Bu Blogda Ara

23 Temmuz 2013 Salı

Maymunlar ülkesi

Maymunlar ülkesi. Uzun çok uzun bir süre önce yaşadığı yer burasıymış. Meğer bizle yaşamaya başlamadan evvel maymunları beslermiş bu ülkede. Maymunca bilir, dallardan dallara atlar dururmuş. Bugün bu kadar hoplayıp zıplamasının, ağaçlara çıkmak istemesinin ve bu kadar hareketli olmasının sebebi de buymuş. Maymunlarla da çok iyi anlaşırmış. Maymunlar da onu çok severmiş. Güzel zamanlarmış. Bizim Hollanda’da yaşadığımız zamanlarda o işte ağaçların üstünde maymunlarla beraber yaşarmış. Sonra birden her şey yanıp, bitip, kül olmuş bu güzel Maymunlar ülkesinde. Her bir maymun başka başka yerlere gitmek zorunda kalmış. Bizimkisi de gelip İstanbul’u bulmuş. İstanbul’da da aile olarak bizi görüp, sevip, seçmiş. Türkçe öğrenmiş ve zamanla buralarda yaşamaya alışmış. Sevmiş de, en az maymunlar ülkesi kadar sevmiş buraları ve bizleri.

Buraları güzel olmasına güzelmiş de bazen hayat istediği gibi olmamaktaymış. Bazı günler keşke hayat yalnız sadece ben olsa demeden edemiyormuş. Hayat o ve istediği kişilerden oluşsa ve keşke o kişiler hep orada olsaymış. Çok şükür ben ve annesi o isimlerden birisiyiz. Saydığı isimler dışındakiler çöpe gidebilirlermiş. İstediği ama gerçekleştiremediği bazı şeyler de varmış. Mesela yemekleri Aşçı Fernando’nun yapmasını istermiş. Fernando ile konuşur ve yalnızca köfte, pilav ve pizza yapmasını söylermiş. Aynı tabakta iki farklı yemek servis edilirse geri gönderirmiş ama. İki yemeğin birbirine karışmasını sevmiyormuş çünkü. Yıkanmak için de bizim banyoyu tercih etmiyormuş. Fireman Sam’i çağırıp, onun hortumundan fışkıran su ile yıkanmak istermiş. Yardımcımız Zeynep’in yıkama ve ütülemelerini seviyormuş ama benim tamiratlarımdan memnun değilmiş. Bob the builder mutlak surette bize çağrılmalıymış. Hayat güzel olmasına güzelmiş ama uyumak kötü hem de çok kötüymüş. Keşke uyumak hiç olmasaymış.

Hayat çok şükür ki oğlumun etrafında dönmekte. Bizler ise yalnızca onun annesi ve babası olmaya çalışmaktayız. Çalışmaktayız diyorum çünkü bazen onun birer uzvu gibi hareket ederken kendimizi bulabiliyoruz. Bu tabii ki istenen ve arzu edilen ve dahası planlanan bir durum değil ama çok akıllı ve daha da önemlisi çok tatlı. Bir anda ebeveynlikten uzuv olmaya dönebiliyoruz. Bu da hem bizim için çok yorucu oluyor ve hem de aile içi optimum mutluluk dengesini sarsabiliyor. Ülkemizde son zamanlarda yaşanan sevgisizlik ve hoşgörüsüzlük ortamında evimizde bir sevgi ve hoşgörü ortamı yaratmaya çalışmak bugünlerdeki en önemli görevimiz. Bu uğurda bazen esnemelerimiz de olabiliyor işte. Hani bulsak Fireman Sam’i de, Fernando’yu da, Bob the builder’ı da evimize davet edeceğiz.  Yeter ki o hep mutlu ve huzurlu olsun. Yeter ki o etrafımızdaki gri ve yüklü bulutları fark etmesin. Yeter ki içindeki sevgi artarak devam edebilsin. Hayata olumlu ve sevgi dolu bakabilsin. Anlattığı hikayelerden ve geçmiş yaşantısından hayal gücünde bir sorun olmadığı ortaya çıkıyor ki yalnızca bu bile beni ziyadesiyle mutlu etmeye yetiyor.
 
Bu hafta sonu itibariyle bir süreliğine içimizdeki karamsarlıkları dağıtabilmek ve ileriye daha pembe bakabilmek adına tatile çıkıyoruz. Bir süreliğine buralarda olmayacağız. Bol bol dinlenip, bol bol güç toplayıp, anı biriktirmeye çalışacağız. Sonrasında da bu birikimlerimizi yine sizlerle paylaşacağız. Kendinize iyi bakın ve enseyi karartmayın. Her şey çok güzel olacak demiyorum, her şey zaten çok güzel yeter ki kara bulutlar bir çekilsin artık üzerimizden. 






4 Temmuz 2013 Perşembe

Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil

Hani Fuzuli'nin bir sözü vardır; söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. Benimkisi de o hesap. Bu satırlar Galatasaray Spor Kulübünün seçim süreci ile ilgili duygu ve düşüncelerimi, hissettiklerimi aktarmak amacıyla yazılmaktadır. Kimseyi kırmaya hakkım yok biliyorum, haddim de zaten olmaz. Uzaktan maval okumak kolaydır. Yine de yazmak, bazı memnuniyetsizliklerimi sizlerle paylaşmak istedim. Önce seçimden bağımsız bazı duygu ve düşüncelerimi aktarmak yiğidi öldür ama hakkını ver açısından önem taşımakta. Amacım zaten ne yiğit öldürmek ne de bağcı dövmek. Dedim ya susmaya gönlüm razı değil hepsi bu.

Kabul etmek gerekir ki Ünal Başkanın gelişiyle beraber gözle görülür sportif ve mali başarılar birbiri peşi sıra gelmiştir. 2011 yılı öncesi ezeli rakip ve ebedi dostlarımız karşısındaki durumumuz ortadadır ve unutulmamıştır. Arka arkaya ve oldukça büyük puan farkıyla kazanılan şampiyonluklar takımımız için büyük birer zafer ve biz onu destekleyenler için de birer mutluluk kaynağı olmuştur. Üstelik gelen başarı yalnız futbol ile de sınırlı kalmamış, basketbol ve voleybol da maç bile kazanamamaktan şampiyonluklara koşmalar başlamıştır. Mali açıdan gıpta ile hatta ne yalan söyleyeyim kıskanaraktan bakan konumdan, gıpta ile bakılan durumuna erişilmiştir. Üstelik çok da değil tüm bunlar yalnızca mucize eseri gibi adeta iki sene gibi bir sürede gerçekleşmiştir. Emeği geçen herkese içten teşekkürlerimi sunarım. Ellerinize sağlık. Sayenizde bu anlamda çok mutlu olduk. Umarım ve dilerim bu zaferlerin devamı da gelir.

Gelelim yazının yazılmasına sebep memnuniyetsizliklerime. Öncelikle belirtmeliyim ki yeni liste ile hiçbir alıp veremediğim yok. Bir çoğunu zaten şahsen tanımıyorum. Eminim her biri en az benim kadar ve en az ilk seçim listesinde yer alan birbirinden kıymetli ve değerli kişiler kadar Galatasaraylıdırlar. İnanıyorum ki içlerindeki Galatasaray’a hizmet aşkı ile fedakarca bu görevi kabul etmişlerdir. Dedim ya memnuniyetsizliğim kesinlikle yeni listede yer alan isimlerle ilgili degil, memnuniyetsizliğim seçimin ani olmasında ve bu süreçte gösterilen tutum ve üslupta.

Gerek yurt içi ama özellikle ille de yurt dışı sportif başarıları ve bu başarıları daim kılacak ekonomik ve idari yapılanma istisnasız tüm Galatasaraylıların ortak arzusudur. Bunda en ufak hiç bir şüphem yok ama Galatasaray’ı Galatasaray yapan topun çizgiyi geçmesi değildir. Sahip olduğu imrenilecek geçmişidir. Yüzyıllara dayanan gelenekleridir. Bizi diğer bir çok kurum ve kuruluştan farklı kılan aramızdaki sevgidir, saygıdır. Tüm hücrelerimize geçen etik değerlerimizdir. Dik duruşumuzdur. Köprüden dahi geçiyor olsak dayı dememe cesaretidir. Tevfik Fikret’ten bu yana, “ Fikri hür, İrfanı hür, Vicdanı hür “ bireyler yetiştirmekle iftihar etmemizdir. Evet tabii ki mali durumumuzla, birbiri ardı gelen şampiyonluklarla başarılı bir kulüp olabiliriz, ama Galatasaray olamayız.

Tarihi oy ile seçilmiş pek çok değerli Yönetim Kurulu üyesini ekarte etmek ve baskın diye tanımlayabileceğimiz bir seçim kararını almak ve dahası bunda tüm uyarılara ve ricalara rağmen ısrarcı olmak kişisel fikrimdir Galatasaray’a yakışmamıştır. Ünal Başkanın ilk seçimdeki başarısında ekarte etmiş olduğu kişilerin de payları oldukça büyüktür ve bence kendilerine yapılan büyük bir haksızlık olmuştur. Hele ki başkan tarafından ifade edilen “ihtiyaç duyulan deneyim ve profile sahip olamadıkları, çözümleri hızlandırabilecek enerjiyi katamayacakları, dönemin öncelik ve ihtiyaçlarına uygun deneyim ve uzmanlığa sahip olmadıkları, süreci yavaşlattıkları, bunları zamana bırakalım, yeri ve zamanı gelince çözeriz yaklaşımı” ibareleri hem çok kırıcı olmuş ve hem de başkan adına talihsizlik olarak tarihteki yerini almıştır. Genel Kurulun güveniyor seçtiği kişileri şahsi karar ile 3 yıllık görev süresini beklemeden ekarte etmek ve bunu yukarıdaki sözlerle anlamlandırmaya çalışmak bize pek yakışmazdı ve yakışmadı da.  

Katılımın yüksek olması için gerçekleştirilen ücretsiz ulaşım ve yemek yenilikleri de bence onur kırıcı ve son zamanların moda uygulamasıydı. Ben bu uygulamayı da yine sevmedim, sevemedim. “Galatasaray’ı benden daha iyi yöneteceğine inandığım ve yönetime samimiyetle talip olan bir aday bulduğum gün, bu görevi zevkle ve huzurla devreder” sözü de çok yersiz ve anlamsızdı. Böylesi bir kararı başkan değil ancak Galatasaray Genel Kurulu verebilir. Kendisi ne kraldır, ne de şirketinin yönetim kurulu başkanıdır. Belki burada çok daha farklı demek istemişti ve eminim öyledir de ama kendisi sıradan bir patron ya da başkan değil, kendisi Galatasaray Spor Kulübünün başkanı ve sözlerine çok daha önem vermeliydi diye düşünüyorum. Benzer şekilde “beni medyada hiç görmeyeceksiniz, biz işimizi yapacağız, açıklamaları Kulüp sözcülerimiz yapacak” dedikten sonra kulüp tarihinde tüm zamanların en çok medyada yer alan başkanı olması da gülümseten ve düşündüren bir saptamasıdır. Sözü senet olan ve başka teminatlara gerek duyulmayan başkanları ister istemez özlüyorum zira Galatasaray terbiyesi ve gelenekleri bunu gerektirir.

Galatasaray’a yakışır başarılarla dolu bir gelecek dileklerimle ...

25 Haziran 2013 Salı

Biraz da ekonomi ...

