Bu Blogda Ara

şans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2013 Pazartesi

Gel de kadere inanma 4

Kişisel denge noktası: herkes kaderini kendi çizer ile her şey olacağına varır arasında bir yer

Kuzey Kore'de 2 yıl içerisinde rejim değişikliği olacak... 
Şili şarapları, Fransız şaraplarını tahtından edecek... 
Euro çökecek, birlik dağılacak... 
Uzayda yürüyüş 10 yıl içinde herkes için mümkün olacak... 
15 yıl içinde ham petrol kalmayacak... 

Atan atana. Tutturabilene aşk olsun! Sürekli bir tahmin bombardımanı. Önüne gelen ama mantıklı ama değil atıp tutuyor ve bizleri de ister istemez düşündürmeye, hayal kurmaya ve hatta pozisyon almaya itiyorlar. Bir akıllı ve sabırlı adam da çıkmaz mı yahu bu atan tutanları bir not edelim, hatta ölçelim bakalım ne kadarı gerçek çıkacak diye. Evet şimdiye kadar ölçen de çıkmamıştı tutan da. Bu nedenle de önüne gelen tahminlerde bulunup geleceğe ilişkin öngörülerde bulundu, hoş hala da bu durum devam ediyor. Ne borsa uzmanları, ne astrologlar ve hatta ne bilim adamları sıkıp sıkıp durdu bugüne kadar.

Berkeley’den bir profesör, Philip Tetlock, üşenmemiş, kendine iş edinip (ne güzel bir iş, o ayrı) 10 yıllık süreçte toplam 284 uzamanın 82361 öngörüsünü değerlendirmiş. Yani 82361 tahminin (atışın) tutma oranını incelemiş. Sonuç tam bir hüsran. Peki neden böyle? Neden bu kadar fütursuzca ve sonuçlarını  düşünmeden bilgi kirliliği bu kadar kolay yaratılabiliyor? Her şeyden evvel, medya bu tür konu ve kolay manşetleri seviyor. Buna bağlı olarak da bu tür kıyamet tellalları kendilerine medyada kolayca yer bulabiliyorlar.  Harvard’lı ekonomist John Kenneth Galbraith, “gelecekte olanları tahmin eden 2 tip insan vardır: biri hiçbir şey bilmez, diğeri de hiçbir şey bilmediğini bilmez” diye yazarak olayı gayet güzel özetlemiştir aslında.

Aslında sorun şu: uzmanlar yanlış öngörüler için bir bedel ödemiyorlar- ne para, ne de nam olarak. Farklı ifade edersek, toplum olarak bu insanlara fazladan prim veriyoruz. Öngörüleri tutmazsa kendileri için artan bir risk yok, ama tutarsa ilgi ve müşteri artışının yanında yayın imkanı da var. Bu primin bedeli sıfır olduğu için gerçek bir öngörü enflasyonu yaşıyoruz. Böylelikle giderek daha çok artan öngörünün tamamen rastlantı sonucu doğru çıkma ihtimali artıyor. Tam bir komedi yani. Piyango kime vurursa!

Siz siz olun geleceğe ilişkin yapılan tahminlere çok kulak asmayın. Siz yine içinizden gelen sesi dinlemeye devam edin. Bilin ki şimdinin gözlüğü ile geçmişe bakıldığında açıklama çok kolay yapılabilir iken aynı şey tersi için geçerli olmuyor.

10.000 yıl öncesinin büyük büyük dedelerimizin zamanından beri çok belirgin şekilde değişmiş olan şey, içinde yaşadığımız çevre. Artık 50 kişilik gruplar halinde yaşamıyoruz.  O zamandan bu yana dünya muazzam değişti. Bugün alışveriş merkezinde bir saat dolaşan biri, büyük büyük babalarımızın bütün hayatları boyunca gördüklerinden daha fazlasını görür hale geldiler. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilemiyorum ama kimse aksini sanırım söyleyemez. Bu süre içerisinde her şeyi daha incelikli ama daha da karmaşık ve birbirinden bağımlı hale getirdik. Yani bir kara sineğin sol kanadının altındaki beni inceler olduk, o konuda uzmanlar yarattık ama yarattığımız bu uzmanlıktaki uzmanlar çoğu kere sineğin kendisini bilemez, göremez ya daha da kötü görse tanımaz oldu. Sonuç hayret verici bir başarı ya da tam bir başarısızlık. Parçacı görüş içinde sistemin kendisini göremez olduk. Kendimize kaoslar yarattık. Ama hemen ardından entropi yasası ile o kaosları yönetir olduk. Evet muhakkak ki bir evrim gerçekleşti ama bu evrim bizi mutlak anlamda optimize edemedi.

Bugün bir çok karar (iş, eş, yatırım) bunu kabullenmek zor olsa da bilinçsiz olarak verilmekte. Kararlarımızı saliseler sonrasında bir açıklama ile yapılandırırız, bu da biz de bilinçli karar verdiğimiz izlemini uyandırır. Düşünmemiz , tek derdi salt gerçekler olan bir bilimciden çok, çoktan belirlenmiş bir sonuç için en iyi açıklamayı yapılandırmayı iyi bilen avukatlar gibidir. Elbette akılcı düşünce sezgisele dönüşebilir. Bir müzik aleti çalmaya çalışırken , nota nota öğrenir ve her bir parmağa ne yapması gerektiği komutunu verirsiniz. Ama sonra mesela 10.000 saat piyano çaldıktan sonra artık parmaklarınız bilinçsiz bir şekilde gitmesi gereken tuşlara gider. Warren Buffet bir bilançoyu profesyonel bir müzisyenin partisyonu okuması gibi okur. Bu “yeterlilik çemberi” olarak adlandıran şeydir: Sezgisel kavrama ya da ustalık. Aynı nefes alıp verirken düşünmememiz gibi. Meditasyonun özü her bir nefesini takip etmek ve başka bir şey yapmamak, düşünmemektir. Yalnızca nefes alıp vermeye odaklanmak. Yapın da işin zorluğunu görün. Nefessiz kalırsınız. Bilinç işin içine ne kadar çok girerse sonuç o kadar sıkıntılı olur. Bilinçaltı bu işi oldukça sorunsuz halletmekte. Ona pek karışmamak gerekiyor aslında. Sezgisel düşünmenin harekete geçmesi için her zaman kişisel ustalık seviyesine geçmiş olmak gerekmiyor. Bu hem iyi hem de kötü tabii. Hayat işte ne yalnızca siyah ne de yalnızca beyaz.

Peki ne yapmalıyız?

Neticeleri küçük olan durumlarda akılcı optimumdan feragat edebilir ve kendimizi sezgilerimizin yönlendirmesine bırakabiliriz. Düşünmek zahmetlidir ve çoğu kere işe de yaramaz. Teoman ne demiş bir şarkısında: Düşünme. Bu yüzden, olası zarar ufaksa fazla kafa patlatmayın ve hatayı kabul edin. Hayatınız daha kolaylaşır. Hayata az çok güvenli şekilde ilerlediğimiz sürece-ve önemli olduğunda dikkat kesildiğimizde- doğa kararlarımızın kusursuz olup olmadığıyla pek ilgilenir gibi görünmüyor. Bu nedenle gerçekten kontrol edebildiğiniz birkaç şeye odaklanın ve diğer her şeyi de akışına bırakın gitsin.

