Bu Blogda Ara

27 Mart 2013 Çarşamba

Bir deneyimin hikayesi 3


Evrendeki kişisel noktam: ilk nefesim

Geçenlerde bir arkadaşın sorduğu ve benim cevaplayamadığım bir konu hakkında araştırma yaparken kendimi Kabalistik astroloji kavramını okurken buldum. Oldukça ilginç ve çekici bir konu olduğundan bir süre bu konudan ayrılamadım. Çok derine inmeyeceğim ama bahsetmeden de geçemeyeceğim. Öncelikle hemen belirtmeliyim ki Kabalistik astroloji bilinen en eski ve en yaygın astronomi uygulamalarından biri kabul edilmekte. Yani aslında büyücülük ve falcılıktan bilime terfi edilmişse bu disiplin bunda Kabalacıların etkisi büyüktür. Kabalistik astrolojiye göre her birimiz spirituel gelişimimiz için en doğru yerde ve zamanda doğduk. Hayattaki amacımız ise bu akıma göre ruhsal gelişime ve Tanrısal Işığın bir parçası olabilmektir.İşte doğru yer ve zamanda doğarak özgür iradelerimizle potansiyelimizi tam olarak kullanarak bu ışığa ulaşmak gerekmektedir. Geleneksel Astrolojiden farklı olarak Kabalistik Astrolojinin amacı horoskoplar yardımıyla şanslı ve şansız dönemlerimizi paylaşmak değil, evrenin etkilerinin üstesinden gelmek ve hayatlarımızın akışını kontrol altında tutmayı, kaderlerimizin efendisi olabilmeyi öğretmektir. İlk nefes aldığımız o mucizevi andan itibaren mensubu olduğumuz burcun olumlu ve olumsuz özelliklerini alırız. Ama burada burç özellikleri kişiliğimizin nedeni değil bir sonucudur. Bu hayata kadar geliştiremediğimiz özelliklerimizi geliştirebilmemiz ve ışığa biraz daha yaklaşabilmemiz için bize yardımcı olan bir mekanizma gibidir burçlar. Amaç geliştirmemiz gereken özelliklerimizi geliştirebilemek için bu özelliklerin hüküm sürdüğü burçta doğmaktır. İlginç bir teori değil mi? Bu konu ile karşılaşmak benim için açıkçası Astroloji farkındalığı için varan 1 oldu.

Sonra bir gün eşim durup dururken bana bir mesaj gönderdi. Mesaj bir astroloji uzmanının birkaç twitinden oluşan bir screenshot’tı. Belki inanmayacaksınız ama yazdıkları tam da o sıralar hem de çok yoğun olarak hissettiğim duygu ve düşüncelerimdi. Bu mesaj benim için varan 2 oldu.

Ben de oturdum ve araştırmalara başladım. Doğal olarak kendi burcum ile ilgili bir çok araştırma okudum. Bir de baktım ki bugüne kadar pek de yüzüne bakmadığım bu bilim dalı meğer aslında bir çok şeyler söylemekte ve başıma gelen bir çok şeye cevap üretebilmekteymiş. Sorun ben de değil yıldız ve gezegenlerdeymiş. Ahh bir yakalarsam şu Merkür’ü ona edeceğimi biliyorum ama ... Sonra araştırmaları kişiselleştirmenin gizemi ve cevapları hem de bir hayli arttıracağını öğrendim. Hayatı ilk olarak içime çektiğim anı tespit edip bir bilir kişiye gidebilirsem hayatımla ilgili bir çok soruya cevap bulabileceğimi öğrendim. Zaman malum hızla akıp gitmekte. Bu modaya güneş, dünya, ay ve yıldızlar da uymakta üstelik. İşleri güçleri yok akıp giden zaman içerisinde sürekli yer değiştirip duruyorlar. Sırf bunlar mı bunları barındıran Samanyolu da yine yer değiştirmekte. Balık baştan kokar tabii. Önemli olan bu sürekli akan mekanizmada doğru bir kişisel nokta bulabilmek. İşte doğum saati ve yeri bu işe yaramakta.

Ben de hemen kalkıp annemle babamın yanına gittim. Hummalı bir düşünme seansından sonra doğum saatim konusunda bir fikir birliğine varıldı. Gerisi çok daha kolay gelişti. Eşim hemen bu işlerde iyi olarak kabul edilen bir uzmandan randevu aldı. Bir önceki akşam oldukça zor geçti. Heyecan zirvedeydi. Sorulacak sorular tespit edildi. Dünyanın parası verilecekti ve azami fayda sağlanmalı, mümkün olduğunca cevap alınmalıydı. Sanki hayatın anlamını öğrenmeye gidiyorduk. Ertesi gün eşimle beraber bu uzmanın yanına girmek için yola koyulduk. Arabamızı park ettik ve seansın yapılacağı evi bulduk. Evin iki bloğu vardı. İlk denediğimiz bloğun isim listesinde şansa bizim patronun soyadını taşıyan bir kişi de oturmaktaydı. Ben de bak bilmem kim burada oturuyormuş dedim. Meğer adamın penceresi açıkmış ve bizi duymuş. Buyrun ne vardı demez mi ? Ben adama cevap verecek iken eşim başladı söylenmeye. Böyle şeyler de hep seni bulur .... ben eşimi dinlemeyi bırakmış adama uzmanın adını söylemeye başlamıştım bile. İlginçtir adam yan blok dedi ve konuşma bitti. Oysaki konuşma adamın adının söylenmesi ile başlamıştı. Neden sustu, iyi de kardeşim benim adımı söylememiş miydin neden demedi hiç bir fikrim yok. Biz apartmanın bahçesinden yan bloğa doğru ilerlemeye başladık. Önden eşim gidiyor ve ben de arkasından onu takip ediyorum. Zaten genelde de hep böyle olur. O önden gider ve ben de onu takip ederim. Birden bir köpek havlaması duyduk. Serde erkeklik var ya ilerlemeye devam ettik. Köşeyi dönmesi ile eşimim yeniden bana döndü. Beti benzi atmıştı derler ya durum o hal. Köpek bağlı değil sözü ile aramızdaki konuşma bir anda bitti ve biz patronun sözde akrabasına doğru koşmaya başladık. Onunla konuşacaklarımız daha bitmemişti. Ben bir ara daha hızla kaçıp kendimi kurtarmayı düşündümse de eşimin bunu yıllarca unutmayıp yüzüme kakma riskini göze alamadığımdan ısırılma riskini göze aldım. Oysaki köpek yalnızca havlamış, yerinden bile kıpırdamamıştı. Havlaması bize yetmişti. Eminim bunlar da ne korkaklar, yerimden bile kalkmaya gerek olmadı diye düşünmüştür içinden. Belki de sonraki havlamaları havlama değil gülme idi bilemiyorum.

Biz iki korkak uzmanın asistanını aradık. Geldiğimizi ama korktuğumuzdan giremediğimizi belirttik. Sağ olsun kendisi bizlere oldukça yardımcı oldu. Göze göze gelmezseniz bir şey yapmaz!!!!! Ben de pencereden şimdi bakıyorum!!!!! Peki ya istemeden göz göze gelirsek?? Gerçekten de bir kaç saniye sonra 1.katın penceresi açıldı ve bir bayan köpek ile konuşmaya başladı. Biz de göz göze gelmekten kaçınaraktan ve sürekli penceredeki bayanla konuşmaya çalışaraktan (sözde köpeğe onu tanıdığımızı göstereceğiz ya) oldukça yavaş hareket ederek binaya girmeyi başardık. Zafer artık bizimdi. Gerisi hem de çok kolay olacaktı. Kedilerin fink attığı bir eve giriş yaptık. Kısa bir süre sonra bir odaya davet edildim. Görüşme tek tek yapılacaktı. Eşim oyun dışı kalmıştı. Peki ama nasıl dışarı çıkacaktı? Vahşi ve acımasız köpek onu orada bekliyor olacaktı. Üstelik yanında ben de olmayacaktım. Neyse efendim bir güzel ben bir şeyler atıştırayım dedi ve gözden kayboldu. Uzman bayan benim doğum tarihi ve yerimi sordu. Sonra doğum saatimi sordu. Sürekli hareket eden evrende benim kişisel doğru noktama erişip üzerinde onlarca sembol bulunan bir dairenin çıktısını aldı ve başladı konuşmaya.

Neler mi bildi? Sizin için sıralayayım. Ama öncesinde yinelemek istiyorum yalnızca doğduğum tarih ve saati ve yeri kendisiyle paylaştım. Başka ağzımı açmadım.

Mühendis olduğumu, çocuğum olduğumu ve çocuğumun yaklaşık doğum tarihini, yakın zamanda 10 kilonun üzerinde kilo verdiğimi, eşimin doğum sonrası yaşadığı sıkıntıları, evdeki kadınların çok güçlü olduğunu ve tatlı tatlı kapıştıklarını, son bir kaç yılımın ne kadar da zorlayıcı olduğunu, son 6 ayımın nasıl da kaos içinde geçtiğini, iş değiştirdiğimi, ve işimi sevdiğimi hepsini bildi. Bunlar dışında beni benden daha iyi tanıyor gibiydi. Karakterimi, duygu ve düşüncelerimi olduğu gibi ortaya bir serdi ki kendimi bir an çıplak gibi hissettim. Yaklaşık bir buçuk saat boyunca benden konuştuk, beni bana anlattı durdu. Sürekli beni çekiştirip, dedikodumu yaptı, üstelik ben hemen yanı başındayken. Pes doğrusu. Bunlar dışında geleceğe ilişkin fırsatların olabileceği, hayatımın olumlu yönde hareket etmeye başlayacağı dönem ve zamanları da söylemedi değil hani. Bol bol not tuttum. Fazla konuşmadım, konuşamadım, konuşturulmadım. Soru bile pek soramadım. Oysaki o kadar hazırlanmış, bir çok soru türetmiştim. Gerek kalmadı açıkçası. Leb demeden ne Çorum kaldı ne ahalisi.

Görüşme sonrasında bir hayli rahatladım. Rahatlamamın başlıca sebebi ise Kabalistik astroloji ile Geleneksel astrolojinin ortak noktasını görmemdi. Başıma gelenlerin mutlak surette bir nedeni vardı. Bir süreç insan hayatında yaşanıyordu. İnişler, çıkışlar, başarı ve başarısızlıklar tabii ki vardı ve hep de olacaklardı. Önemli olan gelişimdi, önemli olan her hayırda bir şer ve her şerde bir hayır olmasıydı ve yine önemli olan ister kişisel çaba olsun, ister ruhani güçler, ister yıldızların hareketleri, bir şekilde hayatın sizi hep bir sonraki faz için hazırlamasıydı. Bu döngü ilk nefes alışınız ile başlayıp son nefsinize kadar da devam etmekteydi. Yapabilecek çok fazla bir şeyiniz yok. İşte bu nedenle rahatladım, işte bu nedenle kendime çok misyonlar yüklemek yerine içinde bulunduğum sürecin tadını çıkarmaya başladım. Son bir kaç gündür de çıkarmaya devam ediyorum.Ben istesem de istemesem de her geçen gün biraz daha gelişiyorum. Olumsuz başıma gelen her bir olay ise yalnızca benim biraz daha gelişebilmem için.

Bugün eşimle görüştüm ve onu kendisinin de randevu alması konusunda  ikna ettim. Aslında bence ikna olacağı vardı yoksa o benim konuşmamla pek ikna olmaz. Gidip görüşmesini istiyorum çünkü onun da benim gibi rahatlamasını istiyorum.

