Bu Blogda Ara

28 Nisan 2011 Perşembe

Hafta sonu üzerine sohbetler - 4 Cuma akşamı

Yaşadığım sendromun adına her ne kadar Cuma sendromu diyor olsam da yorgunluk seviyem ne ruhsal ne de fiziksel olarak hiçbir zaman bu günde en yüksek noktalara ulaşmaz.  Üstelik içimde geçmiş yaşamlardan kalan ve adeta hücrelerime işlenmiş, DNA’larıma kodlanmış olan bir mutluluk şarkısı bile hafta sonuna giriyor olmaktan ötürü kısık sesle bile olsa çalmaya başlar.
Karışık duyguların yaşandığı bir andır işten çıkıp eve gitme anı. Trafik bile sizi çok fazla strese sokmaz o gün. Bir yandan yılların alışkanlığı olan hafta sonuna giriş mutluluğu diğer yanda eve ne kadar geç giderseniz o kadar az yorulacağınız gerçeği karşısında trafik adeta sizden yana hareket eden bir dost gibi görünür. Radyoda çalan bir parçayı dinlersiniz. Hava hafif kararmıştır artık. Kulaklara çok hoş gelen eve dönüş yolundasınızdır artık.
Eve girmenizle beraber daha bir gün öncesine kadar size batmayan evin dağınıklığı birden sorun olup, bir dağ gibi büyür, yükselir karşınızda. Dünkü dağınıklık bugün bakıcı abla tarafından toplanacak iken, bugünün her geçen an artan dağınıklığı sizin tarafınızdan toplanacaktır. Eşiniz ve oğlunuz yaşadığınız bu travmadan habersiz gülerek size bakar ve dağınıklığa yardım etmeye devam ederler.  Siz ise ellerimi mi yıkayayım yoksa kontrolden henüz çıkmamışken hemen toplamaya mı başlayayım kararsızlığını kısa bir süre ama her defasında belki de içinizdeki volkanik panik patlamalarından  yaşarsınız. Sonra ellerinizi yıkamadan bir şeye el süremeyeceğiniz gerçeğini hatırlayıp temizlenmeye doğru ilerlersiniz.
Sonrasında oğlunuzla biraz zaman geçirmeye başlarsınız. Eşiniz zaten başkaları tarafından hazırlanmış olan yemekleri ısıtır ve sanki kendi yapmış bir edayla masayı kurmaya sizi davet eder. Masa çok kolay kurulur çünkü önünüze çıkan yemek hep rejim yapmayı çağrıştıracak miktar ve basitliktedir. Gelirken alınan mezelerin sebebi de zaten bundandır.
İçilen bir kaç kadeh şarap ile biraz rahatlamaya başladığınız anda masanın kaldırılması, mutfağın toplanması, oğlunuzun bezinin değiştirilmesi, pijamalarının giydirilmesi, gizlice kahve içilmesi ve oğlunuzun uyutulması gibi yapacaklarınızı hatırlayıp hemen işe koyulursunuz. Çoğu kere kadehte kalan şarabı mutfakta iş yaparken bitirirsiniz.
Genelde ilk uykuya dalmam oğlumu uyuturken gerçekleşir ve eşim tarafından haince uyandırılırım. Geceleri zaten çok uyumam ben, uyuyamam. Ya oğlum uyandığından kalkıp ona eşlik ederim, ya üstünü sürekli açtığını bildiğimden örtmek için kalkar dururum. Bir de buna tüm günün yorgunluğu ve içilen şarabı eklediğimde uyumam bana o kadar doğal gelir ki bunu eşim nasıl anlamaz diye şaşar dururum. Ama uyanmam ve bir eş olarak görevlerimi yapmam gerekir: Onu dinlemek. Ben uyurken o doğal olarak konuşamıyor. Bu konuşamama durumu onda bir sıkıntı olarak birikime neden oluyor. Bir eş olarak yarı kapalı gözlerle onu dinleme (ya da dinliyormuş gibi yapma) benim bu saatlerde üstlenmem gereken görevlerin başında gelmekte.
Konuşması için herhangi bir konuya ihtiyaç duymaması ve yalnızca ben uyudum diye beni suçlamaya başlaması ise en sakat durum. Bir yandan dayanılmaz uyku durumum ve bir yandan da eğer uyursam çıkacak olan kavga. Bu tatlı stres aynı donma anında ki tatlı uyku gibidir. Uyku tüm strese rağmen o kadar tatlı gelir ki kaçamazsınız. Evdeki huzur, mutluluk budur.
Hain ve acımasızca uyandırılmam sonrasındaki tartışma konusu ise bu hafta oldukça farklıydı. Aslında iki farklı konu vardı. İlki oğlumuz konusundaki benim yanlış hareketlerimdi. Bu aslında her gün duyduğum bir konu olduğundan ilk başta çok da önemsemedim ama bu sefer hazırlıklı gelmişti. Ellerinde kitaplar vardı. Okuma saati yapılmaya çalışılıyor gibiydi ki buna dayanmam imkansızdı. Bir şekilde kavga çıkarıp yatmanın yolunu bulmam gerekiyordu. Ben nasıl sıvışırım diye düşünüp dururken o oturup kitaplardan örnekler verip yanlışlarımı yüzüme vuruyordu. Ben yine tabii ki dinlemiyordum. Ama bu böyle gidemezdi.
Sonrasında bu konunun çok önemli bir konu olduğunu ve şu anda dikkatimi veremeyeceğimi söyledim. Şaşılacak bir mucize gerçekleşti ve bana inandı.
Hemen akabinde ikinci konuya başlamasından inanma sebebi  de ortaya çıkmış oldu aslında. İnanmış gibi görünmek istemişti yalnızca. Amaç bu konuyla başlayıp diğer konuya geçiş yapmaktı. Bu sinsi planı karşısında saygı duydum aslında. Yarın ne yapalım diye sormuştu. Hani sanki son 100 hafta sonunun son 200 gününde çok da farklı bir şey yapmışız gibi bu soruyu sormuştu.
Bizim genelde tüm hafta sonlarımız hep aynı şekilde geçer. Ufak tefek farklılıklar vardır ama genel işleyiş ve günün iskeleti hep aynıdır: Çok ama çok erken kalkış, oğlumuza kahvaltı hazırlama ve ettirilmesi, bizim evde ya da dışarıda kahvaltı etmemiz, Bebek parkına gidilmesi ve sonrasında sahilde yürüyüş genelde hep sabit gerçekleşen programlar. Sonrasında evde ya da dışarıda yenilen yemekler, yapılan ziyaretler,  oğlumuzun arabada ya da evde uyuyakalması gibi farklı sıralarda gerçekleşen münferit programlarımız da yok değil ama konuşulmayı hak etmeyecek kadar da azlar.
Ben bu tür açık sorulara hep aynı cevabı veririm ve bugüne kadar da bu cevabın hiçbir kötülüğünü görmedim. Sen bilirsin canım diyerek topu tekrardan ona attım ve arkama yaslanıp söyleyeceği sözleri beklemeye başladım.
Genelde benim bu cevabıma onun verdiği cevaplar da hep aynıdır. İlişkide çiftlerin birbirlerini tanımaları da ve anlaşma da bu olsa gerek. Yanılmamıştım söyledikleri yine aynı olmuştu. Önce konu hakkında benim bir fikrimin olup olmayacağını küçümser bir dudak ifadesiyle sordu. Bu bir şarkıya sakin bir giriş ya da boksörlerin birbirlerine tüm güçleriyle saldırmadan tanımaya çalışmaları gibidir. Derbi maçlarındaki takımların ilk başlardaki hazırlık pasları yapmaları gibi beni tartıyordu. Ama sesinin tınısından hissedebiliyordum bu kez top yekün saldırı anı yakındı hem de çok yakın. Herhalde onun da uykusu vardı ve ani bir baskınla işi sonuçlandırmak istiyordu.
Fırtına öncesi sessizlik anı bu olsa gerekti. Hava kurşun gibi ağırlaşmıştı. Hani gerginlik ete kemiğe bürünmüş görünür hale gelmişti. Korkmuyor ama cesaretle titriyordum. En önemli şey korkuyu belli etmemek ve sakin kalmayı başarabilmektir böylesi anlarda. Birazdan duyguların pik yaptığı zaman vereceğim cevapları düzenlemeye başlamıştım bile. Stratejimi hemen belirlemeliydim. En iyi savunma saldırıdır dersem gece çok uzardı ve sonuçsuz kalırdı. En iyisi yine sinmek, sessiz kalıp kırılmış gibi bir tavır takınmaktı. Bu genelde hep işe yarardı.
Sağanak sandığımdan çabuk başladı. Bütün kararları o alıyormuş, program yapmak bile ona kalıyormuş, kendisine hiç destek olmuyormuşum, sorumluluklardan kaçıyormuşum gibisinden ve şimdi o anları tekrar yaşamak istemediğimden devam edemeyeceğim bir sürü şeyi sıraladı durdu.
Mazlum ve kırılmış rolüm oskarlıktı. Kendimle gurur duyuyorum. Ben deli miyim programları ben yapıp sonrasında bütün bir gün onun eleştirilerine maruz kalacağım. İlişkinin çooook başlarında yaşadığım tecrübeleri unutmak mümkün olabilir mi? Zorunlu olmadıkça fikir beyan etme, can kulağı ile dinlemekten usanma(dinlemiyorsan da belli etme), program yapmaktan kaç, karar aman sakın verme, açık verilmiş direktifleri  harfiyen uygulaİşte benim evlilik mottam budur. Mutluluğumun formülü, evdeki huzurumun altın anahtarı. İşittiğim bir kaç sözle mi geri döneceğim bu altın kuraldan.
Ertesi gün için çizilmiş olan programı öğrenip, kırılmış bir dış görünüş ama büyük bir huzur ve mutlulukla yatağıma doğru yöneldim.

25 Nisan 2011 Pazartesi

Hafta sonu üzerine sohbetler-3 Evdeki huzur, mutluluk budur.

