Bu Blogda Ara

31 Ekim 2012 Çarşamba

Mekan farklı, hava farklı, mesai ise tam gaz yine aynı


Geçen sene Şubat ayının sonlarına doğru Evliya Çelebi tadında bir Şubat - Seyahatlerim, ailem ve ben 1 ve 2 isimlerinde iki adet yazı kaleme almıştım. Okumuş olanlar hatırlayacaklardır hani Şubat ayında leyleği havada görmem ve sanki başka aylar yokmuş gibi bu kısacık ay için planlanan iki yurt dışı ve bir de yurt içi seyahatimden bahsetmiş olduğum yazılar. Hani yemeksiz, uykusuz yani bensiz kalan eşimin migreninin tutmasından bahsettiğim yazı. Hala hatırlayamamış olanlar için hani kendi zangocumu yanıma almayı unuttuğum iş geziden bahsettiğim yazım. Herkesin muhtemelen siyah takım elbiseleri ile boy göstereceği bir yemekte bir kot, yuvarlak yaka merserize bir beyaz kazak ve üzerine önü fermuarlı bir spor bir ceket ile katılma riskimi anlattığım çaresizliğim ve farklı olmanın dayanılmaz cazibesine kapılmak üzereyken eşimin beni her zamanki gibi kurtarması. Hala hatırlamamış olanlar yukarıdaki linkten ilgili yazıya ulaşabilirler.

Gelin o yazıma ve o günlere geri dönelim ve bir kaç paragraf söz konusu yazımdan alıntı ile bu yazımıza başlayalım.

“Akşam yemeği yine çok güzeldi. Ne kadar yediğimi bilemiyorum ama gün içinde vermiş olduğum tüm gr’ları kilo olarak geri alacak kadar yemiş olmalıyım. Masamız ise tam bir protokol masasıydı. Duyan gelmiş. Hani zorlasak şirket yönetim toplantısını bizim masada yapar. Benim patron da bizimleydi. Bir ara içtiğim şarapların da etkisiyle yorulduğumu, odama dönüp uzanacağımı ve keyifle Yalan Dünya’yı izleyeceğimi söyledim. Alkol işte tüm kötülüklerin hem anası, hem babası. Benim patron sen misin bunu söyleyen tavrıyla hadi yiyorsa yap bunu da görelim tadında seni mutlaka karaoke şarkı yarışmasında görmek istiyorum dedi. Aksi takdirde şirketin sahibi ile odama gelip şirket aktivitesine katılmadığımı bizzat ona ispat edecekmiş. İşte biz kendisiyle bu kadar muhabbet içerisindeyiz. Beni nasıl sever, nasıl sever, gözleriniz yaşarır. Uykuluyum, yorgunum dedikçe motivasyon dedi, takım çalışması dedi, şirket kültürü dedi.

Beni bu kadar zamandır tanıyorsunuz. Eşime karşı nasıl her defasında dik durduğumu en iyi sizler biliyorsunuz. Ben bir şeye karar verdim mi kolay dönmem. Kararlılık düzeyim üst düzeydir. Hemencecik odama döndüm. Televizyonu açıp, mini-bardan da bir bira kapıp dizimi seyretmeye başladım. Bu sefer ki bölüm yıkılıyordu. Hele ki inşaat işçilerine bayıldım. Nasıl gülüyorum, keyfim nasıl yerinde anlatamam. Sonra eşimin işten ayrılması geldi önce aklıma. Gülmem dondu suratımda. Espriler duyulmaz olmaya başladılar. Bir an da evde benden yemek bekleyen eşim ve çocuğum gözümün önüne geldi. Hafifçe doğruldum yataktan. Bira ısındı mı neydi artık tadı güzel gelmemeye başlamıştı. Hayat yalnız benim hayatım değildi artık. Dizinin reklama girmesini bekledim ve yarışmanın yapılacağı yere doğru yola çıktım.

İlk önce patronun yanına gidip varlığımı kendisine gösterdim. Sonra da bara yönelip başka bir biraya bir şans daha verdim. Şansını iyi değerlendiren bira kısa sürede son buldu. Karaoke’leri oldum olası sevmemişimdir. Seni belirli bir kalıba sokmaya çalışır. Bağıra bağıra ve istediğin tempoda şarkı söylemene izin vermeyen bir modern çağ eğlencesidir. Genelde de bu çarka uyamayan kişiler bayılırlar bunu kullanmaya. Ya kendilerini bilmediklerinden ya da kendileriyle fazlasıyla barışık olduklarından.

Yarışma haftalar öncesinde şirkette duyuruldu. Gruplar kuranlar mı desem, buluşup çalışanlar mı desem ya da peruk ya da giysiler bulup olaya bir gösteri boyutu katanlar mı... Bizim şirket karaokeye çok ama çok önem verdi. Patronun görebileceği bir noktada şarkı söyleyenlere gülmeye başladım. Yalancı Dünya kadar komik değildi ama daha bir gerçekti . Bu arada bizim ekipten bir arkadaş yanıma gelip ekip olarak biz de katılalım mı diye sordu. Alkol dedim ya yine diyorum. Patrona sor, o varsa ben de varım dedim. Patron da ben olursam olacağını söylemiş. Yumurta-tavuk olayı anlayacağınız. Sen misin beni odamdan ve Yalancı Dünya’dan eden dedim ve blöfünü gördüm. Grubun ismini patronun ismi ve saz arkadaşları diye kaydettirdim ki o sahneye çıkmazsa ben de hiç çıkmayayım. Neyse efendim şarkı seçimi bana bırakıldı. Ben de şimdi bu platformda söylemekten imtina ettiğim bir şarkıyı seçtim.

Patron adını okunmasıyla sahneye çıktı. Tabii arkasından ben ve benim tüm ekip. Bir ara size güveniyorum çocuklar diyeceğini ve sahneden ineceğini sandım ama yapmadı. Delikanlı adamdır benim patron. Söylediğinin arkasındadır her zaman. Zaten bu nedenle odama gerçekten de gelebileceklerini düşünüp, korkmuş, ürkmüş ve geceye katılmaya karar vermiştim. Yalnız gülmek için bile bunu yapabilirdi bana. Normalde 5’er kişilik takımlar yarışıyorken biz sahnede 10 kişiydik. On adet alkollü erkek.

Şarkının sona ermesi ile etraf alkıştan yıkıldı. Tekrar mı isteyenler mi, imza almaya çalışanlar mı, resim çektirmeler mi görmeniz gerekiyordu. Jüri puanları açıkladığında zirveye yerleştiğimizi biliyorduk. Dokuz veren jüri üyesi neden tam not vermedi diye uzun süre yuhalandı. Neyse ki bizler seyirciyi teskin etmeyi başardık. Yarışma sonucunda birinci olduk ve madalyalarımız podyumda çılgınca alkışlar arasında takıldı. Ödülümüzde vardı tabii: Antalya’da çift kişilik hafta sonu konaklaması”.

İşte biz daha o zamanlardan geçen hafta gittiğimiz tatile hak kazanmış olduk. Bayram tatili bile olduğunu fark etmeden ve büyük çok büyük hata ederekten rezervasyonumuzu geçen hafta için taaa belki de geçtiğimiz Mart aylarından yaptırdık. Eğer bayram tatili münasebetiyle tüm yurt içi ve yurt dışı ahalisinin bizim otele toplanacağını bilseydik rezervasyonumuzu ya bir hafta öncesine ya da bir hafta sonrasına yapardık. Hem böylelikle de hem boş İstanbul’un doyasıya tadını çıkarırdık ve hem de medeni sınırlar içerisinde ve keyifle otelde yemeklerimizi  yerdik. Söz konusu yemek olayını bir sonraki yazıya bırakıyorum zira bu konuda çok doluyum. Tesis bence içinde bulunduğumuz aya göre ya da en azından benim beklentilerime göre çok ama çok doluydu. Daha boş olmasını fazlasıyla tercih ederdim.

İş toplantılarının gerçekleştiği odalar genelde neden bilmem hep soğuktur. Ben çabuk üşüyen bir insanımdır ve genelde o toplantılarda hırka ile otururum. Yazın ortasında bile toplantı olsa ben hırkamla toplantıya katılır görmek kimseyi yadırgatmaz. Böylesi toplantılarda kimisi gömlek ile kimisi ise gömlek üstü hırka ya da ceket ile boy gösterir. Yani insanlar arasındaki fark hepsi hepsi bir ceket ya da bir hırka kadardır. Gittiğimiz oteldeki bu fark ise sınırsızdı. Ben üşüme düzeyi birbirinden farklı bu kadar insanı bir arada görmemiştim. Bir grup çılgın vardı ki denize ve havuza giriyorlardı. Dahası girmekle kalmıyor bulutlu ve bana göre soğuk diyebileceğim bir havada tesislerde mayo üzeri havlu ile dolaşıyorlardı. Derileri bir önceki grup kadar kalın olmayan başka bir grup tshirt ve şort ile fink atıyor, yine başka bir grup uzun kollu giysileri tercih ediyorlardı ki bizim aile bu gruba girmekteydi. Başka çok kolay anlayış gösterebileceğim bir grubun üzerlerinde ise hırka ve hatta kimilerinde mont varken dolaşmayı uygun görüyorlardı. Anlayacağınız aynı şartlar altında çıplak vücutlarla, mont giyenler  tesiste hep beraber bir aradaydık. Para verdik sonuna kadar her şeyden yararlanacağız diyen görüş ile , ben yalnızca temiz hava alıp, farklı bir ortamda bulunacağım farklı görüşlerinin çarpışması gibiydi yaşanan.   

