Bu Blogda Ara

kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2012 Perşembe

Sıradanlıktan sıradışılığa


İşten eve dönmek güzeldir. Keyif eve dönüş yolunda daha başlar. Evet bazen trafik vardır, canınızı sıkabilecek, bazen de işte kalan aklınızı geri getirmek ama açılan bir müzik ile son bulur tüm sıkıntılar. En azından son bulması için dinlediğiniz müziği ya da haberleri bir vesile olarak görürsünüz. Eve dönüyorsunuz daha ne olsun. Beni bekleyen oğlumun ve eşimin varlıkları en güçlü sakinleştiriciden daha etkilidir benim için. Onlar tüm gün türlü türlü işlerle uğraşıp, yorgun, argın eve döndüğümde beni bekleyen huzur ve mutluluk kaynaklarıdır.

Mutlu olmak ve huzur duymak için işten sonra mümkün olduğunca program yapmayıp eve dönmeye çalışırım. İş nedeniyle zaten istediğim kadar zaman geçiremediğim ailemle tüm iş dışı saatlerimi geçirmek benim için aksi düşünülemez olandır. Oğlumla uyanık olduğu her bir anı beraber geçirebilmek adına uyumadan ona kitap okuma ayrıcalığı da çoğu zaman benim olmuştur. Ben oldum olası kitapları çok sevmişimdir. Onların varlıkları beni hep mutlu eder. Kitaplarımı ve onlara olan düşkünlük ve hassasiyetimi, oğluma göstereceğim belki de en önemli hayat dersi olarak görürüm. Çok küçük yaşlardan bu yana kitap okumayı hep çok sevmiş ve mümkün olduğu kadar da çok okumaya gayret etmişimdir. Bazen bu sayede filozoflarla sohbet etmiş, bazen ülkeleri gezmiş, bazen savaşlar öncesinde kralların neler hissettiklerini öğrenmiş, bazen de insanların düşünsel dünyalarında yolculuklar yapmışımdır. Kimisinden az, kimisinden çok keyif almışımdır ama onları her zaman için basit yol göstericilerim, sessiz öğretmenlerim olarak görmüşümdür. 

Oğlumun bugün oyuncaktan daha çok kendine ait kitapları var. Resimlerine bakmayı, onları okumamı, okumadan gördüklerinden hikayeler yaratmayı çok seviyor ve bu beni çok mutlu ediyor çünkü biliyorum ki bu selüloz yığınının tadını bir kere o aldı mı kolay bırakılamayacak bir keyiftir kitap. İşte bu nedenle sahip olduğum ayrıcalığın ağırlığını ve sorumluluğunu bilerek hareket ederim. Zaman geçirmek için değil anlam katmak için okurum. Okurken kendimce drama bile yaparım. Amacım ise oğlumun kitapları sevmesini sağlamaktır.

Geçenlerde okuduğum bir kitap diğer 3+ yaş kitaplarından farklıydı, özeldi. Kitabın ismi Sıradan bir okul günü. Nesin Yayınevi’nden çıkmış. Orijinal ismi Once Upon An Ordinary School Day. Yazan Colin McNaughton ve resimleyen ise Satoshi Kitamura. Kitabın çevirisini ise Tülay Dikenoğlu Süer gerçekleştirmiş.

Kitap “Sıradan bir okul gününde sıradan bir çocuk sıradan rüyalarından uyandı, sıradan yatağından kalktı, sıradan bir biçimde tuvalete gitti, elini yüzünü yıkadı, sıradan giysilerini giydi ve sıradan kahvaltısını yaptı” diye başlıyor ve 25 adet sıradan kabul edilebilecek, artık rutinleşmiş ve neredeyse üzerinde düşünmeden, tadını çıkarmadan, kıymeti bilmeden yaptığı işleri sıralıyor. Sonra bir cümleyle sıradanlık sıradışılığa dönüşmeye başlıyor:

Sıradan çocuk sıradan sınıfına girdi ve sıradan sırasına oturdu. Ve sonra oldukça sıradışı bir şey oldu... Günaydın herkese diyerek oldukça sıra dışı biri sınıfa daldı. Benim adım Bay G. Sizin yeni öğretmeninizim”.

Bay G. bana daha ilk baştan geometriyi, gloria’yı ve God’ı çağrıştırdı. Belki yazar bunları düşünerek yazmamıştı ama kitap okuma da önemli olan zaten beyninizin, zihninizin tetiklenmesi ve bu tetiklenme sonucunda üretmiş olduğunuz düşünceler, fikirler ve hayallerdir. İşin ilginç, rahatlatıcı, ve muhteşem olan noktası ise yaratılan tüm düşünce, hayal ve fikirlerin okunan satırlardan bağımlı ya da bağımsız olabilmesi. Kitap her bir okuyan için ayrı bir hikayedir aslında. Kitap kişiselliktir. Kitap kendi iç dünyana yaptığın yolculuğun altın anahtarıdır. Kimsenin bilmediği sığınağındır. İnsanlardan, olaylardan, dertlerden veya seni rahatsız eden ne ise ondan bir kaçıştır. Tamam bu çocuk kitabı için bu kadar anlam yüklemek çok fazla ama inanın bu kitap bu satırları tabii bence hak ediyor.

Ceviz Ağacı’na bakarsanız tek bir ceviz dahi göremeyebilirsiniz. Sonra bir adım sağa, ya da bir adım sola kayarsınız ve bir bakarsınız tüm cevizler ortaya çıkmış. Önemli olan bulunduğunuz, baktığınız yerdir. Önemli olan bakış açınızdır. Farklı yönden bakabilmektir. Kitabın başardığı işte budur.

Kitapta hayranlık uyandıran o kadar çok nüve var ki hangisini öne çıkarmam gerekiyor onu bile bulabilmiş değilim. Ama yine de bana göre çok çarpıcı olan noktaları sizlerle paylaşmak isterim.

Öncelikle konuya farklı gözle, farklı açıdan bakabilmesinde ki başarı. Herkesin görebildiği bir olaya bu kadar farklı bir yaklaşımda bulunması, yazarının yaratıcılığını göstermekte her şeyden önce.

Bay G. daha ilk derste, öğrencileri tanımak için öğrencilere müzik dinletir. Sonra bu müziğin onlara neleri çağrıştırdığını söyler. Her kafadan sesler çıkar. Bay G. mutlu mutlu şimdi size çağrıştırdıklarını resimleyin der ve müziği tekrar açar.

Hayal gücünün en üst düzeyde kullanıldığı bir teknik ve onun kitaplaştırılması. Yazılanlar son derece günlük hayattan ve gerçekçi. Çocuk dili de kullanılmamış. Direk tüm insanlara tabii bence odaklanılmış.

Bu dünyaya bildiğimiz, hatırladığımız kadarıyla bir kere geliyoruz. Yalnızca ve yalnızca bir kerecik şansımız var ve içinde bulunduğumuz hayatı tek düzeliğe çevirmek için didinip duruyoruz. Aslını isterseniz bu çok da normal çünkü beynimizin işleyişi zaten bu yönde. Bilincimizin remi düşük olduğundan tüm karşılaştıklarını tekdüzeliğe dönüştürmeye  çalışıp bilinç altına iteliyor. Orada işlemler kendiliğinden devam ediyor (bisiklet ya da araba kullanmayı bir kere öğrendikten sonra unutmamak ve başka bir sürü şey yaparken kullanmaya  devam edebilmek gibi). Arada bir bu gidişata itiraz etmek, dellenmek, baş kaldırmak ve yapılan sıradan eylemlere anlamlar yüklemek ve sıradışı hala getirmek gerekiyor. Sözünü ettiğim kitabı olur da okuma şansınız olur ise bu açıdan ele alarak okumanızı tavsiye ederim.

Mutlu, keyifli, huzurlu, dolu, dopdolu ve sıradışı bir hayat dileklerimle.

29 Haziran 2012 Cuma

Haydi hep beraber gülümseyelim ve bir gökkuşağı oluşturalım


Tarihin tozlu sayfalarına yapılan her bir yolculukta gördüğümüz genelde hep aynı şeydir: insanlığı birleştirmek, fikir ve inanç farklılıklarını ve bunlardan doğan çekişme ve kavgaları ortadan kaldırmak, insanın sömürülmesine, başka insana  köle olmasına engel olmak için ortaya çıkan bütün dinlerin, ideolojilerin ve felsefe akımlarının, neticede başka bölünmelere, başka kamplaşma ve kutuplaşmalara, yeni yeni kavga ve uyuşmazlıklara yol açmışlardır. Bu nasıl yaman bir çelişkidir değil mi?