Konuya tekrar bir yerden ve direk olarak girmek gerekirse, yoğun ve yorucu bir çalışma haftasının ardından, herkes kendine göre bir hafta sonu programı çizer. Bazıları gideceği yerleri, izleyeceği filmleri seçer,bazıları ise buluşacağı arkadaşlarını düşünür durur. Sevgililer aranır, kıyafetler seçilir, rezervasyonlar yapılır, telefonlar edilir ve saatler kimileri için 17:00’yi, kimileri için 18:00’i gösterdiğinde o muhteşem hafta sonu başlar. En kötüsü ise yapacak programı ve buluşacak kimsesi olmayan ve büyük bir sendrom yaşayanlar ki yazının konusu onlar olmadığından bu bölüme hiç girmiyorum.
Benim hafta sonum ise farklıdır. Çok ama çok özeldir. Herkesin bırakın her haftayı, bir haftasına bile dayanamayacağı bir yoğunluktadır. Birbirine girmiş hisler dünyamın en yoğun ve ağırlıklı olarak öne çıkan hissi yorgunluktur. Yoğun fiziksel tempo o kadar yakıcı seviyelerdedir ki atık vücudunuzu dahi hissetmez olursunuz. Sahip olduğunuz tüm enerji bir vakum tarafından emilmiş gibi hissetmeye başlarsınız. Bir alışveriş merkezinden, bir alışveriş merkezine, bir parktan diğer bir yeşillik alana kendinizi sürükler durursunuz. Yanınızdan geçenlerin yüzüne bile bakmak içinizden gelmez.  Sabahın kör karanlığından, akşamın geç hem de çok geç saatlerine kadar yaşayan bir ölü gibi hisseder durursunuz kendinizi. Yaşadığınızı gösteren tek emare ise çok geç yenen akşam yemeğinin çok zor ve tatsız bir şekilde sindirilme çabalarıdır.
Hafta sonlarında diğer bir ağırlıklı olarak öne çıkan his ise artık yanmaya başlayan gözlerinizden akan sürekli ve acı veren uyku halidir. Acil kafein girişini emreden vücudunuza bu takviyeyi hemen yapmazsanız  ya uyuyakalırsınız ya da gözlerinizi sabit olarak bir yere dikip, aval aval bakmaya başlarsınız. Bönlük durumuna geçiş o kadar çabuk ve bir o kadar sinsice olur ki önlem almaya bile zaman bulamazsınız. Yapılacak ilk şey uyanır uyanmaz yüzümü yıkıyorum bahanesinin ardına sığınıp sessizce mutfağa yönelmek ve koyu bir kahveyi hemencecik içmektir.  Sizi bu işlemden mahrum etmek isteyecek kesinlikle dahili girişimler illaki olacaktır. Duymamazlığa gelmeniz yapabileceğiniz en akıllıca strateji olur. Kahvenizi için, yüzünüzü yıkayın öyle günlük işlerinize başlayın.
Pazartesi sabahı ise doğan güneş ve gelen bakıcı abla ile birlikte her şey düzelmeye başlar. İşe adım attığınız andan itibaren ise hafiflemeye başlarsınız. Üzerinize yüklenen tonlarca yük artık alınmış gibidir.  Bir kaç saat öncesinin tüm gerginliği ve huzursuzluğu, hissedilen  yorgunluğa rağmen daha normale yakın bir hale gelir. Tamamen düzelme belki Pazartesi günü içerisinde olmaz ama yavaş yavaş iyileşmeye başladığınızı yine de hissedersiniz. Bir hafta sonunu daha başarılı bir şekilde geçirmiş olmanızın o dayanılmaz gururunu yudumladığınız kahve ile Pazartesi gününün ilk saatlerini geçirmeye başlarsınız.
Şaka ve abartılarım bir yana çoğumuz gün içerisinde ama öyle ama böyle sürekli bir takım işlerin, uğraşların peşinde koşturup duruyoruz. Çoğu kere hayatımızdan geçen ve bir daha gelmeyecek olan zamanı unutup duruyoruz. Önceliklerimiz bile değişebiliyor, bulanıklaşabiliyor. Hatta belki rahat bir nefes alacak zamanı bile kendimize çok görebiliyoruz. Sonu gelmeyen bir biri ardına yapılan toplantılar, görüşmeler, günlük severek ya da sevmeyerek bir şekilde yapılan rutin işler,  alışkanlıklar derken eve gitme zamanını bile kaçırabiliyor, öteleyebiliyoruz ki bende bu maalesef çok oluyor.
İşten geç çıkmak ve asla çözülemeyecek bu arapsaçı İstanbul trafiğinin içerisinde eve gitmenin her türlü yolunu bulmaya çalışmak bile günlük stres limitinizi doldurmak için yeter de artar zaten. Durum böyle olunca da insan evine vardığında günün stresinden kurtulup, rahatlamak istemesi kadar doğal ve bir o kadar insanca başka bir istek olamaz. İşte bu noktada imdadıma yetişen, ne eve vardığımda içtiğim bir kadeh içki, ne farklı çiçeklerden oluşmuş sakinleştirici bitki çayları, ne de mis gibi kokan rahatlatıcı mumlardır. Beni rahatlatan eşimin ve oğlumun varlıklarıdır. Eve varışımda onları bulmamdır. Eşimin sarılması, oğlumun öpmesidir.
Siz bakmayın şikayet edip durduğuma, hem hafta içlerinde işte, trafikte, toplantılarda ve hem de hafta sonlarında evin içerisindeki  yoğun işlerde,tüm bu zorluklara katlanabilmemi sağlayan tek şey oğlum ve eşimle geçirdiğim zamanın sağladığı büyük keyif ve mutluluktur. Hayatta zaten bu mutluluğu ve keyfiyeti sağlayabilecek başka ne olabilir ki!
Bir zamanlar Anadolu Hayat Sigortanın bir reklamı vardı. Erik Satie'nin Gymnopédie no.1 eşliğinde söylenen sloganı bir çok kişi gibi benim de hala aklımdadır:  Evdeki huzur, mutluluk budur.
Sözüm ona geçirdiğimiz son hafta sonunu anlatacaktım. Biliyorum hala anlatmaya başlamış değilim. Gelin o zaman şimdi hep beraber bir kaç gün öncesine, Cuma gününe, geri dönelim ve beraber eğlenceli bir hafta sonu geçirelim. Ne dersiniz?

17 Nisan 2011 Pazar

Hafta sonu üzerine sohbetler-2 Seth Godin

Eşim hep uzun uzun yazdığımı ve okurken kendini,  yazdıklarımın içinde kaybettiğini söyler durur. Aslında kendisi sürekli konuşur ve sürekli yapmam gereken şeyleri bazen bir öğretmen tadında yarı azarlayarak, bazen bir yargıç gibi duygusuz ve bazen de bir anne gibi şefkat dolu bıkıp usanmadan söyler durur.
Eşimle peki iletişim problemi mi yaşıyor muyuz?  Hayır, kesinlikle yaşamıyoruz. İşin aslı ben uzun bir süre önce onu dinlemeyi bırakmış bulunuyorum. Bu nedenle bu konuda aramızda bir problem de bulunmamakta. Tabii en önemli nokta büyük bir dikkat ile dinliyormuş gibi yapıp bildiğinizi okumaya devam edebilmektir.
İnsanız elbet dinlemiyorken yakalanabiliriz de. İşte bu durumlarda hemen beni değiştirmeye çalışma, beni olduğum gibi kabul etmelisin, ben her isteğini yapan bir android değilim, benim de düşüncelerim, duygularım var, bir evde iki tane senden mi olmasını istiyorsun, gibi oldukça ses getirici ve her olaya uyarlanabilecek birer klasik olmuş, zamanlar üstü sebeplerimi söyleyip kurtulmaya çalışırım. Zaman zaman hatta o kadar iyi oynarım ki rolümü, boş bulunup özür dilediği bile olmuştur tabii eğer çok içmişse. Ama genelde bu oldukça geçerli savunmam onun tarafından pek duyulmaz, işleme alınmaz ama ben kendimi savunmaya yine de devam ederim.
Tartışırken belirttiğim gibi eşimi pek dinlemem. O sırada genelde söylediklerine karşılık kendi cevabımı hazırlıyor olurum. Bu bana hem zaman kazandırır ve hem de esneklik. Konu ama yazdıklarım olunca işler değişir. İnanın o zaman bütün dikkatimle onu dinlerim.
Son zamanlarda bana sürekli  3-4 cümle ile günü kotarmaya çalışan Seth Godin’i örnek veriyor. Çok yaratıcıymış da, önemli olan uzun yazmak değilmiş de. Genelde hep aynı konuşmaları yapıp hep aynı şekilde konuşmayı sonlandırıyoruz. Ben son derece anlamlı ve doğal olarak “Tamam her şeyden evvel  onunla karşılaştırılmak gurur verici ama bizim kulvarlarımız farklı şekerim” diyorum pis pis gülerek.
Baktım o gülmüyor ve cevap dahi vermiyor o zaman da “o benim kadar yaratıcı değil ise ancak 3-4 satırlık yaratıcılığı var ise ben ne yapabilirim” final repliğimi söylüyorum ve konuşmamız sona eriyor.  Selam verip sahneden ayrılıyoruz. Nasıl bir alkış sonrasında anlatamam ... :-)
Ben genelde konuşmanın bitmesini ve beni dinlememesini fırsat bilip dikkat çekmeye çalışmak için ağlayan,bağıran, kıran, döken çocuklar misali Seth’tir git Godin özdeyişini patlatıyorum arkasından. Kaçmasa yüzüne karşı da söyleyeceğim ama hep bir kaçış hep bir saklanma. Zannediyorum konuşma ve yorumlarımla onu adeta eziyor olmamdan sebep hep benimle konuşmayı sürdürmekten kaçıyor. Seth’tir git Godin şeklinde tatlı mırıldanmam ise içten ve dolu dolu söylediğimden mi yoksa sesimin şiddetini ayarlayamadığımdan mı bilemiyorum, onun tarafından hep duyuluyor. Sonrasındaki suratının aldığı ifade ise unutulacak gibi değil ama ben her defasında unutmayı başarabiliyorum. Bizim evliliğimizdeki mutluluğumuzun küçük sırrı da bu zaten; benim çok kolay unutuyor olmam.
Aslında işin garibi hala söylediklerimin arkasında olmam. Gerçekten de evimizin kedisi, sokağımızın delisi olan bizim Seth ile kulvarlarımız farklı. O bir çok kişinin görmediği/göremediği pazarlama konularına bambaşka pencerelerden bakabilme imkanı veren bir kaç satırlık yazılar yazıyor. Ne yalan söyleyeyim çok da başarılı. Kıskanıyor muyum? Kesinlikle hayır. Benim onun için düşüncem daha çok hayranlık. Ben ise yazarken büyük keyif alıyorum. Eminim yazarken onun aldığından çok daha fazla keyif alıyorum. Ortaya çıkan yazı tabii ki önemli ama ben ortaya çıkarılış anında da büyük mutluluk duyuyorum. Yoksa hafta sonu önce şuraya sonra buraya gittik demek ve yazıyı sonlandırmak var ama ben yazarken kendimi bambaşka konulardan bahsederken bulmaktan hoşlanıyorum.
Nereden nereye geldim yine. Sözde yazının konusu Hafta sonu üzerine sohbetler ... Daha hala hafta arasında dolanıp duruyorum, bir türlü giremedim şu hafta sonuna.
Eşim kayboluyorum derken sanırım ne demek istediğini  şimdi anlamaya başladım. Küçük, mini minnacık gerçeklik ve haklılık payı da var gibi. Eşimin kaybolmasını istemediğimden yazıyı daha fazla uzatmayacağım. Bu nedenle bu anlaşılması son derece basit, iddiasız ve mesaj kaygısı taşımayan hafta sonuna ilişkin yazımın devamını bir sonraki yazıma bırakıyorum. 