Sakın bir üst paragraftan plan yapmanın anlamsız olduğu sonucu da çıkmasın. Eğer planlarımızı gözlerimiz açık olarak yaparsak, plan yapmanın önemli olduğuna inanıyorum. Bununla birlikte sahip olduğumuz iyi şansın farkına varmalıyız ve belki daha da önemlisi iyi bir şansımızın olduğunu ön koşul olarak kabul etmeliyiz, hatta buna gönülden inanmalıyız. Gözlerinizi kapatın ve her zaman size eşlik eden iyi bir şansın varlığına inanın. Sonra bu iyi şansın değerini bilin, bunun için şükredin. Üstelik her sabah, her akşam ve hatta aklınıza ne zaman gelse bunun için şükredin. Hayatı nasıl yaşarsan, hayat da sana onu verir. Başarınıza katkıda bulunan rastgele olayları da fark etmeye çalışın. Ayrıca, bize acı verebilecek rastlantısal olayları da fark etmeye özen gösterin. Bunu ister rastgele olaylar, ister şans, ister kader diye tanımlayın ama böylesi bir düzenin içinde rahat edebileceğiniz bir yer edinin. İnanın siz rahat edersiniz.

Kendimize mümkün olduğu kadar boş zaman yaratın. Güzel şeylerin tadını çıkarın. Sait Faik Abasıyanık’ın dediği gibi “Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar ne zevksiz mahluklardı”. Siz siz olun denize bakın, güzel şeylere zaman ayırın, zevksiz olmayın. Bağımsızlık sağlayın. Arzularınıza en yakın gelen şeyleri yapın. Ön yargılarımızın bir kısmının aslında terbiye edilebilir olduğunu bilin ve bunun için uğraş verin. İnsanlara bir ikinci şans verin.

Herhangi bir alanda en başarılı olan insanları birer kahraman olarak düşünmek bir trajedi yaratmaz. Hatta belki kabul bile edilebilir (tüm bu yazdıklarımdan sonra işin büyük bir bölümünün şansa ait olduğunu artık biliyorsunuz). Ama kendimize olan inancımız yerine, uzmanların ya da pazarın yargılarına olan inancımızın bizi vazgeçmeye itmesi tam bir trajedidir, aynı John Kennedy Toole’un ölümünden sonra yayınlanan ve bir çok satan olan Confederacy of Dunces kitabının taslağı birbiri ardına yayıncı tarafından reddedilince intihar etmesi gibi. IBM’in CEO’larından Thomas Watson’un dediği gibi,“Başarılı olmak istiyorsan, başarısızlıklarını ikiye katla”. 

The Shawshank Redemption diye bir film vardı. Bilmem hatırlar mısınız? Tim Robbins ve Morgan Freeman başrollerdeydiler. Çok net hatırlıyorum, o zamanlar hemen hemen her hafta sonu en az bir kez sinemaya giderdim. O hafta gitmek istediğim filmlere ya geç kaldığımdan ya da gittiğim sinemada o filmler oynamadığından gidememiştim. Sırf başka film olmadığından ve saatlerim uyduğundan yani aslında bir yerde mecbur kaldığımdan The Shawshank Redemption’a gitmiştim. Beklentim hiç yoktu. Filmin sonunda en sevdiğim 10-15 film arasına girmişti. İşte o filmde bir söz vardı: Umut iyi bir şeydir ve iyi bir şey asla ölmez.  Umudunuz hep olsun içinizde ve hiç kaybolmasın. Buna izin vermeyin.

Kadınlar alışveriş, erkeklerde de mesleki statü mutluluk etkisi yaratıyormuş. Alışveriş yapın ve umarım terfi tez zamanda edersiniz. Terfi ettiğiniz zaman karşılaştırma grubunu değiştirmemeye çalışın. CEO olan kendini CEO’larla muhatap tutarsa mutluluk etkisi balon gibi sönüyormuş. Terfi etmezseniz de çok takmayın zira kariyerinde basamak yükselmiş olan insanlar ortalama 3 ay sonra tekrar eskisi kadar mutlu ya da mutsuz oluyorlarmış. Üstelik bunun bir de süslü adı var: hedonik uyum. Benzer şey ikramiye için de geçerliymiş. Yani büyük ikramiye size çıkmadı diye çok da üzülmeyin. Dönüp dolaşacağınız nokta bir süre sonra yine aynı olacakmış. Çalışıyoruz, ve yükseliyoruz, bunun sonucunda kendimize daha çok ve güzel şeyler alsak da daha mutlu olamıyoruz. Benzer durum çok şükür kötü olaylar için de geçerli. 3 ay sonra tekrar gülmeye başlayabiliyoruz. Boşuna dememişler zaman en iyi ilaç diye.

Akıl Oyunları filminden bir replik yazmanın işte tam sırası: “Mutlu olmak her şeyin yolunda olması demek değildir. Mutlu olmak, görmezden gelme konusunda ustalaşmak demek”. Nasıl düşünmeyin diye tavsiyede bulunmuşsam benzer şekilde görmezden gelin de demek isterim. Marifet karşı tarafın bir şeyini yakalamak değil, bilakis yakalanmış olanı görmezden gelebilmektir, en başta kendi mutluluğunuz için. Bunun için kendimi aptal yerine koyamam da demeyin zira asl olan sizin mutluluğunuz gerisi zaten boş lakırtı.

Bir de madem konu döndü dolaştı yine kişisel gelişime geldi, siz siz olun egolarınızdan kurulmaya çalışın. Derinliklerde sakladığımız ve sevgiyi engel olan korkularınızdan sıyrılmaya çalışın. Kendinizi ve geçmişimizi affederek başlayın her şeye. Gidip sessiz bir yer bulun ve kapatın gözünüzü sizde size kötü gelen şeyleri sıralayın ya da geçmişte yaptığınız ve size bugün utanç, üzüntü ve pişmanlık veren şeylerden ötürü kendinizi affetmeye çalışın.  Zor da değil hani kendimi affediyorum deyin ve gülümseyin hepsi bu işte. Derinlere itmiş olduğumuz, sanki hiç yokmuşlar gibi yaşamaya devam ettiğimiz ve içinde öfke ve kin barındıran tüm olayları, tüm yaşanmışlıkları sevgiye dönüştürebilmek için affetmek en başlıca işlem. Kendinizden sonra buna neden olan kişileri de affedin. Yine hayal gücünüzde bu insanlarla karşılıklı gelin ve yaptıklarını sıralayıp, tüm bunlardan ötürü kendisini affettiğinizi söyleyin ve gülümseyin. İlk sefer sonuç alınmazsa ikinci,üzüncü seferleri deneyin.

Hayatın akışını kontrol etmeye çalışmayın, yapamazsınız, boşa küre çekmeyin. Savrulduğunuzu düşündüğünüz yerler için de şikayet etmeyi bırakmaya çalışın. Herkes kaderini kendi çizer ile her şey olacağına varır arasında bir yer edinin ve hayatın tadını çıkarın. Kahraman olmayı, başarılı olmayı tabii ki bekleyin ama olmuyorsa çok da takmayın kafanıza. Olanlar da zaten şansa oluyorlar, bunu unutmayın, rahatlayın.


Dilerim her şey gönlünüzce olur ...

22 Ekim 2013 Salı

Gel de kadere inanma 3

Neden tahminlerimizde bu kadar başarısız?