Bugünlerde içimden yazmak pek gelmiyor. Hani sanki kendimle ilgili bir şey yaparsam hata olacakmış gibi hissediyorum. Bu nedenle de zaten ne briç oynuyorum son günlerde ne de yazacak tonla konu olsa da blogum için yazı kaleme alıyorum. Hem kişisel hem de ülke olarak normalleşmeyi bekliyorum. Son zamanlarda yaşanan gerilim, kutuplaşma ve komplo teorilerinden fazlasıyla yoruldum sanırım. Bir dönemdir ve geçecektir ama geçerken işte sıkıntıları da bir şekilde yoğun olarak yaşatıyor. Bir yandan ülke içi yaşanan olaylar, bir yandan Avrupa ile olan ilişkilerimiz ve bir yandan da küresel ekonomik çalkantı hani her şeyi Floransa Etkisinin tam tersi bir durum olarak karşımıza çıkarıyor. Geldi mi üst üste gelir derler ya durumumuz tam olarak işte budur ve ben de böylesi bir konjonktürde oturup ailem hakkında ya da başıma gelen komik olaylar hakkında yazasım gelmiyor, gelemiyor bir türlü. Diğer taraftan ama bu sebepten ama şu sebepten yazmayı bırakırsam -yaz mevsimi de geldi- iyiden iyiye bırakırım ve tekrar eskisi gibi yazamam korkusunu da içimden atamıyorum. Belki de bu nedenle ufak ufak bazı konularda bir şeyler yazmak istedim.

Ülkemizde son yaşanan durum hakkında uzun bir yazı yazdığımdan tekrar o konuya girmeyeceğim. Onunla ilgili dileklerimi ve ümitlerimi korumaya devam ediyorum. Dilerim ülkemizde ki dil yakın zaman da yeniden yapıcı, barışçı, özgürlükçü ve anlayış dolu bir dil olur. Türkiye & AB arasındaki köprünün de giderek kuvvetlenmesinden yana biri olarak dilerim gerilim değil ama diyalog kazanan olur diyorum. Yanlış anlamayın birliğe girip girmemek beni ne üzer ne de sevindirir ama köprülerin atılması kesinlikle üzer.

İşte benim penceremden diğer bazı konu başlıkları. Okunma kolaylığı açısından yine ayrı ayrı yazılar olarak konular karşınıza gelecekler. İlk konu hepimizi çok ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gerekli bir konu olan ekonomi. Ben son zamanlarda bununla yatıp bununla kalkıyorum. Hepinize ekonomiyi hem de çok yakından takip etmenizi öneririm.

2008 krizi sonrası mecburiyetten başlayan ve tüm dünya piyasalarının yaşamasını sağlayan Fed kaynaklı yüksek hem de çok yüksek likidite dönemi artık bitiyor. Son yapılan açıklamalar bazı fireler olsa da hep bu yönde zaten. Özellikle Fed Başkanının yapmış olduğu son konuşma sonrasında beklenenin de üzerinde bir panik havası esmeye başladı. Sahi ne dedi de böylesi bir hava oluştu? Aslında bilinmeyen ya da tahmin edilmeyen hiç bir şey. Demek ki piyasanın bir şekilde fiyatlaması gelmiş ki bu fırsatı kaçırmak istemediler. Öyle ya da böyle beş sene boyunca bol likiditeye alışmış piyasalar tahvil alımlarında sona geliş haberleri sonrasında oldukça tedirginleşip, huzurları bir hayli kaçtı. Küresel riskte de iştah kaybı yaşanıyor ki Fed depremi sonrası bir süre daha illaki yaşanacaktır. Gerginlik o kadar fazla ki adeta ete kemiğe bürünmüş bir durumda ve bu da tüm riskleri sıfırlar duruma getiriyor. Benzer kötü durum Çin için de geçerli. Dünyanın en büyük ikinci ekonomisinde büyük sarsıntı var. O kadar ki Avrupa’daki sorunlar dert bile edilmiyor. Düşünün kü İtalya’da verilen mahkumiyet kararı ve Yunanistan’daki  parlamenter yapının değişmesi bile dert edilmeyecek kadar başka büyük sorunları piyasa fiyatlamakta. Zaten piyasa için fiyatlamak olsun da ne olursa olsun. Bir şekilde olumlu ya da olumsuz bir şeyi yakalamaya görsünler hemen kazanç kapısına dönüştürüveriyorlar. Bu işi de oldukça iyi yapıyorlar. Filler tepişir, olan yine çimenlere olur tabii.

Ülkemizde de durum benzer seyir izledi. USD/TL bir anda 1.95’leri gördü. Merkez Bankasının birbiri ardı sıra yaptığı benim için oldukça yüksek ama kurum ve piyasa için oldukça düşük dolar ihaleleri de bu durumu soğutamaya yetmedi. Yazıyı yazdığım an itibariyle USD/TL 1,9422 ve 100.000’i görmesi hedeflenen BIST maalesef 72.500’ün biraz üzerinde.  Bundan sonrasında artık riskler hep göz önünde olacaklar, saklanıp kalacakları yerler artık kalmadı ve bundan sonrada artık hiç olmayacak. Yani artık balonların patlama zamanı geliyor. Dilerim şiddeti hepimiz için kabul edilebilir seviyelerde olur.

Peki ne mi olacak?

İlk önce 2013 son çeyreğinde tahvil alımları azaltılacak ve 2014 yılında tamamen alımlar bir son bulacak. Son aşamada ise 2015 yılında faiz artırımları tekrar gündeme gelecek. 

Bizi ilgilendiren kısım mı nedir?

Siz siz olun dolar borçlanmayın ve paranız varsa ve kur müsaade ediyorsa 2013 son çeyrekten önce dolara dönün.


Peki geç mi kalındı?

Ümit ederim ki hayır. Fed sonrası oldukça sert bir yükseliş oldu evet ama Merkez Bankamız TL’yi desteklemeyi tercih etmekte. Bu bize avantaj sağlamakta, zira kurlardaki yükseliş bu sayede sınırlı kalacaktır. TL’nin faiz avantajı sayesinde de TL’ye geçişi avantaj olarak gören görüşler olacaktır. Bir de bunların üzerlerine azalan siyasi tansiyon ve Fed odaklı yorum ve haber akışı içeriğindeki her yöne çekilebilecek durum (ki bence bu da bir taktik) eklendiğinde USD/TL illaki düşecektir. Kişisel fikrim düşerse 2013 son çeyrek için hazırlıklı olun ve dolara dönün derim. Ama tabii tüm bunlar benim kişisel çıkarımlarımdır. Kimseye tavsiyede bulunmam zira bu işin uzmanı değilim. Yalnızca elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum o kadar. Araştırmalarınız yapın ve kararlarınızı yine ya siz verin ya da bir uzmandan profesyonel bir destek alın derim.

Hepinize bol kazançlar dilerim.

5 Haziran 2013 Çarşamba

Çalıdan biraz daha büyük ağaç

Her şey  çalıdan biraz daha büyük ağaçların sökülmesiyle başladı; ya da birileri olayların yalnızca bundan kaynaklandığını sanmaya devam ediyorlar. Aradan bu kadar süre geçmesine, yapılan bunca açıklamalara rağmen hala anlaşılamayan çalıdan biraz daha büyük ağaçların bizim için kutsal kabul edilen her bir şeyin yerine bir sembol olarak konmasıydı gönüllerimizde. Çalıdan biraz daha büyük ağaç uzun süredir hem de çok büyük bir özlemle arayıp bulamadığımız liderimiz olmasıydı, apolitik gençliğin ideali, ideolojisiydi. Kars’taki ucube heykel zihniyetine, sınavlardaki ve işe alımlardaki yolsuzluklara, kürtaj yasasına, alkol yasasına ve daha nice yasaklara ses çıkaramayışımızın pişmanlıklarıydı. Eğitim sistemimizin bir günde değişmesine tepkimizdi. Deniz Fenerinin unutulmasına göz yummamızın içimizi dağlayan üzüntüsüydü. İlk başlarda kimi kesime sempatik ve samimi geliyor olsa da üst perdeden yapılan üsluba artık bir yeter denmesiydi. Biz yaptık oldu zihniyetinin değişmesi için gerçekleştirilen bir baş kaldırıydı. Beklenilen asgari de olsa bir saygıydı. Çalıdan biraz daha büyük ağaçlar “Kıyamet kopsa da o ağaçlar sökülecek!” zihniyetine, “Kıyametin koptuğunu görsen de elindeki fidanı dik” zihniyetiydi. İşte bu nedenle bir ağaç için canını ortaya koyanlarla, AVM tutkunları ve kömür sevdalıları  karşı karşıya geldi. Çalıdan biraz daha büyük ağaç mahalleme, meydanıma, ağacıma ve belki de en önemlisi yaşam tarzıma dokunma yakarışıydı. Halkın “one minute” demesiydi. Çalıdan biraz daha büyük ağaç kutlanmayan milli bayramlarımız, metrodaki gençlerin ahlakı ve kurucu büyüklerimize, ölümsüz kahramanlarımıza geri verilen itibarlarıydı. Milli içkinin tekrar rakı olmasıydı belki de. Çalıdan biraz daha büyük ağaç 3.köprünün adının Mimar Sinan yerine (benim ilk tercihim bu olurdu) hilafeti getiren ve Sünni-Alevi ayrışmasının baş mimarlarından olan Yavuz'un adının verilmesine olan isyandı içten içe gelen, dalga dalga yükselen. Çalıdan biraz daha büyük ağaç bu toplumu germe, ayrıştırma, ötekileştirme, sinir merkezleri ile oynama ve gündem değiştirme çalışmalarına olan itirazlarımızdı. Atatürk’ün Gençliğe hitabıydı. Şimdi anladınız mı öngörü ne demek? Neden vatanı gençliğe emanet ettiğini?

Gülse Birsel yazmış, ne de güzel özetlemiş aslında: “Tek manevi değerimiz İslam değil, anlamak istemiyorsunuz! İslam’ın yanında, cumhuriyet de, mili bayramlar da, Atatürk de, yaşam tarzlarımız da, sadece anayasal bir ilke gibi görünen laiklik bile milletin manevi değeridir! Çünkü özgürlüğü, ümmet değil millet olmayı, birey olmayı, hakkı hukuku, adaleti, hayatını istediği tarzda yaşamayı, kadın haklarını, eşitliği, pozitif bilimi, aydınlığı sembolize eden kelimelere dönüşmüşlerdir!”

Çalıdan biraz daha büyük ağaç bir demokrasi testi idi. Kazananlar da oldu kaybedenler de. Bazısı içeride çok sayıda çocuk ve bebek bulunurken Taksim Metro'nun girişine gaz bombası attı bazısı elinden geldiğince halkına sahip çıkarak yardım etmeye çalıştı. Bazısı kapılarını ardına kadar açarken bazısı kepenklerle kapadı ki bir şeyler olmasın. Bazısı olayları görmezden geldi ya da dalga geçer gibi belgesel yayıncılığı yaptı. Tarihsel olayları görüntüleyip tarihteki yerlerini alacakken Büyük Göçleri gösterip tarih oldular. Ama bir tanesi var ki işte o kahramanca olanı biteni olduğu gibi sergileme cesaretini gösterebildi. Bazılarına göre eylemci, marjinal grup, çapulcu ya da ayyaş olanlar bazılarına göre hakkını arayan tarih yazarlarıydı. Dedim ya kaybeden de oldu kazanan da.

