Bu Blogda Ara

uyku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uyku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Nisan 2011 Pazartesi

Hafta sonu üzerine sohbetler-3 Evdeki huzur, mutluluk budur.

Konuya tekrar bir yerden ve direk olarak girmek gerekirse, yoğun ve yorucu bir çalışma haftasının ardından, herkes kendine göre bir hafta sonu programı çizer. Bazıları gideceği yerleri, izleyeceği filmleri seçer,bazıları ise buluşacağı arkadaşlarını düşünür durur. Sevgililer aranır, kıyafetler seçilir, rezervasyonlar yapılır, telefonlar edilir ve saatler kimileri için 17:00’yi, kimileri için 18:00’i gösterdiğinde o muhteşem hafta sonu başlar. En kötüsü ise yapacak programı ve buluşacak kimsesi olmayan ve büyük bir sendrom yaşayanlar ki yazının konusu onlar olmadığından bu bölüme hiç girmiyorum.
Benim hafta sonum ise farklıdır. Çok ama çok özeldir. Herkesin bırakın her haftayı, bir haftasına bile dayanamayacağı bir yoğunluktadır. Birbirine girmiş hisler dünyamın en yoğun ve ağırlıklı olarak öne çıkan hissi yorgunluktur. Yoğun fiziksel tempo o kadar yakıcı seviyelerdedir ki atık vücudunuzu dahi hissetmez olursunuz. Sahip olduğunuz tüm enerji bir vakum tarafından emilmiş gibi hissetmeye başlarsınız. Bir alışveriş merkezinden, bir alışveriş merkezine, bir parktan diğer bir yeşillik alana kendinizi sürükler durursunuz. Yanınızdan geçenlerin yüzüne bile bakmak içinizden gelmez.  Sabahın kör karanlığından, akşamın geç hem de çok geç saatlerine kadar yaşayan bir ölü gibi hisseder durursunuz kendinizi. Yaşadığınızı gösteren tek emare ise çok geç yenen akşam yemeğinin çok zor ve tatsız bir şekilde sindirilme çabalarıdır.
Hafta sonlarında diğer bir ağırlıklı olarak öne çıkan his ise artık yanmaya başlayan gözlerinizden akan sürekli ve acı veren uyku halidir. Acil kafein girişini emreden vücudunuza bu takviyeyi hemen yapmazsanız  ya uyuyakalırsınız ya da gözlerinizi sabit olarak bir yere dikip, aval aval bakmaya başlarsınız. Bönlük durumuna geçiş o kadar çabuk ve bir o kadar sinsice olur ki önlem almaya bile zaman bulamazsınız. Yapılacak ilk şey uyanır uyanmaz yüzümü yıkıyorum bahanesinin ardına sığınıp sessizce mutfağa yönelmek ve koyu bir kahveyi hemencecik içmektir.  Sizi bu işlemden mahrum etmek isteyecek kesinlikle dahili girişimler illaki olacaktır. Duymamazlığa gelmeniz yapabileceğiniz en akıllıca strateji olur. Kahvenizi için, yüzünüzü yıkayın öyle günlük işlerinize başlayın.
Pazartesi sabahı ise doğan güneş ve gelen bakıcı abla ile birlikte her şey düzelmeye başlar. İşe adım attığınız andan itibaren ise hafiflemeye başlarsınız. Üzerinize yüklenen tonlarca yük artık alınmış gibidir.  Bir kaç saat öncesinin tüm gerginliği ve huzursuzluğu, hissedilen  yorgunluğa rağmen daha normale yakın bir hale gelir. Tamamen düzelme belki Pazartesi günü içerisinde olmaz ama yavaş yavaş iyileşmeye başladığınızı yine de hissedersiniz. Bir hafta sonunu daha başarılı bir şekilde geçirmiş olmanızın o dayanılmaz gururunu yudumladığınız kahve ile Pazartesi gününün ilk saatlerini geçirmeye başlarsınız.
Şaka ve abartılarım bir yana çoğumuz gün içerisinde ama öyle ama böyle sürekli bir takım işlerin, uğraşların peşinde koşturup duruyoruz. Çoğu kere hayatımızdan geçen ve bir daha gelmeyecek olan zamanı unutup duruyoruz. Önceliklerimiz bile değişebiliyor, bulanıklaşabiliyor. Hatta belki rahat bir nefes alacak zamanı bile kendimize çok görebiliyoruz. Sonu gelmeyen bir biri ardına yapılan toplantılar, görüşmeler, günlük severek ya da sevmeyerek bir şekilde yapılan rutin işler,  alışkanlıklar derken eve gitme zamanını bile kaçırabiliyor, öteleyebiliyoruz ki bende bu maalesef çok oluyor.
İşten geç çıkmak ve asla çözülemeyecek bu arapsaçı İstanbul trafiğinin içerisinde eve gitmenin her türlü yolunu bulmaya çalışmak bile günlük stres limitinizi doldurmak için yeter de artar zaten. Durum böyle olunca da insan evine vardığında günün stresinden kurtulup, rahatlamak istemesi kadar doğal ve bir o kadar insanca başka bir istek olamaz. İşte bu noktada imdadıma yetişen, ne eve vardığımda içtiğim bir kadeh içki, ne farklı çiçeklerden oluşmuş sakinleştirici bitki çayları, ne de mis gibi kokan rahatlatıcı mumlardır. Beni rahatlatan eşimin ve oğlumun varlıklarıdır. Eve varışımda onları bulmamdır. Eşimin sarılması, oğlumun öpmesidir.
Siz bakmayın şikayet edip durduğuma, hem hafta içlerinde işte, trafikte, toplantılarda ve hem de hafta sonlarında evin içerisindeki  yoğun işlerde,tüm bu zorluklara katlanabilmemi sağlayan tek şey oğlum ve eşimle geçirdiğim zamanın sağladığı büyük keyif ve mutluluktur. Hayatta zaten bu mutluluğu ve keyfiyeti sağlayabilecek başka ne olabilir ki!
Bir zamanlar Anadolu Hayat Sigortanın bir reklamı vardı. Erik Satie'nin Gymnopédie no.1 eşliğinde söylenen sloganı bir çok kişi gibi benim de hala aklımdadır:  Evdeki huzur, mutluluk budur.
Sözüm ona geçirdiğimiz son hafta sonunu anlatacaktım. Biliyorum hala anlatmaya başlamış değilim. Gelin o zaman şimdi hep beraber bir kaç gün öncesine, Cuma gününe, geri dönelim ve beraber eğlenceli bir hafta sonu geçirelim. Ne dersiniz?

