Bu Blogda Ara

26 Mart 2012 Pazartesi

Evliya Çelebi tadında bir Şubat


Seyahatlerim, ailem ve ben 2



Otel güzeldi hatta çok güzeldi ve çok büyük. Dünyanın dört bir yanından golf oynamak isteyen insanların yaz- kış akın ettikleri bir golf cennetiydi adeta.  Golf dediğinizde duracaksınız. Çok artistik, cool bir spordur. Aslını isterseniz bana göre bir spordan ziyade statü sembolüdür. Meşhur sopaları vardır ve özel arabaları. Dize kadar (ya da bileğin biraz üstü diyelim) pantolonlar giyerler. Yalnız giysileri bile dünyanın parasına satılırlar. Ağır abiler bir yandan iş bağlantılarını yaparlar, bir yandan kumdan top çıkarmaya çalışırlar ve bir yandan da brendi, bourbon ya da cognac içerler. Purolarını 5727 sayılı yasa nedeniyle bulundukları yerde artık içemezler tabii aksi durumda 75 TL’yi vermeleri gerekecektir. Bir de benzer statü olayı engelli at binme olayında vardır. Benzer bir klasmandır. Hani çok şık hanım ve beyler atlarını engellerden atlatıp dururlar. Genelde soyadlarında von veya de gibi aristokratik takılı abiler, kontes, prenses, lady gibi ön unvanlı ablalar atları sürerler. Atların isimleri de çok süslüdür, giysileri de. Bir gün aslında bu konu üzerine yazmalıyım, eminim yazarken sizin okuduğunuzdan çok daha fazla eğleniyor olurum. Tabii buradaki genel kabul sizin okuduklarınızdan keyif alıyor olmanız. Umarım yanılmıyorumdur J

Benim de bir golf geçmişim var. Evet yanlış okumadınız. Zamanında bir kaç kez mini golf oynamıştım. Mütevazi kişiliğimin bir göstergesi olarak çevremdekilere bundan tabii bahsetmedim. Otele varır varmaz benim meşhur zangocumun aldırılma işlemlerini organize edip yemeğe indim. Öğün atlanmaya gelmez ve her güzel yemek yanında bir kaç kadeh içkiyi ve sonunda tatlıyı hakkeder gibi yalnızca benim bildiğim ve inandığım, bana özel klişeler ile karnımı ziyadesiyle doyurdum. Kahvesiydi çaydı derken açık temiz hava ve güneşin altında ben güzelce bir zaman geçirdim.

Bu tür sene sonu toplantılarının olmazsa olmazı, çalışanları birbirlerine yaklaştırıcı, takım ruhunu yakalamalarını sağlayıcı oyun ve aktiviteler üretmek, dahası bu saçma sapan ve anlamsız oyunları oynamaları için çalışanları zorlamalarıdır. Havaalanına zangocumu almaya malumunuz otelin etinden suyundan faydalanmak için gitmemiş, bölgeden bir arkadaşa rica etmiştim. Sen misin bunu yapan? Söz konusu takım oyunu bir garip, bir koşturucu, bir yorucu çıktı ki şaşardınız. Otelin ucu bucağı belli olmayan arazisinde bir oradan bir buraya deli danalar gibi koştuk durduk. Amaç da sonunda içinde abuk sabuk ve dandik altın para ambalajlarında çikolata olan bir hazineye ulaşma. Hani arkadaşı tanımasam küfür ve sövmenin yanında beddua da okuduğunu düşünürdüm. Sözde dinlenmek için geldiğim toplantının daha ilk saatlerinden havlu atmıştım. Yorulduğuma mı yanayım, terlediğime mi, yoksa daha keyifli zaman geçirmemiş olduğuma mı bilemedim. Zaten oğlumdan, eşimden ayrıyım ve güzel zaman geçireceğime ben yanımdaki 12 kişi ile otel çevresinde çikolata dolu hazine bulmak için diğer 20 kadar takım ile birlikte koşuyorum. Oyun sonunda bir de terli terli havaalanından gelen arkadaşı bekledim. Sonrasında maceracı ve tek başına yolculuk yapmasını seven isyankar ve unutulmuş zangocumla beraber odama döndüm.

Akşam yemeği yine çok güzeldi. Ne kadar yediğimi bilemiyorum ama gün içinde vermiş olduğum tüm gr’ları kilo olarak geri alacak kadar yemiş olmalıyım. Masamız ise tam bir protokol masasıydı. Duyan gelmiş. Hani zorlasak şirket yönetim toplantısını bizim masada yapar. Benim patron da bizimleydi. Bir ara içtiğim şarapların da etkisiyle yorulduğumu, odama dönüp uzanacağımı ve keyifle Yalan Dünya’yı izleyeceğimi söyledim. Alkol işte tüm kötülüklerin hem anası, hem babası. Benim patron sen misin bunu söyleyen tavrıyla hadi yiyorsa yap bunu da görelim tadında seni mutlaka karaoke şarkı yarışmasında görmek istiyorum dedi. Aksi takdirde şirketin sahibi ile odama gelip şirket aktivitesine katılmadığımı bizzat ona ispat edecekmiş. İşte biz kendisiyle bu kadar muhabbet içerisindeyiz. Beni nasıl sever, nasıl sever, gözleriniz yaşarır. Uykuluyum, yorgunum dedikçe motivasyon dedi, takım çalışması dedi, şirket kültürü dedi.

Beni bu kadar zamandır tanıyorsunuz. Eşime karşı nasıl her defasında dik durduğumu en iyi sizler biliyorsunuz. Ben bir şeye karar verdim mi kolay dönmem. Kararlılık düzeyim üst düzeydir. Hemencecik odama döndüm. Televizyonu açıp, mini-bardan da bir bira kapıp dizimi seyretmeye başladım. Bu sefer ki bölüm yıkılıyordu. Hele ki inşaat işçilerine bayıldım. Nasıl gülüyorum, keyfim nasıl yerinde anlatamam. Sonra eşimin işten ayrılması geldi önce aklıma. Gülmem dondu suratımda. Espriler duyulmaz olmaya başladılar. Bir an da evde benden yemek bekleyen eşim ve çocuğum gözümün önüne geldi. Hafifçe doğruldum yataktan. Bira ısındı mı neydi artık tadı güzel gelmemeye başlamıştı. Hayat yalnız benim hayatım değildi artık. Dizinin reklama girmesini bekledim ve yarışmanın yapılacağı yere doğru yola çıktım.

İlk önce patronun yanına gidip varlığımı kendisine gösterdim. Sonra da bara yönelip başka bir biraya bir şans daha verdim. Şansını iyi değerlendiren bira kısa sürede son buldu. karaoke’leri oldum olası sevmemişimdir. Seni belirli bir kalıba sokmaya çalışır. Bağıra bağıra ve istediğin tempoda şarkı söylemene izin vermeyen bir modern çağ eğlencesidir. Genelde de bu çarka uyamayan kişiler bayılırlar bunu kullanmaya. Ya kendilerini bilmediklerinden ya da kendileriyle fazlasıyla barışık olduklarından.
 
Yarışma haftalar öncesinde şirkette duyuruldu. Gruplar kuranlar mı desem, buluşup çalışanlar mı desem ya da peruk ya da giysiler bulup olaya bir gösteri boyutu katanlar mı... Bizim şirket karaokeye çok ama çok önem verdi. Patronun görebileceği bir noktada şarkı söyleyenlere gülmeye başladım. Yalancı Dünya kadar komik değildi ama daha bir gerçekti . Bu arada bizim ekipten bir arkadaş yanıma gelip ekip olarak biz de katılalım mı diye sordu. Alkol dedim ya yine diyorum. Patrona sor, o varsa ben de varım dedim. Patron da ben olursam olacağını söylemiş. Yumurta-tavuk olayı anlayacağınız. Sen misin beni odamdan ve Yalancı Dünya’dan eden dedim ve blöfünü gördüm. Grubun ismini patronun ismi ve saz arkadaşları diye kaydettirdim ki o sahneye çıkmazsa ben de hiç çıkmayayım. Neyse efendim şarkı seçimi bana bırakıldı. Ben de şimdi bu platformda söylemekten imtina ettiğim bir şarkıyı seçtim.

Patron adını okunmasıyla sahneye çıktı. Tabii arkasından ben ve benim tüm ekip. Bir ara size güveniyorum çocuklar diyeceğini ve sahneden ineceğini sandım ama yapmadı. Delikanlı adamdır benim patron. Söylediğinin arkasındadır her zaman. Zaten bu nedenle odama gerçekten de gelebileceklerini düşünüp, korkmuş, ürkmüş ve geceye katılmaya karar vermiştim. Yalnız gülmek için bile bunu yapabilirdi bana. Normalde 5’er kişilik takımlar yarışıyorken biz sahnede 10 kişiydik. On adet alkollü erkek.

Şarkının sona ermesi ile etraf alkıştan yıkıldı. Tekrar mı isteyenler mi, imza almaya çalışanlar mı, resim çektirmeler mi görmeniz gerekiyordu. Jüri puanları açıkladığında zirveye yerleştiğimizi biliyorduk. Dokuz veren jüri üyesi neden tam not vermedi diye uzun süre yuhalandı. Neyse ki bizler seyirciyi teskin etmeyi başardık. Yarışma sonucunda birinci olduk ve madalyalarımız podyumda çılgınca alkışlar arasında takıldı. Ödülümüzde vardı tabii: Antalya’da çift kişilik hafta sonu konaklaması. Normalde ödül 5 adetti ama bizden dolayı yönetim kararıyla 10 adete çıkarıldı. Anlayacağınız size Antalya’dan bir yazı daha yazacağım.