Benim adıma ilginç ve bir o kadar da gizemli bir deneyimdi. Tamam özgür irademle hayatıma yöne verebiliyorum ama gittiğim hangi yön olur ise olsun olumsuzluklardan arınacağım bir çaba içerisinde bulacağım kendimi. Bundan kaçış yok, o halde keyif almaya çalışmak en yerinde karar olacaktır. Ben böyle düşünmeyi tercih ediyorum. Sizin nasıl düşüneceğinize yine sizler karar vereceksiniz . Çünkü sizler kendi hayatlarınızın efendilerisiniz. Yolculuğunuzda sizlere başarılar ve esenlikler dilerim.




19 Mart 2013 Salı

Bir deneyimin hikayesi 2


Gizemli ve bir o kadar kadim bir bilim: Astroloji

Her insan içinde bir evren barındırır. Aslında çok daha büyük sözler bile edilebilir insan ve içinde barındırdığı nüve hakkında ama konumuz aydınlanma olmadığından şimdilik bu eksende devam etmeyeceğim. Evreni bünyesinde barındırması yetmezmiş gibi bu evren ve her parçası ile aynı zamanda iletişim ve etkileşim halindedir de. Paradoksal duruma bakar mısınız? Evren insanın içinde ve insan da evrenin içinde ve hem içindeki evren ile ve hem de parçası olduğu evren ile etkileşim halinde. Karışık belki de akıl sağlığı açısından tehlikeli düşünceler. Hücrelerimizin vücutlarımız ile olan iletişim ve etkileşimin belki de aynısındır aslında yıldızlardan, aydan ve diğer insanlardan etkilenmemiz. Birbirimize hani neredeyse göbekten bağlıyızdır aslında çünkü zaten her birimiz bütünün birer parçasıyızdır aslında.

Astroloji bu anlamda bir dildir, gezegen ve yıldızların insanlar üzerindeki etkilerini tanımlayan bir semboller dili. Aynı zamanda tıp kadar eski bir bilim dalı. Yıldızlar, hareketleri ve bize olan etkileri insanoğlu tarafından her zaman merak uyandırmıştır. Zaman zaman gizemli bulunmuş, zaman zaman ise doğal afetleri kontrol için ilgilenilmiştir. Büyücülükten zaman içerisinde terfi ederek geliştirdiği bilimsel gözlemler, hesaplar ve ölçümlere dayalı yöntemleri sayesinde bir bilim dalı halini almıştır. Bilimin ve felsefenin temelinde deneyler ve gözlemler yatmaktadır. İşte yüzyıllar süren araştırmalar, deneyler ve gözlemler sonucunda bugün artık çok büyük ve etkileyici bir veri tabanı oluşturulmuş durumdadır. Artık günümüzde Astroloji bilimi sayesinde sosyal hayatta insanların veyahut doğadaki tüm canlıların arasındaki etkileşimler açıklanabilir bir hal almış durumdadır. Düşünebiliyor musunuz bugün artık alakasız konu ve durumlar bazı semboller sayesinde bazı durum ve kişiler için büyük birer anlam ifade edebilmekte dahası bu yönde kararlar alınabilmesi sağlanabilmektedir. Zamanında kralların yaptığını bugün artık bizler kendi dünyalarımız için yapabilir durumdayız. Çok özet bir tanımlama ile en azından benim anladığım bu, elde bulunan veri tabanı sayesinde bazı sembollerin anlamlı bir şekilde yorumlanması ve tümevarılması olarak ifade edilebilir. İnsanın kişiliği, hayatı, keşfedilmemiş potansiyelleri, kökleşmiş alışkanlıkları, fiziksel problemleri, yetenekleri ve ilerleyen zamanlardaki dinamizmi çok rahat tespit edilebilir olmuştur.

Kaderimiz hakkında bizlere bilgi verir mi? Kiminle tanışıp, ne zaman evleneceğimiz, ne zaman ve hangi işi yapacağımızı bize söyleyebilir mi? Kaç çocuğumuz olacağını ve onların hangi okullara gideceğini bize fısıldar mı? Kısacası geleceğimiz hakkında bizlere tüyolar verebilir mi? Falcılığın bilim dalı olan hali midir?

Tüm bu sorulara verilecek cevap koca bir hayır olacaktır. Peki Astroloji ne işe yarar, ne yapar derseniz, Astroloji bize şanslı veya şanssız zamanlarımız yalnızca söyler. Fırsatlarımızın olacağı zaman aralıklarını fısıldar. Zorluk dönemleri hakkında tüyolar verir. Ama tüm bunları bilgi olarak verir, yorum yoktur. Yani demek istediğim yorum çoğu kere kişiye aittir, Astroloji’ye değil. Astroloji bir takım semboller ve onların karşılıklarını açıklar, bunlara anlam katacak, olmasını veya zorlanarak olmasını yada hiç olmamasını ancak bizler sağlarız. Başka bir ifadeyle ortam şu an bu işler için uygundur ama yapıp yapamamak kişiye özeldir. Geçmiş hakkında da bilgiler verir. Bunlardan anlamlar çıkarmak ve yorum yapmak yine bağlıdır. Bu dönem sizin için aile kurmayı destekler der mesela Astroloji. Aile kurmuşsanız evet ben de evlendim zaten dersiniz ama evlenmemişseniz  uygun ortama rağmen kısmetiniz değilmiş demektir. Yani Astroloji  kader değildir, her şey insanın kendi elindedir. Astroloji dönemleri inceler, fırsat alanlarını, şanslı ve talihsiz zamanları, doğum haritanızda sizi kısıtlayan, zorlayan alanları, gecikmeleri gösterir. Sonuçta nasıl hareket edeceğiniz, neler yapacağınız hepsi sizin iradeniz içindedir. Ortam uygun iken nasılsa ortam benim lehime der ve oturursanız fırsatları kaçırırısınız. Tersi şekilde ortam sizin için uygun değil iken gerekli gayret ve azmi gösterirseniz tüm zorlukları aşabilir, farkında bile olmadığınız içinizdeki gücü ortaya çıkarabilirsiniz.

Astroloji zamanın ilmi olarak kabul edilmekte. Yani başka bir ifadeyle Astroloji demek yalnız gazetelerdeki fal köşelerini okumaktan çok öte ve çok daha derin bir kavram. Peki nereden ve nasıl başlamamız gerekir? İşte bunun için en iyi yol, hayata başladığınız, ilk nefesi aldığınız tarih ve saati öğrenmeniz olarak bizlere tavsiye edilmekte. Hayatı içinize çektiğiniz o an gökyüzünde sizin için bir döngü başlıyor ya da var olan bir döngünün mensubu olmaya başlıyorsunuz.  Yani bu öyle güzel ve öyle kişiye özgü bir bilim dalı ki sizi hemen merkeze oturtmakta ve tüm bilgilendirmeleri yine size göre yapmakta. Basit birer sembolden öteye gitmeyen burçlar ise insan ruhunu anlamaya çalışan birer denklem gibi düşünebilirsiniz. Aslında işin özü yalnızca ve yalnızca 4 mevsim olarak kabul edilen hava değişimleri ve onların arasındaki evreler ve tabii bu evrelerin sahip olduğu özellikler. Kişiler işte bu zamanın evrelerine ve değişen özelliklerine göre değişler. Her doğum an kişiye özeldir ve bu ana yansıyan özel bir etki vardır. Astroloji işte bu etkiyi ve buna bağlı süren tüm döngüleri anlama peşinde olan bir disiplin. Astroloji biraz da sanki hayatın kendisi gibi. Hayatın anlamını araştırsanız da araştırmasanız da hayat akışına devam etmekte ve siz bu akışın hep merkezinde bulunmaktasınız. Astroloji de yakından bakılıp incelendiğinde kendisini göstermekte. Yok eğer bakmazsanız yine o akışına devam etmekte. Siz ne zaman hazırsanız o size cevaplar verebilmek için sizi beklemekte.

İnanın yazmaya başladığım zaman bu kadar uzatabileceğimi düşünmemiştim. Şaka maka daha da yazacak ve sizlerle paylaşacak bir sürü kelimem var. Bu nedenle affınıza sığınaraktan bir üçüncü yazıyı daha hayata geçirmem gerektiğine karar verdim. Şimdilik sizlere yine hoşçakalın diyorum. Bu oldukça uzun girişlerden sonra umarım ki size bir sonraki yazımda tecrübe ettiğim deneyimden bahsedebilirim.

Sevgi ve saygılarımla.

12 Mart 2013 Salı

Bir deneyimin hikayesi 1


Terazi Burcu ve ben

Eski Yunanın günümüz kelimeler dünyasına katkıları saymakla bitmiyor. Adamlar sanki yememişler içmemişler de sürekli kelime üstüne kelime türetmişler biz kullanalım diye.  Bizimkisi de ayrı bir tembellik, nasılsa var bu kelime diye kılımızı kıpırdatmamış yunan olsun, latin olsun, arap olsun, pers olsun ne bulursak kullanmışız. Kabul etmek gerekir ki bizim komşu zamanında bugünün tam tersine iyi çalışmış ve kolay kolay yadsınamayacak bir medeniyet yaratmış. O kadar çok çalışıp o kadar yüksek seviyeli bir medeniyet olmuş ki bu bugün hala dinlenmeyi normal kabul edebiliyorlar. Alın size o kelimelerden bir başkası. Astro gezegen ve yıldız demek ve de Logos ise mantık. Bir araya geldikleri zaman ise Astroloji kelimesine ulaşılmakta. Peki nedir bu Astroloji? Kimine göre sembolik bir dil, kimine göre deli saçması bir şarlatanlık kimine göre ise başlı başına bir bilim dalı. Bu iş ile uğraşan kişilerin yaptıkları tanımlara bakacak olursak özetle matematiksel ve istatistiksel bilgileri temel alaraktan, gezegenlerin zamansal hareketlerini inceleyen ve bu hareketlerin insan ve sosyal hayat üzerindeki etkilerini inceleyen bir disiplin olarak tarif edilmekte.

Ben bir Terazi Burcuyum. Üstelik belki de en tipiklerinden biriyim. Gazetelerde, dergilerde ve artık günümüzde facebook ve twiter’da her bir burç ile ilgili yığınla bilgiye ulaşabilirsiniz. Siz hiç yorulmayın ben sizin için bir kaç tanesini hem de çok rahat sıralayabilirim zira zaten bunları her daim hayatımda bizzat yaşıyorum. Grubu Hava, uğurlu günü Cuma (Cuma’yı kim sevmez ki!). Güçlü bir adalet duygusu ve herkese iyi davranma isteği (çoğu kere evet Victor Hugo’nun İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır... sözü unutulur ya da unutulmaz da iyi olup kimseyle tartışmamak çok daha kolay gelir). Yalnızlık hem de hiç sevilmez ve çok doğaldır ki güzel şeylerden hoşlanılır. Uzaklarda da olsa etkisi büyük, fiyakalı gezegen süslü Satürn sayesinde üstün bir yargı yeteneği. Olmazsa olmazımız kavga etmek yerine çekip gitmek veya kendimizi kapamak. Zaman zaman da olayları taratabilmek adına yalnız kalıp düşünme isteği. Evet evet şu an resmen kendimi anlatıyorum sizlere. Aslında dahası da var isterseniz. Karar vermede zorlanma ama güç bela verildiğinden olsa gerek bir daha bu zahmete girmemek için bir kez verdikten sonra da sonuna kadar zorlama, kararsızlık, kime hak vereceğini bilememe, zorlandığı anlarda işi zamana bırakıp olabildiğince öteleme, erteleme, bir bekleyip görelim durumu hayatlarımızın birer parçası adeta. En büyük emelimiz belki de çok dostumuz olmadığından sebep mükemmel dostluklar. Tamam biraz kendimizi beğeniriz ama nasıl beğenmeyelim biz güzellik burcu Venüs tarafından yönetilmekteyiz.

