Bu Blogda Ara

galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2014 Salı

Ödem dolu karanlık geceler 1

O gün aslında her şey ne de güzel başlamıştı. Uzun zamandır beklenen kar yağışı başlamış, etraf bir anda bembeyaz olmuştu. Dışarıda olanlar için pek olmasa da bizim için etraf bir anda romantikleşmişti. Çalıştığım firma rahat rahat evlerimize dönebilelim diye paydos saatini hatırı sayılır bir oranda geri çekmişti. Tüm bunlar bir yana Galatasaray bir önceki gün başladığı işi başarıyla tamamlamış ve Juventus gibi bir devi elimine edip bir üst tura adını yazdırmıştı. O gün aslında her şey o kadar güzeldi ki maçın tek golünü bile eve yetişip kendi televizyonumdan oğlum kucağımda seyretmiştim. Dedim ya o gün her şey o kadar güzeldi ki taçlandırılmalıydı. İşte bu nedenle iyi b.. yiyip, oğlumla eşime hadi aşağı inip kar topu savaşı yapalım dedim. Yaptık da. Çok da eğlendik. Oğlum ve karımın içten gülüşlerini seyretmek başlıca bir mutluluk kaynağı zaten. Eve çıktık. Ayakkabılarımı çıkardım. Paltomu çıkarırken bir şeyler şüphelenmeye başlamıştım ama hiç dokundurmadım. Odama girip üstümü değiştirirken bir şeylerin ters gitmeye başladığı anlamıştım. Anlamak da zor olmamıştı zira belim de büyük bir baskı, basınç ve sancı hissetmeye başlamıştım. Canım hem de bir anda ve hiç bir şey yapmamışken öyle bir ağrımaya ve beni hareketsiz bırakmaya başladı ki ilk hissettiğim şaşırma olmuştu. Yavaşça kendimi yatağa bıraktım. En başta bizzat ben, şahsım, kendim olarak olanlara bir anlam verememiştim, siz bir de evdekileri düşünün. İnansalar ve bana hakkettiğim üzere hizmet etmeye başlasalar bir türlü, inanmayıp hadi canım sen de deseler bir türlü. Çok şükür ki doğru olan oldu ve ben yatmaya başladım. Yapılan servisin kalitesine rağmen güzel başlayan ve güzel devam eden gün bulutlanmıştı artık.

Geçtiği onca filtre sebebiyle oldukça hijyen olmasına rağmen, toplum tarafından hak ettiği saygıyı yeterince görmeyen ve dahi işe bile yaramayan içinizdeki sıvı atıklarını siz hiç pet şişesine tahliye ettiniz mi? Bu dönemde hayat bunu da tecrübe etmemi istedi ve ben de ettim efendim. Bırakın banyoya gitmeyi yatakta sağdan sola dönemiyordum bile. Güç bela nefes nefese kalarak ve büyük acılarla doğrulup yine güç bela pet şişeye tahliye işlemini gerçekleştiriyordum. Gerek bu işlem ve gerekse eşimin çoraplarımı giydirmesi ve dahi çıkarması evdeki karizmamın tükendiği an olarak kişisel kayıtlarıma geçmiştir. Ama siz siz olun yine de bu iki işlemin başınıza gelebilecek en kötü olay olduğunu düşünmeyin. Başınıza gelebilecek daha da kötü şey, içinizdeki sıvının pet şişenin alabileceği hacimden çok daha fazla birikmiş olması. Çektiğim acıdan ve olayın zaten yeterince sevimsiz olmasından sebep ben tahliye işlemini tutabildiğim kadar tutuyordum her seferinde. Doğal olarak bazı zamanlarda ufak bir pet şişesi tüm tahliye için yeterli olamıyordu. Böylesi berbat anlarda zorunlu olarak tahliye işlemini sonlandırıp bu seferlik bu kadar yeter mantığı içerisinde ve yine ağrılar eşliğinde yatağımdaki yerimi alıyordum.

Belimin ağrısı iştahımı kesemedi ve ben yapmamam gereken bir şeyi yaptım: Yemeğe devam ettim. Malumunuzdur, her tahliye sıvı olmuyor. Zamanı geldiğinde işe yaramaz atıkları da vücuttan atmak gerekmekte. İşte kabus böylesi anlardaydı. Yataktan kalkmak başlı başına bir ızdırapken, banyoya kadar yürümek tam bir işkence oluyordu. Üstelik tüm bu acıları yaşarken oğlunuz hiçbir şeyi anlamasın ya da en az şekilde etkilensin diye hem kan kusup kızılcık şerbeti içtim tadında rol kesmeniz ve hem de birbirinden yaratıcı oyunlar bulmanız gerekmekteydi çünkü ben bırakın dik olarak yürümeyi dik olarak ayakta duramıyordum bile. Çocuk dostu tatil köylerine gidenleriniz bilirler, çocuk kulüpleri akşamları çocuklar için eğlenceler düzenlerler. Her eğlencenin olmazsa olmazı ise köprü ve altından geçen trendir. Siz ve diğer anne babalar el ele verip köprü oluşturursunuz ve müzik eşliğinde dans etmeye başlarsınız. Birbirinden yakışıklı ve güzel vagonlar da tren olup köprünüzün altından geçerler. Katı atım projesinde de biz bunu gerçekleştirdik. Suratımda büyük bir mutluluk ifadesiyle iki büklüm olmamı minimum gösterecek şekilde eşimin ardına takılan bir vagon olup söz konusu çocuk şarkısını mırıldanarak banyonun yolunu tuttum(k) her defasında. En büyük korkum ise oğlumun hoşuna gidip de bize katılabilecek olmasıydı ki yeterince ilgisini çekmeyi çok şükür başaramadık. Bir başka pembe yalanım ise oğluma sürekli olarak dinleniyorum dememdi. Ne yorulduysam artık bir türlü tam olarak dinlenemedim.

Çarşamba yatışım sonrasında Perşembe biraz hava şartlarından biraz da yatayım nasılsa geçer vurdumduymazlığından evde kaldım. Cuma günü sabahı değişen ve geçen hiç bir şeyin olmaması sonucundaki karamsarlık ve dehşetimden hastanenin yolunu tuttuk. Hastane girişindeki tekerlekli sandalyeye oturmam mecburiyeti durumun vahametini gösterir nitelikteydi. Acil kısmından bu şekilde girişim doğal olarak tüm dikkatleri üzerime topladı. Kısa bir ilk kontrol sonrası konu ile ilgili bir Prof.’a gönderildim. Oysaki ben bir iğne yapıp beni düzeltirler sanıyordum. Oysaki çilem daha bitmemişti. Yaşarken tabuta girmek gibi gördüğüm MR beni bekliyordu. Sanırım ben de klostrofobi var. Hem sancım vardı ve hem de oradayken oldukça gerildim. İlk MR’ım değildi ama en çok bu kadar gerildiğim MR’ımdı. MR neticesinde disk kaymasına bağlı bel fıtığı teşhisi kondu. Bildiğiniz fıtık işte. Hani bazı hastalıklar alengirli, fiyakalı olurlar, bu bildiğiniz fıtıktı işte. Sonrasında bana bir serum bağladılar. İçine artık ne koydularsa kalp atışımı dinlemeye aldılar. Zaman zaman oldukça hızlandı kalp atışım. Meğer koydukları ilaç narkozda da kullanılan oldukça ağır bir ağrı kesiciymiş, hani fillere yapılanlardan. İster inanın ister inanmayın serum bitti ağrım bitmedi. O kadar ödem yapmış vücut. Gören de bir şey kaldırdım çok zorladım sanır. Bildiğiniz aşağı eğilip kar topu savaşı için kar almaktı suçum.

Sonrasında evime ve yatağıma geri döndüm. Tüm hafta sonu yine yataktaydım. Zaten ne gücüm vardı yataktan çıkacak ne isteğim. Moral de gitmişti, neşem de mutluluğumda. Hasta olmak zor zanaat. İnsan asla iyileşemeyecek gibi geliyor bazen. Her şeyin başı sağlık diyor başka da bir şey demez oluyorsunuz bir kaç gün sonra unutacağınızı bilmenize rağmen. Keşke unutmasak, keşke tek gerçeğin bu olduğunu hep hatırlayabilsek.