14 Nisan 2011 Perşembe

Hafta sonu üzerine sohbetler-1 Cuma Sendromu

Bir hafta sonu daha geride kaldı. Yoğun ve yorucu bir hafta sonu oldu. Oldukça yorgun, hatta bitkin ve kesinlikle çok uykusuzum. Ama çok şükür Pazartesini de yakaladım. İçimde hafif ve iç gıcıklayıcı bir huzur bile olduğunu söyleyebilirim.  Artık işe gidebileceğim. İnsanın işi gibisi yok. İşimi bu kadar çok sevebileceğim, daha doğrusu bir işe gidebiliyor olmayı bu kadar çok sevebileceğim aklıma bile gelmezdi. Benim için dinlenebileceğim, gücümü tekrar toplayabileceğim bir hafta olacak.
Sabahları mesela kahvemi büyük bir dinginlik içerisinde, istersem sessizlik, istersem dilediğim müzik eşliğinde içebileceğim. Dinlediğim müzik için oğlumu ikna etmek için uğraş vermiyeceğim. Evde olduğu gibi, içerken mutfak kapılarının ardına da gizlenmeyeceğim. Ayakta, karanlıkta ve dahası sanki hiç bulunduğum yerde yokmuşum gibi sessizlik içerisinde ve büyük bir hızla kahvemi  içmek zorunda kalmayacağım.
Oğlum daha bu yaştan kahveyi çok seviyor. Kime çekti ise :-)  Bir gün annesinden gizli olarak içtiğim kahveden tattırdım. Evet biliyorum bu bir hata idi ama istedi diye tattırdım, yoksa ilk teklifi ona ben yapmadım. Benimkisi daha çok isteğine kayıtsız kalamama durumuydu. Seveceği tuttu ve sonrasında beni ne zaman kahve içerken görse -ki sonrasındaki bir süre bol miktarda gördü- sürekli istedi durdu.
Ender olarak ve tabii ki gizlice bir kaç kere daha verdim ama sonuncusunda eşime yakalandım. Bir daha vermemeye o gün yemin ettim. O günden kalan ilişkisel ve kişisel  düzeydeki travmaları hala atlatabilmiş değilim. Oğlumu tamam çok seviyorum ama yakalanmam sonrasındaki bu büyük tehlikeyi bir daha göze alamam. Hem fiziksel ve hem de ruhen sağlıklı kalabilmek için zaten göze almamam gerekiyor. Görevlerimi aksatmamak için kahve içmeye de ara veremeyeceğime göre geriye yapabileceğim tek birşey kalıyor, o da kahve içmelerimi büyük bir gizlilik içerisinde sürdürmek. Bir süredir ben de ailesinden sigara içtiğini saklayan çocukların gizliliği ve titizliği içerisinde, kapı arkalarında kahve içiyorum. Gerçi ben sigara içtiğim dönemlerde ne evde ne de okulda saklamak zorunda hiç kalmamıştım ama demek ki zor da kalındığı zaman insan bu gizliliği çok rahat sağlayabiliyormuş. Bu vesile ile de sinsi planlar, gizli kahve içme seromonileri, hidden agenda ve bunlar gibi bir çok gizlenmesi gereken konulardaki  doğal yeteneğimi de sizinle gururla paylaşmak isterim.
Konuyu daha fazla saptırmadan tekrar hafta sonu konusuna gelecek olursak, herkesin büyük bir heyecan ve mutlulukla beklediği Cuma günleri, bende aynı coşkuyu yaratmaz. Benim Cuma günleri için hissettiğim daha çok bir çok normal insanın Pazar öğleden sonraları yaşadıkları sendrom gibidir.
Benim Cuma günü için hissettiklerim, güzel ve huzurlu hatta bol eğlenceli ve renkli geçen bir hafta sonunun ardından gelen haftanın ilk iş günündeki bezginlik ve isteksizlik halidir. Uykusuzluktur. Yorgunluktur. Tükenmişliktir.
Gerginlik daha Perşembe akşamından başlar. Huzursuzluk, yoğun bir ağlama isteği, halsizlik, mide bulantısı, hasta olmuşum gibi hissetme bütün ruhumu ve bedenimi kara bir bulut gibi kaplar. Cuma akşamı ve hafta sonunu düşünmek tüylerimi diken diken yapmaya yeter de artar. Sırf bu nedenle son 2,5 senedir Perşembe akşamlarım uyku yönünden en sıkıntılı akşamlarım olmuştur. İşin en dayanılmaz ve yorucu tarafı ise her hafta tüm bu hissettiklerimin tekrarlanıyor olması.
Eminim şimdi tüm bunların sebebini merak ediyorsunuzdur. Bu ve bundan sonraki bir kaç yazının konusu da zaten bunun üzerine. Size bu yazılarımda hafta sonlarımızın nasıl geçtiği hakkında fikir sahibi olabilmeniz için geçirdiğimiz son hafta sonunu yazmaya karar verdim. Sanmayın öyle 2 satırda biteceğini, kimbilir kaç sayfa sürecek. Bunu şu an için daha yeni yaşamış biri olarak ben bile kestiremiyorum.
Başladık bir kere, bakalım nasıl devam edecek ve nasıl bitecek ...

3 Nisan 2011 Pazar

İlk deneme, ilk hayal kırıklığı...

Bir süredir çok da düzenli yazmadığımı fark etmişsinizdir. Tabii ki kendi halimde yazmaya devam ediyorum ama yakın bir geçmişte olduğu üzere bir mühendis titizliği içerisinde, bir makine dişlisi gibi, neredeyse aynı zaman aralıklarıyla değil, belirsiz aralıklarla daha çok. Bazen birbirine çok yakın yazılar çıkarken, bazen uzun bir süreyi yazmadan geçirebiliyorum. Tüm negatif düşüncelerin ana kaynağının belirsizlik olduğu söylenir ama bu sıralar bunu düşünememeyi tercih ediyorum.

Zaman aralıklarını iyi ayarlayamıyor olmamın aslında iki ana sebebi var. Bir tanesi benimle ilgiliyken, bir tanesi kesinlikle benimle ilgili değil. İlgili olmayan sebep, internete Türkiye üzerinden bağlananların da çok iyi bildiği üzere, blogspot sitesinin umarım ki yalnızca geçici bir süreliğine kapatılmış olması. Bu konu hakkındaki görüşlerimi daha önceden yazmış olduğumdan tekrar üzerinde durmayacağım.

Diğer neden ise kişisel. Çok uzun bir süredir içimde kalan bir uhdeyi hayata geçirme çabam ve neredeyse tüm boş zamanımı buna adamış olmam. Çıktığım öğle yemeklerinde, oğlumu uyuttuktan sonra yatana kadarki zaman dilimlerinde, hafta sonları yine oğlumun uyuduğu tüm zamanlarda, neredeyse tüm zamanımı öyle ya da böyle bu proje için harcayıp durdum ve artık neredeyse bitirdim.

Fırından yeni çıkmış, sıcak mı sıcak, taze mi taze bir simit tadındaki bir bilgiyi sizlerle paylaşmak istiyorum: Efendim, ben ilk romanımı bitirmiş bulunuyorum.

İçerik ile ilgili oldukça yoğun ama bir o kadar da keyifli geçen literatür araştırmam sonrasında tüm yazmak istediğim ana konuları önce güzelce bir sıraladım. Sonrasında kendime göre konular arasında bir sıralama yapıp, ana kahramanları, birbirleriyle olan ilişkilerini, tarzımı, zamanları ve akışı belirledim... demek isterdim ama neredeyse hiçbirini yapmadım.

Sizlerin büyük bir endişe ve heyecan içerisinde beğeninize sunmuş olduğum yazı dizisini hazırladığım esnada, bu konuyu hep kafamda olan diğer konularla birleştirebileceğim fikri ile adeta aydınlandım ve işe koyuldum. Önce yazı dizisini tamamladım. Sizlerden çok fazla yorum gelmediğinden çok derinlikli olarak bu konulardan konuşamamıştık. Benim için her zaman ilgi çekici olan din konusunu diğer bende merak uyandıran ve zaman içerisinde araştırmalar yapmama neden olan konularla harmanlayarak yazmaya başladım.

Yazacaklarım bittikten sonra, bu kez yazım ve zaman hataları için tekrar tüm yazdıklarımı değerlendirdim. Neredeyse tümünü tekrar yazmak durumunda kaldım. Nihayet geçen günlerde o işlemi de tamamladım.

İçinde aşk var üstelik hem karşılıklı, hem karşılıksız ve hem de imkansız olanından. Din tabii ki var. Ama alıştığımız, sizde uyandırdığı anlamından biraz uzak bir anlamda. Biraz paralel evrenler var. Hepimizin aslında bir olduğu ve kaderlerimizin yalnızca bizler tarafından çizilebileceği şeklinde özetlenebilecek hayat görüşünden de yine bol miktarda mevcut. Şizofren teşhisi konmuş bir kişinin hayatındaki bir kaç gün anlatılıyor.

Her şeyi tamamladıktan sonra büyük bir keyif, mutluluk ama en çok da heyecan içerisinde eşimle paylaştım. Onun düşünceleri benim için her zaman çok önemli olmuştur. Konu uzun süredir üzerinde zaman ve çaba harcadığım bir proje olunca bu önem benim için biraz daha artmıştı.