Çalıdan biraz daha büyük ağaç Çarşı, her şeye karşının taraftar grubundan Kuvayi Milliye'ye dönüşmesiydi. Düne kadar kanlı bıçaklı olanların yeniden kardeş olması, omuz omuza yürüyebilmesiydi. Geçmişin tüm öfke, nefret ve kinlerine, dargınlık ve kırgınlıklarına bir son verilmesiydi. Geçmişin hesaplarının geçmişe terk edilmesiydi. Aradaki karanlığın yerini aydınlığa, sevgi ve saygıya bırakmasıydı.Bugüne kadar bizi bölmek için her yolu deneyenlerin hayal kırıklığıydı Çalıdan biraz daha büyük ağaç, ders çıkarılması gereken, duygu ve gurur yüklü bir hikaye, bir ironiydi anlayana. El Pueblo unido, jamás será vencido - Birlik olmuş bir halkı hiçbir kuvvet yenemez derler. Çalıdan biraz daha büyük ağaç bizim yeniden birlik olmamız, Çılgın Türklüğümüzü hatırlayıp üzerlerimizden ölü toprağını atmamız ve dünyayı yerinden zıplatmamızdı. Bu yapılanlar ne turuncu bir devrimdi, ne de bir Arap baharı. Bu bir birikimin patlaması, sabrın taşmasıydı. Çalıdan biraz daha büyük ağaç bu ülkeden bir şey olmaz diye düşünenlere inat, bu ülkeye bir şey olmaz diye düşünebilme umuduydu.

Yaşam biçimlerimiz değişti bir anda. Gündüz makyaj yapıp, traş olup, parfümler sıkarak işe ve okula gitmeler yerini, akşamları cepte maske eyleme gitmeye bıraktı. Gidemeyenler elde tencere, tava, sokaklarda, pencerelerde çalıp çalıp durdular, hala uyanmayanlar, uyanamayanlar varsa uyansınlar diye. Evde olanlar vicdan azabından uyuyamaz oldular gaz altında olanları düşünmekten. Uykusuzluğumuzla gurur duyar olduk bugünlerde. Belki çevremizde sağlıklı, pembe yanaklı kişiler yerine mor ya da kırmızı gözlü, aksayarak yürüyen, aksıran, tıksıran insanlar görmeye başladık ama artık çok daha gururlu ve çok daha huzurluyuz yine bugünlerde. Yine bugünlerde yaşını başını almış dedelerin, ninelerin “Sen tencere tava çalmazsan, ben çalmazsan nasıl çıkacak karanlıklar aydınlıklara!” haykırışlarına tanıklık etmeye başladık gözümüzde yaşlar, tüylerimiz diken diken ve göğsümüz gurur dolu olarak. Twitter ise yıkılıyor. Başa bela Twitter, Twitter olalı bu kadar yaratıcılık, bu kadar mizah duygusu görmedi. Ortada kesinlikle orantısız bir zeka ve mizah gücü var. Boşuna değil yaratıcısının bize olan desteği. İlk bir kaç aklıma geleni paylaşmak isterim: “Biz sinek ilacı aracının peşinden koşmuş bir nesilleriz, gaz da neymiş!”, “Tüp kaçağını çakmak yakarak kontrol eden bir milleti gaz ile korkutamazsınız!” ya benim favorim olan “Biz Ekrem Dağ’a solu ile gol attırdık, sen de kimsin?”

Meğer bizim gençler, bizim toplum, bizim halkımız neymiş yahu! Bu gurur dolu hikayenin sonucu büyük bir “iyilik dalgası” da büyüyerek herkesi sarıyor. Parkta çöp toplayanlar mı istersiniz, eylemden eve gidemeyen fırlamalara evini açanlar mı, telefonunu kaybedip de çaldırana “abi telefonunu yerde buldum, annen aradı telaşlanmasın diye açmadım, telefonunla seni şurada bekliyorum” diyenler mi. İşte dedim ya aslında Çalıdan biraz daha büyük ağaç dik durmakla, dikine gitmek arasındaki oldukça belirgin fark, gönüllerimizde ki Utopia idi. Ne mutlu bize ki gerçek oldu.

Bu ülkenin düşünen, okuyan, üreten sağduyulu insanları olarak kızdık, üzüldük, ve oldukça yorulduk ama artık yarınlara çok daha umutla bakabiliyoruz diye düşünüyorum. Çalıdan biraz daha büyük ağaç işte içimizde ki hiç bitmeyen umutlarımızdı bizlerin. Dertlerinde çözümlerin de kaynağı insan. Gönül kırmamak gerekir. Kırılan gönlü ise hemen onarmak. Artık yeni bir günde, yeni bir dönemdeyiz. Dün söylenenleri artık geçmişte kalmalıdır. Sizle aynı şeyleri düşleyenleri, yapanları, ve sevenleri sevmek yeterli değildir. Marifet sizi sevmeyenleri, sizi takdir etmeyenleri de kucaklayabilmektir. Çalıdan biraz daha büyük ağaç meşhur balkon konuşmasıdır. Bizler özgürlüklerine düşkün ve hakkını aramasını bilen insanlarız. Genç kardeşlerimiz apolitik yetişmiş olsalar da yeri geldiğinde politikanın alasını yapabilecek zekaya sahiptirler. Bizler her zaman fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir toplum olduk ve olmaya da devam etmek istiyoruz. Bizler anlaşılmak ve saygı duyulmak istiyoruz. Renklerimiz, şarkılarımız, türkülerimiz, hayat tarzlarımız ve görüşlerimiz ve hatta dinlerimiz ve dillerimiz farklı olabilir. Önemli olan hepimiz için aynı olması gereken özgürlüktür, adalettir, haysiyetli bir insan olarak mutlu ve huzurlu yaşayabilmektir.

Dilerim farklı farklı olsak da hepimizin ulu bir dağın birer taşları olduğumuz gerçeği unutulmaz ve özgürlüklerin başkalarına saygı zemininde yaşandığı bir toplum olmayı sürdürebiliriz.


2 Haziran 2013 Pazar

Özgürlüklerimiz 3


Bir dilek tuttum
  
Evlenmeden önce yalnızca ben vardım ve yalnızca kendime karşı sorumluydum. Karışanım çok fazla yoktu. İstediğim kararları alabiliyor istediğim şeyi yapıyor ya da yapmıyor, dilediğim hayatı olabildiğince yaşıyordum. Ülke şartlarının değişmesi yalnızca beni etkileyebiliyordu. Sonra eşimle tanıştık ve hayatımızın bundan sonraki bölümünü beraberce yürümeye karar verdik. Bir devrin sonu ve bir başka devrin başlangıcıydı. Artık hem kendime ve hem de her bir anımı büyük bir keyifle geçirdiğim eşime karşı sorumluydum. O bir yetişkindi. Ona karşı ya da ondan sorumlu olmak zor değildi, hatta bilakis keyifliydi. Sonra bizler için tüm zamanların en mutlu olayı gerçekleşti ve oğlumuz katıldı aramıza. Artık yeni, yepyeni ışıltılı bir dönem başlamıştı bizler için. Baba olmak zordu ama anne olmak çok daha zordu. Sürekli oğlumuz odaklı bir hayat sürmek, onun mutluluğu, huzuru, alışkanlıkları için sürekli düşünüyor, çaba sarf ediyor olmak, yemeklerini, kitaplarını, oyuncaklarını düşünüyor olmak ve üstelik tüm bunları hayatının her bir anında yapmayı sürdürmek yıpratıcı ve zor bir işti. Soluk almak istediği anlar/anlarımız çok oldu. O günler de artık çok şükür çok gerilerde kaldı. Orta yolumuzu bulmuş ve ona göre yaşamaya başlamıştık. Sonra birden yadsınamaz bir çevre faktörü girmeye başladı hayatımıza. Hatta neredeyse balıklama olarak girdi hayatlarımıza. Nereye me bağlayacağım konuyu? Korkusuz, güvenle ve başkalarını olumsuz olarak etkilemeden dilediğimce yaşama özgürlüğümüzün kendi adıma sarsılmaya başladığı gerçeğine.

Jean Jacques Rousseau’nun çok sevdiğim ve altına imzamı atacağım bir düşüncesi vardır, ki çoğu kereler sizlerle paylaşmıştım: “Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..."

Sıkıntılı hem de çok sıkıntılı bir dönem geçirmekteyiz. Suriye’de yaşanan trajedi maalesef artık bizim sınırlarımızda, bizim içimizde. Patlayan bombalar, yok olan semtler, yitip giden canlar. Artık yalnızca birer istatistiki bilgi gibi geçmeye başlamaları tüylerimi ürpertiyor. Korkuyorum. Her an her şeyin olabilme ihtimalinden korkuyorum. İster demokrasi tutkunu ülkelerin Irak ve Bosnova’da unuttukları insaniyetlerini aniden hatırlamaları diye düşünün, ister adı konmamış bir enerji savaşı deyin ister gizli ajandalı bir komplo teorisi diye düşünün. Sebep ne olursa olsun savaş artık bize de sıçramış gibi. Umarım yanılıyorumdur, umarım bu son olur ama korkuyorum işte. Zavallı Suriye halkı aynı Irak’ta olduğu gibi yalnızca bir piyon gibi ölümü beklemekte. Vurulacaklar ve cansız olarak yere düşecekler. Eşleri, dostları, çoluk çocukları arkasından belki ağlayacaklar belki de ağlamaya bile fırsat bulamadan tarih sahnesinden onlar da çekilecekler. Bu kadar mı değersizler? Evet bu kadar değersizler. Birileri sahip olduğu vatandaşını düşündüğünden ve o vatandaşının daha iyi koşullarda yaşamasını istediğinden onları bu kadar değersiz görebilmekte, yok kabul edebilmekteler. Karışıklık işine yaradığı için karışıklığı yaratanlar mı daha suçlu, yoksa onların ağına düşüp karışıklık için tetik çekenler mi daha suçlu benim için hiç önemli değil. Önemli olan birileri yalnızca birileri daha refah içerisinde yaşasınlar diye ölmekte. Ben de onlar gibi olma şansızlığına erişmek istemiyorum. Görünen kötü bir gidişata doğru yol aldığımız. Yurt dışı dinamikleri anlayacağınız pek parlak değil. Yanı başımızda savaşlar çıktı çıkacak. Bizim etkilenmememiz ve belki de savaşa girmememiz söz konusu bile değil ki bence son yaşananlar bunu en azından destekler nitelikte. Kişisel fikrim ki umarım ve dilerim yanılıyorumdur bu yıl sona ermeden bir kıvılcımın çakacağı yönünde. Umarım olmaz, olacaksa da umarım bize sıçramaz. Bu bir kaç ayda olmazsa illaki bir kaç yılda olacaktır diye düşünüyorum.

