağlığı üzerinde son derece olumsuz etkileri olduğunu ileri sürüyor. Yalan mı hem de hiç değil. Tekrar ediyorum çok geç olmadan kendi hayatlarınızı yaşama vaktidir.

Bitmedi. Yolculuğumuzla ilgili üçüncü ve sonuncu cevap. Listenin beş numarası.

"Keşke kendime daha çok mutlu olmak için izin verseydim."

Çoğu insanın mutluluğun aslında bir seçim olduğunu ölüm anı gelene dek fark etmediğini söyleyen Ware, insanların rahat yaşamak uğruna eski alışkanlıklarına sıkı sıkıya bağlı kaldığını belirtiyor.

Alışkanlıklarından vazgeçmek istemeyen insanların değişme korkusu yaşadığını ve daha fazla mutlu olma şansını kendi kendilerine yok ettiğini belirten Ware, ölüm yatağındaki hastalarının "Keşke daha çok gülseydim, keşke aptalca şeyler yapmaktan bu kadar korkmasaydım" diyerek pişmanlıklarını dile getirdiğini sözlerine ekliyor.

Beş cevaptan üç tanesi yolculuğumuzla direk ilgili. Düşünsenize ölüm anı geldiğinde verilen nasihatlerden üç tanesi kendimiz olmak ve kendi hayatlarımızı yaşayabilmekle ilgili. Kalan iki taneyi belki merak etmişsinizdir diye onları da aşağıda sıralıyorum. İlki listenin iki numarası ve diğeri de dört numarası:

"Keşke bu kadar çok çalışmasaydım."
"Keşke arkadaşlarımla ilişkimi sürdürseydim."
  
Artık güneşli bölgelere gelme zamanı. Çözüm için bir kaç satır yazmaya başlayalım artık, ne dersiniz? Zaten bu yazı ve sonrası çözüme yönelik yazılar olacak. Silkinme ve üzerlerimizdeki ölü toprağı atma vakti geldi de geçiyor. 

İlk önce yüzündeki o maskeyi çıkarmalısınız. Kendinize karşı acımasız değil ama objektif olun. Ne kendinizi överek gökyüzüne çıkarın ne de söverek diplere batırın. Zor da olsa, ortayı, dengeyi bulun. Bunu da ancak gerçekçi olabilirseniz yapabilirsiniz. Başlarda size densiz ya da düşüncesiz de denebilir ki bunlar sizin doğru yolda olduğunuzu gösteren iyi işaretlerdir. Panik yok mutlaka bu yolda devam edin. Hep farklı olun, fark yaratın derim ya, işte hep başkalarına göre yaşayan, hareket eden toplumumuzda farklı olma zamanı artık gelmelidir. Atmanız gereken başka bir adım ise hemfikir olmama korkunuzu aşabilmektir. Arzularımızı ifade edebilmek yine iyi bir başlangıç olabilir. İstediklerimizi elde edebilmek için karşı çıkmaya cesaret etmeyi öğrenmek ise olmaz ise olmazımız olmalı. İnsanların beklentilerine uygun olmak zorunda değiliz. Onların ölçütlerine, değerlerine uyum sağlama, farklılığımızı sergilemeye cesaret etme, hatta rahatsız ettiğinde bile bunu yapabilme zor olsa da başlangıçta yapmamız gerekenlerden. Ama en önemli unutmaman gereken nokta, insanların sizin hakkında ne düşündüğünü dert etmemeyi öğrenmeniz. Zaten bunu yaptığınız anda diğer tüm şeyler sizin için artık oldukça yapılabilir gelecektir.

Hugo’nun sözü işte tam burada çok gerekli gibi: “İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır.” Başkalarına iyi olacaksınız ya da iyi görünmeceksiniz diye başta kendinize adil olmaktan vazgeçmeyin. Unutmayın ki kendi farklılıklarınızı tamamen üstlendiğinizde, o zaman başkalarının farklılığına da eğilebilir ve gerektiğinde kendinizi buna uyarlayabilirsiniz. Daha iyi ve sağlıklı iletişim kurmayı ve tanımadığınız kişilerle temasa geçmeyi ve bir güven ilişkisi kurmayı, sizin gibi davranmayan insanlar tarafından kabul edilmeyi öğrenirsiniz. Ama öncelikle sizi biricik kılan şeyi öğrenmelisiniz, yoksa başka insanlara yaranmak adına kaybolmaya devam edersiniz.
 
Denemeler yapın mesela. Gidin ve otobüste, takside, işinizde veya evinizde karşınızdaki ne derse desin karşı tezler ileri sürün. Tartışın ya da kavga edin demiyorum ama kendinize böylesi oyunlar kurun.  Ufak denemeler yapın. Hayatınızın yok olmadığını göreceksiniz. İlk başta oyun olarak başlayan denemeler sonrasında inandığınız düşüncelerin arkasında durmanızı sağlayacaktır.

Sizleri bekleyen bazı zorluklar da yok değil hani. Bu zorlukları da bir sonraki yazı da kaleme alacağım. Değişime direnme alın başlı başına bir zorluk. Öz güven ve kendinle barışık olma ihtiyacı yine sana gerekli olan iki çok önemli duygu. Cesaret ve kendini ifade edebilme yetisi yine gerekli olanlardan. Tüm sevdiklerini ve tüm çevreni kaybedebilme ve sonucundaki büyük yalnızlık belki de bizi bekleyen en büyük ve tehlikeli risk. Ama hiçbiri aşılmayacak kadar büyük ve karlı bir yamaç değiller. Siz yeterki size inanın, güvenin, gerisi zaten illaki gelecektir. Durmak yok, yola devam. Yakında yine görüşmek üzere.

11 Ocak 2013 Cuma

Mutluluğa yolculuk 2


Yüzleşme

Hayatı nasıl görüyorsunuz?

Kaçınılması hatta uzak durulması gereken tuzaklarla dolu tehlikeli bir alan mı yoksa her  köşe başında sizleri zenginleştirecek bir deneyim sunan sürprizlerle dolu  bir alan mı?  Sahi siz gerçekten nasıl görüyorsunuz?

