Bu Blogda Ara

hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hastalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2013 Pazartesi

Virüslere rağmen bir Quentin Tarantino olabilmek ... İşte bütün mesele bu


Geçen sene bu zamanlarda yazmış olduğum bir yazımda Şubat ayında resmen leyleği havada gördüm diye yazmıştım. Dile kolay geçen sene sanki başka aylar yokmuş gibi kısacık Şubat ayında iki yurt dışı ve bir de yurt içi seyahatim olmuş ve sizlere bu seyahatlerden bahsetmiştim. Bu sene Şubat ayı daha sakin geçti çok şükür ama içinde yine de bir gezi barındırdı. Üstelik öyle bir zamana denk geldi ki benim için tam bir şansızlıktı. Malum hastalığım devam ederken daha doğrusu tam olarak iyileşememişken bu seyahate katılmak zorunda kaldım. Firmamızın senelik olarak düzenlediği yıl sonu (tarih itibariyle belki yıl başı demek daha mantıklı olurdu) toplantısı.

Beni az buçuk tanımışsınızdır. Gerek karakter olarak ve gerekse evdeki düzenin bozulmaması açısından ben pek İstanbul dışına çıkmayı sevmem. Daha doğrusu sevmemeye başladım. Şartlar beni böyle yaptı. Zaten bu nedenle de her bir zorunlu seyahat (kendi isteğimle böyle bir şey zaten olamaz)öncesinde tüm tadım ve keyfim kaçar. Evde olmadığım günlerin mutlak surette en ayrıntılı bir şekilde planlanması gerekir. Hayat ne de zordur benim için. Bizim evde düzenin değişmesi kolay olmaz. Evde dengeleri oluşturmak ve düzeni sağlamak için bir çok kriter vardır ama en önemlisi benim evde olmamdır. Ne zaman evden bir nedenle uzaklaşmam gerekiyor olsa ben kendimi  oturup mevcut duruma çözüm ararken bulurum ve inanın bana çözüm her zaman çok zor olur. Tüm sanılanın tersine zordur hem de çok zordur benim ev dışında uyanıyor olmam.

Bir kere her şeyden önce oğlumdan ve eşimden ayrılmak iki gün için bile olsa, ucunda eğlenme, bol bol uyuma, güzel yemekler yeme, istediğin kadar televizyon seyretme ve istediğin televizyon kanalını seyretme olsa da kolay olmuyor. Aslında bu yeni dönemde insan bir önceki dönemlerin keyiflerini belki de unutmuş olduğundan, en azından alışkanlığını yitirmiş olduğundan, karşısına çıkan bu tür görünüşte keyifli aktivite ve yolculuklardan kesinlikle zevk alamıyor. Hatta zevk bir yana sıkıntı bile duyar oluyor. İnanın ne zerre hevesim var dı ne de isteğim. Üstelik kendimi iyi bile hissetmiyordum. Yorgunluk hem de nasıl tüm şiddeti ile devam ediyordu. Üstüne bir de durmak bilmeyen burun akıntısı ve nedeni olduğu kırmızı şişmiş bir burun.

Diğer bir konu ise evde ben yokken eşimle konuşabilecek, ona arkadaşlık edecek birilerinin olması çok önemlidir yoksa bana sarar ve ben sürekli kendimi eşimle telefonla konuşurken bulabilirim. Evde hemen hemen tüm işleri ben yaptığımdan yokluğumda eşime yardımcı olabilecek birleri de gereklidir.

Diğer çok önemli bir konu ise yemek olayı. Ben olmazsan biliyorum eşim muhtemelen yemek yemeği unutacaktır. Akşamları aynı saatte yatıyor olmamıza rağmen geceleri oğlum çağırdığında kalkmak ve ilgilenmek, üstünü örtmek veya uykusu kaçtığında ona eşlik etmek hep bana düşer. Geceyi oldukça delikli bir uykuyla geçirmiş olmama rağmen sabahları gün ışımadan kalkan oğlumla ilgilenmek de yine benim görevimdir. Olmadığım zamanlarda yaşadıklarımı deneyimlemek, bu konuda hiç ama hiç deneyimi olmayan eşime oldukça zor gelecektir.

Yemeksiz, uykusuz yani bensiz kalan eşimin ya migreni tutar ya sinirleri bozulur ya da benim sinirlerim bozulana kadar bana sarar. İşte böylesine derin bir sevgi, böylesine kalın bir gönül bağıdır bizim aramızdaki ve doğaldır ki çözüm hatta çözümler bulmak şarttır benim her bir yolculuğumda.

Bulduğum çözüm ise son derece mantıklı, basit hatta dahiyane idi. Anne ve babasını bize davet etmek tüm sorunlarımızı hem de kökünden çözdü. Allah razı olsun onlardan hemen güzelim İzmir’den ayrılmayı kabul edip kasvetli bir grinin hüküm sürdüğü keşmekeş İstanbul’a geldiler.

Bu kez zangoç unutulmamıştı. Aynı hatayı ikinci kere yapmayarak dosta düşmana aptal olmadığımın haklı gururunu da göstermiş oldum.  Otel güzeldi hatta çok güzeldi ve sıkı durun tanıdıktı. Bizim organizasyonu yapanlar geçen seneden yeterince mutlu olmuş olduklarından yine aynı oteli seçmişlerdi. Evet evet doğru hatırladınız, dünyanın dört bir yanından golf oynamak isteyen insanların yaz- kış akın ettikleri golf cennetine gelmiştik. Zamanında bir kaç kez mini golf oynamanın haklı rahatlığı içerisinde salındım durdum lobide ama mütevazi kişiliğimin bir göstergesi olarak çevremdekilere bundan tabii bahsetmedim. Yakışmazdı bana.