Pazartesi işe başlarım diyordum ama ben yine kendimi Pazartesi sabahı ofis yerine hastanede buldum. Değişen bir şey yoktu. İki büklümdüm, acılar içerisindeydim. Prof. vah vah demek geçmemiş dedikten sonra beni Ağrı bölümüne gönderdi. Bölüm zaten adından belli, ağrıyı kendine arkadaş edinmiş kişilerden oluşuyordu. Her yer sıkıntısı yüzüne yansımış kişilerle doluydu. Ben de tekerlekli sandalye üzerinde onlardan biriydim işte. Tek farkım ben neredeyse ağlayacak bir ruh haliyle aralarına katılmıştım. İlgilenecek doktor henüz gelmemişti. Öğrendiğimiz kadarıyla trafikte mahsur kalmıştı. Tüm randevular birbirine girmiş, acı çeken bir çok insan ve onların yanında yer alan eş, dost, ve akrabaları sıralarını kaptırmamak için aportta beklemekteydi. Biz o kadar sefil ve bir o kadar da zavallıydık ki bırakın sıramızı kaptırmayı bizden önceki adam yerini bile bize önermişti. İçimdeki şövalyelikten olsa kabul etmedim. Sıra bize geldiğinde olayları kısaca anlattık. MR’ımıza bakan doktor, abim benim, sen hiç dert etme tadında ve umursamazlığında, eğer yemek yememişseniz, önce sizi uyuturuz, sonra omurilikten iğne ile girer ödemi yok ederiz. Üstüne bir de size özel ozon tedavisi yaparız. Nasıl ama? demez mi. İnanın dedi. Bu kadar soğukkanlılıkla bu zalimce yaklaşımı bana öneri olarak sundu. Bu kadarıyla korkutmuş olması yetmiyormuş gibi bir de kafatasına girmiş koca, koskoca bir iğne röntgen resmini bana gösterdi. O noktadan sonra adamo tam duymuyor, çevremde olanları tam duyumsayamıyordum. Adam konuşmaya devam ediyordu. ... “riskleri tabii ki de var, bunları söylemek zorundayım ama bunca senedir başarıyla...” Uzaklardan hem de çok uzaklardan doktoru duyuyordum sanki. Kafa sallıyordum ama işte öylesine. Ya eli kayarsa, titrerse, ya hapşırırsa, ya da öksürürüse, o iğne nereye doğru yol alırdı. Diğer yandan sancım dayanılmaz boyutlardaydı. Bir ara nasıl oldu bilmiyorum, titrer bir ses tonuyla tamam hemen bugün yapalım şu işi zaten yemek de yemedim dedim. Eşim şaşkınlık dolu bir ifadeyle bana bakakalmıştı. Belki de hayatında beni ilk defa bu kadar cesaretli görüyordu. Doktor tamam öyleyse hemen sigortadan onayları alalım dedi. Eşim beni kafetaryaya doğru itmeye başladı. Yerleştikten sonra farkında mısın suratın bembeyaz dedi. Tüm kanım bilmediğim bir yere çekilmişti ve geri dönecek gibi görünmüyordu. Neden dedi? Neden istedin, hem de bugüne? Bir araştırsaydık ... Sonra babamı arayıp gelişmeleri anlattım. Benzer cümleler ondan da geldi. Neden dedi? Neden istedin, hem de bugüne? Bir araştırsaydık ... Bir günde bu kadar kısa süreyle aynı cümleleri duymak bana fazla gelmişti. İnsanların cesaretlerinin bir anda geldiği anlar olduğu gibi bir anda yok olduğu anlarda vardır. Ne ilginç benim bu gelgit aynı günde başıma gelmişti. Hemen bir şeyler yemeliyim diye düşündüm. Öyle ya iğne girişini ancak yemek girişi ile engelleyebilirdim. Bu parlak fikrimi eşime açtım: “Şimdi bol sucuklu bir yumurta yerim sonra da doktora gidip bol sucuklu yumurta yemekten sayılır mı diye sorarım, ne dersin?”. Cevabı alıştığım tarz bir laf sokmaktı. Ooo hoşgeldin yine aramıza bay cesaret. Ben de şaşırmıştım bu kahraman gözüpek tavrına. Kırıcı oluyorsun diye sitem edip, esip gürleyecektim ama onun yerine onu açıklama yapması için doktora gönderdim. Gelişi ile de hastaneden belimde yine sancılarla güzelce uzaklaştık. Eve kurt gibi acıkmış bir şekilde girdik. Tahmin edin ben ne yedim? Evet tabii ki de bol sucuklu bir yumurta.

Anlatacak daha yığınla şey var. Başlarken tek yazı ile tamamlayabilirim diye düşünüyordum ama olmadı işte. Ağrılı ilk iş günlerim ve Fizik Tedavi anılarım mutlak surette yazılmalı diye düşünüyorum. Bu nedenle aranızdan şimdilik ayrılıyorum.


Sizlere ödemden uzak, sağlıklı ve mutlu bir ömür dilerim ...

4 Temmuz 2013 Perşembe

Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil

Hani Fuzuli'nin bir sözü vardır; söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. Benimkisi de o hesap. Bu satırlar Galatasaray Spor Kulübünün seçim süreci ile ilgili duygu ve düşüncelerimi, hissettiklerimi aktarmak amacıyla yazılmaktadır. Kimseyi kırmaya hakkım yok biliyorum, haddim de zaten olmaz. Uzaktan maval okumak kolaydır. Yine de yazmak, bazı memnuniyetsizliklerimi sizlerle paylaşmak istedim. Önce seçimden bağımsız bazı duygu ve düşüncelerimi aktarmak yiğidi öldür ama hakkını ver açısından önem taşımakta. Amacım zaten ne yiğit öldürmek ne de bağcı dövmek. Dedim ya susmaya gönlüm razı değil hepsi bu.

Kabul etmek gerekir ki Ünal Başkanın gelişiyle beraber gözle görülür sportif ve mali başarılar birbiri peşi sıra gelmiştir. 2011 yılı öncesi ezeli rakip ve ebedi dostlarımız karşısındaki durumumuz ortadadır ve unutulmamıştır. Arka arkaya ve oldukça büyük puan farkıyla kazanılan şampiyonluklar takımımız için büyük birer zafer ve biz onu destekleyenler için de birer mutluluk kaynağı olmuştur. Üstelik gelen başarı yalnız futbol ile de sınırlı kalmamış, basketbol ve voleybol da maç bile kazanamamaktan şampiyonluklara koşmalar başlamıştır. Mali açıdan gıpta ile hatta ne yalan söyleyeyim kıskanaraktan bakan konumdan, gıpta ile bakılan durumuna erişilmiştir. Üstelik çok da değil tüm bunlar yalnızca mucize eseri gibi adeta iki sene gibi bir sürede gerçekleşmiştir. Emeği geçen herkese içten teşekkürlerimi sunarım. Ellerinize sağlık. Sayenizde bu anlamda çok mutlu olduk. Umarım ve dilerim bu zaferlerin devamı da gelir.

Gelelim yazının yazılmasına sebep memnuniyetsizliklerime. Öncelikle belirtmeliyim ki yeni liste ile hiçbir alıp veremediğim yok. Bir çoğunu zaten şahsen tanımıyorum. Eminim her biri en az benim kadar ve en az ilk seçim listesinde yer alan birbirinden kıymetli ve değerli kişiler kadar Galatasaraylıdırlar. İnanıyorum ki içlerindeki Galatasaray’a hizmet aşkı ile fedakarca bu görevi kabul etmişlerdir. Dedim ya memnuniyetsizliğim kesinlikle yeni listede yer alan isimlerle ilgili degil, memnuniyetsizliğim seçimin ani olmasında ve bu süreçte gösterilen tutum ve üslupta.

Gerek yurt içi ama özellikle ille de yurt dışı sportif başarıları ve bu başarıları daim kılacak ekonomik ve idari yapılanma istisnasız tüm Galatasaraylıların ortak arzusudur. Bunda en ufak hiç bir şüphem yok ama Galatasaray’ı Galatasaray yapan topun çizgiyi geçmesi değildir. Sahip olduğu imrenilecek geçmişidir. Yüzyıllara dayanan gelenekleridir. Bizi diğer bir çok kurum ve kuruluştan farklı kılan aramızdaki sevgidir, saygıdır. Tüm hücrelerimize geçen etik değerlerimizdir. Dik duruşumuzdur. Köprüden dahi geçiyor olsak dayı dememe cesaretidir. Tevfik Fikret’ten bu yana, “ Fikri hür, İrfanı hür, Vicdanı hür “ bireyler yetiştirmekle iftihar etmemizdir. Evet tabii ki mali durumumuzla, birbiri ardı gelen şampiyonluklarla başarılı bir kulüp olabiliriz, ama Galatasaray olamayız.

Tarihi oy ile seçilmiş pek çok değerli Yönetim Kurulu üyesini ekarte etmek ve baskın diye tanımlayabileceğimiz bir seçim kararını almak ve dahası bunda tüm uyarılara ve ricalara rağmen ısrarcı olmak kişisel fikrimdir Galatasaray’a yakışmamıştır. Ünal Başkanın ilk seçimdeki başarısında ekarte etmiş olduğu kişilerin de payları oldukça büyüktür ve bence kendilerine yapılan büyük bir haksızlık olmuştur. Hele ki başkan tarafından ifade edilen “ihtiyaç duyulan deneyim ve profile sahip olamadıkları, çözümleri hızlandırabilecek enerjiyi katamayacakları, dönemin öncelik ve ihtiyaçlarına uygun deneyim ve uzmanlığa sahip olmadıkları, süreci yavaşlattıkları, bunları zamana bırakalım, yeri ve zamanı gelince çözeriz yaklaşımı” ibareleri hem çok kırıcı olmuş ve hem de başkan adına talihsizlik olarak tarihteki yerini almıştır. Genel Kurulun güveniyor seçtiği kişileri şahsi karar ile 3 yıllık görev süresini beklemeden ekarte etmek ve bunu yukarıdaki sözlerle anlamlandırmaya çalışmak bize pek yakışmazdı ve yakışmadı da.  

Katılımın yüksek olması için gerçekleştirilen ücretsiz ulaşım ve yemek yenilikleri de bence onur kırıcı ve son zamanların moda uygulamasıydı. Ben bu uygulamayı da yine sevmedim, sevemedim. “Galatasaray’ı benden daha iyi yöneteceğine inandığım ve yönetime samimiyetle talip olan bir aday bulduğum gün, bu görevi zevkle ve huzurla devreder” sözü de çok yersiz ve anlamsızdı. Böylesi bir kararı başkan değil ancak Galatasaray Genel Kurulu verebilir. Kendisi ne kraldır, ne de şirketinin yönetim kurulu başkanıdır. Belki burada çok daha farklı demek istemişti ve eminim öyledir de ama kendisi sıradan bir patron ya da başkan değil, kendisi Galatasaray Spor Kulübünün başkanı ve sözlerine çok daha önem vermeliydi diye düşünüyorum. Benzer şekilde “beni medyada hiç görmeyeceksiniz, biz işimizi yapacağız, açıklamaları Kulüp sözcülerimiz yapacak” dedikten sonra kulüp tarihinde tüm zamanların en çok medyada yer alan başkanı olması da gülümseten ve düşündüren bir saptamasıdır. Sözü senet olan ve başka teminatlara gerek duyulmayan başkanları ister istemez özlüyorum zira Galatasaray terbiyesi ve gelenekleri bunu gerektirir.