11 Aralık 2010 Cumartesi

Kıyamam...


Eğer çok az bir uyku ile geceyi geçirmişseniz paniklemeyin çünkü gecenin sabahı düşündüğünüz kadar korkunç olmuyor. İçilecek 2 bardak ılık su ve sonrasında sade koyu bir kahve ile pekala günü sorunsuz geçirebiliyorsunuz. Akşam yemek sonrası birazda psikolojik etkenlerden erkenden yatmak istersiniz ama belki gün boyu alınan kafeinlerden uykunuz hemen gelmeyebilir. Ne var canım bunda birazdan sabaha kadar mışıl mışıl uyurum dedikten bir kaç saat sonra saat mesela 1:00’i gösterirken oğlunuz tekrar öksürmeye ve tekrar ağlamaya başlayabilir. Hafif panik dalgası işte o an vücudunuza girer.


Buluşma noktası yine bizim odanın yatağı oldu. Yaklaşık 18 saatlik bir aradan sonra tüm ev ahalisi işte yeniden bir araya gelmiştik. Bağırsak enfeksiyonu bir gün ile sınırlı kalmıyormuş. Gece mesaisi 1:00’de başladı. Bir önceki akşamdan tecrübeli olduğumuzdan hareketlerimiz çok daha uyumlu, davranışlarımız çok daha az panik havasındaydı ki bu da zaten uykumuzu ağırlaştırıyordu. Eşimin annesini yalnızca buluşma anında bir ara hatta bir an gördüm, sonra anladım ki bu geceyi izinli olarak geçirmeye karar vermiş. Kendisi uykudayken biz görevlerimizin başındaydık.