Aslında sizlerden tuzak dolu ya da sürprizlerle dolu net cevabını beklemiyorum. Bazen bol miktarda tuzak içermekte bazen ise beklenmedik mutluluklar hemen yanı başımızda belirebilmekte.  Hayat bu, bazen siyah bazen ise beyaz. Ne 1 ne de 0. Fuzzy mantığı burada da geçerliliğini sürdürmekte; hayatımız hep grinin bir tonunda seyretmekte.  Yüksek Mühendislik Matematiği dersinde Fuzzy Logic (Bulanık Mantık) diye bir konu öğrenmiştik. Düşünüyorum da söz konusu o konu, hayatın tam da özetiydi aslında. Hayatın yalnızca bir ya da yalnızca sıfırdan oluşmadığını öğretirdi. Söz konusu mantığa göre yalnızca siyahlar ve beyazlar yoktu, grilerde hatta grilerin tonları da vardı.

Hayatımızda karşımıza çıkan tüm durumlar için bu aslında geçerli bir mantık. Önemli olan içinde bulunduğumuz andaki durum renginin siyaha ya da beyaza ne kadar yakın olduğu. Aynı tüm hareketlerimizi belirleyen sevgi ve korku oranlarımız gibi. Önemli olan bu karışıklık içerisinde hangi yöne eğilimimiz olduğu. Bir taraf aslında asla yok olmuyor; ne pratikte, ne de teorikte, ne felsefik olarak, ne de matematiksel olarak. Asla yok olmayan bu ikili düzlemde önemli olan, tercihlerimiz ve bu tercihlerimizi sahiplenmemiz. Gri alanlar illaki hep olmaya devam edeceklerdir.  Yalnız siyah ve beyaz renkten oluşan hayat  bugün yalnızca Çarşı’da J Siyah beyazlı hayat aslında otuzlu yaşlara kadar sürüyor. Sonra yaşasın gri hayat. Önemli olan gri renklerle dolu hayatımızda gri giyinmemeyi başarabilmek. İsteklerimizin, hedeflerimizin, hayallerimizin ve bu uğurda aldığımız yol ve çabaların yalnız siyah ya da yalnız beyaz olabilmesi, net olabilmesi.

Bu çıkarılsa da yazının bütününü bozmayacak iki paragraf sonrasında net bir cevabınızın olmadığını biliyorum. Önemli olan hangi yöne daha çok eğilim duymakta olduğunuz.  Gelin konuyu biraz daha irdeleyelim.

Başımıza gelen şeyleri sanki bize dayatıyorlarmış gibi ve biz de istemeden buna maruz kalıyormuşuz gibi yaşadığınızı hissediyor musunuz?

Çok şansızım, istediğim gibi olmuyor”, “ben şunu tercih ederdim” gibi ifadeler kullanıyor musunuz?

Bir olay istediğiniz gibi gitmediğinde ne kötü ya da yazık der misiniz?

Bir çoğumuz eminim tüm bunları ama sesli ama içimizden ama coşkulu ama kaygılı diyoruzdur. Eminim tüm bunları bir durumu serinkanlılıkla kabul eden birinin bilgeliği ile değil de daha çok üzgün bir tonda hatta bir boyun eğme tavrı içerisinde ifade ediyoruzdur. İşte bizim gibilerin farkına bile varmadan oynadıkları bu role Kurban rolü denmekte.  

Bakın biraz daha devam edeyim.  Başkaları için çaba gösteren biri olmayı seviyoruz  ve buna karşılık fedakarlıkların karşılığında değer görmeyi umuyoruz. Dahası biraz da kendimizden şikayet etmeyi ve böylece insanların sempatisini kazanmayı seviyoruz. Oysa kaçırdığımız ya da bilmediğimiz nokta kendi tercihlerini üstlenen ve yaşamayı seçtiklerini yaşayanlar her zaman için çok daha cazip oldukları.

Başka önemli bir tespit ise tüm bu yaptıklarımızın birer tercih olmaması. Bugün benden bekleneni yapacağım demiyorsun. Bilinç dışı bir şekilde kendini bunu yapmaya mecbur hissediyorsun. Yoksa seni sevmeyeceklerini artık seni istemeyeceklerini sanıyorsun. Dolayısıyla farkına bile varmadan kendini fazlasıyla kısıtlama dayatıyorsun. Yaşamın fazlasıyla kısıtlanmış oluyor. Ve sonunda kendini özgür hissetmiyorsun. Ve işin traji komik tarafı bu nedenle başkalarına öfkeleniyorsun.

Başkalarından daha az şansın olduğunu düşünüyorsun. Doğduğun, büyüdüğün sosyal ortamı başkalarınınkiyle karşılaştırıyorsun. İnsanın istediği her şeye sahip olduğu bir ortamda doğduğunda mutlu olmanın çok daha kolay olduğunu düşünüyorsun. Oysaki sosyo ekonomik durumu yüksek olanlarda yalnızca eğitim yüksektir, mutluluk değil. Mutsuz bir mühendis de vardır mutlu işçi de. Mutluluk bağımsızdır, ebeveynler tarafından verilen sevgi ve eğitimle ilişkilidir. Şansın bizi ancak ve yalnız biz hazır olduğumuzda gelip bulmasını hep atlıyoruz sanırım. Einstein’n lafı da yabana atılır cinsten değil: Tesadüf bizlere gelişme şansı vermek için tebdil-i kıyafet gezen Tanrı’dır.

Herkes başkaları için çabalasa, herkesin yaşamı iyileşmiş olur düşüncesi ise tamam romantik ama bir o kadar da naif bir kişisel aldatmaca. Aslında şunu itiraf etmek gerekiyor sanırım; tüm bunların belki de nedeni farkında olmadan insanlardan korkuyor olmamız. Kendimiz olmak için dayatmalarda bulunamıyoruz, bundan kaçıyoruz. En azından tereddüt ediyoruz. Arzularımızı, isteklerimizi çoğu kere ifade dahi edemiyoruz. Başkalarının iradesine karşı gelmekte ve açıkça bir reddi söze dökmekte güçlük çekiyoruz. Kısacası kendi yaşamımız gerçekten yaşamıyoruz, başkalarının tepkilerinden korkarak fazlasıyla onlara göre davranıyoruz.

Düşünsenize hayatlarımızdaki tüm olumsuzlukların sebebini kimi zaman yıldızlara, kimi zaman yaşımıza, kimi zaman sosyo ekonomik durumumuza, ama her seferinde de bizim dışımdaki nedenlere bağlar dururuz. Uyanma zamanı geldi de geçiyor dostlar. Sevgili arkadaşlar artık uyanın, kendinize gelin. Hayatlarınız sizlerin hayatları ve sizler kaderlerinizin efendilerisiniz. Tüm başınıza gelenlerin tek nedeni ve sebebi sizlersiniz.