Benimle aynı karakteri paylaşan diğer Terazi burcu mensupları gibi ben de uyumlu, güvenilir, iyi kalpli ve arkadaşlarımı asla hayal kırıklığına uğratmayan bir yapıya sahibim. Her şeyin güzel ve dengeli olduğu bir dünya arar dururum. Kuyruğunu kovalayan ama bir türlü yakalayamayan kedi gibi böylesi bir dünyayı boş yere arayıp durmamdan sebep hayalciyimdir. Ve yine belki de bu nedenle zaman zaman gerçekle yüz yüze geldiğimde kaçış için ya da kendimi koruma adına depresyonlara girer çıkarım. Zor sinirlenirim ama yumuşak da olduğumu söyleyemem. Bizler dansı ve müziği çok severiz. Çünkü bizler hayatı severiz. Hayatın renklerini severiz. İnişlerin de çıkışların da olduğunu kabul ederiz. Bizler aslında sahip olduğumuz empati yeteneği ile (ki ben artık bu yeteneğimden oldukça sıkıldım) herkesi ve her şeyi olduğu gibi kabul ederiz ama ne gariptir hep de yanlış anlaşılırız. Kendimizi belki de iyi ifade edemediğimizdendir. Bununla beraber çocuklarımızı iyi anlar, sevgilerimizi bazen zekice ama çoğu kere de alenen ve sınırsızca gösteririz. Sırf bu nedenle bile Terazi burcu olmaktan çok büyük bir memnuniyet duymaktayım. Çocuklarımızın görüşlerine değer verir, hem onlara ve hem de görüşlerine saygı gösteririz. Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür çocuklarımız olsun isteriz. Bu yönde de hareket ederiz.

Bu çok bilinen özelliklerin dışında kıyıda köşede kalmış başka özelliklerimiz de vardır. Bir kere entelektüel kişilerin çoğunlukta olduğu bir burçtur bizimkisi. Övünmek gibi olmasın ama bilgiye her daim susamış, yeniliklere büyük önem veren bir kitleyizdir biz Teraziler. Ruh bilim, felsefe ve din konuları her daim bizler için çekici olmuşlardır. Tüm bunlara ek bir de başkalarının görüşlerini dinlemeye de her zaman için hazırızdır ve bundan büyük de keyif alırız. 

Şimdi bayram değil seyran değil, bilmem kaçıncı Geleneksel Teraziler Toplantısında söyleyebileceğim sözleri neden sizlerle paylaşıyor olduğumu merak etmişsinizdir. Böyle bir merak oluşmuşsa inanın haksız da sayılmazsınız. Konuya tabii ki gireceğim ama beni az buçuk tanımışsınızdır öyle kolay kolay konuya giremiyorum. Uzun hem de çok uzun girişleri neden bilmem çok seviyorum. Anlayacağınız şimdiye kadar olan ve bundan sonra olacak paragraflar daha yazacağım konunun ancak giriş kısımları olacaklar. Zaman varken basın çarpıya ve bir an önce kaçıp gidin. Ama sabır gösterip kalırsanız sizlere başımdan geçen oldukça ilginç sayılabilecek bir deneyimimi paylaşacağımı şimdiden bildirmek isterim.  

Bruce Calvert’in sevdiğim bir sözü  daha doğrusu bir saptaması vardır: İnanmak, düşünmekten kolay. Bu yüzden düşünenden çok inanan vardır (Believing is easier than thinking. Hence so many more believers than thinkers). Ben düşünmeyi tercih edenlerdenim. İnanmadığımı söylemiyorum ama düşünmeyi ve düşünmenin gücünü severim. Hayatımla ve kendimle ilgili arayışlarım da hep bu nedenledir. Şimdiye kadar olan yazılarımdan bu uğurda onlarca kitaplar bitirdiğimi, bir çok kurs, çalışma ve seansa katıldığımı zaten biliyorsunuz. Burcumun belki de bana dayatmasından bu arayışlarıma, bu deneyimlerime bir yenisini daha ekledim. Açık konuşmak gerekirse şimdiye kadarkiler arasında beni belki de en çok etkileyenlerden bir tanesiydi. Bu konuyu mutlaka sizlerle paylaşmam gerekiyordu, yalnızca kendime saklayamazdım. Etkilenmemden sebep şöyle böyle oldu diye geçiştiremeyeceğim kadar bende saygı uyandırdığından sizlere bu konuyu en az iki yazı ile - duruma göre üç yazı bile olabilir - anlatmaya karar verdim. Aslında bu satırları yazarken buna karar verdim zira yazı şimdiden oldukça uzadı. Keyifle okumanız açısından yazıyı ve deneyimimi ikiye bölmeye karar verdim. İkinci ve can alıcı bölüm ise azzzz sonra diyerekten aranızdan ayrılıyorum.

Sevgi ve saygılarımı sunarım.

4 Mart 2013 Pazartesi

Virüslere rağmen bir Quentin Tarantino olabilmek ... İşte bütün mesele bu


Geçen sene bu zamanlarda yazmış olduğum bir yazımda Şubat ayında resmen leyleği havada gördüm diye yazmıştım. Dile kolay geçen sene sanki başka aylar yokmuş gibi kısacık Şubat ayında iki yurt dışı ve bir de yurt içi seyahatim olmuş ve sizlere bu seyahatlerden bahsetmiştim. Bu sene Şubat ayı daha sakin geçti çok şükür ama içinde yine de bir gezi barındırdı. Üstelik öyle bir zamana denk geldi ki benim için tam bir şansızlıktı. Malum hastalığım devam ederken daha doğrusu tam olarak iyileşememişken bu seyahate katılmak zorunda kaldım. Firmamızın senelik olarak düzenlediği yıl sonu (tarih itibariyle belki yıl başı demek daha mantıklı olurdu) toplantısı.

Beni az buçuk tanımışsınızdır. Gerek karakter olarak ve gerekse evdeki düzenin bozulmaması açısından ben pek İstanbul dışına çıkmayı sevmem. Daha doğrusu sevmemeye başladım. Şartlar beni böyle yaptı. Zaten bu nedenle de her bir zorunlu seyahat (kendi isteğimle böyle bir şey zaten olamaz)öncesinde tüm tadım ve keyfim kaçar. Evde olmadığım günlerin mutlak surette en ayrıntılı bir şekilde planlanması gerekir. Hayat ne de zordur benim için. Bizim evde düzenin değişmesi kolay olmaz. Evde dengeleri oluşturmak ve düzeni sağlamak için bir çok kriter vardır ama en önemlisi benim evde olmamdır. Ne zaman evden bir nedenle uzaklaşmam gerekiyor olsa ben kendimi  oturup mevcut duruma çözüm ararken bulurum ve inanın bana çözüm her zaman çok zor olur. Tüm sanılanın tersine zordur hem de çok zordur benim ev dışında uyanıyor olmam.

Bir kere her şeyden önce oğlumdan ve eşimden ayrılmak iki gün için bile olsa, ucunda eğlenme, bol bol uyuma, güzel yemekler yeme, istediğin kadar televizyon seyretme ve istediğin televizyon kanalını seyretme olsa da kolay olmuyor. Aslında bu yeni dönemde insan bir önceki dönemlerin keyiflerini belki de unutmuş olduğundan, en azından alışkanlığını yitirmiş olduğundan, karşısına çıkan bu tür görünüşte keyifli aktivite ve yolculuklardan kesinlikle zevk alamıyor. Hatta zevk bir yana sıkıntı bile duyar oluyor. İnanın ne zerre hevesim var dı ne de isteğim. Üstelik kendimi iyi bile hissetmiyordum. Yorgunluk hem de nasıl tüm şiddeti ile devam ediyordu. Üstüne bir de durmak bilmeyen burun akıntısı ve nedeni olduğu kırmızı şişmiş bir burun.

Diğer bir konu ise evde ben yokken eşimle konuşabilecek, ona arkadaşlık edecek birilerinin olması çok önemlidir yoksa bana sarar ve ben sürekli kendimi eşimle telefonla konuşurken bulabilirim. Evde hemen hemen tüm işleri ben yaptığımdan yokluğumda eşime yardımcı olabilecek birleri de gereklidir.

Diğer çok önemli bir konu ise yemek olayı. Ben olmazsan biliyorum eşim muhtemelen yemek yemeği unutacaktır. Akşamları aynı saatte yatıyor olmamıza rağmen geceleri oğlum çağırdığında kalkmak ve ilgilenmek, üstünü örtmek veya uykusu kaçtığında ona eşlik etmek hep bana düşer. Geceyi oldukça delikli bir uykuyla geçirmiş olmama rağmen sabahları gün ışımadan kalkan oğlumla ilgilenmek de yine benim görevimdir. Olmadığım zamanlarda yaşadıklarımı deneyimlemek, bu konuda hiç ama hiç deneyimi olmayan eşime oldukça zor gelecektir.

Yemeksiz, uykusuz yani bensiz kalan eşimin ya migreni tutar ya sinirleri bozulur ya da benim sinirlerim bozulana kadar bana sarar. İşte böylesine derin bir sevgi, böylesine kalın bir gönül bağıdır bizim aramızdaki ve doğaldır ki çözüm hatta çözümler bulmak şarttır benim her bir yolculuğumda.

Bulduğum çözüm ise son derece mantıklı, basit hatta dahiyane idi. Anne ve babasını bize davet etmek tüm sorunlarımızı hem de kökünden çözdü. Allah razı olsun onlardan hemen güzelim İzmir’den ayrılmayı kabul edip kasvetli bir grinin hüküm sürdüğü keşmekeş İstanbul’a geldiler.

Bu kez zangoç unutulmamıştı. Aynı hatayı ikinci kere yapmayarak dosta düşmana aptal olmadığımın haklı gururunu da göstermiş oldum.  Otel güzeldi hatta çok güzeldi ve sıkı durun tanıdıktı. Bizim organizasyonu yapanlar geçen seneden yeterince mutlu olmuş olduklarından yine aynı oteli seçmişlerdi. Evet evet doğru hatırladınız, dünyanın dört bir yanından golf oynamak isteyen insanların yaz- kış akın ettikleri golf cennetine gelmiştik. Zamanında bir kaç kez mini golf oynamanın haklı rahatlığı içerisinde salındım durdum lobide ama mütevazi kişiliğimin bir göstergesi olarak çevremdekilere bundan tabii bahsetmedim. Yakışmazdı bana.

Toplantı ve gereksiz aktiviteleri hemen başlamasından bu sene çok da boş zamanımızın olmayacağı belli olmuştu. Tüm iki gün boyunca senenin yorgunluğunu atıp, yeni seneye motive olacağımıza deli danalar gibi koşuşturup durduk. Bu tür sene sonu toplantılarının olmazsa olmazı, çalışanları birbirlerine yaklaştırıcı, takım ruhunu yakalamalarını sağlayıcı oyun ve aktiviteler üretmek, dahası bu saçma sapan ve anlamsız oyunları oynamaları için çalışanları zorlamalarıdır. Bu sene ki şapkadan çıkan tavşan film çekmekti. Dekor ve makyaj bize aitti. Oyunculuk ve çekim ve hatta ışık olayı bile bize verilmişti. Yönetmeni de bizdik filmin oyuncuları da dahası çekimlerini de yine biz yaptık. Ne anladım ben bu işten. Beni bir de pat diye oldu bittiye getirerekten yönetmen yaptılar mı sormayın gitsin. Kaytarırım diye düşünürken olayın hem de tam içinde buluverdim kendimi. İnsan işte bir süre sonra kendine rolüne kaptırıveriyor. Beni görmeniz lazımdı. Üstünde kocaman harflerle YÖNETMEN yazan koltuğuma oturmuş önüme gelene bağırıp duruyordum. İsmimle hitap edenlere ise Hocam demeleri konusunda uyarılarda bulunuyordum.