Biz kendi adımıza ne havuza ne de denize girdik. Belki bir yarım gün girmek için uygun bir hava oldu olmasına ve hatta ne yalan söyleyeyim benim de denize girmek aklımdan geçti geçmesine ama sonra oğlum da peşimden girer (bu konuda ona hayır kesinlikle demezdim zira girmesi hoşuma bile giderdi) ve sonra hasta olur ise eşimin dilinden kurtulamam diye düşüncelerimi sırlarla dolu bilinçaltıma doğru iteledim durdum. Hava çok temizdi. Tesis çam ağaçları arasında kurulduğundan misler gibi tertemiz bir havası vardı. Kitabımı bile sürekli balkonda okuyaraktan İstanbul’da artık kolay bulunmayan temiz havayı mümkün olduğunca ciğerlerime çektim durdum tatil süresince. Odamızın da son derece şık olduğunu ve oldukça memnun kaldığımızı da söylemeden geçemeyeceğim. Bu vesile ile tatil süresince hem firmamla sürekli gurur duydum ve hem de bu gururumu eşimin başına kattım durdum. Tesisisin için de mini bir zoo bile vardı. Hayvanları ziyaret edip durduk sürekli. Bu tip tesislerin olmazsa olmazı mini çocuk klübü ve akşamları mini diskosu oğlumun ve bizim en büyük zamanlarımızı geçirdiğimiz yerler olmaya devam ettiler.

Anlayacağınız aslında İstanbul ile tatil arasında değişen hava dışında çok şey yoktu. Yer farklı, hava farklıydı ama oğlumuz peşinden mesaimiz gün boyu devam etti. Umarım hep de etmeye devam eder. Daha nice mesailere içten dileklerimle ...

23 Ekim 2012 Salı

Sıradan bir filmin ardından sıradan olmayan düşünceler...

 Geçen akşam bizim evde küçük bir mucize yaşandı. Saat 19:00 cıvarlarında oğlum benim uykum geldi, ben yatıyorum dedi ve demekle kalmayıp şaşkın bakışlarımıza dahi aldırış etmeden ve bizden bir cevap bile beklemeden odasına doğru yürümeye başladı. Şaşkınlığımızı kısa sürede üzerinden atan ilk ben oldum ve onun peşinden koşarak önce dişlerini fırçalamasını, sonra pijamalarını giymesini ve son olarak da çişini yapmasını sağlayıp, erkenden yatağına yatırdım. Gerçekten de yattıktan kısa bir süre sonra uyumaya başladı. Tüm günün aralık vermeden koşuşturmacası güne gün doğmadan başlayanlarda işte bazen böyle ani uyku getirici olabiliyor. Oğlum uyumasına uyumuştu da eşim ve ben şaşkındık. Bu saatte (7:30 bile daha olmamıştı) baş başa ne yapacağımızı bilemez haldeydik. Birbiri ardına birbirimize teklifler yapmaya başladık: Kanasta oynayalım, hayır hayır balayı kingi, yok yok en iyisi bezik oynayalım. Film seyredelim, biriktirip izleyemediğimiz dizileri seyredelim, kitap okuyalım... Aslında hepsini yapmak istiyorduk ama hepsi hepsi ilave 1,5-2 saatlik bir süremiz vardı. Üstelik daha yemek bile yememiştik. Önce güzelce ve hiççççç acele etmeden yemeklerimizi bitirdik. Sonra üzerine kahvelerimizi höpürdettik. Yorulan yalnız oğlumuz değildi aslında, bizimde tüm gün pestilimiz çıkmıştı. Yemek sonrası iyiden iyiye ağırlaştık ve benim kuvvetli ve haklı tezlerim sayesinde film seyretmeye karar verdik. İyi ki de öyle yapmışız zira seyrettiğimiz film bugünün yazı konusu oldu.

Aslında öyle ahım şahım, mutlaka seyredin diye tutturacağım bir film değildi. Tamam konusu ve akıcılığı fena değildi ama diğer taraftan çekilmiş çok daha güzel kumar filmleri sayabilirim (evet film kumar nüveleri içermekte). Peki neden bu yazının konusu oldu? Anlatayım efendim ... Öncelikle ele alınan yalnız kumar değildi. Zaten filmde kahramanlarımız yaptıkları işlemi kumar diye de adlandırmıyorlar, matematiksel sistem kurma ya da istatistiksel modelleme diye tanımlıyorlardı. Hırs ve başarının güzel yanları da vardı filmde ve yine hırs veya başarı uğruna feda ettiğimiz ve bizi biz yapan özelliklerimizi nasıl kaybettiğimiz de. Senaryo da iyi idi oyuncular da. Filmin adı 21’di. Yazı ile yirmi bir.

Ben Mezrich'in gerçek bir öyküden uyarladığı eğlenceli "Bringing Down the House" kitabından uyarlanmış bir film. MIT'de okuyan (ki yalnızca orada okuyabilmek bile birçok kişinin hayali) Ben Campbell'in tek hayali Harvard Tıp Fakültesi'nde okumaktır. Ama söz konusu bu hayalin de bir bedeli vardır ki bu bedel yaklaşık 300.000 USD’dir. Okul kayıt parasını elde edebilmek için Ben’in tek bir umudu vardır o da bursa başvurmak. Harvard Tıp Fakültesi'nin dekanı ile ilk görüşmesinde 100’e yakın aynı cv’ye (4 üzerinde 4 ortalama, bir sürü akademik ve bilimsel diğer başarılar ...) sahip öğrencinin söz konusu bu burs için başvuruda bulunduğunu ve yalnızca bir kişinin bu bursu almaya hak kazanacağını öğrenir. Dekan son söz olarak da Ben’e şu sözleri söyler: “Kazanacak kişi öyle bir kişi olmalıdır ki başvuru formuna yazacakları ile, sahip olduğu hayat tecrübesi ile kağıttan adeta fırlamalıdır”.

Ben’in böyle bir hayat tecrübesi var mıdır? Bugüne kadar tüm hayatını derslere girip çıkarak ve tüm sınavlardan en iyi notları alarak geçirmiştir. Hayat tecrübesi mi?!!! Onun hayatını hayat olarak görmek bile tartışma konusudur. Jim Sturgess, Kate Bosworth ve Kevin Spacey’in başrollerini paylaştığı film işte böyle başlar.

Bir gün Lineer olmayan denklemler dersinde (ki bu dersi zamanında ben de almıştım) 21 takımının patronu ve aynı zamanda dersin öğretmeni Micky Rosa'nın (Kevin Spacey) dikkatini çeker ve 21 takımına dahil olur. Altı kişilik öğrenci takımı kart sayımı konusunda eğitilerek uzmanlaştırılmış bir gruptur ve tek amaçları kazandıklarının %50’sini öğretmenlerine vermek şartı ile Las Vegas'ın kumarhanelerinde black jack oynayıp milyonlar kazanmaktır.

İdealleri olan genç çocuk (Jim Sturgess ) yine ideallerine ulaşmak için bu takımın bir parçası olur. Film bu tabii Ben’in platonik aşık olduğu okulun en güzel kızlarından biri de (Kate Bosworth) bu takımdadır. Sürekli kendisi gibi looser ama çok zeki iki arkadaşı ile bira içip okulun popülerlerine bakıp iç geçiren Ben’in hayatı artık değişecektir. Kağıtları iyi sayar, hem de çok iyi sayar. İyi saydığı için kazanmaya ve takımın lideri olmaya başlar. Kızın dikkatini çeker. Eski, onu sahip olduğu özellikler için seven iki arkadaşı ile bağları zayıflar. E tabii ki kız ile sevgili olurlar. Hayat bu, bazen inişler bazen de çıkışlar vardır ve sonra yine bazı inişler. İşler bozulur. "her şey bitti" dendiği bir an olur. Ne kazanılan para vardır artık, ne bir kız arkadaş, ne eski gerçek dostlar ve de mezun olabilecek bir okul. Esas oğlan hatasını anlar, aklını başına alır ve yaptığı hataları yine akıl ve şans dolu bir planla temizler. Kovalamacalar, sorunlar, çözümler, matematik, istatistik, Las Vegas derken film mutlu sonla biter. Filmin bence tek yumuşak karnı sanki Las Vegas’ta yalnızca bir tane kumarhane varmış gibi tüm sorunların orada meydana gelmesi ve yine orada çözülmesi. Filmin ilginç yanı ise gerçek bir hikayeye dayanıyor olması.

Size bu filmi anlatmamın sebebi ise yine dekan ile yapılan son konuşma ve o konuşmanın bende oluşturduğu hisler. Başka bir ifadeyle filmin sonunda bende kalanlar bu yazıya sebep oldular.  Kahramanımız dekanın karşısına geçip başından geçenleri anlatır ve bu kadarlık bir hayat tecrübesinin kağıttan fırlamak için yeterli olup olmadığını sorar. Film zaten öylece sona erer.

Belki yeterli olmuştur belki de olmamıştır. Büyük bir dikkat, fedakarlık ve özveri ile her birimiz hayatlarımız boyunca cv’lerimizi doldurmaya çalışıyoruz. Amaçlarımız ise iyi birer hayata sahip olmak. Bizim gibi yüzlerce, binlerce aynı yerlerden mezun ve aynı özelliklere sahip insanla beraber hayata atılıyoruz. Kimimiz başarılı kimimiz daha başarılı ve yine kimimiz de çok daha başarılı olabiliyor. Kazanılan hayat tecrübeleri ve bu tecrübelerin hayatımıza olan etkileri olumlu veya olumsuz olabiliyorlar. Benim bu adamdan ne farkım var ki, ya da ülen aynı okulları bitirmişiz o nerede ben neredeyim diye hayıflanmadan önce belki de düşünmemiz gerekli ilk nokta sahi ben ne kadar istedim, ben bunun için ne yaptım, bu konudaki tecrübem nedir olmalı. Yoktur aslında birbirimizden bir farkımız her zaman doğru olmayabiliyor işte.  Şimdiki aklım olsaydı mesela dersleri çok daha farklı dinlerdim. Hayatıma bir şeyler katabilmek, yaşadıklarımla öğrendiklerimi harmanlayabilmek için uğraşırdım. Oysaki ben yalnızca sınıf geçmeyi ya da iyi not almayı hedeflemiştim. Hayat aslında okul  sonrası başlayacak kadar uzun değil. Okul hayatın içinde olması gerekirken benim için daha çok sterile bir alan gibiydi. Hayata tek etkisi ise mezuniyetlerdi.  Mezun olup iyi bir işe girecek ve hayalimdeki hayat başlayacaktı.

Hayatta başımıza gelen veya karşılaştığımız her bir olayın mutlaka bir sebebi olduğuna inanırım (okul yıllarında bunları düşünmekten çok uzaktaydım). Önemli olan olumlu ya da olumsuz tüm başımıza gelenleri iyi etüt edip, çıkarımlarda bulunabilmek. Kendimiz için avantaj haline getirebilmek. Kolay bir iş değil ve kesinlikle hem alışkanlık ve hem de büyük disiplin gerektiriyor. İşte çok daha başarılı olanların bence en büyük farkları bu alışkanlık ve disipline sahip olabilmeleri.

