Bu Blogda Ara

yolculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yolculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2013 Salı

Mutluluğa yolculuk 3


Kişisel yüzleşmem
Kederler, düşüncelere dönüştükleri anda bize acı çektirme güçlerini yitirirler

En son ne zaman içten gelerek kahkaha attınız diye sormuştum bir önceki yazımı bitirirken ve tam bu noktadan devam edeceğimi sizlere söylemiştim.  Buyurun devam edelim ...

Ben ne zamandır kahkaha atmıyorum. Çoğu zaman tebessüm ediyorum hatta güldüğüm de oluyor zaman zaman ama ne zamandır karnımın etleri ağrıyana kadar derler ya hani o şekil kahkaha atmadım. Atmak istemedim değil, Allah biliyor ya hem de çok istiyorum ama bir türlü denk gelmedi işte. Bir zamanlar büyük zeka ürünü dahi olmayan bir çok şeye gülebilir, çoğu anlatılması dahi gereksiz ve zor durumlar için kahkahalar atabilirdim. Peki ama ne değişmişti hayatımda? Aslında hiçbir şey ya da belki aslında her şey... Eskiden yalnızca kendim için yaşardım. Yalnızca ben vardım ve sonrasında diğerleri. Ben mutlu olmalıydım. Sonra nerede o kopukluğu, o travmayı yaşadım bilemiyorum ama bir şeyler oldu hayatımda ve ben fazlasıyla empati yapmaya başladım. Aslında sonrasında anladım empati yapmadığımı yalnızca empati yapmanın arkasına saklandığımı. Nasıl ve niçin oldu bilemiyorum ama ben sonra sonra anladım artık kendi hayatımı kimseye dayatamadığımı ve başkalarınınkini kolayca hayatıma buyur ettiğimi. Bir anda kendimi başkaları için çabalarken buldum. Yaptığım fedakarlıkların fark edilmesini ve sonrasında bunun için minnet duyulmasını istedim. Önce çok şansızım, istediğim gibi olmuyor, bana da yazık yahu demelerim başladı . Sonra yavaş yavaş kendimi daha az sevmeye başladım ve birgün bir baktım ki kendimle küsmüşüm. Aynalarda dahi gözlerimizi birbirimizden kaçırır olmuşuz. Bu noktadan sonrası zaten artık bilinç dışı yapılan mecburiyetlerimdi, sorgulamadan, tartışmadan yaptığım. Elimden özgürlüğüm, mutluluğum alınmıştı. Farkında dahi olmadan kendimi kısıtlamış, demir parmaklıklar arasına hapsetmiştim.  Nasıl oldu dedim ya bilemeden, anlayamadan, insanların beni sevmeyeceği korkusuyla kendi hayatımdan yine kendim vazgeçmiştim. Başkaları için attığım her adımda kendimi biraz daha kanatır olmuştum.Sinirli biri olmuş çıkmış, daha az gülen ve kolay kolay kahkaha atmayan biri olmuştum. İşte bu nedenle önemlidir nedensiz kahkaha atmak, atabilmek. Sizin hangi aşamada olduğunu ortaya koyan turnusol kağıdı gibidir. Eğer atabiliyorsanız sorun yok bu yolda devam edin ama yok atmıyorsanız bir tıkanıklık var demektir.

Sonra ne mi oldu? Şefkatim ve şartsız sevgim zamanla yerlerini biraz daha korkuya bırakır oldular. Daha az tahammül gösteren biri olmuştum artık. Her şeyin iyi yanını görmeye çalışan insancıl yanım törpülenmeye başlamıştı. Tek enayi ben miyim yeter artık demelerim arttı sonra. Tanımadığım, yadırgadığım ve dahası hiç alışamadığım özellikler gelip yerleştiler kişiliğime ve doğaldır hayatıma. Daha bir panik, daha bir depresif özellikler sergilemeye başladım. Yaptıklarımı artık yalnızca bir bir fedakarlık olarak görmeye başladım. Bunlara ek olarak bir de kendime acıma başladı ki çekilir gibi değildi. İşin en kötü yanı ise tüm bunların nedensiz (en azından ben neden olabilecek bir travma hatırlamıyorum) başlaması ve ne olduğunu dahi anlayamadan bu noktalara erişmesi sanırım.