Benim Quentin Tarantino’dan neyim eksik ki dedim ve çektiğim filmde bir de ufak rol kaptım kendime. Öyle ya yönetmeni benim bu filmin kim karışabilir ki bana. Bence elimdeki imkan ve oyuncu kalitesine rağmen içimde yatan yönetmenlik ve sanat nüveleri ile bir baş yapıt yarattım. Çekim sonunda etrafımda toplanmış 14 kişi beni deliler gibi alkışlıyordu. Çekilen filmler sonrasında saçma sapan ve mesleki bilgileri pek de parlak olmayan yanlı, taraf tutan bir jüri tarafından değerlendirilip Oscar ödülleri dağıtılacaktı. Hiç uzatmadan söyleyeyim ben Oscar alamadım ve buna çok da bozuldum. Hakkım yendi. Ödülü ise yönetim takımından biri aldı. Bununla beraber en iyi erkek oyuncu ödülünü ekibimden bir kadın aldı. Yönetmenliğimi ve dahiliğimi bu şekilde yedi düvele kanıtladım. Şaka bir yana sözde dinlenmek için geldiğim toplantının daha ilk saatlerinden havlu atmıştım. Yorulduğuma mı yanayım, terlediğime mi, yoksa daha keyifli zaman geçirmemiş olduğuma mı bilemedim. Zaten oğlumdan, eşimden ayrıyım ve güzel zaman geçireceğime ben yanımdaki 14 kişi ile otelde film çekiyorum.  

Ben genelde bu tür toplantılarda tüm boş zamanlarımı odamda ya film seyrederek ya da kitap okuyarak geçiririm. Uyku da illaki olan başka bir önemli aktivitemdir. Geçen sene böyle olmamıştı, bu sene de öyle olmadı. Önce bir güzel masaj yaptırttım. Sonrasında ise sauna, Fin ve Türk Hamamı ve kese derken odaya kendimi zor attım. Amacım ise belliydi, içimdeki toksinlerden kurtulmak. Kurtuldum da. Sinsi yorgunluk iyiden iyiye azalmıştı. Bir ara hatta iyileştim bile diye düşündüm.  Ama akşam tek kelime ile kötü geçti. Isıtıcı nedeniyle burnum iyiden iyiye kurudu. Nefesi bile zor alır oldum. Akşam hemen hemen hiç uyuyamadım. Sözde tüm akşam dinlenecek ve keyif yapacaktım. Olmadı hatta tam tersine evimi hiç bu kadar aramamıştım.

Toplantı geçen sene oldukça ve hatta anlamsızca sert geçmişti. Bu kez öyle olmadı. Olması gerektiği gibi motivasyon ağırlıklı bir toplantı oldu. Hani bıraksalar koşa koşa İstanbul’a gelip çalışmaya başlayacağız, o kadar dolduk.

İçimdeki bu doluluğu yine sauna, Fin hamamı ile azaltmaya çalıştım. Gala yemeği yine olması gerektiği gibi güzeldi. Gece için hiç bir fedakarlıktan kaçınılmamıştı. Bir çok ünlü kişi bize şarkılar, türküler söylediler. Ben yine çok geç saate kalmadan odamın yolunu tutup bavulumu topladım ve yapılacak en güzel şeyi yaptım: Yatıp güzelce uyudum. Ancak yine bir kaç saat sonra nefes alamayarak uyandım. Isıtıcıyı kapadım ve ancak sonrasında soğuk ama kuru olmayan bir odada bir kaç saat daha uyumayı başarabildim. Sabah hasta, yorgun, nezle ve kırmızı bir burun ile uyandım. Bir an önce eve gidip iyileşmeliydim.  

Dönüşümle beraber oğlumu kucağıma alıp, eşime sarıldım. Zaman hastalıkları geçirme, suratları güldürme ve eve huzuru getirme zamanıydı. Görevimi hem de nasıl severek yapmanın mutluluğu içerisinde hemen görevime başladım.

Daha eşim de ben de bir çok seyahatlere gitmek zorunda kalacağız. Kimisi eğlenceli kimisi zor geçecek. Bazen bir kaç gün, bazen daha uzun ayrı kalacağız. Ama her defasında hem çok özleyeceğiz ve hem de çok özleneceğiz. Ayrılıklarımız hep buruk, kavuşmalarımız hep mutluluk dolu olacak. Biz bir aileyiz, birbiriyle kenetlenmiş mutlu bir aile. Umarım, dilerim ve biliyorum hep öyle de kalacağız.

25 Şubat 2013 Pazartesi

Ufak miniminnacık bir virüsün bana ettikleri


Kör ile yatan şaşı kalkar derler. Doğru mudur bilemiyorum ama bildiğim hasta ile yatan kesinlikle hasta kalkarmış. En azından bizim evde durum böyle gelişti. Önce oğlum hastalandı. Bir öksürük ki sormayın gitsin, her bir öksürükte tüm vücudu hem de nasıl sarsılmakta. Kim bilir ne kadar da sıkıntılar çekmiştir bu öksürükler devam ederken. Ateş desen zaten her daim ateşi yüksek olmuştur. Gözleri de çipil çipi ve yorgun bakmaktaydı bir süredir. Hiç bana çekmemiş. Ne öksürükten şikayet etti, ne ateşten, ne de yorgunluktan. Ben ama onun adına üzüldüm durdum sürekli. Görseniz hasta hali ile morali yüksek olan hep o idi. İnsanın çocuğunu hasta olarak görmesi nasıl da içini burkuyor  anlatamam. Bir süre içim oğlumun hastalığından sebep kapkaranlık dolaştım durdum.

İşten mümkün olduğunca eve erken dönmeye çalıştım. Tüm zamanımı onunla geçirmeye özen gösterdim. Konu oğlum olunca ne virüs tanırım ne de bir şeye dikkat edebilirim. Bu sefer de öyle oldu zaten. Öyle olunca benim de hastalanmam beklendiği üzere çok gecikmedi. Ben kendi vücuduma genelde güvenirim. Dayanıklı olduğumu düşünürüm. Ufacık, miniminnacık zavallı virüsler de kim oluyormuş ki beni yorgun düşüreceklermiş. Kazın ayağı pek de öyle olmadı. Hastalık ki hem de nasıl bir hastalık geldi, geçirdi, yıktı geçti beni. Ufak ve kurmaya yüz tutmuş dayanıksız kumdan kalelerin dev dalgalara karşı mücadelesi gibiydi benim mücadelem. İlk dalga ile mücadelem kesin bir son buldu. Yere düşene vurulmaz derler ya benim virüsler centilmenlikten hem de çok uzakta kötü zihniyetli yaşayanlar olarak vurmaya tüm güçleri ile devam ettiler. İkinci, üçüncü hatta dördüncü dalga ile bırakın kalenin ayakta kalmasını etrafta kumsal namına bir şey bile kalmadı. Bu kadar acımasız bu kadar gaddar bu kadar yıkıcıydılar anlayacağınız.

Önce öksürmeye başladım. Öksürme ama nasıl haşmetli, nasıl görkemli bir öksürme ki sormayın. Ciğerlerim çıktı çıkacak öyle bir gürleme öyle içten öyle ızdırap verici. Böylesi hastalıkların olmazsa olmazı burun tıkanması hemen peşi sıra hayatıma girdi. Onu boğazdaki rafting takip etti. Burun ne kadar tıkalı ise boğaz bir o kadar hareketli. İşte bu tezatlık zaten adamı bıktırıyor. Tersi olsa güle oynaya geçirebilecekken bu kombinasyon adamı kötü vuruyor.  Böyle kalsa yine de idare ederdim. Hatta bir iki gün böyle de yaşadım, tamam hayat kalitem yerlerdeydi ve burnum patlıcan ama işe de gitmeye devam edebiliyordum. Patronum benim bu durumuma oralı bile olmadan ben de gribim ne var yani bunda tadında bu şekilde gelmemi üstü kapalı teşvik bile ediyordu.

Aradan saatler saatler geçti ve sonra depresif, gri bir akşam üzeri iş yerinde ateşim yükselmeye başladı. Ellerimin soğukluğundan ve alnımın yanmasından ateşin yüksek olduğunu anlayabiliyordum. Genelde çekmecemde bilumum ilaçlar olurdu. İlginç ve bir o kadar kaderin bir cilvesi olarak tek bir ilaç dahi yoktu. Bir şekilde kullanmış ve yerlerini büyük bir düşüncesizlik eseri doldurmamıştım. Hata benimdi ve kaderime boyun eğmekten başka yapacak bir şeyim yoktu. Ben de öyle yaptım. Bir süre işte dayanmaya çalıştım. Suratım alev alev olmaya başladı. Sonra üşümeler başladı. Odanın sıcaklığını açtıkta üşümelerim daha da arttı. Bir süre sonra daha fazla dayanamayıp beni eve bırakmaları için pozisyonumum ağırlığını kullanmak zorunda kaldım. Eve varışımda ateşim 39 kusur olmuştu bile. Kısa sürede ateş uzun bir süre kalacağı seviye olan 39.6’ya ulaştı. Sonrasında aldığım ilaçlar, uyguladığım yöntemler hiçbir işe yaramadı ve ateşim yaklaşık 6 saat boyunca 39 ile 39,6 arasında gitti geldi ama daha da azalmadı.

Önce 15 dakikalık bir duş maceram oldu. Öyle ya 15 dakikalık ılık duş nasıl işe yaramayabilirdi ki? Yaramadı efendim. Önce göstermelik ateş 38,5 oldu ve beş dakika geçmeden yine huzur bulduğu aralığa geri dönüş yaptı. Elimizdeki silahlar yavaş yavaş tükenmeye başlıyordu. Bir doktor arkadaşı arayıp çaresizliğimizi belirtince duşun işe yaraması için en az 30 dakikalık olması gerektiğini öğrendik. Şımarık hipofiz bezlerinin keyfi ancak 30 dakikada yerine geliyormuş. Yorganın içinde dahi tir tir titreyen ben büyük bir kabulleniş ile vakur bir şekilde titreye titreye yataktan kalktım ve üstümdekileri çıkarıp bir saat içinde ikinci defa ılık duşa girdim. Burada bir kaç kelime ile anlattığım olayı gerçekleştirmek hiç de bu kadar kolay değil. Büyük bir irade gerektirmekte. Bir ara yapamayacağımı bile düşündüm ama yapamazsam beni bekleyen iki çözüm de içimi açmıyordu. Ya ambulans çağırıp evde müdahale ve sonrasında hastaneye sevkimi sağlayacaktık ya da paşa paşa ben hastaneye gidecektim. Zor da olsa duş seçeneğini uygulamam lazımdı.

Duş almaktan hiç bu kadar nefret etmedim. Sürekli ürpermeye ve her ürperme ile tekrar tekrar titremeye devam ettim durdum. Zor hem de çok zor bir yarım saatten sonra çıkıp iki tane aspirin içtim. Eğer bu da işe yaramazsa istikamet hastane olacaktı. Çözümler sona ermişti ve artık bekleyip ateşin düşüp düşmeyeceğini gözlemleyecektik. Çok şükür o akşamı evde geçirdik ama sonrasında bu duşlar da işe yaramadı ve biz bir hafta içerisinde iki defa hastaneye gitmek zorunda kaldık. Hastanede serumlar mı dersiniz, oksijen vermeler mi, iğneler mi vurmalar, kan testleri mi yapmalar, ne ararsanız vardı. Ama benim tercihim röntgen ve en çok mutlu olduğum anda röntgen sonucunda zatürre olmadığımı öğrendiğim an olmuştu.