Japonların Pearl Harbor’a saldırmalarından birkaç ay önce, Tokyo’daki bir ajan Honolulu’daki bir casustan endişe verici bir istekte bulundu. Söz konusu bu istek 9 Ekim’de şifrelenmiş ve çevrilmiş bir halde Washington’a ulaştı. Mesaj Honolulu’daki Japon ajandan Pearl Harbor’u beş bölgeye ayırmasını ve limandaki gemiler hakkında, bu bölgelerde de ilişkilendirerek rapor vermesini istiyordu. Özellikle ilgi konusu olanlar zırhlılar, destroyerler ve uçak gemileri ile birden fazla geminin demirli olduğu iskeleler idi. İşin ilginci söz konusu bu talep ele geçirilip deşifre de edilmişti. Birkaç hafta sonra garip bir olay daha oldu: Amerikan dinleme istasyonları 1. ve 2. Japon donanma filolarına ait bilinen tüm uçak gemilerine ait radyo iletişiminin izini ve bununla birlikte bu gemilerin yerleri ile ilgili tüm bilgiyi kaydettiler. Sonra, Aralık ayının başlarında, Hawaii’deki  14. Donanma Bölgesi Muharebe İstihbarat Dairesi, Japonların o ay içinde ikinci kez olmak üzere çağrı işaretlerini değiştirdiklerini bildirdi. Dolayısıyla, bu işaretleri bir ay içinde iki kez değiştirmeleri, “büyük çaplı bir operasyona hazırlık aşaması içinde olmaları” olarak değerlendirildi. Bitmedi, dahası da var: Hong Kong, Singapur, Batavia, Manila, Washington ve Londra’daki Japon elçilik ve konsolosluklarına gönderilen mesajlar yakalanıp, deşifre edildi. Bu mesajlarda, diplomatların kod ve  şifrelerinin çoğunu derhal imha etmeleri ve diğer tüm önemli özel ve gizli belgeleri yakmaları isteniyordu.

Şimdi geriye bakınca bu kadar endişe verici boyutlara ulaşmış bir durumda, bu bilgilere sahip kişilerden hiçbiri bu saldırıyı nasıl olup da öngörememişti?

Gelin size başka bir örnek. Gencecik bir çocuk çekip birini vuruyor. Silahtan çıkan bu kurşun sonrasında yaklaşık bir 30 sene kadar insanların hayatları oldukça kötü yönde etkileniyor. 100 milyon kadar insanın ölmesine ve yaklaşık 150 milyon kadar kişinin de birbirleriyle savaşmasına neden oluyor. Kabul edelim ki 1914 yılında yaşıyor olsaydık, o yıllarda olayların böylesine çığırından çıkacağını tahmin bile edemezdik. Oysaki bu iki dünya savaşını hikaye okur gibi ders kitaplarından okuduğumuzda  oldukça olağan olarak görebiliyoruz.  

Savaş sonrası bulunan bir günlükte şu satırlar yazılıydı: “1940 Ağustos’unda Almanların Paris’i işgalinden bir ay sonra burada herkes Almanların senenin sonunda çekileceklerine inanıyor. Alman subaylarda bana bunu doğruladı. Fransa nasıl çabuk düştüyse İngiltere de o kadar çabuk düşecek  ve sonra nihayet Paristeki eski günlük hayatımıza döneceğiz. Almanyanın bir parçası olsak da”. Aynen yazıldığı gibi olmuş değil mi?!

Gelin günümüze biraz yaklaşalım. 2007 yılında ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan’ın eli bol finans politikası oldukça kabul görüyordu. Yine 2007 yılı ekonomik tahminlerini incelediğinizde 2008-2010 yılları için beklentilerin olumlu olduğunu görürdünüz. Ne mi oldu? Pek düşünülen olmadı. Başta Lehman Brothers olmak üzere bir çok finans kuruluşu battı, tepe taklak oldu, finans piyasası bildiğiniz üzere içeriye doğru çöktü.

Geçmişe bakıldığı zaman gerçek akış sanki en olası senaryo ya da olasılık gibiymiş görünüyor ama yaşarken durum bu kadar açık ortada olmuyor. İyi tahminler yaptığımızı sanıyoruz ama yanılıyoruz. Çoğu kere de kibirli ve hatalı kararlar alıyoruz bu nedenle.

Peki ama bu kadar kelli felli adamlar, büyük araştırmacılar, bilim ve devlet adamları nasıl oluyor da bu yanılgıya düşebiliyorlar? Nedeni araştırılmış ve dahası bulunmuş efendim: Geçmiş ve gelecek arasında temel bir asimetri vardır. Diğer bir deyişle, dönüp geriye bakınca tüm yaşananların tarihsel gelişiminin neden böyle olmuş olduğunu açık olarak açıklayabiliriz. Ama olaylar gerçekleşirken etrafımızda bulunan değişken ve parametreler o kadar karışık ve bir o kadar iç içe geçmiştir ki neyin nasıl, neden ve ne zaman olacağını ön görebilmek neredeyse imkansızdır. Olan olayı evet kolayca açıklayabiliriz ama geleceği görmemiz ya da tahmin etmemiz işte bu nedenle çok zormuş.

Günlük yaşamımızda, her ne kadar onu öngörememiş olsak da, geçmişin genellikle aşikar görünmesinin nedeni de işte bu temel asimetridir. Satranç, doğrudan bir rastlantısal unsur içermez. Ama yine de, bir belirsizlik vardır çünkü her iki oyuncu da kesin olarak rakibinin ne yapacağını bilemez. Eğer oyuncular usta ise, oyundaki pek çok noktada ilerideki birkaç hamleyi görmek mümkün olabilir; ama daha ileriye bakarsanız, belirsizlik artar ve artık hiç kimse kesin olarak oyunun nasıl gelişeceğini söyleyemez. Diğer yanda, geriye dönüp baktığınız zaman, her oyuncunun yapmış olduğu hamleleri neden yapmış olduğunu söylemek genelde kolaydır. Bu yine geleceğini öngörmesi zor, ama geçmişini anlamak kolay olan rastlantısal bir süreçtir. Yalan da değil hani. Herhangi bir analist, başarılı oldukları, en kötülerin neden başarısız oldukları ve ortaya çıkan eğrinin neden bu şekilde olması gerektiği hakkında bir dizi inandırıcı neden çok rahat gösterebilir. Yani aslında şimdinin gözlüğü ile geçmişe bakıldığında açıklama çok kolay yapılabilir ama aynı şey tersi için geçerli değildir. Size bu bir şeyi hatırlatmıyor mu? Bana hemen hatırlatıyor: Borsacılar. Hepsi neden doların düştüğünü, BİST’in hangi sebeple arttığını, FED’in ne yapmaya çalıştığını saatlerce anlatabiliyorlar oysaki dolar bundan sonra ne olacak sorusuna elimizde Merkez Bankasının sahip olduğu düzeyde bir veri seti yok klişesini demekle yetiniyorlar.

Toplumcu tarihçi Richard Henry Tawney, bunu şöyle dile getirmiştir: “Tarihçiler, galip gelmiş olan güçleri ön plana çıkartıp, ortadan yok olanları ise arka plana iterek … bir kaçınılmazlık görünümü yaratırlar.” Roberta Wohlstetter ise konuya bu şekil bakmakta: “Olaylar olup bittikten sonra, bir işaret tabii ki çok nettir, şimdi onun hangi felaketi haber vermekte olduğunu görebiliriz … Ama aynı işaret, olaydan önce bulanık olup, çelişen anlamlarla yüklüdür.”