Toplantı ve gereksiz aktiviteleri hemen başlamasından bu sene çok da boş zamanımızın olmayacağı belli olmuştu. Tüm iki gün boyunca senenin yorgunluğunu atıp, yeni seneye motive olacağımıza deli danalar gibi koşuşturup durduk. Bu tür sene sonu toplantılarının olmazsa olmazı, çalışanları birbirlerine yaklaştırıcı, takım ruhunu yakalamalarını sağlayıcı oyun ve aktiviteler üretmek, dahası bu saçma sapan ve anlamsız oyunları oynamaları için çalışanları zorlamalarıdır. Bu sene ki şapkadan çıkan tavşan film çekmekti. Dekor ve makyaj bize aitti. Oyunculuk ve çekim ve hatta ışık olayı bile bize verilmişti. Yönetmeni de bizdik filmin oyuncuları da dahası çekimlerini de yine biz yaptık. Ne anladım ben bu işten. Beni bir de pat diye oldu bittiye getirerekten yönetmen yaptılar mı sormayın gitsin. Kaytarırım diye düşünürken olayın hem de tam içinde buluverdim kendimi. İnsan işte bir süre sonra kendine rolüne kaptırıveriyor. Beni görmeniz lazımdı. Üstünde kocaman harflerle YÖNETMEN yazan koltuğuma oturmuş önüme gelene bağırıp duruyordum. İsmimle hitap edenlere ise Hocam demeleri konusunda uyarılarda bulunuyordum.

Benim Quentin Tarantino’dan neyim eksik ki dedim ve çektiğim filmde bir de ufak rol kaptım kendime. Öyle ya yönetmeni benim bu filmin kim karışabilir ki bana. Bence elimdeki imkan ve oyuncu kalitesine rağmen içimde yatan yönetmenlik ve sanat nüveleri ile bir baş yapıt yarattım. Çekim sonunda etrafımda toplanmış 14 kişi beni deliler gibi alkışlıyordu. Çekilen filmler sonrasında saçma sapan ve mesleki bilgileri pek de parlak olmayan yanlı, taraf tutan bir jüri tarafından değerlendirilip Oscar ödülleri dağıtılacaktı. Hiç uzatmadan söyleyeyim ben Oscar alamadım ve buna çok da bozuldum. Hakkım yendi. Ödülü ise yönetim takımından biri aldı. Bununla beraber en iyi erkek oyuncu ödülünü ekibimden bir kadın aldı. Yönetmenliğimi ve dahiliğimi bu şekilde yedi düvele kanıtladım. Şaka bir yana sözde dinlenmek için geldiğim toplantının daha ilk saatlerinden havlu atmıştım. Yorulduğuma mı yanayım, terlediğime mi, yoksa daha keyifli zaman geçirmemiş olduğuma mı bilemedim. Zaten oğlumdan, eşimden ayrıyım ve güzel zaman geçireceğime ben yanımdaki 14 kişi ile otelde film çekiyorum.  

Ben genelde bu tür toplantılarda tüm boş zamanlarımı odamda ya film seyrederek ya da kitap okuyarak geçiririm. Uyku da illaki olan başka bir önemli aktivitemdir. Geçen sene böyle olmamıştı, bu sene de öyle olmadı. Önce bir güzel masaj yaptırttım. Sonrasında ise sauna, Fin ve Türk Hamamı ve kese derken odaya kendimi zor attım. Amacım ise belliydi, içimdeki toksinlerden kurtulmak. Kurtuldum da. Sinsi yorgunluk iyiden iyiye azalmıştı. Bir ara hatta iyileştim bile diye düşündüm.  Ama akşam tek kelime ile kötü geçti. Isıtıcı nedeniyle burnum iyiden iyiye kurudu. Nefesi bile zor alır oldum. Akşam hemen hemen hiç uyuyamadım. Sözde tüm akşam dinlenecek ve keyif yapacaktım. Olmadı hatta tam tersine evimi hiç bu kadar aramamıştım.

Toplantı geçen sene oldukça ve hatta anlamsızca sert geçmişti. Bu kez öyle olmadı. Olması gerektiği gibi motivasyon ağırlıklı bir toplantı oldu. Hani bıraksalar koşa koşa İstanbul’a gelip çalışmaya başlayacağız, o kadar dolduk.

İçimdeki bu doluluğu yine sauna, Fin hamamı ile azaltmaya çalıştım. Gala yemeği yine olması gerektiği gibi güzeldi. Gece için hiç bir fedakarlıktan kaçınılmamıştı. Bir çok ünlü kişi bize şarkılar, türküler söylediler. Ben yine çok geç saate kalmadan odamın yolunu tutup bavulumu topladım ve yapılacak en güzel şeyi yaptım: Yatıp güzelce uyudum. Ancak yine bir kaç saat sonra nefes alamayarak uyandım. Isıtıcıyı kapadım ve ancak sonrasında soğuk ama kuru olmayan bir odada bir kaç saat daha uyumayı başarabildim. Sabah hasta, yorgun, nezle ve kırmızı bir burun ile uyandım. Bir an önce eve gidip iyileşmeliydim.  