Geceye katıldığımı fotoğraflı, ödüllü ve madalyalı olarak kanıtladıktan sonra odama döndüm. Madalyanın fotoğrafını çekip gururlanması için eşime gönderdim. Çoktan uyumuştu. Sabah mutluluk göz yaşları içerisinde beni tebrik etti.

Birinci olmak kolay değil. Sabah gözümü baş ağrısıyla açtım. Alışkanlıktan olsa gerek 6:30 bile olmadan uyanmıştım. Bir gün öncesinde koşarak ezberlediğim yerleri bu kez yavaş yavaş yürüyüp derin derin çam havasını içime çekerek yürüdüm. Baş ağrım öğlene kadar sürdü ve ancak ağrı kesici almamla geçti.

Toplantı sert geçti, hem de çok sert. Normalde motivasyon ağırlıklı geçmesi beklenen sene sonu toplantısı, şirketin başındaki kişinin bize gerçekleri hem de dang diye göstermesi ile başladı. Kızgın kumlar sonrası serin sulara girmek gibiydi. Soğuk duş etkisi  bizi düşlerimizden uyandırdı. Onun sonrasında yapılan motivasyon ağırlıklı konuşma ve sunumlar ise pek işe yaramadı.

Ben genelde bu tür toplantılarda tüm boş zamanlarımı odamda ya film seyrederek ya da kitap okuyarak geçiririm. Uyku da illaki olan başka bir önemli aktivitemdir. Bu kez öyle olmadı. Sauna, Fin ve Türk Hamamı ve kese derken odaya kendimi zor attım. Bir uyumuşum ki gala gecesini az kalsın pas geçecektim. Neyse ki telefon çaldı da çok ama çok derinlerden oteldeki odama geri döndüm.  Bir süre kendimi toparlayamadımsa da sonra kendime geldim.  Asi ve gezgin zangocumdan takım elbisemi çıkarıp güzelce yemeğe katıldım.

Sabah gerçekle sert bir şekilde yüzleşmiştik ama gece için hiç bir fedakarlıktan kaçınılmamıştı. Bir çok ünlü kişi bize şarkılar, türküler söylediler. Ben yine çok geç saate kalmadan odamın yolunu tutup bavulumu topladım ve yapılacak en güzel şeyi yaptım: Yatıp güzelce uyudum.

İyi ki de hemen uyumuşum. Sabah saat 6:00 gibi yine uyandım. İnsanoğlu işte böyle. Uyuma şansım varken iki sabahtır bir şekilde sabahın köründe uyku muyku kalmaz durumumda buluverdim kendimi. Biraz yine yürüyüş yapıp kahvaltımı ettim. Odama doğru dönerken eşimi aradım. Açmadı. Ben de mesaj çekip uyanınca beni aramasını yazdım. Odama henüz girmiştim ki aradı. Sesi kötü hem de çok kötüydü. Migreni tutmuştu. Bensizliğe yalnızca iki gün dayanabilmişti. Ailesinin dönüşleri sabah olduğundan migrenli bir şekilde oğlumuzla beraber zaman geçirmesi gerekecekti. İnsan korktuğu şeylerle daima bir şekilde yüzleşiyor işte. Tabii bende de ne moral kaldı ne de keyif. Sonrasında ki zaman nasıl zor geçti hiç anlatmaya çaba dahi göstermeyeyim.

Her türlü plan, her türlü hazırlık yapılmış, eşimle oğlumun yalnız kalacakları bir kaç saat nasılsa bir şey olmaz canım diye boş bırakılmıştı. O bir kaç saat kabus oldu çıktı karşımıza. Neyse ki geçen biraz zaman ve ilacın etkisiyle hafiflemişti ağrısı. Beni karşılamaya bile geldiler. Oğlumun bir de bana sürprizi vardı. Eli boş gelmek istemeyip benim için kozalak bulmuştu. Beni gördüğü zaman “Babaaa, sana bir sürprizim var. İşte bak bu senin” demesi ve koşup bana sarılması, benim mutlulu olmam ve şükretmem için yeter ve hatta artar bir durumdu.

Oğlumu kucağıma alıp, eşime sarıldım. Zaman ağrıları geçirme, suratları güldürme ve eve huzuru getirme zamanıydı. Görevimi hem de nasıl severek yapmanın mutluluğu içerisinde hemen görevime başladım.

Daha eşim de ben de bir çok seyahatlere gitmek zorunda kalacağız. Kimisi eğlenceli kimisi zor geçecek. Bazen bir kaç gün, bazen daha uzun ayrı kalacağız. Ama her defasında hem çok özleyeceğiz ve hem de çok özleneceğiz. Ayrılıklarımız hep buruk, kavuşmalarımız hep mutluluk dolu olacak. Biz bir aileyiz, birbiriyle kenetlenmiş mutlu bir aile. Umarım, dilerim ve biliyorum hep öyle de kalacağız.

20 Mart 2012 Salı

Evliya Çelebi tadında bir Şubat


Seyahatlerim, ailem ve ben 1

Şubat ayında resmen leyleği havada gördüm. Sanki başka aylar yokmuş gibi bu kısacık ay için planlanan iki yurt dışı ve bir de yurt içi seyahatim aylar öncesinden tüm tadımı kaçırıverdi. Oturup ne yapabilirim diye kara kara düşünmeye başladım. Kolay değildir düzenin değişmesi. Evde dengeleri oluşturmak ve düzeni sağlamak için bir çok kriter vardır ama en önemlisi benim evde olmamdır. Ne zaman evden bir nedenle uzaklaşmam gerekiyor olsa ben kendimi  oturup mevcut duruma çözüm ararken bulurum ve inanın bana çözüm her zaman çok zor olur. Zordur hem de çok zordur benim ev dışında uyanıyor olmam. Kafalarda oluşabilecek karışıklığın önüne geçebilmek için bazı açıklamalarda bulunabilmek adına bazı nedenleri sizlerle paylaşmak isterim. Birbirlerinden farklı nedenler olduklarından, evden neden ayrılmamam gerektiğinin ayrı ayrı listelemek isterim:

Eşim bildiğiniz üzere konuşmayı çok sever. Dahası konuşmadan duramaz. Ben olmazsam oğlumuza kesin saracak ve onun konuşmaktan soğumasına neden olacak. Uyuması sonrasında ise konuşamayacağından iyice daralacak, kendini kapana sıkışmış gibi hissedecek. Böylesi bir evden ayrılışı, iş için ve zoraki bile olsa kolay kabul edemez, ederse de problem çıkarabilir.

Evde hemen hemen tüm işi ben yaparım. Sakın hataya düşüp naif ve romantik bir şekilde sanmayın ki ben olmazsam işler eşime kalır. Tabii ki kalmaz. Tüm biriken işleri dönünce yine benim yapmam gerekeceğinden dönüşüm muhteşemlikten hem çok uzak bir trajediye dönüşür. Ne ben ne de eşim benim bu kadar çok yorulmamı ister.

Yemek benim için önemlidir. Mümkün olduğunca öğün atlamamaya çalışırım zira benim keyif aldığım, yaşadığımı hissettiğim anlardır bu anlar. Eşime ise keşke bir hap olsa, yutsak ve tüm yeme ihtiyacımız bir anda karşılansa tadında yaklaşır yemek olayına.   Hani gören, duyan da yemeği onun hazırladığını, masayı onun kurduğunu, dahası onun kaldırdığına ve ohası bulaşıkları bile onun yıkadığını sanır. Nerede efendim?! Kendisi yalnızca bana eşlik eder o kadar. Neyse bu yazı bir şikayet yazısı olmadığından bu konu üzerinde daha fazla durmayacağım. Benim olmadığım akşamları genelde geçiştirir.  Abuk sabuk şeyler yer ya da çoğu zaman hiç yemez. Yemek ritüelini sevmiyor olsa bile yemek yememek henüz hayalini kurduğu hap icat edilmemiş olduğundan (belki de icat olmuştur ama biz henüz kullanmaya başlamadık) pek hoşuna gitmez.

Akşamları aynı saatte yatıyor olmamıza rağmen geceleri oğlum çağırdığında kalkmak ve ilgilenmek, üstünü örtmek veya uykusu kaçtığında ona eşlik etmek hep bana düşer. Geceyi oldukça delikli bir uykuyla geçirmiş olmama rağmen sabahları gün ışımadan kalkan oğlumla ilgilenmek de yine benim görevimdir. Olmadığım zamanlarda yaşadıklarımı deneyimlemek, bu konuda hiç ama hiç deneyimi olmayan eşime oldukça zor gelecektir.

Yemeksiz, uykusuz yani bensiz kalan eşimin migreni mutlak surette tetiklenir. İşte böylesine derin bir sevgi, böylesine kalın bir gönül bağıdır bizim aramızdaki. Migren pis hem de çok pis bir ağrıdır ve insanı bitirir. Gözünü açamaz, sesleri duyamaz olursun. Oğlumla tek başına kalan eşimin bitme hakkı bile olmayacağından çözüm bulmak şarttır benim her bir yolculuğumda.

Yoğun çabalarım, büyük entrikalarım ve ali cengiz oyunlarım sayesinde önce neredeyse bir hafta sürecek Çin yolculuğundan kurtulmayı başardım. Artık bana karada ölüm yoktu. Kazanılmış olan büyük bir zafer olduğundan diğer iki seyahate pek ses çıkarmadım. Yapılması gereken tek şey ise ev dışında geçireceğim toplamdaki 4 akşam için bir çözüm bulmaktı. İki ayrı tarih için iki ayrı akşam. En temiz ve ideal çözüm eşimin ailesinin bize gelmesiydi ki çok şükür geldiler de. Artık yolculuklarım başlayabilirdi. İlk yolculuk acı vatan Almanya’ya oldu. Almanlarla yapılan toplantılardan ne anlatabilirim ki? Gittim ve döndüm. Fena geçmedi ama anlatacağım çok fazla şey de yok. Ben daha çok Antalya seyahatime odaklanmayı tercih edeceğim: Senelik olarak düzenlenen yıl sonu (tarih itibariyle belki yıl başı demek daha mantıklı olurdu) toplantısı.