Yurt içi dinamiklerini gelince, eğitim alanında olan değişiklik ve belirsizliklerden kişisel olarak sıkıntı, üzüntü ve tedirginlik duymaktayım. Düz liselere bir anda yapılan dönüşümler, eğitim sistemindeki son anda ve bir çok parametre düşünülmeden gerçekleştirilen oldu bittiler, sınavlarda bir biri ardına yaşanan güven erozyonları ve sorumluların yerlerini hala koruyabilmeleri, alışılagelmiş düzenin anlatılmadan ve belki de çok irdelenmeden değiştirilmesi bunlardan yalnızca bir kaçı. Müfredat olayına hiç girmeyeceğim bile. Sağlık diğer bir nokta. İleride umarım ki iyi yetişmiş doktor bulmaya devam edebiliriz. Cunda Adasında ki balık lokantasının kahve içilecek yere dönüşmesi ise yalnızca içimi acıtıyor. Money talk! Yoksa zorla olan hiçbir şey yok. Keza alkollü içkilere birbiri ardına yapılan vergi zamları. Hitler’in danışmanlarından Joseph Goebbels’in meşhur sözünü unutmamak lazım: "Bana vicdansız bir medya temin et; sana bilinçsiz bir halk sunayım..." Bugün ne kadar özgür bir basından bahsedebiliriz onu da bilemiyorum. Diğer kurumlara girmekten gerçekten korkuyorum ve es geçiyorum. Günlük hayatın stresine, çalışma şartlarının her geçen gün biraz daha da zorlaşıyor olmasına, hayat pahalılığına, kalabalıklığa, stresten kaynaklı kabalık ve hoyratlıklara hiç girmiyorum bile.

Korkusuz, güvenle ve başkalarını olumsuz olarak etkilemeden dilediğimce yaşama özgürlüğüm işte yitip giden başka bir özgürlüğüm. Yitirmek istemiyorum ama yaşadığımız dönem ve şartlarda gerek yurt içi ve gerekse yurt dışı denge ve dinamikler sanki buna engel olmaya başlayacakmış gibime geliyor. Kendim için tabii ki korkuyorum ama eşim ve oğlum için olan korkum çok daha ağır basmakta. Belki sürekli olarak bununla yatıp bununla kalkmıyorum ama acı haberleri okudukça, değişimleri gördükçe kendimi çok çaresiz hissediyorum. Hala çözüm bulmamış olmak da içimi daraltıyor. Enseyi tamam karartmak istemiyorum ama çok geç kalmadan da onların ve tüm sevdiklerimin güvenliği, sağlık, mutluluk ve huzuru için kendimce bir yol bulmalı daha huzurlu hissetmeliyim diye düşünmeden de edemiyorum işte. Çözümler ancak başka baharlarda bulunabilecek gibi. Bugün elimizde kalan yalnızca dileklerimiz, umutlarımız. O halde gelin bir dilekte bulunalım.

Dilerim yapmak istemediklerimizi yapmak zorunda kalacağımız günleri hiçbir zaman yaşamayız ...

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Özgürlüklerimiz 2


Tehlikeli bir yol ayırımı

Cunda Adasında ki balık lokantasında artık yalnızca kahve ve çay içildiğini bir önceki yazımda hatırlarsanız yazmıştım.  Paranın satın alma gücü ve ilave vergilerle ülkemizde alkol kullanımı her geçen gün biraz daha zorlaşıyor, zorlaştırılıyor. Şimdilerde bir de yeni bir yasa geliyormuş. İçki ruhsatlarına artık belediyeler değil valiler bakacakmış. Sebep ise belediyelerin halka karşı kuralları uygulamaları sırasında çok zor durumda kalmalarıymış. Neden bilmem birden aklıma minare-kılıf ikilisi geldi. Hoş gelen tepkilerden sonra yasanın alt komisyona gönderildiği ve bu ve benzeri düşüncelerin geri alındığı söyleniyor ama ne kadar bir zaman için böyle kalır belli değil. Önemli olan aslında bu tür düşünceler için toplumun nabzının tutulmaya başlanmış olması.

Bir ülkede kuralların, regülasyonların olması ve dahası uygulanması çok yerinde ve önemlidir. Gereklidir de. Gerçekten de alkollü içecekler on sekiz yaş altına satış yapılmayabilir ya da alkollü sürücüye en büyük cezalar verilebilir. Bence verilmelidir de. Ehliyetsiz araba kullanana, kırmızı da geçene, aşırı sürat yapana da verilmesi gerektiği gibi. Bunlara karşı tek kelime etmem hatta alkışlarım ama açık havada artık içki içilmeyeceği gerçeği içimi acıtır. Yalnızca kişisel nedenlerle değil, ülke çıkarları açısından da. Ama daha çok ilkesel olarak.

Ülkemizi diğer Müslüman ülkelerden ayıran bazı özellikler vardır. Bunların belki de en önemlisi laik, demokratik bir Müslüman ülke oluşumuzdur. Belki mecburiyetten belki başka bir takım sebeplerden ilk dönemlerde laik bölümü ön plana çıkarılmış, parlatılmış olabilir. Mesela hatırlarım Müslüman ülke denmez  %98 nüfusu Müslüman olan halk ifadesi tercih edilirdi zamanında. Günümüzde ise demokratik ve Müslüman bölümleri daha bir parlatılmakta, laik kelimesi yerini sekülere bırakması için girişimler yapılmakta. Laiklik çok mevzu edilmemekte. Laik, demokratik bir Müslüman ülke olmak tüm dünyada aynı zamanda ilk ve tek olmak da demek. Başta Araplar olmak üzere bir çok ülkeyi bize hayran bırakan içimizde oluşturduğumuz bu dengedir. Farklı, özel, ve tek oluşumuzdur. Başka bir ifadeyle aslında hayat tarzımızdır bu gıptayla bakışın sebebi. Sahip olduğumuz özgürlüklerimizdir. Ya da en yalın ifadeyle laik ve müslüman kelimelerinin dengeli olabilmesi, cümlede bu iki kelimenin birbirlerine ağır basmamasıdır. Eğer birisi ağır basarsa ve denge bozulursa bu cazibe merkezi olma durumumuz da bir son bulur. Sıradan ve muhtemelen mutsuz bir ülke olur çıkarız.

Ramazan ayında eğer alışveriş merkezlerinde öğle yemekleri yenilebiliyorsa ve yemeklerini bitirenler koltuklarını iftar için ötekilere değil, kardeşlerine, komşularına, arkadaşlarına, sevdiklerine devredebiliyorlarsa o ülkede denge sağlanmış demektir.  Ülkemiz inancın her bir derecesinin yaşanabildiği bir ülke olduğu için değerli, özel ve tektir. On bir ay içki içip Ramazan ayında içmeyen niceleri vardır aynı namaz kılmayıp bu kutsal ayda niyetlenenler gibi. Hac görevini sürekli ötelerler ama zekatlarını hiç aksatmazlar. İçimiz iyidir ve genelde sevgi doluyuzdur. Dinimizi farklı farklı derecelerde uyguluyor olsak da yoktur aslında birbirimizden çok farkımız. Hepimiz ulu bir dağın üzerlerindeki taşlarız. Farklı faklı, çeşit çeşit ama hepimiz o dağı meydana getiren unsurlarız.  Bütünü meydana getiren zerreleriz.

Jean Jacques Rousseau’nun sözü yine hatırlanması gerek bir söz olarak karşımıza çıkıyor: "Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..."

Kişisel tercihlere ve hayat tarzı seçimlerine müdahale, regülasyon ve kanunlarla şekil ya da ayar vermeye çalışma hem çok tehlikeli ve hem de günümüzün özgürlükçü, çağdaş, liberal felsefesi ile tezattır. Tek tip insan ve tek tip yönetilebilir toplum görüşü aynı zamanda bir o kadar da korkutucu gelmektedir bana. Kendi bireysel seçimlerimiz sonucunda oluşan bir hayat tarzında hem çok daha mutlu ve huzurlu ve hem de çok daha barışçıl ve üretken olabiliriz diye düşünüyorum. Ben kurallar olmasın demiyorum ama o kurallar hayat tarzlarımız için bir yol ayırımı teşkil etmesin demek istiyorum. Bu kişisel yakarışım benim için tabii ki önemli ama bir sonraki neslin mutluluk, özgürlük ve yaratıcılıkları için çok daha önemli ve zaruri. Başka bir ifadeyle benim bu satırları kaleme almam kişisel bir keyfiyetin tehlikeye girmesi sonucunda oluşan mutsuzluk ve karamsarlık üzerine değil daha çok ilkesel bir yakarış, bir uyarı üzerine.

Dilerim farklı farklı olsak da hepimizin ulu bir dağın birer taşları olduğumuz gerçeği unutulmaz ve özgürlüklerin başkalarına saygı zemininde yaşandığı bir toplum olmayı sürdürebiliriz.


16 Mayıs 2013 Perşembe

Özgürlüklerimiz 1


Utanç: İnsan hayatı tercih ettiği renk kadar

Bu sıralar canım oldukça sıkkın, hiç bir şey yapmak istemiyor. Yazı da yazmak istemiyorum, televizyon da seyretmek istemiyorum. Varsa yoksa hep kötü, hep uğursuz haberler. Ben belli bir yaşa geldim ama oğlum daha yolun hem de çok başında. Nasıl bir gelecek onu bekliyor bilemiyorum ama ben oldukça karamsarım. Kaçıp gidesim var da nereye, kim alır bizi, nerelere gideriz bilemiyorum. Geldikçe her şey birbiri ardı sıra geliyor. Her biri birbirinden kötü, birbirinden düşündürücü olaylar sürekli hayatlarımızda, bizlere dokunma mesafelerinde. Her biri sahip olduğumuz en büyük hazine olan özgürlüklerimizi biraz daha kısıtlar, biraz daha yok eder seviyelerinde. Gün gelecek bu ve benzeri örnekler neticesinde belki de özgürlükten hiç bahsedemeyecek noktalara geleceğiz.

İlk örnek ve bugünün yazı konusu futbol maçı seyredememe, sokaklarda istediğin renklerle dolaşamama, futbol ile ilgili haber ve programları okuyamama, izleyememe ve hatta dilediğin takımı tutamama ile ilgili olan özgürlüğümüz. Pazar akşamı malum derbi maçı vardı. Olmaz olaydı. Her şey durdu, her şey unutuldu, her şey ötelendi. Tek bir duygu hariç: Fanatizm. Maç hakkında çok şey yazacak değilim zaten içimden de gelmiyor. Yenilmişiz umurumda bile değil. Elbette tarih şampiyonlukları yazar ve şampiyonluk tüm maçlardan önemlidir. O sezon içinde oynanan maçlar sadece şampiyonluğa giden yolda bir taştır. İyi de kardeşim artık bir önemi var mı ki diye haykırmak, isyan etmek istiyorum. Gerek maç öncesi, gerek maç sırasında ve gerekse maç sonrasında öyle olaylar oldu, öyle tahrikler yapıldı ki bugün ne şampiyonluğun önemi kaldı benim için ne de kaybedilen maçın bir üzüntüsü. Futbol saha içinde ve dışında yapılan tahriklerin toplumumuzu getirdiği durum tek kelime ile utanç vericiydi. Şampiyonluklar gelir gider, maçlar kazanılır, kaybedilir önemli olan sportmenliktir diye kimse düşünemedi. Düşünenlerin de her zamanki gibi ya sesleri kısıldı ya da sessiz kalmayı tercih ettiler. Ortam gözlerini aça aça konuşan reyting canavarlarına kaldı.

Statlardaki hiç bir renk bir candan daha değerli olamaz, olmamalı ama oldu işte. Bir can, körpecik bir can kayıp gitti aramızdan, annesinin sevgili kollarından üstelik anneler gününde. Üstüne titrediği, canını seve seve vereceği biricik oğlu bir hiç uğruna yitip gitti aramızdan. Üstüne giydiği formadaki bir rengin farklı olmasından sebep üstelik. Lacivert yerine kırmızı olsaydı bugün maç hakkında arkadaşlarına takılıyor ve önemli olanın şampiyonluk olduğunu söylüyor olacaktı belki de. Diyemedi. Zamanında babası belki de laciverdi tercih ettiğinden ya da belki dayısı bugün aramızda değil artık. Bu kadar basit işte aramızda olmama hikayesi  ve bu kadar da acı. İnsan hayatı tercih ettiği renk kadar işte.