Sonra yine nedensiz heyyy ne oluyor? Artık kendine gel dedim kendime. Tüm bunlarda bir terslik vardı, olmalıydı.Ben kurban değildim ve olmamalıydım, olamazdım. Çok şükür ben ve ailem sağlıklıydık, para kazanıyorduk, işte ve evde çoğu zaman mutlu ve huzurlu bir hayat yaşıyorduk. Kendimi bırakmam nankörlük gibi gelmeye başlamıştı. Tamam bir yanım nemli, yapışkan ve karanlık bir deliğe doğru çekiliyordu ama diğer yanda da sevdiklerim vardı ama daha da önemlisi kendi hayatım vardı. Bir kere karar verdiniz mi her şey o kadar hızlı ve kolay oluyor ki şaşarsınız. Siz hazırsanız istediğiniz, dilediğiniz, ihtiyacını duyduğunuz her şey gelip sizi buluyor. Öyle de oldu. Dışarıdan yardım da alabilirdim ama ben kendimle yüzleşerek kendi girdiğim kuyudan çıkmayı başarabildim. Yüzleşebilme ve bunu yüksek sesle ifade edebilme çok önemli.

Düşünsenize dünyada sizi rahatsız edebilecek hiçbir durum olmasa yaşamımız neye benzerdi? Fena olmazdı değil mi? Kabul edin bu durumdan kim şikayetçi olabilir? O noktaya varmanın tek yolu zor da olsa gerçekle yüz yüze gelebilmemizdir. Korkularımız taa ki yok olana dek korkularımızın nesnesiyle karşı karşıya kalabilmemizdir yapmamız gerekli olan. Korkularımızı görmezden gelmek, ötelemek, yok kabul etmek, kaygılarımızı büyütmekten başka hiçbir şeye yaramaz. Onları sığınaklara saklamak yerine gün ışığına çıkarmamız gerekir. Unutmayalım ki korkularımızı yaratanlar da yine bizleriz. Hayatlarımızda bizleri korkutan şeylerden uzakta durmaya çabaladıkça, korkularımızın büyük çoğunun kendi zihnimizin eseri olduğunu keşfetmemizi de engellemiş oluyoruz.  
  
Özgürlük bizim içimizdedir. İçimizden gelmelidir. Dışarıdan bizlere verilmesini beklemek büyük hata olacaktır. Gandhi “dünyada görmek istediğin değişim sen ol” derken başlangıç noktasını gayet güzel gösteriyor zaten. Kesin olan tek bir şey var o da değişimin başkalarından gelmeyeceği, değişimin dışarıdan değil içeriden gelmesi gerektiği. Ne bir örgüt, ne bir yönetim, ne yeni bir patron,ne de yeni bir eş insanın yaşamını değiştirebilir. Gerçek senin yaşamını senden başka kimsenin değiştiremeyeceğidir. Bu nedenle yaşamına kendin sahip çıkmalısın. Ben kendimle ve korkularımla yüzleşerek başladım ve sonuç aldım. Sizlere de tavsiye ederim.

Proust’un dediği gibi “Kederler, düşüncelere dönüştükleri anda bize acı çektirme güçlerini yitirirler.”

Bir sonraki yazıda biraz daha derinlere doğru yol alacağız. Örneklerimiz olacak. Yolculuğumuz tüm hızıyla devam ediyor. Güneşli günler artık hiç olmadığı kadar yakın. Gelin beraber güneşin tadını çıkaralım.

13 Kasım 2012 Salı

Çocuk ve ebeveyn dostu oteller aranıyor


Bedava sirke baldan tatlı

Bir önceki yazımda hatırlarsanız bizim aile boyu bayram süresince konakladığımız tesis hakkında ilave bir yazı yazacağımdan bahsetmiştim. İşte şimdi konu ile ilgili farklı bir bakış açısından ikinci yazım.

Ben normalde büyük tesisleri pek sevmem. Bir kere her şeyden evvel varmak istediğin yere kolay varamazsın. Gitmek istediğin bir çok yer çoğu kere düşünülmeden tesislere serpiştirildiğinden bir oraya bir buraya gün boyu ya yürürsün ya da çok sınırlı golf arabalarının gelmesini beklersin. Büyük tesis yüksek kapasite hedefi de demek olduğundan yatak sayıları ile restoran masa ve iskemle sayıları birbirlerine eşit değildir. Buna ek olarak çalışan sayısı yüksek kapasite oranına göre değil belli bir ortalamaya göre istihdam edildiğinden, yüksek sezonlarda yetersiz çalışan ve daha da kötüsü yetersiz çalışanın yorgunluktan sebep asık suratlarıyla karşılaşırsınız.

