Bu Blogda Ara

hayatın anlamı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayatın anlamı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2014 Salı

Küçük, miniminnacık bir dağ olabilme arzusu

Bugüne kadar sizler ve kendim için 200’e yakın yazı yazmışım. Fena sayılmaz hani. Eskiden olsa çok daha fazla yazabilecek konu bulabilir ve çok daha fazla yazı yazmış olabilirdim ama günümüzde size sebeplerini önceki bir çok yazımda açıkladığım üzere bir çok konuyu yazmamayı tercih ediyorum. Bu durumda da yazacak çok fazla konu bulamıyor ve eskisi kadar üretken olamıyorum. Sizi yazılarımdan mahrum bıraktığım için çok üzgünüm J Ama bazen işte hiç beklenmedik bir olay, duyduğum biz söz, okuduğum önemsiz bir haber, hatta içtiğim bir kadeh şarap size yazacağım yazı ile ilgili bir tetik vazifesini görebiliyor. Bu sabah da öyle oldu. Arkadaşım hafta sonu bir filmin fragmanını seyretmiş ve çok beğenmiş. Beğenmekle kalmamış, benimle paylaşmak da istemiş. İyi ki de istemiş, sayesinde bu yazıyı yazıyorum.

Film henüz vizyonda değil. Bradley Cooper’ın bir filmi. Ben kendisini çok beğenirim. Yakışıklıdır, tatlı bir kişiliktir. Kendisi neden bilmem bana hep içimizden biri gibi gelmiştir. Kısacası kendisini ve filmlerini samimi bulurum ve genel kanım filmlerini hep beğeneceğim yönündedir. Yönetmen ise o eski bir cowboy, o yaşlı bir kurt, o kirli biri Harry, o İyi, Kötü, Çirkin’nin hayatta kalan tek üyesi (iyiler hiç ölmez), o 60'tan fazla filmde oynayan sıra dışı bir aktör, o 30 filmi yönetmiş ve en iyi yönetmen Oscar'ını kazanmış bir yönetmen,o yedi çocuk sahibi bir dev, o Clint Eastwood. Filmin ismi ise American Sniper.

Film Irak’da geçiyor. Çatının üstüne tüm teçhizatı ile kurulmuş bir sniper (Bradley Cooper) etrafı gözlüyor. Çarşaflı bir kadın ve ufacık oğlu sokağa çıkıyorlar. Çarşaflı kadın sanki evin içinde, kimse görmeden veremezmiş gibi, dışarı çıkar çıkmaz, alenen sokak ortasında, çarşafından bir bomba çıkarıp çocuğa veriyor. Çocuk hızla bir yöne doğru koşmaya başlıyor. Hayatta ve filmlerde bazı şeyleri görmemeliyiz, görsek de zihnimizde proses ettirmemeliyiz, yoksa ne hayattan ne de filmlerden keyif alabiliriz. Ben de bu sahneyi, çarşaflı kadının heyecanına kapılıp ne yaptığını bilmemesine verip, mantıklı kabul ediyorum. Bizim Bradley amirlerine ne yapayım diye soruyor heyecan ve aceleyle. Aldığı cevap bu yazının yazılmasına neden olan cevap oluyor: It’s your call.

Çocuk hızla koşuyor ve bir süre sonra menzil dışına çıkmış olacak. Taşıdığı şey ise oyuncak bir kamyon değil, arkadaşlarına zarar verebilecek paylayıcı bir madde. Bir yandan geçmişi geliyor aklına, ufak bir çocuk onun da hayatında var ve bir takım acılar. İzleyici için neler yaşadığı net değil ama ortada ufak çocuklu bir dram yaşandığı kesin. Yani bizim keskin nişancı için çocuk figürü çok önemli. Kesik kesik ağlayan bir kadın, feryat eden başka bir kadın, ölüp tabutlara konulmuş Amerikan askerleri sahneye gelip gelip yok oluyor. Çocuk bir yandan koşmaya devam ediyor. Arkadaşları tamam zarar görmemeli ve görevini yapmalı ama diğer taraftan vuracağı ufacık bir çocuk. Olan zaten hep onlara olmuyor mu? Fragman bizim Bradley’in ne yaptığını göstermeden bir son buluyor. Ya ateş edip vuracak ya da gitmesine izin verecek. Ya ufak bir çocuğu kendi elleri ile öldürmeyecek, yaşamasına izin verecek ve belki bu nedenle bir çok arkadaşının ölümüne neden olacak, bir çok çocuğu babasız ve acılar içinde bırakacak ya da daha gençliğini bile görmeden, ana kuzusu bir oyun çocuğunu, neden taşıdığını ve neler olabileceğini bile anlamadan adeta oyuncak gibi taşıdığı şey yüzünden toprağın altına gönderecek. Ne düşünürseniz düşünün, kim olursanız, hangi taraftan olursanız olun çok zor bir karar. Tamam adamların orada ne işi var diyebilirsiniz ki bence haksız olmazsınız ya da bu zihniyet zaten bu duygusal yanı yumuşak bir karın olarak kullanıyor diyebilirsiniz. Yazının konusu siyasi olmadığından bu yorumlara pek değil hiç girmeyeceğim. Beni ilgilendiren kısım insanoğlunun sınırları. Saniyeler içerisinde böylesi bir karar verip uygulamaya geçirmek zorunda olan biri(leri) de benim gibi nefes alıyor bu hayatta. O(nlar) da yaşıyor, konuşuyor, yemek yiyor, içip, uyuyor bu hayatta, benim gibi osuruktan tayyare hayatlar yaşayanlar da.

Ben hemen hemen her gün sanki çok anlar ve başarılı olacakmışım gibi dolar endeksine, dolar ve euro kurlarına, altının hareketlerine bakarım. Grafikler vardır değişimleri gösteren, saatlik, günlük, haftalık, aylık. Detaya ne kadar inerseniz testere gibi görüntüler elde edersiniz. İnişler, çıkışlar vardır kısa vadelerde. Ama zaman ölçeğini biraz arttırırsanız iniş ve çıkışlar hemen hemen düz bir çizgi halini alır, değişim sanki yokmuş gibi. Fragman sonrası neden bilmem aklıma hemen bu grafik geldi. Benim hayatım ve ben de yarattığı etkiler dakikalık grafikler gibi. İnişler ve çıkışlar oluyor ve bu değişimler beni ziyadesiyle etkiliyor. Kendi adıma ülen ne zor bir hayatım var, ne zor kararlar almak zorunda kalıyorum diye aklımdan geçiriyorum. Zaman zaman yaşadığım zafer ya da pişmanlıklarımla geçmişte, zaman zaman ise endişe ve umutlarımla gelecekte yaşıyorum, ama çoğu kere hep atlıyorum şimdi de olmayı. Bazı adamlar ise hep şimdide olmak zorundalar. Onların gözüyle benim hayat grafiğim sabit düz bir çizgi. Yatay görünümlü bir gün sonu hareketi gibi. İniş de yok çıkış da. Ölmüş bir hayat grafiği gibi. Ama yine de onlar gibi hızlı ve böylesi zor kararları, üstelik bu kadar kısa bir zaman içerisinde almak istemezdim.

Kuzeyimizde, güneyimizde ve maalesef içimizde ne dramlar yaşanıyor. İnsanlar neler çekiyorlar. Bizler eve gelip, duşlarımızı alıp, istediğimiz yemekleri, sıcacık evlerimizde yerken, onlar ölüyorlar. Su bulamıyorlar, üşüyorlar, kafaları kesiliyor, vuruluyorlar, parçalara ayrılıyorlar. Birbirlerinden koparılıyorlar. Yaşam hakları ellerinden alınıyor. Allahım ne büyük bir acı! Birilerinin gizli planları, ajandaları gerçekleşecek diye düşünülmeyen, umursanmayan ve yok olup giden nice canlar. Yalnız savaş da değil. Hastalıklardan, kazalardan ölen nice başka insanlar. Şükretmeliyiz. Allaha dualar etmeliyiz. Endişe diye gördüğümüz, dert diye inlediğimiz, sıkıntı diye içimizde büyüttüğümüz nice şeyler bir çok insan için günün sonundaki yatay hareket grafiği gibi. Allah dağına göre kar verir derler. Ben küçük, miniminnacık bir dağ olduğum için çok ama çok mutluyum. Egosal bir düşünce ile büyük bir dağ olmayı aklımdan bile geçirmek istemem. Sınırlarımı biliyorum ve onun içinde mutlu ve huzurlu olmaya çalışıyorum. Son zamanlarda bir de bunlara şimdi’de kalmayı eklemeye çalışıyorum ama bu başka bir yazının konusu olacak. İnsanları ve kendimi suçlamamaya çalışıyorum. Olacak olan zaten bir şekilde oluyor. Kendime acımıyorum ve kurban rolünü de üstlenmiyorum. Başıma gelenleri kabul etmeye çalışıyorum. Mümkün olduğunca tevekkel olmaya çalışıyorum. Çünkü önemli olanın başıma gelen şeylerin olmadığını ama onlara karşı nasıl tavır takındığım olduğunu biliyorum. Zaman zaman başarıyorum bu şekilde davranmayı ve olmayı zaman zaman ise başaramıyorum ama denemeye hep devam ediyorum.

Ne zaman başımıza ne geleceğini bilemiyoruz. Günün sonunda yataylaşacak konular için üzmeyin kendinizi. Etrafınıza bakın ve yaşadığınız için, sevdiklerinizle birlikte olduğunuz için, duş alıp, yemek yiyebildiğiniz için şükredin. Şükredecek nice konularınızın olması dileklerimle ...

29 Eylül 2014 Pazartesi

Kırmızı

Gerçek şarapta, sağlık suda adlı yazım bakın nasıl başlıyordu: “8000 yıl! Günümüze kadar ulaşabilselerdi (bu kadar yıllandırılması tabii ki imkansız ama bir de olsaydı tadından içilmezdi herhalde), ilk şarapların yaşı bu olacakmış. İşte böylesine eski , böylesine kadim bir dostluğu var insan ile şarabın. Tarihi dile kolay 8000 yıl öncesine dayanan şarap, insanların sevinçlerine, hüzünlerine, sofralarına karışıp günümüze kadar gelmiş, kendisine apayrı bir kültür yaratmış. O kadar ki şarap adeta bir tutkuya dönüşmüş, özel günlerimizde, sevdiklerimizle paylaşacağımız yemeklerde, sanatın tüm dallarında, efsanelerde, tarihi güzelliklerde görebilir olmuşuz. Benim kendisini gördüğüm yer ise genelde hatta sürekli ve yalnızca yemek masasının üzeri olmakta. Geçen akşamda bu kadim dostla beraberdik”. Bu girişten anlayacağınız üzere ben yine yeniden ve özellikle bu aralar oldukça sık beraber olmaya başladım bu sıkı ve candan dostla.

Bilenler bilir, bilmeyenlerde bu vesile ile öğrenmiş olsunlar ben şarabı çok severim. Evet itiraf ediyorum onunla beraberim ve birlikte çok mutluyuz. Düzeyli bir ilişkimiz var. Tamam rakıyı da, votkayı da ve hatta viski ve burbonu da çok severim ama şarabı diğerlerinden bir başka severim. Şarabı özel kılan, diğer eski dostlardan ayıran önemli bir özelliği vardır: Şarap yalnızca tüketilen bir içki değil yaşayan bir organizmadır. Bizim gibidir. Topraktan gelir bir kere. Etrafındakiler üstüne titrerler. En iyi zamanda toplanması için büyük uğraş ve emek sarf edilir. Üzümlerde boş durmazlar bu arada. Topraktan her bir aromayı almak için suffer ederler. Büyük bir dikkatle toplanıp, çeşitli işlemler ile senin için büyümeye, güzelleşmeye, olgunlaşmaya başlarlar. Yalnız senin için. Kendisini sana saklar. Toprakla bir olduğu andan senin onun tadına bakana kadar ki zamanlarda üzümün ve sonrasında şarabın hep tek bir amacı vardır: senin için en iyi olmak. Başka kim ya da ne senin için bunları yapabilir ki? Sana saygısı, hürmeti vardır. Seni admire eder. İşte bu nedenle üzüme, şaraba saygı vardır, hürmet vardır. Karşılıklıdır bu ilişki. Rakı mesela o da candır, o da üzümdür ama rakı olsun, viski olsun değil mi ki damıtılırlar ruhlarını kaybederler. Kimlikleri yok olur.