Diğer bir başka düşünce ise kendi hayatlarımızı yine kendimizin yaratacağı gerçeği. Aynı kişi ilk başlarda biraz yalpalasa da yine aynı özellikleri ile bambaşka ve istediği bir hayata sahip olabiliyordu filmde. Filmin çekici yanı işte içerdiği bu gizli umut mesajı idi. Her zaman için ufak bir hareketle hayatlarımızın nasıl da istediğimiz eksenlere girebileceği gizli mesajı vardı. En azından ben mesajı böyle almayı ve okumayı tercih ettim.

Farkı yaratan aslında ufak gibi görünen ama tüm hayatlarımıza yön veren bazen bizim sayemizde ve bazen de başkaları sayesinde hayatlarımıza giren ve bizim biz olmamıza sağlayan tüm bu düşünceler, fikirler; hayata geçirebilmemiz durumunda tecrübeye ve sonrada farklılıklarımıza dönüşüyorlar.

Farklı olun, fark yaratın. Hayatlarınızın sizin istediğiniz gibi gitmemesi için aslında hiçbir neden bulunmamakta. Filmin senaristi de, yönetmeni de, baş rol oyuncusu da sizlersiniz. Yeter ki bunu gönülden isteyin ve harekete geçin. Dilerim her şey aynen dilediğiniz gibi olur  

15 Ekim 2012 Pazartesi

Çocuklarımız için birer test alanı olan parklar ve bizler


Bir Pazar öğleden öncesi. Oğlum ve eşimle gitmiş olduğumuz parkta bir yandan kahvemi içiyor, bir yandan oğlumla ilgileniyor ve bir yandan da etrafı izliyorum. Eşim sanki hiçççç bizle değilmiş gibi çoktan kitabına dalıp gitmiş. Orta yaşını az geçmiş bir büyük anne biricik torununu salıncakta sallıyor. Sonbahara girmiş olmamıza rağmen şanslıyız hava oldukça güzel. Hani sanki yaz unutmuş gitmeyi, bizle beraber olmaktan mutlu. Bir günü daha bizle geçirmek için tüm gücüyle direniyor ve dahası başarıyor da. Suratında bir tebessüm, zaman zaman ufak kelimelerle torunuyla konuşuyor büyük anne. Az önce de torununu büyük bir mutlulukla kaydıraktan kaydırmış. Görevini yapmış olmanın o haklı gurur ifadesi hala yüzünde. Tahterevalli ise maalesef olmamış. Nasıl olabilirdi ki? Hem çocuğun güvenliğini sağla ve hem de bana bile artık zor gelmeye başlamış fiziksel hareketi tamam denilene kadar yapmaya devam et. Torun da zaten fazla ısrar etmemiş, salıncağa doğru yönelmiş. Hemen yanlarında ise bir baba tatlı mı tatlı kızını suratındaki tarifsiz mutluluk ifadesiyle sallamakta. Aralarında bir konuşma yok. Kız sallanmaktan, baba sallamaktan mutlu. Arka taraflarda ise bir anne ise çocuğu ile kum havuzunda oynamakta. Beraber kovayı doldurup sonra boşaltıyorlar. Anlamsız, rutin ama kesinlikle keyifli. Çocuğun suratından bu kolayca anlaşılmakta. Önemli olan zaten de bu değil mi? Bu arada panik olmayın, korkulacak bir durum yok. Kum hem de çok özel bir kum, kontrol edilmiş strelize kum. Evet evet yanlış okumadınız; strelize edilmiş bir kum. Ne demekse! Ya da niye bu kadar önemliyse! Tellerle çevrili, hapishaneyi andıran kum havuzunun hemen girişine koskocaman bir tabela ile kumun bu özelliği koca koca harflerle herkese duyurulmuş. İçimiz rahat etti tabii. Çok şükür kumumuz da strelize, daha ne olsun. Biz mi ne yapıyoruz? Eşimin ne yaptığı aslında çoktan belli. Ben ise dediğim gibi oğlumuzun hemen başında tırmanmasına, sallanmasına, kaymasına, atlamasına yardım ediyorum. Sahi aslında bizler ne yapıyoruz?
  
Sosyalleşme olması gerekli bir ortamda çocuklarımızın dibinden ayrılmıyoruz, ayrılamıyoruz. Çoğu kere korkudan, bazen de kişisel tatminden. Tek başlarına kaymalarına, sallanmalarına ve hatta başka çocuklarla oynamalarına izin vermiyoruz, veremiyoruz. Hep yanı başlarındayız. Onları tehlikelerden koruyacağız ya... Tehlike de korkunç ve tehlikeli başka çocuklar. Kovamızı almaya çalışan o sevimsiz sümüklü çocuktan kovamızı koruyup oğlumuzun eline tutuşturacağız. Salıncağa önce bizim çocuğumuzun binmesini sağlayacağız. Düşünsenize salıncağı kapmış olmanın zafer anını. Paha biçilmez! Tabii tahterevallideki arkadaşları da biz olacağız, bundan daha doğal ne olabilir ki. Kendi çocukluğumu hatırlıyorum ve benim zamanımın parklarını. Doğruya doğru bu kadar çeşit yoktu, hatta bu kadar renkli de değillerdi ama bu kadar ebeveyn de yoktu. Bolca oynayabileceğim çocuk vardı mesela. Aralarında beni itenler de olurdu zaman zaman ama beraber oynamaktan büyük keyif aldıklarım da. Top oynardık ve deli gibi koşardık. Düşerdik, dizimiz kanardı. Tükürüklerimle kumları veya kanayan yarayı temizlerdim. Sonra hadi yeniden oynamaya ve koşmaya. Susadığımızda hiç tanımadığımız evlerin kapısını çalıp su isterdik. Hep de bir su veren olurdu. Karnımız acıktığında babaanneme gider peynirli ve vişne reçelli ekmek alır yine sokakta arkadaşlarımın yanında yerimi alırdım. Sahi ya benim sokakta aralarında bir yerim vardı. Benim sokakta edindiğim ve zaman geçirmekten büyük keyif aldığım arkadaşlarım vardı. Yaşım da çok değil oğlumun yaşının en fazla bir ya da iki yaş fazlası idi. Ben bir iki sonra sonra oğlumun bunları yapabileceğini düşünemiyorum bile. Hata ben de mi? Evet ben de tabii ki ve diğer velilerde. Ortam tabii ki eskisi gibi değil. Sokaklar artık eskisi kadar oynanası ve çocuklarımızı salınası yerler hiç değil ama hiç olmazsa onları parklarda yalnız bırakalım. Ben demiyorum parka bırakıp evlerimize geri dönelim. Zaten desem de yapar mısınız ki? Sizi geçtim ben yapar mıyım hiç? Ama işte bir şeyler de yapmamız gerekiyor artık.  Bırakalım da sosyalleşsinler. Bırakalım da diğer çocuklarla oynasınlar bizler yerine. Bırakalım da gerekirse kavga etsinler ama öğrenebilsinler beraber oynayabilmeyi. Oğlum beraber oynayalım mı diye sorduğunda garip garip suratına bakıyorlar ve annelerinin, babalarının arkasına kaçıyorlar. Ben de bizimkisi pek bir sosyal, kusura bakmayın diyorum her defasında. Oysaki yalnızca sınıf arkadaşlarıyla oynamak değil, hiç tanımadığı biriyle de oynamayı başarabilmeli çocuklarımız. Çocuklarımızı parka götürmek ebeveynleri olarak kişisel tatmin araçlarımız olmamalı.

Unutmamamız gereken başka bir nokta ise onları ömür boyunca koruyamayacak olduğumuz gerçeği. Kendi kendilerini koruyabilmeyi ve dahası ifade edebilmeyi öğrenebilmeleri gerekiyor. Bunun için ise en önemli yerler de bence parklar. Okullar da belki sayılabilir ama oradaki durum çok daha farklı, çok daha izole ve en azından gerçek hayatı çok da yansıtmıyorlar. Parklar ise eğer az karışmayı başarabilirsek tam bir test merkezleri gibi karşımızda durmakta. Bırakalım çocuklarımız kendilerini tanısınlar ve dahası geliştirebilsinler. Bu satırları yazan biri olarak ben yapabiliyor muyum? Hayır ama en azından hatalı olduğumu da biliyorum. Bir yerden  başlamalıyız çocuklarımız için daha geç olmadan.

Dilerim bunu başarabiliriz de ...

11 Ekim 2012 Perşembe

Sosyal medya üzerine bir meydan okuma!


Eşim sözde Sosyal Medya konusunda uzman!!! Alın işte okumaya başladığınız yazı benim bu konudaki ikinci yazım. Evimizin biricik uzmanının ise konu hakkında ne bir yorumu ne de bir yazısı var. Yazsın hemen yayımlayacağım. Söz uçar yazı kalır. Tarihe bir not düşüvermek ve bir nevi eşime ve tüm konunun uzmanlarına karşı meydan okumak adına bu yazıyı kaleme alıyorum. Eş mi yaman, bey mi yaman! Hodri meydan!

Aslında her şey bir kaç hafta önce eşimle yapmaya başladığımız sohbet ile başladı. Konu sosyal medya idi. Eşimin “bugünkü aklım olsaydı kesin sosyoloji okurdum” diyerek başlattığı konuşmayı yine kendisinin bir anda monoloğa dönüştürüp beni hem sürklase etmesi ve sonrasında uyutması ile bir son bulmuştu. Evet evet kelime anlamı ile uyutması ile. Yazımı hatırlamak isteyenler Özgürlük canının istediğini yapmak değil, daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır... linkinden okuyabilirler. Geri dönüşüm ise Serdar Kuzuloğlu ve Okan Bayülgen sayesinde muhteşem oldu. TRT’de yayınlanan Sosyal Medya programında Serdar Kuzuloğlu’nun konuğu Okan Bayülgen’di ve muhteşem bir programa imza attılar. Programı büyük bir dikkatle izledim ve özümsediğim ve dahası inandığım, evet işte bu, hislerime tercüman oldunuz dediğim noktaları sizlerle paylaşmaya karar verdim.