Ben küçük tesisi severim. Küçük ama kaliteli ya da günün moda terimi ile boutique otelleri tercih ederim. Reklamı ile servisi yapılanlar genelde aynıdır. Çok şaşırmazsınız. Beklentileriniz genel olarak karşılanır. En azından yemek için koşuşturmak, boş masa takip etmek, bitirseler de kalksalar diye düşünmek, kalkanların hemen peşi sıra oldukça sevimsiz dağınık ve yemek artıklarıyla dolu masalara oturmak zorunda kalmazsınız. Yemekler çeşit olarak belki çok daha sınırlıdır ama sunulan her yemek de lezzetlidir buna karşılık. Bununla beraber çoğu boutique otelde çocuklar için ne bir mini kulüp ne de akşamları onlar için bir mini disko vardır. Yerleşimleri, şartları, ve sundukları da yine çocuklara yönelik değildir. Büyükler için genelde tasarlanmış otellerdir. Kısacası henüz çocuk sahibi değil iken gidilesi, tercih edilesi otellerdendir.

Çocuklu bir aile olduktan sonra zorluğunu çektiğimiz ve en azından her yaz bir kere bu zorluğu tekrar tekrar yaşadığımız bir konudur tatiller ve tatil yerleri. Tüm saydıklarım dışında her yönü ile muhteşem oteller yok mu tabii ki var ama bunlarda çoğu kere yanına bile yaklaşılmayacak pahalılıkta. Yani ya yaklaşık bir aylık kazancınızı (ki ben ortalamanın üzerinde kazanan şanslılar arasındayım) bir haftalık tatil için harcayacaksınız ya da hem tatil yapıp hem paranızla rezil olacaksınız. Bunun mutlaka bir orta yolu olmalı ve illaki vardır da ama en azından biz henüz bulamadık. İşin kötü tarafı şansımızı zorlamayı bu konuda çok tercih etmediğimizden kolay kolay da bulamayacağız. Zaten belki de bu nedenle beklenti-fiyat dengesini iyi bulduğumuz tesise son üç senedir gidiyoruz, macera aramıyoruz. Garantiye oynamak ve beklentinin belirli bir düzeyde karşılanması güzel de yine de insan daha iyiyi, daha kalitelisini ve en azından değişik, farklı bir mekanı arıyor.

Bu konaklama bir ödül olarak karşımıza çıkınca ve alternatif bir program da üretilmeyince biz de keyiflice kullanmak istedik ve otelin yolunu tuttuk. Tek hatamız bayrama denk getirmekti. Günün sonunda bence çok da iyi yapmışız düşüncem halen ağır basmakta beraber hoşuma gitmeyen bir kaç noktayı da hem kayıt altına almak ve hem de sizlerle paylaşmak adına sıralamak isterim. Önce ama olumlu bazı noktaları öne çıkarmak istiyorum.

Tesis tamam büyük bir alana kurulmuştu ama her yer çam ağaçları ile sarılıydı. Üstelik kısa bir süre önce dikilen basit çamlardan da değil. Yüksek ve oldukça görkemli enfes çamlar. Bir yerden bir yere ulaşmak çam ağaçlarından oluşmuş bir ormanda yürüyüş yapmak gibiydi ve kesinlikle keyif vericiydi. Hani bana kalsa gün boyu sürekli dolaşır dururdum. Doğal olarak misler gibi tertemiz bir havası vardı. İstanbul’da böylesi oksijeni yüksek güzel havayı artık unutmaya başladığımızdan ilk akşam oğlumun uyuması hemen sonrasında bizler de uyuyakaldık. Normalde yatağımda uzanarak kitap okumanın keyfini kolay kolay hiçbir şey ile değişmeyen ben, kitabımı bile iskemle üstünde tüneyerek balkonda okudum durdum ki bu temiz hava ile azami ilişki içerisinde olmayı sürdürebileyim.