Eğer çok az bir uyku ile geceyi geçirmişseniz paniklemeyin demiştim ya, ikinci geceyi de benzer geçirecekseniz size tavsiyem panikleyin. Belki bu panik sizi ayakta tutabilir. Beni ayakta tutan ise ne panik, ne içtiğim ılık sular ne de kopkoyu sade kahve oldu. Ben ayakta  tutan 20. yüzyılın en önemli kuramsal fizikçisi olarak nitelendirilen Albert Einstein geliştirdiği Görelilik kuramı (İzafiyet Teorisi ya da Rölativite Kuramı da denmekte) oldu. Eşim sabah o kadar bitmiş, o kadar uykusuz görünüyordu ki ben kendimi inanın şanslı saydım. Onunla karşılaştırıldığımda ben sanki günlerdir kuş tüyü yastıklarda uyumuş bir adam gibi duruyordum. Bu bitmişlik görüntüsü aslında buz dağının görünen yüzü idi. Altta kalan büyük parça ise gururdu. Oğlu için uykusuzlukta 2.geceyi devirmenin haklı mutluluğunu ve gururunu yaşıyordu. Kolay değil uyku ile yapmış olduğu bu savaş ve sabahında ki zafer, ondan beklenen bir durum değildi. Bu vesile ile tüm alkışlar eşime ...

İşin ilginç yanı bu zaferi tamamen sahiplenmesiydi. Ne sabah uykusuzluktan gülmekte bile zorlanan babası ne de onunla tüm geceyi beraber geçiren ben, bu zaferden nasiplenebilmiştik. Eminim ki yıllar sonra oğluma bugünler çok farklı anlatılacak. Onun gerçek olarak sunduklarını ben ise her defasında aptal bir cesaretin sonucu sahnede bir adım öne çıkıp seyirciye finali yapar gibi ve ya sanal mahkeme salonunda jüriyi etkileyecek konuşmamın sonunda parmağımla gösterir gibi eksik diye bağırarak düzelteceğim. Hayır diyeceğim bağırsak infeksiyonu ile savaşında  yanında yalnız annen değil, ben de vardım, deden de vardı. Anneannen ise yalnızca ilk bölümünde yer aldı.

Oğlum bu sabah çok daha iyi. Umarım ki gün içerisindeki uyumalarına ek olarak bu akşam da güzel güzel uyuyacaktır. Dedesi zaten gün içerisinde en az oğlum kadar uyumakta. Anneannesinin bu anlattıklarımda da anlayacağınız üzere uykusuzluğu bulunmamaktadır. Eşim ise  muhtemelen akşamüzeri işten erken çıkıp eksiğini tamamlayacaktır. Ben mi? Ben bir babayım, üşümem ve uyumam. Ben oğlumun kahramanıyım. Eşimin birtanesiyim. Bu sıfatlar ve yaşattığı duygular bana yeter.

Eşim de ben de Zerrin Özer’in Kıyamam şarkısını çok severiz. İki bebeğimin uykusuzluğuna ben de gerçekten kıyamıyorum ...

8 Aralık 2010 Çarşamba

Hastalık küçük adamlara hiç yakışmıyor ...

Ne içe yönelik bitmeyen yolculuklar, ne şarapta saklı olan gerçek, ne Sabrili ya da Sabrisiz Galatasaray, ne Caillou ya da ufacık minnacık küçük balık, ne de medyamızın ne dünü ne bugüne ne de yarını ... Varsa ve yoksa yalnızca ve yalnızca yakışıklı bir tanecik oğlum. Allah her şeyden önce bizlere sağlık versin, gerisi inanın dostlar koca bir hiç.

Dün akşam hazır eşimin anne ve babası bizlerle beraberken bir kaçamak yapıp, şarapta gerçeği bulmak yerine rakı ile hasret gidermek istedim. Başlangıçtaki hoş beş güzeldi de sonrasında saat 1:00 gibi başlayan ve beni uykudan uyandıran baş ağrısı pek tatsızdı doğrusu. Aslında 10:00 gibi yatmak istemiş ama eşimin oyalaması sonucu ancak 11:00 gibi yatabilmiştim. Uyanmam sonrasında beşer onar dakikalık süren rem uykucuklarıyla geceyi geçirmeye çalışıyordum. Nicedir ilaç detoksu yapmaya çalıştığımdan da ağrı kesici bir ilaç almamıştım.Yazılarımı okuyanlar bilirler benim uykum hafiftir, bir de zaten derin bir uykuya geçmediğimden sabaha karşı 2:30gibi, oğlumun öksürüğü ile hemen uyandım. Normalin üzerinde desibeli olan bir öksürüktü. Hem merak ettiğimden ve hem de üzerini açtığından emin olduğumdan yanına gitmek için kalktım ki ağlamaya başladığını duydum ve saniyesinde kendimi yanında buldum. Başım zaten ağrıyordu ve bir de ani hareketle yanına gittiğimden çatlayacak seviyelere bir anda ulaştı.