Virüsün hakkını da vermek lazım adını bağışlamamıştı ama çok gaddar çıkmıştı. Beni ezdi geçti. Esamem okunmadı. Ne reikiler, ne meleklerle konuşmalar, ne dualar hiç biri kendisini etkilemedi. Belki de etkiledi tabii ve çok daha kötü olmaktan kurtuldum ama benim gözlemlediğim virüsün beni vurup devirdiği idi. İrademin kuvvetli olduğunu ve istediğim her şeyin olacağını düşünürdüm.  En azından istemediklerim kolay kolay olmazdı. Yemezlermiş. Virüs karşısında tir tir titredim durdum. O ise vücudumda dolaşmaya ve keyif çatmaya devam etti. Bugün bile ki neredeyse iki hafta oldu hala onu tam olarak yenebilmiş değilim. Belki fiziksel olarak beni çoktan terk etti ama etkisi, psikolojisi hala devam etmekte. Zaman zaman yine ateşimin çıktığını sanıyorum. Birden ellerim buz kesiyor ya da bana öyle geliyor. Yorgunluk ise sevgili birtanecik virüsümden bana kalan hatıra gibi sürekli benimle. Kilo da verdim. Aslını isteseniz iyiden iyiye zayıfladım. Bakmaktan hiç haz etmediğim göbekten de bu sayede kurtulmuş oldum. Böylesi bir veda inanın beni çok da mutlu etmedi hani. Göbeğimin vedası oldukça unutulmaz oldu benim için.

Bu süre içinde ölüme kendimi oldukça yakın hissettim. Düşünün patronum Cuma ameliyat olup Pazartesi iş başı yapmış ben ise ateşten başımı kaldırıp işe gidemiyorum. Patron ayıp ben bu ameliyatlı halimle geldim sen grip oldun gelmiyorsun sarkastik ve oldukça içten ve hatta sevecen laf sokmalarını bile anlamamazlıktan gelmek zorunda kaldım, o denli kötüydüm.  

Ve ne anladım biliyor musunuz?

 Hayatın gerçekten de boş hatta bomboş olduğunu. Hayatın aslında nasıl da pamuk ipliğine bağlı olduğunu. Para, hırs, güç savaşlarının hastalık ve ölüm karşısında ne de boş olduklarını. Asl olanın sağlık olduğunu ve hemen peşinden de mutluluk ve huzurun geldiğini. Hayatı doya doya yaşamak gerektiğini, iyi birer insan olup, kalp kırmamak gerektiğini öğrendim. Ya da belki bu şekilde aydınlandım birden. Biliyorum bir kaç güne kalmaz yine unutur gider ve eski gerilimli, bol stresli hayatıma geri dönerim ama belki de unutmayıp dönmem.

Ne diyeyim ki umarım ki dönmem de hastalık göbek dışında başka bir işe daha yaramış olur.

20 Şubat 2013 Çarşamba

Semboller dünyasında bir Şaşkın Aile ...


İnsanlar binlerce yıldır, bir düşünceyi izah etmek için bir çok yollar denemişlerdir. Bir düşüncenin anlamını kademeli şekilde insanların anlayışlarına ve olgunluklarına göre bir takım kalıplar içerisine koyup sunmuşlar, doğrudan doğruya bir düşünce, yada bir bilgi izah edilmemiş, üstü adeta örtülerek bohçalandıktan sonra aktarılmıştır. Bir sembol anlatmak istediği fikri, kısa, en kesin ve en belirli şekilde ifade eden bir işarettir. Bir şeyi diğer bir şeye benzeterek ve onun içinde adeta kaybederek anlatma tarzıdır. Farz edin ki karşınızda farklı seviyelerde kişiler var ve onlara bazı gerçekleri açıkça anlatma güçlüğü ile karşı karşıyasınız. Bazı insanlara bir meseleyi açıkça bir kalıba sokmadan anlatabilirsiniz. Bazı kişilere ise bunu bir benzetme yoluyla anlatmanız lazım gelebilir. Çünkü o, henüz o meseleyle, açık bir şekilde  karşı karşıya gelebilecek durumda olmayabilir. İşte o anda onun daha önce bildiği bir şeyden hareket etmeniz gerekebilir.

İster fark etmiş olalım, ister olmayalım, semboller manevi hayatımızda büyük  ölçüde rol oynarlar. Bizler ise çoğu kere bunun farkına bile varmayız. Sembolleri, manevi olan şeyleri algılanabilir biçime getirmek için kullanılan bir araç diye açıklamak da mümkündür. Bu çok geniş yorumlanmış kavram içinde sembollerin iki özelliği yatmaktadır. Sembol, soyut düşüncelere herkesin anlayacağı bir biçim verebilir. Öte yandan somut nesneleri manevi alana çıkarabilir. Hem apaçık, hem de kapalı ve anlaşılmaz durumdadır. Çünkü “sembol gizleyerek açıklar, açıklayarak gizler.”

Eski devirlerde tüm dinlerin, felsefi çalışmaların ve inisitayik öğretilerinin tamamının hedeflediği gaye ve bu gayeye ulaşmada öğrenilmesi gerekli töresel, bilimsel ve felsefi bilgi ve öğretiler, sembollerle ve aşama aşama anlatılırdı. Amaç ise insandaki değişimin sağlanmasıydı. Günümüzde 'şuurlanma' ve 'aydınlanma' olarak nitelendirilen bu değişim için yapılan çeşitli ritüeller ve özel çalışmalar, tüm dinlerin içinde uzun bir süre yaşamıştır. Ancak insanlığın aşamalı aşağıya iniş sürecinin bir sonucu olarak, günümüzdeki tüm sistemler bu özelliklerini tamamen yitirmiş bulunmaktadır.

Bazı kesimlerce belki de kasıtlı olarak bu semboller kalıplaştırılmış, tek tip tanımlarla ifadesine izin verilmiş, adeta günlük yapacaklarımız ya da yapmayacaklarımız basitliğine indirgenmiştir. Oysaki unutulmaması gereken nokta bu değişimin bir deniz olduğu ve her bir bireyin ondan ancak kendi elindeki kabın büyüklüğü kadar su alabileceği gerçeğidir.

Bu uzun sayılabilecek girişi neden mi yaptım?

Sanırım Sevgililer Gününü eşimle geçirmek yerine briç oynadığım için. Kendimi suçlu gibi hissediyormuş gibi görünsem de aslında böyle hissetmiyorum. Zaten bu nedenle hem eşime ve hem de kendime bu yazıyı yazma ihtiyacı gördüm. Son söyleyeceğim cümleyi hemen söyleyeyim: 14 Şubat tarihinde Sevgililer Günü nedeniyle eşimle mesela dışarıda bir akşam yemeği yeseydik ve birbirimize hediyeler almış olsaydık kendimi o yukarıda yazmış olduğum gibi bazı kesimlerce belki de kasıtlı olarak neler yapıp yapmayacağım konusunda zorlanmış hissedecektim. Bana göre Sevgililer Günü bir semboldür. Önemli olan bu düşüncenin ardında yatan duyguyu, düşünceyi, felsefeyi anlayabilmektir yoksa kırmızı kalpler ile paketlenmiş bir hediye almak değil. Kalıplaştırılmasına ve tek bir tanıma indirgenmesine açıkçası bozuluyorum zira en az bu kalıplaşma işlemini, gerçekleştirenler kadar ben de düşünebiliyorum.

Noel’i bir düşünün. Hristiyanlık ve batı kültürünün dünyada baskın olmasından dolayı dünya kültürünü oldukça etkilemiştir. Noel kutlamaları kış mevsimi kutlamaları arasında en ünlü kutlamalardandır. Oysaki dine bile sonradan eklenmiş bir pagan hatta bir Türk geleneğidir. Noel gelenekleri film endüstrisi, popüler edebiyat, medya ve televizyon aracılığı sayesinde dünyada en yaygın olarak kullanılan motiflerin belki de başında gelmektedir. Aslında her birimiz büyük bir oyunun yalnızca küçük birer parçalarıyız. Biliyorum kulağa çok komplo teorisi gibi geliyor. Sosyal Medya gelişimini bir düşünün. Amaç tabii bence hiçbir zaman bizim sisteme ulaşmamız olmamıştı, sistemin bize ulaşabilmesiydi. Bugün artık kullandığımız bu medya ve medyayı kullandığımız araç ve gereçler sayesinde, ne içiyor, ne tüketiyor, hangi kitapları okuyor, ne zaman nereye gidip, ne kadar kalıyor, ne konuşuyor ve hatta ne düşünüyor, hayata nasıl bakıyoruz hep ama ama hep biliniyor. Gerçekleştirilen ve geliştirilen tüm pazarlama, satış ve yönetim stratejilerine de aslında artık hep bu açıdan bakmak gerekir. Sosyal Medya konulu yazımda belirtmiştim, tekrarlamak isterim: “Kabul etmek gerekiyor ki bizler artık yalnızca matrisin birer parçalarıyız. Söz konusu matrisin hayalini kuran kişilerin çocuk ve torunları ise bizlerin belki de yeni ya da her daim yöneticileri, bizler farkında olalım ya da olmayalım, kabul edelim ya da etmeyelim. Facebook’ta olmayanların artık günümüzde psikopat ve suç işlemeye eğilimli kabul edilmeleri de bir tesadüf değil bence”.

Ya da gelin biraz tehlikeli sularda gezinelim. Kandil Geceleri mesela. Burada bir şeyi özellikle fikre saygı açısından belirtmeliyim ki bundan sonraki iki paragraftaki hakim düşünce bana internet yolu ile geldi. Yazanı belli değildi bu nedenle sizinle paylaşamıyorum. Açıkçası yazdıklarına imzamı atardım. Kendimce önemli olan ve düşüncelerimi pekiştiren kısmı özetleyerek size sunuyorum.

Din adına geliştirilmiş bu türden kutsal gece ve günler, İslam aleminde büyük bir kabul görmüş durumda. Olmamalı demiyorum. Keşke geliştirilmeseydi hiç demiyorum. Ama gelin madalyona bir de öbür tarafından bakalım. Kur'an'da süreklilik esastır. Kur'an zamanın ve hayatın tamamına hiçbir boşluk bırakmaksızın hakimdir. Zamanın ve mekanın tamamı Allah'ındır. Hiçbir gün ve zaman bir başka gün ve zamandan üstün değildir. Günah ve sevap, hayır ve şer işlendiği zamana ve güne göre ne artabilir ne de eksilebilir. Artma ve eksilme amele göre belirlenmektedir. Hangi zaman diliminde veya günde yapılmış olunursa olunsun o zamanın ve günün yapılan şeyin değerini arttırma ve eksiltme gibi bir özelliği yoktur. Haram olan bir şeyi yapan kimse bunu ne gün ve zamanda yaparsa yapsın haramlığın derecesine etkisi olmaz. Veya sevap olan bir şeyi yapan bir kimse bunu ne zaman ve gün yapmışsa yapsın, zaman ve gün o sevabın derecesini etkilemez.