Oğlumdan ve eşimden ayrılmak iki gün için bile olsa, ucunda eğlenme, bol bol uyuma, güzel yemekler yeme, istediğin kadar televizyon seyretme ve istediğin televizyon kanalını seyretme olsa da kolay olmuyor. Aslında bu yeni dönemde insan bir önceki dönemlerin keyiflerini belki de unutmuş olduğundan, en azından alışkanlığını yitirmiş olduğundan, karşısına çıkan bu tür görünüşte keyifli aktivite ve yolculuklardan kesinlikle zevk alamıyor. Hatta zevk bir yana sıkıntı bile duyar oluyor. İnanın ne zerre hevesim vardı ne de isteğim. Tabii gelin de bu hissettiklerimi eşime anlatın bakalım. Israrla o keyifli gibi görünen saatlerin geçmediğini anlatmaya çalışıyorum, o da her seferin de biraz da biz gidip sıkılalım deyip duruyor. Hele ki bir önceki akşam beni görenler sanki hani bir kaç yıllığına gidiyorum diye sanır. Durup öpmeler, sarılmalar, sanırım abartmayı seviyorum. Bavulumu erkenden hazırladım. Zaten hepi topu iki akşam kalacağımdan çok da fazla bir şey almamıştım. Aslında önemli olan her şey ki takım elbise ve iki gömlek zangoç’umdaydı. Buruşmasınlar diye ertesi gün yola çıkana kadar asılı kalsın dedim ve güzelce gardırobuma astım.

Ertesi gün Antalya’ya vardığım zaman eşime haber vermek için aradığımda zangoçta bulunan takım elbise ve gömleklerimi zangoçtan çıkarmasını ve yerleri asmasını rica ettim. Evet evde dört yetişkin ve bir de çocuk vardı (ki oğlum zangocun varlığından haberi olsaydı mutlaka hatırlatırdı) ve ben bu seyahat için en önemli şeyi almadan yola çıkmıştım. İşin benim için daha acı tarafı ise uçakta yanıma oturan kişi kendi zangocunu hostese verene kadar almayı unuttuğumu bile fark etmemiş olmamdı. Eşimi aramadan tüm gün sürecek bir iş toplantısı ve sonrasındaki gala yemeğine üzerimdekilerle katılacak olmanın dayanılmaz sıkıntısı ve utangaçlığı içerisinde ne halt edeceğimi düşünüyordum. Bir kot, yuvarlak yaka merserize bir beyaz kazak ve üzerine önü fermuarlı spor bir ceket çok mu sırıtırdı herkesin muhtemelen siyah takım elbiseleri giyeceği bir yemekte. Farklı olmanın dayanılmaz cazibesine kapılmak üzereydim ki eşim hemen alışveriş yapmam gerektiğini söyledi. 
  
Otele gider ve oradan o bölgede ki operasyon takımından yardım ister ve alışverişe giderdim. Eşime kolay hayır denmez. Ben de fiziksel olarak ayrı olmanın avantajı içerisinde tamam dedim ve telefonu kapattım. İçinde bulunduğum avantajı ve beni çok iyi bilen eşimin içi rahat etmemiş olacak ki tekrar aradı ve zangocumu THY’nın bir sonraki uçuşuna vereceğini ve ya benim ya da ismini vereceğim bir kişinin hava alanı kargo bölümünden alması gerektiğini söyledi. Temiz iş. Soru yok, cevap hakkın yok. Beni resmen ezmişti hatta ezmek ne kelime çözümü bulması, hemen uygulamaya koyması ve bana hiç bir iş bırakmamasıyla beni adeta çiğnemişti. Ya sen gidip alacaksın ya da ya da bana bir isim ver cümlesiyle son noktayı da koymuştu. Ben otelin  imkanlarını ve havalanı-otel arasında ki gidip gelmenin iç açıcı büyük keyfini düşünündüm ve muhtemelen bana hala küfür ediyor olan bir arkadaşın ismini ve telefonunu verdim. Ne toplantı da ne de yemek de artık farklı olabilecektim. Onlarca metre öteden gösterilme ve hatta arkamdan hem de bolca konuşulabilme şansım da elimden alınmıştı. Büyük bir olgunluk içinde bu çözüme itiraz etmedim, kızmadım ve hatta ancak bana yakışacak bir hassasiyet içerisinde eşime teşekkürlerimi sundum.

İlk sorun sorunsuz ve bensiz bir şekilde çözüm bulmuştu. Oysaki beni bekleyen daha nice başka sorunlar vardı ve bu sefer eşim yanımda da değildi. Dikkat dağılmasının önüne geçmek adına bu heyecan dolu macerayı şimdilik burada ve tadında kesiyorum. Yakında hem de çok yakında devamını sizlerle paylaşacağım. O zamana kadar hayatın tüm güzelliklerini sizler için diliyorum ...

7 Mart 2012 Çarşamba

Anı kesemiz için güzel ve yazısız anılar aranmakta 5

Hava güneşli bile olsa serinlik ben buradayım diye adeta bağırıyordu. İçeride oturmak için eşimle göz göze gelme ihtiyacımız bile yoktu. Eşler arası uyum da bu olmalı. Hemencecik içeriye girdik. Evimizin direği hemen siparişleri vermeye doğru yönelirken, oğlumla ben de şöyle en afilisinden bir yer kapmak için etrafı süzmeye başladık. Çok geçmeden cam kenarındaki koltuklardan bir tanesine ilişmiştik bile. Montlar ve kaşkollar çıkarıldı ve etrafa bakılmaya başlandı.

Camın diğer tarafında yine bizimkisi gibi cama yapışık başka bir masa daha vardı ve orada gençten bir kız oturmaktaydı. Aradaki camı yok kabul etsek beraber oturuyoruz derdim. Kolumun koluna çarpmasına yalnızca aradaki cam engel oluyordu. Yakınlığın derecesini siz düşünün artık. Sen kalk bizimkisi kızı yuvasındaki en sevdiği öğretmenine benzet ve gülmeye başla. Bununla da yetinme ve el salla. Kız da çok doğal olarak karşılık vermesin mi? Camın iki tarafındakiler birbirlerine bakıp, gülüp hatta el sallıyorlar. Ufak çocuk ya da köpek sayesinde kız tavlamaya çalışan ezik adam rolü üstüme kalmak üzereydi. Koltuğa iyice gömülüp hatta mümkünse içinde kaybolup aman diyimmm bu olayın benimle hiç bir alakası yok, tamamıyla oğlum kaynaklı bir sosyalleşme girişimi düşüncemi vücut diliyle ifade etmeye çalışıp duruyordum. Böylesi durumlarda el sallayan yetişkin bayan babaya genelde bakıp çok şeker çocuğunuz var tadında selam verir. Bu selamlaşma hiç olmasın istiyordum ki bir anda kendimi selamına karşılık verirken buldum. Artık üçümüz gülüşüyorduk. Eşimin gelişi ile birlikte benim kısa süreli sosyalleşmem bir son buldu. Oğlum ise ısrarla Fatoş’a çok benziyor değip el sallıyordu. Bir süre sonra bayan da kendi işine dönünce oğlum kurabiyesine bizlerde kahvelerimize yöneldik.

Oğlumun uzun bir süre bir yerde oturduğu görülmüş şey değildir. Ne zaman biraz oturması yönünde zorlayıcı olsak lütfen konu hakkında anlayış gösterin bir ifade tarzıyla bakıcı ablasından öğrendiği ben de kurt var, oturamam açıklamasında bulunur. Bir süre sonra yerinden kalktı ve etrafı dolaşmaya başladı. Biz de bir yandan onu seyrediyor bir yandan da kahvemizi içiyorduk. Bir süre sonra yeniden yanımızdaydı. Kahvelere atılan şekerleri karıştırmak için kullanılan plastik bir kaşık ile bir süre oynadı. Onu elinden düşürünce de tekrar yenisini istedi. Biz de gidip kendisinin istemesini ve yenisini almasını söyledik. Kendi başına bir şey yapacak olması hoşuna gitmişti. Tamam dedi ve görevlilere doğru ilerledi. Çok da güzel kendini ifade edip yenisini istedi. Bu arada tüm masalar onu seyrediyordu. Yeni kaşığı alışı, bize gösterişi ve zaferle masamıza dönüşü görülmeye değerdi. Tüm masalarda zaferini paylaşıp kendisine gülüyorlardı.

Bir süre sonra görevli ağabeyler bu sefer onu çağırdılar. Teftişte bulunur gibi bir eli cebinde, kasım kasım kasılarak, tezgah arkasına geçip etrafı incelemeye ve görevlilerle konuşmaya başladı. Bir tanesi önlüğünü çıkarıp oğlumuza taktı ve orada çalışmak isteyip istemediğini sordu. Oğlum da daha uzun olmadığını söyleterek teklifi reddetmek zorunda kaldı. Uzun olmadığını söylemesi bütün Starbucks’ta neden bilmem komik bulundu. Bence gayet de yerinde bir açıklama idi. Oğlumla her daim gurur duyuyorum.