İlk taşı günahsız atsın derler ya, bu olayda taş atacak kimseyi bulamayız. Düne kadar beraber maç seyredenleri bugün böyle kanlı bıçaklı duruma getirenler utansın. Bu gerilimden çıkar sağlayanlar utansın. Keşke 6222 uygulansaydı, keşke sorumlular, yöneticiler ve yorumcular gerginliği tırmandırmasalardı, keşke saha içinde futbolcular birbirlerinin gırtlağını sıkmasalar ve birbirlerine tırnak geçirmeselerdi (Milli Yasak getirilecekmiş, umarım gelir de tüm oyunculara bir ders olur) ama maalesef keşkelerin hiçbiri olmadı ve nefes alan, seven, sevilen, hayalleri olan biri aramızdan ebediyen ayrıldı. Bir topun peşinde koşan yirmi iki adam dünyaları kazanırken o şimdi artık aramızda değil. Bu işte bana çok saçma geliyor. Hiç ama hiç adil değil. Olmaz olsun böyle bir endüstri, olmaz olsun böyle bir spor dalı, olmaz olsun böyle bir düzen. Yazıklar olsun buna çanak tutan tüm sorumlular. Futboldan da soğudum, futbolu bu derece yok eden fanatik oyunculardan, yöneticilerden, yorumculardan ve taraftarlardan da. Son pişmanlık tabii içinizde birazcık pişmanlık varsa fayda etmiyor işte. Giden geri gelmiyor. İşin en kötüsü de zamanla bu olay yine unutulacak. Herkes yeni transferlere, yeni çileklere odaklanacak ve belki de yeni canlar sırf bu nedenle yine aramızdan ayrılacak. İşte sırf bu nedenle en keyif aldığım bir kaç şeyden biri maçları seyretmekken evimizde takım olayını çıkarmayı düşünüyorum ki riski oğlum adına en aza indirebileyim. Kimin ne hakkı var bu özgürlüğümü elimden almaya ama alıyorlar işte.

Bir hiç uğruna ölen sporseverimize Allah’tan rahmet, kederli ailesine de sabırlar dilerim. Dilerim bu acı olay bir milat olur, yukarıda saydığım tüm keşkeler hayatımıza girer ve bir hiç uğruna değil, çok ulvi bir sebepten, diğer sporseverlerin bir daha ölmemeleri için bu hayattan ayrılmış olur.  

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Tasarlanmış Hayatlar 2


Bir nevi Komplo Teorisi: Sapartacus’lerin sonu

Farkında olalım ya da olmayalım başkalarının tasarlamış olduğu hayatları yaşamaktayız. Amacım komplo teorisi üretmek değil ama görünen köy de kılavuz istemiyor işte. Bırakın hayatlarımızı beyinlerimizin bile özgür değiller. Amacım ne siyasi bir yazı yazmak ne de bir medya eleştirisinde bulunmak ama bugün maalesef tüm gençlik ve hatta neredeyse tüm toplum depolitize edilmiş durumda. Dahası olmamış olanlar da sindirilmiş, sessizleştirilmiş durumda. Tüketime odaklanmış, kaliteli kitap, şiir ve müzik yoksunu bir toplum hedeflenmiş ve kötüsü başarılmış durumda. Tüm dünya için cahilleştirme, sıradanlaştırma ve bizimkine ilave yeşilleştirme gayet başarılı bir şekilde uygulanmış ve uygulanmaya her daim devam ediliyor. Kimseler kafasını kaldırmasın, farklı yollara sapıp, hayaller kurup, bu düzenden ayrılmaması için günlük bazen ufak bazen ise yüksek dozlarda endişe kapsülleri verilmeye başlanmış. Yalan değil hepimiz geleceğimiz için endişeliyiz. Geleceğimizi garanti altına almaya çalışıyoruz. Çocuklarımız için en iyi okulları seçmek için uğraşıyoruz. Yılda zaten bir kere tatilim var, en iyisi olmalı diyoruz. İyi bir evde oturmak, güzel eşyalar sahip olmak istiyoruz. Çeşit çeşit markalar için harcadığımız zamanları ve paraları düşünün. 

Endişe, sürekli endişe şırınga ediliyor bizlere. Hayatlarımız endişelerimizi gidermek için yaptığımız uğraşlarla geçip gidiyor. Başarı bile kriterlere bağlanmış aynı performans gibi. Kimin hayatında Key Performance Indicator bugün yok ki? Neye ve kime göre başarı? Kim bu tanımlamayı yapabilir ki? Kullandığımız arabanın markası, evimizin bulunduğu semt, çocuğumuzu gönderdiğimiz okul nasıl bizlerin başarısını ölçebilir ki? Tek kriter maddiyat nasıl olabilir? Kriterler bu olunca bir optimizasyon da sağlanamıyor işte. Varımızı yoğumuzu çocuğumuzun okuluna gömüp yalancı bir fedakarlığın sağladığı his ile kendi mutluluklarımızı minimize edebiliyoruz. Oysaki amaç ailenin mutluluk optimizasyonu olması gerekmez mi? Yaratılan kişisel milatlar içimizdeki bu eksikliklerden değil mi? Kaçımız aslında aldığımız bir gömlek, gittiğimiz bir kurs ya da okuduğumuz bir kitap ile yeni bir başlangıç yapmak istiyor ama her defasında aslında duvara toslayıp kendimizi kandırdığımız gerçeği ile yüz yüze geliyoruz.

Düşünün ki sosyal medyayı kullanan bizler, ne zaman ve neden nickname kullanacak kadar çekingen ve mesafeliyken bugün bu kadar tüm hayatımızı paylaşır ve dahası paylaşmaktan keyif alır ve bunun için çaba sarf eder olduk? Aslında her birimiz büyük bir oyunun yalnızca küçük birer parçalarıyız. Biliyorum kulağa çok komplo teorisi gibi geliyor ama aslında amaç hiçbir zaman bizim sisteme ulaşmamız olmamıştı, sistemin bize ulaşabilmesiydi. Bugün artık kullandığımız sosyal medya ve medyayı kullandığımız araç ve gereçler sayesinde, ne içiyor, ne tüketiyor, hangi kitapları okuyor, ne zaman nereye gidip, ne kadar kalıyor, ne konuşuyor ve hatta ne düşünüyor, hayata nasıl bakıyoruz hep ama ama hep biliniyor. Gerçekleştirilen ve geliştirilen tüm pazarlama, satış ve yönetim stratejileri aslında hep iplerimizi tutanların menfaatlerine. Bir kaç hareketle altın düşebiliyor, borsa çıkabiliyor, Araplar baharlaştırılabiliyor, depremler olabiliyor, nükleer denemeler yapılabiliyor. Bizler mi? Kaptan mı? Yok canım, bizler yalnızca piyonlarız. Kabul etmek gerekiyor ki bizler yalnızca matrixin birer parçalarıyız. Söz konusu matrixin hayalini kuran kişilerin çocuk ve torunları ise bizlerin belki de yeni ya da her daim yöneticileri, bizler farkında olalım ya da olmayalım, kabul edelim ya da etmeyelim.

Dünyada en çok kullanılan ilacın bir anti depresan olduğunu biliyor muydunuz? Depresyon ve stres dolu hayatlar yaşamaktayız ve bulabildiğimiz tek çözüm maalesef kimyasallar.  Tüm bu endişe ve sıkıntılardan, stres dolu koşuşturmacalardan siz de sıkılmadınız mı? Tüm bunları içinizde yaşarken dışarıya karşı başınızı dik tutmaya çalışmaktan yorulmadınız mı?

Jean Jacques Rousseau zamanında ne de güzel söylemiş: “Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..." Ben tüm bu endişelerden, koşuşturmacalardan, stres dolu hayattan yoruldum. Özgür olmak ve bu mekanizmanın bir parçası olmak istemiyorum. Ama bunu nasıl gerçekleştirebileceğim, işte bilemiyorum.

Bundan yıllar yıllar Fransız halkı evrim geçirmiş, büyük bir bilinçlenme ve aydınlanma hareketiyle başta saray ve kral olmak üzere seçkinlerin denetiminden çıkma başarısını göstermişti. Soylu sınıfı ile burjuvalar arasındaki amansız savaşı burjuvalar kazanmıştı. İhtilalin ve devrimin mottosu ise özgürlüğün tüm alanda olması gerekliliği idi. Dile kolay yüzlerce yıl önce Descartes, Montesquieu, Voltaire, Rousseau, Diderot, d’Alambert ve daha niceleri kol kola girip, omuz omuza yürüyüp düşünce ve ifade özgürlüğü için savaşmışlardı. “Senin düşüncelerine katılmıyorum ama düşüncelerini özgürce ifade edebilmen için hayatımı bile verebilirim…” düşüncesinin hakim olduğu yıllar ve bu yılların ürünü Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik idealleri ve bu ideallerin vücut bulduğu 1789 Fransız İhtilali.  

Ya da daha eskilere gidin ve gerçekleştirilen Rönesansı bir düşünün. Ya da daha da eskilere gidip koskoca Roma İmparatorluğuna kafa tutan Spartacus’leri düşünün. Toplumumuzda bugün de nice Spartacusler, nice Voltaire’ler mevcut. Eskinin kişilerden gerçekleştirilen ve tüm topluma mal olan kıvılcımları bugünün erkleri tarafından maalesef parlamadan söndürülüyor. Nasıl mı? Az önce bahsettiğim endişe kapsülleri ile. Nice Spartacus’ler daha arenaya bile çıkamadan sıradan bir Roma askerine dönüşüyor. Bu dönüşüm o kadar başarılı ve bir o kadar sistematik ki takdir etmemek ve kaderimiz için acı duymamak içten değil.

Kendimi düşünüyorum mesela. İçimde biliyorum ve hissediyorum 1000 Spartacus yatıyor. Bir kalksa ne de güzel olacak ama sürekli pinekleyip duruyor işte. Kaldır kaldırabilirsen. Miskin miskin tembellik yapıyor zar. Ne Voltairevari düşünceler gelip geçiyor. En az Da Vinci kadar mühendis olduğumu da biliyorum. Buradaki en az kelimesi sonrasında da ufak at da civcivler yesin demek istedim bir anda. Ama işte ne bedenen ne de ruhen rahatlayıp da fikirlerimi hayata geçiremiyorum, hatta çoğu kere fikirlerimi odaklamayı bile başaramıyorum. Ben de Newton gibi ağaç altında yatıp, keyif çatmak ve bir şeyler keşfetmek isterdim. Ya da ne bileyim hamamda keyif yapıp, sonrasında Evreka diye bağırarak koşup çıkmak isterdim. Bir şeyler keşfedebilmek için çalışmanın, öğrenmenin, deneyimlemenin, yaratıcı olmanın yanı sıra ruhsal ve fiziksel bir detox da gerekiyor bence. O kadar yorulmuş, o kadar kirlelenmiş, o kadar stres yüklüyüz ki yeni bir şeyler ortaya çıkarıp, fikirler geliştiremiyoruz atamıyoruz. Daldığımız, bizi sürekli tüketen, alışageldik hayatlarımızı yaşamaya devam ediyoruz.
  