Düşünün ki bırakın farklı din ve ideolojileri, aynı dinin bünyesi içinde dahi çeşitli mezhepler, mabetlerini ayırabilmekte, mezarlıklarını bölebilmekte ve hatta  hatta ahirette dahi cennetin sadece kendileri gibi inananlara mahsus olduğunu ileri sürebilmektedirler. Dünyayı hadi geçtik, cenneti bile parsellemekten geri kalmamışlar. Bugün ülkemizdeki ortak dile, köke, görünüşe, örf ve adetlere hatta dine sahip olmamıza rağmen Sünni-Alevi yapay ve provakatif bölünmesi ya da Ortadoğu’daki ülkelerde yaşanan kargaşanın sebeplerinden birinin bu olması – en azından bir birliğin, bütünlüğün sağlanamıyor olmasının arkasında yatan sebebin bu olması -  bunun belki de bize en yakın örnekleri olarak karşımıza çıkmakta.

Tüm bu ayrıştırma, bölünme ve ötekileştirme çabasına ek olarak bugünün insanının, devamlı gelişen teknoloji, gittikçe artan işsizlik, her geçen gün zorlaşan kentsel yaşam, toplum dışı bırakılma, ırkçılık, terörizm, manevi değerlerdeki anarşi, ferdin robotlaşması gibi daha bir çok problemle karşı karşı olduğunu görmekteyiz.

Karamsar ve her geçen gün kötüye giden bir yapılanma. Amacımız insanlar arasında dostluk ve sevgi bağlarının güçlenmesi, insan kişiliğinin yüceltilmesi, insanlığın özgürlük ve barış içinde gelişmesi olmalıyken düştüğümüz duruma ne kadar da acıydı. İşte böylesi karanlık bir gecede doğan bir güneş, yeşeren bir filiz gibiydi oğluma okuduğum kitap.
  
Kitabın ismi Gökkuşağının Tüm Renkleri. Tübitak Popüler Bilim Kitaplarından çıkmış sıradan 3+ yaş kitabı gibi görüntüsünün ardında tüm yukarıda saydıklarımdan kaynaklanan sıkıntılı ve gri havayı aydınlatacak türden bir kitaptı. Orjinal ismi The Colors of the Rainbow. Yazan Jennifer Moore-Malinos ve resimleyen ise Marta Fabrega. Kitabın çevirsini ise Umut Hasdemir gerçekleştirmiş.

Oğluma bugüne kadar okuduğum en güzel, en anlamlı ve en umut verici kitaplardandı. Büyük keyif aldım. Aslında tüm yaş gruplarına okutulması gerekli olan kitaplardan.

Gökkuşağında birçok renk vardır ve her bir renk diğerinden farklıdır. Her renk tek başına eşsiz ve özeldir, ama yan yana geldiklerinde en güzel, harika bir manzarayı, yani gökkuşağını oluştururular”.

Her insan, her toplum, her ırk, her ülke kendilerine göre önemli ve özeldir. Farklıdır ve ayrıcalıklıdır. Her bir insan evrenin kendisidir aslında. İnsan Tanrı'dan ayrı bir varlık değildir. Onun görünümlerinden sadece bir tanesidir. Bugün bu gerçeği, bu hissiyatı, unutmuş olsak da insan; potansiyelinde, özünde Tanrısal özelliklere sahip olan ilahi bir varlıktır. Parça bütüne aittir. Daha tasavvufi bir ifade ile gerçek olan “Bir”di. Tüm evren “Bir”in farklı biçim ve nitelikteki yansımalarından ibarettir. Gerçek sır, Tanrısallığı insanın içinde görebilmesidir. Unutmamalıdır ki “Kendini bilen Tanrı'yı da bilir...”

Kitaba geri dönecek olursak, “İnsanlar her ne kadar dıştan farklı görünseler de içlerinde hep aynıdırlar. Derilerimizin çok farklı renkleri ve renk tonları vardır. Fakat derilerimiz ne kadar farklı görünürse görünsün, açık ya da koyu hepimizin rengi güzeldir”.
Kitap göz renklerimizden, saçlarımıza, giydiklerimizden, yediklerimize ve konuştuğumuz dillere kadar farklılıklarımızı ve tüm farklılıkların aslında güzelliklerinden ve ortaklıklarından bahsederek devam etmekte.  

Bazı kişiler birden çok dil konuşur ama hepimiz iletişim kurmak için dilden yararlanırız. Başkalarının ne söylediğini anlamıyorsak bile, bir gülümsemenin ne demek olduğunu hepimiz anlarız. Haydi hep beraber gülümseyelim”.

Ufacık, miniminnacık yavrularımıza daha anlamaya başladıkları ilk dönemlerde verilmeye, anlatılmaya, öğretilmeye calışılanların güzelliğine ve ulviliğine bakar mısınız?

Daha küçük yaşta her gökkuşağının eşsiz olduğunu ve/fakat her birinde aynı olan bir çok şeylerin de olduğunu öğreniyorlar, aynı insanların da kendi içlerinde eşsiz oldukları ve mutlu olmak, üzülmek, sevmek, acı duymak, mutluyken gülmek, üzgünken ağlamak, düşüldüğünde acı duymak, kötü bir rüya gördüğümüzde korkmak ve bizim için özel olan birisiniz bizi kucakladığında sevgisini ve sevgimizi hissetmek gibi bir çok ortak yönlerinin de olduğu gibi.

Tıpkı bir gökkuşağında olduğu gibi, bizim de hem eşsiz hem de benzer yönlerimizin olduğunu gördük. Hepimizin derisi, saçı ve gözleri var. Hepimiz giysi giyiyoruz, iletişim kurmak için dil kullanıyoruz ve yemek yiyoruz. Hepimizin hisleri, düşünceleri, umutları ve düşleri var. Canımız acıdığında ağlıyoruz, mutlu olduğumuzda da gülüyoruz”. Yani diyor kitap tüm farklılıklarımıza rağmen aslında aynıyız, biriz ve eşsiziz.

Tekrar başa dönecek olursak aynı din içindeki mezheplerin mabet ve mezarlık ayrımlarından, ötekileştirmelerinden, insan alt ya da üst (nasıl tanımlarsanız tanımlayın) kimlik üzerinden birleşmesine. Italo Calvino kitapları okuduğun kitaplar ve okumadığın kitaplar (okumana gerek olmayan kitaplar) olarak iki bölüme ayırır. Kişisel fikrim bu kitabın çok değerli ve mutlaka okunması ve okutulması (hatta bol bol, tekrar tekrar okunup, okutulması) gereken bir kitap olduğu yönündedir.

İngiliz filozof ve sosyolog olan Herbert Spencer, bir insanın değerinin okuduğu kitaplarla ölçülebileceğini söylemiş.  Bu kitabı okuyun ve okutun. Kendinizi değerli hem de çok değerli hissedeceksiniz.

Haydi, farklılıklarımızı kutlayalım! Haydi, eşsiz oluşumuzun değerini bilelim! Haydi, bir araya gelelim ve bir gökkuşağı oluşturalım” diyerek kitap sona eriyor. Farklılıkları ötekileştirmek için değil, kutlamak için ön plana çıkarmak, her bir bireyin ne kadar özel olduğunun altını çizmek ve bir olmak, birlik olmak, kardeşce, barışça, huzur içerisinde yaşayıp ışık olmak, gökkuşağı olmak, olabilmek, en azından bunun için emek harcamak, en azından aynı yöne bakabilmek, bir amaç birlikteliğine sahip olabilmek.

Aynada gözlerimizin taa içlerini mutlu ve güvenle bakıp, kendimizle ve çevremizle barışık yaşayabilmek için gerekli olan bir kitaptı. Okumanızı içten tavsiye ederim.

Haydi hep beraber gülümseyelim! Haydi, farklılıklarımızı kutlayalım! Haydi, eşsiz oluşumuzun değerini bilelim! Haydi, bir araya gelelim ve bir gökkuşağı oluşturalım.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Tasarlanmış bir imparatorluk: Amerika Birleşik Devletleri 9

Teknoloji

Teknoloji ve demografik konular üzerinde konuşmaya başlamadan bir konuya daha dikkatinizi çekmek isterim: Kitapta Afrika'dan da bahsedilmiş durumda ama o kadar piyon gibi, o kadar gayrı-insani bir uslup vardı ki içim elvermedi ve bu özete hiç almadım. Özetle tüm Afrika için yalnız bırakılacak, yatırım yapılmayacak yer diye bahsedilmiş. Umarım gerçekten de hem onlar ve hem de Avrupalılar bu kara kıtayı yalnız bırakırlar da, onlarda mutlu mesut ve barış içerisinde yaşarlar. Ama bu yazdıklarım tabii boş bir temenniden öteye geçemeyecektir.