Oğlumum suratı iyi değildi. Öncelikle uykulu olduğundan gözleri kapalı, belli bir yeri ağrıdığından da sıkıntılı bir ifadesi vardı. Bir yandan hem ağlıyor ve hem de kucağıma almamı hareketleri ile anlatmaya çalışıyordu. Tabi hemen aldım. Bu arada seslerimizi duyan evdeki tüm ahalide odaya toplanmıştı bile. Oğlum bir yandan ağlıyor bir yandan uyumaya çalışıyor bir yandan da anlayamadığım birşeyi yapmak için uğraş veriyordu. Sonradan anladım ki kusmaya çalışıyormuş. Oğlumun bebekliği dönemlerinde tabi ki kusmaları olmuştu ama bunlara daha çok vücudun savunma mekanizması gibi işleyişi olan refleksel kusmalardı. İlk defa bilinçli olarak kusuyor olacaktı. Normal olmayan bir süreçti, akış en azından ters yönde idi. Ben ilk önce yalnızca kokuyu farkettim sonrasında da gece boyunca 4 defa üzerimi değiştirdim. 

Oğlum sıkıntılı bir gece geçirdi. Beşer onar dakikalık uykular sonrasında gelen sancı ve bulantı krizleri ile geceyi geçirmek zorunda kaldı. Bizler ise onun uykuya dalması ile yataklara dağılıyor sonra onun uyanması ile buluşma merkezi olan bizim odamızın yatağında buluşuyorduk.

Özel bir parantez eşim için açmak isterim. Dün akşam eşimin değişik bir yüzü ile karşılaştım, tanıştım: Davul çalsa yanında uyanmayan eşim, oğlu için dimdik tüm gece ayakta idi, idareyi ele almış olayları kontrol altında tutuyordu ve uykusuzlukla sanki dalga geçiyordu. Tüm gece boyunca yalnızca sabah 7:00 ile 8:00 arasında uyudu. Tamam işten erken gelip akşam üzerini uykuyla geçirdi ama ben onunla dün akşam gerçekten büyük gurur duydum

Dün gece ya da sabah saat 2:30 ile 7:00 arasını biz uyanık geçirdik. Korktuk, endişelendik, panik olduk. Oğlumuzun sürekli yanında onu destekledik ve bizim için herşeyden önemli olan varlığın o olduğu gerçeğini hücre seviyelerimizde adeta öğrendik. Dedim ya ne içe yönelik bitmeyen yolculuklar, ne şarapta saklı olan gerçek, ne Sabrili ya da Sabrisiz Galatasaray, ne Caillou ya da ufakcık minnacık küçük balık, ne de medyamızın ne dünü ne bugüne ne de yarını ... Varsa ve yoksa yalnızca ve yalnızca yakışıklı bir tanecik oğlumuz.

Oğlumuz ilerleyen saatlerde ishal oldu. Sorunlu bölge yer değiştirip mideden bağırsaklara iniş yapmış. Doktoru ile telefonda konuştuk ve bağırsak enfeksiyonu geçirdiğini öğrendik. Bu akşam yemeğinde pirinç lapası yedi ve erkenden de uyuyakaldı.

Hastalık bu küçük adamlara hiç yakışmıyor ama ne yapalım alışacağız çok zor olsa da... 

21 Kasım 2010 Pazar

Küçük miniminnacık ufacık küçücük balığın hikayesi...

Bir önceki yazımda da belirttiğim üzere üç kişilik koltukta kısa bir süre zaman geçirdikten sonra kalktım, hızla giyinip, oğlum ve bisikleti ile beraber dışarı çıktık. Biraz eğlendikten ve bolca güldükten sonra eşimde aramıza katıldı ve boğaza indik. Kuzenlerle kahvaltı programımız vardı. Biz genelde Emirgan Mehtap'ı tercih ederiz ama bu sefer kuzenin özel isteği üzerine Şütiş'e gittik. Bundan sonraki tercihim gerek servisi ve gerekse daha az kalabalık olması bakımından yine Mehtap olacak. Şütiş'in vale servisini de beğenmediğimi özellikle belirtmeliyim.