Galatasaray’a yakışır başarılarla dolu bir gelecek dileklerimle ...

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Ortaya çıkan duygular malesef sevinç ve hüzün yerine yalnızca nefret ve öfke oldu..


Bir önceki yazımdaki temennilerim maalesef gerçekleşmedi. Maç bitiminde ortaya çıkan duygular yalnızca sevinç ve hüzün olsun demiştim ama her yere yayılan nefret ve öfke oldu. Hakemin bitiş düdüğü ile ortaya çıkan tek kelime ile bir felaketti. Ortada ne futbol kaldı, ne ebedi dostluk,  ne ezeli rekabet, ne centilmenlik ne de fair-play. Maç sonrasında ki yaşananların ne sporla ne de medeniyetle bir alakası vardı. Birkaç kendini bilmezin başlattığı olaylar, tüm stadı ve sonrasında ilçeyi yangın yerine çevirdi. Yazık.

Maç sonrasındaki yaşananlar çok acı ve bir o kadar da düşündürücüydü. Üzüldüm ama çok da şaşırmadım. Aslında bu yazıyı hiç ama hiç yazmayı düşünmüyordum ama ortada konuşulacak, dikkat çekecek o kadar çok konu var ki, dayanamadım. Bir kere olayların kıvılcımını gerçekleştiren 15 - 20 kişi sahaya dalmadan durdurulabilseydi, peşlerin belki binler takılmayacak, bu ülkemiz için utanç gecesi olan Kara Cumartesi yaşanmayacaktı. Ama işte toplum psikolojisi. Binlerce taraftar bir anda gözleri dönmüş holiganlara dönüşü verebiliyorlar. Taraftarın tüm ilçeye sıçrayan bu olaylar sırasında gerçekleştirdikleri vahşetin takım sevgisiyle en azından benim ölçülerimde bir alakası olamaz. Bu vahşi ve acımasız güruhun kontrol altına bu kadar geç alınmaları ise ülke olarak ayıbımızdı. Keşke kıvılcım daha en başından kontrol edilebilseydi. Elveda İstanbul 2020.

Federasyon için de talihsiz bir gece oldu. Özellikle talimatsız kupa bile verememeleri, kendi adlarına bir utanç ve basiretsizlikti. Galatasaray' in hak etmiş olduğu (bu maç için değil, tüm sene düşünülerek) kupasını yaklaşık 4 saat sonra, karanlıkta, hani neredeyse gizlice, kimselere göstermeden verilmeye kalkışılması federasyonun hem ayıbı ve hem de utancı olarak tarihteki yerini aldı. Federasyon başkanının kupayı verirken üzgün bir ifade takınması ve Kaptan Ayhan’ın suratına bile bakmadan kupayı verip, hemen sonrasında arkasını dönüp ayrılması kişisel ayıbıydı.

Fenerli yöneticilerin stad ışıklarını söndürüp sahadan ayrılmaları, sahanın fıskiyelerini açıp sahayı suya boğmaları ve törende yer almamaları fair-play duygusunu ne kadar içselleştirdiklerinin bir örneğiydi. 

Şampiyonluğa sevinirim sanıyordum ama yanılmışım. Bazı arkadaşlar ertesi gün beni kutladılar. Millet canını, çoluğunu, çocuğunu zor kurtarmış.Siz neyi, kimi  tebrik ediyorsunuz diye çıkıştım her birine. Benim için bu maçın ve sonrasındaki şampiyonluğun tek önemi avrupa vizesi almış olmamızdır. Sahamızda Galatasaray’ın ezdiği maçta 3 puan kaybetmiştik. O maçı kazansak ya da berabere kalsak şampiyonduk. Oysaki bu maçta ezildik, sürklase edildik ve Şükrü Saraçoğlu’nda şampiyon olarak kupa kaldırdık. Adalet mi? Belki de geç gelen adalet.

Zaytung’un zeka ürünü “Şampiyon kim olursa olsun kutlamaların Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda yapılması geleneği 3. yılında da bozulmadı.” haberi beni bu olaylar sırasında güldüren tek haber oldu.  Futbolu en azından bir süre sanırım takip etmeyeceğim. Yazıklar olsun duygumu tekrarlamak isterim. Keşke daha medeni, daha centilmen ve daha fair-play bir toplum olabilseydik. Keşke olayları yalnızca spor olarak görüp, eğlenebilseydik. Birbirimize zeka ürünü şakalar yapıp, hayattan daha çok keyif alabilseydik. Belki bir gün. Benim hala az da olsa bir ümidim var. 

24 Mayıs 2012 Perşembe

Ortaya çıkan duygular yalnızca sevinç ve hüzün olsun ama asla nefret ve öfke değil...


Bugün 7 Mayıs 2012 Pazartesi. Yaklaşık 1 hafta sonra bu seneki şampiyon belli olacak. Halen devam eden bir yazı dizisi olduğundan sizler bu yazıyı şampiyonluk düğümü çözüldükten sonra okuyacaksınız. Yayıncı kuruluşun tam da isteyebileceği üzere düğüm son haftaya kadar taşındı. Tabii bunun şans olduğunu ya da bu kadar güzel denk düşebileceğini yerseniz. Dün takip edebileceğiniz üzere Galatasaray berabere kaldı ve Fenerbahçe’de çok zor bir deplasmandan galip gelmeyi başardı. Aslında kişisel dileğim Galatasaray’ın yenmesi, Fenerbahçe’nin en azından berabere kalması ve son maça PAF takımla çıkmamızdı ama olmadı. Koşullar ne olursa olsun, sonrasında neler yaşanırsa yaşansın Galatasaray’ın şampiyon olmasını çok isterim. Özellikle şampiyonluk Kadıköy’ün tılsımı bozularak gelecekse çok daha anlamlı ve bizler için çok daha sevindirici olur. Bununla beraber sonuç ne olursa olsun bizleri futboldan bu kadar çok soğutan tüm emeği geçenlere de teessüflerimi sunarım. Bir çokları için Türk futbolunun marka değeri yoktur ama benim için vardı. Artık üzülerekten söyleyebilirim ki benim için de yok. Tabii ki ortada futbol fanatizminin, cehaletin, fakirliğin ve yapacak daha iyi bir şey bulamamanın sömürülmesi ile oluşan ticari bir hacim ve hatta bol kazanç vardır ama artık ne keyif kalmıştır, ne adil bir mücadele ne hak, ne hukuk, ne centilmenlik, ne sportmenlik, ne dürüstlük, ne de inandırıcılık. Bizlerin böyle düşünmesine neden olan herkese gönülden Yazıklar olsun haykırışlarımı sunarım.

Tabii ki her daim Galatasaray’ın şampiyon olmasını isterim (yalnızca istatistiksel açıdan) ama şu yaşanan mega-traji-komik olaylardan sonra ne Galatasaray’ın şampiyon olması beni çok mutlu eder ne de kaybetmemesi çok üzer. Bu nedenle bu yazının son hafta maçından önce ya da sonra yazılmış olması hiç mi hiç önemli değil, en azından benim için. Bu düşük, değersiz ve şaibeli ligin şampiyonu olmaktan ötürü sevinecekler varsa, şampiyonluklarını şimdiden kutlarım.

Bu sene beni Galatasaray da çok üzdü. Gazetelerden takip etmişsinizdir (basınımız bu tür haberleri hem de hiç atlamaz, işlerini kusursuz yaparlar) Galatasaray Kulübü İkinci Başkanı Ali Dürüst, Spor Toto Süper Final Şampiyonluk Grubu'nda Beşiktaş ile oynadıkları maçın ardından yaptığı açıklamada, “Bu oyun sezon başından beri kurulmuştu, biz de bunun figüranları olarak iyi hizmet ettik. Olay son maça taşındı, artık son maça çıkacağız” dedi. Ali Dürüst başkan hem de çok sert konuşmuş!  Süper Final öncesi, “6 maçı da kazanır şampiyon oluruz” derken başrol oyuncusuydu şimdi ise başarılı bir figüran.
Sevgili Başkan, daha önceleri aklın neredeydi? figüran olmaya niçin itiraz etmedin ve kabullendin? diye sormak isterim ama nasılsa cevap alamam. Adama sormazlar mı kendi sahanda 3 maçta 7 puan kaybetmenin senaryo ve rol dağılımıyla ne ilgisi var? Evimizdeki Fener maçını bile (hani uzun uzadıya yazmıştım)1-1 bitirebilseydik 6 Mayıs akşamı üstelik evimizde şampiyonluk turu atacaktık.

Başkan da beni hayal kırıklığına uğrattı. Biz Don Kişot muyuz demesi beni ayrıca yaraladı. Keşke olsaydı, keşke olabilseydi .  Galatasaray kültürünü oluşturan, oluşmasını sağlayan, renk katan değerlerin belki de en başındakilerden olan Tevfik Fikret’in  “Hak bildiğin yolda, yalnız da olsan yürüyeceksin” demesini ya unutmuş olsa gerek ya da yolu doğru yol olarak görmemiş olması.

Üstte yazdıklarım tabii madalyonun bir yüzü. Ya diğer yüzü? Bir gazeteci sormuş: “Figüran gibi mi hissettiniz kendinizi?” Dürüst gerçekten de dürüstçe yanıtlamış: “Yalnız biz değil, bütün takımlar. Önceden organize olmuş bir olay bu. Buraya kadar geldi. İşte sonuçta her şey planlanmıştı, planlandığı gibi oldu. Son maça kaldı, hayırlı olsun.” Yalan mı sizce söyledikleri? Bu kadar mı safız (hoş saf olmayanların ayakta kalması zor bu ülkede), bu kadar mı karanlığa alıştı gözlerimiz?