Bir yerden başlayıp artık bu kitap özetini nihayetlendirmek gerekirse, yazara göre gelecek on yıl, teknolojinin ihtiyacın gerisinde kaldığı bir dönem olacak. Zaten var olan teknoloji bazı durumlarda ilerleyebileceği sınıra kadar gelip dayanmış olacak ama eskilerin yerini alacak teknolojiler henüz hazır olmayacak. Bu fazla teknolojik değişiklik yaşanmayacağı anlamına gelmiyor. Elektrikli arabalar ve  yeni nesil cep telefonları inanılmaz bir bolluğa ulaşacak. Eksik kalacak olan, gerçek ekonomik büyümeyi sağlayacak ve zaten acil duruma gelmiş ihtiyaçları karşılaması gereken türde  çığır açacak teknolojiler.

Ekonomik kriz ve 2008-2010 durgunluğu, risk iştahıyla birlikte teknolojik gelişim alanına yapılacak yatırımlar için gereken sermayenin de azaltılmasına yol açtı. Gelecek on yılın ilk birkaç yılı yalnızca sermaye kısıtlamasıyla kalmayıp eldeki sermayenin daha az riskli projelere yönlendirilmesine ve var olan paranın oturmuş teknolojilere akmasına neden olacak.

İkinci sorun yeni icatlardaki oranın, garip bir şekilde orduya bağlı olarak gelişiyor olması. On dokuzuncu yüzyılda buhar motorunun geliştirilmesi ve İngiliz donanmasının gelişimi (ve emperyalist erişimi) el ele ilerledi. Yirminci yüzyılda ABD, küresel teknolojik gelişimin motoruydu; bu yeniliklerden çoğunun sermayesi ve amacı askeri satın almalarda ortaya çıkıyordu ve neredeyse hepsinin, bir kısmı sivil uygulamada kullanılan yan ürünleri vardı.

Hem uçak  hem de telsiz yoğun şekilde ordu tarafından teşvik edildi, bunun sonucu olarak da uçak endüstrisi ve yayın endüstrisi doğdu.

Mikro çipler hem nükleer füzeler hem de uzaya yük götürecek roketleri kontrol etmek için küçük dijital bilgisayarlarda kullanılmak üzere gerekliydi. Ve tabii son olarak internet, halkın kullanımına 1990’larda sunuldu ama aslında 1960’larda bir askeri iletişim projesi olarak başlamıştı. Gelecek 100 yıl’da yazılmış olan nüfus azalması bu on yıl içinde birkaç yerde birden belirmeye başlayacak. Ancak yine de bunu ilk işareti -yaşlanan bir toplum- hayatın sık rastlanan bir gerçeğiyle gelecek. Sadece emeklilik olarak değil, artan eğitim gereksinimlerinin insanları yirmili yaşların başı ve ortalarına kadar iş pazarının dışında tutmasıyla da işgücü azalacak.

Daha çok insan daha uzun yaşadıkça, Alzheimer, parkinson gibi hastalıklar,kalp rahatsızlıkları, kanser ve şeker hastalığı, insanları daha çok tedaviye ihtiyaç duyar duruma getirdikçe, ekonomiye artı yük binecek. Buna fazlasıyla gelişmiş teknolojiler gerektiren tedaviler de dahil.

1990’larda iki teknolojik dal, iletişim ve bilgi işlem, tek bir akıma dönüştü; elektronik ikili formu olan bilgiler, daha önceden var olan telefon hatlarından iletilebilmeme başladı. İnternet, Savunma Bakanlığı’nın isteği doğrultusunda büyük bilgisayarlar arasında bilgi transferi için geliştirilmişti ve bu hızla kişisel bilgisayarlara, modern aracılığıyla telefon hatlarından veri aktarımına uyarlandı. Bir sonraki yenilik fiber optikti, çok sayıda ikili verilerin ve son derece geniş grafik dosyaların aktarımı için geliştirildi.

Ama son on yılda ortaya çıkan ve gerçekten çığır açan bir teknolojik yenilik düşünmek çok zor. Yeni keşifler yapmaktansa, sosyal ağlar ve daha önceki bazı imkanları mobil platformlara dönüştürmek gibi yeni uygulamalar geliştirmeye odaklanıldı. iPad’den anlaşılacağı gibi bu çaba devam edecek. Ama aslında bu yeni bir yapı inşa etmektense, mobilyaları yeniden yerleştirmeye benziyor ve bu da en çok Steve Jobs’a yarıyor :-)

Gelecek on yılda, taşımacılık için kullanılan enerji, petrol tabanlı olmaya devam edecek. Bu da ortadoğunun hala önemini koruyacağını gösterir. Ortadoğu önemli ise de Türkiye jeopolitik yönden önemli olmaya devam ediyor demektir. Tabii bu da tüm ellerin yine içimizde olacağı anlamına geliyor. Var olan küresel filoyu başka bir enerji kaynağıyla değiştirmenin bedeli yüksek olur ve bu gelecek on yıl içinde gerçekleşmeyecek. Bazı taşımacılık araçları elektriğe geçecekler ama bu fosil yakıt tüketimini araçtan alıp elektrik santraline taşıyor.

Kesin anlamda geniş çaplı enerji tasarrufu ABD’de veya bir bütün olarak dünyada meydana gelmeyecek. Daha fazla petrol ürüteme imkanları kısıtlı ve petrol ekonomisinin İran gibi ülkelerin yasaklanıra karşı hassas olması bunu çok riskli bir teklif haline getiriyor. Bu on yılda alternatif enerjinin ciddi bir etki yapma şansı en iyi ihtimalle minimal. Şu anda başlanan bir nükleer enerji santrali ancak beş ya da altı senede çalışır duruma gelebilir.

Doğalgaz şimdiden birçok alanda ve nispeten daha ucuz bir maliyetle petrolün yerine geçiyor. Bu petrol ithal etme ihtiyacını azaltıyor ve yabancı bir gücün petrole ambargo koyarak savaşa neden olma ihtimalini azaltıyor.

Mitsubishi uzay tabanlı güneş enerjisine 21 milyar dolar yatırım yaptı. Avrupa’nın EAB’si de (Avrupa-Amerikan Bankası) yatırım yapıyor ve Kaliforniya’nın Pasifik Gaz ve Elektrik Şirketi 2026’da uzaydan güneş enerjisi almak için bir sözleşme imzaladı ama yazara göre çalışmaların zamanında tamamlanıp kontrat şartlarının yerine getirilmesi mümkün değil.

Gelecek on yıl süresince ABD İslam dünyasındaki keşmekeşi, yükselen Rusya’yı, küskün ve bölünmüş Avrupa’yı ve hem devasa hem de derinlemesine sorunlu Çin’i idare edecektir ki bence çuvallama şansı oldukça yüksektir. Buna ek olarak sadece kendisi değil, bütün dünya için şu andaki ekonomik sorunlardan bir çıkış yolu bulmalı.

Yazar kitabını ihtiyaç duyulan ve duyulacak 4 element ile bitiriyor. Bu çıkarım veya tavsiyeyeyi kabullenmemek mümkün değil. Ben de özetimi bu tür elementi ülkemiz için olmasını dileyerek tamamlıyorum.

  • Bulunulan duruma duygusal olmayan bir anlayışla kabullenecek bir devlet
  • İçinde bulunulan gerçeği ülkenin değerleri ile uzlaştırabilme yeteneğine sahip liderler
  • Güç ve ilkeleri anlayan ve her birinin yerini bilen ülke yöneticileri
  • Emperyalist roldeki cumhuriyet aktörlerini farkedip engel olabilecek olgun bir halk


Umarım yeri geldiğinde söz konusu bu muazzam irade hareketini gösterebiliriz.

2 Ekim 2011 Pazar

Tasarlanmış bir imparatorluk: Amerika Birleşik Devletleri 8

Güvenli bir yarı küre

Küba’da bir donanma gücünün Meksika Körfezi’nin giriş çıkış seyir yollarını kontrol edebileceği ve böylece New Orleans’ı da kontrol edebileceği gerçeği ABD’yi adaya karşı hep takıntılı kılmıştır. Ufak bir adanın gerçekten de bunu yapacağını nasıl düşünüyorlar, bu güvenlik konusunda neden bu  kadar takıntılılar hiçbir zaman anlayamadım. Korkaklık mı tedbir mi anlayamıyorum.

Önümüzdeki on yıla baktığımızda, Küba’nın büyük bir patronu olmayacağını görüyoruz, böylece başkan Küba politikasını Amerikan politik görüşlerine göre şekillendirebilir. Ama aklında tutması gereken şey, ABD’nin küresel bir rakiple yüzleşmesi durumunda Küba’nın, rakibin ABD üstünde baskı oluşturabileceği coğrafi noktada olduğu. Bu, Küba’yı hedefteki bir ödül haline getirir.