Dönüşümle beraber oğlumu kucağıma alıp, eşime sarıldım. Zaman hastalıkları geçirme, suratları güldürme ve eve huzuru getirme zamanıydı. Görevimi hem de nasıl severek yapmanın mutluluğu içerisinde hemen görevime başladım.

Daha eşim de ben de bir çok seyahatlere gitmek zorunda kalacağız. Kimisi eğlenceli kimisi zor geçecek. Bazen bir kaç gün, bazen daha uzun ayrı kalacağız. Ama her defasında hem çok özleyeceğiz ve hem de çok özleneceğiz. Ayrılıklarımız hep buruk, kavuşmalarımız hep mutluluk dolu olacak. Biz bir aileyiz, birbiriyle kenetlenmiş mutlu bir aile. Umarım, dilerim ve biliyorum hep öyle de kalacağız.

25 Şubat 2013 Pazartesi

Ufak miniminnacık bir virüsün bana ettikleri


Kör ile yatan şaşı kalkar derler. Doğru mudur bilemiyorum ama bildiğim hasta ile yatan kesinlikle hasta kalkarmış. En azından bizim evde durum böyle gelişti. Önce oğlum hastalandı. Bir öksürük ki sormayın gitsin, her bir öksürükte tüm vücudu hem de nasıl sarsılmakta. Kim bilir ne kadar da sıkıntılar çekmiştir bu öksürükler devam ederken. Ateş desen zaten her daim ateşi yüksek olmuştur. Gözleri de çipil çipi ve yorgun bakmaktaydı bir süredir. Hiç bana çekmemiş. Ne öksürükten şikayet etti, ne ateşten, ne de yorgunluktan. Ben ama onun adına üzüldüm durdum sürekli. Görseniz hasta hali ile morali yüksek olan hep o idi. İnsanın çocuğunu hasta olarak görmesi nasıl da içini burkuyor  anlatamam. Bir süre içim oğlumun hastalığından sebep kapkaranlık dolaştım durdum.

İşten mümkün olduğunca eve erken dönmeye çalıştım. Tüm zamanımı onunla geçirmeye özen gösterdim. Konu oğlum olunca ne virüs tanırım ne de bir şeye dikkat edebilirim. Bu sefer de öyle oldu zaten. Öyle olunca benim de hastalanmam beklendiği üzere çok gecikmedi. Ben kendi vücuduma genelde güvenirim. Dayanıklı olduğumu düşünürüm. Ufacık, miniminnacık zavallı virüsler de kim oluyormuş ki beni yorgun düşüreceklermiş. Kazın ayağı pek de öyle olmadı. Hastalık ki hem de nasıl bir hastalık geldi, geçirdi, yıktı geçti beni. Ufak ve kurmaya yüz tutmuş dayanıksız kumdan kalelerin dev dalgalara karşı mücadelesi gibiydi benim mücadelem. İlk dalga ile mücadelem kesin bir son buldu. Yere düşene vurulmaz derler ya benim virüsler centilmenlikten hem de çok uzakta kötü zihniyetli yaşayanlar olarak vurmaya tüm güçleri ile devam ettiler. İkinci, üçüncü hatta dördüncü dalga ile bırakın kalenin ayakta kalmasını etrafta kumsal namına bir şey bile kalmadı. Bu kadar acımasız bu kadar gaddar bu kadar yıkıcıydılar anlayacağınız.

Önce öksürmeye başladım. Öksürme ama nasıl haşmetli, nasıl görkemli bir öksürme ki sormayın. Ciğerlerim çıktı çıkacak öyle bir gürleme öyle içten öyle ızdırap verici. Böylesi hastalıkların olmazsa olmazı burun tıkanması hemen peşi sıra hayatıma girdi. Onu boğazdaki rafting takip etti. Burun ne kadar tıkalı ise boğaz bir o kadar hareketli. İşte bu tezatlık zaten adamı bıktırıyor. Tersi olsa güle oynaya geçirebilecekken bu kombinasyon adamı kötü vuruyor.  Böyle kalsa yine de idare ederdim. Hatta bir iki gün böyle de yaşadım, tamam hayat kalitem yerlerdeydi ve burnum patlıcan ama işe de gitmeye devam edebiliyordum. Patronum benim bu durumuma oralı bile olmadan ben de gribim ne var yani bunda tadında bu şekilde gelmemi üstü kapalı teşvik bile ediyordu.

Aradan saatler saatler geçti ve sonra depresif, gri bir akşam üzeri iş yerinde ateşim yükselmeye başladı. Ellerimin soğukluğundan ve alnımın yanmasından ateşin yüksek olduğunu anlayabiliyordum. Genelde çekmecemde bilumum ilaçlar olurdu. İlginç ve bir o kadar kaderin bir cilvesi olarak tek bir ilaç dahi yoktu. Bir şekilde kullanmış ve yerlerini büyük bir düşüncesizlik eseri doldurmamıştım. Hata benimdi ve kaderime boyun eğmekten başka yapacak bir şeyim yoktu. Ben de öyle yaptım. Bir süre işte dayanmaya çalıştım. Suratım alev alev olmaya başladı. Sonra üşümeler başladı. Odanın sıcaklığını açtıkta üşümelerim daha da arttı. Bir süre sonra daha fazla dayanamayıp beni eve bırakmaları için pozisyonumum ağırlığını kullanmak zorunda kaldım. Eve varışımda ateşim 39 kusur olmuştu bile. Kısa sürede ateş uzun bir süre kalacağı seviye olan 39.6’ya ulaştı. Sonrasında aldığım ilaçlar, uyguladığım yöntemler hiçbir işe yaramadı ve ateşim yaklaşık 6 saat boyunca 39 ile 39,6 arasında gitti geldi ama daha da azalmadı.