Çok şükür ben ve ailem sağlıklıyız, para kazanıyoruz, işte ve evde belli bir seviye mutlu ve huzurluyuz da daha ne olsun diyoruz ve aynı hayatı, bizim için tasarlanmış olan hatayı yaşamaya devam ediyoruz.  Sonrasında da işte sessiz çığlıklarımız sağır duvarlardan yansıyıp ve tekrar yansıyıp  ve hatta tekrar yansıyıp duruyor hiç durmadan. Birbirinin kopyası olan evden işe, işten eve günlerimizi bozup bozup harcıyoruz. Monotonluğun ve sıradanlığın dayanılmaz hafiflik ve gücü karşısında ezilip tükeniyoruz, yok oluyoruz, marinalaşıyoruz.  Anı yerden alınan sebzeler, sürekli tercih edilen aynı veya birbirinin benzeri tatil mekanları, aynı sınıf arabalar,birbirinin kopyası benzer hayatlar. Her birimiz birer makine aksamı olup çıktık, her geçen gün birbirimize biraz daha çok benzemeye başladık. Her şeyin nedeni endişe topları nedeniyle arayışlarımız ve amaçlarımızda zaten hep aynı: Güvenlik ve Garanti. Stres yüklü, yılgın ve yorgun hayatlar ve karşılığında kısıtlı seçenekler ve zincirlenmiş beyinler. Bir tshirt ve kot giyip Starbucks’a ya da Caffe Nero’ya oturmak, amaçsız saatlerce boş boş yürüyebilmek, geleceği en azından bir saat olsun düşünmemek öyle kolay değildir, en azından alışılmadıktır. Ben demiyorum bahçelerdeki sularla dans edip ıslanalım, elbiselerle denize atlayalım ya da saatlerce balık tutup, kumsallarda gitar çalalım. Ben yalnızca zincirlerimizi ve zorunlu dayatılan şeylerden bir an olsun uzaklaşabilelim diyorum. Tek ihtiyacımız olan şey aslında özgür olabilmemiz.

Ne zamandır istediğim bir eve taşınmak, yine istediğim bir hayatı yaşamak istiyorum ama iş ciddi planlamaya gelince hemen bu hayallerime bir son veriyorum. Başlıyorum elimde olanların artılarını yazmaya. Hayalini kurduklarımın birden hiç düşünmediğim kadar eksileri gözümün içine kadar girmeyi başarıyor. Üzümün sapı, armudun çözü derken bir anda mevcut sisteme yine dönüş yapıp duruyorum her seferinde. Amaç, hayal, istek, donanım tabii ki olmalı ama başka bir şey daha olmalı. Başlayabilme cesareti. İlk adımı atabilme çılgınlığı.

Herkesin hayatı benzer de olsa, şartları ve sahip oldukları açısından kendi mikro dünyamızda kendine göre. Bu nedenle herkes kendisi için en iyi yolu yine kendisi bulacaktır. Bununla beraber siz siz olun kişilik alanlarınızı yaratın ve sahip çıkın. Kurmuş olduğunuz empatinin fazlasının sizden götürdüğünü bilin. Kendinize zaman ayırın. Hobiler edinin. Bol bol hayaller kurun ve bu hayallerinizin peşinden koşun. Kendinizin değerini bilin. Sizden bir tane daha yok bu dünyada. Kendinizi sevin ve dahası gurur duyun. Mutluluğunuz varsa sıkıca sarılıp nedenini düşünmeden, sorgulamadan tadını hem de sonuna kadar çıkarın. Size heyecan veren, hayatınıza neşe ve anlam katan ne varsa düşünmeden peşinden gidin hatta koşun. Unutmayın bu dünyaya yalnızca bir kere geliyoruz. Hayat bizlerin hayatları olmalı. Nasıl olacağına ilişkin kararı da bir başkası bizim adımıza değil, ancak bizler verebiliriz.

Tercihlerimizin hayal dünyamıza giden yollar olması dileklerimle ...


2 Mayıs 2013 Perşembe

Tasarlanmış Hayatlar 1


Mevsimlerden Kış sonrası ruh halim

Bir kaç hafta evvel Mevsimlerden Kış diye bir yazı kaleme almıştım. Karamsar hatta depresif özellikler taşıyan bir yazıydı. Kendimle yüzleştiğim bir yazı olmasından sebep kişisel olarak yazdıklarımı beğenmiştim ama sonrasında nedenlerini düşünmeden de edemedim. Aslında yazdığım kelimelerin anlatmaya çalıştığı asıl hikaye, o kelimelerin o anda nerede ve hangi şartlarda seçilirse seçilsin, kendi iç dünyama yaptığım yolculuğun ip uçlarını verebilmeleriydi. Kelimeler yalnızca bir araçtı. Zihnimin bilinçli olarak unutmayı tercih ettiğim, çoğu zaman görmezden ve duymazdan geldiğim en ücra köşelerine beni taşıyan araçlardı. Önemli olan okunan ya da yazılmış olan satırlar, ezberlenen cümleler değil, bunlardan geride kalması gereken tortular, atılması gerekli olan safralardı. Beynimin, zihnimin bu sayede tetiklenmesi ve bu tetiklenme sonucu olarak üretilen düşünceler, fikirler ve hayallerdi. İşin ilginç, rahatlatıcı, ve muhteşem olan noktası ise yaratılan tüm düşünce, hayal ve fikirlerin yazılmış olan satırlardan bağımsız olabilmesiydi. Yazı yazmak, kitap okumak gibi, her bir yazanın ya da okuyanın ayrı bir hikayedir aslında. Yazı yazmak aynı kitaplar gibi kişiselliktir. Yazı yazmak kendi iç dünyana yaptığın yolculuğun altın anahtarıdır. Kimsenin bilmediği sığınağındır. İnsanlardan, olaylardan, dertlerden veya seni rahatsız eden ne ise onlardan bir kaçış ya da bazen kaçmaktan sıkılıp çözüm arayışına geçebilme cesaretidir. Bu yazı işte böylesi bir ruh hali sonrasında kaleme alınmıştır. Mevsimlerden Kış yazımın bende tetiklemiş olduğu duygu ve düşüncelerin paylaşılması adına kaleme alınmıştır.  

Geçenlerde incelediğim bir kitabın içerisinde çok değil yalnızca yüz yıl önce çekilmiş bazı resimleri gördüm.  Ortalama bir insan ömründen biraz daha fazla bir süre. Başka bir ifadeyle o devirleri ve günümüzü gören insanlardan bazıları hala bizimle beraberler. Resimlerdeki giysilerini, üstünde yürüdükleri caddeleri, binaları görünce şaşırmadan edemedim. Eminim böylesi fotoğraflar sizler de çoğu kere görmüşsünüzdür. Bu resimleri daha doğrusu resimlerdeki hayatı günümüz şartları ile karşılaştırdım. Üstelik çok uzağa gitmeme gerek de yoktu. Değişimin büyüklüğünü ve hatta korkutuculuğunu görebilmek için resimdeki binaları Uzakdoğudaki uzaya yükselen binalarla karşılaştırmama gerek bile yoktu aslında. Yalnızca bir insan ömrü süresinde değişim ve gelişim bir hayli fazlaydı. Sonra oğlumun belki de ev telefonu gören son nesil olacağı gerçeği geldi bir anda aklıma. Elveda Rumeli dizisinde (çok sevdiğim, içimi titreten bir diziydi) nehir kenarlarında çamaşır yıkayıp, türküler söyleyen kişiler geldi sonrasında aklıma. Geçmişin televizyonsuz, radyosuz ve hatta elektriksiz  günleri ve o günlerdeki hayatın zorlukları ile günümüzün bilgiye nasıl da kolay ulaşılabilirliğini, karşılaştırdım ister istemez. Tüm bu gelişimin tek nedeni insan hayatının daha da kolaylaşması ve bizlerin daha bir mutlu olmamızdı. 

Peki sahi, bizler mutlu muyuz? Bir çok kez sordum, tekrar sormak istiyorum. En son ne zaman içten gelerek kahkaha attınız? Neden insanlar kendilerinden dahi sıkılır oldular? Ailemiz dışındaki kişilere karşı şefkatli olmayı ne zaman, neden ve nasıl bıraktık? Şartsız sevgimize ne oldu? Her şeyin iyi yanını görmeye ne zaman son verdik? Ne zaman beynimiz hislerimizin yerini aldı? Bir zamanların insanı insan yapan özelliklerinin yerini neden başka başka, tanımadığımız, yadırgadığımız ve dahası hiç alışamadığımız özellikler gelip yerleştiler? Neden daha bir panik, daha birdepresif özellikler sergilemeye başladık? Yaptıklarımız neden daha çok bir fedakarlık olarak görülür oldu? 

Bugün tango yüklü bir hayat yaşayan, davetkar bir hüzün denizinde yüzüp, umut ile çıkış yolu arayan yalnız ben değilim. Çevremde farklı eğitim, farklı vizyon ve farklı sosyo-ekonomik seviyelere sahip bir çok insan benimle aynı durumda. Eminim bu durum yalnız ülkem için de geçerli değil. Avrupa, Asya ve Amerika’da da durum çok farklı değil bence. Tamam tabii ki şartlar, imkanlar ve beklentiler farklı ama yaşanan gerçekler büyük resim açısından pek de farklı değil. Kimse aslında mutlu değil. Ya mutluluk oyunu oynuyor ya da içinde bulunduğu durumu tanımlamaya çalışıyor. Şanslı olanlar ise tanımlama fazını geçip çözüm aramaya başlamış olanlar. Bataklık gibi, girdap gibi bizi içine çeken ve orada tutup enerjilerimizi, hayallerimizi ve umutlarımızı yok eden bir mekanizma sanki görev başında. Beklenti düzeylerimizi her geçen gün biraz daha sığlaştıran acımasız bir tasarlanmış düzen. Kendi hayatlarımızın kaptanları olmalıyız haykırışları güzel de hayatlarımız ne kadar bizlere ait ki!

Ben hemen peşin peşin ifade edeyim. Bize ait olanı değil, bizim içi,n tasarlanmış olanı yaşıyoruz. Doğallık bence artık bizim için mevzu bahis değil. Sanayi Devrimi ile artık yeni bir dönem yaşanmakta ve bizler sadece birer piyonuz. Hoşunuza gitmiyor değil mi? Benim de hem de hiç ama düşünün en son ne zaman hiçbir şey düşünmeden, sonrasını umursamadan çılgınca, yalnızca siz istiyorsunuz diye bir şey yaptınız? Sorumluluklarınız var, endişeleriniz var, alışılageldik doğrularınız ve sizin sandığınız bir hayatınız var.

Bu konu bu yazı ile bitmeyecek kadar derin ve kapsamlı. Tadında bırakalım. Bir sonraki yazımda bu konuya yine devam edeceğim. Yorumunuz ile katkı yapsanız da yapmasanız da ...

Selam ve sevgilerimle,

25 Nisan 2013 Perşembe

Hobi arayışlarımız hız kesmeden devam etmekte ...


Geçenlerde 2,5 yaşlarında çocuğu olan bir erkek arkadaşımla laflıyorduk. İki erkek genelde futboldan konuşur ama konumuz futbol değildi. Ev ve iş hayatlarımız hakkında dedikodu da yapmıyorduk. Konu çocuklarımızdı. Eskiden futboldan, komplo teorilerine, din ve inanç sistemlerine kadar bir çok konuda üstelik çok da rahat konuşabiliyorken bugün artık en rahat konuştuğum alanın çocuk ve türevi konular olması beni oldukça şaşırtıyor. Benim için rahat bir alan olmasından belki sebep kendimi işte, evde, her yerde bir anda bu konuyu konuşurken buluveriyorum. Ne kadar alıştım desem de yeni dönem bir şekilde beni şaşırtmaya devam ediyor işte. Bana bir ara “bu sıralar çok hareketli ve bir hayli aksi, sürekli olarak sınırlarını zorluyor. İnan yorulduk” dedi.