Şarap dikkat edin her ortam ve zamanda hep başrolü kapar. Rakı sofrasının ana konusu rakı değildir (çok severim o ayrı) ama şarap severler şarap içecekleri zaman ana konu her zaman şarap ve türevleridir. Şarap kendisi hakkında konuşturtur. Yaşadığınız bir şarap gecesi de dikkat edin unutulmazdır, yıllar geçse de hep hatırlanır. Pahalı hem de çok pahalı olanları da vardır, ucuz sofra şarabı olanları da. Alışkanlığı vardır, ritüeli vardır: zengini de içmeden koklar, fakiri de. Şarap yalnızca bir içki değildir, bir sanattır, hayatın kendisidir. İlişkilerin nasıl olması gerektiğini gösterir bir modeldir. Başarıdır şarap. Mutluluk ve huzurdur. Arkadaşlıktır, dostluktur şarap ve büyük bir adanmışlık. Başlı başına bir hobi, bir uğraştır. Neredeyse sınırsız seçenekleri, sınırsız tatları vardır. Aynı insanlar gibi. Türlü türlü, cins cins insanlar olduğu gibi her damağa, her bütçeye, her kişiye uygun binlerce şarap vardır. Aynı markanın aynı kupajı bile senelere göre farklılık gösterir olgunlaşan insanların değişimi gibi. Hayattır, insandır şarap. 

Eski çağlardan filozof bir ağabeyimiz şarap yoksa aşk da yoktur demiş. Ne de güzel demiş. Aşk’tır şarap. Ben şarabı içmesini de çok severim, yaratmış olduğu büyülü kültür ve felsefe içerisinde kaybolmayı da.  Bir geçmişi vardır şarabın. Toprakta başlayan, fıçıda devam eden ve şişede seninle buluştuğu ana kadar süre gelen bir geçmişi. Açmazsan eğer bir geleceği de olacaktır elbet. Belki çok daha olgunlaşacağı, çok daha lezzetli olacağı bir geleceği ama belki o gelecekte sen olmayacaksındır. İşin ilginci zaten o noktada şarap zaten senin için değil onu içecek olan için kendini hazır etmiş olacaktır. İnsanlar genelde geçmiş pişmanlıklarını ve gururlarını ve gelecek endişe ve planlarını yaşarken ıskalarlar asl olan, önemli olan şimdiyi. Sen şarabı içtiğin anda senin için de şarap için de şimdi yaşanıyordur. Şimdiyi yaşamaktır şarap.

Şirketten bir arkadaşım ile laklaklık ederken ortak noktalarımızdan birinin şarap olduğu ortaya çıktı. Zaten sonrasında da hemen ister istemez çok samimi olduk. İtiraf etmek gerekir ki benden çok ama çok üstün şarap konusunda. Siz bakmayın ortak zevk dediğime, benim adeta bu konuda yol göstericim olmuştur zaman içerisinde. Hemen hemen her gün illaki bu konudan konuşmuşluğumuz vardır. Yapmış olduğu bir bağ gezisi sırasında bana da denemem için bazı şaraplar almış kendisi. İçlerinden bir tanesi de Chamlija Şaraplarının Merlot’dan ürettiği Kırmızı adlı şaraptı. Firmanın sahibi ve kurucusu sıkı bir şarap sever olan Mustafa Çamlıca. Ne zamanki büyük başarılara imza atan insanlar aynı adanmışlığı hobileri için de gösteriyorlar ortaya büyük ve çok başarılı işler çıkıyor. Mustafa Çamlıca aynı zamanda Ernst & Young Türkiye Ülke Başkanı. Düşünün; dünya çapında, yaklaşık olarak 140 ülkede faaliyet gösteren uluslararası bir denetim ve danışmanlık hizmetleri firmasının, Türkiye’deki birinci adamı olma başarısını gösteren bir adam, ayaklarını uzatıp yan yatmak ya da güneyde denize girip bronzlaşmak yerine şarapçılıkla uğraşmış ve ortaya muhteşem bir butik şarapçılık firması ve muhteşem şaraplar çıkmış. Saygı duymamak, gıpta etmemek elde değil. Hayatın %10'u başımıza gelenler, diğer %90'ı ise bizim bu başımıza gelenlere nasıl davrandığımızla gelişir derler. Nasıl davranma konusunda üstat farklılığını ortaya koymuş.

Ben normal şartlarda bu şarabı hemen açmaz, biraz daha bekletirdim. Arada bir şarap dolabımı açar, bu şişeye bakar hatta konuşur, severdim. En uygun zamanın gelmesi için bir işaret beklerdim. Sanmayın ki çok pahalı bir şarap. Arkadaşın dediğine göre şarabın üzerinde fiyat etiketi bile yokmuş ve çok sembolik bir rakama adeta hediye edilmiş bu ve arkadaşın kendisi için aldığı şişe. Peki neden mi daha beklerdim? Ya da neden bu şarap bu kadar önemli? Bir kere bu kadar saygı duyduğum kişi bu şarabı kendisi için evet yanlış okumadınız yalnız kendi ve dostları içsin diye üretmiş. Kimseye de satmıyormuş. Yalnızca Rouge (fransızca kırmızı demek) diye bir restorana o da aynı adı taşıdığı için veriyormuş. Hani elini öpene veriyor derler ya o hesap. Açıkçası ben de bu nedenle bu şarabı çok merak ediyordum. Eşim Istıranca diye aynı firmanın başka bir kupajını açacakken kaza ile bu şişeyi açıp karafa koymuş. Eve geldiğimde (genelde içmeden önce 1 saat kadar şarabı havalandırdıktan sonra içmeyi tercih ediyorum) yanlış şişenin açıldığını görünce ister istemez çok üzüldüm ama olmuşa çare olmadığından beklediğim işaretin aslında bu olduğuna inanmayı tercih ederek keyif almaya çalıştım. Ama ne keyif almaktı inanamazsınız.

Ben normalde aynı gece tüm şişeyi bitirmek yerine yarım şişe içip ikinci yarımı bir sonraki geceye saklarım. Hem vücudumu yormamış olurum ve hem de alkolün etkilerini minimuma indirmiş olurum. Eskiden çok iyi içerdim. Marifet olsun diye yazmıyorum ama içtikçe eğlenir, eğlendikçe içerdim. Bu döngü geç saatlere kadar değişik değişik mekanlarda devam edebilirdi. Güzel çok güzel günlerdi. Şimdilerde ise eskilerin tek bir mekanında içtiğim miktarı içtiğim zaman maymunlaşıyorum. Bir yorgunluk, bir uyku durumu oluyor ki inanılmaz. Eğlenmek yerine uyumak ister oluyorum. Kafamı kaldıramaz oluyorum. Durum böyle olunca keyiften çok eziyet haline dönüşüyor içki içmek. Bu nedenle artık çok daha az içiyorum. Yaşlanıyor muyum, değişiyor muyum, günlük hayat beni çok mu yoruyor yoksa hepsi mi bilemiyorum. Neyse biz yeniden Kırmızı’ya geri dönelim. Amacım yine yarım şişe açıp bırakmaktı ama öyle olmadı, olamadı. Ne ben onu bırakmak istedim ne de o beni. Muhteşem bir şarap olmuş Kırmızı. Çok ama çok beğendim. Genç bir şarap olmasına rağmen tanen hiç yoktu. Ben ki Merlot’ya mesafeli yaklaşırım bu Merlot meğer ne kadar hatalı olduğumu gösterir nitelikteydi. Alkol dengesi olsun, içimdeki zerafeti olsun, gerek burundaki ve gerekse tadımdaki aromalar olsun tek kelime ile muhteşem bir lezzet şöleniydi. Bir kaç kadehi düşünün Mustafa Çamlıca’nın şerefine içtim.

Bu sıralar başka Kırmızı ve hatta Kırmızılar nasıl bulabilirim onun hain planlarını yapmaktayım. Dün akşam anı ve lezzet keseme Kırmızı’yı dahil ettim. Benim için çok büyük bir kazanç oldu. Darısı diğer renklerin başına.

Sevgi ve saygılarımla,



4 Ağustos 2014 Pazartesi

Tatil Köyü yerine huzurlu bir köy tatili ...

Yonca Lodge


Bizim evde her sene aynı telaş, aynı endişe ve aynı koşuşturmalar olur her bir tatil öncesinde. Sene de bir kere gidildiğinden olsa gerek, iyi olmalıdır, ekonomik olmalıdır, kolay gidilebilmelidir, denizin dibi olmalıdır, çok sıcak ve çok soğuk olmamalıdır. Sırayla ve üşenmeden bir çok alternatif değerlendirilir ve genelde bu kıstaslara uygun birbirinin aynı, ya da hadi benzer diyelim, yerler tercih edilerekten aynı tatiller yapılır çoğu sene. Artık şaşırmayacağınız üzere çoğu yere eşim karar verir. Nedeni benim pasif hareket ediyor olmamdan ziyade, bir de tatilde olası yanlış bir tercihten ötürü dırdırlanmasının önüne geçmektir. O seçer ve tüm sorumluluk onun olur. Ben genelde hem parayı öder ve hem de elimdeki ile mutlu olmaya çalışırım. O ise beğenmediği bir şey olursa, kendi tercihine bile laf atmaya devam eder. Çok keyifli anlardır öylesi anlar. Bir nevi kendi kendisiyle çarpışıyordur ve yenen olmayacaktır. Uzun bir seyir zevki anlayacağınız. Eşimin tüm organizasyonu üstlenmesinin bir diğer artı yanı ise tüm organizasyonu, santim santim onun yapması, onun planlamasıdır. Ben amaç denklemini kurarım ve yaklaşık bütçe ile olmazsa olmazları belirlerim. Gerisi onun işidir. Uçak ve otel rezervasyonları, bavulların hazırlanması, gerekli olan alışverişler,  gidilecek yerde yapılacaklar, ilgili transferler... Biliyorum hayatım çok zor ama alıştım artık. Beni dert etmenize gerek yok.

Bu sene eşim kendini aştı. Çok iddialı ve damdan düşer gibi olacak biliyorum ama tüm senelerin uzak ara en güzel tatilini yaptırdı bizlere. GÖCEK ADASI: SEN KALK, CENNETTEN KOPUP BURALARA GEL ... yazımı okumuş olanlarınız bu adayı hatırlayacaklardır. Bu muhteşem adada çok keyifli anlarımız olmuştu. Eşim aradı, taradı ve sonunda bir nevi içinde yaşanabilecek, kalınabilecek bir Göcek Adası buldu bizlere. Size kişisel ve şiddetli bir tavsiyede bulunmak istiyorum: Bütün işlerinizi bir kenara bırakın, artık yapmayın, ya da en azından ara verin ve kalkın Fethiye yakınlarındaki Yonca Lodge’a tatil yapmaya gidin. Hani yeryüzündeki cennet sözü sanki bu şirin yer için söylenmiş. En son ne zaman yalnızca siz istiyorsunuz diye bir şey yaptınız? Bu yere zaman kaybetmeden yalnızca siz istiyorsunuz diye gidin. Kendinizi şımartın ve gidin.