Önce 15 dakikalık bir duş maceram oldu. Öyle ya 15 dakikalık ılık duş nasıl işe yaramayabilirdi ki? Yaramadı efendim. Önce göstermelik ateş 38,5 oldu ve beş dakika geçmeden yine huzur bulduğu aralığa geri dönüş yaptı. Elimizdeki silahlar yavaş yavaş tükenmeye başlıyordu. Bir doktor arkadaşı arayıp çaresizliğimizi belirtince duşun işe yaraması için en az 30 dakikalık olması gerektiğini öğrendik. Şımarık hipofiz bezlerinin keyfi ancak 30 dakikada yerine geliyormuş. Yorganın içinde dahi tir tir titreyen ben büyük bir kabulleniş ile vakur bir şekilde titreye titreye yataktan kalktım ve üstümdekileri çıkarıp bir saat içinde ikinci defa ılık duşa girdim. Burada bir kaç kelime ile anlattığım olayı gerçekleştirmek hiç de bu kadar kolay değil. Büyük bir irade gerektirmekte. Bir ara yapamayacağımı bile düşündüm ama yapamazsam beni bekleyen iki çözüm de içimi açmıyordu. Ya ambulans çağırıp evde müdahale ve sonrasında hastaneye sevkimi sağlayacaktık ya da paşa paşa ben hastaneye gidecektim. Zor da olsa duş seçeneğini uygulamam lazımdı.

Duş almaktan hiç bu kadar nefret etmedim. Sürekli ürpermeye ve her ürperme ile tekrar tekrar titremeye devam ettim durdum. Zor hem de çok zor bir yarım saatten sonra çıkıp iki tane aspirin içtim. Eğer bu da işe yaramazsa istikamet hastane olacaktı. Çözümler sona ermişti ve artık bekleyip ateşin düşüp düşmeyeceğini gözlemleyecektik. Çok şükür o akşamı evde geçirdik ama sonrasında bu duşlar da işe yaramadı ve biz bir hafta içerisinde iki defa hastaneye gitmek zorunda kaldık. Hastanede serumlar mı dersiniz, oksijen vermeler mi, iğneler mi vurmalar, kan testleri mi yapmalar, ne ararsanız vardı. Ama benim tercihim röntgen ve en çok mutlu olduğum anda röntgen sonucunda zatürre olmadığımı öğrendiğim an olmuştu.

Virüsün hakkını da vermek lazım adını bağışlamamıştı ama çok gaddar çıkmıştı. Beni ezdi geçti. Esamem okunmadı. Ne reikiler, ne meleklerle konuşmalar, ne dualar hiç biri kendisini etkilemedi. Belki de etkiledi tabii ve çok daha kötü olmaktan kurtuldum ama benim gözlemlediğim virüsün beni vurup devirdiği idi. İrademin kuvvetli olduğunu ve istediğim her şeyin olacağını düşünürdüm.  En azından istemediklerim kolay kolay olmazdı. Yemezlermiş. Virüs karşısında tir tir titredim durdum. O ise vücudumda dolaşmaya ve keyif çatmaya devam etti. Bugün bile ki neredeyse iki hafta oldu hala onu tam olarak yenebilmiş değilim. Belki fiziksel olarak beni çoktan terk etti ama etkisi, psikolojisi hala devam etmekte. Zaman zaman yine ateşimin çıktığını sanıyorum. Birden ellerim buz kesiyor ya da bana öyle geliyor. Yorgunluk ise sevgili birtanecik virüsümden bana kalan hatıra gibi sürekli benimle. Kilo da verdim. Aslını isteseniz iyiden iyiye zayıfladım. Bakmaktan hiç haz etmediğim göbekten de bu sayede kurtulmuş oldum. Böylesi bir veda inanın beni çok da mutlu etmedi hani. Göbeğimin vedası oldukça unutulmaz oldu benim için.

Bu süre içinde ölüme kendimi oldukça yakın hissettim. Düşünün patronum Cuma ameliyat olup Pazartesi iş başı yapmış ben ise ateşten başımı kaldırıp işe gidemiyorum. Patron ayıp ben bu ameliyatlı halimle geldim sen grip oldun gelmiyorsun sarkastik ve oldukça içten ve hatta sevecen laf sokmalarını bile anlamamazlıktan gelmek zorunda kaldım, o denli kötüydüm.  

Ve ne anladım biliyor musunuz?