Yerine tekrar geldiğinde bu kez karşı tarafta kalemi ağzına sokarak gazetesini okuyan bir kadını gördü ve bakınnnnn diye bağırdı: Kadın sanki flüt çalıyor. Uzun olmadığını söylediğinde kendisine gülen kadın şimdi zor durumdaydı. Etme bulma dünyası. Demincek gülüyordun ne oldu şimdi diye çemkirmek istedim ama oğluma kötü örmek olmak istemediğimden sessizliğimi korudum. Kadın hemen ağzından kalemi çıkardı ve zoraki bir gülümseme takılarak bak çıkardım jestinde bulundu. Bu arada görevlilerden biri adını sordu, bizimkisi de adını söyledi Nazik çocuk olduğundan o da görevliye adını sordu. Görevlinin adı Korhan’mış. Bizimkisi kokan anladı ve teyit için yüksek sesle tekrarladı. Artık tüm Starbucks flüt çalan kadın dahil gülüyordu. Bir de kokan ismini garip bulup, fonetiği hoşuna gidip sürekli tekrarlamasın mı? Her tekrarlayışında insanlar gülüyordu. Tek gülmeyen kişi görevliydi ama en azından anlayışlıydı, hiç ses etmedi garibim.

Bir süre sonra oğlum masaları geziyor ve ayrı ayrı herkesle konuşuyordu. Hani sanki ev sahipliği yapıyor gibiydi. Belki istek komiklikler var mı diye soruyordu. Bir süre sonra dışarıdaki kadın gitmeye karar verdi ama öncesinde içeri girip oğlumuzla vedalaştı. Kahveler çoktan bitmişti. Bizim de gitme vaktimiz gelmişti. Oğlum da görevliler ve masalarla vedalaşıp mekanı terk ettik.

Güzel olan kendini istediği gibi ifade ettiği için kazandığı güven ve kazandığı güven sayesinde kendini çok daha iyi ifade etmesiydi. Güzel, eğitici ve keyifli bir döngüydü.



Malum taş sektirmelerden sonra eve dönüp yemeklerimizi yedik. Kısa bir süre sonra yeniden sokaklardaydık. Bu sefer ki istikamet Türkiye İş Bankası'nın kültür sanat merkeziydi. Memet Ali Alabora’nın anlatıcı ve Emir Gamsızoğlu’nun piyanoda olduğu çocuklara yönelik bir gösteriydi: Çocuklar için notada yazmayanlar

Klasik müzik deyince aklınıza ilk ne geliyor? Gösteriyi gerçekleştirenlerin muhabbet geliyor, güzel zaman geçirmek geliyor, eğlence geliyor. Hep beraber müzik dinledik, sohbet ettik, müzisyenlerle tanıştık. Bildiğiniz melodileri duyduk, bilmediklerimizden de keyif aldık ve dahası müzikli hikâyeler dinleme fırsatı bulduk. Bu yıl gösteride şansımıza sürpriz konuklar da vardı: Üflemeli çalgılar ve müzisyenleri. Hem onları dinledik, hem farklılıklarını öğrendik. Çalan enstrümanın ne dediğini ya da hangi renge benzediğini keşfetmeye interaktif bir şekilde çalıştık. Asıl amaç ise belliydi oğlumuzun güzel ve değişik zaman geçirmesini sağlamak. Ben klasik müzik çok sever ve çok da dinlerim. Oğlumun da sevmesini isterim ama zorlayacak da değilim. Ben onu tanıştırırım, karar onundur. Bu bir nevi (ilk konserini saymazsak) klasik müzikle ilk tanışmasıydı. Umarım sevmiştir.

Bizim Hürrem Sultan ise aktivitenin daha hareketli ve heyecanlı geçmesi için elinden geleni yaptı tabii. Olası oğlumuzun sevmemesi durumu ve kimseye rahatsızlık vermeden çıkabilmek için aldığımız bilet arka sıralarda yer almaktaydı. Şansızlık yerimiz geç gelenlerin giriş yaptığı kapı tarafındaydı. Gösterinin başlaması sonrasında girişler tüm hızıyla devam etti. Kendisini Viyana’da Musikverein’de ya da New York’da Metropolitan’da Berlin Filarmoni ya da Moskova Senfoni orkestrasını dinleyeceği sanan eşim bu sonradan girişlere bir hayli sinirlendi. Önce kem küm dedi. Tanıyanlar bilirler hiç bir zaman kem kümle kalmaz kalmadı da. Önce dönüp sert bir uyarıda bulundu baktı işe yaramıyor kalkıp kapılar arkasında, görevlilerin şaşkın bakışları karşısında gereken aktarımları gerçekleştirdi. Daha iyi bir gösteri için neler yapılması gerektiğini bir biri açıkladı. Sert uyarılarını anlamalarının onların yararına olacağını tatlı tatlı anlattı her birine. Döndüğü zaman rahatlamıştı. Huzurlu ve güleç bir ifadeyle gösteriye kaldığı yerden devam etti. Girişler çok kısa bir süre sonra bir son buldu. Muhtemelen bu çocuk gösterisine kimse eşimden daha büyük saygı göstermemiştir ve kolay kolay bundan sonra da göstermez. Ama görevliler eşimi unutmayacaklardır.

Oğlum gösteriyi sevdiğini söyledi. En azından büyük bir bölümünü dikkatle izleyip, katılım ve katkılarda bulundu. Mesela Chopin’in Polonya’da doğduğunu haykıran kişi oğlumdu. Tamam, yardım aldı ama herkes almıyor mu? :-)

Oğlumla diğer tüm aktivitelerde olduğu gibi yine büyük gurur duydum. Nerede olursa olsun sanki yıllardır oranın müdavimiymiş gibi sakin ve “cool” bir tavır takınıyor olması sonrasındaki hissettiklerim ise en hafif bir ifadeyle hayranlık. Her bir anımda ve her yerde, onun babası olmanın tarifsiz mutluluk, gurur ve şansını yaşıyorum. Yine yanındaydım. Umarım ki daha nice böylesi ilklerde yine yanında olacağım. Hayatı güzel ve yaşanabilir kılan nice böylesi gurur ve mutluluk anlarından daha nice güzel anıları hep beraber toplamaya devam edeceğiz.


29 Şubat 2012 Çarşamba

Anı kesemiz için güzel ve yazısız anılar aranmakta 4


Her bir çocuğun önünde TV olan, kendiliğinden piyanolu koltuklu ve TV’de çocuğun o an istediği DVDler oynatılan, aynaları bile Mickey Mouse aynaları olan, her şeyin çocuklara göre düşünülmüş olduğu ve çocukların şaşkınlıktan ne yapıldığını bile anlamadıkları bir saç kesim merkezi tabii ki eşimin ilk aklına gelen tercihti her daim. Ki bu merkezde zaten çocuklar neler olup bittiğini anlayabilecekleri kadar bile oturmuyorlardı. Bir Caillou bölümü bile yarılanmayacak kadar bir sürede saçlar kesiliyordu. Şaka değildi hepi topu yapılan zaten 2 bilemedin 3 kere makas hareketi idi ve karşılığında gayet pişkin ve çok doğalmış gibi istenen 40 TL’ydi.

Öncesinde de yazdım yeniden yazacağım: Ne yıkama var, ne sakal traşı, ne fön, ne perma, ne balyaj, ne maske, ne el bakımı ne de cilt bakımı. Hepi topu 2 kere ya da bilemedin 3 kere makasını açtı ve kapadı, hepsi bu. Para bu kadar kolay mı kazanılıyor? Sen ne yaptın ki 40 TL istiyorsun arkadaş, sen çıldırdın mı be adam? hislerinin pik yapıp sonra yeniden yutulması gerektiği bir yerin ilk tercih olması ne de acıydı benim için.

Temsili resim
Beri yanda ise küçüklükten beri sürekli gittiğim mahalle berberi. Basit, yalın ama etkili. Oğlumun el üstünde tutulduğu, televizyonun tehlikeli dünyası yerine nezih, hoş, entelektüel ve kaliteli sohbetlerin yaşandığı, mis limon kokulu, bol diplomalı bir mekan. Ustalar mekanı. Tarihlerin yeniden yazıldığı, efsanelerin makas salladığı tarihi bir yer.  Maçoların, sert adamların mekanı. Büyük ve ipeksi örtülerin boğazlara bağlandığı, saçların nasıl kesileceğinin nezaketen bile sorulmadığı, size yakışan saç kesiminin bizzat kesenler tarafından en iyi şekilde bilindiği sıcak bir aile yuvası.

Diğer kulvarda ise eşimin milyonları bayıldığı kötü, acımasız, hoşgörüsüz ve açgözlülerin yuvası. Sahte nezaketin paraya dönüştüğü bir yalan dünya. En faça yerin sahte güzeli. Bizans, Karaman ve Ali Cengiz oyunu. Üç isimli şeytan.

Filmi hızlı bir şekilde biraz ileri saracak olursak, biz bir anda kendimizi  - yine babam, yine eşim, yine ben ve yine oğlum – benim meşhur mahalle berberinde bulduk. Zafer benim olmuştu. Hak etmiştim. İlk tercihin yeniden taşınmış olması ve eşimin kuaförünün hınca hınç dolu olması işime gelmiş, haklı galibiyetime yardımcı olmuştu.

Oğlum berberin en yakışıklı, en zeki ve en küçük adamıydı ve bana varlığı ile gurur veriyordu. Oğlum vakur bir ifade ile saçlarını kestirdi. Yıllardır berbere saçlarını kestirmeye gelen bir kişinin rahatlığı ve olgunluğu içerisinde bir maçlardan konuşmadığı ile kaldı.