Küçük hem de çok küçük ama öyle bir şirin öyle bir güzel ki, kolay kolay ayrılmak istemeyeceksiniz. Hani anlatılmaz yaşanır derler ya kaldığımız yer işte böyle bir yerdi. Ne kadar anlatsan o dinginliğini, o huzur veren ortamını, sakinliğini, güzelliğini anlatamam. Ben böylesi huzur dolu, sakin ve bir o kadar güzel bir tatil çok uzun bir süredir yapmamıştım. Bir kere her yer yeşillik ve ağaçlık. Çeşme’de arkadaşlar kavrulurken, biz Fethiye’de hadi o kadar geldik bari bir denize girelim diyorduk. O kadar ağaçlık ki sıcaklar gelip size ulaşamıyor bile. Tesis ağzına kadar dolu olsa bile ancak 36 kişi kalabiliyor tüm tesiste. Toplamda hepi topu 14 oda mevcut. Buna karşılık her yer hamak dolu. Kumsalda pavillon’lar var ki bir de beleş. Tatil köylerinde terbiyesizler, buraların kullanımını ayrı ücretlendiriyorlardı. Burada ise sebil. Beğenmedin git diğerine yerleş, olmadı eşin birine sen diğerine yerleş. İdeal durum bu aslında, böylelikle sessizliğin tadını çıkararak, dırdırdan uzak kitap okuyabilirsin ama her idealin aslında çoğu kere içinde ütopyayı barındırdığı gibi bu da gerçeğe çok uzak bir durum. Ama işte başarabilsen bu imkan bile var düşünün artık.

Her yer tavuk, ördek, kaz, horoz ve civcivlerle dolu. Kedi ve köpek olmazsa tabii ki olmaz. Onlar da vardı. Tam yanımız sazlıktı mesela. Sazlıkta kurbağalar, değişik değişik ses çıkaran börtü böcekler. Tam bir görsel, duyusal ve ruhsal şölendi. Hep tatil köyüne gitmeye alışık olan bizler, belki de ilk defa köy tatili yapıyorduk hayatlarımızda. Alışık değildik ama pek sevdik. Gerek temizlik, gerek ilgi ve alaka, gerek konum, gerek denizi ve havuzu ve gerekse ücreti bakımından dört dörtlüktü.

Bir kere tüm yemekler için kullanılan malzemeler bizzat yanınızda gördüğünüz bahçelerdendi. Roka salatası istiyorsunuz mesela, gidip toplayıp yapıyorlar. O gün tutulan balık varsa akşam balık siparişi verebiliyorsunuz. Ama dert etmeyin hemen yanınız bahçe olduğundan tabii ki aç kalmıyorsunuz. Ev yapımı bir elma-ayva reçeli vardı ki, yok böyle bir şey, ilk tadımımla beraber inanın lezzetinden ve bu tadın içimde oluşturduğu mutluluktan bir anda gözlerim doldu. Hem ağladım, hem yedim, hem ağladım, hem yedim. Ben bunu kaldığım günlerin tamamında hep yaptım. Eşim bir ara yeter demese bu eylemi yapmaya devam edecek ve her gün ayrı bir kavanozu bitiriyor olacaktım.

Siz akşam yemeklerini, ya da kahvaltıları kumlara basarak yemenin keyfini hiç tattınız mı? Düşünün güzel soğuk bir beyaz şarap, yanında deniz mahsulleri ile dolu bir masa, aileniz ile birlikte, kumlara basarak, dalgaların sesi altında yemek yiyorsunuz. Ya da denizden yeni çıkmışsınız ve masa hazır sizi bekliyor. Üzerinize bir şeyler giyip öğle yemeğinizi kumsalda, ağaçların altında yine kumlara basarak ve soğuk bir bira ile birlikte alıyorsunuz. Hele ki kahvaltılar. İnsanın hemen sabah olsun da yeniden yemeğe başlasam dedirten bir ziyafet, adeta bir şölen. Önce bir deniz sefası ve sonra kurulanıp kahvenizi yudumlamaya başlıyorsunuz. Kahvenin çekirdekleri hemen yanı başınızda çekiliyor ve hazırlanıyor. O kadar taze ve bir o kadar leziz. Şaraplar Antalya yöresinden benim her zaman için bayıldığım ve severek tükettiğim Likya şarapları. Cabernet’si, Merlot’su hepsi bizimleydi. Biralar Tuborg, normali de var malt olanı da. En önemlisi her daim buz gibi. Rakı olarak Yeni Rakı’da mevcut, İzmir de. Ben Yeni Rakıyı tercih ettim. Hep tatil köylerindeki düşük kaliteli içkileri bilen bir kişi olarak daha ne olsun diyor insan. İçtikçe içesi geliyor doğal olarak. Yemek servisleri bile ağırdan ağırdan yapılıyordu. Sanmayın ki yetişemediklerinden. Şehir hayatın koşuşturmasına ve telaşına inat servisler özellikle yavaştı. Bizlere içkilerimizi yudumlayıp, tadına vararak sohbet etme şansı veriyorlardı sanki ve kasıtlı olarak. Ne mi yaptık? Durmadan denize girdik, bir o kadar da yedik ve içtik. Bol bol sohbet ettik. Her şeyden evvel çok iyi ağırlandık. Bizler orada müşteri değil misafirdik. Bunu gerçek anlamda bizzat hissettik, yaşadık. 

Gelen herkesin herkesle muhabbeti,selamlaşması vardı. Huzur ortamı öyle bulaşıcıydı ki, geldikten bir kaç sonra aura renginiz bile değişip, ermiş bir insanın olgunluğuna eriyordunuz. Yüzlerde bir tebessümle ortamın tadını çıkarmaya başlıyordunuz. Yerlisi, yabancısı herkes huzur potasında eriyip, yenileniyordu. Belki şaka gibi gelecek ama sanki herkes, herkesle beraber tatile gelmiş gibiydik. Sanki bir olmuştuk. Öylesi bir huzur ve dinginlik. Ben daha ne yazabilirim ki bunun üstüne.

Oğlum bulunduğumuz süre zarfınca neredeyse hiç denizden ve havuzdan dışarı çıkmadı. Denize de doydu, güneşe de. En azından belli bir süreliğine. Bütün gün boyunca tüm enerjisini harcadı durdu. Tüm senenin pineklemesini bir kaç günde üzerinden attı. Akşam yemekleri sonrasında ise hemen uyuyakaldı her defasında. Biz de eşimle birlikte bilgisayardan daha önceden yüklediğimiz diziyi seyrettik akşamları.

Bu tatil bize çok iyi geldi. Dinlendik, eğlendik, bol bol yedik ve yüzdük. Ne stres kaldı, ne sıkıntı, ne de telaş. İhtiyacımız fazlasıyla varmış. Oğlumun bu süre zarfında, gözlerindeki mutluluk ve ışıltı ise paha biçilmezdi. Anı kesemize bir kaç gün daha atıverdik. Ne mutlu bizlere ve daha nicelerine ...

10 Haziran 2014 Salı

Yazmadım, yazamıyorum ve en kötüsü yazmak istemiyorum ... Ama bir sorun neden ...

Bir süredir yazı yazmıyorum. Yazamıyorum. İçimden gelmiyor. Gördüklerim, duyduklarım, okuduklarım, şahit olduklarım yalnızca insanın içini karartan cinsten. Hep gri. Böylesi bir ortamda yazamıyorum. Yazmak dahi istemiyorum. Oysaki yazacak, sizlerle paylaşacak konular da çıkmıyor değil aslında. Mesela oğlum daha altı yaşına bile girmeden, yemekhanede, bir çok kişinin içinde, ilk evlenme teklifini etme medeni cesaretini gösterdi. Bunu doyasıya yazmak isterdim ama böylesi bir ortamda bu güzelliği kirletmek istemiyorum. Dilekler tutuyorum, dualar ediyorum ama hala bir gelişme yok. Griliklerden karanlıklara doğru büyük bir hızla yol alıyoruz gibime geliyor. İçim sıkılıyor, daralıyorum ve en kötüsü çözüm yolu bulamıyorum. Rüzgarda savrulan kuru yaprak misali yalnızca nefes alıp vermeye ve sorumluluklarımı yerine getirmeye çalışıyorum. Sonrasının ne olacağını bilemeden, tahmin bile edemeden ve hatta fikir bile üretemeden yaşamanın dayanılmaz ve katlanılmaz ağırlığını yaşıyorum.

Evlenmeden önce yalnızca ben vardım ve yalnızca kendime karşı sorumluydum. Karışanım çok fazla yoktu. İstediğim kararları alabiliyor, istediğim şeyi yapıyor ya da yapmıyor, dilediğim hayatı olabildiğince yaşıyordum. Ülke şartlarının değişmesi yalnızca beni etkileyebiliyordu. Sonra eşimle tanıştık ve hayatımızın bundan sonraki bölümünü beraberce yürümeye karar verdik. Artık hem kendime ve hem de eşime karşı sorumluydum. O bir yetişkindi. Ona karşı ya da ondan sorumlu olmak zor değildi, hatta bilakis keyifliydi. Sonra bizler için tüm zamanların en mutlu olayı gerçekleşti ve oğlumuz katıldı aramıza. Artık yeni, yepyeni ışıltılı bir dönem başlamıştı bizler için. Baba olmak zordu ama anne olmak çok daha zordu. Sürekli oğlumuz odaklı bir hayat sürmek, onun mutluluğu, huzuru, alışkanlıkları için sürekli düşünüyor, çaba sarf ediyor olmak, yemeklerini, kitaplarını, oyuncaklarını düşünüyor olmak ve üstelik tüm bunları hayatının her bir anında yapmayı sürdürmek yıpratıcı ve zor bir işti. Soluk almak istediği anlar/anlarımız çok oldu. O günler de artık çok şükür çok gerilerde kaldı. Orta yolumuzu bulmuş ve ona göre yaşamaya başlamıştık.

Bugünlerde ise orta yolumuz biraz sarsılmaya başladı. Biz bugüne kadar orta yolu hep aile içine göre tasarlamış, içsel dinamikleri esas kabul etmiştik. Oysaki yadsınamaz bir çevre faktörü de vardı hayatlarımızın içinde. Oğlum artık anaokuluna gidiyor. Yalnızca Eylül ayı sonrasında doğmasından sebep çok şükür ki 2 sene daha yuvada kalıp öyle okula başlayacak. Geleneksel olsun modern olsun, tüm çocuklar büyüyorlar. Kimisi başarılı oluyor kimisi daha az başarılı oluyor. Ben oğlumun her zaman aynı diğer tüm aileler gibi mutlu, huzurlu ve belki de en önemlisi özgür olarak büyümesini istedim ve bu dileğim ve isteğim hala da devam etmekte. Bununla beraber hani sanki devam eden güneşli hava yerini parçalı bulutlu bir havaya bırakmış gibi son zamanlarda. Tamam yağmur yok çok şükür ama nemi oldukça hissediliyor artık.

Eğitim alanında olan değişiklik ve belirsizliklerden kişisel olarak sıkıntı, üzüntü ve tedirginlik duymaktayım. Düz liselerin bir anda İmam Hatip okullarına dönüştürülmeleri, eğitim sistemindeki son anda ve bir çok parametre düşünülmeden gerçekleştirilen oldu bittiler, sınavlarda bir biri ardına yaşanan güven erozyonları ve sorumluların yerlerini hala koruyabilmeleri, alışılagelmiş düzenin anlatılmadan ve belki de çok irdelenmeden değiştirilmesi bunlardan yalnızca bir kaçı. Müfredat olayına hiç girmeyeceğim bile. Toplumsal yaşamdaki ayrışma ise tüm zamanların en tehlikeli boyutunda. Beraber çalıştığım, sabahları selamlaştığım kişilerle arkadaş ve akrabalarımla farklı hayalleri kurmaya başladım artık. Alkollü içkilere birbiri ardına yapılan vergi zamları bir grubu çok memnun ederken bir grubu sıkıntıya sokmakta mesela. Asl olan seçimdir, demokrasidir diye bağırıp dururken asl olanın özgürlük olduğunu hep atlar olduk. Günlük hayatın stresine, çalışma şartlarının her geçen gün biraz daha da zorlaşıyor olmasına, hayat pahalılığına, kalabalıklığa, stresten kaynaklı kabalık ve hoyratlıklara hiç girmiyorum bile.