Beşiktaş karşısında aldığımız sonuca hiç üzülmedim (ikinci yarı olması gerektiği gibi mücadele ettiler)ve eğer Fenerbahçeyi yenemeyeceksek de hiç şampiyon olmayalım. Diğer taraftan evet figüranız hepimiz. Kimimiz eğitimli, kimimiz uysal, kimimiz fanatik, kimimiz iyi kimimiz kötü niyetli. Kültürlü olanımız da var aramızda kör cahil olanımızda ama hepimiz tüm bunları hak ediyoruz. En başta da Galatasaray. Önlerinde fark yaratma, farklı olma, Kral çıplak deme şansları vardı. Alın liginiz sizin olsun, biz dürüstlüğü seçiyoruz deme şansları vardı ama gittiler her şeye rağmen başarılı olma sözde kahramanlığı altında sportif ve kimileri için de kişisel başarı (Koskoca Galatasaray başkanının gereksiz ziyaret ve çıkışları ne kadar acı) elde etmeyi seçtiler.

Bildiğiniz üzere TFF’nin, 58. maddenin değişmemesine yönelik olarak üstelik  oy birliği ile genel kurul kararı vardır. TFF Yönetim Kurulu da Genel Kurulun almış olduğu bu kararla bağlıdır. Bir başka deyişle Yönetim Kurulu Genel Kurul kararına aykırı hareket edemez. Ederse yetkinin kötüye kullanılması olur. Ama bildiğiniz üzere etti, hem de pişmiş pişmiş ve gerile gerile. Tek bir spor kulübümüz bile Yönetim Kurulu aleyhine bir dava açmamıştır. Medya önünde 58. maddenin değişmemesi yönünde görüş açıklamış olan kulüplerimiz için bu bir iki yüzlülük değil de nedir? Ne midir? İşte belki de çaresizliktir. Yalnızca iki tanesi ve gecikmeli olarak tahkime müracaat etmişlerdir.

CAS'taki onur ve namus davasını ülke menfaatlerini göstererek çekmiş olanlara sormazlar mı neden dava açarken ülke menfaatlerini düşünmedin diye.

Dahası da var. Malum cezalar açıklandı. Futbol Federasyonu Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’nun muhteşem tarihi !!! kararına göre göre ceza alanlar ve nedenleri söyle sıralanmış:

 “İBRAHİM AKIN’ın 01.05.2011 günü oynanan Fenerbahçe-  Büyükşehir Belediyespor MÜSABAKA SONUCUNU ETKİLEMEKTEN eski  FDT’nin 58/1. maddesi uyarınca 3 YIL MÜSABAKALARDAN MEN CEZASI  ile cezalandırılmasına.” 

 “AHMET ÇELEBİ’nin 01.05.2011 günü oynanan Fenerbahçe-  Büyükşehir Belediyespor müsabakasında, MÜSABAKA SONUCUNU  ETKİLEMEKTEN dolayı eski FDT’nin 58/1. maddesi uyarınca 2 YIL  HAK MAHRUMİYETİ CEZASI ile cezalandırılmasına.”

Her şeyi kurcalayan muhteşem basınımızdan kaç gündür bekliyorum biri çıksa da seçilmiş Federasyon başkanına, hani şike ve teşvik sahaya intikal etmemişti diye delikanlıca sorsa diye ama benimkisi yalnızca romantik bir naiflik. Hadi onu da geçtim biri hiç olmazsa müsabaka sonucunu etkilemenin ne demek olduğunu sorsa. En zoruma giden Aziz Nesin’in oranını hepimiz için genişletiyor olmaları. Kendilerine göre şike olayını akıllıca ve bizleri akılsız hatta aptal yerine koyarak kapattılar. Peki ya UEFA? Ya Avrupa? İşte size bir kaç gazete ve ilgili başlıkları (Fatih Altaylı’nın köşesinden alınmıştır. Umarım izinsiz kullanmama kızmaz) . Ben okurken hem utandım ve hem de üzüldüm.

Corriere dello Sport: "Türkler kanunları kendilerine göre düzenlediler. UEFA'nın vereceği karar merak konusu."

Der Tagesspiegel: "Türkler harika işler yapıyor. Türk futbol tarihinin en büyük yolsuzluğu büyük incelikle çözüldü."

The Guardian: "Türk Federasyonu, şike skandalı sonrası yakaladığı kulüpleri cezalandırmadan serbest bıraktı. Türk futbolu üzerine karanlık bir örtü örtüldü."

Daily Mail: "İki futbolcu şike yapmış ama Fenerbahçe hâlâ çok temiz."

SkySport: "TFF, Şampiyonlar Ligi'nden kovulan takımı akladı."

Güzel ülkemde tüm üniversitelere ayrılan bütçe kadar bütçe yalnızca diyanete ayrılabiliyor. İmam sayısı doktor ve öğretmenden daha fazla. Kütüphane yerine açılan hep başka kurslar. Durup tekrar düşünüyorum da ben hala Galatasaray-Fenerbahçe konuşuyorum. Kim olursa olsun şampiyon.

Hakemin çaldığı son düdükle dilerim ortaya çıkan duygular yalnızca sevinç ve hüzün olur ama asla nefret ve öfke değil. 

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Ne umduk, ne bulduk


Aslında İzmir yolculuğumuzla ilgili olarak anlatacak çok fazla şey var ama ben beni oldukça etkileyen bir kaç tanesiyle yetineceğim. Öncelikle fikri-takip açısından İzmir Ege Park’ta bulunan Friends & Burger’a bir ziyarette daha bulunduk. Hatırlayacağınız üzere bundan önceki bir yazımda burası ile ilgili oldukça olumlu satırlar kaleme almıştım. Bir önceki ziyaretimizde hatırlayacağınız üzere niyetimiz hemen yanındaki İstanbul’dan bildiğimiz Kitchenette’e gitmekti diye yazmıştım. Bu sempatik dekorasyonlu yeri görmemiz ve yine son derece sempatik garsonların sayesinde bir anda iki üç kelime ile tavlanmış (meğer bizim de tavlanasımız varmış) ve bu bilmediğimiz yeri tercih etmiştik. Hem servisini, hem yemeklerini ve özellikle de şaraplarını çok sevmiştik. Dekorasyon yine çok sempatikti (geçen bir sene zarfında zevkimin değişmediğini görmek beni mutlu etti). Şarap yine enfesti. Serin ve toprak tadının geldiği güzel bir ev yapımı şaraptı. Ekonomiklik olarak ise yine çok hesaplıydı. Bunlar olumlu noktalar olarak haneye yazıldılar yazılmasına ama garsonlar artık o kadar sempatik değillerdi. Belki az para kazandıklarından (geçen sene yeni açılmıştı ve eminim daha yüksek beklentiler yaratılmıştı) belki de canları bir şeye sıkkın olduğundan çok günlerinde değillerdi. Yemekler de sanki biraz daha az başarılıydı. Bir önceki sefer yemeye doyamadığım ekler ise kesinlikle iyi değildi. Çikolatalı  ekler benim en sevdiğim tatlılardandır. Hatırlasanız bir önceki sefer buranın eklerini Savoy’un, Kitchenette’in veya Gezi’nin eklerleriyle karşılaştırmıştım. Bu seferinde ise bu trio’nun lezzetinden çok uzaktı. Bir daha gitmek için can atmayacağımı bilerek mekandan ayrılmak beni biraz burktu açıkçası zira bundan sonraki seferler için eşimin iskendercisine gün doğmuş oldu.
  
Diğer yazılası bir konu ise Alsancak kordon boyu... Galatasaray’ın bence ezerek yenilmesi!! sonrasında moralim doğal olarak çok bozuldu. Futbolun adaletinin en azından bu sene için ve en azından Fenerbahçe için (Fenerbahçe lehine ve diğer takımların aleyhine) olmadığına inanmaya başladım. Hoş neyin adaleti kaldı o da ayrı bir konu. Buradaki amacım polemik yaratmak ve düşük seviyeli bir tartışmaya girmek kesinlikle değildir ve keza böyle bir duruma da düşmek hem de hiç istemem. İsteyen istediği takımı tutar ve istediği düşünceye de sahiptir. Ben burada yalnızca kendi kişisel boyutumdan olaylara doğru yada yanlış bakıyorum yoksa illa doğru olana benim söylediklerim ve kesinlikle ben haklıyım dayatmacası içerisinde değilim. Farklı düşünenler varsa ki vardır onların düşünceleri kendilerine ve benimkiler de bana demek isterim. Kişisel görüşüm bu sene Temmuz ayından beri süre gelen mega-traji-komedyadan sonra  artık futbola olan ilgimi kaybetmeye başlamış olmam. Digiturk’ü biliyorsunuz bırakıp sonra yeniden almıştık. Çok muhtemeldir ki seneye yine almayacağız. Büyük ihtimalle yine seneye spor sayfalarını ancak mecbur kalırsam okuyacağım. Türkiye’de futbol çok önemlidir. Bizim gibi diğer bir ülke ise Brezilya’dır. Ülkemizde futbol rakipsizdir. Bir çok dert ve sorunun ilacıdır. Stres atmanın en baş yöntemidir. Sosyalliktir. Kenetlenmedir. Yeri geldiğinde konuşulacak/konuşulabilecek tek konudur. Ortak paydadır. Bir aşktır ülkemizde futbol. Futbolu bugün bu hale getiren herkese, istisnasız yazıklar olsun demek isterim. Tüm bu acı ve gülünesi olaylar bambaşka bir yazı konusu ama en azından benim midemi fazlasıyla bulandırdığından ne ileride yazmayı düşünüyorum ne de şimdi daha fazla ayrıntısına gireceğim. Tuttuğunuz takımın özellikle tüm istatistikleri yerle bir edecek kadar iyi oynaması ve sonrasında yenilmiş olması hoş değildir. Atamayana atarlar basitliği bile bu kadar fark için çok olur ama oldu bir kere. Ama Galatasaray için işin yine trajikomik tarafı bu yaşananların bir ilk olmamasıydı.  