Odamızın da son derece şık ve oldukça genişti. Mini minnacık küçük odalar insanın içini daraltır. Zaten kısıtlı tatil yapacaksınız ve zaten kısıtlı tatilinizi çoğu kere hayalinizde olmayan bir yerde yapacaksınız bir de oda dar ve hatta küçücük olacak. İşte tatili zehir eden bir durum. Neyse ki bu oda oldukça iyi idi. Belli yenilenmiş ve hatta özenilerek yenilenmiş. Geçen yazımda da bahsetmiştim tesis içinde mini bir hayvanat bahçesi bile mevcuttu. Oğlumuzla beraber sürekli hayvanların etrafında dolanıp durduk ama telaş etmeyin yemek vermedik. Bu tip tesislerin olmazsa olmazı olan mini çocuk kulübü ve akşamları mini diskosu gerek içerik, gerek ortam, gerek aktivite ve gerekse personel ve yaratıcılıkları açısından dört dörtlüktü (son zamanlarda duyduğum ve komiğime giden bir sıfatı da yeri gelmişken dört dörtlüktü yerine bu cümlede kullanmak isterim: on numara beş yıldız). Oğlum ve dolayısıyla biz oldukça keyifli dakikaları bu sayede geçirdik.

Gelelim sevimsiz yanlarına... Bir kere çok kalabalıktı. Diyeceksiniz iyi ya, otelin zaten amacı budur. Tamam buna itirazım yok ama kişi sayısına göre tasarlanmayan yemek salonlarına itirazım var. Şansa herkesin karnı erkenden acıkıyordu, yine sansa havanın soğuk olmasından sebep herkes içeride bir masada yemek yemek istiyordu ve son olarak ne şans ki biz de herkes kümesinin birer elemanıydık. İlk akşam bir gittik ki ne boş bir masa var, ne de iskemle, ara ki bulasın. Aç aç, ümitsiz gözlerle milletin bitmek bilmeyen yemek yemelerini seyredip durduk. Eşim böylesi durumlarda çabuk sinirlenir. Başladı mı ne işimiz var burada, bu tip büyük tesislere bir daha gelmeyelim (evet evet anladınız tabii, eşim büyük tesis sevmiyor diye ben de sevmiyorum. Bundan doğal ne olabilir ki), şu halimize bak (ne varmış canım halimizde demek istedim ama suratının aldığı şekilden yemedi, susmayı tercih ettim) gibisinden ve bir biri ardına susmak bilmeden söylenmeye... Akşam oturup keyiflice bir iki kadeh rakımı içip yemek yiyecektim ama tüm keyfim bir anda kaçtı. Salonun artık dışı sayılabilecek bir yerde, bir mağazanın vitrininin önünde bir masa boşaldı da yerleşebildik. Masanın bu durumu ve üstüne eşimin yaratıcı ve yıpratıcı söylenmeleri işte bir anda ortada ne çam ağacının temiz havasını bırakıyor ne mini kulüp eğlencelerini ne de diskosundaki dansları. Yemek sonrası içilen kahve ile keyifler yerine gelmeye başladıysa da ben keyifli bir akşam yemeğinden olmuş oldum.

Diğer bir önemli nokta ise tüm tasarımın büyüklere yönelik olmasıydı. İçinden nehir geçen yürüyüş yolları, camlı sehpalar, sivri ve sert kenarlı koltuklar, alabildiğine kaygan zeminler (zaten yağmur yağmış). Yahu sen büyük tesissin, senin müşterinin çoğunluğu çocuklu misafirler. Yapsana söyle hem minimalist hem de çocuk dostu tasarımlar. Ben zaten panik bir babayım, yerimde oturamadım resmen. Çok şükür ki tadımız bozulmadan evimize vardık.

İşte böyle. Bedava sirke baldan tatlı misali iki -üç günlük bir gezi iki yazıya konu olabildi işte. Aslında her zaman dediğim gibi önemli olan hiçbir zaman tatil olmadı, asıl hedef anı kesemize bir kaç güzel anı daha koyabilmek. Ne mutlu bize ki biz kendi adımıza bu tatilde bunu başardık. Değişik oyunlar keşfedip, değişik anıları paylaştık. Daha nicelerine İnşallah.




21 Mayıs 2012 Pazartesi

Şarkılar seni söyler ...