Akşam yemek sonrası benim berber fatihi biricik oğlum hemen uykuya daldı. Akşam yemeğimizi yedik ve televizyon karşısına kurulduk. Keyfimiz yerinde idi ve saatler uyumak için çok erkendi. Her şeyi yapabilecek özgürlüğe ve zamana sahiptik. İnsanın kısıtlı bir süre için böyle zamanı olduğunda genelde donup kalır. Her şeyi biraz yapmak ister ve genelde hiçbir şeyi yapamadan kısıtlı zamanını tamamlar. Biz böyle nice zamanı heba ettiğimizden tecrübeliydik. İsteklerimiz belliydi. Yalnızca zamanın ve o zamanın yalnızca bize ait olmasının tadını çıkarıyorduk.

Eşime sormadan kahveyi bile önümde buluverdim, düşünün artık ortamın çekiciliğini. Yorgunluk tamam tabii ki vardı, tüm gün kayda değer bir şey yapmamış da olsak sokaklarda sürtüp durmuştuk ama yine de uyumaya niyetimiz yoktu.

Birden telefonum çalmaya başladı. Bir Zamanlar Amerika filmindeki telefon çalma sahnesi kadar etkili ve dikkat çekici bir şekilde uzun uzun çaldı telefon. Bizi tanıyıp, aralarının bozulmasını istemeyen ya da azar işitmeyi tercih etmeyen tanıdık ve akrabalar, oğlumuzun uyuması sonrasındaki saatlerde bizi aramaya pek cesaret edemezler. Mesaj atarlar ve gerekirse biz arardık mesaj atanları. Bu durumda ya yanlış numara olmalıydı ya da acil bir durum. Bir yandan telefonuma doğru hamle yaparken bir yandan da eşimin şiddet içeren bakışlarını üzerimde hissediyordum. Kısa bir anlık bönlük sonrası hatamı hemen anlamıştım. İki büyük ve kolay kolay affedilemez hata yapmıştım üstelik aynı gecede. Zamanın yalnızca bize ait olmasının o büyülü rehavetine kapılmıştım. Boş bulunmuş ve telefonumun sesini açık unutmuştum. Affedilir, bağışlanabilir bir durum değildi bu. İkinci hatam ise telefonumu uzağıma koyarak birkaç kez çalmasına neden olmuş olmamdı. Bu kadarı çok fazlaydı. Üzgündüm ve fazlasıyla pişman.

Arayan kardeşimdi. İki gündür ishalinin devam ettiğini, kustuğunu ve hastaneye gitmesi gerektiğini söylüyordu. Tahminim doğru çıkmıştı: Acil bir durum vardı. Apar topar hazırlanıp evden çıktım ve onu almaya gittim. Kısa bir süre sonrası hastanenin acil bölümündeydik. Çok şükür önemli bir şey çıkmadı ve sabaha karşı 2:00 gibi tekrar yatağıma yattım. Uyanmama her şey yolunda giderse ve hemen uyuyabilirsem yalnızca 5 saat vardı. Hemen uyuyamadım ve her şey yolunda gitmedi. Sabah her şeyden daha çok ihtiyaç duyduğum şey son birkaç yıldır en yakın arkadaşım, hatta dostum olma şansına, mutluluk ve ayrıcalığına erişmiş olan kahve idi. Cumartesi akşamı için ne ummuş ne bulmuştum. Kader bana yine oyun oynamıştı.

Ertesi gün tahmininiz üzerine yine erken hem de çok erken başladı. Cumartesi gününün oldukça yorucu geçmesi sonrası Pazar evde kalınma isteği oldukça fazlaydı. Eşim de ben de evde kalıp bir o koltuğa yatmak sonra güç bela kalkıp diğer koltuğa yatmak gibi oldukça masum ve doğal isteklere sahiptik. Oğlum ise kendi halinde evde takılıp duruyordu. O kadar sessiz ve bir o kadar masumdu ki evde kalıp tembellik etme isteğimiz yavaş yavaş vicdan azabına dönmeye başladı. Çok da zaten geçmen giyinmeye başladık. Oğlum koşa koşa odasına yöneldi ve giyineceği şeyleri seçmeye başladı.

Bir süredir oğlum giyeceği giysilere kendi karar veriyor. İleride renkli hem de renkli bir kişiliği olacağını seçtiği birbirinden renkli giysilerle kanıtlıyor hem de her defasında. Sweat shirt üzerine başka sweat shirt’ler ya da sweat shirt üzerine t-shirt’ler tercihleri arasında. Uymadığını düşündüğümüz ve uyardığımız durumlarda olmaz mutlaka böyle giymeliyim gibi kararının arkasında hem de nasıl duruyor inanamazsınız. Bugüne kadar kararını değiştirebildiğimiz olmadı, olamadı.

Evden hep önce oğlum ile ben çıkarız. Sitemizin çok yakınındaki bir otobüs durağına yürür, oturağına oturup geçen arabalara bakarız. Her geçen arabada da avazımız çıktığı kadar bağırırız. Sonra tekrar otoparka döner, arabaya yerleşir ve kapının önüne evimizin Hürrem Sultanını almaya gideriz. Tartışmalı isek Hürrem oğlunun yanına arkaya kurulur yok eğer aramız iyi ise ön tarafa geçer ve gideceğimiz yere yöneliriz. Bu sefer öyle olmadı. Hava çok güzeldi ve biz araba ile bir yere gitmektense yürüyerek 10 dakikalık mesafedeki Starbucks’a gitmeye karar verdik.

Oğlum kucakta taşınıp seyahat etmesini çok sever. Baba çok yoruldum, beni kucağına al der ve ben eşimin adeta düşmanca kabul edilebilecek bakışlarına rağmen ve her türlü uyarısın aldırış bile etmeden, adeta düşünmeden alırım zira oğlumun yorulmasına dayanamam. Ben oğlumun biricik kahramanıyım ve hep de öyle kalmalıyım. Eskiden çok kolay olurdu ve metrelerce ya da dakikalarca yorulmadan bilakis büyük bir keyifle taşırdım. Annesi bir yıl önce onu taşımaktan emekli oldu zira artık taşıyamıyordu. Oğlum artık 3.5 yaşında ve ben de artık taşırken zorlanıyorum. Zorlanmanın dışında yola çıkmamızın daha ilk dakikasında yorulmuş da olamazdı. Bu nedenle taşıyamayacağımı söyledim. Oğlum Akrep burcudur ve ziyadesiyle inatçıdır. O taşı diye tuttururken ben baba kararlılığı içerisinde hayır diyordum. Böyle sürmesi biricik Hürremimizi her an olaya müdahil edebileceğinden bir yol bulup çözümü sağlamalıydım.

Sonrasında ben boş bulunup sokaktaki bir taşı tekmeledim. Taş ileriye doğru ivmelendi ve bir süre hoplaya zıplaya ilerleyip duruverdi. Oğlum bunu bir sevdi, bir sevdi ve sonrasındaki 40 dakikayı sokaktaki taşları tekmeleyerek geçirdi. 10 dakikalık yol 40 dakikada tamamlanabildi. Taş arabanın altına girdiğinde baba- oğul yeni bir taş arayıp duruyorduk. Hatta o kadar sevdi ve o kadar unutmadı ki dönüş yolunda da aynı oyunu oynayıp yaklaşık 25 dakikada dönüşümüzü tamamladık.

Nasıl mı daha kısa sürede geldik?

Akıllanmıştık ve dönüşte sırayla tekmelemeyi teklif ettik kendisine. Oğlum takım oyununa çok yatkındır. Bizi de oyuna soktuğundan memnun hemen kabul etti yakışıklım. Sonrasında ben de annesi de vurabildiğimiz kadar hızlı vurup mümkün olduğunca hızlı yol almaya çalıştık.

Starbuck’s oğlumuzun sosyalleşmesinin, sevimliliğinin, iletişim becerilerinin ve ayakları üzerinde durabilmesinin tavan yaptığı bir yer oldu.


Neler mi oldu? Bir sonraki yazımda bunu ayrıntılı olarak anlatacağım.
Daha fazlası da olacak. Eğlenerek ve hatta bağırarak klasik müzik dinlemenin yollarını açıklayacağım.

Yakında çok yakında görüşmek üzere …

18 Şubat 2012 Cumartesi

Anı kesemiz için güzel ve yazısız anılar aranmakta 3


Geceleri çok uyumam ben, uyuyamam. Ya oğlum uyandığından kalkıp ona eşlik ederim, ya üstünü sürekli açtığını bildiğimden örtmek için kalkar dururum. Kesintisiz uyku dönemi benim için artık çok gerilerde kalmış tatlı bir anıdır yalnızca. Benzer bir akşamı geçirip sabaha karşı tatlı bir uykuya dalmıştım ki tatlı mı tatlı bir ses duydum: “Babaaaaa, uyku bitti

Daha önceki birçok yazımda da belirttiğim üzere oğlumuz, üzerine güneşin doğmasına kesinlikle izin vermez. Kör karanlıklarda uyanır ve uyandırır. Oğlumun erken uyanmasının önüne geçmek için her şeyi yaptık ama hiçbir sonuç alamadık. Son olarak odasında ki muhteşem şirin perdesi yerine güneş ışığı geçirmeyen yeni bir perde bile aldık. Sen misin bu perdeyi takan normalden de erken uyanmaya başladı.

Bu Cumartesi “Babaaaaa, uyku bitti” dediği zaman saatler daha 6:30 bile olmamıştı. Oğlumu hemen yanı başımda gözlerimi açmaya çalışırken buldum. Gözlerimi evet açamıyordum ama aslında onun daha yatağında çıkardığı ilk sesine uyanmıştım. Boş bir ümitle belki tekrar uyur ya da annesi kalkıp ilgilenir diye düşünmüştüm. Tabii ki hata idi. Uyumadı ve ilgilenmedi. Oğlumun elinde terliklerim vardı. Bu onun en kibar şekilde kalk demesiydi. Arka fonda ise şaka gibi eşimin ağzından çıkan seni çok özlemiş ama hadi kalk gizli emri vardı.