Araçla amacı birbirine karıştırmamak lazım. Kur'an, başta kadir gecesi olmak üzere Ramazan ayı, cuma günü, Kâbe, Arafat, Mescid-i Haram gibi birçok gün ve mekandan tabii ki söz etmektedir. Ancak, bu söz ediliş söz konusu gün ve mekanların özel ve önemli olmalarından değil bu zaman ve mekanlarda yapılan ibadetler içindir. Yani kutsal olan, Ramazan ayı değil, bu ayda oruç tutulmasıdır. Kutsal olan kadir gecesinin kendisi değil, Kur'an'ın o gecede indirilmiş olmasıdır. Oruçlar başka bir ayda tutulsaydı o zamanda başka bir aya özel anlamalar yüklenecekti ki bu olmamalı. Cuma namazı Pazartesi günü için olsaydı Pazartesi özel olmuş olacaktı oysaki Pazartesi de Cuma da Cumartesi de hep aynı önemde. Yoktur birbirlerinden farkları ne günlerin ne de gecelerin. Kadir gecesinin tek önemi o gecede vahyin gelmiş olmasıdır. Onun bin aydan daha hayırlı olduğunun söylenmesi Kur'an'ın önemini vurgulamak içindir. Yani tabii bence vurgulanmak istenen önemli olanın gün ya da gecenin olmadığı Kur’an’ın olduğudur”.

Ramazan ayında eğer alışveriş merkezlerinde öğle yemekleri yenilebiliyorsa ve yemeklerini bitirenler koltuklarını iftar için ötekilere değil, kardeşlerine, komşularına, arkadaşlarına, sevdiklerine devredebiliyorlarsa o ülkede hem denge sağlanmış demektir ve hem de verilmek istenen doğru aktarılmış. Ülkemiz inancın her bir derecesinin yaşanabildiği bir ülke olduğu için değerli, özel ve tektir. 11 ay içki içip Ramazan ayında içmeyen niceleri vardır aynı namaz kılmayıp bu kutsal ayda niyetlenenler gibi. Hac görevini sürekli ötelerler ama zekatlarını hiç aksatmazlar. İçimiz iyidir ve genelde sevgi doluyuzdur. Dinimizi farklı farklı derecelerde uyguluyor olsak da yoktur aslında birbirimizden çok farkımız.

Doğum günleri de yine bence sembolik günlerdendir. En azından benim için bir nevi hesap günüdür. Kendimi sorguladığım, geçen bir senenin muhasebesini yaptığım bir gündür. Aklımdan geçirdiğim düşünceler, vermiş olduğum ya da vereceğim kararlar, sürdürdüğüm, dört elle tutunduğum hayatım, tercih ederek, sözde bilinçli bir şekilde girdiğimi sandığım yollar, benimle, gerçek nüvemle, hani bir an yüz yüze geldiğim ama sonra hemen korkarak arkalara ittiğim gerçek benimle ne kadar uyumludur onları tartarım.

Hayat durmuyor ve kimseyi beklemiyor. Zaman kaybetmeden tadını çıkarmalıyız. Bunu yaparken de sapla samanı, araçlarla da amacı birbirinden ayırmalı ve bize empoze edilen kalıplar yerine bu kalıpların ardında yatan felsefeyi iyice düşünmeli ve dahası uygulamalıyız. Sevgililer Günü evet benim için önemlidir. Ama Sevgililer Günü aynı aynı Anneler Günü ve Babalar Günü gibi yalnızca yılda bir defaya özel değildir benim için. Eşime yani biricik sevgilime her an bir sürpriz yapabilir her an bir hediye alabilir ve her an yemeğe çıkarabilirim. Bunları yapmak için illa o günün gelmesini beklemem gerekmiyor. Annemle de babamla da sebepsiz yemeklere çıkarız. Onlara yine hediyeler alıp güzel sözler söylemem için Mayıs’ın 2.haftasını ya da Haziran ayını beklemem gerekmiyor. Cumhuriyet’in ne kadar önemli olduğunu bilip ona göre hareket etmem için Ekim’in sonunun gelmesini de beklemiyorum. 14 Şubat’da evet briç oynadım. Çok da keyif aldım. Eşim biliyorum ben keyifli bir gece geçirdiği için çok mutlu oldu. İşte bence Sevgililer Günü ruhu burada yatmakta yoksa alınan bir kaç kalpli çikolata da değil.

 Daha önceden yazmışımdır, biricik oğlum bizim aile için Şaşkın Aile diyor. Nedeni ise evde birbirimize sürekli olarak yaptığımız sürprizler ve sonrasındaki şaşırmalarımız. Dilerim kalıplar üstü bir hayatı üstelik bol ve güzel sürprizlerle yaşamaya devam edebilir, şaşkın bir aile olma özelliğimizi sürdürebiliriz. 

12 Şubat 2013 Salı

Galatasaray Üniversitesi: Yanan yalnızca bir bina değildi


Hoşçakalın çocukluk hayallerim, hoşçakalın anılarım


Eşimin içeriden “Galatasaray Universitesi yanıyormuş, hemen televizyonu aç” diye bağırması ile hemen televizyonu açtım. Eşime ve tabii doğal olarak bir çok insana göre yanan Galatasaray Üniversitesi idi oysa benim için yanan üniversite binası değil, yıllarımı geçirmiş olduğum eski lise binamızdı. Yaşadığım acı yanan binanın üniversite binası olması sebebiyle değil, söz konusu yıllarımı geçirmiş olduğum binanın geçmişte lisenin bir parçası olması sebebiyleydi. Tüm Galatasaray kurumlarına can veren bana göre hep lise olmuştur ve  Ortaköy binası Galatasaray Lisesinin tarihten gelen ayrılmaz bir parçasıdır. Bu bağlamda aslında benim için ilk yangın (içimdeki) daha söz konusu binanın üniversiteye tahsis edilmesiyle başlamıştı. Üç sene araştırma görevlisi olarak üniversitede çalışmama rağmen, üniversiteyi Galatasaray Lisesi ruhunun ortağı hele hele bir üst kurumu olarak hiç görmedim, göremedim. Bundan sonrasında da bu fikrimin değişebileceğini pek sanmıyorum.

Ortaköy binası Mektepli olunmaya başlanan yerdi. Galatasaray’ın giriş kapısı, Galatasaraylılığın başladığı okuldu. Türkiye’nin bir çok yerinden gelen çocukların birbirleriyle ilk karşılaştıkları, kaynaştıklı ve Galatasaray kültürünü ilk gördükleri yerdi. Böylesine sembolik olarak büyük anlam taşıyan bir yer, bir yapı bana göre ritüelik bütünlük açısından hep aynı görevi sürdürmeliydi. Yazık ki sürdüremedi.

Çok kaba bir tanımla, bir toplumun tarihsel süreç içinde ürettiği ve kuşaktan kuşağa aktardığı her türlü maddi ve manevi özelliklerin bütününe kültür denmekte. Başka bir ifadeyle kültür, bir toplumun kimliğini oluşturur, onu diğer toplumlardan farklı kılar. Kültür, toplumun yaşayış ve düşünüş tarzıdır. Toplumsal dayanışma ve birlik duygusu, biz olma bilincidir. İnançlar, gelenekler, normlar ve düşünce biçimleri de etkiler bu biz olabilme sürecini, binalar, her türlü araç-gereç ve giysiler de.

Ortaköy binası - kişisel fikrimdir- bir mektepli olarak yaşantımıza, düşüncelerimize, sembolik dünyalarımıza mal olmuş bir kültür parçamızdı. O kadar ki bu kültürel parça hem maddi ve hem de manevi olarak vücut bulmuş bir kültürel zenginliğimiz, bir hazinemizdi belleklerimizde.

Düşündükçe içim burkuluyor, üzülmeden edemiyorum. Yanan bir ev, bir okul, fabrika veya bir tiyatro salonu yerine, zamanına, konu ve koşullarına göre farklı derecede insanları üzebilir. Kişisel olarak, benim için yanan yalnızca bir bina, bir çatı değildi, çocukluk hayallerimdi, anılarımdı, çocukluğumdu, gençliğimdi, camiamız olarak ise tarihimizdi, kültürümüzdü, biz olabilme bilincimizdi. Yazık hem de çok yazık oldu.

80’li yılların ortalarında güneşli bir Eylül Pazartesisinin sabahında babam, annem ve ben ilk olarak bu muhteşem ortama adımımızı atmıştık. Bugün üniversite kantini olan yerde benim zamanımda basket ve voleybol sahaları bulunmaktaydı.İşte boğazın hemencecik yanı başında, bu sahaların üzerinde, bayrak direğinin hemen altında sıraya soktular bizi. Anne ve babalar kenarda, setin hemen üstünde kümelenmiş bize bakıyor ve el sallıyorlardı. Hepimiz artık onlardan uzakta yeni bir hayata başlıyorduk. Yeni, yepyeni bir dönem bizler için başlıyordu. İyi şeyler olacağını daha hissedemeyecek kadar küçüktüm. Hemen hemen tepkisiz sağa sola bakıyor, zaman zaman annem ile babama el sallıyordum. Daha sonra herkes sıralar halinde sınıflara çıkarıldı. Bugün yanan binaya girişim de sıradaki diğer çocuklarla beraber ilk o gün olmuştu. Tantanalı saltanat günlerinden günümüze ulaşmış süslü tavan geleceğimizin ne kadar da parlak olacağını müjdeler gibi bize göz kırpıyordu sanki.

Sultan Abdülaziz döneminden mimar Sarkis Balyan tarafından 1871 yılında inşa edilen İbrahim Tevfik Efendi Sahil sarayı 1992 yılında da üniversiteye devredilene artık benim okulumdu, en güzel yıllarımı geçireceğim yuvamdı.

1996 yılında ilk kez şaşkın ve ufacık bir öğrenci olarak girdiğim binaya bu kez koskoca devlerin memuru, Galatasaray Üniversitesinin bir araştırma görevlisi olarak girdim. Girdim de girmesine de bu kez girer girmez heyecan yerine yüreğim burkuldu. Bıraktığım yuvam bir hayli değişmişti. Değişmek zorundaydı belki ama görmeyi umduğum gibi değildi. Sınıfların olduğu kattaki büyük tahta salon birçok bölmeye ayrılmış, odacıklar yaratılmıştı. İlerleyen yıllar içerisinde odalar ve odalardaki silme doluluk daha da arttı. Bizim yasak olmasına rağmen top oynadığımız, masa tenisi oynadığımız yerler artık birer oda olmuştu. Her bir alan, her bir metre kare sinekten yağ çıkarırcasına kullanılır olmuştu.

Zaman geçtikçe öğrenci sayısı arttı ve binalar yetersiz kaldı. Hopppppp hemen 2003 yılında Çırağan Caddesi'nin öteki tarafına Yiğit Okur Kampüsü ve Suna Kıraç Kütüphanesi inşa edildi. Sonra da caddenin iki tarafında kalan okulun iki kısmı 2004 yılında Selahattin Beyazıt Alt geçidi ile birbirine bağlandı. Yangın sonrasındaki elimizdeki tek teselli de ana kütüphanenin caddenin öbür tarafında kurulmuş olması. Bu sayede kütüphanemiz kurtulmuş oldu.

Binaya geri dönecek olursak bu kadar oda ve içindekileri düşündüğümüzde bırakın çekip tehlike yaratabilecek elektrik yükünü, yer çekimine bağlı ağırlık bile tehlike yaratır seviyelere ulaşmıştı. Muhteşem boğaz karşısında kim odası olsun istemez ki! Ya da burada odası olan öğretim üyelerini kim suçlayabilir ki?Kablolar, borular, halılar ile iç içe geçmiş adeta dekoru tamamlar nitelik almışlardı. Tüm bunlara bir de özel sobaları ve su ısıtıcıları ekleyin. Aslında gerek yanan binanın ve yanındaki binaların bugüne kadar yanmamaları mucizeydi.