En son ne zaman içten gelerek kahkaha attınız? Benim çok oldu. Ya sizin? Bir sonraki yazıma tam bu noktadan başlayacağım. Sonrasında çözüm öncesinde bir kaç satır daha karalayacağım. Aslında bir kaç kişisel not düşeceğim. Zor olanı yapacağım.

İnsanın kendisiyle yüzleşmesi zordur, çarpıcıdır. Kabullenilmesi zordur. Ama bir sonraki aşama için de şarttır. Yazdıklarım doğaldır ki tüm insanları içermiyor. Kendi bildikleri yolda ilerleyen ve başkalarının fikirlerinin kendilerini yıpratmasına ve dengelerinin bozulmasına izin vermeyenler de vardır. Dilerim siz onlardansınızdır. Eğer öyle ise şanslısınız ve işin güzel yanı şansınızı yine siz kendiniz yaratmış durumdasınız. Benim için kıskanılacak kişilersiniz. Aman hep öyle kalmaya devam edin. Kesinlikle en azından bence doğru yoldasınız. Bu yazıyı ve bir önceki giriş yazısını da boşa okudunuz demektir. Bir sonraki en az iki yazıyı da zinhar okumayın derim sizlere. Ama değil iseniz yazdıklarımı düşünün.

Yolculuk şimdilik çok eğlenceli geçmiyor, koyu gri yağmurlu ve soğuk bir havada yürüme gibi ama inanın bundan sonrası çok daha güneşli ve renkli olacak. Görüşmek üzere!

11 Aralık 2012 Salı

Mutfak lavabosundan Martin Luther King’e



Büyük, karışık ve hatta komik ilişkiler yumağı

Siz mutfak lavabosunun bozulmasının hayatınızı hem de nasıl kötü etkileyebileceğini bilir misiniz? Her şey yine eşimin lavabodan kötü bir koku geliyor, bir tesisatçı çağırıp baktıralım. Bu hayra alamet değildir, bir şeyler yapmalı demesiyle başladı. Onun öngörüleri genel de çıkar. Başıma bir anda tesisatçı kesildiyse bir hikmeti vardır bunun. Bununla beraber ben daha tesisatçı arayışlarına bile başlamadan eşim ve babası hemen karşımızdaki tesisatçıyı çağırıvermişler. Aslında yaptıkları son derece de doğru zira ben de muhtemelen aynısını yapardım. Kolaya kaçıp, araştırmadan  hemen karşıdaki adamı çağırmak benim genelde tercih edebileceğim bir düşünce yapısı. Eskiden buna bile gerek kalmazdı. Sokaklarda tamirciiiii, muslukçuuuu diye bağırıp bizlere çatallarını umarsızca gösteren orta yaşlı amcalar dolaşır durulardı. Pencere önünde biraz beklemekle her ihtiyacınız karşılanırdı. Sonra zamanlar geçti ve günümüzün her şeyin internet üzerinden halledildiği dönemlere gelindi. Biz çoğu kere düşünün ki gıda alışverişlerimizi bile internet üzerinden yapmaktayız. Görmeden aldığımız şeyleri bir güzel yer ve içeriz, tesisatçı çağırmışız çok mu?! Karşımızdaki tesisatçı geldiğinde ben oğlumla oyun oynuyordum. Eşimin babası çağıranlardan biri olarak sorumluluğu almış ve tesisatçının yanında mutfaktaki doğal yerini almıştı. Herkes halinden memnundu. Böylesi durumlarda ben ortalığı bulandırmayı zinhar istemem. Biri beni çağırana kadar, ya da birileri şikayet içeren tatlı lakırtılara başlamadan yaptığım işlere hep devam ederim. Yine böyle devam ettim. Zaten dünyanın en keyifli işini yapmaktaydım; oğlumla zaman geçiriyordum.

Bu arada mutfaktaki ahali giderek kalabalıklaşıyor, zaman hızla ilerliyor ama eşim bir türlü benden para istemiyordu. Buraya bir parantez açmak isterim. Ben gece gündüz, karda kış ortasında ve soğuğunda, kızılca kıyamette, dur durak bilmeden, stres dolu bir ortamda çalışır ve çalışmam karşılığında aldığım hemen hemen tüm parayı eşimin (sözde ortak hesapmış) hesabına gönderirim. O da teknoloji bilgisini ve yeteneğini kullanıp gelen paranın büyük bir çoğunluğunu otomatik ödemeler için kullanır. Kalan para ise birikimimiz ve nakit paramız olarak bize kalır. Şimdi bu durumda ne beklersiniz? Paranın kontrolü eşimde olduğundan nakit çekme ve gerektiğinde kullanmada onun işi olmalı değil mi? Değil anacığımmm... Benim kredi kartı geçmeyen ya da kullanmayacağım durumlar için ayırdığım param vardır ve genelde bu parayı hesabımdan cüzdanıma aktarır ve gerektiğinde kullanırım. Bunu eşimde bilir ve bu nedenle de para çekmez. Eve su getiren sucuda post cihazı olmadığından ve eşim para çekmediğinden hayda hoppp giden yine benim param olur. Dahası evden çıkarken bile yanında nakit olmadığından yine benden para ister. Ben de ona olan sevgimden veririm her defasında. Doğal olarak tesisatçıya da para ayırmadığına emin olduğumdan, ben benim rolümün gelmesini beklemekteydim. Uzunca bir süre sonra ben de sahne aldım ve parasını verdim adamcağızın. Zavallı ufacık mutfağın daha da ufak ve hatta yine zavallı klostrofobik lavabo altındaki dar alanına hem iri cüssesini sığdırmaya çalışıyor ve hem de olmamak için direnen tesisatı ikna etmeye çalışıyordu. Oldukça terlemiş dahası suratı iyice bir kızarmıştı. Cüsse iri olunca ve hemen yakınlarımızda da iş yeri olunca bahşiş de ona göre oldu.