Her ne kadar eşimle aynı anda yatmış olsak da ve ben tüm gece ya oğlum çağırdığı için ya da üstünü örtmek için sürekli kalkmış olsam da onun yatmaya devam etmesi bizim evde normal karşılanan rutin bir olaydır. Aslında nasıl bu duruma geldik sürekli düşünüyorum. Diğer taraftan bu şekilde olmamızı sağlayan eşimin hakkını da vermek lazım. Bu anlamda kendisine gizli bir hayranlık ve saygı da duymuyor değilim hani. Sen kalk aynı saatte yat, tüm gece bırak kalkmayı uyanma bile ve akşamı sürekli ayakta geçiren eşin sabah gün ışımadan kalkıp güne başlarken, uyumana devam et ve dahası bunu normal kabul et daha da dahası hatta "oha"sı normal kabul edilmesini sağla. Tebrik edilmeyi gerçekten de hak ediyor (bu paragrafı aslında başka bir yazımda sizlerle paylaşmıştım ama içinde bulunduğum durumu çok iyi yansıtıyor olması sebebiyle tekrarlamak istedim – evet değişen hala bir şey yok).

Daha suratımı yıkamak için banyoya bile gidemeden hırkasını ve çoraplarını giydirdim. Baba yufka yüreği denilen şey de bu olmalı. Salona gidip ışıkları açtık. Sonra her türlü saldırıyı göze alarak televizyonu açtım ve kendimi koltuğa bıraktım. Kalkmış olmam herkes için yeterli olmuştu. Salondaki koltukta uykusuz, yorgun, ve kafeinsiz olarak kalakalmıştım. O sırada eşim geldi ve neden iki kişilik koltuğa uzandığımı ve neden üç kişiliğe yatmadığımın hesabını sordu. Cevap verecektim ki önümdeki uzun ve yorgun günü düşünüp sustum ve yer değiştirdim. Eşim tabii ki de her şeyin yolunda olduğunu görüp televizyona ses etmeden yatmak için aramızdan ayrıldı. Kendime kahve koymak için mutfağa kadar ulaşmalıydım. Yapabilirdim. Ben bir babaydım ve gün başlamıştı. Benim her şeye hazır olmam gerekiyordu, bunun için de kesinlikle kahve içmem.

Oğlumun kahvaltısını ettiriyordum ki bizim süper annemiz yanımıza teşrif ettiler. Uykusu bitmiş ve karnı acıkmış olmalıydı. Hazır kahvaltıya konmanın sinsi planları gözlerinden okunmaktaydı. Sükunetim karşısında içimden kendime tebrik üstüne tebrik yağdırıyordum. Birden bugün ne yapalım diye sordu. Hani sanki son 150 hafta sonunun son 300 gününde çok da farklı bir şey yapmışız gibi bu soruyu sormuştu. Muhtemelen kan şekeri düşmüştü. Çok ama çok acıkmış olmalıydı.

Bizim genelde tüm hafta sonlarımız hep aynı şekilde geçer. Ufak tefek farklılıklar vardır ama genel işleyiş ve günün iskeleti hep aynıdır: Çok ama çok erken kalkış, oğlumuza kahvaltı hazırlama(m) ve ettirilmesi(ettirmem), bizim evde ya da dışarıda kahvaltı etmemiz, Bebek parkına gidilmesi, sonrasında sahilde yürüyüş ve bir alışveriş merkezine kapağı atmak. Genelde hep sabit gerçekleşen programlar.

Ben eşimin sorduğu bu tür açık sorulara hep aynı cevabı veririm ve bugüne kadar da bu cevabın hiçbir kötülüğünü görmedim. Sen bilirsin canım diyerek topu tekrardan ona attım ve arkama yaslanıp söyleyeceği sözleri beklemeye başladım.

Bebek Parkı
Beklenmeyen bir gelişme ile sazı eline oğlumuz aldı ve gitmek istediği yerleri bugüne kadar edindiği alışkanlıkla bir bir sıraladı: Önce Bebek parkı sonra İstinyepark. Talimat açık ve kesindi. Biz de aynen bize söyleneni yaptık.

Bebek Parkı güzel olmasına güzel de arabayı park edecek yer bulması bir dert. Hem de ne dert. Uzun bir süre sırf beni tanısınlar ve geri çevirmesinler diye bol bol bahşiş verdiğim park yerinde, alt tarafı bir süre gitmedik diye unutulup geri çevrilmek, çok ama çok ağrıma gitti. Eşimin ve oğlumun yanında geri çevrildiğime mi üzüleyim yoksa bugüne kadar boşa giden bir amaç için verdiğim paralara mı yanayım bilemedim. Oğlum ile eşimin arabayı terk etmeleri sonrasında ben Aşiyan civarlarındaki bir otobüs durağına, çekilme riskini bile göze alıp arabayı park ettim. Bir an önce aileme kavuşabilmek için adımlarımı sıklaştırdım. Bir süre sonra yeniden yanlarına ulaştığımda bir terslik olduğunu şıp diye anladım. Eşimin elinde kahve bardağı yoktu ve oğlumda parkta oynamak yerine annesinin elini tutmuş yürüyordu. Meğer yerler çok ıslakmış. Oğlumun bu şartlarda burada oynamasının mümkün olamayacağını dile getirmesi, annesine ne kadar da çok benzediğinin somut bir deliliydi.

Arabanın uzakta olması işe yaramıştı. Bu sayede ailece güzel bir yürüyüş de yapmış olduk. İstinyepark bildiğiniz, bildiğimiz İstinyepark. Yine çok kalabalıktı. Havanın güneşli olması bile insanların oraya akın etmelerini durduramamıştı. Biz genelde saat 10.00’da açılmasının hemen akabinde giriş yapıp (hatta güvenlik görevlilerine bizden önce giren oldu mu diye sorarız J), saat en geç 13.00 gibi çok kalabalıklaşmadan terk ederiz. Bu sefer gidişimiz gecikmişti ve bunun pişmanlığını otoparktan eve dönmek için çıkana kadar yaşadık. Ne keyfimizce kitapçıda zaman geçirebildik, ne Cafe Nero’da, ne de legocuda.

Öğle yemeğimizi otobüsün içerisindeymişiz gibi yemek istemediğimizden eve dönmeye karar verdik. Yemek sonrası plan ise belliydi: Oğlumun saçları yeniden uzayarak, gözlerinin önüne gelip rahatsızlık veremeye başlamıştı. Ona çok ama çok yakışan saçlarının koruyucu meleği olan ben, aynı zamanda onun bu rahatsızlığını gideremeyen kişi olarak da ikinci bir rol da kapmış oluyordum. Koruyucu melek vs başarısız baba. Bu paradoksal duruma daha fazla dayanamadım. Mücadeleci şövalye tarafım, yumuşak aile babası tarafıma yeniden boyun eğdi ve dayanamayıp tamam yeniden kestirelim o zaman dememle öğleden sonraki planımızda kesinleşmiş oldu.

Asıl mücadelem ise şimdi başlıyordu. Nerede kesilecekti? Adaylarımız ise 3 taneydi:

Eşimin sürekli gittiği, 3 erkek isminin peş peşe yazılı olduğu bir tabelası olan,sosyetik ve gereksiz kuaförü
Yalnızca üç makas hareketi için dünyaları isteyen ve kredi kartı dahi geçmeyen ama çocukların eğlencesi için her bir şeyin düşünüldüğü, çocuklarımızı gerçek dünyadan koparıp, yalan bir dünyanın içine hapis eden gereksiz çocuk kuaförü
Yılların basit, yalın ve etkili, limon kokulu mahalle berberi

Haklı mücadelemiz nasıl sonuçlandı?

Bu sefer hangisine gittik?

Her zaman eşim mi kazanacak?

Her zaman ben mi kaybedeceğim?

Batsın bu dünya şarkısını mı yoksa eller havaya şarkısını mı söyledim?

Bu ve daha birçok sorunun cevabı bir sonraki yazımda olacak.

Yakında görüşmek üzere…

11 Şubat 2012 Cumartesi

Anı kesemiz için güzel ve yazısız anılar aranmakta 2

Geçen yazımdaki belki de gereksiz uzun girişten sonra, hiç zaman kaybetmeden, direk olarak konuya gireceğim. Eşim çalışmamaya devam ediyor. Evet bu kadar süre geçmesine rağmen bırakın çalışmasını, ya da iş aramasını konu hakkında düşünmüyor bile. Bir elimde cımbız, bir elimde ayna, umurumda mı dünya tadında bir tutum sergiliyor. Hayatından çok şükür ki oldukça memnun. Alışveriş mekanlarını mesken tutmuş, geziyor da geziyor. Ben ise çok doğaldır ki tüm gücümle çalışmaya devam ediyorum: Hem işte ve hem de evde.

Son çalışma haftamız ne yalan söyleyeyim oldukça güzeldi. Yoğun kar yağışı nedeniyle her gün saat 3’lerde paydos ettik. Arabayı almaya cesaret edemediğimden her gün ya birisi acıyarak beni eve bıraktı ya da otobüsle eve döndüm. Cuma günü ise ne kar yağışı vardı, ne de erken paydos. Firmamız acımasız bir tutum içinde birden tam gün mesaiye geçiş yaptı. Ruh sağlığımız ve motivasyonumuz için alıştıra alıştıra bir kaç hafta içerisinde tüm gün çalışmaya dönmek varken, birden tam güne geçiş yaptılar. Bütün bir gün, hava kararana kadar çalışmak zorunda kaldık. Her şeye rağmen yoğun ve yorucu olmayan bir çalışma haftasının ardından, herkesin kolay kolay bırakın her haftasına,  bir haftasına bile kolay dayanamayacağı yoğunluktaki bir hafta sonunu merhaba dedim.