Bir kaç saat okuduktan sonra (daha kitabın ilk çeyreğine bile gelememişti), okumayı bıraktı ve kafasını sayfalardan kaldırıp bana baktı. Ben zaten sürekli ona bakıp, neler düşündüğünü anlamaya çalışıyordum. Surat ifadesinden okuduklarını beğendiği yönünde bir şeyler çıkarmanız için ancak ya yalan konuşmanız ya da konuyu çok zorlamanız hatta maniple etmeniz gerekiyordu. Daha çok midesi bulanıyormuş gibi bir ifadesi vardı ki bu canımı sıkmıştı. Ağzından ilk çıkan sözler şunlar oldu: “Senin içinde ne var böyle? Nasıl böyle şeyler düşünebiliyor ve yazabiliyorsun? Bambaşka bir kişiyle meğer evliymişim”.

Duymak istediklerim tam olarak bunlar mıydı bilemiyorum. Bildiğim böylesi bir eşi olana bu dünyada ölüm olmadığı. Hatta acı ve mutsuzluktan bile bahsetmenize gerek yok. Duygularınız ve hevesleriniz o kadar törpüleniyor ki sizi üzebilecek hiçbir şeyle karşılaşmıyorsunuz. Sanırım eşim beni, hayatın tüm olumsuzluklarına karşı hazırlıyor. Friedrich Nietzsche seni öldürmeyen şey güçlü kılar demiş ya eşim de beni beraberliğimizin her bir anında aslında hayata hazırlıyor. Bu yönden kendimi şanslı saymalıyım. Sayıyorum da tabii  antidepresanlarımı almaya devam ettiğim sürece.

Şaka bir yana söylediğine çok anlam veremediğimden ve dahası tam olarak da anlamadığımdan, kendi kendimi pohpohlamayı tercih ettim. Hatta kendimi birkaç kadeh ile ödüllendirdim bile. Sonrasında baktım bitirdiğim kadehlerde onu anlamamı sağlamıyor ben de çıkarımda bulunmayı tercih ettim. Sanırım aslında söylemeye çalıştığı şey ne kadar yaratıcı olduğum.

Yaratıcılığıma övgü dışındaki fikirlerini duymak istediğimde sürekli dilbilgisi hatalarımı kafama kakmaya başladı. Tamam, tabii ki hatalarım, atlamış olduklarım olabilir ama benim öğrenmek istediğim daha çok içerik ile ilgili dediğimde bile benzer hatalar yine ön plana çıkarılmaya devam etti. Yabana atılmayacak bir süre boyunca o kadar zaman harcamış olmama rağmen yığınla yazım ve dil bilgisi hatamı gösterip durdu. Sevgili eşim, bırak onları da nasıl buldun, konu ilginç mi, sürükleyici mi, sonuçta bu ilk romanım, dil bilgisi dışındaki düşüncelerini benimle paylaş dedikçe o benim dil bilgisi yoksunluğum üzerine konuşup durdu. Zaten uykum vardı ve duymak istediklerim de bunlar değildi. Ben de gidip yattım.

İlk romanım ve dolayısıyla düşüncelerimle eşimin tanışmasının ardından birkaç hafta geçmiş olmasına rağmen, eşim romanımda bir sayfa dahi ilerleme gösteremedi. Kırılmamam için zaman darlığını sürekli mazeret olarak gösterse de, ben ne olduğunu biliyorum: Ya okuduklarını beğenmedi ya da yazılan düşünceleri anlamadı. Buradan çıkardığım sonuç, düşüncelerimin anlaşılabilmesi ve kitaplarımın okunabilmesi için dünyamızın daha çok zamana ihtiyaç duyduğu.

İlk deneme ve ardından gelen ilk hayal kırıklığı sonrası hala ayaktayım ve bu yolda yürümeye devam edeceğimi sizlere bildirmek, eşimin kulağına ise haykırmak isterim.  Komiklik yapmak bir yana bu proje ile ilgilendiğim süre içerisinde çok keyif aldığımı itiraf etmeliyim. Günlük hayatın o nefes dahi aldırmayan temposu bile benden çok uzakta kalmıştı. İkinci çıkarımımı da burada yapıp yazıyı sonlandıracağım: Hayatımızda mutlak surette hobilere, en az profesyonel olarak uğraştığımız işler kadar yer açabilmeyi başarabilmeliyiz. Rahatlatıcı etkilerini, hayata ne kadar renk ve anlam kattıklarını ancak eksikliklerinde anlayabiliyoruz.

Bol hobili, aydınlık, güzel ve anlamlı günleriniz olsun...


29 Mart 2011 Salı

Evimizdeki değişiklikler 3 - Muhtelif: Lig TV, Halı ve Öykü Atölyesi

Blog tutmaya ilk karar verdiğim zaman gidip bu konuyu eşime açmış ve tavsiyede bulunmasını istemiştim. O da bana hiç düşünmeden blogspot.com’u tavsiye etmişti. Hatta ilk başlarda formatı beraber de hazırlayacaktık ama benim önceliklerimin onun önceliklerinin önüne geçmemesine sinirlenerekten takip ettiğiniz bu primitif formatı tek başıma dizayn etmek durumunda kaldım. Tartışma olmasaydı kim bilir nasıl olurdu diye zaman zaman düşünüyor olsam da kendi formatımla aramda zaman içerisinde bir bağlanma yaşanmadığını da söyleyemem. Bugün artık ne gelişmiş sayfalar sunulursa sunulsun ben kendi basit ve yalın sayfamdan vazgeçmem.

Bu işlere biraz daha merak sarınca eşimin tavsiye ettiği site konusunda garantiye oynadığını da anlamış oldum. Blogspot, Türkçe 4 milyondan fazla sayfası bulunan Google’ın ücretsiz blog servisiydi. Sahibi başlı başına bir devdi. Kullanımı da oldukça yaygın ve kolaydı. Nereden bilebilirdi ki Digiturk’ün şikayeti üzerine kapatılacağını ve benim yazılarımın bu şekilde sekteye uğrayacağını. Bildiğiniz ve takip ettiğiniz üzere Digiturk’ün özellikle dizi ve maç yayınlarındaki telif ile yayın haklarını gerekçe göstererek, Mahkemeden ‘kapatma kararı’ aldırdı. Digiturk kendi adına haklı gibi görünse de yine de böyle bir kapatma kararı ile yasakçı bir zihniyete bürünmemeliydi. Evimde hem Lig TV var ve hem de Digiturk Plus. İtiraf etmeliyim ki bu Digiturk yapılanması benim kendi TV dünyamda bir çığır açmıştır. Ben oldukça ama oldukça başarılı da buluyorum ama aldığı bu karar ve uyguladığı bu strateji oldukça yanlıştı. Kurunun yanında yaşlarda yandı ki bu sempati beslediğim kuruma hiç yakışmadı. Dedim ya kendi bakış açılarından haklılar ama teknolojik başka bir çözüm bulup bizleri mağdur etmemeliydiler.

Diğer taraftan ben bir Galatasaray taraftarıyım ve bu sene bizim takımı, başkanını ve başkanın adamlarını seyretmek bana yalnızca acı vermekte.

Bu iki durum birleşince alınamaz denen  kararın da alınma zamanı gelmiş oldu ve geçenlerde Lig TV üyeliğimizi sonlardık. Önce hiçbir şey hissetmedim. Hatta nedenini sordukları zaman bu iki olayı neden olarak söyleyince mutlu olup kendimle gururlandım bile. Oğlumla daha çok zaman geçireceğim için de ayrıca mutluydum. Aslında son zamanlarda oğlum maç yayınlarında Gooool diye bağırıp, elini yukarıya doğru kaldırmaya başlamıştı. Benim heyecanıma bir nevi ortak oluyordu ve bu beni çok mutlu ediyordu. Başka kanallardan da maç seyrederekten aynı paylaşımda bulunabiliriz diye bu düşüncelerimi, savuşturup, kendimi sonrasında başarılı bir şekilde avutmaya başardım. Cuma maç saati gelene kadar her şey yolundaydı. Ne zaman ki maç başladı ve ben izleyemedim, içimdeki boşluk büyüyüp yerini acıya bıraktı. Meğer ne kadar zormuş yılların alışkanlığını sonlandırmak. Eskiden ve alışılagelenden vazgeçmek her zaman kolay olmuyordu.

Bu arada hazır değişikliklerden bahsediyorken çok yakın bir zamanda salonda bulunan halıyı da değiştireceğimizi söylemeliyim. Normalde bu proje eşimin projesi. Ben ise bu projeye dışarıdan destek veriyorum. Ama aslında ben alenen onun projesine angaje olmaya çalışıyorum çünkü eşimle halı zevklerimiz hiç uyuşmamakta. Koltuk projesi maalesef benim projemdi ve çok başarılı olmadı. Hoş geçen günlere göre daha bir rahat gelmeye başladı ama geçen günkü yazımdan sonra içimde eski koltuklara karşı oluşmuş kara, simsiyah bir pişmanlık bulunmakta. Her oturduğumda onları hatırlamaya başlıyorum.

Koltuk konusundaki bu gelgitlerim sonrasında eşim de işi sıkı tutuyor ve beni dışarıda bırakmak istiyor. Zaman zaman örnek ve bana göre çok kötü fotoğraflar gösterse de genel de bu projede karanlıkta bırakılıyorum. Benim en baştan beri tercihim Afgan halıları. Eşim ise bunları gereksiz pahalı buluyor. Bir uzlaşma illaki olacak ama şimdilik soğuk hatta gizli bir savaş devam etmekte. Biliyorsunuz yatılı bakıcı konusunda da çekişmemiz onun haberi olmasa da devam etmekte. Sizleri sonra bu iki konuda da bilgilendireceğim.

Bu yazıya konu olan üçüncü değişiklik ise 10 haftalık Öykü Atölyesi ile ilgili. Ben devam etmeme kararı aldım. Nedeni ise bu kursta aradığımı bulamadım. Aslında aradığım neydi onu ben de bilemiyorum ama kesin olan oradakiler değildi. Bana zaman kaybı gibi geliyor düşüncesinden bir türlü kurtulamadım. Ayaklarım ikinci dersten sonra hep geri geri gitti. Artık gitmeme kararı aldılar ve ben onları çok da zorlamak istemiyorum. Kararlarına saygı göstermek bu sıralar işime geliyor.

Uzun zamandır yalnızca kendime ait bir şey yapmamıştım ve o yönden keyifli gelmesini bekliyordum ama gelmedi. Hatta her eve dönüşümde oğlumu az gördüm diye pişmanlık bile hissettim. Sonra bu pişmanlık ile bana kattıklarını karşılaştırdım ve gitmemeye karar verdim.