Çok şükür mutfağımızdan kötü kokular gitmiş barış, mutluluk, huzur karışımı bir hava adeta ete kemiğe bürünüp görünür hale gelmişti. Tüm bu haklı ve ölümsüz başarıyı başta tesisatçı olmak üzere eşimin bizzat kendisine, babasına ve operasyonun ortalarında mutfağa kadar gelerek can alıcı yorumlarda bulunan ve dağılan ortamı toplayan annesine borçluyduk. Ben oğluyla oynayan ilgisiz, sorumsuz, düşüncesiz ev adamı  rolü ile mansiyon kazandım.  Bu başarılı operasyon sonrasında hayat bizim oralarda normale döndü. Bir ya da iki gün sonra da eşimin ailesi yavaş ve yaşanası şehir  İzmir’e döndüler. Dönüşlerine kadar sessizce ama bir o kadar da haince iki sinsi gün geçiren tesisat evde tekrar 3 kişi kalmamızı fırsat bilip damlamaya ve tekrar kokmaya başladı. Skandal!!!!  Fiyasko!!! Hatta rezalet!!! Hani kahramanlarımız neredeler? Hani yapılmıştı bu musluk? Yapılırken başında değil miydiniz? demek istedim ama sessizliği bilinçli olarak tercih ettim. Ortada kahramanlardan yalnızca eşim vardı. 

Ben sana bir tesisatçı bul dememiş miydim? diye sevgi ve coşku dolu güzel iltifatlarına başlamaz mı? Hani sanki ben oldu bitti yapıp ve kolaya kaçıp, araştırmadan karşımızdaki tesisatçıyı getirmiştim?  Yine sanki ben adamın başında durup tamirin başarılı geçip geçmediğini kontrol etmiştim. Bu kadarı da fazlaydı ama çok iyi biliyordum ki eşim için fazlalık seviyesine öyle kolay kolay erişilmezdi. Bilinçli sessizlik yeminim – omerta’m işte bu nedenleydi. Kuzeyden güneye, doğudan batıya haberler iletildi. Eşe dosta mesajlar atılıp, yardımlar dilendi ve beklenmeye başlandı. Uzun kahredici bir bekleyişti. Günlerden Cumartesiydi ve hemen ertesindeki gün Pazardı. Her yerin kapalı olduğu, tesisatçıların tatil yapıp zamanlarını sevdikleriyle geçirdikleri ve bizim gibi tesisatzedeleri bir taraflarına takmadıkları kara bir gündü. Bir şeyler yapmalı bir çözüm bulunmalıydı. Mutfak kahvaltıdan kalan pis tabak, çanaklarla dağınık bir görüntü sergiliyordu. Dahası hava kötüleşmiş, alenen kokmaya başlamıştı. Öğle yemeği zamanının gelmesi ortamı daha da çirkinleştiriyordu. Su açılması zinhar yasaktı zira su hemen alt tarafa geçiş yapıyor ve kendini dolaplara ve zemine bırakıyordu. Belki açıkta değildik ama açtık, dayanamadık ve öğle yemeğini de yedik. Hayır pişman değiliz. Oğlumuz için bunu yapmalıydık. Mutfağımız artık bir aile mutfağından çok bir kaç erkek üniversite öğrencisinin yaşadığı bir evin mutfağı gibi olmuştu ve eskiye nasıl dönebilecek miydik artık tam bir soru işaretiydi.   

Bir kaç olumsuz mesaj sonrası tesisatçı telefonları gelmeye başladı. Ama bir mesaj vardı ki dumur olmama neden oldu. Hali vakti yerinde olanların evlerinde hizmetli, kahya, aşçı çalıştırmaları gayet normal ve alışılagelmiş bir durumdur. Hatta araba kullanmak istemeyen hali vakti yerinde olanlar şoför de yanlarında çalıştırabilirler. Bunu da kıskanmakla beraber yadırgamam. Mesaj aynen söyledi: “Canım, bizim tesisatçı R. çok iyidir. İstersen hemen sana gönderebilirim”. Bir an anlam veremedim, hatta ne bileyim dalga geçiliyor sandım ama sonra dumur dalgası derinden ama hızla ve kesinlikle büyük bir kuvvetle geldi ulaştı bedenime ve düşüncelerime. Evinde tesisatçı barındırmak! Bahçıvanı bile eski Türk filmlerinde gördüğümden anlayabilirdim ama evin odalarından birini tesisatçıya ayırmak bana fazla gelmişti işte. Aynı havayı soluyor diye ve eşime canım diye başlayan mesaj yazabilme lütfu için saadet mi duymalıydım yoksa kolaya kaçıp kıskanmalı mıydım ya da makasın bu kadar açık olması sebebiyle kendime ve kadere kızmalı mıydım bilememiştim. Nasıl yani!!? diye aptalca çıkan ünlem ve şaşkınlık dolu soru cümlem sonrasında eşim evlerini ve durumlarını anlattı. Normalin çoook üzeri katlı müstakil boğaz manzaralı evlerinin bir katı çalışanlara aitmiş meğer. Valla ben de haklılar dedim ama yine Bay R.’yi istemedim evimde. Aklıma neden bilmem Anamızın ligi ile Şampiyonlar Ligi geldi. Barcelona ile Çemişkezek takımlarının birbirlerini kardeş takım ilan etmelerinin ne de güzel olacağı geldi. Biz kesinlikle farklı bir ligdeydik.