 Hayatın gerçekten de boş hatta bomboş olduğunu. Hayatın aslında nasıl da pamuk ipliğine bağlı olduğunu. Para, hırs, güç savaşlarının hastalık ve ölüm karşısında ne de boş olduklarını. Asl olanın sağlık olduğunu ve hemen peşinden de mutluluk ve huzurun geldiğini. Hayatı doya doya yaşamak gerektiğini, iyi birer insan olup, kalp kırmamak gerektiğini öğrendim. Ya da belki bu şekilde aydınlandım birden. Biliyorum bir kaç güne kalmaz yine unutur gider ve eski gerilimli, bol stresli hayatıma geri dönerim ama belki de unutmayıp dönmem.

Ne diyeyim ki umarım ki dönmem de hastalık göbek dışında başka bir işe daha yaramış olur.

4 Ocak 2011 Salı

Bir tanışmanın hikayesi

Dizileri seyrederken “bu aile de (ya da bu kişi de) ne şansız, bütün sorunlar gelip bunları buluyor “diye hepimiz içimizden geçirmişizdir. Sonrasında da zaten hemen senaryo gereği olduğunu düşünüp, başka bir düşünceye geçiş yapmışızdır. Blog yazmaya başladıktan sonra şunu fark ettim ki aslında günlük koşuşturma sırasında farkına bile varmadığımız ya da farkına vardığımız ama günlük koşuşturmanın bir parçası gibi değerlendirip yaşadığımız birçok sorun, günlük alışkanlıklarımız ve hayat akışımızın dışında birçok olay ile sürekli karşı karşıya kalmaktayız. Aslında hepimiz birer dizi oyuncusu ya da bir filmin ana karakterleriyiz. Hepimiz aslında kendi filmimizde birer baş rolü oynamaktayız. Gün içerisinde yeni insanlarla tanışıyor, yeni sorunlar hakkında çözüm yolları arıyor, karşılaştığımız küçüklü büyüklü mutlulukların tadını çıkarıyor ve yeni bir çok duyguyu bazen kendi içimizde ve bazen başkalarıyla paylaşarak deneyimliyoruz çoğu kere farkında bile olmadan, günlük koşuşturmaca içerisinde. İşte blog yazmaya başladıktan sonra farkına vardığım şey, hiçbir günümün aslında bir önceki ile aynı geçmediği, yazmaya, paylaşmaya değer farklılıkların, duygu birikimlerinin olduğu gerçeği idi.

Geçen hafta da böyle yoğun bir gündemle geçti. Ben daha çocuk denebilecek yaşta sigaraya başladım ve yaklaşık 15 sene kadar bu zehri kullandıktan sonra, 6 yıl önce bırakmaya karar verdim. Hala da bırakmaya devam ediyorum. 6 senedir hiç içmedim ama canım hala çekmekte. Bu 15 yıllık sadakatımın karşılığını da aldım: Latince Farenks adı verilen boğaz kısmının kronik olarak iltihaplanması yani bilinen adıyla kronik faranjit. Herkes genelde kış aylarında bu hastalıkla karşılaşabilirken benim karşılaşabilmem için mevsimsel ya da iklimsel ya da herhangi başka bir nedensel bir sebep olması gerekmiyor. Arabada açtığım bir klima, orta derecede bir rüzgar, kapalı havasız ortamlar, hatta uykusuzluk, stres, bu benden ayrılmak istemeyen ve beni çok seven artık kadim diyebileceğim dostumu hemen tetikleyebilmekte. Boğaz ağrısı veya yanması benim için artık günlük sıradan ve blogda konu edilmesine gerek olmayan bir olay. Hayatımıza kendisi yetmiyormuş gibi kuzenini de sokmaya çalışması dahası kuzeninin benden yüz bulamayıp oğluma bulaşma çalışması bu blogun konusu oldu.  Bu yazı bizi mutlu etmeyen, endişelendiren bir tanışmanın hikayesidir.

Bildiğiniz üzere oğlum çok yakın bir zamanda okula başlamıştı ve çok değil okula başladıktan yalnızca 2 gün sonra eve grip belirtileri ile geldi. Yeni bir virüs ile karşı karşıyaydık. Akşam yatmaya yakın hafif de olsa ateşi çıktı. İlk akşam sürekli rahatsızlığından ve sıkıntılarından uyandı, hatta o kadar ki baba oğul eşimi başka bir odaya gönderip beraberce yattık. Bu kötü bir tercih oldu zira tüm geceyi uyanık geçirdik. Ertesi gün çok şükür ki oğlum bol bol uyudu bense önceki seferlerde olduğu üzere kendimi kafeine verdim.

Oğlumun okul hayatı da zorunlu olarak ertelenmek zorunda kaldı. Pazartesi akşamı, Salı ve Çarşamba sabahları, kendi tarzında sürekli okul deyip duran ve sürekli gitmek istediğini hareketleriyle anlatmaya çalışan oğlumun bu konuda ne Çarşamba akşamı ne de Perşembe sabahı ağzını bıçak açmadı. Onun bu doğal kabullenişi bizi nasıl üzdü anlatamam. Diğer taraftan eşimin oğlumun evde öğrenimini sürdürüp sürdüremeyeceği konusunda araştırmalar yaptığından eminim. İyi ki ilk öğretim ülkemizde zorunlu da bu sayede okula gitmeye devam edebilecek. Onun bu gerçeği doğal kabullenişi ise beni hiç üzmedi. Tabi duymamazlığa geldiğim okula gitme olayını Mayısa kadar ertelemeye ilişkin soruları ise bugün bile devam etmekte.