1. Sosyal medyayı kullanan bizler, ne zaman ve neden nick name kullanacak kadar çekingen ve mesafeliyken bugün bu kadar tüm hayatımızı paylaşır ve dahası paylaşmaktan keyif alır ve bunun için çaba sarf eder olduk?

2. Neden, niçin ve belki de nasıl bu kadar kısa süre içerisinde bu denli sosyalleşmeyi (tabii buna sosyalleşme ne kadar denirse) başarabildik ?

Programı izlerken aklımda cevap bulmayı beklediğim ve hemencecik yukarıda sizlerle paylaştığım iki de temel soru vardı. Programla bu sorulara cevap bulabildim mi halen bilemiyorum ama bir çok önemli kavramın zihnimde aydınlanmasını vesile olan bir kaç saat oldu. Program kesinlikle çok keyif verici ve öğretici idi. Çok yaralandım. Yazdıklarımın bir çoğu bu program sayesindedir ama kendi çıkarımlarım da vardır. Yani tüm olumlu noktaları programa olumsuz gördüğünüz noktaları ise bana bağlayabilirsiniz. Umarım siz de beğenirsiniz.

Arap Baharı gibi sosyal, kültürel, siyasi ve hatta ölümcül ve tarihi olayların tetikleyicisi olan bir mecra ya da bir teknoloji, ya da bir moda ya da bir akım, aynı zamanda aynı sayıda tıklamayı ya da okunmayı ya da mesajlaşmayı bir köpeğin kaybolması sonrasında bulunması için de üretebiliyor. İşin özü ise yalnızca birileri istiyor diye yalnızca bir takım kanaat önderleri arzuluyor diye kendi yarattıkları içeriklerin pompalanması işlemi en azından günümüzün sosyal medya arka planı. Biz gerçekten de her şeyden bu kadar çok haberdar olmak istiyor muyuz? Başka çok daha yalın bir ifadeyle mal esef bugünün sosyal medyası gaza getiren yer teknolojisinden başka bir şey değildir. Peki ama bunun nedeni nedir diye olayı irdelediğimizde karşımıza çıkan durum oldukça düşündürücü ve bir o kadar da karamsar aslında: Sosyalleşemiyoruz. Adı sosyal medya olan mecra aslında sosyalleşememenin sebep olduğu kanallardan beslenmekte.  Kendi içinde bir çıkmaz ya da belki tam bir dilemma. Bugün hemen hemen tüm paylaşılan bilgiler çeşitli haber siteleri üzerinden yapılmakta. Aksini iddia edebilir miyiz? Oysaki sosyalleşmek için sokağa çıkmak lazım. Sinemaya, tiyatroya gitmek lazım. İnsanlarla iletişim içinde olma ve etrafımızda yaşanan, gelişen olaylara tepkimizi, kendi penceremizden paylaşabilmenin adı olmalıydı sosyal medya. Peki olan nedir? Akış en basit haliyle televizyon ya da diğer çeşitli haber sitelerinden alınan bilgilerin farklı kelimelerle paylaşılması.

İnsanlar yeterince sokağa çıkmıyorlar. Yeterince sosyalleşmek için zaman harcamıyorlar. Sokağa çıkmadan sosyal medya olamaz. Ama ucundan, kıyısından içinde olmak için tek kaynaklı haberleri paylaşmaya devam ediyoruz. Büyük bir çaba ve bilgi birikimi sayesinde bizleri mesajları ile zenginleştiren, geliştiren kişiler tabii ki var ve iyi ki de varlar ve umarım ki sıkılmadan varlıklarını sürdürürler ama günümüzün sosyal medyası geleneksel mecranın sözlerini dijital ortama taşıyan bir aracıdan öteye geçememektedir.

Temel sorunu aslında tahmin etmek zor değil: Aynı noktaya bakıyor, tek kaynaktan besleniyor olmamız. Oysaki bu mecranın alanı hani neredeyse sınırsız. Yapabilecekleri hayal gücümüzün de ötesinde. Belki bu yeni alanın gelişimine ve bu yeni alana bizim alışabilmemize daha çok zaman tanımalıyız. Yorumlarımızda ve değerlendirmelerimizde çok da acımasız olmamalıyız. Sonuçta kimsenin elinde sihirli bir değnek yok ve öyle ya da böyle konuştuğumuz yalnızca bir teknoloji ama yine de bize bir takım tespitler yaptırtabilen bir teknoloji. Önemli olan bu tespitlerden hareketle bu sınırsız dünyaya açılabilme olmalı. Twitter mesela aynı sözlükler gibi insanları sosyal olarak rahatsız edebilmeliydi. Tamam sözlükler çoğu kere yalnızca olumsuz şeyler üzerine kalem oynatılan bir yer ama en azından samimiyet var. Bugün Erol Köse dışında twitter için bunu söyleyebilir miyiz? Sözlüklerin bakış açısı varken twitter ve diğer sosyal medya mecraları için yalnızca aynı yöne bakmak var.  

Günümüzde artık izleyici, seyirci, okuyucu kavramları da yerlerini takipçi kavramına bırakmaya başladılar. Televizyon ile sosyal medya arasındaki en temel fark da bu zaten. İnsanların profilleri ve istekleri değişmeye başladı. Zamanlar artık hiç olmadığı kadar daralmış durumda. Karşılıklı etkileşim, yorum yazma, cevap alma kısacası aktif hatta interaktif olma bugün artık mecraları öne çıkaran en önemli olgular haline geldiler. Yarının televizyonları da zaten bu yola girmek için çabalamakta. Girmeyenin hayatta kalma şansı da bence yok.

Sorularıma gelince. En azından ikinci sorumun cevabı belli. Maalesef sosyalleşmeyi henüz başaramadık. Yolumuz uzun ve yürümeye devam ediyoruz. Bizim yaptığımız ise geleneksel mecranın sözcülüğünden başka bir şey değil. İlk sorumun cevabını ise kısmen aldım. Halen arayışlarımız, uğraşlarımız devam etmekte. Herkes kendine göre bir stil, bir yol bulmaya çalışıyor. Zamana ihtiyacımız var. Rejimler sonrası kaybedilen kilolar sonrasında bile vücutlarımız için kilonun bir oturma süresi var. Çılgınca bu çok cazip dünyanın içinde savrulup durmaktayız. Bu hızlı farklılık hep keşfetmeye olan isteğimizden kaynaklanmakta. Su yolunu bulur. Gün gelip gerçek anlamda tek bir kaynağın ürünü olmayan, kendi üretimimiz paylaşımlarla dolu bir sosyal medya dünyasına kavuşacağız. O zamana kadar da arayışlarımız hep devam edecek.

Bir önceki aynı konulu yazımı bitirdiğim paragrafla yine bu yazımı sonlandırmak istiyorum, Jean Jacques Rousseau’nun o çok sevdiğim sözü ile: “Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..."

Dilerim yapmak istemediklerimizi yapmak zorunda kalacağımız günleri hiçbir zaman yaşamayız ...

2 Ekim 2012 Salı

Bugün benim doğum günüm 2


Bir sene önce oturup size doğum günüm ve o güne ilişkin hislerimle ilgili bir yazı kaleme almış ve bu yazıyı blogumda paylaşmıştım. Merak edenler bu yazıyla aynı başlıklı yazıyı bulup okuyabilirler. Yine merak edenler merak buyurmasınlar çünkü aşağıda aynı yazıyı bazı satırlarını çıkararak (çok uzun bir yazıydı ve bu kadar uzun bir yazıyla sizleri sıkmak istemediğimden) tekrar yayınlıyorum. Bunun nedeni sanılmasın ki yazmış olduğum yazının yıllara meydan okuyabilme özelliğine sahip bir klasik olması, değil tabii, yıllar üstü klasik yazılar yazan büyük üstatlar gibi keşke olabilesem ama değilim ve bunun farkındayım. Benimkisi daha çok içinde bulunduğum mikro dünyanın geçen seneden bu yana pek değişmemesi. Bundan mutlu mu olmalıyım yoksa üzerinde kara kara düşünmeli miyim bilemiyorum. Geçen sene ki yazıma baktığımda benzer düşünceler içinde olduğumu fark ettim ve bu nedenle de kısaltarak sizlerle paylaşmakta bir sakınca görmedim. Yazının sonunda tekrar görüşmek üzere.

“Bugün benim doğumgünüm. 39 sene önce babam artık beklemeye ara verip tost yemeğe bir büfeye gittiği bir arada dünyaya merhaba demişim. Bir Salı günüymüş ve öğlene vaktine daha 50 dakika varmış. Halam babama haber verdiği zaman tostunun yarısında bile değilmiş. Ben aynı hataya düşmeyip oğlumun doğumunda eşimin elini tutuyordum. Yoksa yemeğimi yarıda bırakıp apar topar bir yere yetişmeye çalışmak kesinlikle beni kızdırırdı. Bir daha ki sefer olur mu olursa bu mucizevi olaya tanıklık eder miyim bilemiyorum ama ikinci çocuk olursa ve erkek olursa bildiğim birşey var: Ya 3 günlük iken sünnet ettirmeyeceğim ya da sünnet sırasında ben yanında olmayacağım. Ben bu kadar etkilendiğim ve çıkışta hemen ve üstelik bu yaşta ağlamaya başladığım başka bir durum yaşamadım.

Eskiden doğum günü bana çok önemli görünmezdi. Tamam tabii ki sembolik bir önemi bir anlamı vardı ama beni kimin aradığı, kimin aramadığı hiç ama hiç etkilemezdi. Arayanı da aramayanı da düzenlediğim buluşmalara çağırır, bol bol içki içip, deliler gibi eğlenirdim. Artık belki de böylesi buluşmalar düzenlemediğimden, belki artık yaşlanıyor olduğumdan aranmak neden bilmem çok istiyorum. Sorun şu ki bir kaç yakın arkadaşım ve aramaya kendini mecbur hisseden akrabalar dışında ne arayan var ne de soran (Ufak bir ekleme: Geçen sene bir kaç yakın arkadaşlarımın da büyük çoğunluğu aramayı unuttu).