Sonra gelen mesajlardan bir tanesini değerlendirdik ve bir adamı aradık. Ukalaca bir ses tonu ile açılan telefon, aracı olan adamın adını söylememle bir anda dostane bir ses tonuna dönüştü. Çok yoğun olduğunu ama bugün içerisinde mutlaka bizi ziyaret edeceğini ve bizi mağdur etmeyeceğini ekleyip telefonu kapadı. Money talk!  Beklenmedik üst düzey bir konuşmaydı, şaşırmıştım. Öyle ya nerede bizim iri kıyım, kırmızı suratlı, lavabo alt tarafına sığmayan gürbüz tesisatçımız, nerede akademik bir lisanla konuşan sosyetik tesisatçı. Mahalle arasında bir lokantada et yemekle Nusret’te et yemek gibi birbirlerinden farklıydılar, en azından öyle bir intiba veriyorlardı. Hemen akabinde düşündüğüm ise kendini böylesi geliştirmiş bir ustanın bu işi kaça bitireceği ve benim ona kaç parra bahşiş vereceğim oldu. Tamam ben nakit taşıyorum ama cüzdanımda, bond bir çantada değil. Taşıdığım paranın da bir sınırı var. Biz arada rutinimizi bozmayarak İstinye Park ziyaretimizi tamamladık ve biraz alışveriş yapıp eve geri geldik. Saat 15:00 gibi adam tarafından tekrar arandık. Randevu saatinin teyit edilmesi tadında oldukça iş bilir, profesyonelce bir konuşma sonrasında bir saat sonra geleceğini öğrendik. Ben hemen hanımmm, hanımmm, kalk kalk adama bir şeyler hazırla. Börekler aç, tatlılar yap, çayı demle. Böylesi adamı sırf tamirat yaptırtıp gönderemeyiz... gibisinden hissiyatımı anlatan sözler ettim. Cüzdanımı kontrol ettim. En kötü ihtimalle oğlumun bayramda kazandığı ve çekmecesinde çoraplarının arasında sakladığı parasını kullanacaktım. Eşime sorma densizliğinde bulunmadım bile. Bu işi evin erkekleri olarak çözebilirdik. Bir kaç on euro kadar da param vardı, TL dışında, bahşiş olarak da onları kullanabilirdim. Bir ara eşime bir mesaj çek de, servis ücreti ne kadarmış öğren diyecek oldum ama cümlemi daha bitiremeden sözlerim havada eşimin desibel seviyesi bir hayli yüksek sözleriyle karşılaştılar. Bilin bakalım ne oldu? Sözlerim gerisin geriye ağzımın içine geri döndüler ve ben bir anda boş bulunup yuttum o sözlerimi. Yoksa ben bilirdim ne yapacağımı ...

Gerçekten de dediği saatte telefonum çaldı ve kendisine telefonda adres tarif edip sağlıklı bir şekilde bizim evimize doğru yönlendirdim. Telefon faturasını dert etmemesini evi kolay bulması adına sevindirici ve muhtemel kazancı ve benim ödeyeceğim rakam açısından da endişe edici bulmuştum. Kapıyı açtığımda karşımda iki kişi vardı. Bahşiş çarpı iki sevindirici bir gelişme değildi. Ama asıl sevimsiz olan gelişme ayakkabılarının Prada olmasıydı. Sanki çok mu önemliydi tabii ki değildi ama bir tespit açısından benim bu yaşıma ve kazancıma rağmen bu markadan değil ayakkabı hiçbir şeyim yoktu. Prada bize tersti. Biz mekap gençliği olarak büyümüş sonra sonra camper’lara terfi etmiştik. Ceplerinden çıkardıkları galoşları ayakkabılarına geçirdiler ve büyük bir güven içerisinde içeri girdiler. Mutfağımızın durumu kötüydü hem de çok kötü. İnsan ister istemez utanıyordu. Bir ara gereksiz açıklamalarda bulunduysam da sonra susmayı tercih ettim. Adam yere uzanınca bir ara yastık getirmek içimden geçtiyse de kendime engel oldum. Sözün özü bir önceki tesisatçı hiç bir iş yapmamıştı. Bu adam tıkanıklıkları açtı ki o bölüme hijyenik sebeplerden hiç girmeyeceğim. Hasarlı yerleri tespit etti. Sanak yağmura aldırmadan eksik olan parçaları gidip toparladı. Toplamda iki saate kadar zamanını bizimle geçirdi. Bir ara telefonu çaldı. Galaxy’si ile yaptığı konuşmadan Türk Sinemasının ve günümüz show dünyasının belki de en önemli isminin de evinde tesisat sorunu olduğunu öğrendik. İster istemez adamın o ev ile bizim evi kıyaslayacağını düşündüm ve bir anda yeniden aklıma Anamızın ligi ile Şampiyonlar Ligi ve Barcelona ile Çemişkezek spor kulüpleri geldi. Borcumuzu kolay kolay ödeyemeyeceğimizi biliyordum ama yine de sordum mecburiyetten.  İnanın ikinci ya da bilmem kaçıncı dumuru da o an yaşadım. Bir önceki bizim gürbüzün istediği kadardı yalnızca. Gerek ustalık gerek anlayış gerek müşteri memnuniyeti bu kadar farklı iken ücretin aynı olması neden benim zamanında sosyetik olarak tanımladığım ama aslında profesyonel sıfatının çok daha iyi oturduğu tesisatçının farklı bir ligde olduğunun da göstergesiydi. İşini yalnızca yapması gerektiği gibi yapıyor ve karşılığında alması gerekeni istiyor, durumdan yararlanmıyordu. Umarım biri birgün bana tesisatçı isteğinde bulunur. Ben kendi adıma zaten artık bir başkasıyla çalışmam.

Martin Luther King’in sözü tam da aslında buraya uygun; “Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Michelangelo’nun resim yaptığı, Beethoven’in beste yaptığı veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki gökteki ve yerdeki herkes durup ’Burada işini çok iyi yapan, dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş’ desin.” Herkes sevdiği işi yapacak kadar şanslı olmayabilir. Ama hem kişisel ve hem de mesleki başarı ve hatta tatmin için bizdeki tesisatçı örneğinde olduğu gibi yaptığın işin en iyisini yapmak, yapmak için uğraş verip, emek harcamak oğluma öğretmeye çalışacağım bir prensip olacak. Keşke şunu yapsaydım ya da şu olabilseydim diye geçmişe saplanmak ve pişmanlıklar yaşamak yerine yapılan işe konsantre olmak ve  en iyi şekilde yapmaya çalışmak amaç olmalı.

Mutfak lavabosundan taaa Martin Luther King’e. Hayat da böyle değil mi zaten büyük, karışık ve hatta komik bir ilişkiler yumağı. Dilerim fazla karıştırmadan ve içinde kaybolmadan bu yumağı en iyi şekilde yönetebiliriz ...


23 Ekim 2012 Salı

Sıradan bir filmin ardından sıradan olmayan düşünceler...