Çok benzer bir durum 1999-2000 sezonunda da yaşanmıştı. Tarih bu işte hep tekerrürden ibaret. Fenerbahçe’nin belki de en kötü sezonu ve Galatasaray’ın altın çağı. Daha yeni Real Mallorca'yı üstelik  deplasmanda 4-1 yendiğimiz sezon. Fenerbahçe lige havlu atmış, Avrupa’dan ve kupadan elenmiş, takım alt yapı sorumlusuna emanet edilmiş. Galatasaray’da ise güven en üst noktada. Yakıcı, yıkıcı ve hatta kırıcı. Okan Buruk “Fenerbahçe pota kurup oynasın”deme terbiyesizliği ve gafletinde. Diğerleri de 3 olur 5 olur demeçlerinde. Tüm maç gerçekten de çok büyük bir üstünlükle Galatasaray bastırır da bastırır ama gol bir türlü gelmez. Hani gelse gerçekten de 3 olur 5 olur ama o kilit açan gol bir türlü gelmez. Çok sevdiğim bir arkadaşın davetlisi olarak ben de maçı tüm izleyenlerin Fenerbahçeli olduğu karşı tarafta bir yerde izliyorum. Hop oturup hop kalkıyorum ama o gol gelmiyor bir türlü. Neyse serbest vuruş, Johnson’un gerinip topa vurması, baraja çarpan topun yön değiştirip, Taffarel’i yanıltması ve tüm stadın sessizliğe bürünmesi. Hem de ne sessizlik, ölüm sessizliği. Benim izlediğim yerde ise nasıl bir cümbüş, nasıl bir sarmaş dolaş durumları. İşin kötüsü maç sonrası beni vapur iskelesine bırakacak diye kornalı tur attırması idi. Bu travmatik durumun çok benzeri iste yeniden benim için ne acıdır ki yaşanmıştı.

Moralimin bozuk olmasının tek sebebi ise yalnızca kaybedilmiş olan maç değildi. Tabii ki yenilmiş olmamızdan sebep moralim bozuktu ama bir diğer sebep ise  ne umdum ne buldum durumundandı. Efendim biz maçı eşimle beraber Deniz Restoran diye bir balıkçıda balık ve rakı eşliğinde seyredecektik. Planlar ve kararlar bu yönde yapılmış ve dahi alınmıştı. Hatta öğle saatlerinde mekana ziyarette bulunulmuş ve yerlerimiz kontrol edilmişti. Bu duruma garson biraz şaşırmıştı ama olsun kötü bir noktadan seyredeceğimize varsın garson şaşırtalım demiştik. Sonrasında her şey çok hızlı gelişti. Bir alışveriş merkezinde eşimin arkadaşı ve hasta fenerbahçeli eşi ile karşılaştık. Laf lafı ister istemez açtı ve bizim program çarpıcı ve üzücü bir şekilde değişti. Rakı balık hayalimiz varken kendimizi dehşet kalabalık bir ortamda patlamış mısırla bira içerken bulduk. Bir de yenildik! Hasta fenerbahçeli eşinin garip çığlıkları hala kulaklarımda. Bu ruh durumundan kurtulmak ve İzmir’i hep güzel hatırlamak için eşim sazı eline aldı ve bir sonraki programı bizzat kendisi yaptı.

Programımız vapurun Karşıyaka’dan Alsancak için hareket etmesiyle başladı. Güneş neredeyse batmak üzereydi ve ılık bir bahar gününün tüm güzellik ve özellikleri çevremizi kuşatmıştı. Alsancak’a varış sonrasında kordona ayak basma  ve etrafı inceleme benim için bir sonraki etap oldu. Kordon boyu denize doğru genişletildi zaman İzmir’de yaşamıyor olmama rağmen çok üzülmüş ve bunu yapanlara çok kızmıştım. Hata etmişim. Alsancak çok ama çok güzeldi. Alabildiğine uzanan çimenler, ortasında tartan yürüyüş yolu. Deniz kenarında güneş batarken yürüyüş yapan insanlar. Bir tarafta deniz diğer tarafta Dario Moreno’nun şarkısında ki gibi her akşam votka, rakı ve şarap için insanların oluşturduğu birbirinden güzel restoranlar. Çimenlerin üstünde onlarca grup insan ve hepsinin ellerinde bira. Kimisi ise çiğdem çitliyor. Nasıl güzel bir manzara. Böylesi nezih ve liberal bir ortamı nasıl da özlemişim yıllarca. Ve İzmir nasıl da diğer şehirlere göre farklı, özel, bir o kadar yaşanası! Son olarak yurt dışında yaşarken böylesi ortamlarda bulunmuştum. İşte o an karar verdim artık İstanbul’da yaşamak istemediğime. Bulunduğum ortamdan yaşamak istediğim yerde bir anda belirginleşivermişti. Bir süre tartan pisti arşınladık, keyiflice sohbet ettik. 

Sonraki durağımız bir İtalyan Lokantasıydı. 1979’dan beri faaliyet gösteren Pizza Venedik. Sokak arasında, dışarıda nasıl da güzel yemek yedik anlatamam. Yediklerimiz oldukça lezzetliydi. Tamam pizzada ince hamuru tercih eden biri olarak ilk başta çok mutlu olmadım ama buna rağmen yediklerim çok lezzetliydi ya da içtiğim şarabı fazla kaçırmıştım. Şarap olarak Chianti yöresinden kırmızı bir şarabı tercih ettik ve tercihimizde hiç de yanılmadığımızı bizzat yaşadık. Bir de üstüne şımarıklık yapıp karaf istedik. Ilık bir havada, dinlenmiş ve havalanmış bir şarabı içmek, arka planda aryaları, napolitanları dinlemek ve birbirinden leziz yemekleri hem de yayıla yayıla, hem de sonunda masa toplaması ve bulaşık makinesine yerleştirmesi olmadan yemek, uzun zamandır ihtiyacımız olan ve nicedir unutmaya başladığımız bir romantizmdi. Sonrasında kendimizi İzmir sokaklarına vurduk. Orası burası dolaşıp durduk. Ben o akşam biraz çakır keyif olduğumdan gördüğüm her şeyi beğendim.

Gecenin sonunda sanki Rena Dallia tam da yanı başımda Gülbahar şarkısını söylüyor gibiydi. Parça bir hint parçası gibi başlar ama sonra birden oldukça tempolu bir girişle Türk-Yunan ortak yapımına döner. Benim çok sevdiğim ve fırsat buldukça dinlediğim ve türlü hayallere daldığım eski hem de çok eski bir muhteşem rembetikodur. İçim coşku ile dopdolu olarak bu şarkının dinlenebilecek en iyi yerin İzmir olduğu kişisel tespitimle içimdeki İstanbul’a veda ettim.

Bir sonraki yazımda ise İzmir’i bir parça daha övmeye devam edeceğim. Yalnızca ben sevdiğim için değil, fazlasıyla hak ettiği için.

19 Ocak 2012 Perşembe

Sense and simplicity - Muhtelif


Ne zamandır yazmıyordum. Yazamıyor değildim, yalnızca yazmıyordum. Zamanım vardı, aklımda bir kaç konu da vardı ama neden bilmem bir şekilde yazmadım. Belki aklımdaki konuların yazılacak kadar değerli olmamalarından ya da belki yalnızca tembellikten. Aslında biraz düşününce ki ben genelde düşünmeyi sevmem asıl yazmama sebebimin kendimde yarattığım sürekli yazma baskısından kurtulmaya çalışmak olduğunu anladım. Evet yazmayı çok seviyorum ve yine evet konu belli olmasa da yazmaya çabalamam hoşuma gidiyor ve yine ve yeniden evet zamanımın dar olduğu anlarda, boşluklarda bir kaç kelime dahi olsa yazsam oldukça keyifleniyorum ama  işte zaman zaman metal yorulması denen durumu fazlasıyla içselleştirip bir balonun patlaması gibi patlayıp, hiç yazı yazmadan ama sürekli yazmayı düşünerekten günlerimi geçirebiliyorum. Bazen en sevdiğim uğraş hayatımı aynı zamanda en çok kısıtlayan durum haline gelebiliyor. Beynim ya da bilincim, kalbimden aldığı kesin ve mutlak bir emirle, bana yazma konusunda emirler yağdırırken, bilinçaltım belki kılını bile kıpırdatmadan, beni bu emirler yağmurunda kılını bile kıpırdatmama durumuna sokabiliyor. Tabii olan yine bilinçli ben’e oluyor ve yazmak isterken yazamıyor ve dahası bunun ben de sıkıntı yaratmasına yalnızca seyirci kalıyorum. Aktiflikten pasifliğe kesin geçiş bu olsa gerek.

Bu belki de çok gereksiz yazmama konusundaki mazeretimi gösteren girişten sonra söz konusu dönemde neler yazmak isterdim onları sıralamak isterim. Hatta belki bir adım daha ileri giderek bir kaç satır yazsam çok daha mutlu olabilirim. Sanırım bilinçaltı’m ile bilinç’li tarafımın kapışması sonrasındaki kaçırdıklarımı bir nevi telafisi olacak bu yazı.

