
Allah aşkına siz dil balığı ile pangasius ismi verilen
(ismini bile hatırlamak çok zor) balık arasındaki farkı bilir misiniz?
Bilmiyorsanız dert etmeyin, tabii ki bilmeyeceksiniz. Eğer bir gurme ve/veya
balık türleri uzmanı değilseniz bilmemeniz kadar doğal ne olabilir ki? Ben
bilmiyordum efendim, araştırdım. Siz hiç yorulup internette araştırma yapma
gereği duymayın. Eğer boş zamanınız bir hayli varsa, arkanıza güzelce yaslanın
ve size hiç bir faydası olmayan ve muhtemelen de olmayacak bu balık hakkındaki bilgileri
okumaya başlayın. Pangasius pangasius veya halk dilindeki ismiyle !!! Pangaş
adı verilen balık Pangasiidae familyasına ait Bengal koyu civarında yaşayan bir
yayın balığı türü imiş. Akvaryum balığı olarak ün kazanmış, yedi düvele nam
salmıştır. 10 yıl kadar yaşarlarmış ve barışçıl bir balık türüymüş. Etinin de
lezzetli olduğu söylenmekteymiş. Şimdi sıkı durun!! benim bir arkadaşım var,
hem dil balığı ile bu balık arasındaki farkı biliyor ve hem de yine bu balık
hakkındaki bilinebilecek belki her şeyi. Mesela Türkiye’ye üç kuruş paraya
kilolarca ihraç edildiğini, dil balığının kendisini ve lezzetini bilmeyenlere
restoranların bu balığı ve dil balığı fiyatlarıyla kakışlandığını, bir çok
insanın salak yerine koyulup, dolandırılarak dil balığı yerine bu akvaryum
balığını yediğini benim bu arkadaşım işte hep bilmek de. Kendisi çok iyi bir
araştırmacı ve damak tadı olan bir gurmedir. Bilmediği, üzerinde konuşamayacağı
bir konu yoktur. Ağzı da iyi laf yapar. Sanırsınız konunun uzmanı karşınızda
size bilgi veriyor. Herhangi bir konu başlığını önüne koyun, sonra arkanıza
yaslanın ve dinleyin. Tanımından başlar, tarihini anlatır, kullanım yerlerine
geçer, örnekler verir, kaynak gösterir, kısaca yapılması gereken her şeyi o
konu için yapar. Ben bugüne kadar bildiğimi sandığım şarap, saat, peynir, Japon
mutfağı, ses sistemleri, TV gibi bir çok konuda şaşıracak kadar ek bilgiye hep
onun sayesinde öğrenmişimdir.
Onunla yemeğe çıkmak hem keyiflidir ama aynı zamanda bir o
kadar da tehlikeli. Daha bu kadar samimi olmadığımız bir dönemde onu
şirketimize yakın bir kebapçıda garsonla tartışırken görmüştüm. Neymiş efendim
kuş kadar gelen yemek için istenen bu kadar para tam bir soygunmuş. Kardeşim
serbest pazar ekonomisi, hoşuna gitsin ya da gitmesin, beğenmiyorsan bir daha
gelmezsin diye aklımdan o zamanlar düşünmüştüm. Böyle düşünmüştüm çünkü o
zamanlar da belki aynı şimdiler de olduğu gibi kendimi onun kendisini sevdiği
kadar çok sevmiyordum. Bu konuya bir mim koyun, birazdan geri geleceğim.

Gel zaman git zaman samimi olduk ve öğle yemeklerini çoğu
kere beraber çıkar olduk. İyi ve leziz yerleri kolayca tespit edip, yeni yerler
keşfetmekten vazgeçmeyip, beğenmediklerimize ise ikinci bir şans vermeyip cıvar
yerlerde sayısız güzel yerler keşfettik. Böylesi arayışlarımızdan bir tanesi de
adı Kuzey Avrupa ülkelerine dayanan bir balıkçıya oldu. Gittik, yerleştik. Şık
bir ortamı, kaliteli karşılanma ve servis ile hemen puan toplamaya başladı da.