Biz de hafta sonu çok farklıdır. Çok ama çok özeldir. Tüm bu özellikler dünyasında en yoğun ve ağırlıklı olarak öne çıkan his yorgunluktur. Yoğun fiziksel tempo o kadar yakıcı seviyelerdedir ki ilerleyen zamanlarda artık vücudumuzu dahi hissetmez oluruz. Vakumlanmış ve artık bitmeye yüz tutmuş enerjilerimizle bir alışveriş merkezinden, bir alışveriş merkezine, bir parktan diğer bir yeşillik alana kendimizi sürükler dururuz. Yanımızdan geçenlerin yüzüne bile bakmak içimizden gelmez.  Sabahın kör karanlığından, akşamın geç saatlerine kadar yaşayan bir ölü gibi hisseder dururuz kendimizi. Yaşadığımızı gösteren tek emare ise geç yenen akşam yemeğinin çok zor ve tatsız bir şekilde sindirilme çabalarıdır.

Hafta sonlarında diğer bir ağırlıklı olarak öne çıkan his ise artık yanmaya başlayan gözlerimizden akan sürekli ve acı veren uyku halidir. İlk dönemlerde oğlumun geç yatıp, erken uyanması ve arada da sürekli uyanması nedeniyle böyle olmaktaydı. Son dönemlerde ise durum biraz farklı. Oğlum Allah için güzel güzel uyuyup babasının dinlenmesi için gerekli zamanı fazlasıyla tanıyor ama bu kez de eşim buna izin vermiyor.

Her akşam yeni bir oyun, yeni bir söylem, yeni bir deneyim. Bazen “artık oğlumuz da uyuyor ama bak yine erken yatıyorsun” söylenişleri, bazen “gel bu akşam canasta ya da bezik oynayalım” diye tutturmaları, hatta masayı bile bir anda hazır etmeleri, bazen de masum ve hatta davetkar bir ses tonuyla “bu akşam şöyle güzel bir filme ne dersin” baştan çıkarmaları. Tüm gün keyif yaparak, yorulmadığından benzer enerjinin bende de olduğunu düşünüyor. Oysaki zavallı ben akşamın bu saatlerine bile zor ulaşıyorum.

En tehlikeli teklifler ise Cuma akşamı yapılanlar zira hafta sonlarında bakıcı ablamız yok ve oğlumuz ile ilgili iş bölümünde fiziksel çaba gerektiren bölümler her daim benim sorumluluğumda.  Bu adaletsiz iş bölümünün doğal bir sonucu olarak Cuma akşamları böylesi teklifler sonrasında hep kavga çıkarırım. Ani çıkardığım akıl ve zeka ürünü kavgalarımla genelde kaçmayı başarıp yatabiliyorum. Sabah ise hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam etmeye çalışıyorum. Tabii bazen bu akıl dolu kaçışlar yaşanmayabiliyor. İşte böylesi durumlarda vücudum acil kafein girişini emretmeye başlar. Bu takviyeyi hemen yapmazsam ya uyuyakalırım ya da gözlerimi sabit olarak bir yere dikip, aval aval bakmaya başlarım. Bönlük durumuna geçiş o kadar çabuk ve bir o kadar sinsice olur ki önlem almaya bile zaman bulamayabilirim çoğu zaman.

Uyanır uyanmaz yapılması gerekli olan belki tek şey değil ama ilk şey mutlak surette  yüzümü yıkıyorum bahanesinin ardına sığınıp sessizce mutfağa yönelmek ve koyu bir kahveyi hemencecik içmektir.  Bu yalnızca size ait olan zaman çoğu zaman bölünecektir. Oğlunuz ve/veya eşiniz tarafından evde aranıp, çağrılabilirsiniz. Sizi bu işlemden mahrum etmek isteyecek dahili girişimler illaki olacaktır. Uygulanması gereken tek ve yegane hatta en akıllıca strateji duymamaktır. Geçici sağırlık bu işte olmazsa olmaz durumdur. Siz siz olun, duymayın. Kahvenizi için, yüzünüzü yıkayın öyle günlük işlerinize başlayın. Ben öyle yapıyorum, en azından yapmaya çalışıyorum.

Pazartesi sabahı güneş her zamankinden bir başka doğar. Bakıcı ablanın gelişi ile birlikte her şey düzelmeye başlar. İşe adım attığım andan itibaren ise hafiflemeye başlarım. Üzerime yüklenen tonlarca yük artık alınmış gibidir.  Bir kaç saat öncesinin tüm gerginliği ve huzursuzluğu, hissedilen yorgunluğa rağmen daha normale yakın bir hale gelmiştir. Tam iyileşme için belki Salı gününe ulaşmak gerekebilir ama yavaş yavaş iyileşmeye başladığımı yine de hissederim. Bir hafta sonunu daha başarılı bir şekilde geçirmiş olmanın o dayanılmaz gururunu yudumladığım kahve ile Pazartesi gününün ilk saatlerini geçirmeye başlarım.Tabii hafta sonuna merhaba dediğim saatlerde daha Pazartesi kahvesine çok ama çok vardı, aradaki bu dönemde içilecek daha yığınla kahve olduğu gibi.

Siz bakmayın şikayet edip durduğuma, hem hafta içlerinde işte, trafikte, toplantılarda ve hem de hafta sonlarında evin içerisindeki yoğun işlerde, tüm bu zorluklara katlanabilmemi sağlayan tek şey oğlum ve eşimle geçirdiğim zamanın sağladığı büyük keyif ve mutluluktur. Hayatta zaten bu mutluluğu ve keyfiyeti sağlayabilecek başka ne olabilir ki!

Beni rahatlatan ne içtiğim kahvelerdir,  ne boşalttığım içki kadehleri, ne farklı çiçeklerden oluşmuş sakinleştirici bitki çayları, ne de mis gibi kokan rahatlatıcı mumlar. Yorgunluğumu hissetmememi sağlayan, her bir anımda zinde ve enerjik yalancı hissi duymama olanak veren ve beni mutlu ve huzurlu kılan yegane şey,eşimin ve oğlumun varlıklarıdır, eve varışımda onları bulmamdır, eşimin sarılması, oğlumun öpmesidir.

Aynı örneği ve aynı reklamı bir kere daha vermiştim ama bence bir kere daha hatırlanmayı hakkediyorlar: Bir zamanlar Anadolu Hayat Sigortanın bir reklamı vardı. Erik Satie'nin Gymnopédie no.1 eşliğinde söylenen sloganı birçok kişi gibi benim de hala aklımdadır:  Evdeki huzur, mutluluk budur.

Sözüm ona geçirdiğimiz hafta sonunu anlatacaktım. Biliyorum hala anlatmaya başlamış değilim. Zaten işin güzel yanı da bu, anlatacak çok da fazla bir şey yok. Cuma günü, Yalancı Dünya günüdür bizim evde. Son zamanlardaki en büyük Cuma mutluluğumuz yeni başlayan bu dizidir.



Eve varışım sonrasında oğlumla oynamaya ve eşimin jargonu ile kaliteli zaman geçirmeye başladım. Bir süredir öğle uykularını anaokulu saat 15:30’a kadar devam ettiği için artık hayatımızdan ve hayatından çıkardığımızdan, saat 19:30 gibi süngüsü düşmeye başlar. Nasıl da tatlılaşır zaten her daim tatlı olan oğlum anlatamam. Onun uyku düzeyindeki artış ile benim onu öpüp sarılma isteğim hep doğru orantılı olmakta. Laura’nın Yıldızı, Kahverengi Ayıcık ve Çufçuflar Diyarı dizilerini izledikten sonra, bir süre sahip olduğumuz erkek hormonları nedeniyle top oynamak zorunda hissettik kendimizi. Sonrasında biraz puzzle ve biraz da lego derken yatma zamanı gelmiş de geçmiş oldu.

İyi geceler dileklerimiz sonrasında beraber yatmaya gittik.Son zamanlarda masala bile gerek kalmıyor ki genelde en az 2 tane anlatmak durumunda kalırdım. Biraz ondan biraz bundan konuşuyoruz sonrasında zaten uyuyakalıyor. Yine öyle oldu. Genelde ilk uykuya dalmam oğlumu uyuturken gerçekleşir ve eşim tarafından haince uyandırılırım sonrasında. Onun uyandırması ve benim de uyanmam gerekir zira bir eş olarak görevlerimi yapmam gerekir: Onu dinlemek. Aslında biliyorum bana uyumamam için yaptığı tüm teklifler ben uyurken onun konuşamayacak olmasından kaynaklanmakta. Biricik eşi olarak gerekirse yarı kapalı gözlerle onu dinleme (ya da dinliyormuş gibi yapma) benim gecenin bu saatlerinde üstlenmem gereken görevlerin başında gelmektedir.

Konuşması için bu arada zannetmeyin ki herhangi bir olaya ihtiyaç duysun, her konuda, her zaman konuşabilir. Hem de ne konuşma, susmamasına. Belki de bu nedenle ben az konuşan bir adam oldum çıktım ya da belki de birbirimizi bu sayede tamamlıyoruz. Gerçekleşebilecek senaryolardan en kötüsü ben uyudum diye beni suçlamasıdır. Sakat bir durumdur zira bu nedenle insan suçlanabiliyorsa geride, arkalarda belki de çok arkalarda yatan başka bir şey var demektir. Bir yandan dayanılmaz uyku durumu ve bir yandan da eğer uyursam çıkacak olan kavga. Bu tatlı stres aynı donma anında ki tatlı uyku gibidir. Uyku tüm strese rağmen o kadar tatlı gelir ki kaçamazsınız. Evdeki huzur, mutluluk budur.