Bu tam gollük bir ortaydı ve benim bunu değerlendirmem gerekiyordu. Ben de benden bekleneni yaptım. Cevabım benim için gerçekçi onun için ise sarsıcıydı: “bu yorgunluğa alışmanız gerekmekte. Bizimkisi beş oldu ve sınırlarını zorlamaya ve hatta genişletmeye her  geçen gün devam etmekte. Öncelerin ve sizin için şimdilerin daha bir fiziksel ağırlıklı olan hayatı yerini hem fiziksel ve hem de düşünsel eşit ağırlıklı hayatına bırakıyor. Olması da gerekiyor çünkü ne mutlu bize ki büyüyorlar. Kendini çok daha iyi ifade edebiliyorlar. Ne istediklerini ve de ne istemediklerini artık bilmeye başlıyorlar. Anne ve babalık nasıl ki 7/24 bir mutluluk ve keyif ise aynı zamanda yine 7/24 bir sorumluluk. Durmak, gevşemek asla olmuyor. Hem fiziksel ve hem de düşünsel yolculuk her daim devam ediyor. Yol yakınken buna alış ve boş hayaller kurma” Tabii ki bu kadar didaktik bir konuşma yapmadım kendisine, ama işte bu minvalde şeyler söyledim durdum. Bir süre sonra zaten benden sıkıldı ve uzayıp gitti yanımdan.

Gerçekten de fiziksel koşuşturmacalara ek olarak bu sıralar düşünsel faaliyetlerde oldukça yoğunlaşmaya başladı. Siz bakmayın uzun süredir konusunu etmediğime, oğlum için eğlenceli, keyifli, mutluluk verici ve kendisini geliştirici bir hobi hala aramaktayız. Bunun için denemelerimize ara vermeden devam etmekteyiz. Geleceği için, eğitimi için hala kafa patlatıp, araştırmalar yapmaktayız. Bir yandan da onu kütüphane tepelerinden toplayıp, peşinden koşmaya, sabah hava aydınlanmadan kalkmaya devam etmekteyiz.  Son olarak ise bir oyuncakçı firmasını arayıp halen piyasada olmayan karakterlerin satışa çıkarılması için yoğun kulis ve baskılara bile başladık. Piyasadaki karakterleri onun için almak tabii ki çok değerli ama onun için piyasadaki oyuncakları belirlemek paha biçilmez. 

Hobi olayına geri dönecek olursak, bizim için hala tam olarak çözümlenmemiş önemli bir olay, ama önemli aşamalar da kaydetmedik değil hani. Hobi olayını her şeyden önce çok önemsiyoruz. Yalnızca fiziksel olarak efor sarf edeceği bir olayın çok ötesinde bir kavram olarak görüyoruz. İnsan hayatına etkileri çok büyük her şeyden önce. Bazen hayallerimize ulaşmamızda bizlere yol gösterici bir umut oluveriyorlar. O kadar ki yalnızca varlıkları bile hayallerimizi her daim canlı ve yapılabilir kılıyor. Bazen ise günlük koşuşturma, sorumluluk ve görevlerimiz ve bunlardan kaynaklı oluşan stres nedeniyle zaman zaman kaybedebildiğimiz mutluluk ve huzurumuzun görünmeyen küçük anahtarları olabiliyorlar. Bazen ise kendimizi kolayca ifade etmemizi sağlayan araçlar haline dönüşebiliyorlar. Ama her daim onlarla kendimizi daha mutlu, rahat ve dingin hissedebiliyoruz.  Tabii tüm bunlar en azından kolaya kaçmak gerekirse ileriki yıllar için olan avantajlar. Küçük yaşlar özeline indirgeyecek olursak, çocuğa uygun, iyi seçilmiş bir hobi ile hem duygular ve hem de duyular uyarılabiliyor. Karar verme ve uygulama yetisi gelişiyor. Zengin bir hayal gücü için de yine hobi çok önemli. Kısacası hem bedensel ve hem de ruhsal gelişimini sağlıyor ve hem de bunları yaparken onu mutlu ediyor, daha ne olsun.

İşte bu daha ne olsun’nun altını doldurabilmek ve enerjisini sağlıklı bir yöne doğru kanalize edebilmek için bu sıralar yoğun bir şekilde onun adına hobi belirlemek için uğraşıyoruz. Hemen söylemeliyim ki bu hiç de kolay bir süreç değil. Hele ki İstanbul gibi devasa bir karmaşa yığınında. Tamam büyük şehir, imkanlar çok geniş ama o imkanlara erişme bir o kadar zor ve tatsız. Diğer bir işimizi zorlaştıran parametre ise oğlum. Bizimkisi kendine göre bir karakteri, doğruları ve hatta prensipleri olan bir küçük adam. Sahip olduğu özgüven karşısında bazen şaşırıp kalabiliyorum. Oldukça cool bir adam oldu çıktı başımıza. İşte bu nedenlerle bizim onun için uygun bulduğumuz nice spor dalını kendisine bir türlü beğendiremedik.  Ben bir daha buraya gelmemden tutun da ben bunu sevmedimlere kadar açıkça fikrini söyleyebiliyor. Onunla gerçekten de gurur duyuyorum. Zorla güzellik olmayacağından da biz de başlıyoruz yeni arayışlara. Ne kilometreler tepip ne denemeler tamamladık bu uğurda.

Küçükken bu anlamda her şey çok daha kolaydı. Zaten bir hobisi vardı: Oyun oynamak. Bir süredir ise yeni bir adım atma aşamasındayız. Tam olarak nasıl ve nereden başlayacağımızı bilemiyoruz ve bu nedenle de bol bol araştırma yapıp, eşe dosta fikirler soruyoruz, sonra da denemeler yapıyoruz. İlla her bir çocuğun yeteneği olacak diye bir kural yok ama bir ilgi alanı mutlak surette vardır. Hobi yapılırken keyif vermeli, adeta yaparken dinlenilebilmeli. Her boş zamanlarını doldurmak olmamalı tek amaç. Eğlenme olmalı, keyif alma olmalı, yoksa bizler için bir program değil. Belki fiziksel olarak yorulabilir ama zihinsel olarak yorulmamalı tam tersi istemeli ve yaparken mutlu olmalı amaç zaten bu değil mi? İşte biz bunu bulmaya çalışıyoruz ki bazen bu samanlıkta iğne aramak gibi oluyor.

Bu sıralarda ise bir mucizeyi yaşamaktayız. Ağzımda sürekli Allahım bitmesin bu rüya sözleri çıkıyor. Nedeni ise her şeyde bir hayır vardırın açıklaması gibi. Eşim bir süre önce çuvalla para ödeyerek, üstelik üç senesini ipotek altına alarak bir spor kulübüne üye oldu. Tahmin ettiğim gibi bir süre devam edip gitmeyi bıraktı. Çok şükür ki dondurma seçeneği vardı da paramız sokağa gitmedi. Ben tahmin edebileceğiniz üzere gerek üyelik öncesi ve gerekse gitmemeye başladığı dönemlerde sürekli söylenip durdum. Yine tahmin edebileceğiniz üzere benim bu söylenmelerim bir kulaktan girip diğer kulaktan üstelik hiçbir engele takılmadan girip çıktılar. Meğer burası bizim aylardır arayıp da bulamadığımız bir merkezmiş. Aradığımız her şey burada vardı. Biz de bir üye olarak etinden sütünden faydalanmaya başladık bu vesile ile. Bu sıralar oğlum hem de ne büyük bir keyifle kolay kolay hiçbir yerde yapılamayacak  iki spor dalını burada yapmaya başladı. Üstelik bir dalda yalnızca kendisine özel olarak 3 eğitmen hizmet etmekteyken, diğerinde oğlum ve arkadaşına iki eğitmen özel olarak hizmet vermekte.  En güzel yanı ise diğer denediğimiz bir çok dala göre çok daha ekonomik olması. İşte tam bu noktada bundan iyisi Şam’da kayısı ya da kaymaklı ekmek kadayıfı tabirlerini kullanmak yerinde olacaktır. Geçen gün eşime ben de üye  olmak istiyorum dedim. Nereden nereye işte. Demek ki neymiş eşim her zaman haklıdır, yeter ki sen anlayabilecek seviyeye gel.

Oğlum bu özel derslerden, bu kadar ilgiden ve her şeyden önemlisi bu dallardan sıkılır mı şimdilik bilemiyoruz. Bekleyip gözlemliyoruz. Şunu farkettik ki spor dalı ne kadar oyunla iç içe olur ise o kadar çekici oluyor, yoksa pek şansı olmuyor. Bu da çok normal çünkü onlar daha çok küçükler ve oyun oynamak istiyorlar. Diğer bir yandan da halasından piyano dersleri almaya başladık. Şimdiden notaları okumaya ve hatta piyanoda çalmaya başladı. Sanırım bana çekmiş olmalı. Piyano dersi de oldukça ekonomik. Kız kardeşime bu iş için tabii ki bir ödeme yapmıyorum. O kadar halası, hem beraber zaman geçiriyorlar, daha ne olsun iki durumu.

Oğlum her şeyi yapsın istiyorum ve ona her şeyi sunabilmek ama daha da tehlikeli olanı belki her şeyi yapabileceğine inanıyorum. Hepsi tabii ki olmayacak hatta belki hiç biri olmayacak ama biz onu mutlu edecek bir yol bulmak için denemelerimize ve araştırmalarımıza devam edeceğiz. Hobileri sorumluluklarını kötü yönde etkilemediği sürece de ona karışmayacağız.

Dilerim tüm hayallerine kavuşur!

16 Nisan 2013 Salı

Heyecan dolu bir Cumartesinin ardından ...


Güzel bir öğle vakti. Güneş Mart ayında olmamıza rağmen sıcacık, insanı ısıtıyor. Eşim ki kolay üşür, dışarıda oturalım demiş. Masamıza kurulmuş, yüzümü güneşe doğru vermişim. O sıcacık ışınların yüzüme vurmasıyla biraz daha mutluluk hormonu salgılayıp duruyorum. Az önce soğuk biramdan bir yudum daha içmiş, siparişini verdiğimiz yemekleri bekliyoruz. Oğlum bazen Ipad’i ile oynuyor bazen de sıkılıp ben dolaşmak istiyorum diyor. Masada durduğu sürece söylenmesi beni pek de etkilemiyor açıkçası. Eşimin zaman zaman sorularına da kısa cevaplar veriyorum. Oğlum bir süre önce hobisel çalışmalarını tamamlamış, bir hayli de yorulmuş. Şimdi de güneş ile bol bol temas halinde. Birazdan da yemeği gelecek. Huzur ve mutluluk bu olsa gerek. Mutluyum ve huzurluyum ama duyarsız değil. Sonunda oğlumun dolaşalım yakınmalarına dayanamıyorum ve onunla tenis topu bulmaya ve bulduğumuz tenis toplarını havuza atmaya başlıyoruz. Boğaziçi Mezunlar Derneği Lokalindeyiz. Etraf yemyeşil, hava güneşli, ve biz havuz kenarında gevşemiş bir halde bu güzel ortamın tadını çıkarıyoruz.