Kendimi birden eşim karşısında gibi hissettim. Ona da böyle uzun açıklamalar yapma ihtiyacı duymuştum da... Bana kibarca verilen parayı hatırlatıp iştahımı neden bilmem, kel alaka bir şekilde maymunlarınkine benzetti. Düzeyli bir konuşma oldu. Her geçen gün birbirimize biraz daha çok alışıyoruz sanırım.

Kursa gitmemenin açığını ise kitap okuyarak kapatacağım. Gitmeme kararı verdiğim gün Idefix’ten Kafka’dan dört adet, Jean Paul Sartre’dan iki adet, Andre Gide’den, Gustave Flaubert’den, Guy de Maupassant’dan ve Albert Camus’den birer adet olmak üzere toplamda on adet kitap siparişinde bulundum. Bunları ne zaman okuyacağımı henüz ve tam olarak bilememekle beraber, sipariş aşamasının son derece keyifli geçtiğini söyleyebilirim.

Evde değişiklikler son hızıyla devam etmekte. Umarım ki bu değişiklikler esnasındaki heyecanımızı, tüm hayatımıza yaymaya başarabiliriz.

Dilerim ki başımıza gelen tüm yenilik ve değişiklikler, hayatlarımızın çok daha renkli olmasını sağlarlar. Şans perileriniz hep yanınızda olsun!

18 Mart 2011 Cuma

Evimizdeki değişiklikler 2 - Bir koltuğun hazin hikayesi

Soğuk bir kış sabahında, sıcacık alışık olduğumuz evimizden, kiraladığımız yeni evimize taşınırken, neredeyse sevmediğimiz tüm eşyaları beraberimizde getirmiştik. Alımı için saatler, büyük emekler ve bolca paralar harcadığımız, tüm yapım aşamalarında bulunduğumuz, biz de anısı olan tüm eşyaları geride bırakmıştık. Geçen yazımı takip edenlerin hatırlayacağı üzere kütüphane, bende bıraktığı hüzün ve özlem adına, bu eşyaların belki de en başında gelenlerindendi.

Bizde ne yazık ki 2 adet vardı :-(
Yanımızda götürdüğümüz eşyalardan bizde olumsuz anlamda en çok iz bırakmış olanı ise, koltuk takımımızdı. Sevdiğin insanla evlenecek olmanın verdiği mutluluk ve heyecan dalgasından körleşmiş olan gözlerimiz ve sulanmış olan beynimizden olsa gerek, zamanında gidip bu süper ürünü seçmiştik. Yanlış bir seçimdi: Bordo renkli, kalın kadife fitilli müthiş koltuklar. Birer zevsizlik örneği dev bir oturma grubu. İlk oturduğumuz evin salonunu öyle bir kaplamışlardı ki salonun her yerine, yere inmeden, oturma grubunun üzerinden ulaşabiliyorduk. 

Satıldıkları yerden önce bizim eve getirildiler. Yaklaşık bir buçuk sene bulundukları yerden kıpırdamadılar çünkü kıpırdayamayacak kadar ağır ve hantaldılar. Bizim için o dönemde önemli olan tek birşey vardı o da yattığın yerden televizyonun rahat ama çok rahat izlenebilmesiydi. Açıkçası ikimizin de bu yönden keyfi yerindeydi. Sonra yurtdışı maceramız başladı. Bu süre içerisinde, iki yıl boyunca bir depoda, kimbilir hangi kötü şartlarda, bizlerin dönüşünü beklediler. Bu sadık bekleyişe kayıtsız kalamazdık. Dönüşümüz sonrasında yeni evimizde yeni yerlerini aldılar. Yeni evin yeniliği, heyecanı ve yine diğer yeni alınan eşyalar arasında onlar çok da dikkat çekmediler ve kaldığımız süre içerisinde bizlerle olmaya devam ettiler. Bugün oturduğumuz eve taşınırken yine bizimle beraber geldiler. Bu yeni dönemde yeni herşeyden ayrılıp, tüm eskilerle bir araya gelmenin travmasını bir yerlerden ya da birşeyler çıkarmalıydık. Koltuklar gözden kaçamayacak kadar büyüktüler ve biz onları kolayca farkettik. Tüm hayal kırıklıklarımızı koltuklardan çıkarmaya başladık. Salonun küçük ve kötü gözükmesinin ana nedeni bulunmuştu.

Kötü bir tesadüf eseri, bir arkadaşımızın artık koltukları değiştirsenize demesiyle de yaşanan tüm olumsuz şeyleri bu koltuklara yüklemeye başladık.  Günah geçisini bulmuştuk ve iyice yüklenmeye başladık. Yılların sadakatini, hizmetlerinin karşılığını hergün aşağlanarak almaya başladılar. Sesleri çıkmıyor, hizmetlerine devam ediyorlardı. Gün içerisinde üzerlerine oturuluyor, bazalarına eşyalar depolanıyor, akşamları da gerektiğinde açıp yatak olarak kullanılıyorlardı. Bir yandan sonuna kadar herşeylerinden istifade ederken bir yandan hakaretler yağdırıyorduk. 3’lü koltuğumuza estetikten yoksun hantal bir yığınsın diye çemkiriyorduk üstelik 2 kişilik eşinin hemen yanında olduğuna aldırış bile etmeden. 

Tüm bunları yazarken birden çok üzüldüğümü farkettim. Meğer ne kadar da kötü insanlarmışız. Hayır ben koltuğumu seviyorum.

Sonra yeni koltuk arayışlarımız başladı. Öğle aralarında, işten erken çıktığımız akşam üzerlerinde, hafta sonlarında, evde olduğumuz zamanlarda ise internet üzerinden sürekli ve amansızca aramaya devam ettik. Birçok yer gezip birçok koltuğa oturduk. Sonunda bir tane 3’lü ve bir tane 2’li beğendik. Mevcut yılların koltuklarının duygularını düşünmeden ve zaman kaybetmeden yeni koltukları sipariş ettik.

IKEA Ektorp
Geçen gün evimize nakledildiler. Şıkır şıkır, pırıl pırıl, bol makyajlı ve şımarık bir şekilde evimizde boy gösterdiler. Eski koltuklarımıza acıyarak ve büyük bir ego patlaması içerisinde göz süzdüler. Onlarla temas etmeye bile tahammülleri yoktu, kirlenebilirlerdi. Eski koltuklarımız ise büyük bir hoşgörü, nezaket ve anlayış içerisinde kendi sonlarını beklediler. Bizler tarafından çizilmiş kaderlerini kabüllendiler. 2’li koltuğumuz, içeride bulunan başka bir koltukla birlikte ihtiyacı olan bir tanıdığımıza verildi. Fikri sorulmadı bile. Düşünceleri ve duyguları dinlenmedi. 3’lü koltuğumuz, 2’lisinden büyük bir sessizlik ve acı içerisinde ayrıldı. Ayrılık sonrası tek kelime etmedi. Halen içerideki boşalan koltuğun yerinde büyük bir keder ve yalnızlık içerisinde oturmakta. Odaya gidip ona bakmaya, üzerine oturmaya bu sıralar açıkçası cesaretim yok. Acısına hürmeten bir süre onu yalnız bırakacağım. En azından bu kadarına hakkı var diye düşünüyorum. Geç de olsa bu sıralar acısını paylaşmaya çalışıyorum.

Yeni gelenler ise eskiyi hem de nasıl aratacaklar gibi. Showroom’da denediğim gibi değiller. Bir kere hiç rahat değiller. Tanıdık da değiller. Aynı değiller. Bir uyum sağlayamadık, tencere kapak ilişkisinden çok uzaklardayız. Meğer farkına bile varmadan ne kadar çok sevmiş ve de ne kadar çok alışmışız o eski hantal, estetik yoksunu ama candan koltuklarımıza. İtiraf etmeliyim ki onları ilk akşam çok aradım. Hiç ama hiç rahat edemedim. Ne birşey dökerim diye yenilerin üzerlerinde birşey yiyebildim, ne de gönlümce uzanabildim. Eğriti birşekilde huzursuz ve rahatsız bir zaman geçirip durdum tüm gece. Tercihler insanların hayatlarını belirliyor. Rahatlığımızı estetik uğruna feda ettiğimizi dün gece gecikmeli olarak anladım.

Ben bu akşamı güzel görünen ama rahat ve candan olmayan bir koltuğa alışmaya çalışarak geçireceğim. Eski 3’lü koltuğumuz ise bundan sonraki hayatını 2’lisini özleyerek geçiriecek. Onları ayırmış olmanın pişmanlığını ise hep içimizde taşıyacağız. Eskisi gibi bir arada bir daha asla olamayacak olmamızı, birlikte geçirdiğimiz güzel anıları ve onların bizleri asla yarı yolda bırakmamış oldukları gerçeğini ise düşünmemeye çalışacağım.

Eskiden vazgeçmek her zaman kolay değildir. Eski alışılagelmiş olandır, rahatlıktır, alışkanlıktır. Yeni her zaman için güzel ve hoş görünse de bazı zorlukları beraberinde getirir. Yeni ayakkabının çekiciliği vurduğu ana kadar geçerlidir ve hazırlıksız yakalanırsanız her zaman arkadan vurulursunuz. Dilerim tüm başınıza gelen yenilikler sizler için yeni birer şans olurlar.

Bu hazin değişiklikten sonra kaybedecek birşeyimiz kalmamıştı. Alınamaz denen  kararın alınma zamanı gelmişti. Müsadenizle bir sonraki yazımda alınan bu karardan bahsedeceğim. 

15 Mart 2011 Salı

Evimizdeki değişiklikler 1 - Herşey oğlum için

Soğuk bir kış günüydü. Oğlum daha yalnızca bir kaç aylıktı. Eşim, annesi ve oğlum, sabahın ilk saatlerini, karşı blokta oturan ve aynı şirkette beraber çalıştığımız komşumuzun evine sığınaraktan geçirmişlerdi. Eşimin babası ve ben ise, sabahın ilk ışıklarından itibaren çalışmaya başlamıştık. Hava çok soğuktu ve donmamak için hareket etmemiz gerekiyordu. Sanki şartmış gibi kışın ortasında biz taşınıyorduk.