Bizlerin başarısızlığı başarısı olan Facebook’dan gelen mesajlar ise hiç fena sayılmaz. Günlük hesaplarına bakan ve sayfanın sağ üstte beliren bugün bilmem kimin doğum günü uyarısını dikkate alan bazı arkadaşlarım benim sanal duvarıma genelde aynı mesajları bırakıp durmuşlar. İlkokul arkadaşım da mesaj bırakmış, iki oda yanımda çalışan iş arkadaşımda. Bir önceki ve son iş yerindeki aynı hedef için bir yerde zorunluluktan ya da rastlantısal olarak bir araya geldiğimiz bir kaç  çalışma arkadaşımın da birbirinin kopyası mesajları yine duvarımı süslemekte.  Aslında yüzlerce arkadaşım içinden bu uyarı mesajını dikkate alanların sayısı az olsa da gün daha sona ermedi belki arar ya da mesaj çekerler. Ben beklemeye devam ediyorum. Aslında kimi ve neden bekliyorum onu da bilmiyorum. Davetiye göndermem zorunlu birçok arkadaşım var ama görüştüklerim el parmaklarımın toplamından daha az. O halde neyi bekliyorum?

Tüm hayatını kimseyi kırmama üzerine kurmuş ve bu uğurda aslında birçok kereler hem de hiç hak etmeyen insanları ve en başta da kendimi bir çok kereler kırmış biri olarak sanırım geride bıraktığım senelerin ne kadar işe yaradığını, kendimle ne kadar gurur duyacağım işler yaptığımı, kendimi ne kadar da çok sevdiğimi bana hatırlayacak telefonları bekleyip duruyorum. İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmayı başlarabilmektir. Kendime ve hayata adil davranabildiğimi gösterecek telefonlar aslında beklediğim ama dediğim gibi ne arayan var ne de soran.

Doğum günüm artık benim için sıradan bir gün olmaktan çok uzakta. Hesap günü gibi oldu çıktı. Kendimi sorguladığım bir gün adeta. Aklımdan geçirdiğim düşünceler, vermiş olduğum ya da vereceğim kararlar, sürdürdüğüm, dört elle tutunduğum hayatım, tercih ederek, sözde bilinçli bir şekilde girdiğimi sandığım yollar, benimle, gerçek nüvemle, hani bir an yüz yüze geldiğim ama sonra hemen korkarak arkalara ittiğim gerçek benimle ne kadar uyumlu? Bunlar benim tercihlerim mi yoksa yalnızca kendimi bunlara mı uyarlamaya çalışıyorum? Urfa’da Oxford vardı da biz mi gitmedik düşüncesindeki gibi daha iyileri vardı da ben mi seçmedim mi diyorum yoksa halimden memnun muyum? Yaşadığım hayatım ne kadar gerçek? Gerçekten içimden geldiği gibi, kendimle barışık olarak mı yaşıyorum yoksa yalnızca tüm bunların benim kendi seçimim olduğu rolünü mü oynayıp duruyorum? İşte belki de beklediğim telefonlar bu sorulara, bu içsel tartışmalara cevap verebilecek nitelikte ki telefonlar.

Mazeret mi? Hem de tonla, ne kadar istersen ... Zamanım tabii ki yok. Yoğunluk had safha da. Sorumluluk hemi de istemediğin kadar çok. Ahh biraz daha varlıklı olacaktım da beni görecektiniz ... Mazeret mi yoksa utancımı, tembelliğimi, üzüntümü bohçalayıp saklayan ya da saklamaya çalışan birer sis perdeleri mi?

Doğumgünlerim artık benim için tehlikeli olmaya başladılar çünkü dedim ya kendimi sorgulamaya başladığım günler haline dönüştüler. Sorgulama sonucunda ise ortaya çıkan ulaşılmayan hayaller ve vazgeçilen hobiler.

Benim oldukça geniş bir müzik arşivim vardır. Bu arşivi oluşturmak, şarkıları bulmak, her geçen gün biraz daha genişletmeye çalışmak ve sonrasında kategorize etmek benim için adeta bir hobi niteliği taşımaktaydı. Saatlerimi harcadığım ve büyük keyif aldığım bir uğraş. Tabii bu hobi ile uğraşırken bir de hayalim vardı.  Tüm bu müzik arşivini değişik akşam yemekleri için, farklı farklı kişilerin yer aldığı birbirinden değişik temalı organizasyonlar için kullanabilmek. Birgün bir İtalyan gecesi olur ise saatler sürecek, keyifle dinleyebileceğimiz İtalyan müziklerimiz de olmalıydı. Flamenko ya da Fado gecesi de olabilirdi, operaların dinlendiği bir gece de. Alaturka da olabilirdi, rum gecesi de. Sonra baktım böyle tek bir gecemiz bile olmamış. Tek bir organizasyon bile yapamamışız bu şarkıları dinleyebileceğimiz. Ben boş bir hayal için saatlerimi harcayıp durmuşum.  Böyle tek bir toplantı bile olmamış çünkü böyle bir toplantıyı gerçekleştirmek içimden bugüne kadar gelmemiş. İçimden gelmemiş çünkü hayatımda öncelikle bir duruma hiç gelememiş. Hep bir koşuşturmaca ve birbirine kopya günler geceler içinde tek bir geceyi dahi özel kılamamışım, kılmak için çaba sarf etmemişim.  Ben de bıraktım toplamayı. Yeni hoşuma giden parçaları her duyuşumda bir an içim acıyor sonra geçiyor.

Doğumgünleri sanırım belli bir yaştan sonra artık yalnızca takvimden koparılan bir sayfadan öteye geçiyorlar. Bir durum değerlendirmesi ister istemez yapmaya başlıyorsun. Ben nerede olmak istiyordum sorusunun cevabı ile ben şu an neredeyim sorusunun cevabını ister istemez karşılaştırmaya başlıyorsun. Sonuç çoğu kere parlak çıkmıyor. Çünkü çocukken herşey, gençken de bir çok şey yapılabilir sanılıyor.  Arkadaşlarım hala 35 yaşına girdiğim zaman onları götüreceğim Paris gezisini hatırlatıp duruyorlar.  Unuttum, hatırlamıyorum diyorum ama aslında hem de çok net hatırlıyorum. Çiçek Pasajı’nda vermiştim bu sözü. Üstelik yazılı olarak ve imzalı olarak bu sözü vermiştim. Çok şükür ortada bu yazılı ve imzalı kağıt dolaşmıyor. Kimbilir kimdeydi ve kimbilir ne zaman annesi pantalonunu yıkamak için ceplerini boşalttıp çöpe atrmıştı. Oysaki bana o kadar yapılabilir geliyordu ki! Kazın ayağının öyle olmadığını gördüğünüzde de duvara toslamış gibi kala kalıyorsunuz. İster istemez başlıyorsunuz kendinizi suçlamaya. Suçlama hem de kendini suçlama kötü hem de çok kötü birşey. Hani içki gibi tüm kötülüklerin belki de ikinci anası. Nasıl ki bir insanı ve özellikle de kendimizi sevmekle başlayacaksa herşey ve tüm güzellikler, yok oluş da bir suçlama ile kendimi suçlama ile başlıyor. Doğumgünümde kendime verdiğim hediye işte bu: Tüm değerlendime boyunca ne olursa olsun, sonuç ne çıkarsa çıksın, kendimi suçlamayacağım.

Yolun yarısının hem de çok geride kalmış olması ve değerlendime sonucunun pek de parlak çıkmaması ve hatta hayalini kurduğum hayat için sürenin sürekli azalıyor olması beni zaman zaman üzüyor olsa da umutsuzluğa kapılmıyorum. Başarılı olduğum şeyler de hiç yok değil hani. Önemli olan değerlendirme sonrasında olumsuzların peşinde koşmak değil, olumlu noktalara tutunabilmek. Ben bu sene bunu yapmaya çalışıyorum. Arkadaşlarıma Paris gezisi sunamadım ama oğluma iyi bir eğitim sunmaya çalışıyorum. Profesyonel bir briç oyuncusu hala olamadım ama iyi bir kurs buldum. Bu hafta yine ve üstelik en alt seviyeden başlıyorum (hala devam ediyorum ve büyük keyif alıyorum. Bu sene 2.seneye de başladık. Devam edeceğim)

İnsan hayatı insanı mutlu eden mucize anlarla dolu. Bazen oğlunuzun bir gülüşünde bazen eşinizin bir dokunuşunda. Önemli olan bunları fark etmek ve kaçırmamak. Mutluluk bu anlar sonrasında zaten kendiliğinden gelecektir.

Kendime nice güzel yıllar diliyor ve doğumgünümü en içten dileklerimle kutluyorum... ”

Bu güzel dileklerime gönülden katılıyorum. Bir yıl daha iyisiyle kötüsüyle ve ne mutlu ki sizlerle beraber geçti. Hala blogumu tutmaya ve yazılar yazmaya devam ediyorum. Yorum gelmiyor olmasına rağmen pes etmiyorum. Bugün benim doğum günüm. Otuzlu yaşlarım artık geride kaldı. Yeni bir dönem artık başlıyor. Mutlu olmak için her şeye sahibim. Önemli olan mutlu olmayı benim istiyor olmam. Ben mutlu olmayı istiyorum ve dahası ve güzel olanı ben mutluyum çünkü bunu hak ettiğime inanıyorum. Dilerim bu sene benim için çok güzel yazılmıştır.

Oğlum bu sabah beni uyandırıp sana ne alacağız diye sordu. Hemen arkasından da sana alacağımız hediyeyi ben de sevmeliyim, bu nedenle oyuncak olsun dedi. Ben de kendisinden 40+ lego istedim. Tercihimi çok beğendi. 4+'lardan 40+'lara. Hayat durmuyor ve kimseyi beklemiyor. İyisi mi tadını çıkarmalı, daha da fazla zaman kaybetmeden. Oğlum bizim aile için Şaşkın Aile diyor. Nedeni ise evde birbirimize sürekli olarak yaptığımız süprizler ve sonrasındaki şaşırmalarımız. Dilerim güzel süprizler ailemiz de ve hayatlarımızda hep devam ederler ve biz şaşkın bir aile olmaya devam ederiz.

En içten sevgi ve saygılarımla ...





