
Geçen gün nasıl olduysa eşimle
uzun bir süreden sonra kendimizi sohbet ederken bulduk. Yanlış okumadınız ne
alışılageldiği üzere televizyon seyrediyorduk, ne yorgunluktan hemen yatmıştık,
ne de birbiri ardına devam eden ve asla bitmeyen ev işleri ve diğer sorumluluklarımızla
uğraşıyorduk. Bildiğiniz aleni bir şekilde muhabbet ediyorduk. Bana “
bugünkü aklım olsaydı kesin sosyoloji
okurdum” dedi. Eşim bildiğiniz akıllı ve zeki insanlardandır. O kadar ki
aklınızda soru işareti bile kalmaz. Seveni de vardır sevmeyeni de. Onu çekilmez
ve antipatik bulanlar belki de sempatik bulanlardan fazladır ama herkesin ortak
düşüncesi çok akıllı ve zeki olduğudur. Bu gerçekleri ben de bildiğimden o
demişse bir bildiği vardır düşüncesinden kendimi alamadım ve doğal olarak
benden beklenmekte olan ve konuşmasını daha da açacağım soruyu sordum
kendisine: “
Peki ama neden?”

Sonra sazı bir eline aldı ki
sormayın gitsin. Ben sorduğuma soracağıma bin pişman oldum. Diyalog olan
konuşmamız bir anda monoloğa dönüştü. Konuştukça da konuştu. Konu ise zaten onun
uzmanlık alanı:
Sosyal Medya. Ben bir konu hakkında bu kadar keyifle ve bir o
kadar da uzun konuşulabileceğini düşünemezken bile, o konuşmaya devam ediyordu.
Konuşma başladıktan bir kaç saat sonra salondan yatak odamıza taşındı ki ben
yatak odasında ciddi konular konuşulmasını hiç sevmem. Sorun o ki bana ciddi
gelen ona rüya gibi gelmekteydi. Eşimin işi sosyal medyadır. Bu konuda gerek
yurt içi ve gerekse yurt dışı konferanslarda konuşmalar yapar. Büyük büyük
şirketlere eğitim ve danışmanlık hizmetleri verir. Anlayacağınız konu hakkında
danışılacak kişilerdendir. Ben de danıştım danışmasına ama anlattıkları benim
için çok fazlaydı. Son olarak ben ışıkları da söndürdüm ve kendisini gözüm
kapalı dinlemeye başladım. Sabah bana kızgın olmasını uyuyakaldığımı erken
fark etmesine bağlıyorum. Vücudum daha fazla bilgiyi almayı reddetmişti. Benim bozulduğum
ve hatta kızdığım şey ise ilk başlarda sizlerle paylaşabileceğim tonla bilgi
varken zamanla ve uzun konuşmasıyla hepsini unutmuş olmamdı. Artık sizlerle
sosyal medya üzerine konuşabilecek bir şeyim yok. Zaten aslında hiç yoktu, hiç
olmamıştı. İlgimi bile çekmez bir konuydu. Konuşmanın ilk dönemlerindeki keyif
içerisinde kabul diyorum paylaşabileceğim noktaları görünce heyecanlanmıştım
ama sonrasında bende kalan bilgiler dalgaların yok ettiği kumdan kale misali
şekilsiz, anlatılmaz ve paylaşılamaz bir yığıntıya dönüşüp kaldı içimde.
.JPG)
Yaşamış olduğum bu sevimsiz ve
acı sosyal medya eğitim tecrübeme rağmen aklıma takılan bir kaç soru da olmadı
değil hani. Bunlardan ilki bizler (sosyal medyayı kullananlar) ne zaman ve
neden nickname kullanacak kadar
çekingen ve mesafeliyken bugün bu kadar tüm hayatımızı paylaşır ve dahası
paylaşmaktan keyif alır ve bunun için çaba sarf eder olduk. Neden, niçin ve
belki de nasıl bu kadar kısa süre içerisinde bu denli sosyalleşmeyi
başarabildik. Tabii buna sosyalleşme ne kadar denirse. Belki de eşim bugün bu nedenle,
tüm bu nedenleri anlayabilmek adına sosyoloji okumak istemekte.
Uyuyakalmasaydım belki bunu ben de öğrenebilirdim. Neyse bir daha ki sefere
artık. Ben oğlum için bu alanı ister miydim bilemiyorum. Bilemiyorum çünkü
muhtemelen oğlum ve tüm diğer çocuklar teknolojideki ilerlemenin sahip olduğu
bu korkutucu hız nedeniyle en az %60’lık bir oranla bugün bilmediğimiz bir
meslek ile uğraşıyor olacaklar. Zaten bu nedenle bizlerin işleri bu kadar zor.