Venezuela ABD için önemli bir tehdit gibi görünerek dikkat çekmeyi başaran bir diğer Latin Amerika ülkesi. Ama tehdit değil.

İlk olarak, Venezuela ekonomisi petrol ihraç etmeye dayanıyor ve coğrafi ve lojistik gerçekler  petrolünü ABD’ye ihraç etmesini kaçınılmaz kılıyor.

İkinci olarak Venezuela’nın fiziksel tecridi -güneyde Amazon, kuzeyde (Amerikan donanmasının hükmettiği) Karayipler batıda, dağların ve ormanın diğer tarafında yer alan ve düşmanlık besleyen istikrarlı Kolombiya ülkeyi başka şekilde anlamsız kılıyor, İslamcı teröristler gelip ABD’yle olan şu andaki çatlaktan yararlanmak isteseler bile işe yaramaz. Eğer yeni bir küresel güç, Venezuela’yla ittifak kurup onu kötülük yapmak için bir kalkış rampası olarak kullanmaya kalkışacak olsa bile ülkenin konumu büyük bir hava veya deniz üssüne izin vermez. Konuyu sulandırma pahasına, ne olursa olsun, kızları çok hoş bu ülkenin.

Her ihtimalde, Hugo Chavez yarattığı rejimde gücünü kaybedecek. Eğer ABD, Küba’yla doğru zamanda anlaşma yapacak olursa bu anlaşmanın bir kısmını Küba’nın Hugo Chavez’e verdiği desteğin geri çekilmesi oluşturabilir. Ama Chavez iktidarda kalsa bile, kendi halkından başka hiç  kimse için tehdit oluşturmuyor.

Kendi çapında ABD’ye muhtemel rakip olabilecek bir tek Latin Amerika ülkesi var o da Brezilya.

Brezilya dünyanın en büyük sekizinci ekonomisi ve hem boyut hem nüfus olarak en büyük beşinci ülke. Gelişmekte olan ülkelerin çoğu gibi, ihracata yoğunlaşmış durumda ama ihracatları iyi dengelenmiş.

Brezilya şu anda ABD için özellikle tehdit edici veya önemli bir güç değil, ABD de Brezilya için bir tehlike oluşturmuyor. En az seviyede ekonomik sürtüşme var ve coğrafya Brezilya’nın  ABD’ye meydan okumasına engel oluyor.

Brezilya’nın ABD’ye meydan okuyabileceği tek durum eğer ekonomik gelişimi devam ederse ve yeterli hava ve donanma gücü inşa edip Atlas Okyanusu’nda kendi kıyıları ile Batı Afrika arasındaki, Hint Okyanusu veya Güney Çin Denizi gibi ABD tarafından güçlü şekilde devriye gezilmeyen alanı kontrol edebilirse gerçekleşir.

Gelecek on yılda bir yandan Brezilya’yla dostça ilişkiler sürdürürken öte yandan karşı ağırlık olarak hizmet verebilecek bir ülke olan Arjantin’i güçlendirmek için ABD  elinden gelen her şeyi yapmalı. Unutmamalı ki yirminci yüzyılın başlarında Arjantin, Latin Amerika’daki en  önemli güçtü. Şu andaki zayıflığı kaçınılmaz değil. ABD, Uruguay ve Paraguay için özel kaynakların da tahsis edildiği genel Latin Amerika’yı geliştirme planı çerçevesinde Arjantin’le özel ilişkiler geliştirmeli.

Brezilya ABD’nin Arjantin’e desteğini uzun vadede tehdit olarak görecektir ama tercihen kendi gelişmeleri ve bunu içeride yarattığı stresle meşgul olacaktır. Buna rağmen ABD Brezilyalıların Arjantin’e özel ekonomik teşvikler sunup ekonomilerini kendilerininkine yakınlaştırmalarına hazırlıklı olmalı.

Amerikan hedefi Arjantin ekonomisini ve siyasi olanaklarını yavaş bir tempoda artırmak olmalı, böylece gelecek yirmi-otuz yıl içinde Brezilya ABD için muhtemel bir tehdit olarak ortaya çıkmaya başladığında Arjantin’in büyümesi Brezilya’nınkine denk durama gelir.

Meksika 100 milyon nüfuslu bir ülke ve bu nüfusun çoğunluğu ABD’den yüzlerce kilometre uzakta yaşıyor. Şu anda -sadece yasal ticareti sayarsak- dünyanın en büyük on dördüncü ekonomisi konumunda. Açıkçası ABD en azından bir nesilden önce Meksika’dan ayrılmayı göze alamaz. Zaten bunu istemiyor da.

Ama ABD’nin karşısında iki sorun var: Meksika’nın yasa dışı göçmen işçi ve uyuşturucu ihracatı. İki konuda da altta yatan sorun Amerikan ekonomik sisteminin söz konusu iki ürüne de olan iştahı.

Amerikan ekonomisinin ucuz işçi olarak bu göçmenlere ihtiyaç duymasında bir ironi gizli. Bu kişilerin yasa dışı yollarla ABD’ye gelmelerinin tek nedeni iş bulma imkanının olması. Eğer bu işlerdeki boşluğu doldurmak için göçmenler gerekmeseydi, işler dolu olur ve göçmenler gelmezdi.

Meksika’ya uyuşturucu satışından akan para resmi tahminlere göre yıllık 25 ila 40 milyar dolar arasında. Resmi olmayan tahminlere göre bu miktar çok daha fazla ama 40 milyar doların doğru olduğunu kabul etsek bile bu miktar son derece yüksek. Uyuşturucularda mantıklı ve ılımlı bir tahminle kar oranı yaklaşık yüzde 90 bunun anlamı yasa dışı ticaretten gelen 40 milyar doların kar oranının yaklaşık 36 milyar dolar olduğu. Uyuşturucu serbest nakit üretiyor. Bu, Meksika’nın yasal ihracatının getirdiği 13 milyar doların neredeyse üç katı. Uyuşturucudan kazanılan para Meksika ekonomi sisteminin likiditesine büyük oranda yardım ediyor.

Ulusun uyuşturucu açlığını gidermek için sihirli bir çözüm bulunmayacağını varsayarsak başkanın üç gerçeği kabul etmek zorunda olduğunu görürüz: Uyuşturucu ABD’ye akmaya devama edecek, büyük miktarlarda para Meksika’ya akmaya devam edecek ve başka ülkelerdeki organize suçlarda olduğu gibi karteller sabit bir hıza ulaşıncaya ya da bir grup geri kalanların hepsini temizleyinceye kadar Meksika’daki şiddet sürecek.

ABD’nin bu sorunla başa çıkmak için kullanabileceği diğer tek strateji müdahale. FBI tarafından yapılacak küçük bir baskın veya Meksika’nın kuzeyinde yapılacak geniş çaplı bir askeri işgal son derece kötü bir fikir.

Bir Amerikan müdahalesi uyuşturucu kartellerini Meksika vatanseverliğiyle birleştirir. Bu Meksika’nın bazı bölgelerinde zaten var olan bir fikir ve bu durum sınırın iki tarafında da tehdit oluşturur.

Başkanın önceliği Kuzey Meksika’daki şiddetin ve güvenlik görevlilerinin yolsuzluğunun ABD’ye sıçramamasını sağlamak olmalıdır. Bu yüzden bu kusurlu bir strateji olsa bile şiddeti bastırmak için kuzey sınırına etkili bir güç yerleştirmeli.

Burada, ABD’yle en uzun sınırı paylaşan ve Amerika’nın en büyük ticari ortağı olan Kanada için son bir söz söylemek gerek İngilizlerin Kuzey Amerika’ya ilgisinin azalmasından sonra Kanada, ABD için ikinci planda kaldı. Bu durum, Kanada’nın ABD için önemli olmadığından değil, sadece coğrafi sebepler ve Amerikan gücü yüzünden ülkenin bulunduğu yerde çakılı kalmasından kaynaklanıyor.

Haritaya bakıldığında, Kanada geniş bir ülke olarak görünüyor. Ama nüfusun yoğunlaştığı bölgeler açısından aslında oldukça küçük.

ABD için, Kanada tek başına tehdit oluşturmuyor. En büyük tehlike Kanada’nın küresel bir güçle ittifak kurması sonucunda ortaya çıkardı. Bunun için bir tek mantıklı senaryo var ve bu da Kanada’nın bölünme durumu. Kanada’nın batısında yoğunlaşmış olan doğal gaz önem kazandıkça Kanada’nın önemi de artacak.

Yolculuğumuz tamamlanmak üzere, umarım sıkılmamışsınızdır. Bir sonraki ve son bölümde teknoloji ve demografik konular üzerinde konuşuyor olacağız. İlginizi çekecek bazı konular var gibi. Umarım yanılmam ve kitap özetini bu şekilde tamamlayabilirim.