Öncelikle mutlak surette futbolun ilk ve son ve tek ordinaryüsü olarak kabul edilen Lefter’in artık aramızda olamayacak olması hakkında bir kaç kelam etmek isterdim. Onu seyretmemiş ama hakkında çok şey duymuş bir Galatasaraylısı olarak, günümüzün Fenerbahçe takımı oyuncularına bakıyor ve bir takımın nasıl bu kadar görüş değiştirmiş olabileceğine ya da fair play konusunda nasıl bu kadar körleşebileceğine şaşırıp kalıyorum. Alex’i bu arada ayrı tutmam gerekiyor.  Alex’e çok saygı duyuyor ve çok da beğeniyorum. Bizim takımda olmasını çok da isterdim. Varsın koşmasın hatta varsın oynamasın, Böylesi efendi, böylesi centilmen bir oyuncunun yalnızca varlığı bile Sabri ve benzeri oyuncuların olduğu bir ortamda bize yeter hatta artardı. Alex bulunduğu ortama değer katan bir futbolcu. Metin Oktay’lı bir Galatasaray’dan nasıl Sabri’li bir Galatasaray’a geçişi kabullenemiyorsam aynı şekilde Lefter’li bir Fenerbahçe’den günümüz Fenerbahçesine geçişi de kabullenemiyorum. Emre Belezoğlu’nun gözlerinde gördüğüm hırs, nefret ve sevgisizliği görmek beni kızdırmaktan çok üzüyor. Hem onun adına ve hem de bizler adına. Çok daha iyilerini hakkettiğimizi düşünüyorum. Daha güzel, çok daha efsanevi günler, takımlar, oyuncular olabilir ve bizler de onları çıplak gözle izleme şansına kavuşabilirdik. Lefter, maçların bir arada seyredildiği, futbolcuların maçlar sonrasında beraber yemek yedikleri ve maçı tartıştıkları, ezeli rekabet kadar ebedi dostlukların yaşandığı, bir anlamda bir görüşün ve anlayışın son temsilcilerindendi. Işıklar içinde uyusun!

Bir veda da Mr. No yani Rauf Denktaş için olmalı. Belki de ona Mr.Kıbrıs da desek hata olmazdı. Kıbrıs halkının babası artık aramızda değil. Annesiz geçen hayatında Kıbrıs’ı belki de hiç tanımadığı annesinin yerine koydu ve tüm sevgisini ve ilgisini ona verdi. Kaybettiği oğlunun acısını ve yasını hep kendini adadığı biricik adası için öteledi. İlk büyük başarısı Türk cemaatinin iki önemli ismi olan Faiz Kaymak ve Fazıl Küçük arasında ara buluculuk rolünü üslenmesiydi. Yazarlık, gazetecilik, fotoğrafçılık, öğretmenlik, tercümanlık, avukatlık, hatiplik, Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı, Cumhurbaşkanı Muavinliği, Türk Yönetim Başkanlığı, Devlet ve Meclis başkanlıkları, Cumhurbaşkanlığı ... Kıbrıs için hayatını adadı ve her kademede Kıbrıs için hizmette bulundu. Bence ama en büyük başarısı 1964’deki Londra Konferansı'nda Makarios tarafından “istenmeyen adam” ilan edilmesiydi. Bu ilan aslında onun Kıbrıs için neler yaptığının ve yapacağının ilanıydı ve bu ilana hep layık olarak yaşadı. Bu değerli mücadele adamı da Lefter gibi 87 yaşında hayata veda etti. Işıklar içinde uyusun!


Birazda evden haberler vereyim sizlere. Eşimin çalışmama konusundaki kararlılığı tüm hızıyla devam etmekte. Hayatımızda para harcama anlamında ise hiçbir değişiklik olmadı. Gelirler ise bildiğiniz üzere yarı yarıya azaldı. Endişeli miyim? Hayır çok daha kötü bir ruh halindeyim. Paniğim ve hayatımın bu bölümünde cesaretle titreyip bu korkumu çaktırmamaya çalışıyorum. Eşim ise hatırı sayılır bir rakamı hem de peşin olarak almanın haklı gururu içerisinde durumun tadını çıkarıyor. Ev ve içindeki ahali, ben bilmem kaç aylık maaşımı ev bütçesine soktum, daha ne yapayım hırçın, küstah, yüksek özgüvenli rahatlığı ile güzelim, birtanem, hazıra dağ dayanmaz değil mi ama sessiz, terbiyeli, uyumlu, cana yakın, sıcak, samimi ve dostane panik görüşünün kanlı bıçaklı kapışmasına tanıklık etmekte. Kazan'da hep dostluk oldu (Beşiktaş Çarşı içerisindeki Çarşı gurubunun genelde maç öncesinde toplandığı ve benim hayatımda ilk alkollü içeceği içtiğim Kazan isimli birahanenin girişinde yazan özlü söz. Neden bilmem birden bu aklıma geldi ve ben de sizi bundan mahrum etmeyeyim dedim). İki görüş arasındaki kapışma son derece uygar bir ortam içerisinde devam etmekte.Bir kere ben çok doğal olarak hiç direk konuya girmiyorum. Daha çok harcamalarımızın artık nasıl kontrol edilemez boyutlara geldiğini laf aralarında söylüyorum. Bir nevi direk çarpışmalar girebilecek güce sahip olmayanların uyguladığı vur kaç yani gerilla taktiğini tercih ediyorum. Hayatın pahalılığı hakkında konferanslar veriyorum. O ise getirdiği büyük miktardaki parayı acaba nasıl değerlendirsek edebiyatını giriyor. Hayatın stres ve yükünü tek başıma karşılıyor olmamdan sebep artan omuz, sırt ve bel ağrılarımı gündeme getiriyorum. O ise daha çok ya geçmiş olsun dileklerinde bulunuyor ya da oğlumu artık daha az kucağıma almam gerektiğini söylüyor. Ben ülkede ve dünyada büyümenin bittiğini, daralan ekonominin yarattığı etkilerin bizim haneye kolay kolay teğet geçemeyeceğini söylüyorum, o sanki beni duymamış gibi Christmas’da Hamburg ne de güzel olur, bir Hollanda yapma zamanı gelmedi mi cevaplarını yapıştırıyor.

Farklı şeyler konuşup, farklı cevaplar verip, farklı şeylere gülüyoruz. Bu gırgır dönemde genel de bol bol da şarap tüketilmekte. Genelde o tadında bırakıp çakır keyif olarak yatarken ben muşmula olmuş bir şekilde yatıyorum. Geçenlerde hele bugüne kadar yalnızca zap yaparken tesadüf eseri ya da kazara geçilebilen bir televizyon kanalında, çok doğal olarak daha önce hiç izlemediğimiz bir diziyi, üstelik içerik olarak hem de hiç bize uymayan bir diziyi (köy, ağalık, sömürü, abartı, iç kapama, daralma,drama, ağlak...)sonuna kadar seyrettik. Hiç keyif almadık ama seyrettik. Neden mi? Bilmiyorum. Muhtemelen eşim de bilmiyordur. Üstelik bir yandan diziyi eleştirdik, bol bol güldük, eğlendiğimizi bile söyleyebilirim. Ey bütün kötülüklerin anası olan büyük alkol, sen nelere kadirsin ... 

Bu arada Gülse Birsel’in yeni dizisini de çok beğendik. Hem de pek çok beğendik. Bizim Yenge’nin ani yayından kaldırılışının haklı üzüntü ve kederini  üzerimizden atmaya çalıştığımız bu sıkıntılı dönemimizde bu dizi bize ilaç gibi geldi. Hele Laz Dursun karakterinin tekrar bizlerle beraber olması sevincimizi ve mutluluğumuzu taçlandıran bir etken oldu (Ofisum Tirabzondadur ama İzmirde de olabilur yok orada da değulsa eğer en kötü ihtumalle İstanbuldadur... Garanti). Başta Gülse Birsel olmak üzere tüm ekipten Allah razı olsun!

Bu arada gelirlerin azalması ve harcamaların aynı kalması yetmiyormuş gibi ev sahibemiz kirayı da arttırdı. Geçen sene ekonomi demiş, kriz demiş, teğet demiş, birlik, beraberlik demiş ve kirayı aynı tutmayı başarmıştık. Bu sene ise kendisi tefe dedi tüfe dedi ve kirayı bir anda hem de geçen seneki olmayan artışı da içine alacak şekilde arttırdı. Abarttı. Biz de zaman kaybetmeden hemen hem kem dedik ve hem de küm dedik ama olmadı. Gömme dolapların ilk icatları sırasında ev sahibemiz tarafından yaptırılan dolaplarımızın artık piyasa da bulunmayan mekanizmaları da bu kadar seneden sonra belki de çok haklı olarak benden bu kadar, artık bu git gel işinde yokum, emekliye ayrılıyorum dedi. 

Mekanizmadır canım ne var demeyin, ateş pahası. Marangozla pazarlıklarımız halen devam etmekte. Değişik stratejilerle rakamı azaltmak için yoğun çalışmalarım devam etmekte. Tüm bunlara bir de salonun tüm aydınlanmasından sorumlu olan lambaderin bozulmasını ekleyin. Paşa paşa tüm işleri bırakıp önce lambader tamiri için sonrasında da yeni bir lambader için koşuşturup durduk. Lambader değip de sakın ha geçmeyin. Lambader var lambader var. Yeni aldığımız lambader salona ışık saçsın diye paraları resmen saçtık. Mekanizmanın ve lambaderin aynı anda bozulmaları ve kiranın arttırılması beni biraz üzdü ama öldürmedi. Öldürmeyen güçlendirir felsefesinden hareketle güçlendiğimi bile düşünüyorum. Buna rağmen uzun zamandır almayı planladığım halıyı almayı biraz daha erteledim ama birgün alacağım. Bir gün evet bir gün güneş batarken elimde kırmızı bir halı ile eve gelip mevcut halıya hoşçakal diyeceğim.