Sıkıntılı hem de çok sıkıntılı bir dönem geçirmekteyiz. Suriye’de yaşanan trajedi maalesef artık bizim sınırlarımızda, bizim içimizde. Patlayan bombalar, yok olan semtler, yitip giden canlar. Artık yalnızca birer istatistiki bilgi gibi geçmeye başlamaları tüylerimi ürpertiyor. Korkuyorum. Her an her şeyin olabilme ihtimalinden korkuyorum. İster demokrasi tutkunu ülkelerin Irak ve Bosnova’da unuttukları insaniyetlerini aniden hatırlamaları diye düşünün, ister adı konmamış bir enerji savaşı deyin ister gizli ajandalı bir komplo teorisi diye düşünün. Sebep ne olursa olsun savaş artık bize de sıçramış gibi. Umarım yanılıyorumdur, umarım bu son olur ama korkuyorum işte. Zavallı Suriye halkı aynı Irak’ta olduğu gibi yalnızca bir piyon gibi ölümü beklemekte. Vurulacaklar ve cansız olarak yere düşecekler. Eşleri, dostları, çoluk çocukları arkasından belki ağlayacaklar belki de ağlamaya bile fırsat bulamadan tarih sahnesinden onlar da çekilecekler. Bu kadar mı değersizler? Evet bu kadar değersizler. Birileri sahip olduğu vatandaşını düşündüğünden ve o vatandaşının daha iyi koşullarda yaşamasını istediğinden onları bu kadar değersiz görebilmekte, yok kabul edebilmekteler. Karışıklık işine yaradığı için karışıklığı yaratanlar mı daha suçlu, yoksa onların ağına düşüp karışıklık için tetik çekenler mi daha suçlu benim için hiç önemli değil. Önemli olan birileri yalnızca birileri daha refah içerisinde yaşasınlar diye ölmekte. Ben de onlar gibi olma şansızlığına erişmek istemiyorum. Görünen kötü bir gidişata doğru yol aldığımız. Yurt dışı dinamikleri anlayacağınız pek parlak değil. Yanı başımızda savaşlar çıktı çıkacak. Bizim etkilenmememiz söz konusu bile değil.

Yine Jean Jacques Rousseau ve yine o muhteşem sözü: “Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..." Ya da yine Voltaire ve yine onun muhteşem sözü: “ Senin düşüncelerine katılmıyorum ama düşüncelerini özgürce ifade edebilmen için hayatımı bile verebilirim”.

Korkusuz, güvenle ve başkalarını olumsuz olarak etkilemeden dilediğimce yaşama özgürlüğüm yitip giden bir özgürlüğüm. Yitirmek istemiyorum ama yaşadığımız dönem ve şartlarda gerek yurt içi ve gerekse yurt dışı denge ve dinamikler sanki buna engel olmaya başlayacakmış gibime geliyor. Kendim için tabii ki korkuyorum ama eşim ve oğlum için olan korkum çok daha ağır basmakta. Oğlumuz hayatının daha çok başında. Onun güzel bir hayat yaşamasını istiyoruz. Potansiyelini en yüksek düzeyde kullanabilmesini istiyoruz. Yapmak istemediği şeyleri yapmamasını istiyoruz. O her şeyin en iyisini hak ediyor. Bize düşün ise bu ortamı ona elimizden geldiğince sunabilmek yalnıza. Kabul edelim ya da etmeyelim evrim düzeni içerisinde ön planda tutulması gerekli olan hep gelecek kuşak oluyor.

Belki sürekli olarak bununla yatıp bununla kalkmıyorum ama acı haberleri okudukça, değişimleri gördükçe kendimi çok çaresiz hissediyorum. Hala çözüm bulmamış olmak da içimi daraltıyor. Enseyi tamam karartmak istemiyorum ama çok geç kalmadan da onların ve tüm sevdiklerimin güvenliği, sağlık, mutluluk ve huzuru için kendimce bir yol bulmalı daha huzurlu hissetmeliyim diye düşünmeden de edemiyorum işte. Çözümler ancak başka baharlarda bulunabilecek gibi. Bugün elimde kalan yalnızca dileklerim, umutlarım ve tabii bir de dualarım.

Olaylara ve yaşantılarımıza bir üst ölçekten baktığımızda sıkıntı yine devam etmekte: Daha önceden yazmıştım, hatırlayanlarınız belki vardır. Farkında olalım ya da olmayalım başkalarının tasarlamış olduğu hayatları yaşamaktayız. Yani aslında bırakın hayatlarımızı beyinlerimiz bile özgür değiller. Bugün maalesef tüm gençlik ve hatta neredeyse tüm toplum depolitize edilmiş durumda. Dahası olmamış olanlar da sindirilmiş, sessizleştirilmiş durumda. Tüketime odaklanmış, kaliteli kitap, şiir ve müzik yoksunu bir toplum hedeflenmiş ve kötüsü başarılmış durumda.

Tüm dünya için cahilleştirme, sıradanlaştırma ve bizimkine ilave yeşilleştirme gayet başarılı bir şekilde uygulanmış ve uygulanmaya her daim devam ediliyor. Kimseler kafasını kaldırmasın, farklı yollara sapıp, hayaller kurup, bu düzenden ayrılmaması için günlük bazen ufak bazen ise yüksek dozlarda endişe kapsülleri verilmeye başlanmış. Yalan değil hepimiz geleceğimiz için endişeliyiz. Geleceğimizi garanti altına almaya çalışıyoruz. Çocuklarımız için en iyi okulları seçmek için uğraşıyoruz. Yılda zaten bir kere tatilim var, en iyisi olmalı diyoruz. İyi bir evde oturmak, güzel eşyalar sahip olmak istiyoruz. Çeşit çeşit markalar için harcadığımız zamanları ve paraları düşünün. Endişe, sürekli endişe şırınga ediliyor bizlere. Hayatlarımız endişelerimizi gidermek için yaptığımız uğraşlarla geçip gidiyor. Kullandığımız arabanın markası, evimizin bulunduğu semt, çocuğumuzu gönderdiğimiz okul bizlerin başarısını ölçer kriterler olmuşlar. Tek kriter maddiyat nasıl olabilir? Kriterler bu olunca bir optimizasyon da sağlanamıyor işte. Varımızı yoğumuzu çocuğumuzun okuluna gömüp yalancı bir fedakarlığın sağladığı his ile kendi mutluluklarımızı minimize edebiliyoruz. Oysaki amaç ailenin mutluluk optimizasyonu olması gerekmez mi? Yaratılan kişisel milatlar içimizdeki bu eksikliklerden değil mi? Kaçımız aslında aldığımız bir gömlek, gittiğimiz bir kurs ya da okuduğumuz bir kitap ile yeni bir başlangıç yapmak istiyor ama her defasında aslında duvara toslayıp kendimizi kandırdığımız gerçeği ile yüz yüze gelmiyoruz.

Düşünün ki sosyal medyayı kullanan bizler, ne zaman ve neden nickname kullanacak kadar çekingen ve mesafeliyken bugün bu kadar tüm hayatımızı paylaşır ve dahası paylaşmaktan keyif alır ve bunun için çaba sarf eder olduk? Aslında her birimiz büyük bir oyunun yalnızca küçük birer parçalarıyız. Biliyorum kulağa çok komplo teorisi gibi geliyor ama aslında amaç hiçbir zaman bizim sisteme ulaşmamız olmamıştı, sistemin bize ulaşabilmesiydi. Bugün artık kullandığımız sosyal medya ve medyayı kullandığımız araç ve gereçler sayesinde, ne içiyor, ne tüketiyor, hangi kitapları okuyor, ne zaman nereye gidip, ne kadar kalıyor, ne konuşuyor ve hatta ne düşünüyor, hayata nasıl bakıyoruz hep ama ama hep biliniyor. Gerçekleştirilen ve geliştirilen tüm pazarlama, satış ve yönetim stratejileri aslında hep iplerimizi tutanların menfaatlerine. Bir kaç hareketle altın düşebiliyor, borsa çıkabiliyor, Araplar baharlaştırılabiliyor, depremler olabiliyor, nükleer denemeler yapılabiliyor. Bizler mi? Kaptan mı? Yok canım, bizler yalnızca piyonlarız. Kabul etmek gerekiyor ki bizler yalnızca matrixin birer parçalarıyız. Söz konusu matrixin hayalini kuran kişilerin çocuk ve torunları ise bizlerin belki de yeni ya da her daim yöneticileri, bizler farkında olalım ya da olmayalım, kabul edelim ya da etmeyelim.

Dünyada en çok kullanılan ilacın bir anti depresan olduğunu biliyor muydunuz? Depresyon ve stres dolu hayatlar yaşamaktayız ve bulabildiğimiz tek çözüm maalesef kimyasallar.

Toplumumuzda bugün nice Spartacusler, nice Voltaire’ler mevcut. Eskinin kişilerden gerçekleştirilen ve tüm topluma mal olan kıvılcımları bugünün erkleri tarafından maalesef parlamadan söndürülüyor. Nasıl mı? Az önce bahsettiğim endişe kapsülleri ile. Nice Spartacus’ler daha arenaya bile çıkamadan sıradan bir Roma askerine dönüşüyor. Bu dönüşüm o kadar başarılı ve bir o kadar sistematik ki takdir etmemek ve kaderimiz için acı duymamak içten değil.

Kendimi düşünüyorum mesela. İçimde biliyorum ve hissediyorum 1000 Spartacus yatıyor. Bir kalksa ne de güzel olacak ama sürekli pinekleyip duruyor işte. Kaldır kaldırabilirsen. Miskin miskin tembellik yapıyor zar. Ne Voltairevari düşünceler gelip geçiyor. En az Da Vinci kadar mühendis olduğumu da biliyorum. Buradaki en az kelimesi sonrasında da ufak at da civcivler yesin demek istedim bir anda. Ama işte ne bedenen ne de ruhen rahatlayıp da fikirlerimi hayata geçiremiyorum, hatta çoğu kere fikirlerimi odaklamayı bile başaramıyorum. Ben de Newton gibi ağaç altında yatıp, keyif çatmak ve bir şeyler keşfetmek isterdim. Ya da ne bileyim hamamda keyif yapıp, sonrasında Evreka diye bağırarak koşup çıkmak isterdim.

Bir şeyler keşfedebilmek için çalışmanın, öğrenmenin, deneyimlemenin, yaratıcı olmanın yanı sıra ruhsal ve fiziksel bir detox da gerekiyor bence. O kadar yorulmuş, o kadar kirlenmiş, o kadar stres yüklüyüz ki yeni bir şeyler ortaya çıkarıp, fikirler geliştiremiyoruz atamıyoruz. Daldığımız, bizi sürekli tüketen, alışageldik hayatlarımızı yaşamaya devam ediyoruz.

Yazılarımı takip edenlerin hatırlayabileceği üzere; hava kabarcıkları benim sevdiğim ve sürekli kullandığım bir tamlamadır. Azot sarhoşu olduğun zaman yön duygun yok olur ve yüzeye çıktığını sanarak derinlere doğru gitmeye başlarsınız. Yanlış yola hem de çok yanlış bir yola sapmak bu olsa gerek. Zaten bu duruma derinlik sarhoşluğu da denir. Deep blue filmini seyredenler ne demek istediğimi hemen anlayacaklardır. Güzel bir filmdi. Tek kurtuluş hava kabarcıklarının gittiği yöne gitmek olmalı ki çoğu kere maalesef bu sarhoşluğu yaşayanlara sanki hava kabarcıkları derinlere gidiyormuş gibi gelir. Yani yanlış yol karşına doğru yol olarak çıkar. Bir kaç metre yükselsen zaten sorun kalmayacak, sarhoşluk pat diye yok olacak, şaka gibi bir şey ama kabarcıkları takip etmez de yükselmezsen derin mavi ebedi istirahat edeceğin yer haline gelir bir anda.  İşte bu nedenle zor ve ters bile olsa kurtarıcıdır hava kabarcıkları. Diyeceğim o ki hayatlarımızda hava kabarcıkları bile kalmamış adeta bizlere yol gösterici ve dahası kurtarıcı.