 Geçen akşam bizim evde küçük bir mucize yaşandı. Saat 19:00 cıvarlarında oğlum benim uykum geldi, ben yatıyorum dedi ve demekle kalmayıp şaşkın bakışlarımıza dahi aldırış etmeden ve bizden bir cevap bile beklemeden odasına doğru yürümeye başladı. Şaşkınlığımızı kısa sürede üzerinden atan ilk ben oldum ve onun peşinden koşarak önce dişlerini fırçalamasını, sonra pijamalarını giymesini ve son olarak da çişini yapmasını sağlayıp, erkenden yatağına yatırdım. Gerçekten de yattıktan kısa bir süre sonra uyumaya başladı. Tüm günün aralık vermeden koşuşturmacası güne gün doğmadan başlayanlarda işte bazen böyle ani uyku getirici olabiliyor. Oğlum uyumasına uyumuştu da eşim ve ben şaşkındık. Bu saatte (7:30 bile daha olmamıştı) baş başa ne yapacağımızı bilemez haldeydik. Birbiri ardına birbirimize teklifler yapmaya başladık: Kanasta oynayalım, hayır hayır balayı kingi, yok yok en iyisi bezik oynayalım. Film seyredelim, biriktirip izleyemediğimiz dizileri seyredelim, kitap okuyalım... Aslında hepsini yapmak istiyorduk ama hepsi hepsi ilave 1,5-2 saatlik bir süremiz vardı. Üstelik daha yemek bile yememiştik. Önce güzelce ve hiççççç acele etmeden yemeklerimizi bitirdik. Sonra üzerine kahvelerimizi höpürdettik. Yorulan yalnız oğlumuz değildi aslında, bizimde tüm gün pestilimiz çıkmıştı. Yemek sonrası iyiden iyiye ağırlaştık ve benim kuvvetli ve haklı tezlerim sayesinde film seyretmeye karar verdik. İyi ki de öyle yapmışız zira seyrettiğimiz film bugünün yazı konusu oldu.

Aslında öyle ahım şahım, mutlaka seyredin diye tutturacağım bir film değildi. Tamam konusu ve akıcılığı fena değildi ama diğer taraftan çekilmiş çok daha güzel kumar filmleri sayabilirim (evet film kumar nüveleri içermekte). Peki neden bu yazının konusu oldu? Anlatayım efendim ... Öncelikle ele alınan yalnız kumar değildi. Zaten filmde kahramanlarımız yaptıkları işlemi kumar diye de adlandırmıyorlar, matematiksel sistem kurma ya da istatistiksel modelleme diye tanımlıyorlardı. Hırs ve başarının güzel yanları da vardı filmde ve yine hırs veya başarı uğruna feda ettiğimiz ve bizi biz yapan özelliklerimizi nasıl kaybettiğimiz de. Senaryo da iyi idi oyuncular da. Filmin adı 21’di. Yazı ile yirmi bir.

Ben Mezrich'in gerçek bir öyküden uyarladığı eğlenceli "Bringing Down the House" kitabından uyarlanmış bir film. MIT'de okuyan (ki yalnızca orada okuyabilmek bile birçok kişinin hayali) Ben Campbell'in tek hayali Harvard Tıp Fakültesi'nde okumaktır. Ama söz konusu bu hayalin de bir bedeli vardır ki bu bedel yaklaşık 300.000 USD’dir. Okul kayıt parasını elde edebilmek için Ben’in tek bir umudu vardır o da bursa başvurmak. Harvard Tıp Fakültesi'nin dekanı ile ilk görüşmesinde 100’e yakın aynı cv’ye (4 üzerinde 4 ortalama, bir sürü akademik ve bilimsel diğer başarılar ...) sahip öğrencinin söz konusu bu burs için başvuruda bulunduğunu ve yalnızca bir kişinin bu bursu almaya hak kazanacağını öğrenir. Dekan son söz olarak da Ben’e şu sözleri söyler: “Kazanacak kişi öyle bir kişi olmalıdır ki başvuru formuna yazacakları ile, sahip olduğu hayat tecrübesi ile kağıttan adeta fırlamalıdır”.

Ben’in böyle bir hayat tecrübesi var mıdır? Bugüne kadar tüm hayatını derslere girip çıkarak ve tüm sınavlardan en iyi notları alarak geçirmiştir. Hayat tecrübesi mi?!!! Onun hayatını hayat olarak görmek bile tartışma konusudur. Jim Sturgess, Kate Bosworth ve Kevin Spacey’in başrollerini paylaştığı film işte böyle başlar.

Bir gün Lineer olmayan denklemler dersinde (ki bu dersi zamanında ben de almıştım) 21 takımının patronu ve aynı zamanda dersin öğretmeni Micky Rosa'nın (Kevin Spacey) dikkatini çeker ve 21 takımına dahil olur. Altı kişilik öğrenci takımı kart sayımı konusunda eğitilerek uzmanlaştırılmış bir gruptur ve tek amaçları kazandıklarının %50’sini öğretmenlerine vermek şartı ile Las Vegas'ın kumarhanelerinde black jack oynayıp milyonlar kazanmaktır.

İdealleri olan genç çocuk (Jim Sturgess ) yine ideallerine ulaşmak için bu takımın bir parçası olur. Film bu tabii Ben’in platonik aşık olduğu okulun en güzel kızlarından biri de (Kate Bosworth) bu takımdadır. Sürekli kendisi gibi looser ama çok zeki iki arkadaşı ile bira içip okulun popülerlerine bakıp iç geçiren Ben’in hayatı artık değişecektir. Kağıtları iyi sayar, hem de çok iyi sayar. İyi saydığı için kazanmaya ve takımın lideri olmaya başlar. Kızın dikkatini çeker. Eski, onu sahip olduğu özellikler için seven iki arkadaşı ile bağları zayıflar. E tabii ki kız ile sevgili olurlar. Hayat bu, bazen inişler bazen de çıkışlar vardır ve sonra yine bazı inişler. İşler bozulur. "her şey bitti" dendiği bir an olur. Ne kazanılan para vardır artık, ne bir kız arkadaş, ne eski gerçek dostlar ve de mezun olabilecek bir okul. Esas oğlan hatasını anlar, aklını başına alır ve yaptığı hataları yine akıl ve şans dolu bir planla temizler. Kovalamacalar, sorunlar, çözümler, matematik, istatistik, Las Vegas derken film mutlu sonla biter. Filmin bence tek yumuşak karnı sanki Las Vegas’ta yalnızca bir tane kumarhane varmış gibi tüm sorunların orada meydana gelmesi ve yine orada çözülmesi. Filmin ilginç yanı ise gerçek bir hikayeye dayanıyor olması.