15 Eylül 2011 Perşembe

Tasarlanmış bir imparatorluk: Amerika Birleşik Devletleri 7

Avrupa Avrupa duy sesimiziiii ...2

Avrupa Birliği gelecek on yılda yok olmayacak. Serbest Pazar bölgesi olarak kuruldu ve öyle kalacak. Ama dünya sahnesinde büyük oyuncu olabileceği çok uluslu bir devlet halini de almayacak. Devletler arasında askeri güç paylaşacak kadar ortak çıkar yok ve askeri güç olmadan Avrupa “derin güç” olarak yapılan tanıma sahip olamaz. Avrupa Birliği’nin ayakta kalacağından yazarımızın şüphesi yok ama Euro Bölgesi’nin bazı üyeleri ayrılmaz ve diğerleri kontrolün ne kadarını Brüksel bürokrasisine bırakacakları konusunda uyarılarda bulunmazlarsa da şaşırmış.

Gelecek on yılda sular çekildiğinde göze her şeyden çok çarpan şey, Almanya’nın gücü olacak. Zaten başta Birleşik Devletler ve Rusya olmak üzere tüm dünyanın da merak ettiği konu buydu. Yoksa kimse horoz gibi diklenen, kibirli, arogan ama kof Fransa’yı gözlemlediği yok. Sahi horoz sembolizması tam onlara göre olmuş.

Eğer Fransa ve Almanya bir arada dururlarsa Avrupa’nın yer çekimi merkezi olarak kalırlar. Eğer Almanya ve Fransa çarpışırlarsa bu çarpışma Avrupa’nın yapısına zarar verir ve federal devletleri, bölünüp yeni ittifaklara girmeye iter.

İngiltere tarihi, coğrafi ve ekonomik nedenlerden dolayı bu denklemin dışında tutulmakta. Manş Denizi daima Britanya’nın geri çekilip Avrupa hedeflerini seçmesine imkan tanıdı. İngiltere’nin hedefi ulusal güvenliğine tehdit olarak gördüğü birleşik bir Avrupa’yı engellemek oldu her zaman. Ayrıca Fransa ve Almanya’nın yönetimi altındaki Avrupa askeri gücünü katlanılamaz gördü. İngiltere için böyle bir ittifakta küçük ortak olmak ne mantıklı ne de gerekli.

İngiltere’nin Sovyetler’i kendi başına engelleyecek veya Avrupa’da olayları düzenleyecek gücü hiçbir zaman yoktu. ABD’yle ittifak büyük emperyalist gücü görece düşük bir bedelle etkilemesine izin veriyor. Başka bir ifadeyle bir zamanların Güneş Batmayan İmparatorluğu olan Birleşik Krallığın, Birleşik Devletlere kafa tutması ancak Hugh Grant’in İngiltere Başbakanı rolünü oynadığı filmlerde olabilir.

Charles de Gaulle
Fransız-Alman ittifakının kendi sorunları var. Bugün Fransa ve Almanya arasında gerginlik yaratan iki nokta var ve bunlardan ilki ekonomik. Almanya mali açıdan Fransa’ya  oranla çok daha disiplinli, bu da konu maddi işbirliğine geldiğinde iki ülkenin ender olarak uyumlu olduğu anlamına geliyor. İkinci gerginlik savunma politikası etrafında oluşuyor. Fransızlar ve özellikle de Gaulle yanlıları, birleşik bir Avrupa’yı hep ABD’nin karşıtı olarak gördüler. Bu Avrupa için bir savunma entegrasyonu gerektirir ve kaçınılmaz olarak Fransız-Alman kontrolünde bir güç anlamına gelir.

Almanlar elbette Fransa ve Avrupa’yla ittifakın getirilerine değer veriyor ama Fransa’nın ekonomik sorunlarını çözmeye veya Amerikalılara karşı Avrupa askeri gücünün yaratılmasına hiç hevesli değiller. İlkinin yükünü, ikincisininse risklerini istemiyorlar.

Amerikalıları, gördüğümüz gibi Ruslara dair ciddi sorunlara sahipler ama Almanlar ABD’nin Rusya’yı kuşatma çabasında pay sahibi olmak istemediler. Başka bir Soğuk Savaş teşvik etmekten kaçınmaktan ziyade, Almanlar daha önce de gördüğümüz gibi enerji ihtiyaçlarının büyük bir bölümü için Rusya’ya muhtaç durumdalar. Aslında onların Rus enerjisine olan ihtiyaçları Rusların Alman parasına olan ihtiyaçlarından fazla.

Buna ek olarak, nüfus azalması yakında Almanya’nın sanayi kuruluşlarını işçi açığı olarak vuracak, yaşlanan nüfusla bu bir araya gelince ekonomik felaket için bir formül oluşmuş oluyor. Kendi nüfus azalmasıyla bile Rusya’ya taşıyarak kullanabileceği işçi fazlası olacak. Nüfusunu azalmasıyla başa çıkmanın tek yolu göçü teşvik etmek ama Avrupa’da göçler ve ulusal kimlik arasında bir anlaşmazlık söz konusu.

Eğer Almanya fabrikalarına işçi getirmek istemiyorsa fabrikalarını işçilerin olduğu yere taşıyabilir. Rusya da nüfus azalması  yaşıyor ama ana maddelere dayalı zayıf bir ekonomisi olduğundan işçi fazlalığı var, bu demek oluyor ki insanlar ya işsiz ya da iş imkanları az.

Bu arada, Fransa tüm yumurtalarını aynı sepete koymayarak kendisini Avrupa Birliği’nin yanı sına Akdeniz Birliği’ni de kurmayı düşünecek kadar hem bir Kuzey Avrupa gücü hem de Akdeniz gücü olarak konumlandırdı. Fransız düşüncesine göre bu birlik, Güney Avrupa ülkeleri, Kuzey Afrika ülkeleri, İsrail ve Türkiye’yi içermeli. Hani istemeyeceğim tek birlik de Fransa’nın liderliğindeki bu birlik olur. Tam bir curcuna olur.

Gelecek on yılda Almanya bu defa tarihi düşmanı Fransa ve Rusya’yla müttefik olarak Kuzey Avrupa Ovası’ndaki yerini yine alacak. İngiltere ABD’ye daha da fazla yaklaşacak. Eski çember ülkeleri karmaşaları çözmek için tek başlarına bırakılacaklar ama yine çevre-Doğu Avrupa- eylemlerin odağı olacak. Avrupa Birliği, avro gibi iş görmeye devam edecek ama bu kadar fazla merkezkaç gücü varken AB’nin Avrupa’nın düzenleyici ilkesi olması zor görünüyor

Komünizmin yıkılmasından beri geçen zamanda yapılan inanılmaz bir politik ihmal de ABD’nin Avrupa’ya yönelik politik bir strateji oluşturmamış olması. AB’nin ortaya çıkışı ABD tarafından hiçbir zaman bir meydan okuma olarak görülmedi, sorun yaratmayan doğal bir gelişim olarak karşılandı.

11 Eylül’e verilen Amerikan tepkisi Fransız-Alman blokuyla ilk ciddi yarığı açtığında Avrupa’da ciddi bir bölünmeyi de ortaya çıkardı. ABD Afganistan’da eline geçenden çok daha fazla direkt askeri yardım bekliyordu ve Irak savaşı için en azından siyasi koruma istiyordu. Avrupa’nın kalbi, Hollanda dışında, ABD’ye karşı çıktı. Çevre ülkelerin çoğu -özellikle denizler arası ülkeler- en azından başlangıçta ABD’ye destek verdiler. Birleşik Devletler’e destek olan ülkelerin çoğu bunu Amerikan harekatını gerçekten desteklediklerinden değil, Fransız-Alman blokundan rahatsız oldukları için yaptılar. Avrupa’nın ikinci sınıf üyeleri olmak istemiyorlardı ve ABD’yi Fransız ve Almanlara karşı iyi bir karşı ağırlık olarak görüyorlardı.

Gelecek on yılda, Amerikan bakış açısından ideal çözüm Fransız-Alman blokunu bölmek olur ve başkan bu iki ülke arasında olabildiğince büyük bir çatlak yaratmak için uğraşmalı.

Avrupa’daki bu dengeleme hareketi ABD’nin Türkiye’yle ilişkilerini geliştirmesini gerektiriyor. Türkiye’yle güçlü bir ittifak ABD’ye Karadeniz’de etki alanı sağlar ve Fransa’nın Akdeniz’de geliştirmek isteyebileceği stratejilere karşılık vermesine imkan tanır. Bu ittifaka yardım edecek bir konu da Avrupa göç politikası, Avrupalılar Türk göçünden korkmaları sebebiyle Türklerin AB’ye girişlerine engel olacaklar. Türkiye gelecek on yılda kesinlikle daha güçlü olacak ama tek başına hareket etmeye henüz hazır değil. Etrafındaki bölge fazlasıyla dengesiz ve Kafkaslar’daki Rus tehdidi onların ABD’yle güçlü ilişkiler içinde olmalarını gerektirecek. Türkler bundan pek hoşlanmayacaklar ama başka çareleri yok.