Tüm bunlar yaşanırken çok güzel şeyler de olmakta. Eşim zamanının bir kısmını evine adadı ve fazlalık neyimiz var neyimiz yok ya atmaya ya da ihtiyacı olan kişilere vermeye başladı. Meğer evimiz ne kadar da büyükmüş ve yine meğer biz ne çöpçüymüşüz. Atılan şeylerin ne olduğunu bile sormadım çünkü şimdiye kadar aradığım ve bulamadığım tek bir şey dahi olmadı. İnsanın evde koşası geliyor o kadar yer açıldı. Atılan ya da farklı bir düşünce ile gereksiz yere evde tutulan eşyaların miktarın siz düşünün artık. Hala yapılacak yerler varmış ama şu an için eşimin bu işte çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Tüm gücümle destekledim ve hatta motive dahi ettim. 

Evimiz için belirlediğimiz daha doğrusu esinlendiğimiz (hatta çaldığımız bile olabilir) motto, Philips’in mottosu oldu: Sense and simplicity. Basit ve yalın bir ev için eşim kolları sıvadı. Kimse artık tutamaz onu. Ben bile. Ok yaydan çıktı bir kere, sonumuz hayır olur İnşallah.

Ne zamandır yazmıyordum. Şimdi ise durmak istemiyorum. Tekrar aktif olmak çok keyifli. Yazmadığım dönemlerle ilgili bir kaç kelime etmiş olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum. Hafta ortasındayız ve bu akşam briç kursum var. Yollar açılmış. Bir yazı daha yazmışım. Biraz sonra da öğle yemeği yemeğe gideceğim. İşler çok da yoğun sayılmaz. Bugün keyifliyim ve günün tadını çıkaracağım. Size tavsiyem hayata bir kez geldiğimizi ve en iyi şekilde tadını çıkarmamız gerektiğini unutmamanız. Basit yaşayın ve çok fazla şeyi kendinize dert etmeyin.

Keyifli, mutlu, huzurlu, sağlıklı ve bol kazançlı günler dileklerimle ...

16 Aralık 2010 Perşembe

Bu bir veda yazısıdır ... Elveda Ali Sami Yen... Elveda “ Cehenneme hoşgeldiniz” ...

11 Aralık 2010 tarihinde Galatasaray, Ali Sami Yen Stadyumu’nda (ASYS) son lig maçına çıktı. Şampiyonluk şansını gerek kafamızda, gerek sahip olduğumuz bu yönetimle ve gerekse ruhsal olarak çoktan kaybetmiş olduğumuzdan sportif açıdan maç pek de umurumda değildi. Buna karşılık bu maçı özel kılan başka bir sebep vardı: Bu maç evimizde, mabedimizde, ASYS’de oynayacağımız son lig maçı olma özelliğini taşıyordu. Yapılacak organizasyonu, bu şanlı stadın vedasını merak ediyor ve seyretmek istiyordum.

Maçı kaybettik ve inanın maçı kaybettik diye hiç üzülmedim. Sportif karşılaşmalarda her sonuç alınabilir, zaten bu tür karşılaşmaları keyifli kılan da bu belirsizlik futbol deyimi ile topun yuvarlak olmasıdır. 10- 0 yenebilir ya da 5-0 yenebilirdik ve tabi ki yenmemize sevinebilir ve yenilmemize üzülebilirdik ama tüm bunlar bu maç için geçerli olamazdı.Ama maç bitiminde kahroldum. Oynanan maç bu stattaki son maçımızdı ve bu tarihi anlarla dopdolu stat en azından bir vedayı hakkediyordu. Veda olmadı. Kullanılıp atılmış bir mendil gibi terk edildi. Bunca zaferlere, unutulmaz anlara ev sahipliği yapan bir stadın sonu böyle olmamalıydı.Kahroldum çünkü öğrendiğim, gördüğüm, yaşadığım kültür ve gelenekler buna izin vermezdi. Galatasaray’da şampiyonluk kaybedilebilir hatta küme bile düşülebilirdi ama kültür ve geleneklerden taviz verilmezdi ama üzülerek ifade etmeliyim ki bu sene birçok olayda olduğu üzere bir kere daha bu taviz verildi.

Bu tavizi başta Galatasaray Yönetimi verdi ama takımı ucuz, sıradan ve işe yaramaz futbolcularla doldurdukları için değil Galatasaraylılığı hiç anlamadıkları için. Bu yönetime sabreden kurul üyeleri verdiler sözde gelenekler arkasına sığındıklarından. Ruhsuz futbolcuların son resitalleri için ise söylenecek aslında hiç bir şey yok. Kaleci yok, forvet yok, orta saha zaten yok. Baştan zaten ne Sabri olmalıydı bu takımda (oynadığı başarılı futbola rağmen), ne Gökhan Zan, ne Ayhan, ne de Servet. Ne Ali Turan gelebilmeliydi bu takıma ne de Barış. Bu takıma zaten Galatasaray’ı ASYS’de yenebilmeyi sıradanlaştıran futbolcular hiç gelmemeliydi ama geldiler. Ne acı ki bu yönetime ve bu futbolculara denk geldi bu ayrılık. ASYS başarılarla dolu bunca sene sonra, son yıllardaki kadar bir kahır görmemişti herhalde, belki de iyi bile olmuştur artık yıkılacak olması.

1905 yılında, 19 yaşındaki bir Galatasaray Lisesi 11.sınıf öğrencisi, Sultaniye’den mezun olmasına bile 1 sene varken, bir bir spor kulübü kurmaya karar verir ve arkadaşlarıyla bunu gerçekleştirir. Artık kurmuş olduğu kulübün bir numaralı kurucu üyesidir. Kulübün ismi ise okuduğu okulun ismidir: Galatasaray Spor Kulübü. Kurmuş olduğu kulüpte 1905-1918 arasında 13 yıl, 1925'te 1 yıl olmak üzere iki dönemde 14 yıl başkan olarak hizmet vermiş, Türkiye' de ki ilk spor müzesi olan Galatasaray Müzesi' ni 1910 yılında ve sonrasında Türkiye İdman Cemiyetleri Örgütü' nü kurmuş bir spor adamı, bir vizyonerdir o. 1924 Paris Olimpiyatlarına katılan Türk kafilesinin başkanlık etmiş ardından 1926-1931 yılları arasında Türkiye Milli Olimpiyat komitesinin başkanı olarak görev yapmış bir spor aşığı, bir görev adamıdır o. Milli Takımın Romanya ile yaptığı ilk maçta, ilk teknik adam olarak takımın başında yine o vardı. Türk Milli Takımın ilk teknik direktörü olma şerefine erişmiş bir usta, bir liderdir o. O Ali Sami Yen’di. Işıklar içinde yat Ali Sami Abi.

1940'ta Taksim Stadı'nın yıkılması üzerine, sahasız kalan Beyoğlu semti kulüpleri için bugünkü stadın bulunduğu arazi Galatasaray Spor Kulübü'ne kiralandı. 1943'te başlanan stat yapımı 1964’lere kadar sürdü. Resmî açılışı 20 Aralık 1964' te Türkiye-Bulgaristan karşılaşması ile yapılan stada bir büyük ustanın, böylesi büyük bir vizyonerin ismi verildi ve çok kısa bir sürede bizim mabedimiz başka takımların cehennemi oldu.

ASYS birçok özelliği ile uluslararası standartların gerisinde kalsa da yönetimiyle, oyuncularıyla, taraftarıyla dünyanın en ünlü stadyumlarından birisi oldu.ASYS özellikle son yıllarda Avrupa Kupası maçlarındaki inanılmaz atmosferinden ötürü dünya çapında efsanevi bir konuma kavuştu. Taraftarlar ve futbol tutkunları arasında daha çok 'Cehennem' olarak bilinen 25.650 koltuk kapasiteli stadyum Galatasaray ve Avrupalı rakipleri arasında gerçekleşen sayısız unutulmaz karşılaşmaya ev sahipliği yaptı. Bugün birçok ulusal medya kuruluşu ve spor yazarı tarafından Ali Sami Yen, dünyanın en etkili stadyumlardan birisi olarak kabul edilmektedir. Stad dünyanın her yerinde Welcome to hell Ali Sami Yen olarak yani Ali Sami Yen Cehennemine hoşgeldiniz olarak tanınmaktadır.

Galatasaray bu statta Avrupa'nın birçok ünlü kulübünü yendi. Bunlar arasında Real Madrid, AC Milan, FC Barcelona, Manchester United, Juventus, Liverpool, Bologna, SS Lazio, Leeds United, R. Mallorca, Paris Saint Germain, Glasgow Rangers, Olympiakos, Bordeaux, AS Monaco, Athletic Bilbao, Deportivo de La Coruña ve PSV Eindhoven gibi Avrupa'nın üst düzey kulüpleri bulunmaktadır.

İtalyan futbolunun en önemli isimlerinden Paolo Maldini, Galatasarayla Milan forması ile karşı karşıya geldikleri maç sonrasında “bana kimse bu stadyumda otuz bin kişi olduğuna inandıramaz”demişti. Galler futbolunun en büyük temsilcilerinden Ryan Giggs’de ASYS’de Galatasaray’a karşı oynadıkları ve Cehenneme hoşgeldiniz yazan pankartı gördüğü maçı unutamadığını ve ölene kadar da unutamayacağını söylemişti. İngiliz medya kuruluşu Setanta, Galatasaray'ın stadı Ali Sami Yen'i, Avrupa'da en iyi atmosfere sahip dördüncü stat seçmişti.