Size bu filmi anlatmamın sebebi ise yine dekan ile yapılan son konuşma ve o konuşmanın bende oluşturduğu hisler. Başka bir ifadeyle filmin sonunda bende kalanlar bu yazıya sebep oldular.  Kahramanımız dekanın karşısına geçip başından geçenleri anlatır ve bu kadarlık bir hayat tecrübesinin kağıttan fırlamak için yeterli olup olmadığını sorar. Film zaten öylece sona erer.

Belki yeterli olmuştur belki de olmamıştır. Büyük bir dikkat, fedakarlık ve özveri ile her birimiz hayatlarımız boyunca cv’lerimizi doldurmaya çalışıyoruz. Amaçlarımız ise iyi birer hayata sahip olmak. Bizim gibi yüzlerce, binlerce aynı yerlerden mezun ve aynı özelliklere sahip insanla beraber hayata atılıyoruz. Kimimiz başarılı kimimiz daha başarılı ve yine kimimiz de çok daha başarılı olabiliyor. Kazanılan hayat tecrübeleri ve bu tecrübelerin hayatımıza olan etkileri olumlu veya olumsuz olabiliyorlar. Benim bu adamdan ne farkım var ki, ya da ülen aynı okulları bitirmişiz o nerede ben neredeyim diye hayıflanmadan önce belki de düşünmemiz gerekli ilk nokta sahi ben ne kadar istedim, ben bunun için ne yaptım, bu konudaki tecrübem nedir olmalı. Yoktur aslında birbirimizden bir farkımız her zaman doğru olmayabiliyor işte.  Şimdiki aklım olsaydı mesela dersleri çok daha farklı dinlerdim. Hayatıma bir şeyler katabilmek, yaşadıklarımla öğrendiklerimi harmanlayabilmek için uğraşırdım. Oysaki ben yalnızca sınıf geçmeyi ya da iyi not almayı hedeflemiştim. Hayat aslında okul  sonrası başlayacak kadar uzun değil. Okul hayatın içinde olması gerekirken benim için daha çok sterile bir alan gibiydi. Hayata tek etkisi ise mezuniyetlerdi.  Mezun olup iyi bir işe girecek ve hayalimdeki hayat başlayacaktı.

Hayatta başımıza gelen veya karşılaştığımız her bir olayın mutlaka bir sebebi olduğuna inanırım (okul yıllarında bunları düşünmekten çok uzaktaydım). Önemli olan olumlu ya da olumsuz tüm başımıza gelenleri iyi etüt edip, çıkarımlarda bulunabilmek. Kendimiz için avantaj haline getirebilmek. Kolay bir iş değil ve kesinlikle hem alışkanlık ve hem de büyük disiplin gerektiriyor. İşte çok daha başarılı olanların bence en büyük farkları bu alışkanlık ve disipline sahip olabilmeleri.

Diğer bir başka düşünce ise kendi hayatlarımızı yine kendimizin yaratacağı gerçeği. Aynı kişi ilk başlarda biraz yalpalasa da yine aynı özellikleri ile bambaşka ve istediği bir hayata sahip olabiliyordu filmde. Filmin çekici yanı işte içerdiği bu gizli umut mesajı idi. Her zaman için ufak bir hareketle hayatlarımızın nasıl da istediğimiz eksenlere girebileceği gizli mesajı vardı. En azından ben mesajı böyle almayı ve okumayı tercih ettim.

Farkı yaratan aslında ufak gibi görünen ama tüm hayatlarımıza yön veren bazen bizim sayemizde ve bazen de başkaları sayesinde hayatlarımıza giren ve bizim biz olmamıza sağlayan tüm bu düşünceler, fikirler; hayata geçirebilmemiz durumunda tecrübeye ve sonrada farklılıklarımıza dönüşüyorlar.

Farklı olun, fark yaratın. Hayatlarınızın sizin istediğiniz gibi gitmemesi için aslında hiçbir neden bulunmamakta. Filmin senaristi de, yönetmeni de, baş rol oyuncusu da sizlersiniz. Yeter ki bunu gönülden isteyin ve harekete geçin. Dilerim her şey aynen dilediğiniz gibi olur  

11 Ekim 2012 Perşembe

Sosyal medya üzerine bir meydan okuma!


Eşim sözde Sosyal Medya konusunda uzman!!! Alın işte okumaya başladığınız yazı benim bu konudaki ikinci yazım. Evimizin biricik uzmanının ise konu hakkında ne bir yorumu ne de bir yazısı var. Yazsın hemen yayımlayacağım. Söz uçar yazı kalır. Tarihe bir not düşüvermek ve bir nevi eşime ve tüm konunun uzmanlarına karşı meydan okumak adına bu yazıyı kaleme alıyorum. Eş mi yaman, bey mi yaman! Hodri meydan!

Aslında her şey bir kaç hafta önce eşimle yapmaya başladığımız sohbet ile başladı. Konu sosyal medya idi. Eşimin “bugünkü aklım olsaydı kesin sosyoloji okurdum” diyerek başlattığı konuşmayı yine kendisinin bir anda monoloğa dönüştürüp beni hem sürklase etmesi ve sonrasında uyutması ile bir son bulmuştu. Evet evet kelime anlamı ile uyutması ile. Yazımı hatırlamak isteyenler Özgürlük canının istediğini yapmak değil, daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır... linkinden okuyabilirler. Geri dönüşüm ise Serdar Kuzuloğlu ve Okan Bayülgen sayesinde muhteşem oldu. TRT’de yayınlanan Sosyal Medya programında Serdar Kuzuloğlu’nun konuğu Okan Bayülgen’di ve muhteşem bir programa imza attılar. Programı büyük bir dikkatle izledim ve özümsediğim ve dahası inandığım, evet işte bu, hislerime tercüman oldunuz dediğim noktaları sizlerle paylaşmaya karar verdim.


1. Sosyal medyayı kullanan bizler, ne zaman ve neden nick name kullanacak kadar çekingen ve mesafeliyken bugün bu kadar tüm hayatımızı paylaşır ve dahası paylaşmaktan keyif alır ve bunun için çaba sarf eder olduk?

2. Neden, niçin ve belki de nasıl bu kadar kısa süre içerisinde bu denli sosyalleşmeyi (tabii buna sosyalleşme ne kadar denirse) başarabildik ?