ABD bedeli ne olursa olsun, Rusya ve Avrupa yarımadası arasında coğrafi bir alaşım oluşmasını önlemeli çünkü bu, ABD’nin kontrol altında tutmakta zorlanacağı bir güç yaratır.


Gelin bu kezde Pasifikler’e açılalım. Eskinin kapalı kutusu günümüzün devine, Çin’e bakalım, Samurai’ları inceleyelim, Avustralya ile devam edip, Hindistan ile tamamlayalım.

8 Eylül 2011 Perşembe

Tasarlanmış bir imparatorluk: Amerika Birleşik Devletleri 6


Avrupa Avrupa duy sesimiziiii ...1

Hemen konuya belki de balıklama bir şekilde girmek gerekirse gelecek on yıl açısından Avrupa’nın ikilemini iki sorun oluşturuyor: Birincisi bir önceki yazıda olası tehlikesinden bahsettiğimiz yeniden doğan Rusya’yla Avrupa’nın ne tür bir ilişki içinde olacağının belirgin hale getirilmesi. İkincisi Avrupa’nın en dinamik ekonomisi olan Almanya’nın hangi rolü oynayacağının belirlenmesi. Gelin yavaş yavaş incelemeye başlayalım.

Rusya’nın paradoksu –zayıf ekonomi ve büyük askeri güç- ortadan kalkmayacak, Almanya’nın dinamizmi de öyle. Geriye kalan Avrupa devletleri bu iki güçle ilişkilerini birbirleriyle olan ilişkilerin ön koşulu olarak belirlemeliler. Bu sürecin sıkıntısı gelecek on yılda farklı  bir Avrupa’nın doğmasına neden olacak ve birleşik Devletler için büyük bir zorluk ortaya koyacak.Geçen yazıda da belirtmiş olduğum gibi bu tehlikeli yakınlaşma tüm dünya için bir zorluk ve hatta tehlike olur. İşin kötüsü olmazsa kabadayı rejiminin devam edeceği ama olur ise savaşın patlak verebileceği gerçeği. Kötünün iyisini tercih etmek gerekir diye düşünüyorum.

Önce tabii ki biraz tarih ... Her iki dünya savaşı da tekbir senaryoya göre başlatıldı: Almanya, coğrafi konumu yüzünden güvensiz olduğu için şimşek hızıyla Fransa’ya saldırdı. İki olayda da amaç Fransa’yı çabucak yenmek, sonra Rusya’yla ilgilenmekti. 1914’te Almanya Fransa’yı hızlı bir şekilde yenmeyi başaramadı, birlikleri siperlere indi ve çatışma uzatılmış bir savaşa döndü. Almanlar hem doğuda hem de batıda kendilerini Fransa, Britanya ve Rusya’yla aynı anda savaşırken buldu. Bolşevik İhtilali’nin Rusya’yı savaştan çıkartıp Almanya’yı kurtaracak gibi görünmesiyle ABD Avrupa’ya birliklerini gönderdi ve Almanya’nın emellerine ulaşmasını engelleyerek dünya sahnesinde ilk büyük rolünü oynadı. Yalnız burada dikkat çekici unsur, Almanya’nın gözü karalığı ve kaç devlete birden kafa tutabilecek gücü ve cesareti. Bundan sonraki dönemler için beni bu özellikler korkutmaya yetiyor da artıyor açıkçası.

1940’ta Almanya Fransa’yı işgal etmeyi başardı ama yine de Sovyetler Birliği’ni yenemeyeceğini keşfetti. Bunun bir nedeni ABD’nin dramatik çıkışının ikinci perdesiydi. ABD, üç yıl sonra Fransa’ya yapılan İngiliz-Amerikan işgalinin Almanya’nın çeyrek asırda ikinci kez yok edilmesine yardım ettiğini görünceye kadar Sovyetler’i savaşta tutacak yardımlar sağladı. Almanya bölünmüş ve muzafferler tarafından ele geçirilmişti. Ne diyebilirim ki imparatorluk sanatını iyi kavramış ve ona göre stratejilerini iyi uygulamışlar.

Almanya fiziksel olarak harap olmuştu ama hareketleri çok daha önemli bir şeyin yok olmasıyla sonuçlandı. 500 yıl boyunca, Avrupa dünyaya egemen olmuştu. Ağustos 1914’te başlayan kendini yok etme dalgasına kadar Avrupa, Asya ve Afrika’nın birçok bölgesini doğrudan kontrol ediyordu ve dolaylı olarak gezegenin geri kalanına hükmediyordu. Belçika ve Hollanda gibi küçük ülkeler,Kongo veya bugünkü Endonezya kadar geniş alanları kontrol altında tutabiliyorlardı. Afrika’da yaşanan katliamlardan sonrası kendi pisliklerine bakmadan bize laf etmeleri de ayrı bir utanç olsa gerek onlar için ama tabii anlayana ...

Avrupa dünya imparatorluğunun merkezi olmaktan çıkıp üçüncü bir dünya savaşının potansiyel savaş alanı olmaya geçti. Güvenli bölgeleri artık tehlikeli bir bölge.

Gelecek on yılda oynanacak oyunlar için sahneyi iki olay hazırladı. İlki on dokuzuncu yüzyıldaki birleşmesinden beri hep savaşları tetiklemiş olan Almanya’nın Avrupa’daki rolü sorunuydu. İkincisi Avrupa’nın gücünün azalmasıydı. 1960’ların sonuna geldiğinde Sovyetler Birliği dışında hiçbir Avrupa ülkesi gerçek anlamda küresel değildi. Diğerleri, ortak güçleri ABD ve Sovyetler Birliği’nin gücü altında ezilen bölgesel güçlere indirgenmişti.

Tüm Avrupa için entegrasyon, bir yanda Rus tehdidi öte yanda Birleşik Devletler’in yaptığı baskı yüzünden kaçınılmaz bir sonuçtu. Gelecek on yılın kilit konularından biri ABD’nin Avrupa’nın birleşmesini aynı şekilde görmeye devam edip etmeyeceği.

1992’de Maastricht (Maastricht, Hollanda-Almanya sınırında bulunan kesinlikle görülmesi gereken bir küçük şehir – sokakta kışın satılan sıcak kırmızı şarap şiddetle tavsiye edilir) Antlaşması Avrupa Birliği’ni resmen oluşturdu ama bu mefhum aslında eski bir Avrupa rüyasıydı. Geçmişi 1950 başlarına, liderlerinin o zamanlar bile varlığından Avrupa federasyonunun temeli olarak bahsettikleri dar bir odak alanı olan Avrupa Çelik ve Kömür Birliği’ne kadar gidiyor.

Avrupa Birliği fikrinin Soğuk Savaş’ta gelişmesi ve Soğuk Savaş’ın amacına cevap olarak ortaya çıkması rastlantısal ama son derece önemli.

Avrupa Birliği’nin iki amaca hizmet etmesi planlanıyordu. İlki, Almanya’yı Fransa’yla bir araya getirip Almanya sorununu çözmek ve savaş tehdidini azaltmak için Batı Avrupa’nın sınırlı bir federasyona katılmasıydı. İkincisi Doğu Avrupa’nın Avrupa topluluğuna tekrar girişin sağlamak için bir araç oluşturmaktı.

ABD aynı dili konuşan ama diğer konularda son derece farklı olan bağımsız ülkelerin yarattığı bir federasyondu.

Avrupa Birliği’ndeyse konfederasyon modeli tam tersine hala yerinde duruyor ve her ulus devletin egemenliği kendisinde. En temel öncelikler düzeyinde bile Avrupa Birliği otorite iddialarına ve fedakarlık talep etme hakkına ciddi sınırlar koyuyor. Bu birlik yine de ilginç çünkü bütün Avrupa onun parçası değil. Bazı üyeleri aynı para birimini paylaşıyor; diğerleri paylaşamıyor. Birleşik savunma politikası olmadığı gibi, Avrupa ordusu da yok. Dahası, her devletin kendi tarihi, eşsiz kimliği var ve fedakarlık fikrine karşı bireysel yaklaşımları var.

Yani özetle hiçbir şekilde Avrupa Birliği’nin ideallerini korumak için savaşıp ölmeyi teşvik edecek bir temel veya ilham verici bir söylem yok.

Önümüzdeki on yıla bakarsak Almanya’yı engellemek için kurulan hassas dengenin Almanya istediğinden değil, şartla öyle gerektirdiği için dağıldığını görürüz.