Ben mesela ya doktor ya da mühendis olmalıydım. Benim zamanımda işletmecilik
bile meslekten sayılmazdı. Ben de kolaya kaçıp mühendis oluvermiştim. Peki ya
oğlum? Oğlumun ne ile uğraşacağını bilemiyorum. Bana kalsa ya degustatör ya da
aşçı olsun isterim. Ama bu tür mesleklerde ya
hep ya hiç anlayışı var. Yani çok başarılı olur ise bir anlamı var aksi
durumda mutsuz olabilme şansı oldukça yüksek. Benim tek uğraş ve amacım oğlumun
kendisiyle barışık olabilmesini sağlamak. Kendi değerini bilmesini, yaratıcı
olabilmesini başarabilmek. İhtiyaçlarını bildirmekten çekinmeyen özgüveni ve
farkındalığı yüksek bir birey yetiştirebilmek. Gerek kendi gözlerine ve gerekse
başkalarınkine direk bakabilen bir kişi olabilmesini sağlayabilmek. Ne olursa
olsun ve hangi şartlarda kalırsa kalsın hayallerinin peşinden gidebilmeyi
sürdürebilmek. Yoksa ister sosyolog olsun ister doktor ya da ister mühendis
benim için çok da önem ifade etmiyor. Önemli olan onun mutlu olması. Mutlu,
huzurlu ve isteklerine ulaşabildiği bir hayatı sürdürebilmesi.

Büyük sosyalleşme başarı ve
hızına gelince ... Bugün sahip olduğumuz internet ve onun türevleri olan sosyal
medya olaylarına yani... Aslında her birimiz büyük bir oyunun yalnızca küçük
birer parçalarıyız. Biliyorum kulağa çok komplo teorisi gibi geliyor ama
aslında amaç hiçbir zaman bizim sisteme ulaşmamız olmamıştı, sistemin bize
ulaşabilmesiydi. Bugün artık kullandığımız bu medya ve medyayı kullandığımız
araç ve gereçler sayesinde, ne içiyor, ne tüketiyor, hangi kitapları okuyor, ne
zaman nereye gidip, ne kadar kalıyor, ne konuşuyor ve hatta ne düşünüyor,
hayata nasıl bakıyoruz hep ama ama hep biliniyor. Gerçekleştirilen ve
geliştirilen tüm pazarlama, satış ve yönetim stratejilerine artık bu açıdan
bakmakta fayda var. Kabul etmek gerekiyor ki bizler artık yalnızca matrixin
birer parçalarıyız. Söz konusu matrixin hayalini kuran kişilerin çocuk ve
torunları ise bizlerin belki de yeni ya da her daim yöneticileri, bizler
farkında olalım ya da olmayalım, kabul edelim ya da etmeyelim. Facebook’ta
olmayanların artık günümüzde psikopat ve suç işlemeye eğilimli kabul edilmeleri
de bir tesadüf değil bence. Eşim bu satırları okuduğu zaman kesin büyük bir
hayal kırıklığı içerisinde beni hiçbir şey anlamamakla itham edecek.
Aslında düşünüyorum da benim
yatakta uyuyakalmam oldukça simgesel ve bir o kadar da içinde bulunduğumuz
durumu özetler nitelikte. Aslında biz insanların küçük, miniminnacık bir grup
dışında yok birbirimizden farkımız. Jean Jacques Rousseau’nun çok sevdiğim ve
altına imzamı atacağım bir düşüncesi vardır: “Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir
zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..."
Dilerim yapmak istemediklerimizi
yapmak zorunda kalacağımız günleri hiçbir zaman yaşamayız ...
Konuşma uzayınca konudan kopmak, soğumak ve ilgiyi kaybetmek erkeklerin ortak özellikleri olabilir mi diye düşünüyorum :)
YanıtlaSilSosyal medya konusu çok ilginç aslında, keşke bir kısmını bize de aktarabilseydin. Ya da rica ederiz, eşin bir gün bu konuda bu sayfalarda birşeyler yazar bizim için ;)
Oğlun için istediklerine sonuna kadar katılıyorum. Bizim ülkemizde "temel meslekler" her zaman daha makbul sayılsa da, bunun zamanla "mesleklerinde mutlu ve verimli insanlar" kavramına dönüşmesini umut ediyorum. Bizim çocuklarımız daha özgüvenli, isteklerinin peşinde gitme konusunda daha kararlı görünüyorlar. Bakalım gelecek neler getirecek :)
Not: Rousseau'ya saygılarımı sunarım :))
Sevgilerimle...
Rousseau'ya saygılarını ilettim, çok mutlu oldu. Bilgine :) Yine kısa süreli bir tatil yaptığımızdan cevabım da gecikti.
YanıtlaSilEşimle konuşup bir yazı yazmasını isterim, umarım kabul eder :) Etmezse ben onun düşüncelerini kendi ibriğimden geçirerek yazarım ki işte o zaman kesin bana cevap olarak bir yazı yazar :)
Konuşma uzayınca konudan kopmak, soğumak ve ilgiyi kaybetmek, en azından ben de çok olan bir durum :) ama bunun sonucu uyuyakalmak tehlikeli, daha dikkatli olmam gerekirdi.
Dilerim çocuklarımızın çok güzel bir gelecekleri olur. Halen içinde bulunduğumuz durumlar buna engel olacak gibi görünse de bizlere düşen buna rağmen mutlu olmalarını sağlamak...