İkinci gün belirtiler hem gripti hem de nezle. Burunu tıkandı ki bu oğlum için tam bir işkenceydi özellikle uyuduğu zamanlarda. Tıkanıklığa bağlı zor nefes alma, çoğu kere nefesinin ağzıyla desteklenmesi, yine tıkalı burun kaynaklı çıkan garip sesler uyku kalitesini oldukça azalttı. Akşama doğru tüm bunlara ek olarak sesi de değişmeye başladı, sonrasında onu takip eden bir öksürük ve yükselen ve gecelerimizi kabusa çeviren bir ateş başladı. Düşünün tıkalı bir burun ve bunun neden olduğu zor nefes alma, alev alev yanan bir vücut, tüm bunlara direnen keyifli olmak için mücadele eden bir yakışıklı ve tüm metanetini kaybetmiş, panik, korkulu, endişeli, ağlamaya hazır anne ve babası. Perşembe akşamı zor bir akşam oldu. Ateş bir ara 40 dereceye kadar yükseldi ki benim için panik eşiği 39 derece idi. Mümkün olduğu kadar ateş düşürücü vermek istemiyorduk ki vücudu antikor üretimi adına, virüs ya da bakterilerle savaşacak avantajlı ortamı bulabilsin. Eşimin uyuduğu bir anda ateş 40 oldu ve ben sirkeli su ile oğlumun savaşına dışarıdan müdahil oldum. İyi ki o sırada eşim uyandı da hemen ilacı verdi ve ateş daha da büyümeden geçici olarak söndürüldü.

Ertesi gün oğlumun tıkalı olan burunu akmaya başladı ama ne akma. Önceleri su ile temizlenmesine izin veriyordu ama sonra vermez oldu. Biz de mendille temizlemeye çalıştık ama mendil ne kadar yumuşak olursa olsun oğlumun derisi kadar yumuşak olamıyor. Tüm bunlara ek bir de burunu tahriş oldu ve bırakın temizlenmesini ellettirmedi bile.

İş hayatlarımızda doğru orantılı ama negatif olarak etkilendi bu süreçte. Eşim işe gitmez oldu son günlerde ve ben de erkenden eve gelir oldum. Bundan önceki hastalık döneminde eşimin ailesi de bizlerleydi. Annemle babam gün içersinde sürekli bize gelseler de akşamları eşimle ben oğlumuzla bir başımıza ne yapacağımızı bilemez bir halde üstelik panik bir durumda acınası bir şekilde kalıyorduk. Gecenin kör saatlerinde telefon görüşmeleri ile aile büyüklerini bilgilendirme bahanesiyle onlardan moral bulacak sözler duymaya çalışıyorduk. Bu şekilde haftasonunu yakaladık. Doktorunu tabi ki sürekli saat gözetmeksizin arıyorduk ama kendisi de şu an için yaptıklarımızın yeterli olduğunu ısrarla söylüyor ve gelin demiyordu. Son olarak daha çok müneccinlere yakşacak bir ses tonuyla Cumartesine geçeceğini, geçmezse gelin dedi. Cumartesi sabahı gerçekten de herşey güllük gülistanlık oldu ve biz vay be ne doktormuş dedik hem içimizden ve hem de daha sonrasında eşimle birbirimize. Ama onun bu ihtişamlı zaferi Cumartesi akşamı artan ateşle bir son buldu. Tam geçti derken kendimizi bir anda cehennem çukurunda buluverdik. İlaç vermemize rağmen inmeyen ateş ki bizi en çok panikleten de bu oldu, sürekli akan ve tahriş olmuş bir burun (uyurken sürülmeye çalışılan pomatlar), öksürme, mafyavari bir ses kısıklığı, her halinden belli bir boğaz ağrısı... Cumartesi akşamı yine uykusuzlukla yine korku ve endişeyle geçiverdi.

Pazar sabahı saat sekizde “Müsaitseniz annemler sizi ziyarete gelecekler”  tadında doktorla bir görüşme yaptık. Aslında cevabını bile duymamıza gerek yoktu, onu çok özlemiştik ve illaki ziyaretine gidecektik ve gittik de. Pazar saat 10:00 gibi oğlumu kontrol etmeye başlamıştı.

Yaklaşık 30 saniye ile 1 dakikalık kontrolden sonra laranjit dedi. Bana faranjit demiş gibi geldi daha çok. Sonradan eşimden laranjit olduğunu, ses tellerinin iltihaplanması olduğunu öğrendim. İşte o an, ezeli düşmanım ya da ebedi dostum olan faranjitin kuzeni olabileceği gerçeğini kafamda oluşturdum.

Akut larenjit genellikle viral bir enfeksiyona bağlı olarak gelişen, soğuk algınlığı ile beraber ortaya çıkan, 1-2 hafta kadar sürebilen ve daha çok 3 yaş altındaki çocuklarda yaygın olan bir hastalıkmış.

Eşim antibiyotiğe şiddetle karşı olan biridir ve mümkün olduğunca vermemeye ant içmişti. Gereksiz kullanımı sonucu ortaya çıkan komplikasyonlarından ve vücudun yine gereksiz kullanım sonucu artık bu türe cevap verememe ihtimaline karşılık haklı bir endişe duymuştur hep. Ben de konu hakkında fikri olmayan ama söyleyecek çok sözü olan biri olaraktan ve eşinin fikirlerini kendi fikriymiş gibi sunan ve gerekirse savunan bir kişi olaraktan bu fikri en az eşim kadar hatta ondan daha çok destekleyip duruyordum. Hayat işte, çok komik ve ironik. Dakka 1 gol 1 der gibi dün akşam saat 8 itibariyle oğlum antibiyotik ile de tanışmış oldu. Üstelik işin trajikomik tarafı ise normalde laranjitte antibiyotik gerek olmayışı ama bakteriyel sebep ihtimali yüzünden doktorun buna gerek duymuş olmasıydı.