Bu kez beni uyandırmasına gerek kalmadı. Hızlı bir şekilde görevlerimin başına yani mutfağıma döndüm. Yemek yapımına yardıma ve masayı kurmaya başladım. Mutfağımda eşim bile olsa başka birinin varlığına katlanamam. :-)

Eşim de bu arada başkaları tarafından hazırlanmış olan yemekleri ısıtmaya başladı ve sanki kendi yapmış bir edayla masayı kurmaya beni davet etti. Bu davet lafı size olan saygımdan yoksa alenen emretti, buyurdu, çemkirdi. Tabii doğal olarak kolay kabul gördü. İtiraz edecek ve sonrasında belki de Yalan Dünya’yı yarım yamalak seyretmeme neden olacak bir tartışmayı göze alamazdım, almadım da. Kendimi takdir edişim böylesi anlarda göstermiş olduğum cesaret ve kıvrak zekadan gelir.

Masa alışık olduğu üzere yine çok kolay kuruldu çünkü bizde önünüze çıkan yemek, hep rejim yapmayı çağrıştıracak miktar ve basitliktedir. Sırf bu nedenle sormaya gerek bile görmeden eve gelirken bir kaç çeşit meze alırım. Benim can simitlerim gibidirler.


Tüm bir haftanın yorgunluğu, yemekle birlikte içilen bir kadeh sonrasında ziyadesiyle hissedilir ama dinlenmek için hala toplanması gerekli bir masa ve yerleştirilmesi gerekli bir bulaşık makinası vardır. Çoğu kere kadehte kalan şarabı mutfakta iş yaparken bitiririm. Özenle olmasa da hızlı bir şekilde yapılan bu işlerden sonra kahve yapması için eşimin gözlerine taaa içine bakarım. Genelde işi düşmediği zamanlarda beni görmediğinden , talebimi bir de sesli tekrarlarım. Aslında gören, duyan da bir füzyon deneyi için talepte bulunduğumu ya da köz üstünde ağır ağır Türk kahvesi yapması için ricada bulunduğumu sanır. Alt tarafı yaptığı kapsülü makinanın içine yerleştirip düğmeye basmaktır. Kahveyi verirken yüzünde Nobel Ödülü kazanmış bir ifade olur her defasında. Genelde tebrik eder, böylesi nice kahve yapım dileklerinde bulunurum. Uzatmak istemiyorum tüm bunlar Cuma günü de aynen tekrarlandı.

Beyaz Show’u seyredelim mi teklifine kibarca hayır demiş ve odama doğru yönelmiştim ki peki ya scrabble teklifini duydum. Peki ya scrabble?!!! Bu oyunu sevmediğimi hala nasıl anlamaz? Sıralamamda her zaman son seçim olan bu teklifi değerlendirmeye bile almadım ve beni bekleyen uykular aleminin yolunu tuttum.

Cuma akşamı nispeten erken saatte sona erdi. İyi bir uyku çekip yarına hazırlanmalıydım. En güzel ama en zor zamanlar her zaman hafta sonları olmuştur ve ertesi gün uzun hem de çok çoookkk uzun bir Cumartesi günüydü. Başarabilirdik. Başarmayı istedik, inandık ve hayalini kurduk.

 

6 Şubat 2012 Pazartesi

Anı kesemiz için güzel ve yazısız anılar aranmakta 1

Bir yıldan yalnızca bir ay kadar daha uzun bir süre önce Bir tanışmanın hikayesi adlı yazıma şu satırları yazarak başlamıştım:

“Dizileri seyrederken “bu aile de (ya da bu kişi de) ne şansız, bütün sorunlar gelip bunları buluyor” diye hepimiz içimizden geçirmişizdir. Sonrasında da zaten hemen senaryo gereği olduğunu düşünüp, başka bir düşünceye geçiş yapmışızdır. Blog yazmaya başladıktan sonra şunu fark ettim ki aslında günlük koşuşturma sırasında farkına bile varmadığımız ya da farkına vardığımız ama günlük koşuşturmanın bir parçası gibi değerlendirip yaşadığımız birçok sorun, günlük alışkanlıklarımız ve hayat akışımızın dışında birçok olay ile sürekli karşı karşıya kalmaktayız. Aslında hepimiz birer dizi oyuncusu ya da bir filmin ana karakterleriyiz. Hepimiz aslında kendi filmimizde birer başrolü oynamaktayız. Gün içerisinde çoğu kere farkında bile varmadan, yeni insanlarla tanışıyor, yeni sorunlar hakkında çözüm yolları arıyor, karşılaştığımız küçüklü büyüklü mutlulukların tadını çıkarıyor ve yeni birçok duyguyu bazen kendi içimizde ve bazen başkalarıyla paylaşarak deneyimliyoruz. İşte blog yazmaya başladıktan sonra farkına vardığım şey, hiçbir günümün aslında bir önceki ile aynı geçmediği, yazmaya, paylaşmaya değer farklılıkların, duygu birikimlerinin olduğu gerçeği idi”.

Tüm bu satırları karalamamın ise tek bir sebebi vardı: Oğlum benim bir türlü yakamı bırakmayan faranjitin kuzeni olan larenjit ile ve annesinin kullanımına şiddetle karşı çıktığı hatta bir nevi nefret ettiği antibiyotik kullanımı ile tanışmış olmasıydı. Günlük hayatımızda başımıza gelmesi çok da uzak olmayan, hatta belki de gayet normal kabul edilmesi gereken bir durumdu aslında.

Benzer şekilde Hastalık küçük adamlara hiç yakışmıyor ve Kıyamam yazılarımda da oğlumun hastalıklarını konu etmiştim. Bizim için oldukça zor geçen hatta geçmek nedir bilmeyen ama aslında rutin karşılanması gereken birkaç akşamı sizlere anlatmıştım.

Bir saç kesiminin gurur dolu hikayesi ... Mahalle berberi adlı yazımda ise oğlumun ilk saç kestirişini konu etmiştim. Gurur dolu, muhteşem bir hikaye idi ama tabii yalnızca bizim ailemiz için.

Keşke’ler olması anılar toplansın yazımda ise oğlumun yine ilk’lerle dolu bir gecesini anlatmıştım. Söz konusu gecede oğlum ilk defa bir kiliseye gitmiş, ilk defa gittiği kilisede, ilk defa bir konsere tanık olmuş, ilk defa tanık olduğu konserde ise benim en sevdiğim besteci olan Antonio Vivaldi’nin Beatus VIR RV 597 adlı eserini dinlemişti. Başlı başına yazılması gereken bir geceydi ve yazılmıştı da.

Bazen gidilen bir konser, bazen bir saç kestirimi, bazen yalnızca bir alışveriş merkezi ziyareti, bazen ise basit bir hastalık günlük alışkanlıklarımızın ve hayat akışımızın dışında bir olay olarak algılanmakta ve hakkında sayfalar dolusu yazı yazılmasına sebep olabilmekteydi.

Bu eski yazılara atıflar da nereden çıktı? Nedir bu hiç bitmek bilmeyen giriş bölümü? diye düşündüğünüzü hatta sorduğunuzu duyar gibiyim. Anlatayım efendim…

Oğlumuz artık büyümeye ve günlük hayatımızın doğal bir parçası olmaya başladı. Daha yeni geride bıraktığımız hafta sonu oldukça yoğun geçti. Yukarıda hatırlatmaya çalıştığım neredeyse tüm aktivitelerin tamamını aynı hafta sonu içerisinde yaşadık. Bu yazım tüm bu aktiviteler için yazdığım son yazı olacak zira artık bizler için rutin bir olay haline geldiler. Bu satırları yazarken yaşadığım mutluluğu ise anlatamam. Master Card reklamında olduğu gibi tüm bu olayların artık birer yazı konusu olamamasının bendeki değeri paha biçilemez J

Tüm başımıza gelen olayları bazen ayrıntılı bazen ise yalnızca üzerinden geçmek suretiyle anlatacağım ama eşimin çok uzun yazıyorsun, ben bile yaşayan kişi olarak okumaktan sıkılıyorum, dikkatim dağılıyor yapıcı eleştirisini dikkate aldığımdan (onun sözlerini dikkate alarak ve bu yazıyla bunu kanıtlayarak aslında yalnızca evdeki hareket alanımı genişletmeye çalışıyorum) yazıları birkaç ayrı bölüm halinde sizlere sunacağım.

Bundan sonraki birkaç yazımda ne mi bulacaksınız? Aşağıda birkaç tanesini sizlere listeliyorum. Tüm bu konular ve daha niceleri çok yakında…


* Sokakta bir gezinti ve bir Starbucks macerası

* Eğlenceli bir konser: Çocuklar için notada yazmayanlar

* Amerikan Hastanesi ve uykusuz her gece

* Bebek parkı ve İstinyepark maceraları

* Mahalle berberi vs sosyetik kuaför


Daha önceden bir yazımda yazmıştım, hayatı çoğu kere aslında hayatın kendisi ile değil ama beynimizde geliştirdiğimiz yargılarla değerlendiririz. Sıradan olan aslında hayatlarımız değil ama belleklerimizdeki imgelerdir çoğu zaman. Ben bu yanılgıya düşmemek için sürekli anı topluyorum. Topladığım bu soyut anıları doğru hatırlamamı tetikleyecek somut eşyalarla ilişkilendiriyorum. Ailemizin anı kesesine güzel bir anı olarak ilave ettiklerimiz ne mutlu bizlere ki özel bir yazıyı artık hak etmiyorlar. Yalnızca bu karar bile oğlumuzun artık büyüdüğünü gösteriyor.

Daha nice güzel ve yazısız anılara...