Siparişlerimiz alındı. Ben riski çok sevmeyen bir insan olarak daha önceden
öğlenleri defalarca istediğim ve her defasında çok beğenerek yediğim ballı,
hardallı, kekikli somon sipariş ettim. Öncesinde az balık çorbası ve ortaya da
levrek ekşitmesi söyledik. Beyaz şarap da güzel giderdi ama sonrasında iş
vardı. Benim arkadaş ise sanki sorun çıkarmak istiyormuş gibi gereksiz yere
siz de dil balığı var m?ı diye sordu.
Garson da var efendim dedi. Bu konuda kötü tecrübeleri olan arkadaşım yukarıda
anlattığım bilgileri sıralayıp ellerindeki balığın gerçekten de dil balığı olup
olmadığını sordu. Adamcağız da teyit ederek argümanını desteklemek amacıyla ve
gereksiz yere fazla bilgi vererekten bu balığın kendilerine günlük olarak
geldiğini söyledi. Arkadaşım uzatmadı ve inanmayı tercih etti. Dil balığı
sipariş etti. Adam tam masadan ayrılacakken
isterseniz
içeriye bir kez daha sorun, ben anlarım ve dil balığı yerine pangasius yemem
dedi. Garson
çattık be birader, ne
adammış, ne dil balığıymış, neydi lan öteki balığın ismi valla unuttum bile
tadında ve şaşkınlığında yanımızdan ayrıldı. Arkadaşım bana dönüp
günlük gelen balığın bu fiyat skalasında bir
restoranda fiks fiyatla menüde yer alması hayra alamet değildir. Göreceksin
bana dil balığı yerine pangasius getirecekler dedi. Kendi kendime
eyvahh dedim. Şimdi eğlence başlıyor
işte ve ben maalesef başka bir masada olup eğlence ve merak içinde olayları
izleyen değil, bizzat tüm gözlerin çevrili olduğu masada oturan sessiz adam
rolündeki kişi olacaktım. Sevmediğim bir roldü ve sevmediğim roller belki de
gelişme gösterebilmem için hep beni arar bulurlardı. İşte bir kez daha yine
yeniden bulmuşlardı beni.

Bir süre sonra çorbalar geldi Çok lezzetli idiler. Levrek de
bence hiç de fena değildi. Sonrasında önce benim balığım hemen arkasından da
arkadaşın balığı geldi. Yine gereksiz ve sebepsiz yere sırf belki incinen
egonun tamiri için olsa gerek
anlayın da
görelim gibisinden son derece laubali ama balığa güven atfedilen bir cümle
kuruverdi ve uzaklaştı masadan. Bu garsonu son görüşümüzdü. Bizim masa ile bir
daha hiç ilgilenmedi. İlgilenemedi, Göz göze bile gelmedi, gelemedi. Arkadaşım
surat mahkeme suratı, elinde çatal balığı yoklamaya başladı. Balığın içinden
geçirdikleri kürdanı çıkardı. İçini kazıdı. Tatmadı bile. Garsonu çağırdı.
Zavallı olaylardan habersiz başka bir garson sevimli sevimli yanımıza geldi.
Dur yapma! Onun bir günahı yok. Haber bile
yok olaylardan. Pluto’nun dediğini unutma. Ne demiş ölümsüz feylozof
"Şefkatli ol, bil ki karşılaştığın herkes zor bir hayat mücadelesi
veriyor." diyemedim bile. Garsonun gelmesi ile monolog başlayıverdi.