Pearl Harbor baskını ya da günümüz için konuşalım 11 Eylül saldırıları durumunda, geriye dönüp bakınca baskına yol açan olaylar kuşkusuz çok belirgin bir yöne işaret ediyorlar. Yine de hava tahmininde ya da satranç oyununda olduğu gibi, eğer olay gerçekleşmeden çok önce başlayıp olayları ileriye doğru irdelerseniz, kaçınılmazlık hissi çok çabuk kaybolmaya başlar.

Mesela Pearl Harbor için sözü edilen istihbarat raporlarına ek olarak, bir yığın da işe yaramaz bilgi de mevcuttu ve her hafta, sonradan yanıltıcı ya da önemsiz oldukları anlaşılacak ciltler dolusu yeni ürkütücü veya gizemli mesaj ve rapor birbiri peşi sıra toplanıyordu. Pearl Harbor baskınına işaret etmeyen alternatif ve mantıklı bir çok açıklama da vardı. Örneğin, Pearl Harbor’u beş bölgeye ayırma istemi, tarz olarak Panama, Vancouver, San Francisco ve Portland’daki (Oregon) Japon ajanlarına gönderilen istemlerle benzerlik gösteriyordu. Radyo bağlantısının kaybolması da daha önceden duyulmamış bir şey değildi ve geçmişte, genellikle savaş gemilerinin kendi karasularında olduğu ve sabit telgraf hatları vasıtası ile iletişim kuruyor oldukları anlamına gelmişti. Anlayacağınız geleceği bulandırmaya yetecek kadar bilgi fazlası vardı.
Pearl Harbor askeri üssünün boşaltılması evet muhtemelen gerekirdi. Bugünkü bakış açısıyla evet kesinlikle gerekirdi çünkü saldırının olacağına ilişkin birçok ipucu vardı. Fakat bu ip uçları ancak şimdi geri bakıldığı zaman bu kadar net gözükebiliyorlar.

Bir sistem ne kadar kompleks ve zaman ufku ne kadar geniş ise geleceğe bakış o derece bulanıklaşır. Küresel ısınma, petrol fiyatları, ya da döviz kurlarını önceden tahmin etmek neredeyse imkansızdır. Edenlere siz bakmayın, zaten tuttursalar bugün sabahın köründe ve akşamın bir saatinde bizlerin karşısında olmak yerine kokteyllerini yudumlayıp keyif çatıyor olurlardı. Falcılar eğer gerçekten ileriye görüyor olsalardı müşteriye ihtiyaçları olmazdı. Her hafta sayısal ya da süper oynayıp kasalarını doldururlardı ama yapmıyorlar, yapamıyorlar ve yapamazlar da. Oyunun kuralı böyle işlemiyor.

Bir sonraki yazı ile bu konuyu tamamlamayı planlamaktayım. Elimden geldiğince konularla ilgili bir sonuca gitmeyi düşünüyorum.  Bu konu ile ilgili bu kadar yazı yazdıktan sonra başarılı olma tahmininde bulunmam zor ama elimden geleni yapacağım. Olur da yapamazsam sonraki yazılarımda neden yapamadığımı da yazarım muhtemelen. Malum ileriyi görmek her zaman bulanık ve oldukça bulutlu oysa ki geriye dönüp sebep bulmak oldukça güneşli , bir o kadar da kolay ...

Sevgi ve saygılarımla,

9 Ekim 2013 Çarşamba

Gel de kadere inanma 2

Determinizm vs Kelebek etkisi

Başına yan gelip yatarken elma düşen ve bu sayede şöhreti yakalayan Newton, determinizm ve daha nice başka görüşün yaratıcılarındandır. Bakın 1814 yılında, meşhur matematikçi Pierre-Simon Laplace determinizm hakkında neler yazmış:

Eğer bir akıl, herhangi bir anda doğayı biçimlendiren güçlerin tümünü ve doğadaki her yaratığın konumunu bilseydi; ve ek olarak, eğer bu akıl tüm bu veriyi işleyebilecek bir güçte olsaydı, aynı anda evrendeki en büyük nesnelerin olduğu kadar, en küçük atomların da hareketini tanımlayabilirdi: Böyle bir akıl için hiçbir şey belirsiz olmazdı ve geçmiş gibi gelecek de onun için bilinir olurdu”.

Oldu canım, bana da iki çay söyle lütfen. Kazın ayağı pek öyle değildi ama bizim Fransız matematikçi böyle düşünüyordu. Laplace aslında determinizm diye adlandırılan bir görüşü dile getiriyordu: Dünyanın şu andaki durumunun, geleceğin nasıl oluşacağını tam olarak belirlediği fikri.

Günlük yaşamda, determinizm kişisel niteliklerimizin ve belirli herhangi bir durum ya da ortamın özelliklerinin bizi doğrudan ve tartışmasız olarak çok belirgin sonuçlara götüreceği bir dünyayı ima eder. Bu çok düzenli bir dünyadır, her şeyin öngörülebileceği, hesaplanabileceği bir dünya. Ama Laplace’nin rüyasının gerçekleşmesi için daha birçok şart da beraberinde sağlanmalıdır. Birçok akademisyen Laplace’nin determinizm hakkındaki inançlarını paylaştılar. Onlar da, Galton gibi, yaşam içindeki yolumuzun kesin olarak kişisel niteliklerimizce belirlendiğine, ya da Quételet gibi, toplumun geleceğinin öngörülebilir olduğuna inandılar. Sık sık Newton fiziğinin başarısından esinlenip insan davranışlarının da, doğadaki diğer olaylar gibi güvenilir bir şekilde öngörülebileceğini düşündüler. Günlük dünyamızın  geleceğinin, aynı gezegenlerin yörüngeleri gibi, şu andaki durumdan yola çıkarak kesin bir biçimde belirlenebilmesi onlara mantıklı geldi.
İşte şimdi tam bu noktada size bir hikaye anlatmak istiyorum. Atmasyon değil, uydurma hiç değil. Gerçek yaşanmış bir hikaye.

1960 yıllarında Edward Lorenz adında bir meteorolog, meteorolojinin bilinen yasalarını uygulayarak ileriki zaman dilimleri için hesapladığı hava durumunu sayılar şeklinde yazıcısına basacaktı. Bir hafta sonu uzun uzun çalıştı ve hesaplamaları başlatıp evinin yolunu tuttu. Hafta başında çalışma ofisine geri döndüğünde yazıcıda yeterli kağıt bırakmadığını fark etti. Konu Edward Lorenz ‘in zekası ya da aptallıkları olmadığı için bu dalgınlığı ya da hatayı çok konu etmeyeceğim. Kağıt eksikliğinden doğal olarak hesaplamaların ortasında yazıcı durmuştu. Birazda sanırım tembel olduğundan (ama bu tembellik ya da bu dalgınlık ya da bu aptallık zaten hikayenin bugün anlatılmasını sağlıyor) tüm hesaplamayı yeni baştan yapmak istemiyor ve kaldığı yerden devam etmeye karar veriyor. Yazıcıda son çıkmış olan veriyi başlangıç değeri olarak girip, oradan devam etmeğe başlıyor. Bizim bilim adamı o kadar tembel ki tüm rakamları da yazmıyor ve mesela 0,293416 gibi bir sayı yerine 0,293 olarak sayıları giriyor. Öyle ya kim takar virgülden sonraki 10.000’ler basamağını. Hata olsa kaç yazar, kim anlar, kim bilir, kim umursar.