Çok şükür ben ve ailem sağlıklıyız, para kazanıyoruz, işte ve evde belli bir seviye mutlu ve huzurluyuz da daha ne olsun diyoruz ve aynı hayatı, bizim için tasarlanmış olan hatayı yaşamaya devam ediyoruz.  Sonrasında da işte sessiz çığlıklarımız sağır duvarlardan yansıyıp ve tekrar yansıyıp  ve hatta tekrar yansıyıp duruyor hiç durmadan. Birbirinin kopyası olan evden işe, işten eve günlerimizi bozup bozup harcıyoruz. Monotonluğun ve sıradanlığın dayanılmaz hafiflik ve gücü karşısında ezilip tükeniyoruz, yok oluyoruz, makinalaşıyoruz.  Aynı yerden alınan sebzeler, sürekli tercih edilen aynı veya birbirinin benzeri tatil mekanları, aynı sınıf arabalar,birbirinin kopyası benzer hayatlar. Her birimiz birer makine aksamı olup çıktık, her geçen gün birbirimize biraz daha çok benzemeye başladık. Her şeyin nedeni endişe topları nedeniyle arayışlarımız ve amaçlarımızda zaten hep aynı: Güvenlik ve Garanti. Stres yüklü, yılgın ve yorgun hayatlar ve karşılığında kısıtlı seçenekler ve zincirlenmiş beyinler. Bir t-shirt ve kot giyip Starbucks’a ya da Caffe Nero’ya oturmak, amaçsız saatlerce boş boş yürüyebilmek, geleceği en azından bir saat olsun düşünmemek öyle kolay değildir, en azından alışılmadıktır. Ben demiyorum bahçelerdeki sularla dans edip ıslanalım, elbiselerle denize atlayalım ya da saatlerce balık tutup, kumsallarda gitar çalalım. Ben yalnızca zincirlerimizi ve zorunlu dayatılan şeylerden bir an olsun uzaklaşabilelim diyorum. Tek ihtiyacımız olan şey aslında özgür olabilmemiz.

Ne zamandır istediğim bir eve taşınmak, yine istediğim bir hayatı yaşamak istiyorum ama iş ciddi planlamaya gelince hemen bu hayallerime bir son veriyorum. Başlıyorum elimde olanların artılarını yazmaya. Hayalini kurduklarımın birden hiç düşünmediğim kadar eksileri gözümün içine kadar girmeyi başarıyor. Üzümün sapı, armudun çözü derken bir anda mevcut sisteme yine dönüş yapıp duruyorum her seferinde. Amaç, hayal, istek, donanım tabii ki olmalı ama başka bir şey daha olmalı. Başlayabilme cesareti. İlk adımı atabilme çılgınlığı.


Endişe kapsülü problemini incelediğimiz zaman aslında problemin ikiye ayrılması gerekliliği de ortaya çıkıyor: Toplumsal ve bireysel etkileri. Toplumsal etkilerinde ilk göze çarpan başarıyla uygulanmış ayrıştırma ve yok etme stratejisi. Aynı geçmişe sahip insanlar bile ayrıştırılabiliyorlar. Tarih boyunca insanlığı birleştirmek için ortaya çıkan dinler, ideolojiler ve felsefe akımları bile başka bölünmelere, başka kamplaşma ve kutuplaşmalara, yeni yeni kavga ve uyuşmazlıklara yol açmışlardır. İlahi güce inanan çeşitli dinlere mensup olanlar, mabetlerini ve kutsal kitaplarını farklılaştırmışlar, bununla da yetinmeyerek, mezarlarını bile ayırmışlar, cennet ve cehenneme bile kimin gideceğini söyleme cesaretini göstermişlerdir. Daha ne kadar ileri gidilebilir ki! Keşke bu oyunlara hiç gelmemeyi başarabilsek.

Bireyselliğe bakacak olursak herkesin hayatı benzer de olsa, şartları ve sahip oldukları açısından kendi mikro dünyamız da kendine göre. Bu nedenle herkes kendisi için en iyi yolu yine kendisi bulacaktır. Burada önemli olan nokta endişelerimizin yol açtığı hayat tarzlarımızı hata olarak görmememiz gerekliliği. Daha doğrusu bunun alışkanlık mı tercih mi olduğunu fark edebilmemiz gerekliliği. Her sabah uyandığımızda bu tercihle uyanıyor ve bizim için en doğru olanın bu olduğuna karar verebiliyorsak sorun yok aslında. Yok eğer uyuşmuş olduğumuzdan neden bu tercihi bile yaptığımızı unutup aynı ezbere hayatı yaşıyorsak bir problem olduğunu bilin o zaman.

Kilit farkındalık noktanız ise hayalleriniz olsun. Eğer hayalleriniz var ise doğru yoldasınız demektir. Unutmayın ki tercihler hep üç boyutludur. Tercih varsa hayal de olmalı. Hayal yoksa artık uyuşmuşluktan bu hayat devam ediyordur. Tercihlerimin hayal dünyama giden yollar olması benim sürekli dileklerimdendir.

Bununla beraber siz siz olun kişilik alanlarınızı yaratın ve sahip çıkın. Kurmuş olduğunuz empatinin fazlasının sizden götürdüğünü bilin. Kendinize zaman ayırın. Hobiler edinin. Bol bol hayaller kurun ve bu hayallerinizin peşinden koşun. Kendinizin değerini bilin. Sizden bir tane daha yok bu dünyada. Kendinizi sevin ve dahası gurur duyun. Mutluluğunuz varsa sıkıca sarılıp nedenini düşünmeden, sorgulamadan tadını hem de sonuna kadar çıkarın. Size heyecan veren, hayatınıza neşe ve anlam katan ne varsa düşünmeden peşinden gidin hatta koşun. Unutmayın bu dünyaya yalnızca bir kere geliyoruz.

Hayat bizlerin hayatları olmalı. Nasıl olacağına ilişkin kararı da bir başkası bizim adımıza değil, ancak bizler verebiliriz. Her vazgeçiş bir devrimdir. Kabullenmeyin, devrimci olun. Sahip olduklarımız bize değil,bizler onlara sahip olalım. Tüm endişeleri gelişmemiz için gerekli olan hediyeler olarak görün, onları reddetmeyin, görmemezlikten gelmeyin, sevgi ile kabul edin. Cesaretle yüzleşin. İçinizdeki güce ve nüveye güvenin ve vasatlaşmayın. Kimsenin hayallerinizi yok etmesine izin vermeyin. İrade gösterin. Hayatınızın gidişatını elinizde tutun, kaptan olun, kendi kendinizin efendisi olun. Ancak ondan sonra toplumsal düzelme başlayabilir.

Dilerim yapmak istemediklerimizi yapmak zorunda kalacağımız günleri hiçbir zaman yaşamayız ...








29 Nisan 2014 Salı

Gerekli mi yoksa gerekli değil mi? İşte büyün mesele bu!

Takip edenlerin hatırlayacağı üzere geçen sefer ki yazı konum Kadim Teknik’lerdi. Yazımda da belirtmiş olduğum üzere aslında ben bu teknikleri seven bir kişiydim. Peki ama söz konusu bu teknikleri seven bir kişi olarak neden ben eleştirisel bir yazı yazma ihtiyacı duymuştum? Yararı evet bunca zamandır dokunmamıştı ama neden sadece bu muydu benim için? Buraya bir mim koyun geri döneceğim.

Eşim bu sıralar sesli makalelere taktı. İşi güç yokmuş gibi evde, arabada sürekli sesli makaleler dinleyip duruyor. Üstelik bir de ingilizce dinliyor. Daha da üstelik bir de anlıyor ve bana tavsiyelerde de bulunuyor. Ben tabii hemen kolaya kaçıp bana Türkçe özet geçebilir misin diyorum ama pek işe yaramıyor. Geçenlerde tavsiye ettiği konulardan bir tanesi Essentialism di. Dağda, bayırda kulaklıkla bunu dinlemeyeceğimi bildiğinden de bana yazılı bir kopyasını verdi. Okudum ve anladım, üstelik oldukça ilgimi de çekti. İlgimi çekti zira hemen hemen aynı sayılabilecek benzer düşüncelerimi önceki yazılarımda paylaşmıştım. Adam aleni bir şekilde beni kopyalamış sanki. Eşim bu sıralar bu konuya iyice taktığından Greg McKeown adlı bir yazarın Essentialism: The Disciplined Pursuit of Less adlı kitabını okuyor. Çok havalı bir ismi var değil mi? Bitirsin, şansım varsa özetini ondan alır ve sizinle paylaşırım, eğer bunu başaramazsam ben de okurum (ama anlar mıyım onu şimdilik size garanti edemiyorum) ve yine sizinle paylaşırım. Ben daha sizler için ne yapabilirim ki!

Yine de konu hakkında size fikir vermek adına gerek kendi fikirlerimden, gerekse makaleden harmanlanladığım bazı noktaları sizinle paylaşmak isterim. Ama öncesinde sizlerle daha önceden paylaştığım ve konuyla direk ilgili olan bazı düşüncelerimi yinelemek isterim.

“ ... Orijinallikten her geçen gün biraz daha fazla uzaklaşıyoruz. Sıradan, sıkıcı ve daha az çekici insanlar oluyoruz her geçen gün biraz ve biraz daha. Nedeni belki bizzat bizleriz, belki bilinç altlarına sürekli olarak verilen mesajlar, belki de artık varlığını kanıksadığımız ve bizi her gün biraz daha öldüren stres dolu yaşamlarımız. Öyle ya da böyle monoton, orijinallikten yoksun hayatlar yaşıyoruz çünkü sahiciliğimizi yitirdik. Biz olmayı bıraktık. Artık beğenilmek her şey oldu. Nasıl göründüğümüz, ne olduğumuzdan çok daha önemli bir hale geldi. Algı her şeydir artık yalnızca bir pazarlama terimi olmaktan çıkıp bizzat hayatlarımız oldu. Dönüşüme uğradık ve başkaların beğenileri üzerine yeniden ve yine yeniden ve hatta yine yeni yeniden şekillendik ve biz kalamadık, bunu başaramadık. Olmadı işte. Artık düşüncelerimiz bile bize ait değil. Düşüncesi olmayan adamın hiç bir fikri olabilir mi? Fikri olmayan adamın karar vermesi hiç mümkün olabilir mi? Resmen beyinlerimiz uyuşturulmuş bir durumda. Çok acı ama gerçek biz yavaş yavaş her geçen gün biraz daha yok oluyor.

Anne baba onayı, TV’nin hayali kahramanları gibi yaşamayı istemek, arkadaş beğenisi, moda takibi her şey olabilir peşinden gittiğimiz. Önemli olan kendimiz olmayı başarabilmek. Sevdiğin işi başkaları beğenecekler diye değil, sen huzurlu olacaksın diye en iyi şekilde yapabilmek. Eşini başkaları seni takdir edecek diye değil, içini ısıttığı için seçebilmek. Bazıları seni beğenecek, takdir edecek bazıları da beğenmeyecek, takdir etmeyecek. Doğrusu kelimesi belki çok iddialı olabilir ama normali de bu zaten. Doğa tek tip çalışmaz, doğa da özgünlük, farklılık vardır. Günümüzde ise görsellik hiç olmadığı kadar önemli oldu. Organik pazardaki bir elma kadar olamadık.