Bazı şarkılar vardır insanı alır da götürür. Coşku ile mutluluk ile huzur ile dopdolu kılar. Ne sözlerini anlarsınız çoğu zaman ne de ne için kim için söylendiğini bilirsiniz ama bir anda sizin şarkınız olur çıkar. Çoğu kere insanı çok eskilere, eski güzel günlere, yıllar geçse bile unutulmayacak günlere götürür. Hani içinize bir anda hoş bir ürperti, bir heyecan dolar ya sanki tekrar o günleri yaşayacağınızı sanarak ve asla o günleri tekrar yaşayamayacağınızı anlarsınız ya şarkının bitiminde. İnsan beyni işte oyun içinde oyun. Bazen kurulan bir hayali gerçekmiş gibi algılayacak bir naiflik bazen hin oğlu hin bir algılayış yeteneği. Bazen de bazı şarkılar tanımlamanın yapılamadığı bir his uyandırır içinizde. Belleğinizdeki hiçbir hatıra ve hiç bir yaşanmışlıkla ve hatta tanımla bağ kurmaz. Belki yaşamadığınız, yaşadıysanız da kesinlikle hatırlamadığınız ama bir şekilde şarkı ile içinize doğan, varlığını hissettiren bir hayatı sunar sizlere. Ön belleğe değil ama duygularınıza hitap eder. Mesaj sanki direk genetik kodlarınıza gider. Yaşamadığınız bir hayatın yaşanmış gibi tüm duygusal yükünü içinizde usulca bırakır notalar yardımıyla sonrada açıklama yapma ihtiyacı bile duymadan usulca yine çekip gider hayatınızdan.

Şarkının sizi neden ve nasıl etkilediğini bile anlamazsınız. Yaşamadığınız anılar hatırlanmaz ama duyumsanır, hatta bazen gözünüzden yaş bile akıttırır. Bazı notalar nedensiz adeta bir ok olur ve saplanıverir kalbinizin o en ulaşılmayan sırlarla dolu köşesine. Şarkının ilk notasıyla beraber bir anda bir hayal çevreni sarar, gerçek artık yok olmuştur. İşin ilginç bir o kadar da şaşırtıcı yanı belli bir süreden sonra şarkıyı tam olarak dinlediğin bile yoktur, onun görevi seni yalnızca o dünyanın içine sokmaktır ve tabii orada tutmaya devam etmek. Seni gülümseten enstantaneler aklına gelir, belki hep olmasını istediğin hayalindir belki de bambaşka bir hayatında başından geçen bir olay. Paralel evrenlere ve diğer hayatlarına en yaklaştığın anlardır aslında bu zamanlar. Dedim ya bazı şarkılar seni bir yerinden nedensiz yere yakalarlar. Gülbahar işte benim için bu şarkılardandır. Rena Dallia da çok dokunaklı söyler Marika Ninou’da. İkisini de tavsiye ederim. Bir kısmını rumca ve bir kısmını da Türkçe dinleyeceğim derseniz Cafe Aman’dan dinleyin derim. Daha yeni bir albüm çıkardılar. Nedenini yine bilmediğim bir sebepten Mahmure Hanım’ın Bir Çapkına Yangınım şarkısı da yine bu tür parçalardandır benim için.

Bu tür şarkıları beğenerek ve garip bir duygu seli içerisinde dinlediğim yerde her zaman İstanbul olmuştu. Öyle ya güneş batarken başlanan bir rakı sofrası. Yeşillik bir yerin ortasında kurulmuş bir sofra püfür püfür esen bir meltem, ya da bırakın yeşillikleri karşınızda boğaz, çok mu pahalı geldi, tamam karşınızda haliç olsun. Yine mi çok oldu bir evin ya da bir lokantanın bahçesi olsun. Dostlar var sofrada ya da akrabalar ne fark eder, sonuçta hepsi ayrı ayrı sevdiklerinizden oluşan dopdolu bir sofra. Çocuklar etraflarda koşuşturuyor. Muhabbet var, dostluk var. Dahası sevgi var, görünür, tutulur olmuş, etrafınızda, çepeçevre sarmalamış sizleri. Birinin doğum günü mü, nişan ya da düğün öncesi toplan mı, ya da nedensiz yalnızca bir araya gelme. Bir biri ardına kaldırılan kadehler, içten gülen gözler, mırıldanılan şarkılar. Detone ama mutluluk dolu söylenen şarkılar. İşte bu iki şarkı bu ortama ait şarkılardı benim için. Neden bilmem artık ne bu şarkıları ne de kendimi İstanbul’a pek yakıştıramıyor dahası bağdaştıramıyorum.