Bilim insanları genelde, bir sistemin başlangıç koşullarında ufak bir değişiklik yapılırsa, o sistemin evriminin de ufak bir değişiklik göstereceğini varsayarlar. Neticede, meteorolojik veri toplayan uydular değişkenleri ancak virgülden sonra iki ya da üç hane hassasiyetle ölçebildiklerinden, 0,293416 ve 0,293 arasındaki minik farklılıkları anlayamazlar bile. Kim bu masum düşünce ve kabul nedeni ile bizim Lorenzi’yi suçlayabilir ki? Ama işte o tembel Lorenz, böyle ufak farkların sonuçta büyük değişikliklere neden olduğunu buldu. Bilim dilinde başlangıç koşullarına kritik bağlılık olarak bilinen bu olaya, bir kelebeğin kanat çırpışlarından kaynaklanabilecek kadar ufak atmosferik değişikliklerin sonuçta küresel iklim oluşumları üzerinde büyük etkiler yaratabileceği içermesine atfen kelebek etkisi adı verildi.

Ne midir bu kelebek etkisi? Bir sabah fazladan içtiğiniz bir bardak kahvenin, yaşamınızda çok büyük ve derin değişikliklere neden olması demek. Bu bir bardak kahve için harcadığınız fazladan zaman, tren istasyonunda müstakbel eşinizle karşılaşmanıza, ya da kırmızı ışıkta geçen bir araba tarafından ezilmekten kıl payı kurtulmanıza neden olabiliyor. Eşim ile bu bölümü tartışırken aklımıza ister istemez Sliding Doors filmi geldi. Ne muhteşem bir filmdir. Seyretmeyenlere mutlaka önereceğim sıra dışı ve unutulmaz bir filmdir. Son anda kapanan bir kapı ile tamamen değişen bir hayat, üstelik aynı anda izleme imkanı ile.

Burada anlatılmaya çalışılan, yaşamımızdaki önemli olayların arkasına ayrıntılı olarak baktığımızda, büyük değişikliklere neden olan, görünürde önemsiz, rastgele bir çok olay vardır gerçeği ve işte bu önemsiz ve rastgele olayların aslında hayatlarımız için belirleyici olanlar olduğu çıkarımı.  

Rastgele etkenler, en az niteliklerimiz ve eylemlerimiz kadar önemlidir. Birçok insan, entelektüel bir düzeyde rastgele etkenlerin önemini anlasalar bile, duygusal bir düzeyde buna direniyorlar. En basit ifadeyle bir çok kişi meşhur kişilerin kariyerlerinde şansın rolünü küçümserler oysaki bir çoklarının hikayesi göstermektedir ki şansları olmasaydı onları bugün yalnızca aileleri ve arkadaşları tanıyor olacaklardı.

Peki ama neden rastlantısallık olayına inanmayı tercih etmeyiz?

Her şeyden evvel yaptıkları ile kazandıkları arasında rastgele bir ilişki olduğuna inansalardı, çok az sayıda insan ciddi anlamda bir çaba gösterirdi. Öyle ya zaten iş şansa kalmış ben neden kendimi yorayım ki diye düşünürlerdi. İnsanlar “kendi ruh sağlıklarını korumak için” başarıda yeteneğin rolünün derecesini abartmışlardır. Yani, sinema yıldızlarını, yeni tanınmaya başlamış yıldızlardan daha yetenekli görmeye ve dünyanın en zengin insanlarının aynı zamanda en akıllıları da olduklarını düşünmeye eğilimliyiz. Siz belki değil ama dünya genel ahalisi bu yönde düşünmektedir.

Bir başka neden ise rastlantısallığın yaşamımızdaki etkilerini kaçırıyoruz çünkü dünyayı değerlendirdiğimiz zaman, sadece beklediklerimizi görme eğilimindeyiz. Aslında beceri düzeyini başarı düzeyine bağlı olarak tanımlayıp, sonra da nedensellik duygumuzu aradaki bağıntıyı öne çıkartarak güçlendiriyoruz.

Bir bara gittiğinizi düşünün. Benim için zor bir hayal değil çünkü gitmesini çok severim. Karizmatik ve hatta yakışıklı barmen ile lak lak ediyorsunuz. Barmen size bir film yıldızı olmak istediğini söylese ne düşünürdünüz?  Muhtemelen tamam, tamam, sen şimdi sadece şu sodayı fazla kaçırmadığına dikkat et, yeter türünden bir şeyler düşünürdünüz. Aslında pekala aman Tanrım, geleceğin bu karizmatik film yıldızı ile baş başa konuşma fırsatını yakaladığım için ne kadar şanslıyım, diye de düşünebilirdiniz.

Beklentilerin kurbanı olmak kolaysa, birilerinin bundan yararlanması da kolaydır. Doktorların beyaz önlükler giyip muayenehanelerinin duvarlarına türlü çeşitli sertifika ve diplomalar asmalarının, kullanılmış araba satıcılarının motora para gömmek yerine arabanın dışındaki ufak tefek çizikleri tamir etmeyi tercih etmelerinin ve öğretmenlerin genelde “mükemmel” bir öğrenciye aynı ödevi veren “zayıf” bir öğrenciye göre daha yüksek not vermelerinin nedeni de budur. Bunun farkında olan pazarlamacılar da önce bizlerde beklentiler yaratıp, sonra da bunlardan yararlanacak reklam kampanyaları tasarlarlar.

Bu bizi nereye mi götürür?

İşte bu nedenle neden bir filmin iyi iş yaptığını, bir adayın seçimi kazandığını, bir fırtınanın oluştuğunu, bir hissenin düştüğünü bildiğimize inanırız. Hepimiz bir anda konunun uzmanı kesiliriz ama hep geriye dönük olarak. Hiç birimiz ama kolay kolay bir sonraki fırtınayı ya da seçimi kimin kazanacağını ya da doların ne olacağını bilemeyiz.  Geçmişi açıklayan öyküler uydurmak, ya da gelecek hakkındaki su götürür senaryolara inanmak kolaydır. 

Bir sonraki yazı işte tüm bunlarla ilgili olacak. Geçmişe bakıldığı zaman gerçek akış sanki en olası senaryo ya da olasılık gibiymiş görünüyor ama yaşarken durum bu kadar açık ortada olmuyor. İyi tahminler yaptığımızı sanıyoruz ama yanılıyoruz. Çoğu kere de bu nedenle kibirli ve hatalı kararlar alıyoruz.Tüm bunların nedenlerini konuşacağız. Tabii ki en sonunda hepsini bir yerlere bağlamaya çalışacağız.


Bu arada yazıyı sonlandırmadan, Mavi AY dizisinden önce, Bruce Willis karizmatik, genç bir barmendi ve kim bilir kaç kişi onunla konuşmuştu.

2 Ekim 2013 Çarşamba

Gel de kadere inanma 1

Hayatınızın kontrolü sizde mi?