Ayrışma 2008 krizinde başladı. 2008 ekonomik krizi vurunca Almanya da başkaları gibi hasar gördü ama ekonomisi şoka dayanacak kadar güçlüydü. İlk yıkım dalgası en şiddetli olarak Sovyet egemenliğinden yeni çıkmış Doğu Avrupa’da hissedildi. O ülkelerin çoğunun bankacılık sistemi Batı Avrupa’da hissedildi. O ülkelerin çoğunun bankacılık sistemi Batı Avrupa ülkelerinde kurulmuş veya bu ülkeler tarafından, özellikle Avusturya, İsveç, İtalya ve aynı zamanda bazı Alman bankalarınca satın alınmıştı. Çek Cumhuriyeti’nde bankacılık sistemi yüzde 96 oranında diğer Avrupa ülkelerine aitti. Avrupa Birliği’nin bu ülkelerin çoğunu kabul ettiği düşünülürse –Çek Cumhuriyeti, Polonya, Slovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan ayrıca Baltık ulus devletleri olan Letonya, Litvanya ve Estonya- bundan rahatsızlık duyulması için bir neden yok gibiydi. Ama Avrupa Birliği’nin parçası oldukları halde, bu Doğu Avrupa ülkelerinin kendi para birimleri vardı. Bu para birimlerinin değeri sadece avrodan düşük değildi, aynı zamanda faiz oranları da daha yüksekti.

Kendi finans sistemini kontrol etmeyen bir ülke egemenliğini kaybetme yolunda büyük yol kat etmiş demektir. Bu, Avrupa Birliği’nin gelecekteki sorununa işaret ediyor. Almanya gibi daha güçlü ülkeler ekonomik kriz sırasında egemenliklerini koruyup güçlendirdiler, daha zayıf devletler egemenliklerinin azaldığını gördüler. Gelecek on yılda bu dengesizliğe çözüm bulunması gerekecek.

2008 krizindeki bu fikir ayrılığı Avrupa’nın tek bir ülke olmaktan ne kadar uzak olduğunu gerçeğine dikkatleri çekti. Eğer Almanya kurtarma operasyonu isteseydi Avrupa buna uyardı.

1993’teki kuruluşundan 2008’e kadar Avrupa Birliği, emsalsiz bir refahın tadını çıkarttı ve bu refah tamamen çözümlenmemiş sorunları bir süreliğine bastırdı. Politik bir birliğin ölçüsü rekabeti ele alış tarzına bağlıdır.

2008 kriziyle beraber bütün halledilmemiş sorunlar ve onlarla beraber federasyonun yok etmeye niyetlendiği milliyetçilik ortaya çıktı. Almanların büyük çoğunluğu Yunanistan’a yardıma karşı çıktı. Yunanlıların çoğunluğu AB şartlarına boyun eğmektense iflas etmeyi tercih etti ki bunları Almanya’nın şartları olarak görüyorlardı.

Peki önümüzdeki 10 yılda Avrupa’da neler olacak, neler yaşanacak? Birlik dağılacak mı? Yoksa çoktan dağıldı da yalnızca ismi mi kaldı? Almanya – Fransa dikleşmesi/zıtlaşması olacak mı? Kim kazançlı çıkacak? Tüm bunlara karşı denge de denge diye tutturan Birleşik Devletler neler yapacak?Bizim bu ortamdaki yerimiz neresi ve ne olacak?

Çok klişe olacak ama hepsinin ve daha fazlasının cevabını bir sonraki yazıda bulmaya çalışacağız.

Beklerim efendim ...

5 Eylül 2011 Pazartesi

Tasarlanmış bir imparatorluk: Amerika Birleşik Devletleri 5


Rusya’nın dönüşü

Perestroyka, Rusça bilmeyenler için Yeniden Yapılanma :-)  1980'li yıllarda Margret Teacher’ın televizyona çıkıp, SSCB’ni yıktığı için Gorbaçov’a teşekkür ettiğini hatırlıyorum. Sözde ekonomik ve siyasi bir reform hareketi idi. Belki iyi niyetliydi ama 2 kutuplu dünyadan tek kutba inmesine ve birilerinin kabadayı olmasına neden olmuştu. Mihail Gorbaçov tarafından desteklenmiş ve teşvik edilmişti.  Amaç ekonomiyi biraz serbestleştirmek, hantallıktan kurtulmak, kar amaçlı üretim ve refahı arttırmak yoluyla, devletin bütünlüğünü korumaya çalışmaktı ama sonuçta devletin parçalanmasıyla bir son bulmuştu.

Glasnost ise bir anlamda fikir ve ifade özgürlüğü idi. Ekonomik politikaların bütününe verilen addı. Çernobil faciası sonrası toplum ile devletin barışmasıydı. Herkese söz hakkı tanınmasıydı. Asıl amaç ise ortodoks komünist partisi üyelerinden kurtulabilmekti.Kurtuldular hem de ne kurtulma. Ortada toz bile kalmadı.

Önce Perestroyka başarısız oldu, hemen ardından Glasnost patladı ve bir blok, bir kutup hemen ardından yok oldu.

1990’larda SSCB’nin çöküşü, çarların bir araya getirdiği ve komünistlerin bir arada tuttuğu geniş imparatorluğu parçalayarak, 1989’da sahip olduğu  bölgenin bir bölümünü Moskova’nın kontrolüne bıraktı. İmparatorluğun çekirdek bölgesi Moskova Knezliği bölgesi (ve Sibirya) Rusya’nın elinde kalan tek yerdi. Çekirdeği kaldığı sürece, oyun bitmiş sayılmazdı. Ve doğal olarak bitmedi de ...

Rusya ayrılan bölgeler ve ekonomi yıkımı yaşarken, Birleşik Devletler kalan tek küresel güç olarak ortaya çıktı. Gezegeni üstünkörü, neredeyse üşengeç bir şekilde yönetebiliyordu. Ama Sovyetler’in yıkılışı ABD’ye eski rakiplerinin kalbine kazık çakıp yerde kalmasını sağlayacak darbeyi indirmesi için sadece kısıtlı bir zaman vermişti. Bu arogan üslup nedeniyle hani bir şey gizlemeden fikrini söylediği için takdir mi etmeliyim, yoksa sahip olduğu içindeki bu kötülük için üzülmeli miyim bilemedim ama bu cümlenin beni rahatsız ettiği gerçeğini de belirtmeliyim. ABD, Rus sistemine baskı uygulayabilirdi. Bunu yapmak için ayrılıkçıları destekleyebilir veya ekonomik baskı yapabilirdi.

O zamanlar, Rusya’nın bu keşmekeşten nesiller boyunca çıkamayacağı düşünüldüğü için bu çabanın lüzumu yokmuş gibi görünüyordu. Rus gücünden kalanları yok etmek bile gerekli görülmedi çünkü ABD arzu ettiği bölgesel güç dengesini, NATO’yu ve ittifak sistemini doğuya doğru genişleterek elde edebilirdi.

NATO’nun kapısına kadar gelmesiyle, Ruslar doğal olarak tedirgin oldular.25 Nisan 2005’teki ulusa seslenişinde, Putin Sovyetler Birliği’nin düşüşünün “yüzyılın en harika jeopolitik felaketi” olduğunu söyledi.

Bu, düşüşün bazı sonuçlarını geri çevirmek niyetinde olduğunu resmi bir şekilde açıklayışıydı. Rusya artık küresel bir güç olmasa bile, bölgede –Birleşik Devletler’in yokluğunda- fazlasıyla güçlüydü. Irak ve Afganistan’daki savaşları düşünürsek ABD artık yoktu.

Bunun ışığında Putin silahlı kuvvetlerinin imkanlarını geliştirmek için kollarını sıvadı. Ayrıca ticaret mallarının ihracatından sağlanan gelirleri artırarak rejimini daha da güçlendirmek için de harekete geçti.

ABD çok yavaş hareket ederek Irak’ta stratejik dengesini kaybederken Rusların dengelerini bulmalarına izin verdi. Gücünü Rusya çevresine odaklandırıp kuşatma sistemini yerleştirmesi gerektiği anda ABD’nin orduları başka yerdeydi ve Avrupa’daki ittifakları anlamlı olmayacak kadar zayıftı. Böyle yanlış adımları ve kaçan fırsatları önlemek için Amerikan başkanı gelecek on yılda yeni ve tutarlı bir strateji yaratmak zorunda olacak.