Sonradan okudum öğrendim, elektrik tesisatı tamir edileli neredeyse 30 yıl olmuş.  Fatih Altaylı ne de güzel yazmış köşesinde “yenilendiği zaman daha bilgisayar hayatımızın parçası değildi. Elektrik dediğin lambaları yakardı. Belki bir-iki de elektrikli aleti. Ona göreydi elektrik altyapısı. Söndürme sistemi zaten hiç olmadı”.

Yangın pompaları yoktu, sprinkler sistemi yoktu, elektrik sistemi yetersizdi. Ne bekleyebiliriz ki? Bizim zamanımızda bile bence çok daha güvenilirdi. Koridorlarda  yangın için, 15-20 tane ip gibi dizilmiş, dışı kırmızı boyalı, içi su dolu , üstü kalasla kapanmış kovalar hazır dururdu. Komedi değil mi ama en azından o zamanlar elektrik yükü yalnızca aydınlatmak için güç harcıyordu.

Fatih Altaylı zaten tek bir cümle ile durumu köşesinden anlatmış: “Öğretim elemanlarının  “Günde birkaç kez sigortalar atardı” cümlesi aslında işin anahtarı gibi”.

Oysaki ölçerek kablolama ve elektik sistemini kurmak, güç dağıtımını bu hesaba göre düzenlemek, kablolamayı özel çelik kanallar içerisinde tutmak bu güzel 150 yıllık binayı kurtarabilirdi.

Bir kaç söz de bu tür eski binaların elektrik ve bilgisayar kurulumlarını yapan profesyonel çözüm ortaklarına. Bu bina bu yükü çeker diye yalan konuşanlar, sözüm sizlere.Yazıklar olsun! 3-5 kuruş için güzelim bina ve bir çok kişinin anısı, geçmişi yok oldu. İçiniz hiç mi sızlamaz sizlerin?

Peki New York İtfaiyesi ile ancak karşılaştırılabilen İstanbul İtfaiyesine ne dememiz gerekir. İtfaiye gelmiş, müdahalede bulunmuş, 'yangın söndü' diye zabıt tutup çıkarlarken; yangın yeniden başlamış. Traji-komik için ne de güzel bir örnek. Benzer durum geçen ay yanan yine tarihi bir bina olan İl Milli Eğitim Müdürlüğü için de geçerli. İstanbul İtfaiyesi'nin yetkinliği olduğunu artık söyleyebilir miyiz?  İki aynı hata ve iki kül olmuş tarihi bina. Aktör ise tek ve aynı. 'Yangın yok' diyor ve arkasından bina yanarak yok oluyor. Umarım itfaiye ile ilgili bir soruşturma başlatılır. Yine sonradan okuduk öğrendik, ahşap binalarda söndü zannedilen yangınlar duvarların içinde ilerleyerek daha şiddetli şekilde yeniden alevlenebiliyormuş. Bu nedenle 5 dakikada söndürdükleri yangını 3-4 saat boyunca soğutma yapmaları ve yangının tamamen söndüğüne emin olmaları gerekmekteymiş. Benim için yeni olabilir ama onlar için böylesi temel bir durumu öğrenmemiş ya da atlamış, unutmuş olabilirler mi?

Peki şimdi ne olacak?

Bir otel olacaktır söylentisidir gidiyor. Hoş öyle bir şey olmayacaktır diye demeç verenler şimdiden oldu. Çok değil yalnızca 300 – 500 metre ilerideki Gaziosmanpaşa İlkokulu yandığı zaman da İstanbul Valisi televizyonlara çıkıp “Okul olarak kalacak. Onarılacak. Açılacak” demişti. Malum onarılıp açılacak denen okul artık DOCO ile THY’nin ortak oteli olarak açılacak. Bu bağlamda bu söylentiyi çıkaranlar çok da haksız düşünmemiş olurlar ama diğer taraftan Galatasaray Üniversitesi kurulurken Fransa Hükümeti’yle yapılan anlaşma gereği “Yıkılan, yanan bir binanın yerine başka amaçla yapılaşma yapılamaz” diye bir madde varmış. Bu maddeden hareketle kolay kolay o bina otele dönüşemez diye düşünüyorum. Tabii sanılanın aksine bir Vakıf Üniversitesi değil devlet üniversitesi olan Galatasaray Üniversitesi için kamu yararına bir nevi el konulup başka bir yere mesela Bahçeşehir’e gönderilebilir de. 

Kişisel olarak eminim ki ilerleyen çok kısa bir sürede camia içindeki tepkiler çok daha rasyonelleşecek ve Galatasaray ismi altında tek bir vücut olunacaktır. Kenetlenme artık opsyonel olmaktan çıkmış zorunluluk haline gelmiştir. Gün birlik, beraberlik ve dayanışma günüdür. Yardım kampanyaları ve farklı farklı grupların görüşmeleri başladı bile. Bina çok kısa sürede küllerinden yeniden doğacaktır.

Bu süreçte önemli olan iyi organize olmak ve süreci iyi yönetebilmektir. Sahip olduğu seçkin insan kaynakları yapısı ile bu süreç çok kolay aşılacaktır. Tüm bu yeniden doğuş için fon bulmak ise bizim camiamız için yalnızca bir ayrıntıdır.  

Cazda “mükemmel bir durumda olmak  - being in the groove ” diye bir deyim vardır. Bu deyim bir topluluğun “ tek bir kişi olarak çalmasını ” anlatır. Bir olabilmektir mükemmeliyet.

Dilerim fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür Galatasaray kimliği etrafında kısa sürede toplanabilir ve tek bir kişi gibi çalmayı başarabiliriz ...

Sarıkırmızı sevgi ve saygılarımla,


5 Şubat 2013 Salı

Mutluluğa yolculuk 6


Senin yaşamını senden başka kimse değiştiremez

Kendine güven bir çok alandaki dengenin anahtarı. Hani boynumuzda asılı olan anahtar vardı ya göremediğimiz, kullanamadığımız işte belki de o anahtarın çok büyük bir bölümü insanın kendisine olan güveni oluşturuyor.  Onu geliştirmek kendimize gelişkin bir hayat sunmamıza hem de çok fazla yardımcı olacaktır.

Kendine güven konusunda hepimiz aynı potansiyeller ile doğarız. Sonra anne ve babamızın, çevremizdekilerin, öğretmenlerimizin, arkadaşlarımızın yorumlarını alırız. Bu yorumların bazıları olumsuz ve bazıları da olumlu olabilir. İşte olur da bir talihsizlik eseri hepsi olumsuz yönde görüş, sitem, ve eleştiri bildirirlerse dikkatimizi kusurlarımıza, hata ve başarısızlıklarımıza çekerlerse o zaman yetersizlik ve özeleştiri duygusu düşünce alışkanlıklarımızda yer alır. Sonunda en ufak becerisizlikler bile bizleri rahatsız etmeye, en önemsiz yenilgiler bile kendimizden şüphe etmemize yol açmaya başlar. Eleştirilerin en önemsizi dengemizi bozar, hatta ve hatta elimizdeki imkanları yitirmemize yol açar. Beyin olumsuz tepki göstermeye çalışır, nöron bağları bağlanmaya başlamıştır bir kere, ne yapsak artık nafile.

Bir su damlasının kumda ilk başta zorlanarak da olsa bir yol çizdiğini düşünün. Ardından gelen damlalar kolaya kaçarak hep bu yolu takip edeceklerdir. Biz başka bir damlanın başka bir yol izlemesini istiyorsak dışarıdan ona destek vermemiz gerekir. Sakın yanlış anlaşılmasın, senin yaşamını senden başka kimse değiştiremez. Gücün de, özgürlüğünde senin için de. Dışarıdan destek damla içindi yoksa biz değişmek istediğimizde bize yardımcı olacak yine kendimizizdir ancak.

Peki ama ne yapmalıyız?

Özgüvenimizi bir anda yükseltecek öyle mucizevi bir çözüm yok maalesef. No pain no gain yine karşımızda anlayacağınız. Çok basit ama bizler için yeni bir şey ile yine de başlayabiliriz. Her akşam on dakikamızı ayırarak geçen günümüzü düşünmek ve yaptığınız ve gurur duyduğumuz 3 şeyi bir kenara not etmek iyi bir başlangıç olabilir. Dedim ya kolaya kaçmak yok. Nöronların iyice bağ yapabilmesi için bu gurur duyacağınız muhteşem üçlüler en az 100 gün (yazı ile yüz gün) devam etmeli. İlle de bir eylem olması gerekmiyor. Gösterdiğimiz ve gurur duyduğumuz bir tepki, yapmış olduğumuz bir jest, bir mimik, bir düşünce, ya da bizleri genelde sinirlendiren bir durumda sakin kalmayı başarabilme hep senin hanene yazabileceğin artılar olabilirler.
 
Verilen görevi küçük bir kartopu gibi görmek de fayda var. Dağın tepesinden bu kartopunu yuvarlıyoruz ve dahası bir süre onunla biz de yuvarlanıyoruz ki zarar görmesin. Sonrası artık kısmet. Kartopu büyür de bizlerin yaşamında olumlu değişime neden olabilecek bir çığ olur ise ne mutlu bize.

Hayatın sizin hayatınız olduğunu ve keyifli geçirmek ya da sıkıntılar içerisinde boğulmanın hep sizlerin birer tercihi olduğu gerçeğini biliniz, hatırlayınız. Hayat bizlerin hayatları. Nasıl olacağına ilişkin kararı da ancak bizler verebiliriz.

Kişilik alanlarınızı yaratın ve sahip çıkın. Bu kadar empati artık fazla. Kurmuş olduğunuz empatinin fazlasının sizden götürdüğünü bilin. Kendinize zaman ayırın. Hobiler edinin. Bol bol hayaller kurun ve bu hayallerinizin peşinden koşun. Kendinizin değerini bilin. Sizden bir tane daha yok bu dünyada. Kendinizi sevin ve dahası gurur duyun ve daha da dahası kendinize güvenin bu güven ilk başlarda size boş bile gelse. Yüz günlük çalışmayı olmadı iki yüz günlere çıkarın dahası bunu hayatınızın bir parçası yapın.

Dibe vurmayı ya da kahkaha atmamayı beklemeyin. Zorunda kalarak bir savunma psikozu ile değil, bilinçli bir seçim bir tercih olarak bu yolculukları gerçekleştirmeğe çalışın. Ulaşılacak yer, ya da hedefin çok da önemli olmadığını bilin, yolculuğun zaten kendisi yeterince heyecan verici. Siz önce elinizdekinin tadını çıkarın. Varılacak limanı düşünerek yolculuğun güzelliğini kaçırmayın.


Yüce milletimizin yetiştirdiği büyük değerlerden olan tanınmış animasyon ve masal kahramanı Pepe’nin de dediği gibi “önemli olan oyun oynamak” olmalı. Sonuçlara odaklanmak yerine içinde bulunduğumuz yolculuğun ve aktivitelerinin tadını çıkarabilmek amaç olmalı. Sonuç için sürecin keyfinden mahrum kalınmamalıdır. Bu yapabilmek için de eeğlenebilmeyi becerebilmeliyiz. Her şeyi ciddiye almayı bırakmanın belki de tam zamanı. Biraz geri çekilin ve bu sınavı bir oyun gibi görün. Ne kaybedersiniz ki? Bunu yaparsam herkesin gözünden düşerim, imajım yerle bir olur, itibarımız beş paralık olur ya da en basitinden utanırım demeyin.  Zaten hayatın kendisi büyük bir oyun değil mi? Kaybedecek hiçbir şey yok, yalnızca deneyimlenecek şeyler var. Rahat olun ve Pepee gibi düşün.