Dört yazıya konu olmasından anlamış olacağınız üzere bu seneki tatilimiz çok şükür güzel geçti. Konu hakkında yeterince yazmış olduğumdan, merak etmeyin tekrar o konuya girme niyetinde değilim. İşte bu güzel tatil öncesinde eşimin annesi bizimleydi. Onun bizimle kalmasından faydalanıp eşimle yapmaktan belki de en keyif aldığımız programlardan bir tanesini gerçekleştirip soluğu Akmerkez Remzi Kitabevinde aldık. Ne keyiftir anlatamam sizlere. Önce gidip onlarca kitap seçeriz. Sonrasında kahve, çay ve kek servislerinin olduğu masalara kurulup saatlerce seçtiğimiz kitapları inceleriz. Kış ise ben kesin salep içerim. Eşim her daim kekini mutlaka alır. İşte bu program sırasında seçtiğimiz kitap yığınından ayırdığımız 10 adet kitap özenle yeni kitaplarımız olarak kitaplığımızda yerlerini aldılar. İşin ilginç tarafı seçtiğimiz kitapların içerikleri idi. Genel olarak hepsi aynı temel soruya cevap arayan ve bu çerçevede yazılmış olan kitaplardı. Hayatımızın kontrolü bizde mi?

Tatil sırasında bu kitaplardan iki tanesini hem eşim ve hem de ben okuduk. Çok güzel oldu zira hem benzer konular etrafında iki farklı yazarın yorumlarını öğrendik ve hem de sıcağı sıcağına konuyu eşimle tartışabilme olanağı bulduk. Hararetle tavsiye edebileceğim bu kitaplardan aklımda kalanları, kendi fikir, yorum ve itirazlarımla beraber harmanlayıp sizlerle paylaşmaya karar verdim. Öncelikle kitapları ve yazarlarını sizlerle paylaşmak isterim ki yazılan her doğru sözün kimlere ait olduğunu bilin. Bunları yazmamdaki amaç  her zaman olduğu gibi hem sizlerle hoşuma giden şeyleri paylaşmak ve tartışmak (yorum muhtemelen yine yazmayacağınızdan kendi kendime tartışmış olacağım)ve bir diğeri geri dönüp özet ve hap haline getirilmiş bilgiyi bir yerlerden kolayca bu sayede bulabilmek . Umarım beğenirsiniz.

İlk kitap Leonard Mlodinow’un Ayyaş Yürüyüşü idi. Aynı yazarın yeni çıkan kitabı olanSubliminal (Bilinçdışınız Davranışlarınızı Nasıl Yönetir?) adlı kitabı yine almış olduğumuz kitaplardan bir tanesiydi. Eşim halen bu yeni kitabı okumaktadır. Diğer okuduğumuz kitap ise Rolf Dobelli’nin Hatasız Düşünme Sanatı idi. Kişisel olarak iki kitabı da çok beğendim. Çok kolay okudum ve kendimce bir şeyler de öğrendim. Ama her şeyden önce büyük keyif aldım. Sizlere de tavsiye ederim.

Hayatınızın kontrolü sizde mi? Hayat sizin dışınızda akıp giderken, siz yanılmaya ve  öyle olduğunu sanmaya devam edin...

Her gün dokuza birkaç dakika kala kırmızı kapüşonlu bir adam bir yere dikilip kepini ileri geri sallamaya başlıyor. Beş dakika sonrada ortadan kayboluyor. Günlerden bir gün karşısına bir polis memuru geçiyor ve ne yaptığını soruyor. O da zürafaları kovalıyorum diye cevaplıyor. Polisin burada zürafa yok ki şaşırmasına karşılık da işte işimi iyi yapıyorum da ondan cevabını veriyor.

Hayatınızın kontrolü sizin elinizde mi? Büyük ihtimalle sandığınızdan çok daha az. Aslında hepimiz az veya çok kırmızı kepli adamlarız. Kimimiz belki saflıktan ya da belki aydınlanmış olmaktan bu yanılsamanın doğruluğa inanmakta kimimiz ise bitip tükenmez arayışlarını ama ümit dolu ama ümitsiz azimle ya da farkında bile olmadan sürdürmekte.

İnsanlar çevreleri üzerinde kontrol sahibi olmak isterler. Olayları kontrol etme isteğimiz aslında düşünülenin tersine nedensiz de değildir. Kişisel bir kontrol duygusu, benlik kavramımızın ve öz saygı duygumuzun ayrılmaz bir parçasıdır. İşte zaten bu nedenle yarım şişe viski içtikten sonra araba kullanmakta bir sorun görmeyen bir çok insan var. Bu hem kendi hayatlarını ve hem de başkalarının hayatlarını sorumsuzca tehlikeye atan bir çok insanın içinden de yine bir çokları içinde oldukları uçak ufak bir hava boşluğuna girdiği zaman paniğe kapılırlar. Neden aslında hep aynı. Kontrol ben de olmalı, kontrol kaybedilmemeli. Aslında kendimiz için yapabileceğimiz en yararlı şeylerden bir tanesi, yaşamımızı kontrol altına almamızı, ya da en azından öyle hissetmemizi sağlayacak yollar aramamızdır. Alkollü araba kullanmak sebebi ne olursa olsun tabii ki bırakın yapılmasını düşünülmemeli bile.

Başımızdan geçen olaylar eğer rastgele ise, o zaman olaylar üzerinde bir kontrolümüz doğal olarak yoktur. Yok eğer olaylar üzerinde bir kontrolümüz varsa da, o zaman olaylar rastgele değildir. Dolayısıyla, kontrolün bizde olduğunu hissetme gereksinimiz ile rastlantısallığı algılayabilme yeteneğimiz arasında temel hatta yaman bir çelişki vardır. Laboratuvar ortamlarında yapılan deneylerde rastlantısallığın rolü yabana atılmayacak kadar belirgindir oysaki günlük hayatlarımızda yukarıda belirtmiş olduğum nedenden ötürü çok daha az belirgindir. Bizleri daha çok olayların rastgele olup olmaması değil ama daha çok bunların sonuçları ile onları etkileme becerilerimiz ilgilendirir. Böylece gerçek hayatta, olayların kontrolümüz altında oldukları yanılsamasına karşı koymak çok daha zor olur.

Bu yanılsama da bizi başarı ya da başarısızlık dönemi geçiren bir kişi veya organizasyonun bunu o organizasyonun durumunu betimleyen sayısız etmene ve şansa değil de, en tepedeki kişiye atfetmesine götürür. O kişi eminim yeteneklidir. Bir işte uzman olmak için 10.000 saat çalışmak kuralından hareketle eminim en az 10.000 saatlik bir tecrübesi de vardır. Dahası tecrübelerinin yanı sıra doğal Allah vergisi bir yeteneği de olabilir. Ama işte tüm bunlar başarı için yeterli midir? İşte demeye çalışılan yalnızca bunların yeterli olmadığı gerçeği.

Yalnız başarı ya da yalnız başarısızlık için değil, hayatın kendisi için insanın sahip olduklarının, planladıklarının ve kontrolü altına aldığını sandıklarının dışında da bir çok etkenin olduğu ve bu etkenlerin aslında hayatlarımızda sahip olduklarımızdan, planladıklarımızdan ve kontrolü altına aldıklarımızdan çok daha belirleyici olduğu gerçeğini kitaplar savunmakta. Genelde insanların yanılgıya düşmesini de öyle izah etmekteler:

Düşünür Francis Bacon’un 1620 yılında dediği gibi, “insan zihni bir kere bir görüş oluşturursa , onu onayan her türlü olayı toplar ve aksini gösteren olaylar daha çok ve önemli olsa bile, bu görüş geçerli kalsın diye ya onları görmezden gelir, ya da reddeder”.

Ya da Einstein’ın dediği gibi “Ön yargıları yıkmak, atomu parçalamaktan zordur” sözünde olduğu gibi insan bir kere yanılsamanın etkisi altına girmeye görsün , düşündüklerimizin yanlış olduğunu gösterecek kanıtlar aramak yerine , genelde onların doğru olduğunu kanıtlamaya çalışırız. Psikologların onama eğilimi olarak adlandırdıkları bu olay, rastlantısallığın yanlış yorumlamaktan kendimizi kurtarmamızın önünde ciddi bir engel oluşturur.