Aslında kışın ortasında taşınan kiracılar ev sahiplerinde hep tedirginlik yaratmışlardır. Öyle ya neden insana yaşama sevinci veren bahar aylarında ya da sıcak ve kuru yaz mevsiminde değil de soğuk ve yağışlı bir ortamda taşınıyorlar? Bu taşınma zorunlu bir kaçış olabilir mi mesela? Tüm bu soğuğa ve sulara katlanma çabası, kirayı, aidatları ve tüm diğer harcamaları ödememek için bir kaçış olabilir mi? Babam mesela bu tür ev sahiplerindendir. Kışın gelen kiracıya hep tereddütle, hatta biraz da korkarak bakar. Çok gözü tutmazsa da anlaşmaya varmaz ve evini kiralamaz.

Biz kaçmıyorduk. Dahası bırakıp gittiğimiz ev bizim kendi evimizdi. Her bir planlama ve yapım aşamasına katıldığımız, adeta yerleştirilen her bir tuğlayı takip ettiğimiz biricik evimizden ayrılmak zorunda kalıyorduk. İçini ne özenle, ne mutlulukla, ne heyecanla dekore etmiştik. Kim bilir kaç tane mutfakçı gezmiştik, sayısını bile hatırlamıyorum. Ne model, ne fiyat araştırmaları yapmıştık öyle. Nice XL hücresini bu uğurda doldurup, ne raporlar hazırlamıştık. Hayatımızda bu taşınma ve yerleşme öncesinde adımımızı bile atmadığımız ne farklı yerlere gitmiş, beğendiğimiz mutfak seramiklerini ucuza alabilmek için, üreticilerini bulmuş ve alabilmek için ne diller dökmüştük. İşte tüm bunları hayatımızda hiç tanımadığımız hatta daha önce görmediğimiz birilerine bırakıp gidiyorduk. Evimizi kiraya verirken biz kiraya taşınıyorduk.

Bazen tüm güzellikler bir arada olamayabiliyor. Tercihler insanların hayatlarını belirliyor. Oğlumun doğuşu sonrasında ona bakıcı abla aramaya başladık. Evimiz şehrin yaklaşık olarak bir 30-40 dakika dışındaydı ve yatılı bir kişi istemiyorduk. Aslında ben rahatımın daha az bozulması adına deli gibi yatılı birisini istiyordum ama eşim bu isteğimin ne kadar yanlış olduğunu bana güzelce anlattı ve beni ikna etti. Bizim evde son sözü hep ben söylediğimden ve konuşma ve tartışmaları peki karıcığım diye bitirdiğimden, yatılı bakıcı hayalimde ertelenmiş oldu (ertelenmiş oldu diyorum çünkü artık yer altına indim, gizli gizli ve bu kutsal amaç doğrultusunda faaliyetlerimi sürdürüyorum. Beyin yıkama ya da yaşanan her bir olumsuzluğu buna bağlama gibi korkunç ve zeka ürünü stratejlerime amansızca devam ediyorum, biliyorum birgün zafer benim olacak ve ben yine hiçbir iş yapmadan evde zaman geçirebileceğim).

Zamanımız daralıyordu çünkü eşim kısa bir süre sonra işe başlayacaktı. Bir ara evinin kadını, çocuklarının anası ol tadında işe belirli bir süre ara vermesi yönünde başarısız ikna çalışmalarım olmuş olsa da, bu düşünce ve konuşmalarım çok ses getirmedi. Daha açık bir ifadeyle hiçbir karşılık bulmadı. Evde sesim duyulmamış, adeta kendi kendime söylenip durmuştum. Anladım ki Türk filmleri düşünce yapısı bizim eve tersmiş. Sonuç olarak istediğimiz özelliklerde bir abla bulamadık. Onlar bize gelmiyorlarsa biz onlara gitmeliyiz dedik ve Etilere zorunlu geri dönüş yolculuğu da bu şekilde başlamış oldu. Bir arkadaşımız yurt dışında yaşıyordu ve Etiler’deki evi yeni boşalmıştı. Gidip gördük beğendik ve taşınmaya karar verdik. 

Geride bıraktığımız tanıdık ve sıcak evimizin en çok özlediğim eşyası, çizimine bizzat karıştığım, kurulurken yanında yer aldığım ve kitaplarımı büyük bir özen, mutluluk ve heyecan içerisinde teker teker yerleştirdiğim kütüphanemiz olmuştu. Hani elimde olsa onu yanımda her yere götürecek kadar çok sevmiştim. Tabii ki bulunduğu yerde bıraktım çünkü orası için yapılmıştı. Boydan boya tüm duvarı bütün ihtişamı ile kaplıyor, odaya, eve ve hayatıma değer katıyordu. Onsuz yeni evimize hiç ısınamadım. Gözüm her odada onu aradı. Eksikliğini evde geçirdiğim her bir anımda hissettim. Kitaplar da eski konforlu ve gösterişli yerlerini bırakmışlar, yeni evdeki tüm boşlukları birer sığıntı gibi kaplamışlardı. Bazıları kolisinden bile çıkamamış, balkonda iki sene boyunca başlarına gelecekleri beklemişlerdi. Balkonlarda, odalarda ve hatta banyoda küme küme kitap yığınları oluşmuştu. Ne zaman onları görsem, hem bulundukları yer ve yeni hayat şartları için ve hem de eski dostumu hatırladığımdan üzülüp duruyordum.

Eşimin bana olan düşkünlüğü, bu üzüntülerime daha fazla kayıtsız kalamamasını sağladı ve kütüphane yaptırmaya karar verdi(k). Yavaş yavaş tüm yaşam alanlarını kaplamaya başlayan kitaplarımızın belirgin bir yer darlığına neden olmaya başlamalarının, eşimin bu yönde karar vermesine tesir etmediğini düşünüyorum. Karar tamamen benim için verilmiştir.

Sonrası ise nasıl da keyifli anlardı. Neşeli Günler filminin canlı, melodik ve samimi müziği çalmaya başlamıştı hayatımızda. Önceki kütüphanemizi yapan kişiye haber verdik. Sağ olsun bizleri çok sever, hemen geldi, ölçtü, biçti, fikrimizi aldı, tartıştı ve sonra yeniden kendi bildiğini yaptı. Çok da iyi yaptı. Artık evimizde, evi ev yapan, hayatımıza anlam katan yeni bir eşyamız olmuştu. Özenle yerleştirilmiş kitaplarımız da en az bizim kadar mutlular artık. Onların bu mutluluğu dünyaya bedel. İstediğin zaman, istediğin kitabı, banyoda, odada, salonda aramadan, kolinin üzerlerindeki yükleri kaldırıp, koliyi açıp, onca kitabın arasından bulmaya çalışmadan bulabilmenin tadı ise paha biçilmez.

Bu mutluluk veren değişiklik, diğer başka değişikliklerin de yapılabilir olduğunu bizlere gösterdi. Değişmez denilen bazı değişiklikler, alınamaz denen  bazı karalar alındı hemen sonrasında.Neler olduğunu anlatmaya müsaadenizle bir sonraki yazımda devam edeceğim.

Kitaplarım ve onlara olan düşkünlük ve hassasiyetim oğluma göstereceğim belki de en önemli hayat dersi olacak. Kütüphane bu yolda atılmış çok önemli bir adımdı. Bu vesile ile de beni bu yönde destekleyen eşime teşekkür ve sevgilerimi sunarım.

11 Mart 2011 Cuma

Öykü Atölyesi'nden selam ve sevgiler

10 haftalık Öykü Atölyesi tüm hızıyla devam etmekte, ama açıkçası çok keyif aldığımı söyleyemem. Oğlum ve eşimi zaten tüm gün göremiyorum, bir de hafta da bir gün bile olsa bu vesile ile 3 saat daha az görüyor olmamdan sebep, çalışmalara ayaklarım hep geri geri gidiyor. Tüm bu isteksizliğimin yanına bir de aynı zamanda hem mimar hem genel müdür ve hem de astrolog olan muhlis mizaçlı bayanın çalışmalara son zamanlarda katılmıyor olması, çalışmaların oldukça sönük ve barış dolu bir ortamda geçmesine sebep oluyor ki bu da alışılagelmiş bir durum olmadığından ben de gereksiz bir gerginlik yaratıyor ve dikkatimi derslere veremememe neden oluyor.

Diğer bir sıkıntı yaratan ve beni geren bir konu ise ödevler. Sürekli belirli sınırlar dahilinde yazılar yazmamız isteniyor. Tamam, ben yazmayı zaten çok seviyorum ve zaten sırf bu nedenle bu kursa katılırdım ama durum ödev adı altında istenince, okul yıllarından kalma isyankarlığım ön plana çıkıyor ve yazamıyorum. Şaka değil, istek olmayınca ne yazacak tek bir kelime ne de bunu gerçekleştirebileceğim bir zaman aralığı bulabiliyorum. Dahası ve kötüsü yapmadığım her ödev için yaşıma yakışmayan mazeretler uydurmak zorunda kalıyorum. Sakın ödevlerin okunduğunu ve bize eksik yanlarımızın söylendiğini de düşünmeyin çünkü öyle bir durum yok. Bir kaç kez bu isteği sınıfın çok konuşan elit tabakası dilek belki de rica tadında dile getirdi ama hocamız herkes zaman içerisinde kendi hatalarını fark edecektir, benim okuyup sizleri yönlendirmeme ve düzeltmeme gerek yok ifadeleriyle başarılı bir şekilde bu rica ve dilekleri savuşturdu. 

İlk ders ödevimiz kendimizi tanıtmamızdı. İkinci hafta ödevimiz ise aşağıda sizlere de sunmuş olduğum ipuçlarından hareketle iki sayfalık bir hikaye yazmaktı. İlk derslerin verdiği coşku, motivasyon ve şevkle ben bu iki ödevi de başarılı bir şekilde yaptım. Burada ki başarı kıstasım içerik kesinlikle değil, daha çok ödevi yapmış olmamla ilgili. Zaten bu yaptığım son ödev oldu. Kendimi sizlere zaten daha önceleri tanıtmış olduğumdan o ödevimi hiç yayınlamıyorum. Belki merak etmiş olabilirsiniz diye aşağıda sizlere bu ödevimi sunuyorum. Baştan belirtmeliyim ki içerik derslerdeki karamsarlık ve gerginliğimden sebep çok renkli değildir. Başkaları belki bu ipuçlarından çok daha farklı, renkli ve belki de eğlenceli hikayeler üretmiş olabilirler ama bunu asla bilemeyeceğiz zira hikayeler hakkında teslim sonrası tek kelime edilmiyor, ettirilmiyor. İşte böylesi özgürlükçü, böylesi açık bir kursa katılmış olmanın tarifsiz mutluluğunu ve huzurunu sürüyorum. Mutlaka sinirlendiğim insanlara tavsiye etmeliyim. 