Günümüzde artık beğenilmek üzere kararlar alınıyor, seçimler yapılıyor. Ne oldu kendi arzularımıza? Sahi onları diğerlerinden ayırabiliyor muyuz yoksa çok mu geç kaldık? Kendi hikayelerimiz unutuldu ya da günümüz şanslıları için zaten hiç olmamışlardı. Seçimlerimiz hep beğenilmek, onaylanmak ya da puan almak üzere. Başkalarının beğenileri için kendimizden uzaklaşıyoruz. Hepimiz güzel ve bir diğerimizin aynı, doğal olmayan elmalar gibiyiz. Ne acı ki üç aşağı, beş yukarı yok gerçekten de hiç bir farkımız ... ”

Hepimizin en azından çok büyük bir çoğunluğumuzun bu hayatta da tek bir gayesi var: Çalışmak. Daha çok çalışmak. Kazanmak, daha çok kazanmak. Para ve hep biraz daha fazla para. Hep ve sürekli çok işimiz var deriz, işlerimiz hiç ama hiç bitmez. Öyle bir dünya ki her şeyi sürekli yapmak için didinir dururuz. Sürekli bir çabalama, durmak bilmeyen ve dahi bitmeyen denemeler. Sizce de tam bir delilik değil mi bu? Dünyaya sahi bunun için mi geldik? Durmadan çalışmak ve daha çok çalışmak ve elde etmek ve sonra daha çok elde etmek için mi?

Dünya öyle bir hale getirildi ki her bir olayın sonunda büyük bir başarı beklenir oldu. Artık bir adım geri çekilmeli ve şunun farkına varmalıyız: Her şey önemli değildir. Hayat hep aynı ve üst düzey önem içeren bir biri sıra aktivitelerden oluşan bir döngü değildir. Hiç bir zaman da olmamıştır. Önemli olanları tabii ki vardır ama önemsiz olanları da vardır. Önemsiz olanlar için gerektiğinden daha fazla zaman lütfen harcamayın. Dahası böylesi şeylere olduklarından daha fazla anlam katmaya çalışmayın. Hayat birbirinden güzel yemekler içeren bir büfe değildir. Sizin için önemli ve lezzetli olan yemekleri bulun , görün seçin. Seçici olun. Hayatınızda öncelikleriniz olsun. Her şeyi iyi yapmak zorunda da değilsiniz. Sizin için önemli olanları seçin ve onlara zaman harcayın. Toplumda genel kabul görmüş, yazılı olmayan bir hiyerarşi vardır. Kariyer başarıları, eğlence ve zenginlik hep üstlerdedir. Aile, sağlık ve dinginlik ya da kişisel gelişimler hep daha geridedirler. Kariyer başarıları şüphesiz ki çok önemlidir ama aile ile ilgili konular paha biçilmezdir. Bu benim görüşüm ve önceliklendirmem de buna göredir. İşim için ailemi ikinci plana asla atmam. Sizin de öncelikleriniz olsun ve ona göre bir hayatı kendinize seçin.

Sürekli bir şeyler yapmak zorunda da değilsiniz. Bir şeyi yapabilme imkanınız varsa mutlaka yapmalısınız aldatmacasına kapılmayın. Paris’te mutlaka Louvre Müzesini görmeliyiz. Hatta tüm bölümlerini görmeliyiz. Erkenden orada olmalıyız. Eiffel’e çıkmazsak olmaz. Saint Germain’de kahvemizi mutlaka yudumlamalı, Saint Michel’de gezinti yapmalı, Place d’İtalie de zaman geçirmeliyiz. Peki ama neden? Şart mı tüm bunları yapman? Zorunluluk mu? Biz sırf gezmek zorunda kalacağız diye balayında yurt dışı opsiyonunu elemiştik. Oysaki bir İtalya Toscana ne de güzel olurdu. Ama o zamanlar başka bir havalardaydık. Şansın varsa kullanmalısın. Sahi gerçekten de kullanmalı mısın? Aptal olma, şans kapına ancak bir kere gelir sakın atlayayım deme. Oldu canım. İlla hepsini görmen gerekiyor mu? Onu gördün, burayı gezdin, madalya mı takacaklar sana? Her şeyimiz check atmak için. Hata yapıyoruz. Bu amansız koşuşturma yerine, otur bir kahvede ve geleni geçeni seyret, tatlının, kahvenin ya da şarabının tadını çıkar. Bırak görmeyiver Louvre’u. Fırsatın varken asıl kaçırmaktan korkmamalı ve bunun aslında bir şans olduğunu bilmelisin. Aslında kaçırdığını düşündüğün şeyler sayesinde sana ayrılan zamanın ve rahatlığın bir şans, bir fırsat olduğunu bilmelisin. Bizim için keyifli olanı (ve bizleri mutlu eden) yapmalıyız. Check için değil keyif için yaşamalıyız. Tekrar mim koyduğum yere geri dönecek olursam, belki de söz konusu eleştrisel yazımı kendime kızdığım için (yalnızca check atmaya yönelik hepsini yapmaya çalıştığım için) yazdım.

Diğer bir konu ise bir önceki konunun türevi aslında. Sahip olmakla ilgili. Bir şeye sahip olmadığımız zaman, o şeye, onun vereceği mutlak değerden çok daha fazla anlam yüklüyoruz. Bir şeyi yapamadığımız zaman o yapamadığımız, ya da o göremediğimiz, ya da o yiyemediğimiz şey birden çok daha önemli bir hale geliyor. Bir şeye sahip olmadığımız zaman onu olduğundan çok daha değerli hale getiriyoruz. Oysa bunu yapmak başlı başına bir hata.

Bir gün hepimiz öleceğiz. Hayatlarımızdaki tek gerçek ölümün kendisi aslında. Ertelediğimiz, zaten her an yapabiliriz diye ötelediğimiz ve yapmadığımız, hep birer set çektiğimiz dürtülerimiz, hem hayatın coşkusunu yok etmekte ve hem de aşkı öldürmekte. Siz siz olun üst benliğinize bu kadar kulak asmayın. İçinizdeki çocuğu da zaman zaman dinleyin. Tercihlerinizin birer zorunluluk haline dönüşmesine engel olun. Annem ne der, babam ne der, etraf ne der, sosyal olarak ne kaybederim, çocuğum var onu düşünmeliyim gibi şeylerin ardına saklanmayın.

Azla yetinmeyi, yetinebilmeyi ve dahası bundan mutlu olabilmeyi öğrenin, en azından deneyin. Çokun peşinden şuursuzca ve deli gibi koşmak yerine az ile mutlu olabilmeye çalışın. Hayatımızın her alanında daha fazla olgusu hakim. Bunun geri dönülmez bedelleri olduğunu bilin. Bir haftalık hayatınız kalsaydı mesela bunu gerçekten yine yapmak ister miydiniz sorusunu sorun ve öyle kararlar verin. Tamam her şeye kolay ulaşılmaz ama sizin için değerli ve gerekli ise buna katlanın.

Mesela iş hayatınızda önemsiz toplantılara katılmayın.  Gerçekten değer katacaklarınıza katılın. Sırf katılmış olmak için ya da alışkanlıktan katılmayı bırakın. Yardım tabii ki edin ama eskiden yaptığınız alışkanlıkları tekrar sorgulayın. Değer üretebileceğiniz konulara yönelin. Yalnızca sizin için önemli olan konulara zaman ayırın. Farklı olup fark yaratın. Sıradanlaşmayın. Unutmayın ki siz zaten kendiniz olarak çok özelsiniz. Buna öncelikle siz inanın. Başkalarının değil sizin ne düşündüğünüz önemli.

Hayır demeyi mutlaka ama mutlaka öğrenin.

Devam etmeden önce ufak aralar verin, düşünün  ve sahi gerçekten de gerekli mi sorusuna cevap arayın.Kararlar öncesinden kendinize mutlaka zaman tanıyın. Müziği yapan notalar arasındaki boşluklardır denir. Resim için de bu geçerli. Mimarlar bile evlerin içindeki boşluklar için tüm yapıyı çizerler. Dinlenin, nefes alın, soluklarınızla yalnız kalın, kendinizle yalnız kalın ve kendinizi dinleyin. Aslında belki de en dolu, en değerli anlarınızdır boş zamanlarınız. Newton ne saatler boyunca çalıştıktan sonra dinlenmek için uzandığı ağacın altındayken elma düştü kafasına ya da Arşimed rahatlamak için hamama gittiğinde evraka dedi. Boşlukları doldurmaya çalışmayalım, onlar bizler için gerekli. Zamanı da öldürmeye çalışmayın. Ben demiyorum her gününüzü aynı geçirin ama zaman zaman hiç bir şey yapmadan da zaman geçirip, o ana kadar ki çalışmalarınızın kristalleşip elle tutulur bir sonuç haline gelmesini bekleyin.

Practice makes perfect.  Az ile mutlu olabilme bir sanattır. Ama her şeyden evvel bir mindset değişimi, bir hayat tarzıdır. Bunu sürekli yapın ki işe yarasın. İç ve dış sesleriniz arasındaki uyumsuzluğu yok edin, en azından birbirlerinden farklarını ayırt edin. Ve mümkünse iç sesinize daha çok itimat edin. Böylelikle hayatınızı bir başkası için değil kendiniz için yaşar ve onun kontrolünü elinize almış olursunuz.

Sevgi ve saygılarımla,

18 Mart 2014 Salı

Kendimize verdiğimiz değer dil balığı ile pangasius balığı arasındaki fark kadar ...


Allah aşkına siz dil balığı ile pangasius ismi verilen (ismini bile hatırlamak çok zor) balık arasındaki farkı bilir misiniz? Bilmiyorsanız dert etmeyin, tabii ki bilmeyeceksiniz. Eğer bir gurme ve/veya balık türleri uzmanı değilseniz bilmemeniz kadar doğal ne olabilir ki? Ben bilmiyordum efendim, araştırdım. Siz hiç yorulup internette araştırma yapma gereği duymayın. Eğer boş zamanınız bir hayli varsa, arkanıza güzelce yaslanın ve size hiç bir faydası olmayan ve muhtemelen de olmayacak bu balık hakkındaki bilgileri okumaya başlayın. Pangasius pangasius veya halk dilindeki ismiyle !!! Pangaş adı verilen balık Pangasiidae familyasına ait Bengal koyu civarında yaşayan bir yayın balığı türü imiş. Akvaryum balığı olarak ün kazanmış, yedi düvele nam salmıştır. 10 yıl kadar yaşarlarmış ve barışçıl bir balık türüymüş. Etinin de lezzetli olduğu söylenmekteymiş. Şimdi sıkı durun!! benim bir arkadaşım var, hem dil balığı ile bu balık arasındaki farkı biliyor ve hem de yine bu balık hakkındaki bilinebilecek belki her şeyi. Mesela Türkiye’ye üç kuruş paraya kilolarca ihraç edildiğini, dil balığının kendisini ve lezzetini bilmeyenlere restoranların bu balığı ve dil balığı fiyatlarıyla kakışlandığını, bir çok insanın salak yerine koyulup, dolandırılarak dil balığı yerine bu akvaryum balığını yediğini benim bu arkadaşım işte hep bilmek de. Kendisi çok iyi bir araştırmacı ve damak tadı olan bir gurmedir. Bilmediği, üzerinde konuşamayacağı bir konu yoktur. Ağzı da iyi laf yapar. Sanırsınız konunun uzmanı karşınızda size bilgi veriyor. Herhangi bir konu başlığını önüne koyun, sonra arkanıza yaslanın ve dinleyin. Tanımından başlar, tarihini anlatır, kullanım yerlerine geçer, örnekler verir, kaynak gösterir, kısaca yapılması gereken her şeyi o konu için yapar. Ben bugüne kadar bildiğimi sandığım şarap, saat, peynir, Japon mutfağı, ses sistemleri, TV gibi bir çok konuda şaşıracak kadar ek bilgiye hep onun sayesinde öğrenmişimdir.

Onunla yemeğe çıkmak hem keyiflidir ama aynı zamanda bir o kadar da tehlikeli. Daha bu kadar samimi olmadığımız bir dönemde onu şirketimize yakın bir kebapçıda garsonla tartışırken görmüştüm. Neymiş efendim kuş kadar gelen yemek için istenen bu kadar para tam bir soygunmuş. Kardeşim serbest pazar ekonomisi, hoşuna gitsin ya da gitmesin, beğenmiyorsan bir daha gelmezsin diye aklımdan o zamanlar düşünmüştüm. Böyle düşünmüştüm çünkü o zamanlar da belki aynı şimdiler de olduğu gibi kendimi onun kendisini sevdiği kadar çok sevmiyordum. Bu konuya bir mim koyun, birazdan geri geleceğim.