Bazen daha kötüsü olabiliyor. Sadece ön yargılı kavramlarımızı destekleyecek kanıtlar aramakla kalmıyoruz, ama aynı zamanda belirsiz kanıtları da bu fikirlerimiz doğrultusunda yorumlayabiliyoruz. Bu da başımızı derde sokmaya ya da kibirli ve yanlış kararlar almamıza fazlasıyla yetiyor ve artıyor bile.

Siz ister şans,  ister alın yazı, ister kader olarak tanımlayın ne fark eder ki? Nobel ödüllü Max Born bakın ne demiş: “Şans, nedensellikten daha temel bir kavramdır.”

Yaşamlarımız için, bizler de rastgele olayların etkisinde sürekli bir o yöne, bir bu yöne savrulup dururuz. Sonuç olarak, her ne kadar sosyal verilerde istatistiksel düzenlilikler bulunabilse de, tek tek kişilerin geleceklerini öngörmek olası değildir ve kendi başarılarımızı, işimizi, dostlarımızı ve parasal durumumuzu çoğu insanın kavradığından daha fazla oranda şansa borçluyuz. Boşuna su yolunu bulur, ya da gelin ata binmiş ya nasip demiş dememişler.

Peki ne oldu hepimizin birer küçük yaratıcılar olduğu gerçeğine? Hani kendi kaderlerimizin efendileri ve kendi ruhlarımızın kaptanlarıydık? Hani başımıza gelen tüm olumlu ve olumsuz şeylerin sebebi ve sorumluları yine bizlerdik? Yoksa olanların tümü bizlerin kendi seçimidir düşüncesi de mi yalandı?

Ben kendi adıma tüm bunlara yine aynı şekilde ve gönülden inanmaya devam ediyorum. Açıkçası bu anlamda bir sarsılma yaşamıyorum bilakis aslında bunlar düşüncelerimi daha da pekiştiriyor. Tam bu sıralarda mesela dört elle sarıldığım düşünce "insan şansını kendi yaratır" düşüncesi. Bir kere tüm bunlara cevaplar bulmaya dahası soruları daha da artırmaya devam edeceğim ama çok kısaca yazmak gerekirse her şeyden önce ırmakların bir hızları vardır ve doğasından daha hızlı akıtamazsınız. Yani her şey kendine uygun zamanda gerçekleşir. Ben bilgi toplamaya devam ediyorum. Farklı farklı yollara girip çıkıyorum. Araştırıyorum, deniyorum, çözümler bulmaya çalışıyorum. Sorular soruyorum, cevaplar karanlıkta bile olsalar yoluma devam ediyorum. Kişisel fikrim tüm olanları gerçekleştirecek olanların yine bizler olduğu düşüncesi ama sandığımızdan çok daha karışık bir yapıda. İstedik ama olmadı, hani efendi bizdik ikilemleri işte bu nedenle hep karşımıza çıkıyor. Anlam arayışım tabii ki devam ediyor. Çoğu kere kaybolabiliyorum ama devam ediyorum. Ediyorum çünkü bu arayış hoşuma gidiyor. Güzel olan bu kitaplarla bir kaç perde daha kalktı gibi sanki. Hani sanki ışığa biraz daha yaklaşmış gibi hissediyorum ya da belki yalnızca delirmeye başladım.

Bir delinin notları bir sonraki yazıda devam edecek. İlginizi çekti ise beklerim. Sorularınıza cevaplar bulabildiğiniz aydınlık yollar dilerim.

5 Nisan 2012 Perşembe

İsim gürültüden başka bir şey değildir:


Göklerin ihtişamını bizden gizleyen bir sistir…

Şu an okumakta olduğunuz yazı sizlerle bu platformda beraber olma şerefine eriştiğim seksen üçüncü yazım. Bir yedi adet yazı da blogcuanne için yazmışım. Başka bir ifadeyle bu sizlerle paylaştığım doksanıncı yazım. Umarım benim aldığım keyfi siz de alıyorsunuzdur. Yazmak daha önceden de ifade etmeye çalıştığım üzere hep yapmak istediğim bir şeydi ve sonunda blog tutmak suretiyle bu hobime bir nevi balıklama dalmış oldum. İlk dönemlerde blog tutmak benim için günlük tutmak gibiydi. İlgimi çeken her konuda yazıyor ve yorum gelip gelmemesini hiç önemsemiyordum.

Sonra bir akşam eşim bana bir tweet gösterdi. Tweet, BlogcuAnne’den gelmekteydi. Kendisini ve blogunu muhtemelen hepiniz biliyorsunuzdur. “Babalara Açık Mektup” isimli bir yazı ile tüm babalara seslenip kendisine gönderilen yazılara blogunda yer vereceğini yazıyordu. Çağrısına kayıtsız kalmayarak sizlerle daha öncesinde paylaşmış olduğum “Ba”dan “Baba”ya yazımı kendisine gönderdim. Ne mutlu bana ki yazı beğenildi. Bugün artık söz konusu platformda bazen haftada bir bazen ise 15 günde bir yazı yazma mutluluk ve ayrıcalığını yaşıyorum. Yoğun yorum trafiği ile tanışmamda bu platformda oldu. Ortada yadsınamaz bir gerçek var ki yorumlar insanı yazmaya zorlayan itici birer güç gibiler. Varlıklarına insan çabuk ve kolay alışıyor.
Yazmış olduğum yazılar sonrasında yapılmış olan yorumlarda, eşimin ne kadar şanslı olduğu hep yazılmaktaydı. Haklıydılar da. Yalan değil, kendisi gerçekten de şanlıdır. Ama bu ona özellikle göklerden verilmiş bir hediye ya da doğuştan sahip olduğu bir özellik değildir. Şanslıdır çünkü kendi şansını hep kendi yaratmıştır.

Şu an okumakta olduğunuz doksanıncı yazım eşimin şanslı olmasına ilişkin olarak kaleme alınmıştır. Bu bir kıskançlık yazısı değildir, daha çok bir imrenme, bir takdir etme, bir methiyedir.  Size gerek iş ve gerekse özel hayatında bu saptamamı kanıtlayacak birçok örnek verebilirim ama ben müsaadenizle benimle ilgili olanlarını sizlere sunmak istiyorum.

Dile kolay günümüzden yüzlerce yıl önce, Descartes, Montesquieu, Rousseau, Diderot ve daha niceleri gibi kol kola girip, omuz omuza yürüyüp, düşünce ve ifade özgürlüğü için savaşan ve Fransız halkının evrim geçirip aydınlanmasını sağlayan düşünce adamlarından bir tanesi de Voltaire’di. Bu büyük düşün adamının, muhterem zatın, değerli şahsiyetin, kendisi gibi meşhur bir de ünlü sözü vardır: “Senin düşüncelerine katılmıyorum ama düşüncelerini özgürce ifade edebilmen için hayatımı bile verebilirim…”

Eşimin benimle ilgili ve dolayısıyla beni tanıdıktan sonraki hayatı ile ilgili şansı işte tam bu noktada başlar. Ben özgürlüğün tüm alanlarda olması gerektiğine inanan bir insanım ve haddim olmayarak Voltaire’in bu düşüncesine tüm benliğimle katılırım. Bu katılım çok zor fark edilen bir karakter özelliği değildir. Birçok kişi benimle daha ilk konuşmasından itibaren bu özeliğimi kolayca gözlemleyebilir. Eşim çok akıllı biridir. İlk tanışmamızla beraber beni hemen çözmesi ve bu özelliğimi kendi çıkarları için kullanması onun kendi şansını yine kendisinin yaratmasının en önemli örneğidir.