Ben oğlum konusunda evdeki zincirin yumuşak halkasıyım. Oğlumun her istediğini yapan kişi olduğumdan, benimle beraberken uykusunu bile az uyur. Bakıcı ablası ile 2-3 saat kadar uyuyan yakışıklım benim olduğum günlerde 1 saat bile uyumaz. Oğlum benim aksime daha şimdiden kararlı olduğunu fazlasıyla ispatlamış bir kişidir. Normalde bizle yemek de fazla yememekte. Ablası ile her yemeği sonuna kadar yerken bizimle beraberken köfte, pilav ve kaşarlı pide dışında yemek yediği görülmemiştir. Ama aç olduğunda bunu gayet güzel anlatır.

Zincirin yumuşak halkası olmak bir anda kendimi içinde bulduğum bir durum oldu. Bu durum aslında beni çok memnun etmemekte ama kendime engel de olamamaktayım. Eşim sen bu gidişle okul ödevlerini de yaparsın bile diyebilmekte son günlerde. Şımarttığım kesin ama yavaş yavaş bu rolümümden vazgeçeceğim çünkü istemeyerek de olsa ona zarar verdiğimin farkındayım. “Cehenneme giden yollar iyi niyet taşları ile döşenmiştir.” sözü boşa denmemiştir. Bunu nasıl yapacağımı bilemiyorum. Otorite demek bana göre tutarlı olmak daha doğrusu tutarlılığı asla kaybetmemek demek. Ben mesela sevgimi gösterme konusunda kesinlikle otoriterim, sürekli tutarlı bir şekilde onu sevdiğimi belli etmeye çalışıyorum. Buna karşılık yukarıda söylediklerim dışında yemek yedirmeyi ya da 2-3 saat uyumasını nasıl sağlarım şu an için bilemiyorum.

Az uyuduğu zaman akşama doğru oldukça huysuzlaşabiliyor ama elinden tutup onu yatırmamı veya öncesinde masal anlatmamı bile isteyebiliyor. Ben sanırım oğluma güvenmeyi sürdüreceğim ve istemediği şeyleri yapmamaya devam edeceğim. Bence kendi isteklerini yapması, onun aslında kazandığı küçük zaferleri ve özgüvenini sevgi ortamı olmak şartıyla bu zaferlerin oluşturacağına inanıyorum. Umarım doğru bir düşünce tarzıdır.

O akşamın sonunda da beni elimden tutup, ona masal anlatmamı istedi. Hatta hangi masalı istediğini bile anlatmaya çalıştı (ve ben tabi ki hemen anladım). Akıntıya kapılan ve hiç tanımadığı yerlere sürüklenen küçük miniminnacık ufacık küçücük balığın hikayesini anlattım; sırasıyla ellerinde pazar torbalarıyla İstavrit Teyzeden, su topu oynayan Lüfer Abilerden, emekli memur Palamut Amcadan ve büyük bahçesi ve büyük bir evi olan Orkinos Dededen yardım isteyen ve sonunda anne ve babasının onu bulup kucaklamasıyla sona eren en favori masalı.

O kadar masum, o kadar huzurlu, kadar mutlu ve bir o kadar tatlı uyuyordu ki doğru yolda olduğumu hissedebiliyordum, üzerini örtüm ve ilk bebeğimin, eşimin, yanına gittim.

19 Kasım 2010 Cuma

Siz hiç sabahın 3:00'ünde Caillou seyrettiniz mi?

Bir önceki sabah şehir dışında bir işim olduğu için sabah saat 5:30 gibi kalkmak zorunda kaldım. Acınası bir durum olması bakımından aslında anlatmıyorum zira uykusuz olma hali benim için oldukça normal bir durum. Kabullendiğim, çok sorgulamadığım ve iyi olduğuna inandığım bir durum.