Gel zaman git zaman samimi olduk ve öğle yemeklerini çoğu kere beraber çıkar olduk. İyi ve leziz yerleri kolayca tespit edip, yeni yerler keşfetmekten vazgeçmeyip, beğenmediklerimize ise ikinci bir şans vermeyip cıvar yerlerde sayısız güzel yerler keşfettik. Böylesi arayışlarımızdan bir tanesi de adı Kuzey Avrupa ülkelerine dayanan bir balıkçıya oldu. Gittik, yerleştik. Şık bir ortamı, kaliteli karşılanma ve servis ile hemen puan toplamaya başladı da. Siparişlerimiz alındı. Ben riski çok sevmeyen bir insan olarak daha önceden öğlenleri defalarca istediğim ve her defasında çok beğenerek yediğim ballı, hardallı, kekikli somon sipariş ettim. Öncesinde az balık çorbası ve ortaya da levrek ekşitmesi söyledik. Beyaz şarap da güzel giderdi ama sonrasında iş vardı. Benim arkadaş ise sanki sorun çıkarmak istiyormuş gibi gereksiz yere siz de dil balığı var m?ı diye sordu. Garson da var efendim dedi. Bu konuda kötü tecrübeleri olan arkadaşım yukarıda anlattığım bilgileri sıralayıp ellerindeki balığın gerçekten de dil balığı olup olmadığını sordu. Adamcağız da teyit ederek argümanını desteklemek amacıyla ve gereksiz yere fazla bilgi vererekten bu balığın kendilerine günlük olarak geldiğini söyledi. Arkadaşım uzatmadı ve inanmayı tercih etti. Dil balığı sipariş etti. Adam tam masadan ayrılacakken isterseniz içeriye bir kez daha sorun, ben anlarım ve dil balığı yerine pangasius yemem dedi. Garson çattık be birader, ne adammış, ne dil balığıymış, neydi lan öteki balığın ismi valla unuttum bile tadında ve şaşkınlığında yanımızdan ayrıldı. Arkadaşım bana dönüp günlük gelen balığın bu fiyat skalasında bir restoranda fiks fiyatla menüde yer alması hayra alamet değildir. Göreceksin bana dil balığı yerine pangasius getirecekler dedi. Kendi kendime eyvahh dedim. Şimdi eğlence başlıyor işte ve ben maalesef başka bir masada olup eğlence ve merak içinde olayları izleyen değil, bizzat tüm gözlerin çevrili olduğu masada oturan sessiz adam rolündeki kişi olacaktım. Sevmediğim bir roldü ve sevmediğim roller belki de gelişme gösterebilmem için hep beni arar bulurlardı. İşte bir kez daha yine yeniden bulmuşlardı beni.

Bir süre sonra çorbalar geldi Çok lezzetli idiler. Levrek de bence hiç de fena değildi. Sonrasında önce benim balığım hemen arkasından da arkadaşın balığı geldi. Yine gereksiz ve sebepsiz yere sırf belki incinen egonun tamiri için olsa gerek anlayın da görelim gibisinden son derece laubali ama balığa güven atfedilen bir cümle kuruverdi ve uzaklaştı masadan. Bu garsonu son görüşümüzdü. Bizim masa ile bir daha hiç ilgilenmedi. İlgilenemedi, Göz göze bile gelmedi, gelemedi. Arkadaşım surat mahkeme suratı, elinde çatal balığı yoklamaya başladı. Balığın içinden geçirdikleri kürdanı çıkardı. İçini kazıdı. Tatmadı bile. Garsonu çağırdı. Zavallı olaylardan habersiz başka bir garson sevimli sevimli yanımıza geldi. Dur yapma! Onun bir günahı yok. Haber bile yok olaylardan. Pluto’nun dediğini unutma. Ne demiş ölümsüz feylozof "Şefkatli ol, bil ki karşılaştığın herkes zor bir hayat mücadelesi veriyor." diyemedim bile. Garsonun gelmesi ile monolog başlayıverdi. İlk önceleri cılız bir diyalog var gibiydi ama sonra özellikle pangasiusun geldiği yöreyi söyleyip, iki balığın fotoğraflarını telefonundan gösterince eridi gitti önce diyalog ve hem sonrasında da garson. Zavallı adam belki de son bir kurtuluş hamlesi ile bunlar dondurulmuş balıklar deyiverince arkadaşımın diğer garson ve lokanta için yüksek sayılabilecek tonda söyledikleri sevgi sözcükleri sonucunda ben hemencecik istemediğim ama gelişimim için büyük önem arz eden rolüme giriverdim. Kısa sayılmayacak bir diskurdan sonra hamsi siparişi verildi. Gelen hamsiler de hamsi zamanı olmasına rağmen dondurulmuş hamsi çıkınca (meğer tadındaki samanlıktan ve deniz tadının az olmasından hemen ilk lokmada anlaşılabiliyormuş) bizim için restoran da yemek de bitiverdi. Tavlamak için ikram edilen kahve ve tatlı tekliflerini bile geri çevirdik düşünün o kadar bitmiş bizim için. Bahşiş de bırakmadık. Oh olsun onlara. Listemizde bu restorana büyük bir çizik attık. Ben ama yine de somon ve levrek yemeğe gideceğim sanırım.

Yaşadığımız sorun aslında genel bir sorundu. Günümüzün sorunu idi. Büyük şehirlerin, hızlı yaşamın sorunu idi. Nasıl aynı şehirde ama ayrı ayrı yaşıyorsak ve nasıl ki Kaybedenler Kulübünde söylendiği gibi bu kadar yalnız varken neden bu kadar yalnız var cümlesini kurabiliyorsak, yine bu nedenden işte dil balığı yerine pangasius yemek zorunda bırakılıyorduk. Cevap ise basit ve bir o kadar da düşündürücü ve sıkıntı verici. Bizler  artık kabul edelim ya da etmeyelim kendimizi sevmiyoruz, değer vermiyoruz. Kendisini sevmeyen başkasını nasıl sevebilir ki. Kendimizi sevmiyoruz ve dahası önemsemiyoruz.  Çoğu kere de olaylara ve hatta kendimize umursamaz oluyoruz. Haklı olduğumuz durumda bile çoğu kere tartışmaktan kaçıyoruz. Oysaki arkadaşım kandırılmayı sevmiyor. Dil balığı yerine vücuduna akvaryum balığı girsin istemiyor. Kendine değer veriyor ve bunun için araştırıyor, zaman harcıyor. Çünkü kendisinin buna değer olduğuna inanıyor. Biz ise kardeşim beğenmiyorsan maval okuma bize, başka birşey sipariş et, gurme misin lan sen, artist herif ne olacak  basitliğini ve umursamazlığını çoğu kere yaşıyoruz. Yetmez ama evet diyerek beni benden alan ve dahası beni onsuz bırakan büyük besteci ama dar vizyonlu Sezen Aksu’nun dediği gibi Masum değiliz hiç birimiz. Bir yerlerde okumuştum “Tecrübe yitip giden masumiyetmizdir” yazıyordu. Ne kadar romantik ve naif bir tanım değil miş? Evet hepimiz çok ama çok tecrübeliyiz artık ama maalesef masum değiliz. Artık hiçbirimiz ilk taşı atabilecek özellikte değiliz. Oscar Wilde “Tecrübe sadece hatalarımıza verdiğimiz isimdir"demiş. Bu denklemin doğruluğundan hareketle yitip giden masumiyet hata kabul edilmiş oluyor olmasına da dünyamız daha kaç tane Oscar Wilde çıkarabilir ki? İşte belki de bu nedenle biz ne yazsak ne söylesek az ve anlamsız. Yine de denize atılan deniz yıldızı hikayesinde olduğu gibi atılan deniz yıldızı için önemli olması gibi bir şeyler yapmak, bir şeyler söylemek ve bir şeyler yazmak gerekiyor.

Unutmayın ki kendimize verdiğimiz değer dil balığı ile pangasius balığı arasındaki fark kadar. Gereksinimlerinizle sınırlı kalmayan, isteklerinize, hayallerinize yönelen bir hayat yolculuğu dileklerimle ...

21 Ocak 2014 Salı

Mesele ezik olabilmek değil, ezik kalabilmek

Tamı tamına 63 yıl 7 ay. O dönemlerde bu kadar yaşamak bile büyük bir olay iken Viktorya adında bir kraliçe bu süre boyunca, öldüğü 1901 yılına kadar Britanya imparatorluğunu yönetmiştir. Olumlu ve olumsuz bir çok şeye imza atarak bir döneme kendi adını verdirmeyi başarmıştır. Mesela yönettiği dönemde İngiltere zamanının Birleşik Devletleridir. Zengindir, sömürgeleri vardır, sanayi devrimi başlamıştır. Sanat ve bilimde de almış başını gitmiştir. Robert Browning, Charles Darwin, Charles Dickens, Rudyard Kipling, John Stuart Mill, Robert Louis Stevenson, Arthur Conan Doyle,  Oscar Wilde hep bu dönemde yaşamıştır. Diğer taraftan muhafazakârlık ve şeklî ahlâk konusunda gösterdiği titizlik ile de önemli izler bırakmıştır. Gerçek olan şu ki, kendisi de bir kadın olan kraliçe Viktorya döneminde kadınlar, (anne dahi olsalar) daima birer potansiyel günah kaynakları olarak görülmüşler ve bu yüzden de sürekli aşağılanmaya ve ikinci sınıf insanlar olarak yaşamaya mahkûm edilmişlerdir. Evet İngiliz sanayi devriminin altın çağıdır ama fahişelik ve çocuk işçi çalıştırma da en fazla bu dönemde görülmüştür. Baskıcı ahlak kuralları, toplumsal hayattaki sıkı disiplin, cinsel doyum arayışı ama evliliğe üstün bir saygınlık atfetme, cinselliğe karşı istemem ama yan cebime koy sahtekarlığı hep bu dönemin ürünleridir. O kadar ki Lewis Carroll'ın Alice Harikalar Diyarı - fantastik bir çocuk masalı gibi görünse de - insana ve özellikle de çocuklara nefes aldırmayan İngiliz disiplinini için kaleme alınmıştır.

Tüm bu girişin nedeni ne miydi? Günümüzde sanki Viktoryen bir iklimde ve çağda yaşıyormuşuz gibi duygu ve hissettiklerimizde bir bastırılmışlık hakim. İşte bastırılmışlığın ne kadar büyük olduğunu anlatabilmek içindi ilk paragrafın tamamı. İnsan o devirlerin çoktan geride kaldığını düşünürken ama bu ama şu sebepten ve bazen aynı bazen de farklı faklı konular için benzer bastırılmışlık duygusunu hissedebiliyor tüm hücrelerinde ve oldukça yoğun bir şekilde. Bugün bunların en önde gidenlerinden biri de duygu ve hissettiklerimizdeki bastırılmışlık. Nedeni ise deli saçması bir özentilik durumu. Cool olma isteği efendim. Cool olmak çok önemli çünkü aksi olunma durumu oldukça istenmeyen, oldukça kötü bir durum: Ezik olmak.

Cool olamayan ezik oluyor, looser oluyor ya da kadınlar için kezban oluyor. Oysaki bu çekici gibi görünen sıfata odaklananlar bilmiyorlar ki ezik olan duyguları olan, merhamet gösteren, ağlayabilen, ihtiyaçları olan, ve bunu dile getire(bile)n, üzülebilen, çaresizlik gösteren, beklentileri olan, bazen başaran, bazen başaramayan, bazen incinen, bazen düşen, kırılan, kişi aslında, yani insanın ta kendisi. Övünmek gibi olmasın ama ben eziklerin önde gidenlerinden biriyim mesela ve hep öyle kalmak isteğinde olan biriyim. Yanlış bilinenin tersine ezik olan, ezilen, aptal olan, ilişki kuramayan değildir. Bilakis ilişkinin en kralını kurabilendir. Buna rağmen günümüzde ezik olmak bir eksiklik olarak görünmekte. Tam bir ikilem aslında.