İPUÇLARI
* Genç bir bayan, yaşlı bir adamla erken bir saatte, bir kır kahvesinde, çiçeklerin açıp, kuşların şakıdığı bir mevsimde muhabbet ediyor
* Yaşlı adam çok kederli ve Beni Öp diye mırıldanıyor.

ÖP BENİ

Bir sigara yalnızca bir sigara daha, tüm ihtiyacım olan işte bu” diye düşündü ve karşısındakine nezaketen bile sorma ihtiyacı duymadan artık titremeye başlamış elleriyle paketten zor da olsa bir sigara çıkarıp yaktı. Derin bir nefes çekti ve ağır ağır sanki içindeki tüm dertleri, biriktirdiği tüm zehiri dışarı atar gibi dumanı dışarıya doğru üfledi. Karşısındaki ile göz göze gelmekten kaçınıyordu. Her ikisi de biliyordu ki gözler birbirini bulduğunda içine akıttığı damlalar sel olup artık içine sığmaz hale gelip dışarı akmaya başlayacaklardı.

“O bambaşka biriydi. O kadar farklı, o kadar özel, o kadar kendine özgü biriydi ki, sanki bu kirli dünyaya ait değil, sanki farklı çok daha güzel bir yerlere aitti “dedi zorlanaraktan. Derin bir nefes sonrası artık çatallanmış olan sesi tekrar duyuldu:

“Çıkmadan elinde mantosu, kapıda durmuş, bana bakmıştı. Yaşlı gözleriyle gülümsemeye çalışmış ve sanki gitme kal dememi beklemişti. Karım benim, öylece durmuş beni beklemişti. Ben ise başıma gelecekleri biliyor ama içkinin verdiği cesaret ve aptallıktan sessizliği tercih ediyordum. Gururumun son olarak öne geçtiği bir andı ve zafer anlarım yalnızca saniyeler sürecekti. Kapının kapanma sesi ne kadar acı verebilir hiç bilir misin? Yıllarca o kapanma sesini duydum zihnimde. Her kapanış tekrar tekrar kanattı kalbimi hem de yıllarca”. İçi yeterince dolmuş ve sular dışarı akmaya başlamıştı. Bir kere başladı mı insanın bu akan damlaları durdurması çok zordur. Yaşlı adam ise artık buna çaba harcamaktan çok uzaklarda, bir tanecik karısıyla beraberdi yeniden. Bazı yaşananların sorumluluğunu almak her zaman kolay olmuyordu. Yenilmişti. İlk ve son defa yenilmişti.

“En zoru ilk akşamdır bilir misin?” diye yaşlı gözlerle ona bakan gözlerin tam içine bakıp konuşmasına devam etti. Kokusu hala yataktadır. Gidip yatarsın ve aniden kokusunu duyarsın. Sıçrayarak kalkarsın yataktan. Ağlamaya, çılgınca ağlamaya başlarsın. Yaşama sebebin bizzat senin elinden alınmıştır artık. İçin acır, üşümeye başlarsın. Ana rahminde olduğu gibi uzanırsın yatağa kokudan uzak ücra bir noktaya ama gelir yine de bulur o koku seni. Hıçkırıkların kesilmiştir ama yaşlar akmaya devam eder yatağa ta ki için boşalana, yaşların kuruyana, ruhun seni terk edene kadar. Uykun kaçıyor, yağmur yağıyor ya da düğmen kopuyor diye ağlama krizlerine yakalanırsın. İçindeki burukluk ve hüzün artık en yakın arkadaşların olurlar. Bitmesi için her gün dua ettiğin kabusun kaderin olmuştur artık.

Hayat çok hızlı geçmeye başlar, çok hızlı ve dümdüz. Bu seni çok rahatsız etmeye başlar ama elinden artık hiçbir şey gelmez. Birden nasıl olduğunu bile anlamadan kokusunu hatırlarsın.  İnsan kokuyu hatırlar mı?” diye sorduğunda artık hıçkırıkları ile dışarıdaki baharı kışa çevirmeye başlamıştı bile.

“Sürekli olarak aklına gülümsemesi gelir, ne kadar da güzel gülerdi. Ne kadar üzüntülü de olsan karşılık verirdin o gülümsemeye, kim vermeyebilirdi ki. Gözünün tam içine bakardı ve gülerdi tüm içtenliği ile. Sana bu şekilde kaç kere gülmüştü acaba diye düşünmeden edemezsin. Evin her bir köşesinde onun gülüşü varken eve de giremezsin, en azından ayıkken giremezsin. Kaç şişe devirdiğimi bir zamanlar sayardım, artık onu da bıraktım” dedi gülerekten.  “Ben onu çok özlüyorum. Hani uyanık olup da aslında uyuduğun ya da uykuda olup da aslında uyanık olduğun anlar vardır ya onun gidişi sonrası işte ben öylesi bir andayım. Ne ölüyüm ne de canlı, arafta sıkışmış kalmışım gibi. Sanki asit kullanmış gibi insanlar garip şekillere giriyor karşımda ve sesler yüz binlerce ses kafamda. Şunu yap, bunu yap, arama, ara, mesaj çek, mesaj çekme, ne yapıyor, ne yapmıyor... Sürekli konuşmalar ve tüm bu karmaşada ben sanki korunmuş gibi içinde ama uzaktayım tüm olanların, yaşananların. Yani belki de artık Japonya’daki  kelebeğin kanat çırpışının etkisi altına girmeyecek bir alandayım ama tek bildiğim mutsuz olduğum. Hep aklımda bir keşkem var. Ne yapsan silemediğim bir motta kafamda. Onunla ne zaman kavga etsek, tartışsak kavgalarımızı bitiren iki kelimelik bir emir kipi kullanırdık: Beni öp. Hep de işe yarardı dedi gülerekten. O akşam kapıyı açtığı zaman hep dilimin ucundaydı bu emir. Beni öp diye bağıracaktım ve o gelip beni öpecek ve biz yine biz olacaktık”. Cebinden çıkardığı mendil ile burnunu ve gözyaşlarını sildi. Birden karşısındakini hatırlayıp tüm dışa vurumundan belki de utanıp silik ve sessiz bir şekilde özür diledi. Sonra yine zorlukla bir sigara daha çıkarıp dudaklarına götürdü. Yakmadan içinden alev alev gelen duygularını söze dönüştürdü:

"Diyemedim biliyor musun? Emir kipini kullanamadım, beni öp diyemedim. Mucizeyi gerçekleştiremedim. Kapı kapandı, sesi kulaklarıma erişti. Koş git peşinden yakala ve sarıl, sarıl ve bir daha asla bırakma dedim kendime. İstedim hem de çok istedim ama beynimden gelen bu emri ayaklarım uygulamaya sokmadı, sokamadı. Oysaki biliyorum merdivenlerde yakalayabilir, kaldığımız yerden devam edebilirdik annenle ama olmadı işte. Bana giderken ki gülüşünde aslında bu bekleyiş vardı ama olmadı”.

Yaşlı adamın kızına ilk açılışıydı bu. Bir bahar gününün ilk saatlerinde, bir kaç emeklinin gelip çay içtikleri bu çay bahçesinde yaşlı adam ilk defa içinden geçenleri haykırmıştı. Biricik karısının özlemi içine girerken sıkıntıları, yıllarca biriktirdiği söylemedikleri, pişmanlıkları dışarı çıkmıştı. “O nasıl?” diye sordu göz göze gelmemeye çalışaraktan. Bu soruyu sormaya hiç hakkı yokmuş gibi hissediyordu.

“İyi, çok iyi. Bana hep ne der biliyor musun? ‘Gururunu dipsiz bir kuyuya at, bırak düşmeye hep devam etsin. Onunla işin hiç ama hiç olmasın’. Her sabah uyandığında hayatı sevmeyi, mutlu olmayı seçiyor.’Ben kendi kaderimin efendisi, kendi ruhumun kaptanıyım’ derken o kadar güçlü görünür ki onunla gurur duyarsın. Sunulan nimetlerden ve sahip olduklarından mutlu olmaya çalışıp, her gün evrene bunlar için teşekkürlerini sunar. Annem gerçekten de muhteşem bir kadındır baba, gerçekten de o bambaşkadır.

Baba, artık kendini affet. Hayatı nasıl yaşarsan, hayat da sana onu veriyor. Annem hayatı mutlu, huzurlu ve kendisiyle barışık yaşıyor. Seni sevmekten ise hiç vazgeçmedi. Biliyorum onun hala dualarının en başındasın. Sen onu değil ama o seni hak ediyor. Artık eve gidelim mi?”

*

Güzel bir gülüş, karanlık bir eve giren güneş ışığına benzer derler. Yaşlı kadının evine hiç bu kadar güneş ışığı aynı andan girmemişti.

28 Şubat 2011 Pazartesi

İlk ders, ilk heyecan, ilk hayal kırıklığı

Keşke’ler olmasın anılar toplansın adlı yazımı okumuş olanlar hatırlayacaktır benim son zamanlarda  yaparken en keyif aldığım uğraş blog tutmak oldu. Bu keyifli uğraş algımın müthiş açılması gibi bazı başka değişiklikleri de beraberinde getirdi. Eskiden duyup da geçtiğim, okuyup da önemsemediğim birçok olayı size nasıl aktarabilirim, nasıl paylaşabilirim diye düşünür hale geldim. Kitap okurken, gazetelere bakarken ya da yolda yürürken bile sürekli notlar tutmaya başladım. Yani anlayacağınız blog tutmak dışındaki tüm boş zamanımı yine blog için ön hazırlıkla geçirir oldum. Durum böyle olunca eşimin de gayret ve destekleri ile keyif aldığım bu uğraşı biraz daha bilerek yapayım istedim ve bir Öykü Atölyesine yazıldım. Önümüzdeki on hafta boyunca haftanın 2 saatini artık edebiyatla geçireceğim. Dün akşam da ilk dersime girdim. Benim gibi zamanının neredeyse tamamını işi ile evi arasında geçiren bir kişi için bu oldukça büyük bir değişiklikti. Kursun ilk günü sonrası apartman görevlimiz bile nasıl geçtiğini sordu. Durumun vahametini buradan anlayabilirsiniz. Benzer sorular ailemden ve arkadaşlarımdan da geldi. Bende bu yazımda ilk dersin nasıl geçtiğini anlatmaya karar verdim.