Genelde ben yaptım ne de güzel oldu tadında bir davranış paterni gösterir. Zaman zaman protesto tadında tartışma ve kavgalar çıkarıyor olsam da bu pek uzun sürmez. Benim protestolarım, genelde Fransız Meclisinin, tarihçilerin işini ben de yapabilirim yaklaşımında bulunup, meclis çatısı altında subjektif bir tarih oylayıp, utanmadan bir de bunu kabul etmeleri sonrasındaki Fransız mallarına gösterdiğimiz boykot kadardır. Ver misketlerimi ben artık seninle oynamıyorum da demek bu yaştan sonra bana yakışmayacağından şanslı olmasını bir yerde teyit eder bir hayat sürmekteyim. Pişman mıyım? Tabii ki hayır. Herkes kendi tercihlerini yaşar.

Eşimle eğer kendisi yemek sonrası hemen kurulduğu koltukta uyuya kalmazsa ki genelde hep kalır hemen hemen hep aynı saatlerde yatarız. Ne ben onsuz yatağa gitmeyi tercih ederim ne de o bensiz. Eşim uykuyu sever, düzeltiyorum çok sever ve uykusu ağırdır ya da ağırmış gibi davranır. Kullandığım ya da kelimesi emzirme dönemi öncesi ve sonrasında ki hem de çok ani davranış değişimlerinden kaynaklanmakta. Oğlumu emzirdiği dönemlerde gık demesiyle uyanan sevgili eşim öncesindeki dönemlerde yanında davul çalınsa uyanmazdı. Şimdilerde de eski günlerine dönme konusunda oldukça inatçı ve bir o kadar azimli bir portre çizmekte. Çok yakında eski parlak günlerine geçeceğine ilişkin hiçbir şüphem ise bulunmamakta.

Dedim ya eşimle genelde aynı saatte yatarız. Gece boyunca oğlumun tüm çağrılarına sanki eşimle aramda gizli bir anlaşma varmış gibi hep ben cevap veririm. Bir kere de sevgili eşim sen dur ben bakarım desin tarzında durumlar katiyen ve külliyen yaşanmaz bizim evimizde. Bu değerli görevin her daim ben de kalması ve ona asla geçmemesi adına uyanık bile olsa sessizliğini korur kendi köşesinde.

Çağrılar dışında oğlumun üstünü örtme işi de yine benim omuzlarımdadır. Bazı geceler hani öyle denk gelir ki uyuduğum saatlerin toplamı tek bir elin parmaklarını bile geçmez. Sabahları ise daha hava bile aydınlanmadan oğlum soluğu yanımızda alır. Uykusuzluğun vermiş olduğu saflık ile havanın hala karanlık olduğunu söylerim. Saniyesinde sanki bu soruyu hazır bekliyormuş gibi havanın aranlık olmaya başladığı cevabını verir. Aranlık oğlumun dilinde aydınlık demektir. Ne oğlum ne de ben eşimin rahatını bozup, sıcak yatağından kalkmasını beklemeyiz. Onun zaten yatmaya devam edeceğini çok iyi biliriz. Kayahan’ın “Ben nerede yanlış yaptım?” şarkısı dilimde bana bakan oğluma hırkasını giydirmek için yataktan kalkarım.

Diğer taraftan, böylesi bir düzeni sağlama başarısını gösteren eşim tüm dikkatleri  üzerine toplamıyor mu? Gelin yaşananları ağır çekim olarak ve kademe kademe tekrar gözden geçirelim: Aynı saatte yat, geceyi sürekli uyanarak geçir, sabah gün ışımadan kalkıp güne başla, beri tarafta eşin uyumasına istifini bile bozmaya gerek duymadan devam etsin ve dahası bunu tüm ev ahalisi normal kabul etsin. Sizce de gerçekten tebrikleri ve takdirleri hak etmiyor mu?

Cuma akşamları her bir demokrat babanın yapacağı üzere “bugün ne yapmak istersiniz? Nereye gidelim?” diye sorarım aile meclisine. Eşim ne onsuz program bile yapamadığımdan başlar, tüm sorumluluğun onda olmasının ne kadar yorucu ve yıpratıcı bir olay olduğu ile bitirir. Oğlum ise her daim, içindeki oyuncak ve çocuk dükkânlarından, bisiklet sürülebiliyor olmasından, büyük ve kalabalık olmasından kendisinin bir numaralı yeri olan ve dur-geç diye okunup İstinye Park diye yazılan alışveriş merkezini tercih eder. Benim tercihim ve söz hakkım olmamakla birlikte oğlum gibi, oradan oraya savrulmamak ve karnımızı doyuracak yerlerin bol olması sebebiyle İstinye Parkına gitmeyi isterim genelde.

Eşim hep hareketli programları tercih eder. Oğlum dur-geç derken ve ben oğlumu desteklerken, eşim Emirgan’da kahvaltı der, Sabancı Müzesi der, Pera Müzesi der, ya da bilumum diğer müze isimlerini sayar da sayar. Polonezköy yürüyüş der, hızını alamaz yemek de yeriz der. Hani bıraksak piknik de yaparız diyecek türden anlayacağınız. Yürüyüş de yapmak ister, bowling de oynamak.

Genelde hep dışarıda kahvaltı edilir ve güzelce yürüyüşler yapılır bizlere inat. Bazen bir daha ittifak içerisinde olmayalım diye modası geçmiş alışveriş merkezleri dahi seçilir İstinye Park yerine. Eşim şanslıdır. Şanslı olması benim demokrat kişilik ve yönetim tercihimin, sahip olduğu ve uyguladığı faşist bir kişilik ve yönetim ile eziliyor olmasıdır.
İsveç bir kraliyettir ve resmi ülke ismi İsveç Krallığıdır. Birleşik Krallık, Büyük Britanya ise İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'dan oluşur. İran ise bir cumhuriyettir ve resmi ismi İran İslam Cumhuriyetidir aynı Sudan’nın, Sudan Cumhuriyeti olduğu gibi. Cumhuriyet rejimi olan bir ülkede mi yaşamayı tercih ederdiniz yoksa bir kraliyette mi?
Johann Wolfgang von Goethe yani nam-ı diyar Goethe’nin çok sevdiğim bir şiirini sizlerle paylaşmak isterim:

"Gönlünü, ne kadar büyük olursa olsun,
O görünmez nesneyle doldur. 
Yüreğin mutluluktan dolup taşınca,
Ona istediğin adı ver;
Mutluluk, Sevgi, Gönül, Işık, Tanrı…
İsim gürültüden başka bir şey değildir.
Göklerin ihtişamını bizden gizleyen bir sistir…"
Bizim minik ama müthiş ailemizin demokratik tercihidir eşimin uyguladığı faşist rejim. Onun bizlere sahip olması nasıl ki en büyük şansı ise; bizim ona sahip olmamız da en büyük mutluluğumuz ve ayrıcalığımızdır. 
Biricik diktatörümüzün şansının hep açık olması ve rejimin hep aydınlık olması dileklerimizle…