Oğlum bir kaç gün arayla 2 yeni şeyle tanışmış oldu, hem babasının belalısı faranjitin kuzeni laranjit ve hem de annesinin belalısı antibiyotik ile.

Gel de insan tüm korkularıyla bir gün mutlaka yüzleşir sözüne inanma ...

11 Aralık 2010 Cumartesi

Kıyamam...


Eğer çok az bir uyku ile geceyi geçirmişseniz paniklemeyin çünkü gecenin sabahı düşündüğünüz kadar korkunç olmuyor. İçilecek 2 bardak ılık su ve sonrasında sade koyu bir kahve ile pekala günü sorunsuz geçirebiliyorsunuz. Akşam yemek sonrası birazda psikolojik etkenlerden erkenden yatmak istersiniz ama belki gün boyu alınan kafeinlerden uykunuz hemen gelmeyebilir. Ne var canım bunda birazdan sabaha kadar mışıl mışıl uyurum dedikten bir kaç saat sonra saat mesela 1:00’i gösterirken oğlunuz tekrar öksürmeye ve tekrar ağlamaya başlayabilir. Hafif panik dalgası işte o an vücudunuza girer.


Buluşma noktası yine bizim odanın yatağı oldu. Yaklaşık 18 saatlik bir aradan sonra tüm ev ahalisi işte yeniden bir araya gelmiştik. Bağırsak enfeksiyonu bir gün ile sınırlı kalmıyormuş. Gece mesaisi 1:00’de başladı. Bir önceki akşamdan tecrübeli olduğumuzdan hareketlerimiz çok daha uyumlu, davranışlarımız çok daha az panik havasındaydı ki bu da zaten uykumuzu ağırlaştırıyordu. Eşimin annesini yalnızca buluşma anında bir ara hatta bir an gördüm, sonra anladım ki bu geceyi izinli olarak geçirmeye karar vermiş. Kendisi uykudayken biz görevlerimizin başındaydık.

Eğer çok az bir uyku ile geceyi geçirmişseniz paniklemeyin demiştim ya, ikinci geceyi de benzer geçirecekseniz size tavsiyem panikleyin. Belki bu panik sizi ayakta tutabilir. Beni ayakta tutan ise ne panik, ne içtiğim ılık sular ne de kopkoyu sade kahve oldu. Ben ayakta  tutan 20. yüzyılın en önemli kuramsal fizikçisi olarak nitelendirilen Albert Einstein geliştirdiği Görelilik kuramı (İzafiyet Teorisi ya da Rölativite Kuramı da denmekte) oldu. Eşim sabah o kadar bitmiş, o kadar uykusuz görünüyordu ki ben kendimi inanın şanslı saydım. Onunla karşılaştırıldığımda ben sanki günlerdir kuş tüyü yastıklarda uyumuş bir adam gibi duruyordum. Bu bitmişlik görüntüsü aslında buz dağının görünen yüzü idi. Altta kalan büyük parça ise gururdu. Oğlu için uykusuzlukta 2.geceyi devirmenin haklı mutluluğunu ve gururunu yaşıyordu. Kolay değil uyku ile yapmış olduğu bu savaş ve sabahında ki zafer, ondan beklenen bir durum değildi. Bu vesile ile tüm alkışlar eşime ...

İşin ilginç yanı bu zaferi tamamen sahiplenmesiydi. Ne sabah uykusuzluktan gülmekte bile zorlanan babası ne de onunla tüm geceyi beraber geçiren ben, bu zaferden nasiplenebilmiştik. Eminim ki yıllar sonra oğluma bugünler çok farklı anlatılacak. Onun gerçek olarak sunduklarını ben ise her defasında aptal bir cesaretin sonucu sahnede bir adım öne çıkıp seyirciye finali yapar gibi ve ya sanal mahkeme salonunda jüriyi etkileyecek konuşmamın sonunda parmağımla gösterir gibi eksik diye bağırarak düzelteceğim. Hayır diyeceğim bağırsak infeksiyonu ile savaşında  yanında yalnız annen değil, ben de vardım, deden de vardı. Anneannen ise yalnızca ilk bölümünde yer aldı.

Oğlum bu sabah çok daha iyi. Umarım ki gün içerisindeki uyumalarına ek olarak bu akşam da güzel güzel uyuyacaktır. Dedesi zaten gün içerisinde en az oğlum kadar uyumakta. Anneannesinin bu anlattıklarımda da anlayacağınız üzere uykusuzluğu bulunmamaktadır. Eşim ise  muhtemelen akşamüzeri işten erken çıkıp eksiğini tamamlayacaktır. Ben mi? Ben bir babayım, üşümem ve uyumam. Ben oğlumun kahramanıyım. Eşimin birtanesiyim. Bu sıfatlar ve yaşattığı duygular bana yeter.