24 Eylül 2012 Pazartesi

Tercihlerimiz ve hayal ettiklerimiz


Orta yaş bunalımı vs zincirlerimizi kırabilmek

Eşim bu sıralar benim orta yaş bunalımına girdiğimi ve tüm şiddeti ile bu bunalımı yaşadığımı düşünüyor. Kim bilir belki de haklıdır bilemiyorum ama ben açıkçası öyle olduğunu düşünmüyorum. Benimkisi daha çok bugüne kadar yaşamadığım ve negatif öğeler içermeyen bir dönüşüm, geç kalmış ya da belki tam zamanında gerçekleşen bir değişim. Bugünlerde farkındalığım her zamankinden çok daha aktif, olayların hem içinde ve hem de dışında olabiliyor, tüm yaşadıklarıma ve yaşananlara dışarıdan ve hatta yukarıdan bakabiliyorum ya da ben öyle sanıyorum. Bu yeni gelişen yetenek beni doğal olarak tehlikeli sularda yürümeye de yöneltiyor. Beyinlerimizin bile özgür olmadığını düşünmeye başladım mesela bu sıralar. Çok geç kalmışsın dostum diyenlerinizi duyar gibiyim. Amacım ne siyasi bir yazı yazmak ne de bir medya eleştirisinde bulunmak. Yoksa aslında 80 ihtilali sonrası tüm gençliğin nasıl depolitize edildiğini, nasıl tüketime odaklanmış, kaliteli kitap, şiir ve müzik yoksunu bir toplumun hedeflendiğini bugün rahatlıkla görülebilmekte. Cahilleştirme, sıradanlaştırma ve yeşilleştirme operasyonu gayet başarılı bir şekilde uygulandı. Benim amacım çok daha kişisel bir yazı yazmak bugün.

İnsan kendinden sıkılır mı hiç? Sıkılır efendim, inanın sıkılır. Ben mesela bir süredir kendimden sıkılmaya başladım. Düşünün ben kendimden sıkılıyorsam kim bilir başkaları nasıl sıkılıyordur. Peki bu durumun suçlusu ben miyim? Pek tabii ki benim. Suçu ortama, şartlara, imkanlara bağlama yalnızca bir şeylerin arkasına sığınmak olurdu. İnsana özgür irade verildiğine göre - en azından ben buna inandığıma göre - tercih de karar da benim olmuş olmalı ve içinde bulunduğum durumdan da şikayet etme hakkım bu durumda doğal olarak ortadan kalkmakta. Kendimden sıkılmamın en baş nedeni içinde bulunduğum durumu tespit ve işaret ediyor olmama rağmen bu durmadan kurtulmak için harekete geçemiyor olmam aslında. Esasen eşimin yaş bunalımı ve benim ise değişim dediğim olay tam da bu noktada başlamakta. İzah edeyim:

Önce size bir soru: En son ne zaman içten gelerek kahkaha attınız? Ben bir zamanlar karnım ağrıyana kadar gülebilirdim. Öyle büyük zeka ürünü bir espri ya da şaka olması da gerekmezdi hani. Ufak deli saçması şeylere dakikalarca ve yerlere düşene kadar gülerdim, gülerdik. Hem biz buna uygunduk, hem çevremiz ve hem de konu içerikleri. Ne zamandır gülmüyorum oysaki gülmek gülmeyi, sevmek sevmeyi getirir derler, biliyorum ama uygulayamıyorum, peki ama neden?   Yine bir zamanlar şefkatliydim ve şartsız sevgiye inanırdım. Her şeyin iyi yanını görmeye çalışırdım, insancıldım. Hislerimle hareket ederdim ve doğru olanın da bu olduğuna inanırdım. İlişkide mesela kendimce verici olan taraftım, hoş eşim kıymetimi hiç bilmez, ona göre yıpranan ve fedakar olan odur. Neyse yazı kişisel olacaktı, devam ediyorum. Sonraki dönemde bu özelliklere yine sahiptim ama ne yalan söyleyeyim hayatımda artık eskisi kadar etkili ve söz sahibi değillerdi. Onların azalttıkları etki alanlarına başka başka, tanımadığım, yadırgadığım ve dahası hiç alışamadığım özellikler gelip yerleştiler. Daha bir panik, daha bir depresif özellikler sergilemeye başladım. Yaptıklarımı daha çok bir fedakarlık olarak görür oldum. Bunlara ek olarak bir de kendime acıma başladı ki çekilir gibi değildi. Çok şükür ben ve ailem sağlıklıydık, para kazanıyorduk, işte ve evde çoğu zaman mutlu ve huzurlu bir hayat yaşıyorduk ama hani sanki bir yandan da kendimi nemli, yapışkan ve karanlık bir deliğe doğru yolculuk yapıyor gibi hissediyordum. Sessiz çığlıklarım sağır duvarlardan bana yansıyıp duruyordu. Tüm bunlarda bir terslik vardı, olmalıydı.

Yaşadığım, tercih ettiğim hayat da tüm bu hislerimi destekliyordu. Evden işe, işten eve bir hayatım vardı ve neredeyse birbirlerinin kopyasıydı. Monotonluğun ve sıradanlığın gücü ve etki alanı o kadar kuvvetliydi ki ne zamandır hobilerimi bile boşlar olmuştum. Siz de fark ettiniz mi kazançlarınız arttıkça alternatiflerin arttığı gerçeği yalnızca bir illüzyon aslında. Gerçek ise tam tersine belli bir seviyeye kadar artan kazancın alternatifleri yalnızca azalttığı. Domatesi aldığımız yer bile aynıdır bizim. Tercih ettiğimiz tatil yerleri birbirinin aynısıdır. Gidilen yerlerde mutlaka ama mutlaka bize benzer arkadaşlarımızı görürüz. Bizler de birbirimize benzeriz aslında: Bir veya en fazla 2 çocuk sahibi, orta düzey gelir seviyesine sahip, Jetta veya muadili araba kullanan, şarap ve rakı tüketen, büyük çoğunluğu sigara içmeyen ya da bırakmış örnek kabul edilen aileler. Arayışımız ve amacımız hep ortaktır: Güvenlik ve Garanti. Günlük stres, yorgunluk ve yılgınlıktan alternatif aramaya ne zamanımız vardır ne de gücümüz. Oysaki bir zamanlar ne renkli tatillere çıkar, ne maceralar yaşar, ne umursamaz yaşardık. Seçenekleri kısıtlı, beyinleri zincirli yaşayan bizlerin herhangi bir sebepten finansal kazançları azalırsa yaptıkları ilk işlem zincirleri daha da kalınlaştırmak olur koparmak yerine. Kalınlaşan zincir hem çok daha kuvvetlenir ve hem de varlığını çok daha fazla hissettirip çok daha fazla rahatsız etmeye başlar. O kadar ki zaman zaman her şeyi geride bırakıp dünyanın öbür ucuna gitmeyi bile düşlerken bulabilirsiniz kendinizi. Hoş hemen sonrasında geride kalanları nasıl özleyeceğinizi düşünüp bir anda vazgeçersiniz bu hayalinizden. Aslında tüm ihtiyacınız bir tshirt ve kot giyip Starbucks’a ya da Caffe Nero’ya oturmak, içilen bir kahve eşliğinde laptop’unuzdan işinizi yürütebilmektir, amaçsız saatlerce boş boş yürüyebilmektir, geleceği en azından bir saat olsun düşünmemektir. İhtiyacımız olan özgür olabilmektir. Ben demiyorum bahçelerdeki sularla dans edip ıslanalım, elbiselerle denize atlayalım ya da saatlerce balık tutup, kumsallarda gitar çalalım. Ben yalnızca zincirlerimizi ve zorunlu dayatılan şeylerden bir an olsun uzaklaşabilelim diyorum.

Hareketsiz ve hep aynı olan hayatımda eksik olan neydi peki? Öyle ya tüm yukarıda yazmış olduğum özlemlerimi aslında istesem pekala yapabilirdim ama yapmıyordum. Mutluluk mu, huzur mu? Diyelim ki evet ama bunların ikisi de kök neden olamazlardı. Başka eksik olan bir şey vardı, olmalıydı. Sonradan onu da buldum: Heyecan. Benim zincirlerim bana son zamanlarda öylesine ağır gelmeye başladılar ki acımasızca içimdeki heyecanı yok ettiler. 

Uzun zamandır öyle ya da böyle bir şekilde kendimi nedensiz bir baskı altında, kısıtlanmış olarak hissettim durdum. İşte bu kısıtlanmışlık hissi ben de eşimin orta yaş benim ise zincirleri kırma diyebileceğim bir dizi dönüşüm ve değişikliğe neden oldu, oluyor. Farkında olarak ya da olmayarak bir süre çeşit çeşit kendimce depresyonlara girip çıktım. Çoğunda çıkmaya çalıştıkça daha da dibe sürüklendim durdum. Sebebini kimi zaman yıldızlara kimi zaman yaşıma kimi zaman da benim dışımdaki nedenlere bağladım. Sonra farklı düşünmeye başladım. Tüm içinde bulunduğum durumun aslında yapmış olduğum hataların farkına varma, hayatımı süzgeçten geçirip istediğim hayata adım atacak bir fırsat olarak görmeye başladım. Sonra da aşağıda sizlerle paylaşacağım bazı noktaları kendimce belirledim.