Suçlama, beğenilme isteği, aldatılma, aldatma, parasızlık, aşağılanma, yalnız kalma... Korkuların nedenini bulma yerine bunları yok sayma ve suçu hep başkalarında arama, bu korkuları hep üzerimize çekmekte. Evren bizlere her defasında bu korkuların çok daha ağırlarını yaşatmakta. Ne ekersen onu biçersindir bu gerçek. Ya da başka bir ifade ile hayatı nasıl yaşarsan, hayat da sana onu verir.

Korkularınızla yüzleşin. Derinliklerde sakladığımız ve sevgiyi engel olan korkularımızdan. Bir nevi yapılan bu yolculuk korkularımızın sevgiye dönüştüğü bir sistem aslında. Anahtar kelime ise bu dönüşümde affetmek. Kendimizi ve geçmişimizi affetmek. Derinlere itmiş olduğumuz, sanki hiç yokmuşlar gibi yaşamaya devam ettiğimiz ve içinde öfke ve kin barındıran tüm olayları, tüm yaşanmışlıkları sevgiye dönüştürebilmek için affetmek. Siz de hemen affedin. Sünger çekin ve fabrika değerlerinize geri dönün.

Her defasında “Neden ben” yerine “Ne öğrenebilirim” sorusunu sorun. Subjektiflikten bir parça yukarı yükselin ve resmin bütününü görmeye çalışın. Bakın bakalım bu kötü paketlenmiş hediye ile melekler bizlere nelere getirmiş.

Sizi ruhsal yönden daraltan insanlardan uzak durun.  Sinemaya, tiyatroya, konserlere gidin. Arkadaşlarınızla gezin ve sorunlardan değil, eğlenceli şeylerden konuşun. Bol bol gülün, kahkahalar atmaya çalışın. Bırakın bu sizde alışkanlık haline dönüşsün. Ruhsal sıkıntılarınızın çoğunu yine kendinizin yarattığını bilin. Kuruntulardan kurtulmaya çalışın.Sürekli gelecek kaygısı ile yaşamak yerine anı yaşamaya çalışın. Ne ve kim olursa olsun bırakmayı bilin.En önce sizin geldiğinizi unutmayın.

Mutluluğunuz varsa sıkıca sarılıp nedenini düşünmeden, sorgulamadan tadını hem de sonuna kadar çıkarın. Size heyecan veren, hayatınıza neşe ve anlam katan ne ve kim varsa düşünmeden peşinden gidin hatta koşun.

Hayatın anlamını hepimiz öyle ya da böyle aramaktayız. Şanslı olanlarımız heyecan verici ipuçları bulurken bazılarımız kısa sürede vazgeçebilmekteyiz. Bana göre hayatın anlamı insanın kendisiyle tam anlamıyla barışık bir hayat yaşamasıdır. Barışma çabalarım ve bu uğurdaki yolculuklarım halen devam etmektedir. Bir gün biliyorum, kendimle karşılıklı gelip, gözlerimizin taa içlerine bakıp, huzur, mutluluk ve özgürlük hisleriyle dolu olarak kadeh tokuşturacağız. İşte o gün benim Tanrısallaştığım ilk günüm olacak. Her birimiz ulu bir dağın üzerlerindeki taşlarız. Farklı faklı, çeşit çeşit ama hepimiz o dağı meydana getiren unsurlarız.  Bütünü meydana getiren zerreleriz ve her şeyin en iyisini hak ediyoruz. Yeterki bunu bilelim, inanalım ve buna göre yaşayalım.

Sizlere de bu keyifli ve öğretici yolculukta içten başarılar dilerim ...

28 Ocak 2013 Pazartesi

Mutluluğa yolculuk 5


Platon’un mağarası

Hiç alt başlıktaki terimi duymuş muydunuz?

Değişimin neden bu kadar zor olduğunu anlatan bir terimdir. Çok karanlık bir mağarada doğmuş ve buradan asla çıkmamış insanların mağarayı evrenleri gibi görmeleri, donuk ve hüzünlü olsa da aşina oldukları yeri teskin edici ve rahatlatıcı bir yer olarak görmeleri durumudur. Mağaradakiler dışarıya adım atmayı inatla reddederler. Dışarıyı bilmediklerinden tehlikeli ve düşman dolu yer olarak görürler. Dışarının güneşli, özgürlüklerle ve güzelliklerle dolu olduğunu bilmezler, bilemezler.

İnsan varlığı değişimden, yenilikten korkar ve çoğu zaman çok güç olsa bile alışıldık koşullarda kalmayı, çok iyi tanımadığı yeni bir duruma geçmemeyi tercih eder. Platon’un mağarası gibi. Bugün birçok insan farkında olmadan Platon’un mağarasında yaşıyor. Bilinmeyen karşısında büyük bir korkuları var ve kişisel olarak onları etkileyecek her değişimi reddediyorlar.

Fikirleri, projeleri, düşünceleri  ve en önemlisi düşleri olan insanlar var çevremizde aynı bizler gibi. Bu insanların bazıları bu düşlerini gerçekleştirebiliyorlar bazıları ise bir arpa kadar yol gidemiyorlar.  Düşlerini asla gerçekleştiremiyorlar çünkü doğrulanmamış binlerce korkuyla felç olmuş durumdalar. Adım dahi atamıyorlar. Harekete geçemiyorlar. Elleri ayakları kelepçeli şikayet edip duruyorlar. Bazen kendilerine bazen de etrafındakilere suç bulup, öfkeleniyorlar. Oysa anahtarlar yalnızca kendilerinde. Boyunlarında asılı ama asla ellerine alamıyorlar.

Çocuklar gelişme arzusundadır. Yetişkinler ise değişmemek için ellerinden geleni yaparlar. Unutmayın ki gelişmek istemiyorsak yavaş yavaş ölmeye başlamışız demektir. Ömür boyunca genç kalmak için gelişim göstermeye, öğrenmeye, keşfetmeye devam etmeliyiz. Ruhumuzu körelten alışkanlıkların içine ya da zaten yapmayı bildiğin şeylerin uyuşturan rahatlığına kendimizi kaptırmamalı ve dahası kapatmamalıyız.

Bize ilk adımı atmak zor da gelse, adım attığımız anda işler istediğimiz gibi gitmese de yola öyle ya da böyle bir şekilde çıkmalı ve daha da önemlisi karşılaştığımız problemler karşısında pes etmeyip yolumuza devam etmeyi sürdürebilmeliyiz. Hayat çok ilginç, gizemli, bakir ve henüz kimse tarafından tam olarak nedenleriyle niçinleri ile keşfedilmemiş. Güç anların gizli bir işlevinin olduğu, bizleri büyüttüğü, o anda ender olarak fark edilir. Büyücü kılığına girmiş meleklerin çirkin hem de çok çirkin ambalajlarla özenle sarmış oldukları harikulade hediyeler gibidir deneyimlerimiz. No pain no gain derler ya yabancılar hani bir bakımdan yalan da değil hani. Gel de böylesi bir hediyeyi sıkıyorsa kabul et. Zor tabii, en azından hiç de kolay değil.

Böylesi sınavlarla karşılaştığımızda genellikle öfke ya da umutsuzluk tepkilerini gösteririz. Bize haksızlık gibi gelen kötü ambalajlı hediyeyi haklı olarak reddederiz. Öfke sağırlaştırır, umutsuzluk kör eder. Veeeeee böylelikle bize sunulan büyüme fırsatını da kaçırırız. Kaçırılan fırsatlar sonrasında sert sert darbeler ve yenilgiler birbirini izler. Üzerimize çullanan şey aslında kader değil, mesajını yenilemeye çalışan hayatın kendisidir ama anlayana.

Proust’a göre bir sorunla karşılaşıncaya, bir olay umduğumuzdan farklı gelişinceye kadar, hiçbir şeyi doğru düzgün öğrenmiş sayılmıyoruz.

“ ...Yalnızca hastalık bile, hasta olmadığımız zaman asla farkına varamayacağımız süreçlerin farkına varmamızı, bu süreçlerin ne olduklarını öğrenmemizi sağlar. Her gece doğruca yatağına koşan, uyanıp tekrar ayağa kalkana kadar yaşamdan kopan bir adam, bırakın uyku üzerine büyük keşifler yapmayı, uyku ile ilgili küçücük bir gözlemde bulunmayı bile aklından geçirmeyecektir. Aslında o, uyuduğunun da farkında değildir. Ama birazcık uykusuzluk, uykunun değerini anlamamız açısından yararlı olacak, karanlığımıza ışık tutacaktır. Çok güçlü bir bellek, belleğin işleyişini incelemek için en iyi araç değildir...”

Artık yetişkiniz. Yazgımıza ağlayıp sızlanmak yerine bir şeyler yapma zamanıdır. Mutlu kurban yoktur. Kendimizi farkında bile olmadan kurban yerine koymak en iyi tercihimiz olarak bize görünür bizlere ama başka bir şeyler yapmayı da öğrenmeliyiz. Kurban rolünden kurtulmak istemek ama yerine koyacak bir şey bulamamak işi ilerletmez. Tabiat boşlukları sevmez. Yerine bir şey de koymalıyız. Yoksa değişime direnmeye devam ederiz. Önce yüzleşmek, sonra bir karar vermek ve akabinde yola devam edebilmek. Aksi durumda ölüm döşeğinde “ömrümde hiçbir şey yapmadım, istediğim hiçbir şeye sahip olmadım ama herkes beni nazik buldu” dersiniz. Şanslı iseniz biri bunları duyar, not eder ve kitap haline getirir. Eğer istediğiniz buysa başkalarının hayatlarını yaşamaya aynen devam.

Bazı insanlar tartışmayı pek sevmezler. İşe yaramadığını düşünürler. Karşı taraf için nasılsa anlamazlar, ya da nasılsa ikna olmazlar diye düşünürler. Ya da belki de tembelliklerinden, aman canım ne uğraşacağım derler. Peki ama sebep bunlar değil de ya ödleklik ise? Bazıları ise dişe diş, kora kor (corps à corps) tartışırlar. Düşüncelerini, inandıklarını coşkuyla söylerler. Onlar insanların, onlarla nasıl konuşursak bize onu yansıtan birer ayna olduklarını bilirler aslında. Bizler de işte bu ikinci tip insanlar arasında yer alabilmeliyiz. Senin yaşamını senden başka kimse değiştiremez. Gücün de, özgürlüğünde senin için de. Herkes kadar o yeteneğe ve potansiyele sahipsin aslında. Yaşamına sahip çık. Potansiyelini sakince kullanmasını bil. En azından bunun için bir uğraş ver. Einstein’ın sözünü de mutlaka hatırlamaya devam edelim: “Aslında herkes dahi olabilir. Ancak bir balığın yeteneğini ağaca çıkması ile ölçersiniz hayatı boyunca kendisinin aptal olduğunu düşünecektir.” .

Elde etmeyi öğrenmek için insanları ikna etmek, cüretkar olmak, deneyimlerde bulunmak, fikirlerini uygulamaya koymak, düşlerini somutlaştırmak gerekir. Bugün sana baskı yapan ve seni tamamen hapseden bu kölelik zincirini parçalamak gerekir. Hayatını yaşayabilmek adına özgürleşebilmen gerekir. Tüm bunlar için işte neler yapmalısın bir sonraki yazının içeriği olacak. Umarım keyif alıyorsunuzdur. Artık mağaramızdan güneşli, mis kokulu dışarıya çıkma zamanıdır.

Tadını çıkarmanız dileklerimle.