Eşim de ben de Zerrin Özer’in Kıyamam şarkısını çok severiz. İki bebeğimin uykusuzluğuna ben de gerçekten kıyamıyorum ...

8 Aralık 2010 Çarşamba

Hastalık küçük adamlara hiç yakışmıyor ...

Ne içe yönelik bitmeyen yolculuklar, ne şarapta saklı olan gerçek, ne Sabrili ya da Sabrisiz Galatasaray, ne Caillou ya da ufacık minnacık küçük balık, ne de medyamızın ne dünü ne bugüne ne de yarını ... Varsa ve yoksa yalnızca ve yalnızca yakışıklı bir tanecik oğlum. Allah her şeyden önce bizlere sağlık versin, gerisi inanın dostlar koca bir hiç.

Dün akşam hazır eşimin anne ve babası bizlerle beraberken bir kaçamak yapıp, şarapta gerçeği bulmak yerine rakı ile hasret gidermek istedim. Başlangıçtaki hoş beş güzeldi de sonrasında saat 1:00 gibi başlayan ve beni uykudan uyandıran baş ağrısı pek tatsızdı doğrusu. Aslında 10:00 gibi yatmak istemiş ama eşimin oyalaması sonucu ancak 11:00 gibi yatabilmiştim. Uyanmam sonrasında beşer onar dakikalık süren rem uykucuklarıyla geceyi geçirmeye çalışıyordum. Nicedir ilaç detoksu yapmaya çalıştığımdan da ağrı kesici bir ilaç almamıştım.Yazılarımı okuyanlar bilirler benim uykum hafiftir, bir de zaten derin bir uykuya geçmediğimden sabaha karşı 2:30gibi, oğlumun öksürüğü ile hemen uyandım. Normalin üzerinde desibeli olan bir öksürüktü. Hem merak ettiğimden ve hem de üzerini açtığından emin olduğumdan yanına gitmek için kalktım ki ağlamaya başladığını duydum ve saniyesinde kendimi yanında buldum. Başım zaten ağrıyordu ve bir de ani hareketle yanına gittiğimden çatlayacak seviyelere bir anda ulaştı.

Oğlumum suratı iyi değildi. Öncelikle uykulu olduğundan gözleri kapalı, belli bir yeri ağrıdığından da sıkıntılı bir ifadesi vardı. Bir yandan hem ağlıyor ve hem de kucağıma almamı hareketleri ile anlatmaya çalışıyordu. Tabi hemen aldım. Bu arada seslerimizi duyan evdeki tüm ahalide odaya toplanmıştı bile. Oğlum bir yandan ağlıyor bir yandan uyumaya çalışıyor bir yandan da anlayamadığım birşeyi yapmak için uğraş veriyordu. Sonradan anladım ki kusmaya çalışıyormuş. Oğlumun bebekliği dönemlerinde tabi ki kusmaları olmuştu ama bunlara daha çok vücudun savunma mekanizması gibi işleyişi olan refleksel kusmalardı. İlk defa bilinçli olarak kusuyor olacaktı. Normal olmayan bir süreçti, akış en azından ters yönde idi. Ben ilk önce yalnızca kokuyu farkettim sonrasında da gece boyunca 4 defa üzerimi değiştirdim. 

Oğlum sıkıntılı bir gece geçirdi. Beşer onar dakikalık uykular sonrasında gelen sancı ve bulantı krizleri ile geceyi geçirmek zorunda kaldı. Bizler ise onun uykuya dalması ile yataklara dağılıyor sonra onun uyanması ile buluşma merkezi olan bizim odamızın yatağında buluşuyorduk.

Özel bir parantez eşim için açmak isterim. Dün akşam eşimin değişik bir yüzü ile karşılaştım, tanıştım: Davul çalsa yanında uyanmayan eşim, oğlu için dimdik tüm gece ayakta idi, idareyi ele almış olayları kontrol altında tutuyordu ve uykusuzlukla sanki dalga geçiyordu. Tüm gece boyunca yalnızca sabah 7:00 ile 8:00 arasında uyudu. Tamam işten erken gelip akşam üzerini uykuyla geçirdi ama ben onunla dün akşam gerçekten büyük gurur duydum

Dün gece ya da sabah saat 2:30 ile 7:00 arasını biz uyanık geçirdik. Korktuk, endişelendik, panik olduk. Oğlumuzun sürekli yanında onu destekledik ve bizim için herşeyden önemli olan varlığın o olduğu gerçeğini hücre seviyelerimizde adeta öğrendik. Dedim ya ne içe yönelik bitmeyen yolculuklar, ne şarapta saklı olan gerçek, ne Sabrili ya da Sabrisiz Galatasaray, ne Caillou ya da ufakcık minnacık küçük balık, ne de medyamızın ne dünü ne bugüne ne de yarını ... Varsa ve yoksa yalnızca ve yalnızca yakışıklı bir tanecik oğlumuz.

Oğlumuz ilerleyen saatlerde ishal oldu. Sorunlu bölge yer değiştirip mideden bağırsaklara iniş yapmış. Doktoru ile telefonda konuştuk ve bağırsak enfeksiyonu geçirdiğini öğrendik. Bu akşam yemeğinde pirinç lapası yedi ve erkenden de uyuyakaldı.

Hastalık bu küçük adamlara hiç yakışmıyor ama ne yapalım alışacağız çok zor olsa da...