İnsanlar robot değillerdir, en cool olanlar bile. Duygu, düşünce ve tepkileri vardır. Her yerde, her ortam da, bu duyguları aslında yaşıyorlar ama robot bir dış görünüş ile, taktıkları maskeler ve çevrelerine kurdukları bence kağıttan kalelerle bu duyguları yansıtmıyorlar. Kendi kalelerinin için de kim bilir ne acılar çekiyorlar. Mutluluğu ve mutsuzluğu, neşeyi ve acıyı, güzeli ve çirkini, başarı ve başarısızlığı paylaşmak da ezikliktir ve ne de güzeldir oysa. Nasıl ki paylaştıkça çoğalırsa sevgiler, yine paylaştıkça azalır acılar. Paylaşılmaması, gösterilmemesi gerekli olan en önemli duygu da aşk olmuş.

Bir zamanlar cinsellikten korkulurdu şimdi ise korkulan aşk olmuş. Belki de bu nedenle zaten cool’lardan uzak ve eziklerin yanında olmayı tercih etmiş. Aşk bir ihtiyaçtır, eksikliktir, şanstır, mutluluktur, duadır, şükretmektir. Ve aşk her zaman diğer bir teni ister. Dokunmak, hissetmek ve olabiliyorsa bir olmak ister. Bir robotu, metalik bir yüzeyi, duygusuz bir mekanizmayı istemez. Giyilen bir zırh, takılan bir maske, inşa edilen bir kale varsa, aşk yoktur. Aşk kaptırmaktır, düşmektir, hem yenilmektir ve hem de zaferlerin en büyüğüdür. Aşk kaybetmeyi düşünmeden yapılan bir eylemdir. Suya atlamak gibidir, geri dönüşü olmayan bir yola girmek, düşünmemektir ve unutulmamalıdır ki ancak ölümlüler aşık olabilirler. Kaybetme riski, endişesi, korkusu yoksa aşk da yoktur ama işte sen riski, endişeyi, korkuyu düşünmezsin, düşünemezsin, hissetmezsin aşık olurken.  Ne demek mi istiyorum? Kafanız mı karıştı? Size garip hatta ters mi geldi? Açıklayayım efendim.

Biliyorum çok klişe bir laftır ama (hangi araştırma, kim yapmış, neden yapmış, ne zaman yapmış) yapılan araştırmalar sonucunda %80’den fazla insanın ölümü pek düşünmeden yaşadığı ortaya çıkmıştır. Belki de mutlu olmak, kafayı sıyırmamak, için gerekli olan bir kodları mıdır bilemiyorum. İşte bu sözde ölümsüz olma durumu ya da ölümü aklına bile getirmeden yaşama durumu aşkı öldüren bir olguymuş. Eros kaybetme ihtimali olmadan harekete geçmezmiş. Düşünün ya da hayal edin, size hiç ölmeyeceğiniz söylendi. O noktadan sonra artık ne kitap okursunuz, ne yazı yazarsınız. Nasılsa bir ara yaparsınız çünkü artık. Zaman kısıtınız kalmamıştır. Tüm zamanlar artık size aittir ve tahmin ettiğinizden bile hatta ondan bile çoktur yaşayacağınız günler ve yıllar. Hayata dair bir coşkunuz kalmadığı gibi onları kaybetmeye ilişkin bir endişeniz de kalmaz. Hoş hayatın tanımını bir başka olasılığın her zaman için olası olma durumudur diye yapacak olursak belki de hayata karşı coşkunuz yine geri gelebilir bilemiyorum. Aslını isterseniz ölümün kendisinden başka kesin bir gerçek yoktur elimizde yani bir başka olasılığın artık olası olmadığı durumu belki de sahip olduğumuz yegane gerçek olarak görmeliyiz. Diyeceğim o ki bir gün öleceğiz. Ertelediğimiz, zaten her an yapabiliriz diye ötelediğimiz ve yapmadığımız, hep birer set çektiğimiz dürtülerimiz, hem hayatın coşkusunu yok etmekte ve hem de aşkı öldürmekte. Siz siz olun üst benliğinize bu kadar kulak asmayın. İçinizdeki çocuğu da zaman zaman dinleyin.

Diğer çok önemli bir konu ise tercihlerimiz. Ne zaman ki tercihlerimiz artık birer zorunluluk haline dönüşür, işte o zaman bulunduğunuz yer artık sizin tabutunuz olmuş olur. Ne aşk kalır, ne mutluluk. Bir yastıkta kocayacaksınız diye duymak ve tercihinizin bir zorunluluğa dönüşmesi ile seni o kadar seviyorum ki dilerim seninle bir yastıkta kocarım düşüncesi ile tercihimizin ortaya konması evliliklerin neden mutlu ya da boşanmaların neden bu kadar çabuk oluyor olmasının cevabı oluyor aslında. Zorunda olduğunuz için değil tercih etmeye devam ettiğiniz için evli kalmalısınız. Balayı sonrası yada çocuk sonrası evliliklerin irtifa kaybetmesi işte olasılığın artık tükenmiş olarak görülmesi ve tercihin yerini zorunluluğa bırakmış olması durumudur. Artık ben hep onunlayım! Mecbur olduğun için değil, gidebilme özgürlüğün olmasına rağmen, her sabah onunla uyanmayı seçtiğin, onca insan arasından her akşam yine onunla olmayı tercih ettiğin için onunlasın. Özgürlüğün hep var ama seçimin onunla olmak. Bunu hissetmiyorsan kardeşim, mutsuz olursun. Tabutun içine girip ölüm anksiyetesini yaşamaya başladıktan sonra karşındakini çekici de bulamazsın üstelik. Asla değişiklik olmayacak ve ben hayatımı hep onunla geçireceğim bir tercihten çok zorunluluk olur ise mutsuzluk kaçınılmazdır.

Annem ne der, babam ne der, etraf ne der, sosyal olarak ne kaybederim, çocuğum var onu düşünmeliyim gibi şeylerin ardına saklanırsınız. Aslında sandığımızın ve hissettiğimizin tersine kapı kilitli değil ama kilidi oraya biz takıyoruz, ya da belki daha doğru ifadeyle kilitli olmayan kapıyı kilitli sanıyoruz. Endişelerimizden, korkularımızdan ve belki de suçluluk hissimizden (ben nasıl böyle düşünebilirim gibisinden) kıpırdayamaz ve çoğu kere de karşımızdan bir hareket bekler duruma geliyoruz.

Diğer taraftan, başka bir nokta da (bakın konuyu nasıl pijamaya getiriyorum) eşimizin de bir çok olasılık ve seçenek arasından bizi seçmiş olmasıdır. Ama bu seçime inat eve gittiğimizde hımbıllaşıp, pijamaları giyip sıkıcı ve sıradan bir hayat yaşamayı alışkanlık haline getirirsek işler işte zorlaşıyor, karışıyor. Siz, belki de zaman içersinde ve evet çevrenin zorlaması ve hayat koşulları nedeniyle  seçtiği, beğendiği ve ilişki yaşamaya başladığı siz olmaktan çıkıp, karikatürleşiyorsunuz. Neden bu kadar rahatsınız ve hatta umursamazsınız biliyor musunuz? Kaybetmeyeceksiniz sanıyorsunuz . Nasılsa kapı kilitli, nasılsa imzalar atılmış, nasılsa çocuk olmuş, bir yere kıpırdayamaz sanıyorsunuz. Belki kıpırdamıyor da ama mutlu bir hayat şansını da tepmiş oluyorsunuz. Kaybetme korkusunun kıyısından köşesinden hissedilmesi gerekiyor. Bu demek değil ki flörtöz olup kendimizi kıskandıralım ama evlendik diye de kendimizi bırakmayalım, amannnn nasılsa beni alan almış demeyelim, başım ağrıyor, çocuk uyanır mazeretlerine girmeyelim, hayatın içinde kalalım. Belki her gün  çiçek getirmeyebilirsiniz ama her gün birbirinize bir kaç güzel söz söyleyebilirsiniz. Hiç bir şey yapmıyorsanız bile, en azından gün de bir kere içinde bulunduğunuz ve yüzleşmediğiniz iki durumu kendimize söyleyip, durum analizi yapmak da fayda olacaktır:

1. Bu ilişkiyi ben istiyorum, istediğim zaman sonlandırabilirim. Bu bir tercihtir, zorunluluk değil
2. Eşim de bir çok kişi arasından beni seçti ve istediği zaman gidebilir.

Kapısında kilit olmayan odalara suni kilitler takıp mutsuzlaşmayalım. Fanilik bilincimizi de her zaman koruyalım. Hiç ölmeyecek ve hemen yarın ölecek gibi yaşamak belki de altın anahtar. Kullanım alanlarını iyi bilip, iyi uygulayalım. Hımbıl hımbıl pijama giyip oturmak (isteyen tabii ki giyebilir. Burada anlatmaya çalıştığım pijamanın sembolizmasıdır)ölümsüz olduğunu düşünmektir, zamanın değerini bilememek, fırsatları kaçırmaktır ve aşk ölmeye mahkumdur. Zaman çok kıymetli, boşa geçmemeli. Sıradan, stresli hayatlarımızla ölümsüzleşiyor ve aşkın ömrünü yapılan çalışmalarda oldukça kısa sürelere indiriyoruz.

Diğer son bir konuda ifade edebilme becerisi. İçinde bulunduğumuz endişelerimizi, sıkıntılarımızı, problemlerimizi yüzleşmek yerine eyleme dökmeyi tercih ediyoruz. Biri bize ters bir şey söylediğinde direk kavga etmeyi tercih ediyoruz. Oysaki bu söylediklerin beni çok kırdı diye de söyleyebiliriz ve belki bu çok daha da etkili olur. Eşimiz ile sorun olanı bulmak ve hatta çözmek yerine bağırmayı, içki içmeyi ya da aldatmayı tercih ediyoruz. Meselenin kendisine bakmak yerine belki de zor geldiğinden alışkanlığımızı yitirdiğimizden bunu es geçip, eyleme dönüştürüyoruz. Örnek mi istersiniz? Alın size libido. Bir ilişki için çok önemli ve nedendir bilinmez yıllanmış evliliklerde tersi olacağına libido da bastırılmaya çalışılıyor. Biten bir seks hayatı ve kerhen devam eden ilişkiler. Oysaki karşılıklı konuşularak çözümler aranmalı ve ya bulunup yola devam edilmeli ya da yollar ayrılmalıdır.

Müziği yapan notalar arasındaki boşluklardır denir. Resim için de bu geçerli. Mimarlar bile evlerin içindeki boşluklar için tüm yapıyı çizerler. Dinlenin, nefes alın, soluklarınızla yalnız kalın, kendinizle yalnız kalın ve kendinizi dinleyin. Aslında belki de en dolu, en değerli anlarınızdır boş zamanlarınız. Newton ne saatler boyunca çalıştıktan sonra dinlenmek için uzandığı ağacın altındayken elma düştü kafasına ya da Arşimed rahatlamak için hamama gittiğinde evraka dedi. Boşlukları doldurmaya çalışmayalım, onlar bizler için gerekli. Zamanı da öldürmeye çalışmayın. Ben demiyorum her gününüzü aynı geçirin ama zaman zaman hiç bir şey yapmadan da zaman geçirip o ana kadar ki çalışmalarınızın kristalleşip elle tutulur bir sonuç haline gelmesini bekleyin derim.

Pijamalı ezikten şimdilik bu kadar. Önemli olan pijamalı ya da pijamasız ezik kalıp, hayata tutunabilmek.

Sevgi ve saygılarımla,