Uzun vadede, Rusya zayıf bir ülke. Ben buna katılmıyorum. Farklı iş birlikleriyle çok çabuk güçlenebilir diye düşünüyorum. Putin’in enerji üretimine ve ihracata odaklanması muhteşem bir kısa vadeli araç ama sadece büyük bir ekonomik genişleme için temel oluşturuyorsa işe yarar. Bu daha geniş amaca ulaşmak içinse Rusya’nın  altta yatan  yapısal zayıflığına çözüm bulması gerekir. Ama bu zayıflıklar coğrafi sorunlara kök salmış ve kolayca üstesinden gelinemeyecek durumdalar. Rus nüfusunun azalıyor oluşunu da bir kenara bırakalım, şu anki nüfus dağılımı modern ekonomiyi veya etkili yiyecek dağıtımını imkansızlaştırmasa bile çok zor kılıyor.

Rusya hep ekonomisini aşan bir askeri güç oluşturdu ama bunu sonsuza dek yapamaz. Rusya kısa vadede Almanya’nın Rus enerjisine bağımlılığının ve ABD’nin Orta Doğu’da dikkatinin dağılmasının getirdiği çifte avantajdan yararlanmaya odaklanmalı. Ekonomik sınırlamalar karşısında ayakta durabilecek -bazısı yerel, bazısı yabancı- kalıcı altyapılar kurmaya gayret etmeli.

Gelecek yıllarda manevra yapma şansı olması için, Rusya’nın ABD’yi Avrupa’dan ayırması gerekir. Aynı zamanda ABD’nin Irak, Afganistan ve mümkünse İran’da sıkışıp kalması için elinden gelen her şeyi yapacak. Ruslara göre ABD –cihatçılar savaşı Vietnam gibi: Rusya’yı ABD ordusuyla uğraşma derdinden kurtarıyor ve bu aynı zamanda İran gibi ülkelere yaptırımlar uygulaması için ABD’nin Rus iş birliğine bağımlı kalmasına neden oluyor. Ruslar ABD karşıtı gruplara ve İran, Suriye gibi ülkelere silah göndermekle tehdit ederek Amerikalılarla sonsuza dek oynayabilir. Bu, ABD’yi Rusları ikna etmeye çalışarak olduğu yere kilitler, oysa Rusların tek istediği Amerikalıların kalıcı olarak savaşta sıkışmaları.

Gelecek on yılda Birleşik Devletler’in Rus-Alman anlaşmasına vereceği karşılık yirminci yüzyıldakiyle aynı olmalı. ABD bir Rus-Alman anlaşmasını önlemek ve Rusya’nın etki alanının Avrupa üstünde yaratabileceği sonuçları sınırlamak için elinden gelen her şeyi yapmalı çünkü askeri anlamda güçlü bir Rusya’nın varlığı Avrupa’nın tutumunu değiştiriyor.

Rusya eski Sovyetler Birliği ülkeleri üstündeki hakimiyetini yeniden yapılandırıp güçlendirirken birçok ülkeyi yanına almayı başarabilir. Başlarda ilişki her ne kadar resmiyet dışı olsa da zamanla daha sağlam bir yapıya dönüşecektir çünkü parçalar birbirine başka türlü olamayacak kadar iyi oturuyor. Bu sadece bölgesel değil aynı zamanda küresel güç dengesinde de temel bir değişim yaratır ve sonuçları son derece belirsiz olacak şekilde ABD-Avrupa ilişkileri tarihini yeniden şekillendirir.

Avrupalılar Amerikalılarla ilişkilerini azaltabilir, Ruslarla yeni ve daha avantajlı bir ilişki kurabilir ve yine de stratejik tamponlardan güvenlik politikası olarak yararlanabilirler. Bu ABD için büyük bir risk oluşturur. Gerçekten de bu birliktelik çok güçlü bir birliktelik olur ki bu bizi 3.Dünya savaşına kadar götürür. Almanya’nın dünya savaşı çıkarma konusunda ki özelliğini de düşünecek olursak ve bu gruba Çin’in, İran’nın, ve bu ilkelerin uydularının katılımlarıyla, tam bir dünya gruplaşması sağlanmış olur. Türkiye ne mi yapar? Bilemiyorum ama iki tarafta da yer alması mümkün. Dilerim böyle bir yakınlaşma hiç olmaz.

Polonyalılar hem Almanya hem de Rusya’yla sınırları olup Fransız Atlas kıyısından Rusya’da St. Petersburg’a kadar uzanan Kuzey Avrupa ovalarına sahip oldukları için bulundukları yerin stratejik önemi sebebiyle acı çektiler. Gerçekten de hep ezildiler. Ama Viyana’yı onlar yüzünden alamadığımız düşünülecek olursa neyse yine de bu fikirde olmamalıyım.

İki taraftan da savunmasız olan Polonya’nın Almanlar ve Ruslar neye karar verirse ona uymaktan başka çaresi pek olmayacak. Bu da ABD için bir felaket demektir. Polonya tarihi olarak hem Almanya’nın hem de Rusya’nın tekerine sokulan çomak. Orada sıkıca durmasını sağlamak Amerika’nın çıkarına olur.

ABD’nin acilen Polonya’ya ihtiyacı var çünkü Almanya ve Rusya arasındaki ittifakı dengeleme stratejisi için başka seçenek yok. Gerçekten de zor bir durum. İlk savaşta göz göre göre yine birçok kayıplar verecekleri kesin gibi.

Obama yönetimi işbaşına gelince liderleri Ruslarla ilişkileri “yeniden başlatmak” istediler. Ruslar Soğuk Savaş saldırganlıklarına geri dönmeye niyetleri olmadığını ama işlerin  sadece balistik füze savunma sisteminin Polonya’dan çıkartılması durumunda ileriye gidebileceğini belirttiler. Polonyalılar o sistemi Amerikalıların onlara taahhüdü olarak görüyorlardı. Aslında bu füze sistemi Polonya’yı hiçbir şeyden korumuyordu, aksine onu hedef haline getirmesi daha olasıydı.

Rus sınırının kuzeye kaymasıyla ortaya 3 tarihi devlet olan Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan çıkarken Türkiye’nin sınırları sabit kaldı. ABD için, Rus kademesinin nerede olduğu önemli değil, Kafkaslar’da bir yerlerde olduğu sürece fark etmiyor. Tek felaket sonuç Rusya’nın Türkiye’yi işgal etmesi olurdu ama böyle bir şey düşünülemez. Rus-Türk ittifakı daha gerçekçi bir tehlike.

Türkiye ve Rusya tarihi rakipler. Karadeniz kıyılarında iki imparatorluk, ikisi de Balkanlar’da ve Kafkaslar’da karşı karşıya gelmiş. Daha da önemlisi, Ruslar İstanbul Boğazı’nı Akdeniz’e kapalı çıkış kapıları olarak görüyorlar.

Türkiye gelecek on yılda -özellikle de Rus petrolüne bağımlı olursa- Ruslarla işbirliği yapabilir ama Kafkaslar’daki sınırlarını güneye doğru değiştirmesi veya boğazı herhangi bir şekilde terk etmesi kesinlikle imkansız. Türkiye sadece varlığıyla bile Rusya’ya karşı ABD çıkarlarına hizmet ediyor. Ne büyük bir saadet! Üstü sakal altı bıyık diye buna denir herhalde. Rusların Kafkaslar’ın neresinde durduruldukları konusunda ABD’nin özel bir tercihi olmadığına göre, Gürcistan’a büyük vaatlerde bulunması anlamsız. Gürcistan ABD için az getirisi olan bir yük. Yani Gürcistan’daki ABD stratejisi ortadan kalkmalı. İşte bu belki birçoğuna gerçekçilik gelecek olan arogan üslup beni çok rahatsız ediyor. Heyyy orası da bir ülke. Orada da yaşayan, hayal kuran, seven, üzülen, gülen, dans eden, kitap okuyan, düşünen, insanlar var. Eşya gibi anılmayı hiç haketmiyorlar.

Ermenistan bir Rus müttefiki. Gürcistan’ın güçlü bir ekonomik temeli yok ama Azerbaycan’ın ekonomik kaynakları var ve Amerikan operasyonları için bir platform oluşturabilir. Gelecek on yılda bir geri çekilme stratejisi ve bir de yeniden ittifak kurma stratejisi olmalı. İkisi de yapılabilir. Ama şu andaki strateji uygulanamaz.

Rusya ABD’nin küresel konumunu tehdit etmiyor ama Avrupa ve özellikle Almanya’yla da işbirliği yapma ihtimali on yılın en önemli tehdidini oluşturuyor. Daha tomurcukken kopartılması gereken, uzun vadeli bir tehdit bu. Yine aynı rahatsız edici ton.

Almanya dedik, gelin Avrupa’ya daha yakından bakalım. Sahi böyle bir yakınlaşma, dünyamızı kutuplaşmaya götürebilir mi? Avrupa Birliği kalacak mı? Bizim için bu klübe girmek mi daha iyi olur girmemek mi? Önümüzdeki yazıda cevaplar bulmaya çalışacağız.

Bekleriz efendim ...