Bugün benzer bir durum İspanya’nın Mestalla, Bernabeu, Nou Camp Statları için olsa yine bu şekilde bir terk mi yaşanırdı? Never Walk Alone diye şarkılar söyleyen Liverpool taraftarları ve yönetimi Anfield stadyumundan yine bu şekilde ruhsuz mu ayrılırlardı? Fransızlar Marsilya’daki Velodrome stadını yine böyle sessiz ve utanç içinde mi yıkıp yerine iş merkezi yaparlardı? Hayır ne Almanya’da Dortmund’un Signal Iduna Park stadı bunu hak ederdi, ne Roma’daki Olimpiyat Stadı ne de Celtic Park. Hiçbiri hak etmezdi bu tür bir sonu. Ali Samiyenimiz ise hiç ama hiç hak etmezdi, hiç yakışmadı böyle bir son. Böylesi bir veda yukarıdaki statların herhangi birinde dahi olsa ağlatırdı bizleri üstelik duygusal bir millet olmamızdan sebep değil.


İsviçre'de ki ilk maç, 1-0 Neuchatel Xamax’ın üstünlüğüyle aheste aheste devam ederken sahaya giren terör örgütü sempatizanları yüzünden oyun durmuş ve Galatasaray konsantrasyonunu kaybetmişti. Sonrasında belki de sırf bu ara yüzünden 2 gol daha yemiştik. Bir sonraki rövanş maçı memleket meselesine dönmüştü. Tarih 9 kasım 1988’di. Bahardan kalma bir gün yaşanmaktaydı İstanbul’da. Benim ASYS aşık olduğum tarihti bu tarih. Galatasaray Lisesi 10.sınıf öğrencisiydim. O gün birçok arkadaş sınıfı kırmaya ve maça gitmeye karar verdik. Maç biletlerimiz yoktu, erken gitmeli ve sıraya girmeliydik. Şansımız varsa maça girebilirdik. Önce kahvaltı ettik sonrada sabahın saat 7’lerinde sıraya girdik. Saatlerce bekledik. Hiç sıkılmadık. Endişemiz de yoktu, önce stada girecek sonra da İsviçrelileri yenecektik.İlerleyen saatlerde karışıklıklar oldu, başka bir kaynak sıra oluştu. Saatlerce beklediğimiz sıra polis tarafından sonradan oluşturulan haksız sıra zannedildi. Polise ilk kafa tutuşum ve copun tadını ilk bakışım eş zamanlı oldu. Nasıl da canım yanmıştı. Çil yavrusu gibi dağıtılmıştık. Dünyamız yıkıldı derken bizle bekleyen, tecrübeli iyi yer tutan bir kaç kişinin acıması sonucunda sıraya yeniden dahil edildik ve bu şekilde içeri girebildik.

Bizler çok şanslı bir azınlıktık. Bizler bu efsanevi stadın efsane olmasına tanıklık eden bir topluluktuk, bizler Türk futbol tarihine damgasını vurmuş bir maçı izleyen kişilerdik, bizler takımımız Neuchatel'e futbol dersi, terör örgütüne de ayar verdiği karşılaşmada takımımızın yanında yer alan şanslılardık, bizler tarih yazılırken orada olan Galatasaraylılardık.

Formamız değişmiş beyaz üstüne kırmızı şeritli olmuştu. Maçı Uğur Tütüneker'in 2, Tanju Çolak'ın 3 golüyle 5-0 kazandık. Teknik direktörümüz Mustafa Denizli maçı 5-0 kazanacağımızı iddia edince basın onu ciddiye almamış, hayal demişti. Olmaz denileni, yapılamaz denileni, Galatasaray yapmış; Neuchatel'i elemişti. O dönem ismi şampiyon kulüpler kupası olan kupada çeyrek finale çıkmıştı. O maç sonrasında Büyük Mustafa, Mustafa Denizli olmuştu. UEFA ve Süper kupa finalleri de dahil olmak üzere, Türk futbol tarihinin gurur maçlarından birisi belki de birincisi olan bir maçtı. O maç bir devrimdi, Galatasaraylıların tek bir vücut olduğu birkaç saatti. Ben o maçtaydım, oradaydım. Tüm olanlara tanıklık ettim, tüm olanların bir parçası oldum. Bugün yalnızca o maç hatırına diyorum ki ASYS’a böyle bir son hiç ama hiç yakışmadı.

11 Kasım 2010 Perşembe

Bundan iyisi Şam’da kayısı ...

Benim Galatasaray’ın Sabri’lere değil, Metin Oktay’lara ihtiyacı var yazımdan iki gün sonra spor gazetelerinde Galatasaray yönetiminin, Arda Turan'dan sonra Sabri Sarıoğlu ile de sözleşmesini uzatma kararı aldığı haberleri çıktı. 2012 yılına kadar sözleşmesi bulunan hazret ile sarı-kırmızılı yönetimin önümüzdeki günlerde masaya oturması, sözleşmesini 2014 yılına kadar uzatması bekleniyormuş.

Bu haber ile nasıl yıkıldığımı anlatamam. Kişisel fikrim iyi futbolcu bile olsa kendisinin bize yakışmadığı yönünde. Renkleri çok seviyor olabilir ve belki de tüm bu bana garip ve itici gelen hareketleri bu aşırı sevgisinden ve hırsından da kaynaklanabilir ama Galatasaray’ın kaptanlarından birinin bu tarz hareketleri kabul edilemez. Benzer şekilde Ayhan’ın da görünüşü, tarzı, oldukça itici. Kaptana dahası Galatasaray kaptanına yakışmayacak şekilde. Umarım o da yakında jübilesini yapar da çekilir sahalardan.

Sabri konusunda sevindiğim bir gelişme ise bu sabah oldu.  Bu yazının nedeni de zaten bu sevincimi paylaşmak istemem. Bugünkü sayfalarda mutluluk verici bir haber vardı: “Juventus, uzun süredir takip ettiği Sabri'yi transfer etmek için tüm şartları zorlamaya başladı. İtalyan ekibinin Ajax'ta forma giyen Emanuelson'un yerine Sabri'ye tercih ettiği iddia edilirken, 5,5 milyon euro bonservis bedeli ödemeye de hazır olduğu bildirildi. Bu arada İtalyan ekiplerinden Fiorentina ile Fransız Bordeaux'nun da devre arasında G.Saray'ın kapısını Sabri için çalacağı iddia edildi”.

Hem Sabri gidecek gibi ve hem de Galatasaray onun gidişinden para kazanacak. Ne diyebilirim ki bundan iyisi Şam’da kayısı ...

5 Kasım 2010 Cuma

Galatasaray'ın Sabri’lere değil Metin Oktay’lara ihtiyacı var ...

Ben Galatasaray klubünün kurulduğu liseden mezun koyu ama fanatik olmayan bir Galatasaray taraftarıyım. Fenerbahçeli ve Beşiktaşlı dostlarla, yenilgilerin ve zaferlerin şakalarını yapan dahası bu şakaların keyfini sürebilen bir insanım. Büyük takımlar ancak birbirleri olduğu sürece büyüktürler. Ezeli rekabet ama ebedi dostluk kavramı bir günde oluşmamıştır, yıllar içinde, karşılıklı başarı ve zaferlerle oluşmuş bir motta’dır.

Galatasaray büyük bir takımdır. Arkasında 500 seneyi aşkın bir kültür, bir düşünce, bir vizyoner bakış vardır. Arkasında ilkokuldan, üniversiteye, lisesinden yüksek lisans programlarına dev bir eğitim kurumu vardır. Ruh vardır, saygı, sevgi vardır. Hürmet vardır, anlayış vardır, gurur vardır. Nezaket, adap vardır. İşte bu noktada Sabri’nin ne kadar iyi oynarsa oynasın, gönül verdiğim takıma yakışmadığını ve onun hareketlerinden utanç duyduğumu belirtmek isterim.

Son Fenerbahçe maçında çektirmiş olduğu üçlük utancımı iyice perçinlemiştir. Bir büyük takımın oyuncusuna asla yakışmayacak bir sığlıktı sahanın ortasında yaptığı. Düşünmeden belki de yapmış olduğu eylem, alenen karşı tarafı göklere çıkarmaktı. Bir Galatasaray taraftarı olarak benim için utanç verici bir bir sahne oldu. Yıllardır yenemediğimiz, her gidişimizde başımız önümüzde geri döndüğümüz ve dahası sonrası günlerde Fenerbahçeli dostların her türlü şakasını sineye çektiğimiz (ve tabi ki bu şakalara güldüğümüz ve eğlendiğimiz – futbol eğlence tadında olmalıdır ama asla bir arena tadında değil) bir takımla berabere kaldık diye hoplayıp zıplamak, üçlü çektirmek ezikliğin ilanıydı. Üstelik ki Sabri takımın kaptanlarından biri, takımın dinamosu, hırs küpü. Onun hiç yapmaması gerekirken, aslında onun yapmasınına hiç şaşılmaması, bana göre takımda olmaması için yeter ve artar sebeptir.

Ankaragücü maçındaki performansı ve sonrasında ki Antalya maçında ki çabası arasında ki fark ve GSTV'ye yaptığı çarpıcı!!! açıklamalarda başka ayrı bir konu. Hazret, büyük oyuncu, takımın kaptanı, "Rijkaard'ın gitmesiyle ortaya atılan sabote ettiler' iddiaları çok rahatsızlık verici. G.Saraylı oyuncular karakterlidir, böyle şey yapmaz" demiş. Takımın içinde değilim ve umarım ki doğruyu söylüyordur ama bu beyanatın kendisi bile hoş değil ve gereksiz.

Umarım Sabri başarılı futbolunu daha da geliştirir, çok büyük takımlarda oynar. Bu sene sonunda başka bir takıma transfer olması Galatasaray için en büyük isteğim. Sonrasında da umarım hep uzak olur bu camiadan ... Bizim Sabri’lere değil Metin Oktay’lara ihtiyacımız var ... Bu vesile ile de büyük kaptan Metin Oktay'ı rahmet ile anar, onu çok özlediğimizi özellikle belirtmek isterim.