Derse girmeden önce oldukça heyecanlıydım. Yaklaşık 4 sene önce katıldığım ve yalnızca bir kaç ay gidebildiğim Briç Kulübü’nden sonra ilk defa yalnızca kendim için bir şey yapacaktım. Neden bilmem bu kursa başlamayı bir nevi yeni bir başlangıç, kendim için bir şans olarak görüyordum. Gün içerisinde ne zaman hayalini kursam aklıma hep Columbia Üniversitesi geliyordu. Tamam ABD'nin önde gelen yükseköğrenim kurumlarından birisiydi ama aklıma gelmesindeki asıl sebep New York kentinin en önemli düşünsel ve kültürel merkezlerinden biri olmasıydı. New York kentinin hareketli dinamik kültürüyle yoğrulan, daha az geleneksel bu üniversitedeki bir profesörden sanki alacaktım dersi. Açık renk kanvas tipi pantolon giyen, üzerine yine açık renk küçük kareli gömlek ve lacivert örgü kravatı tercih eden, koyu renk V yaka kazaklı genç-orta yaş arasında bir kişi olacaktı hayalimdeki ki hoca. Okurken gözlüklerini takacak, konuşurken gözlerimize bakacak ve karışık, zor metinlerin bambaşka yönlerini bize gösterecek bir hoca. Sınıf da tabi belirli bir konfor seviyesinde olacak, hem oturup hem rahat yazabilmemizi sağlayacak masa-iskemle sistemli oturma düzenleri, uygun oda sıcaklığı ve dikkatimizin dağılmamasını sağlayacak bir sessizlik seviyesi.

Hayallerime maalesef kavuşamadım. Dahası yanına bile yaklaşamadım. Ders 18:00’de başlayacaktı. 17:30 gibi verilen adrese gitmemle hayallerim çatlamaya başladı sonrasında da taş taş üstünde kalmayacak şekilde yıkıldı. Atölyenin bulunduğu yer, Taksim Sıraselviler caddesinde, normal şartlar altında bulunmayı tercih etmeyeceğim, yıkılmasına çok az kalmış mekruh bir apartmanın 2.katındaydı. Alt katında bir bar bulunuyordu ve maalesef canlı müzik vardı. Ben genelde asansörü tercih etmem, ders günü de etmedim. Eden birisi maalesef oldu ve derse yaklaşık 40 dakika gecikmeyle girdi. Asansörde mahsur kalmıştı. Kilolu, çok şirin, 4 yaşında kızı olan, 40’lı yaşlarda bir bayandı. Bir yandan geç kaldığı için özür dilerken bir yandan da asansör hakkında laf sokmaya çalışıyordu. Hem parasını verdiği dersin ilk hiç de bir şey kaybetmediği 40 dakikasını kaçırmıştı hem de muhtemelen korku dolu dakikalar geçirmişti. Üstelik tüm bunlar için bir de özür dilemek zorunda kalmıştı. Hem onun adına gerçekten üzüldüm ama hem de gülmemek için zor tuttum kendimi. Birinci kattan gelen ve oldukça başarısız arya parçalarının, on dakika da bir ambulans sirenleriyle birbirine karıştığı bir ortamda anlatılanları anlamaya çalıştık.

İki birbirine komşu odanın arasındaki duvar yıkılaraktan birleştirilmiş, orta büyüklükte bir salon elde edilmişti. İki cephenin oldukça geniş duvarlar boyasız ve sıvaları dökülmekteydi. Sol taraftaki duvarda A4 boyutunda (koskoca duvarda çok komik görünüyordu) ortalanmadan rastgele asılmış Che Guevara’nın bir fotoğrafı bulunmaktaydı. En rahatsız edici durum ise iki ayrı eski odanın iki ayrı aydınlatmasının artık aynı mekanda ama farklı olmalarıydı. Bir odada beyaz ışık veren floresan bulunuyorken yalnızca 2 metre ilerisinde sarı renk veren bir ampul bulunmaktaydı. Görüntü kirliliği denen kavrama bu bir örnek teşkil edebilir mi bilemiyorum ama itiraf etmelim ki bu durum bana çok rahatsız edici geldi. Tüm bu konforuna ek olarak ders verilen yer aynı zamanda bir eylem merkezi gibi kullanılıyordu. Bir ara lavaboya gitmek istedim ve kapısı açık olan bir odada depolanmış bir yığın muhtemelen yasadışı olan pankartları gördüm.

20 kişilik bir gruptuk ve bunun yalnızca 5 kişisi erkekti. Gelenlerden bir tanesi geliş nedenini şöyle ifade etti: “Bir filmde kahraman benzer şekilde böyle bir kursa devam etmiş ve hayatı değişmişti. Belki benim de değişir diye geldim”. Hoca bu geliş nedenini son derece makul karşılaması o şekil düşünenlerin hiç de az olmadığı düşüncesini bende doğurdu. Bir kaç tane sınıf ve yuva öğretmeni de var ki geliş nedenleri son derece rasyonel geldi bana. Okuttukları veya okudukları kitaplara farklı yönlerden de bakabilmek. Ne istediğini bilen bir kişinin sebebi bu olsa gerek. Muhtemelen benim gibi bir kaç kişi de yazmanın teknik alt yapısını (gözlemci mi anlatmalı yoksa kahraman mı, kullanılan zaman ne olmalı, ne kadarı hayal gücü ne kadar gözlem olmalı gibi ...) öğrenmek için bulunmaktaydı. Bana göre oldukça farklı ve matrak gelen bir kaç kişiye ayrı birer paragraf açmak isterim. Yanlış anlaşılmaların önüne geçmek adına bunlar geceyi renklendiren kişilerdi yoksa haklarında ukalalık etmek hiç haddim olmaz.

Bunlardan geceme renk katan birincisi mesleği iç mimar olan, bir firmada genel müdür olarak çalışan ama kendini astrolog olarak tanımlayan bir bayandı. Oldukça sinirli, asabi bir yapıya sahipti. Hocayı azarlıyor muydu soru mu soruyordu her defasında karıştırıyordum. Kendisi istediği eğitimin özelliklerini ders başlar başlamaz hocaya iletti:  “Ben kitapların eleştirilerinin yapılacağı bir ders istemiyorum. İlgimi çekmiyor. Benim istediğim yazıya nasıl başlanır, nasıl devam edilir ve nasıl bitirilir bilgisinin adım adım bize verilmesi”. Hoca bir hap verecekti, o da içip hep beraber yazar olacak ve düzinelerce kitaplar yazacaktık. İstediği bir şablondu. Tek tip bir teknik düşünce yapısı vardı. Hoca bir ara günlük hayatta notlar tutun dediğinde, elle mi yazarak tutalım, dinleme cihazına konuşma mı yapalım yoksa PC’ye mi yazalım sorusuyla gerçekten de tüm adımların teker teker ve açık açık anlatılması gerektiğini gösterdi. Sanırım o soru sonrasında hoca da onu yalnızca bir robot olarak görmeye başladı.

Yaratıcılıkta tıkanıklık sendromu varmış. Çok başarılıymış ama tüm bunları kağıda dökemiyormuş. Herkese acıyarak ve hatta tiksinerek bakıyor. Neden midesini bulandırdığımızı anlamış değilim. Bir ara genel müdürün söylediğinin tersini söyleyen birisi oldu ve azarını işitip oturdu yerine. Sen kimsin ki  koskoca astroloğa karşı fikir üretebiliyorsun diye az kalsın ben de kızacak ve hatta sinirime hakim olamayıp tokatlayacaktım ama gerek kalmadı. Sözleriyle tokatlamaktan beter etti. İlk dersten çok memnun ayrıldığını sanmıyorum ama o gerçekte ne düşünür bunu da asla bilemem. Onu görmek ve yeni maceralarına tanıklık edebilmek için sabırsızlanıyorum.

Bir de bankacımız var. Sahtecilik ve dolandırıcılık masasından. Uzun bir süre diğer çoğunluk gibi sessizdi. Bizler gibi şaşkın, bizler gibi ürkekti. Sonra ama bir açıldı ki  hoca bile susturmayı başaramadı. O da başarılarını anlatmayı seviyor. Zaten orası bir nevi kendini gösterme yerine döndü. Bir ara baktım ben bile bitirdiğim okulları saymaya başlamışım. Öyle bir ortam var ki başarısızlara yer yok gibi, insan derse devam için mecbur kalıyor kendini anlatmaya.

Bir de öğretmeni psikolog sanan bir bayan var. Uzun uzun kendinden, çocukluğundan ve çocukluğuna olan özleminden bahsetti. Konuşmada zorlandığını ama yazarak kendini çok daha iyi ifade edebildiğini söyledi. Bence konuşması da oldukça iyi idi ama önemli olan tabi bunu onun hissetmesi. Çocukluğunda hissettiklerini tekrar hissedebilmek için burada bulunuyormuş. Bana en ilginç gelen bulunma sebebi bu oldu. Allah yardımcısı olsun.

Öğretmen ise tam evlere şenlik. Eminim yazarlıkta çok başarılıdır ama konuşmada tam bir fiyasko. Çok okumuş olduğu belli ama sanırım daha önceden böyle bir deneyimi bulunmamakta. Müslüm Gürses gibi konuşmanın sonunu zor getirenlerden. Başladığı yer ile bitirdiği yer o kadar farklı ki, arada bir ilişki bulmaya çalışmak bile nafile bir çaba. Bir örnek vermemi ister misiniz? Tanışalım diye derse başladı, hala tanışacağız. Okuduğu hikayeden ötürü transa girmesi, bazen susup bazen düşünüp konuşması, suratını farklı farklı şekillere sokması ve şiir okurken Genco Erkal ya da Müşfik Kenter gibi olmaya çalışması ama üzülerekten söylemeliyim ki olamaması bana itici ya da belki üzücü gelen özellikleriydi. Belki değildi ama dışarıdan çok yapmacıklı bir hali vardı.

Toplum tarafından empoze edilen sistemin bir çarklısı olmamak için bir ilk adım olarak gördüğüm bu ilk dersimden çok da memnun kalarak ayrılmadım. Ama devam edeceğim. Belki de henüz farkına bile varmadığım olumlu yönde katkıları olmuştur. Devam edip, gözlemleyeceğim. Eğer bir şeyler keşfedebilirsem sizleri de haberdar ederim ...