Bir süre sonra yemekler geliyor. Biralar yenileniyor. Keyifler parlayıp, mideler doluyor. Oğlum ben havuz kenarındayım, sopa ile suya vuracağım diyor. Gözümüzün önü, izin veriyoruz. Nasıl mutlu, başlıyor yeşilliklerden bulduğu bir dal parçası ile suya vurmaya. Güneş ısıtmaya, mutluluk hormonu salgılanmaya devam ediyor. Gözüm bir yandan hep oğlumda ama gevşemişlik düzeyim de bir hayli yukarılarda.

Önce dal parçası suya düşüyor. Çıkardığı ses, oğlumun vurduğu andaki çıkan sesten biraz daha az çıkıyor. Sonra oğlumun sağ ayağı havuza doğru hareketleniyor. İşte tüm masalsı anlatım, yor’lu kullanım, gevşeme durumu, salgılanan hormon bu hareketlenme ile bir son buluyor. Ayağın suya girmesi ile vücuduma bırakın mg seviyelerini gram seviyesinde kafein girmiş gibi oluyor. Tüm duygu ve kas sistemim alarm durumuna geçiyor. Mutluluk hormon salgısı yerini adrenalin salgısına bırakıyor. Dizinin suya girmesi ile yolu yarılamıştım bile. Havuz kenarına ulaştığımda saçının son kısımları daha yeni ıslanmıştı. Tuttuğum gibi çekip çıkardım oğlumu sudan.

Islanmış, korkmuş, üşümüş, ve kendisine kızmıştı. Ağlamaya başladı. Doğal olarak tüm ilgi üstümüze yöneldi bir anda. Sürekli olarak belki de panikten ayakkabılarım su içinde ama diyordu. Meğer ayakkabılarını ne de çok seviyormuş. Sakince oğlumu yatıştırdım. Yıllarca her zaman ve her gittiğimiz yere boş yere taşıyıp durduğumuz ve içinde oğlum ile ilgili her şeyin olduğu dopdolu çanta ilk defa işe yaramıştı. Ayakkabı hariç her şeyi vardı içinde. Hemen üstünü değiştirdik. Bu kadar gevşeme bize fazlaydı, yeter dedik ve eve geri döndük. Hala istemeden de olsa antibiyotik kullandığımız bir dönemde oğlum buz gibi pis suya düşmüştü. Hemencecik yıkayıp pakladık.

Lokale ilk giriş yaptığımızda oğlum hadi havuza girelim demişti. Ben de ona havuz mevsiminin henüz açılmadığından bahsetmiştim. Oğlum ise ısrarla havuza girelim diye tutturmuştu. Banyo sonrası oğlum ben havuza zaten girerim demiştim demez mi! Kaza ile mi düştü yoksa nasılsa babam burada ben bir girip çıkayım mı diye mi düşünüp atladı hiç bir zaman bilemeyeceğiz. Çıktığı andaki şaşkınlığı kaza ile düşme ihtimalini artırsa da banyo sonrası bu sözleri oldukça düşündürücüydü.

Siz bakmayın bu kadar kolay anlattığıma, insanın ömründen ömür gideceği bir olaydı ve kelimenin tam anlamıyla anlık bir hadiseydi . Allah korusun dalabilirdik, o sırada başka bir şeyle ilgileniyor olabilirdik ya da en basitinden fark etmeyebilirdik. Anne babalık kesinlikle 24 saatlik bir iş. Tamam çok keyifli ama bir o kadar da dikkat isteyen bir iş. Gevşemeye asla yer olmayan bir iş. Siz siz olun aman dikkatli olmayı elden bırakmayın.

Dilerim biriktirdiklerimiz hep güzel anılar olur ...

2 Nisan 2013 Salı

Mevsimlerden Kış


Hayatımın hemen hemen son 20 senesinde hep bir yol aradım durdum. Düşünebiliyor musunuz neredeyse yedi bin gün boyunca aranıp bulunamayan bir yol. Keşke bulabilseydim tabii ama bulamadım işte. Hoş bulmak da öyle kolay değildi hani. Tanımadığım, görmediğim, içinde bulunmadığım hatta bilmediğim ve hatta tarifini bile yapamadığım ve hatta ve hatta belki asla yapamayacağım bir yoldu bu yol. Dedim ya tarifini yapamıyordum belki ama hem geçmişime ve hem de geleceğime olan etkisini hissedebiliyordum. Aklıma düşen ne bir anı ne de geleceğe ilişkin bir hayal yoktu belki ama ortaya çıkan, duyumsadığım hatta etkilerini hissettiğim yoğun bir duygu seli her zaman için vardı o yol ile ilgili. Bazen yalancı baharlarım olmadı da değil hani, bulduğumu sandığım ama her defasında yanılarak arayışlarıma devam ettiğim nice diğer alakasız yollar gibi. Mutluluklarım tabii ki oldu, huzurlu günlerim de ve yine sağlıklı günlerim için hep müteşekkir de oldum, şükürler de ettim Tanrıma ama bir ama hep oldu işte içimde, gönlümde, yattığım zaman düşüncelerimde ve bitirdiğim kadehlerde. Belki de her defasında gerçek ile yüzleşmek bu kadar zor olduğundan ve yine belki bunu kaldırabilecek gücüm olmadığındandı bu kadar içmem. Arayışlarım, araştırmalarım, düşünce ve yalvarmalarım hem de hiç durmadan hep o yolu bulmak içindi ve hala arıyor olmanın tarifsiz hüznü bu sıralar içimde, içimdeki kış mevsiminde.

Gotan Project’in notaları gibi sanki hep bir tango yüklü hayatım, hep bir tanımlanmayan davetkar bir hüzün ve ona eşlik eden ve onu daha da kararmaktan kurtaran bir umut benle birlikte, iç içe. Konuşmalar gerek içimden ve gerekse kendi kendime üstelik mırıldanmaktan çok çok uzakta. Hep bir tarif etme isteği ve çabası ama bir türlü yolun tanımını yapamama. Hissetmek ama tanımlayamamak. Uyandığım her günün sabahında umut dolu belki bu gün işte, neden olmasın demek, beklemek ve  yeniden kaybolmak, evin yolunu bulamamak, ter içinde uyanmak, yine en başa dönmek, hüsrana uğramak günün sonunda. Büyümeye, gelişmeye, aydınlanmaya çalıştıkça aslında ne kadar da yolun başında olduğumu fark etmek her defasında ve hep yenilmek ve hep tekrar başlamak. Tekrar başlayışlarımdan bile o kadar sıkıldım ki gelin yolu bulamamanın içimde yarattığı o müthiş karamsarlık ve umutsuzluk bulutunu siz tasavvur edin. Bataklık gibi, içine belki henüz çekmiyor ama masmavi ve berrak olduğunu söylemek de zor işte. Tarifini yapamıyor olsam da hep bir hayal zihnimde, bazen şarkı notalarında, bazen gitmediğim yerlerin resimlerinde ve bazen tatmadığım, hissetmediğim bir duyguda ama hep bir şekilde varlığını bana hissettiriyor işte ve sonra da acımasıza kaybolup gidiyor, usulca çıkıp gidiyor yine hayatımdan.

Yolumu bulmak ve hatta o yol içinde huzurlu, güvenli  ve mutlu bir şekilde kalmak istiyorum. Yolun içinde yol almaktan ziyade yolun beni alıp götürmesini istiyorum. Sözlerini anlamadığım, ne için, kim için söylendiğini bilmediğim ama bana ait olduklarından emin olduğum şarkılar gibi yolumun kaderimin olmasını istiyorum ve o kaderimle bir an evvel karşılaşmayı. İçimin bir anda nedensiz, tarifsiz hoş bir ürperti, bir heyecan ile dolması ama sonra zamansız kaybolması yoruyor en çok beni. Belleğimde hiçbir hatıra ve hiç bir yaşanmışlıkla ve hatta tanımla bağ kurulamayan bir his çoğu kez ziyaretime gelen, yaşamadım, yaşadıysam da kesinlikle hatırlamadığım ama bir şekilde içime doğan, varlığını hissettiren bir hayat, bir yaşanmışlık, bu his ile düşüncelerime ve duygularıma giren ve beni hem umutlandırıp hem hayal kırıklığına uğratan. İnsan beyni işte! Oyun içinde oyun. Bazen kurulan bir hayali ya da yalnızca bir hissi gerçekmiş gibi algılayacak bir naiflik bazen hin oğlu hin bir algılayış yeteneği. Yaşanmamış bir hayat nasıl hatırlanabilir ki?! Belki zaten hatırlanmıyor ama bir şekilde duyumsanıyor işte. Neden ve nasıl etkiliyor bilemiyorum ama umut tazeleyen tanımsız ve zamansız enstantaneler hep aklımda daha doğrusu duygularımda işte. Önceki hayatlarıma ya da paralel evrenlerde yaşayan diğer benlere belki de en yaklaştığım anlarım bu anlar. Bilemiyorum ama bir şekilde özlüyorum, arıyorum, ihtiyaç duyuyorum.

Hayatımda bu nedenden sebep yarattığım milatlar içimdeki umuttan mı umutsuzluktan mı bilemiyorum. Bazen aldığım bir gömlek, bazen gittiğim bir kurs ve bazen de okuduğum bir kitap ile hep yeni bir başlangıç yapma isteğim ve her defasında aslında yalnızca kendimi kandırdığım gerçeği ile yüz yüze geliyorum. Depresyonsuz gelgitler yaşamak, akıl sağlığım yerindeyken delirmek, ilaçsız iyileşmeye çalışmak gibi, tüm farkındalığınızla tüm sıkıntıyı yaşamak ve bundan artık yorulmak. Tüm bunları içinizde yaşarken dışarıya karşı başınızı dik tutmaya çalışmak, gülmek, mutlu olmak, huzurlu yaşamak, çalışmak, yemek yemek, bol bol içmek ve sigarayı hayatınızın dışında tutmak, sosyalleşebilmek hatta, gülmek, hatta kahkaha atmak, kavga etmek, tartışmak, öğretmek, öğrenmek, örnek olmak, güçlü görünmek ama güçsüz olduğunu bilmek, hayatı yaşamak, sürdürmek, sevmek hem de çok sevmek. En zoruma giden de içimden büyük bir dalga gibi dışarı çıkmayı bekleyen, isteyen ağlama isteğim, öyle yoğun öyle canlı ki engellemesi her defasında daha da zor gelmekte.

Bugünlerde yaşadığım Kış Mevsimi. Nasıl ki baharlarda aşık oluyor, yenileniyor, umut doluyorsam ve nasıl ki yazları şarkılar söyleyip, gülüyorsam işte bazen kışları da böyle yoğun yaşamak gerekiyor. Kabul etmek ve sonrasını beklemek belki de büyümek. Bu karlar kalktıktan, gri hava yerini güneşli günlere bıraktıktan sonra kabuk değiştirip yenilenebileceğim belki de. En azından kara kış değil. Bana gerekli olan aslında uyku, derin ve uzun bir uyku. Etkili bir ilaç gibi işe yarayan bir uyku, bazen yalnızca kuvvetli bir B vitamini tadında, bazen ise güvenli bir liman, bir dostun sarılması, bir arkadaşın gülmesi, evet bana kesinlikle gerekli olan bu.

İyi geceler ve tatlı rüyalar sizlere. Bahar mevsiminde yeniden görüşmek üzere!