İlk önceleri cılız bir diyalog var gibiydi ama sonra özellikle pangasiusun
geldiği yöreyi söyleyip, iki balığın fotoğraflarını telefonundan gösterince
eridi gitti önce diyalog ve hem sonrasında da garson. Zavallı adam belki de son
bir kurtuluş hamlesi ile
bunlar dondurulmuş
balıklar deyiverince arkadaşımın diğer garson ve lokanta için yüksek
sayılabilecek tonda söyledikleri sevgi sözcükleri sonucunda ben hemencecik
istemediğim ama gelişimim için büyük önem arz eden rolüme giriverdim. Kısa
sayılmayacak bir diskurdan sonra hamsi siparişi verildi. Gelen hamsiler de
hamsi zamanı olmasına rağmen dondurulmuş hamsi çıkınca (meğer tadındaki
samanlıktan ve deniz tadının az olmasından hemen ilk lokmada
anlaşılabiliyormuş) bizim için restoran da yemek de bitiverdi. Tavlamak için ikram
edilen kahve ve tatlı tekliflerini bile geri çevirdik düşünün o kadar bitmiş
bizim için. Bahşiş de bırakmadık. Oh olsun onlara. Listemizde bu restorana
büyük bir çizik attık. Ben ama yine de somon ve levrek yemeğe gideceğim
sanırım.
Yaşadığımız sorun aslında genel bir sorundu. Günümüzün
sorunu idi. Büyük şehirlerin, hızlı yaşamın sorunu idi. Nasıl aynı şehirde ama
ayrı ayrı yaşıyorsak ve nasıl ki Kaybedenler Kulübünde söylendiği gibi bu kadar yalnız varken neden bu kadar yalnız
var cümlesini kurabiliyorsak, yine bu nedenden işte
dil balığı yerine pangasius yemek zorunda bırakılıyorduk. Cevap ise basit ve
bir o kadar da düşündürücü ve sıkıntı verici. Bizler artık kabul edelim ya da etmeyelim kendimizi
sevmiyoruz, değer vermiyoruz. Kendisini sevmeyen başkasını nasıl sevebilir ki.
Kendimizi sevmiyoruz ve dahası önemsemiyoruz.
Çoğu kere de olaylara ve hatta kendimize umursamaz oluyoruz. Haklı
olduğumuz durumda bile çoğu kere tartışmaktan kaçıyoruz. Oysaki arkadaşım
kandırılmayı sevmiyor. Dil balığı yerine vücuduna akvaryum balığı girsin
istemiyor. Kendine değer veriyor ve bunun için araştırıyor, zaman harcıyor.
Çünkü kendisinin buna değer olduğuna inanıyor. Biz ise kardeşim beğenmiyorsan maval okuma bize, başka birşey sipariş et, gurme
misin lan sen, artist herif ne olacak basitliğini ve umursamazlığını çoğu kere
yaşıyoruz. Yetmez ama evet diyerek beni benden alan ve dahası beni
onsuz bırakan büyük besteci ama dar vizyonlu Sezen Aksu’nun dediği gibi Masum değiliz hiç birimiz. Bir yerlerde
okumuştum “Tecrübe yitip giden
masumiyetmizdir” yazıyordu. Ne kadar romantik ve naif bir tanım değil miş?
Evet hepimiz çok ama çok tecrübeliyiz artık ama maalesef masum değiliz. Artık
hiçbirimiz ilk taşı atabilecek özellikte değiliz. Oscar Wilde “Tecrübe sadece hatalarımıza verdiğimiz
isimdir"demiş. Bu denklemin doğruluğundan hareketle yitip giden
masumiyet hata kabul edilmiş oluyor olmasına da dünyamız daha kaç tane Oscar
Wilde çıkarabilir ki? İşte belki de bu nedenle biz ne yazsak ne söylesek az ve
anlamsız. Yine de denize atılan deniz yıldızı hikayesinde olduğu gibi atılan
deniz yıldızı için önemli olması gibi bir şeyler yapmak, bir şeyler söylemek ve
bir şeyler yazmak gerekiyor.
Unutmayın ki kendimize verdiğimiz
değer dil balığı ile pangasius
balığı arasındaki fark kadar. Gereksinimlerinizle
sınırlı kalmayan, isteklerinize, hayallerinize yönelen bir hayat yolculuğu
dileklerimle ...
0 yorum:
Yorum Gönder