Programı izlerken aklımda cevap bulmayı beklediğim ve hemencecik yukarıda sizlerle paylaştığım iki de temel soru vardı. Programla bu sorulara cevap bulabildim mi halen bilemiyorum ama bir çok önemli kavramın zihnimde aydınlanmasını vesile olan bir kaç saat oldu. Program kesinlikle çok keyif verici ve öğretici idi. Çok yaralandım. Yazdıklarımın bir çoğu bu program sayesindedir ama kendi çıkarımlarım da vardır. Yani tüm olumlu noktaları programa olumsuz gördüğünüz noktaları ise bana bağlayabilirsiniz. Umarım siz de beğenirsiniz.

Arap Baharı gibi sosyal, kültürel, siyasi ve hatta ölümcül ve tarihi olayların tetikleyicisi olan bir mecra ya da bir teknoloji, ya da bir moda ya da bir akım, aynı zamanda aynı sayıda tıklamayı ya da okunmayı ya da mesajlaşmayı bir köpeğin kaybolması sonrasında bulunması için de üretebiliyor. İşin özü ise yalnızca birileri istiyor diye yalnızca bir takım kanaat önderleri arzuluyor diye kendi yarattıkları içeriklerin pompalanması işlemi en azından günümüzün sosyal medya arka planı. Biz gerçekten de her şeyden bu kadar çok haberdar olmak istiyor muyuz? Başka çok daha yalın bir ifadeyle mal esef bugünün sosyal medyası gaza getiren yer teknolojisinden başka bir şey değildir. Peki ama bunun nedeni nedir diye olayı irdelediğimizde karşımıza çıkan durum oldukça düşündürücü ve bir o kadar da karamsar aslında: Sosyalleşemiyoruz. Adı sosyal medya olan mecra aslında sosyalleşememenin sebep olduğu kanallardan beslenmekte.  Kendi içinde bir çıkmaz ya da belki tam bir dilemma. Bugün hemen hemen tüm paylaşılan bilgiler çeşitli haber siteleri üzerinden yapılmakta. Aksini iddia edebilir miyiz? Oysaki sosyalleşmek için sokağa çıkmak lazım. Sinemaya, tiyatroya gitmek lazım. İnsanlarla iletişim içinde olma ve etrafımızda yaşanan, gelişen olaylara tepkimizi, kendi penceremizden paylaşabilmenin adı olmalıydı sosyal medya. Peki olan nedir? Akış en basit haliyle televizyon ya da diğer çeşitli haber sitelerinden alınan bilgilerin farklı kelimelerle paylaşılması.

İnsanlar yeterince sokağa çıkmıyorlar. Yeterince sosyalleşmek için zaman harcamıyorlar. Sokağa çıkmadan sosyal medya olamaz. Ama ucundan, kıyısından içinde olmak için tek kaynaklı haberleri paylaşmaya devam ediyoruz. Büyük bir çaba ve bilgi birikimi sayesinde bizleri mesajları ile zenginleştiren, geliştiren kişiler tabii ki var ve iyi ki de varlar ve umarım ki sıkılmadan varlıklarını sürdürürler ama günümüzün sosyal medyası geleneksel mecranın sözlerini dijital ortama taşıyan bir aracıdan öteye geçememektedir.

Temel sorunu aslında tahmin etmek zor değil: Aynı noktaya bakıyor, tek kaynaktan besleniyor olmamız. Oysaki bu mecranın alanı hani neredeyse sınırsız. Yapabilecekleri hayal gücümüzün de ötesinde. Belki bu yeni alanın gelişimine ve bu yeni alana bizim alışabilmemize daha çok zaman tanımalıyız. Yorumlarımızda ve değerlendirmelerimizde çok da acımasız olmamalıyız. Sonuçta kimsenin elinde sihirli bir değnek yok ve öyle ya da böyle konuştuğumuz yalnızca bir teknoloji ama yine de bize bir takım tespitler yaptırtabilen bir teknoloji. Önemli olan bu tespitlerden hareketle bu sınırsız dünyaya açılabilme olmalı. Twitter mesela aynı sözlükler gibi insanları sosyal olarak rahatsız edebilmeliydi. Tamam sözlükler çoğu kere yalnızca olumsuz şeyler üzerine kalem oynatılan bir yer ama en azından samimiyet var. Bugün Erol Köse dışında twitter için bunu söyleyebilir miyiz? Sözlüklerin bakış açısı varken twitter ve diğer sosyal medya mecraları için yalnızca aynı yöne bakmak var.  

Günümüzde artık izleyici, seyirci, okuyucu kavramları da yerlerini takipçi kavramına bırakmaya başladılar. Televizyon ile sosyal medya arasındaki en temel fark da bu zaten. İnsanların profilleri ve istekleri değişmeye başladı. Zamanlar artık hiç olmadığı kadar daralmış durumda. Karşılıklı etkileşim, yorum yazma, cevap alma kısacası aktif hatta interaktif olma bugün artık mecraları öne çıkaran en önemli olgular haline geldiler. Yarının televizyonları da zaten bu yola girmek için çabalamakta. Girmeyenin hayatta kalma şansı da bence yok.

Sorularıma gelince. En azından ikinci sorumun cevabı belli. Maalesef sosyalleşmeyi henüz başaramadık. Yolumuz uzun ve yürümeye devam ediyoruz. Bizim yaptığımız ise geleneksel mecranın sözcülüğünden başka bir şey değil. İlk sorumun cevabını ise kısmen aldım. Halen arayışlarımız, uğraşlarımız devam etmekte. Herkes kendine göre bir stil, bir yol bulmaya çalışıyor. Zamana ihtiyacımız var. Rejimler sonrası kaybedilen kilolar sonrasında bile vücutlarımız için kilonun bir oturma süresi var. Çılgınca bu çok cazip dünyanın içinde savrulup durmaktayız. Bu hızlı farklılık hep keşfetmeye olan isteğimizden kaynaklanmakta. Su yolunu bulur. Gün gelip gerçek anlamda tek bir kaynağın ürünü olmayan, kendi üretimimiz paylaşımlarla dolu bir sosyal medya dünyasına kavuşacağız. O zamana kadar da arayışlarımız hep devam edecek.

Bir önceki aynı konulu yazımı bitirdiğim paragrafla yine bu yazımı sonlandırmak istiyorum, Jean Jacques Rousseau’nun o çok sevdiğim sözü ile: “Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..."

Dilerim yapmak istemediklerimizi yapmak zorunda kalacağımız günleri hiçbir zaman yaşamayız ...