Bu bağlamda sizlere naçizane tavsiyelerim öncelikle hayatın sizin hayatınız olduğunu ve keyifli geçirmek ya da sıkıntılar içerisinde boğulmanın hep sizlerin birer tercihi olduğu gerçeğini bilmeniz, hatırlamanız. Buradan hareketle sizi ruhsal yönden daraltan insanlardan uzaklaşmaya başlayın. Hem de hemen. Kendinizi daha fazla sosyal ortamlara atın. Sinemaya, tiyatroya, konserlere gidin. Arkadaşlarınızla gezin ve sorunlardan değil, eğlenceli şeylerden konuşun. Artık dertleri dinlemeyin, hayatın neşeli yönlerini paylaşın. Bizler hep kötü gün dostu olmayı matah sayarız. Bence yanlış. En az o dönemler kadar iyi günlerin de dostu olmaya çalışın ve olun. Bol bol gülün, kahkahalar atın. Ruhsal sıkıntılarınızın belki de çoğunu yine kendinizin yarattığını bilin. Kuruntulardan kurtulmaya çalışın. Sürekli gelecek kaygısı ile yaşamak yerine anı yaşamaya çalışın. İlişkiniz yanlış ise, bırakın. Sürdürmeyin, ayrılın. Bırakmayı bilin. Yeni ve daha mutlu edecek bir ilişki illaki gelecektir, emin olun. Yok eğer ilişkiniz doğru ise ama bazı sorunlar varsa ki illaki olacaktır (dikensiz gül bahçesi ütopyasına inanmak hata olacaktır), bu sorunların da en azından bir kısmının sizin kararsızlığınızdan, kuruntularınızdan veyahut hatalarınızdan kaynaklanıyor olduğunu, olabileceğini biliniz.  Kişilik alanlarınızı yaratın ve sahip çıkın. Bu kadar empati fazla artık. Kurmuş olduğunuz empatinin fazlasının sizden götürdüğünü bilin. Kendinize zaman ayırın. Hobiler edinin. Bol bol hayaller kurun ve bu hayallerinizin peşinden koşun. Kendinizin değerini bilin. Sizden bir tane daha yok bu dünyada. Kendinizi sevin ve dahası gurur duyun ve daha da dahası kendinize güvenin bu güven ilk başlarda size boş bile gelse. Mutluluğunuz varsa sıkıca sarılıp nedenini düşünmeden, sorgulamadan tadını hem de sonuna kadar çıkarın. Size heyecan veren, hayatınıza neşe ve anlam katan ne varsa düşünmeden peşinden gidin, hatta koşun. Unutmayın bu dünyaya en azından ön bilinçli olarak yalnızca bir kere geliyoruz. Hayat bizlerin hayatları. Nasıl olacağına ilişkin kararı da ancak bizler verebiliriz.

Tercihlerimizin hayal dünyamıza giden yollar olması dileklerimle.

17 Eylül 2012 Pazartesi

Bu sabah yağmur var İstanbul’da ...


Yeni yılınız kutlu olsun!

Sabah gözümü açtığım zaman hava hala karanlıktı. Her zaman muzip bir çocuk gibi adeta oğlumla büyük bir yarış içerisinde odama giren güneş ışığından en ufak bir iz yoktu ortada. Hemen saatime baktım. 7’ye gelmekteydi. Yani erken değildi, yani oğlumun sıradan uyanma saati idi ve yine yani her şey normaldi. Sonradan anladım, güneş ile aramıza kara bulutlar girdiğini, İstanbul’umuzun üzerine hüzün dolu yağmur damlacıklarının yağdığını. Pencereden dışarı baktığım zaman gördüğüm aslında yalnızca basit bir yağmur da değildi. Belki veda etme zahmetinde dahi bulunmadan hayatlarımızdan çıkan hercai bir yazdı gördüğüm belki de kapıyı çalmadan evlerimize dalan düşüncesiz ve bir o kadar hüzünlü sonbahar. Aslında tam da zamanıydı bu melankolik değişimin, bu hüzünlü dönüşümün. İlkokul 1.sınıftan hatırladığım duvara asılı tabloda Sonbahar Eylül ile başlardı aynı yazın Haziran ile başlayıp Ağustos ile bitti gibi. Küçücük yaşlardan itibaren bu tablo benim için tek doğru olmuştu. Ne kadar sıcak olursa olsun Eylül benim için her zaman bir Sonbahar ve Mart da bir İlkbahar ayı olmuştu. Ne gittiğim faklı iklimlerdeki ülkeler ne de global ısınma ile değişen mevsimler beynimdeki bu kalıbı değiştirebilmişti.

Yazın sona ermesi ve okulların başlaması neden bilmem ben de hep bir hüzün uyandırmıştır. Üstelik bugün İstanbul’da yağmur var ve 40 yaşına girmeme artık yalnızca sayılı günler kaldı. Bugün ne yeni bir döneme ne de 40’lı yaşlara hazır olmadığım bir günü yaşamaktayım. Yoldayken sürekli aklıma geçmişte yaşadıklarım geliyor ve o günleri aslında ne kadar da çok özlediğimi hissediyorum. Dudağımda çok da kolay akla gelebileceği üzerine MFÖ’nün Bu sabah yağmur var İstanbul’da şarkısı... Gözlerim henüz dolu dolu değil ama hani neredeyse o duruma bile az kalmış, içeriğini bilemediğim bir hüznü yaşamak gibi benimkisi.

Bu sabah yağmur var İstanbul’da 
Gözlerim dolu dolu oluyor bilinmezliğe 
Anne sözü dinler gibi masum 
Ağladım bu sabah 
Günler dayanılmaz oldu 
Senden uzak olunca 
Martılar mahzun oldu onlar bile ağladılar 
Şarkılarda düşünmek seni bana getirmez ki 
Seni bana getirmez ki


Gözlerimi kapadığımda kendimi hala lisede hissediyorum. Allahım ne kadar da güzel yıllardı. Büyük usta Barış Manço’nun Yaz Dostum şarkısının sözleri gibiydi hayat: güzel sevmeyene adam denir mi, selam almayana yiğit denir mi, altı üstü beş metrelik bez için, boşa geçmiş ömre yaşam denir mi? Yaz dostum, yaz ... ve şimdilerde hem o yıllar ve hem de o yıllardaki ben nasıl oluyorda benden bu kadar uzakta olabiliyor anlayamıyorum ama şarkıdaki gibi yazıyorum işte.

Gözümü açıyorum ve yurt dışı yıllarım geliyor aklıma. Sonra evleniyorum. Biricik oğlumuz aramıza, hayatımıza katılıyor. Her yer nasıl da aydınlık, nasıl da parıltılı, nasıl da muhteşem. Daha dün gibiler ve o dünlerden bu yana yıllar geçmiş. Yeni bir döneme girmeme az zaman kaldı ve ben bugün eski dönemlerden hangisi bana daha yakın geliyor onu bile söyleyecek durumda değilim zira hepsi sanki aynı yakınlıkta ya da uzaklıkta gibi.

Belki de hazır olmam da gerekmiyor diğer taraftan, suya balıklama atlamak gibi, bir anda olmalı, bir anda tecrübe edilmeli, edilmek zorunda kalınmalı; rejim için Pazartesi gününü ya da sigarayı bırakmak için elimizdeki paketi bitirmeyi beklememek gibi. Ne Pazartesiyi bekledim ne de paketin bitmesini ama hala canım kaymaklı ekmek kadayıfı çekiyor ve yine hala her sabah evden çıktığımda bir sigara tüttürmeyi hem de deliler gibi. Aslında doğruyu söylemek gerekirse yalnızca havanın yağmurlu olması ya da yaklaşan yaşımdan bağımsız olarak da ben her zaman korkmuşumdur yeniliklerden. Heyecan ve mutluluktan ziyade hüzün dolmuşumdur. Yeniyi kucaklamak, tanışmak, tanımak varken ben eskiyi bırakamamış, ayrılamamışımdır çoğu kere. Hani yeni yıla girerken yaşlı bir eski yıl ve gencecik bir yeni yıl tasviri olur ya sembolik olarak, işte ben hep yaşlı eski yıl için üzülenlerden olmuşumdur. Oysaki artık bir dönem kapanmış ve yerine bir yenisi açılmıştır, Tanrı'nın biz kullarına gönderdiği yeni bir şans gibi.

Belki tamamen şansa belki de çok anlamlı olarak semavi dinlerin en eskisi bugünlerde yeni yılı kutlamakta. Tam bu zamanlarda yeni bir dönem kapanmakta ve yeni bir başlangıca merhaba denilmekte. Bu tür dinsel konular benim ilgi alanıma girdiğinden zamanında araştırmıştım ve bana çok da uzak olmayan bir felsefe ile karşılaşmıştım. Ölüm anı gelene kadar malum hiç kimse hakkında kesin bir hükümde bulunmamayız zira insanlar yaşadıkça, değişmek için özgür irade gücüne sahiptirler yani benim ifademle insanlar kendi kaderlerinin efendisidirler. Biz insanlara nasıl bir hayat verilmiş olursa olsun bizler bunu değiştirmek özgürlüğüne sahibiz. İşte söz konusu kutlanan bu yeni yıl, yeni dönemin kurulma günüdür. Bugünün dualarında ne pişmanlık vardır, ne de günah zira tekrar yaratılma olduğundan ne pişmanlık duyulacak bir geçmiş vardır ne de işlenmiş bir günah. Enerjilerimizi saflaştırma, arındırma anlarıdır. Bugünlerde ileriye dönük dualar edin. Hayattaki amaçlarınızı sorgulayın ve bol bol isteyin. Hayatınızı yeniden kurgulayın. İstediğiniz hayatınızı bir mimar gibi kendiniz kurgulayın ve elinizi korkak da alıştırmayın.

Eskiden vazgeçmek her zaman kolay değildir. Eski alışılagelmiş olandır, rahatlıktır, alışkanlıktır. Yeni her zaman için güzel ve hoş görünse de bazı zorlukları da beraberinde getirir, getirebilir. Daha önceden de yazmıştım, yeni ayakkabının çekiciliği vurduğu ana kadar geçerlidir ve hazırlıksız yakalanırsanız çoğu zaman arkadan vuruverir sizi. Yeni doğan bir bebek büyük mutluluktur ama kimse bu sürecin ne anne ve baba için ne de bebek için kolay olduğunu söyleyemez. Bu dönemde eski ile vedalaşmak için zaman bile harcamayın, yenisini hayal edin, kurgulayın ve isteyin.

Yeni yıl hangi bakış açısından bakmış olursak olalım yeni bir doğuş, yeni bir şans, yeni bir başlangıçtır ve yalnız ve yalnız bizim içindir. Bize düşen bu bilinci içselleştirmemiz ve hazırlıklarımızı tam yapmamızdır.
  
Yeni bir güneşin sizin için de doğmasını ve verilen şansın sizin için en iyisi olacak şekilde kullanmanızı dilerim...  Yeni yılınız kutlu olsun!

31 Ağustos 2012 Cuma

Farklı diyarlara yapılan bir ziyaretin ardından ....