Siz hiç sabahın (ya da gecenin belki demek daha doğru olur) 3:00'ünde Caillou seyrettiniz mi? Ben seyrettim. Üstelik yasak olduğunu bile bile. Üstelik yakalanma riskini göze alarak, çaresizlikten. Ben oğlumun kahramanı olarak bunu yapmalıydım, yaptım ve pişman da değilim. Kayahan'ın şarkısındaki gibi gece 3-5 nöbetlerini çok yaşayan bir insan olarak 5:30'da kalkmayı ben çok da önemsemem. Kafein ile günlük hizmetlerime devam ederek eşimin en az yorulmasını hedefleyen bir kişiyim ben öncelikle. Önemli olan ne kadar uykusuz olduğum değil ne kadar az kafein aldığımdır her zaman. Bütün bir günü bir hayli yorularak geçirdikten sonra dün saat 20:00 gibi eve geldim.

Eşimin ailesi geçen yazımdan da hatırlayacağınız üzere bizimle beraber olduklarından aklım çok da fazla evde değildi ama oğlumu bir hayli özlemiştim. Bir saat kadar beraber zaman geçirip her türlü yaramazlıkları yaptıktan sonra bizimkisi uyuyakaldı. Uykusuzluktan ölüyor olmama rağmen eşimle de zaman geçirmem gerektiğine inandığımdan ve tabi ki özlediğimden ve hazır ailesinin de burada olmasından yararlanmak adına beraber dışarı çıkmaya ve dolaşmaya karar verdik demek isterdim ama eşimin kararı sonrasında dışarı çıktık. Biraz hava aldık, bir yerlerde birşeyler içip eve döndük. Artık herhalde yatarım hevesi içersindeyken kendimi Yok böyle dans diye bir programı seyrederken buldum. Benim için gerçekten de yoktular ama seyretmeye devam ettim. Neyse bir anlık dalgınlıktan ki suçlu ben değilim kafein seviyemde azalma olmuş olmalı ben uyuyakaldım – aslını isterseniz bayıldım.

Ailesi burada, bir önceki gün bütün bir gün yorulmuşum, kaç saat araba içersinde zaman geçirmişim, akşamına dışarı çıkmış ve dahası sonrasında televizyon seyretmişim, artık ertesi gün bol bol uyurum diye düşünür değil mi insan? Ben de safhane bayılmadan hemen önce bunları düşünüyordum ama yanılmışım. Hem de çok yanılmışım.

Günüm saat 6:15 gibi başladı. Bir çocuk ve ona bakacak evde 3 yetişkin varken, oğlumu başımda gözlerimi açmaya çalışırken buldum. Gözlerimi evet açamıyordum ama aslında onun daha ilk sesi uyanmıştım. Boş bir ümitle nasılsa ilgilenirler diye düşünüyordum. İlgilenmediler. Oğlumun elinde terliklerim vardı. Bu onun en kibar şekilde kalk demesiydi. Arka fonda seni çok özlemiş ama hadi kalk gizli emri vardı eşimin ağzından çıkan. Kalktım tabi ki ve salona kadar ancak gittim ve kendimi koltuğa bıraktım. Kalkmış olmam herkes için yeterli olmuştu. Salonda, yalnız, koltukta kalakalmıştım, uykusuz, yorgun, ve kafeinsiz olarak. O sırada eşim geldi ve neden iki kişilik koltuğa uzandığımı ve neden üç kişiliğe yatmadığımın hesabını sordu. Cevap verecektim ki önümdeki uzun ve yorgun günü düşünüp sustum ve yer değiştirdim.

12 Kasım 2010 Cuma

Gerçek şarapta, sağlık suda ...


8000 yıl! Günümüze kadar ulaşabilselerdi, ilk şarapların yaşı bu olacakmış. İşte böylesine eski , böylesine kadim bir dostluğu var insan ile şarabın. Tarihi dile kolay 8000 yıl öncesine dayanan şarap, insanların sevinçlerine, hüzünlerine, sofralarına karışıp günümüze kadar gelmiş, kendisine apayrı bir kültür yaratmış. O kadar ki şarap adeta bir tutkuya dönüşmüş özel günlerimizde, sevdiklerimizle paylaşacağımız yemeklerde, sanatın tüm dallarında, efsanelerde, tarihi güzelliklerde görebilir olmuşuz. Benim kendisini gördüğüm yer ise genelde hatta sürekli ve yalnızca yemek masasının üzeri olmakta. Geçen akşamda bu kadim dostla beraberdik. Üstelik yalnızda değildik. Bir süredir eşimin anne ve babası da bizimle beraberler ve ne yalan söyliyeyim onların bizimle olması eşimden daha çok beni mutlu etmekte. Nasıl mı şöyle...

Benim uykum çok hafiftir. O kadar ki hani saati kurarsınız ve saat çalmadan hemen öncesinde tık diye bir ses çıkarıp çalmaya başlar ya, işte ben o tık ile uyanıp çalmadan saati kapatabilenlerdenim. Eşim ise yanında davul çalsa duymayanlardan ya da duysa bile aman bana mı çalıyor diye düşünüp tekrar hemen uykuya dalanlardan  ve   oğlumuzda  gece uykularını sevmeyenlerden. Bu üç durum yanyana gelince oğlumun seslenmelerinde onun hemen yanına giden doğal olarak hep ben olmaktayım. Gecenin bir yarısı kalkıp salonda oyun oynadığımız ya da çaresizce tekrar uyuması için türlü şarkılar söylediğim ve masallar anlattığım artık sıradan, olağan karşılanan bir olaydır bizim evde.  Ama artık abartmış durumdayım; yatağında dönmesini bile duyup uyanabiliyor ve olası seslenmesini bekliyorum. Böylelikle eşim daha huzurlu ve daha sessiz bir gece geçirebiliyor. Kendisinin olaylara katılımı daha çok sabahları sorduğu akşam hiç uyandı mı sözünden ileri gidememekte. Sabah ise eşimin mesaisi daha erken başladığından bakıcı ablamız gelene kadar çocukla ilgilenmem de devam etmekte. Bu oldukça adil düzenin ne kadar da mantıklı ve uygulanabilir olduğunu eşim bana güzelce anlatmış olsa da ben zaman zaman kendi kendime ve sesssiz olarak sorgulamaya devam etmekteyim.

Eşimin ve oğlumun beklentilerini karşılayabilmek için alkol derecesi yüksek içkilere de ara verip “gerçek şarapta, sağlık suda” diğerekten tercihlerimi hep şaraptan ve sudan kullanmaya da başladım. Eşimin ailesi geldiği zamanlarda durum değişmekte ve akşam  mesaileri bölüşülmeye başlanmaktadır. Hatta bunun bir bölüşme olmadığı adeta bir yarış olduğu bile söylenebilir. Bazen kendi kendime uyandığımda anneannesinin ya da dedesinin oğlumun başında uyanmasını beklerken bulabiliyorum.

Yine onların gelişleri sonrasında yemek soframıza çorba gibi salata gibi yeni katılımlar olmaya başlıyor. Tek tabaklı yemek sisteminden çoklu tabaklı sisteme geçiliyor. Buna bağlı olarak gerçeğe ulaşma isteğinde yani içilen şarap kadehlerinin sayısında da artışlar gözlemlenebiliyor. Dışarıdan verilen siparişler ile yemek sonrasında yenilen tatlılar arasında ters orantısal bir denklem bile kurulabiliyor. Yemek saatleri de öne çekiliyor. Oğlumun uyuması sonrası 9:30-10:00 gibi yenilen ve ancak sabah sindirilen kolay ve pratik yapılan yemekler yerini 7:00-7:30’da yenilen uzun sofralara bırakıyor.

Yine onların gelişleri sonrasında, eve geldikten sonra duş alabiliyor, arada bir kitap bile okuyabiliyorum eski günlerdeki gibi. Onların bizleri ziyaretleri hayatın normalleşmesini aslında sağlıyor. Bizden önceki nesillerin birden çok çocuğun nasıl bu kadar kolay bakılabilir bulduklarını ve çocuk canım ne var bunda, doğar ve büyürler sözünü nasıl bu kadar kolay edebildiklerini ancak onların gelişleri sonrasında anlayabiliyorum. Bizim üç kişilik dev ailemizde evet bir düzen sağlamış durumdayız ama bu düzen kesinlikle fiziksel bir yorulmayı beraberinde getiriyor. Hastalanma, iş gereği seyahatler, bakıcının bir şekilde ve bir nedenle gelmemesi ya da geç gelmesi, vb gibi ufak herhangi bir sebeple de çöküyor. İşte bu nedenle hiç kimse ama hiç kimse yatılı misafirleri benim kadar sevemez ...