Siz de farkında mısınız gün geçtikçe zevklerimiz ve alışkanlıklarımız giderek sıradanlaşıyor. Rafine diye düşünebileceğimiz, tanımlayabileceğimiz neredeyse hiçbir şey kalmamış hayatlarımızda ve tercihlerimizde. Bir süredir hemen hemen tüm restoranların birer simit saray ve evlerine dönmelerini üzüntüyle izliyorum. Esentepe’de ki Northsields mesela yerine simitçiye bırakmış daha nice güzel ve leziz restoranların yerlerini bıraktıkları gibi. Cunda Adasın’da ki rakı-balık restoranında artık yalnızca çay içebilecek olmamızla, eski İtalyan restoranların birer simitçi olmasının ardındaki nedenler hep aynı aslında. Para artık el değiştirdi ve buna bağlı olarak da her şey artık özgürce ve gönüllüce değişebilmekte. Benim üzüldüğüm değişen hayat tarzlarımız ve zevklerimiz. Ben simit yemek istemiyorum. Tamam çok daha ekonomik ama bu kadar yer açılacak kadar da talep olması ancak değişmemizi ve giderek sıradanlaştığımızı göstermekte. Tüm dünyada aynı zamanda ilk ve tek olmak da demek olan Laik, demokratik bir Müslüman ülke olmaktan sanırım artık uzaklaşarak farklı maceralara doğru yelken açıyoruz. Arapları son zamanlarda ülkemize getiren aslında hayat tarzlarımızdı, sahip olduğumuz özgürlüklerdi, ya da en yalın ifadeyle laik ve müslüman kelimelerinin dengeli olabilmesiydi. Sanırım cazibe merkezi olma durumumuz artık bir sona doğru ilerlemekte. 

Bizler bu yolculuğa doğru yol alırken beni oldukça şaşırtan bir gelişme de olmadı değil hani hayatımda. Ailece bir düğüne katılmak için geçtiğimiz günlerde İsrail’deydik. Gitmeden önce bizi oldukça korkutmuşlardı. Yok savaş çıkmak üzere, yok girerken ve çıkarken donunuza kadar soyup saatlerce bekletiyorlar, yok sorguya çekiyorlar, yok canlı bombalar, yok yakıcı sıcak ... Ülke evet çok ilginç bir ülke. Tüm komplo teorilerinin ortak ana fikri dünyayı bu ülke insanlarının yönettiğidir.  Eğer öyle ise korkulacak bir durum yok zira bu ülke tüm dünyayı yönetmekten hem de çok uzak. Hani açık yazmak gerekirse kendilerine faydaları yok. Gitmeden önce insan böylesi güçlü bir kavmin insanlarının oluşturduğu ülkeyi Monaco gibi ya da Luxembourg gibi olmasını bekliyor (tüm zamanların ve yerlerin en lüks McDonald’sı bana göre Luxembourg’dadır ve eşim bir migren krizi sonrasında oranın tuvaletinde kusarak orasını bizzat onurlandırmıştır). Ülke anlayacağınız üzere ne Monaco ne de Luxembourg gibiydi. Daha çok 30-40 sene öncesinin İzmir’i gibi bir yerdi, ama çok daha pis ve çok daha kötü evlerle dolu olanı. Sıcaklık, benim İstanbul’dan geldiğimle neredeyse aynıydı. Bu nedenle sıcaklık konusunda şikayet edemem ama ılık değildi ve MFÖ gibi şapkasız çıkmam abi tadındaydı. Yediğimiz yemekler garantiye oynamak istememizden Time Out dergisinde olan yerlerdeki yemekler olduğundan bana göre oldukça da pahalı bir ülke oldu. Oğlumla gittiğimizden ve sıcaklık kendini bir hayli hissettirdiğinden her yere de taksi ile gittik. Anlayacağınız bizim için pahalı bir gezi oldu. Tel Aviv’e Avrupai bir şehir diyenler sanırım hiç Avrupa’ya gitmemiş olanlar. Peki tüm bunlardan sonra beğenmedim mi? Hayrı bence ilginç bir şehir. Kesinlikle de en azından bir kez gidilesi ama çok anlamlar yüklemeden ve fazla bir beklenti içinde olmadan. Oğlumun biraz büyümesi sonrası Kudüs ve Tuz Gölüne de gideceğiz ama bu gezimizde yerimizden fazla kıpırdamayıp, zamanımızı yemekle ve belki 30 derecenin üzerindeki sıcaklığı ile Akdeniz’in içinde geçirdik. Lokal yerlerdeki görevliler oldukça kaba iken dergide yer alan yerlerdekiler son derece profesyonel ve çözüm ve müşteri odaklı. Tavsiyem bu yerleri seçmeniz. Dış mekanlarla, taksi dahil iç mekanlar arasındaki sıcaklık farkı ise ağlatacak cinsten. Taksi içinde ya da alışveriş merkezleri içinde hırka giymek isterken dışarıda derinizi bile çıkarmak istiyorsunuz, o kadar yapış yapış ve sıcak.

Alışveriş merkezi derken birgün bize bir yer tavsiye ettiler. Buranın İstinye Parkı dediler. Biz de üşenmedik, denizden çıkıp, kurulanıp, üst baş değiştirip, taksi tutup, oranın yolunu tuttuk. Allahım ne kalabalıktı inanamazsınız. İnsanlar alışveriş merkezinde üzerinize üzerinize doğru geliyor sanki. Tüm yemek yenecek yerler hınca hınç dolu ve boşalacak gibi de değil. Peki gerçekten de İstinye Parkı tadında mı tabii ki hayır. Olsa olsa en fazla Profilo AVM’nin çakması olabilecek seviyede. Her mağazanın girişinde, ancak bir insanın geçebileceği bir aralıkta bekleyen bir görevli, giriş ve çıkışlarda çanta kontrolü yapıyor. Etrafta polis ve asker üstelik ne kadar çok şaşarsınız. Hayatta kalabilmek adına kendilerine özgü kurallar belirleyip yaşayan farklı bir hayat, farklı bir dünya. İnsanları ise genelde daha çok bizler gibi. Oğluma güneşten koruyucu deniz elbisesi almak istedik. Şanslıydık, indirime de girmişti mağaza. Neredeyse fiyatlar yarı yarıya düşmüştü. Kasa da öğrendik ki ancak mağaza kartı olanlara bu indirim uygulanmakta. Almanya ya da Hollanda’da olsanız hemen kimlik, lokal adres sorulur ve kart ona göre düzenlenir. Biz turist olduğumuzu ve muhtemelen bir daha bu mağazaya adım atmayacağımızı söyleyince tamam biz bir şeyler karalarız dediler. İndirimli olarak aldık ürünümüzü. Üstelik muhtemelen bir daha adım atmayacağımız bir mağazanın kartına bile sahibiz.

Oldukça yüksek oktavdan kavga eder gibi konuşan bir ülkedeydik ama ses tonlarının tersine ülkede her şey şaşılacak kadar huzurlu. Ya da kaos içinde huzurlu olabilmeyi başarabilmişler. Neden bilmem aklıma Tanita Tikaram’ın twist in my sobriety şarkısı geldi. Aşağıda şarkı sözlerini size Türkçe olarak sunuyorum. Ülke içine çok rahat girdik ve çok da rahat çıktık. Hiç bir sorun ve sıkıntı ile karşılaşmadık. Özellikle Türk olduğumuzu duyan halk bize çok daha sıcak davrandılar. Bu sıralar Türkiye’ye gidemediklerini (malum son yaşanan olaylar) ama çok özlediklerini söylediler. Bu sıralar mecburiyetten Yunanistan’ı tercih ediyorlarmış. Ben az kalsın ne gerek var gelip simit yiyeceksiniz diyecektim ki sonra düşünüp hak verdim. Ülkemizde yaşanan simitleştirme çabasına rağmen çok güzel bir ülke ve kıyas bile kabul edilemez, en azından şimdilik.

Anı kesemize bir kaç anı daha atarak ülkemize geldik. Dilerim farklılıklarımızı kutlayan, eşsiz oluşumuzun değerini bilen, bir araya gelip bir gökkuşağı oluşturabilen bir toplum olarak kalabilmeyi başarabiliriz. 

Tanrı\' nın tüm çocuklarının, seyahat ayakkabılarına ihtiyacı vardır,
Problemlerini buradan başka yere taşımak için.
Tüm iyi insanlar iyi kitaplar okurlar
Artık vicdanın temiz
Konuştuğunu duyuyorum kızım
Artık vicdanın temiz

Bu sabah alnımı silerken
her şeyi silip süpürüyorum
Çok iradeli olduğumu ve senin dediklerini
asla yapmayacağımı düşünmek hoşuma gidiyor
seni asla duymayacağım
ve dediklerini yapmayacağım

Bak gözlerim sanki hologram
Bak, aşkın ellerimden kırmızı kırmızı akıyor
Ellerimden
asla,aklımı karıştırmaktan daha fazla bir şey olamayacağını biliyorsun
aklımı karıştırmaktan fazla

Biz sadece küçük boş bir pastayı dağıttık
İnsanların geceleri yaptığı gibi eğlenmek için
Gecenin geç saatlerinde düşmanlığa ihtiyaç duyulmaz
Ürkek bir gülümseme ve özgürlük molası

Onların farklı düşünceleri umurumda değil
Farklı düşünceler benim için iyidir
Kol kola ve yalın ve bütün
Tanrının tüm çocukları kendi yollarını buluyor

Bak gözlerim sanki hologram
Bak, aşkın ellerimden kırmızı kırmızı akıyor
Ellerimden
asla,aklımı karıştırmaktan daha fazla bir şey olamayacağını biliyorsun
aklımı karıştırmaktan fazla

Bir fincan çay, düşünmek için zaman ayır, evet
bir hayatı riske etmek için olan zaman,bir hayatı,bir hayatı

tatlı ve yakışıklı
yumuşak ve tombul
Işığı görene kadar pisboğazsın
pisboğazsın, ışığı görene kadar

İnsanların yarısı gazete okur
iyi ve güzel okurlar
güzel insanlar, sinirli insanlar
İnsanlar satmak zorundadır
senin satmak zorunda olduğun haberleri

Bak gözlerim sanki hologram
Bak, aşkın ellerimden kırmızı kırmızı akıyor
Ellerimden
asla,aklımı karıştırmaktan daha fazla bir şey olamayacağını biliyorsun
aklımı karıştırmaktan fazla