Tekrar en başa dönecek olursak akıllara ziyan bir trafik, sürekli bir koşuşturma, bir yere yetişme çabası, yorucu ve stresli bir hayat, aynı şehirde olmanıza rağmen göremediğiniz arkadaşlar, sona eren dostluklar, bitmeye yüz tutmuş aile değerleri, pahalılık, hayat kaliteleri arasındaki uçurumlar, üzerinize üzerinize gelen boğucu kalabalıklık, cin olmadan adam çarpmaya kalkan zeka yoksunları, sonradan görme ne oldum delileri, insanların kabalıkları, estetik ve terbiye yoksunu çoğunluk halkı artık içinde barındırdığı tüm güzelliklere rağmen bu şarkıları hak etmiyor.

Şimdi iyi de kardeşim, bize ne, çek git diyenleriniz olacaktır ama çekip gitmek de o kadar da kolay olmuyor işte. Anlayacağınız ben bu konuda arafta gibiyim. Bir yanım gitmek bir yanım şans vermeye devam etmek istiyor. Bambaşka bir yanım ise İstanbul ağzından iş buldun da ben mi seni tuttum diyor badem bıyık altından gülerek. Öyle ya güzel şehrimin bıyık modelleri de değişti artık. Önceden de yazmıştım bizleri burada yaşamaya iten, zorlayan, kandıran sayısız avantajları var bu yılların şarap tadındaki şehrinin. Ama artık şarkıları hak etmiyor, yani bıçak-kemik, zurna-zırt ikililerin dile getirildiği anlardayız.

Bu ikilililerin gündeme gelmesine neden olan başka bir konuda milli bayramlara verilmeyen değer ve önemdi. İstanbul, İzmir farkını 23 Nisan’da fazlasıyla ve tüm çıplaklığı ile gördüm, yaşadım. Lafla Peynir gemisi yürümüyor adlı yazımda Müjdat Gezen’in bir sözüne yer vermiştim. Üstat “Ekim ayına  söyleyin bundan böyle 28 çeksin, Kasım 9 çeksin, Nisan 22, Ağustos 29 çeksin. Çünkü birileri bizi çekemiyor” diye yazmıştı. Verilmek istenen mesaj birkaç kelime bam teline dokunacak kadar etkili anlatılmıştı. Can Ataklı ise günlük köşesinde “Cumhuriyeti de iptal edin bari. Peki haftaya kurban bayramı kutlanacak mi diye?” sorarak tepkisini dile getirmişti.

Ben ise gerçekten emanete sahip çıkıp çıkmadığımızı sormuştum. Bir milli bayram sonrasında aynı tespitleri tekrarlamak isterim.CHP'nin iki kalesini gören bir noktadan Şişli ve Beşiktaş’a - ki bu mahallelerde göbeğini kaşıyanlar değil, cumhuriyetin "elitleri" oturur - baktığınızda Şişli’de ve Beşiktaş’ta bir elin parmaklarını geçmeyecek dairelerde bayrak görebilirsiniz. O zaman işte iktidara "neden yasakladın" diye sormak yerine "ben ne yaptım" diye sorarak başlamak daha yerinde olmaz mı? Ağzına kadar ziyaretçi dolduran İstanbul’un alışveriş merkezlerinin kaç dükkanında bayrak asılıydı?

İşte tam bu noktada da o gavur İzmir denilen İzmir yalnızca fark atmakla kalmıyor aynı zamanda büyük fark da yaratıyor.Cumhuriyet Bayramında meydanları dolduran ve kutlayan o görkemli ışıl ışıl aydınlık insanlar, 23 Nisan’da evlerini bayraklarla süslemişlerdi. Statlar geçit törenlerini izleyebilmek için gelen büyük, küçük, çoluk, çocuk insanlarla dopdoluydu. Biz de töreni tüylerimiz ürpererek ve gözlerimiz yaşlı izleyenler arasındaydık.

İzmir benim şarkılarımı fazlasıyla hak ediyor...

Şehirden bağımsız olarak eve dönmek güzel. Oğlumun evimizi sevmesi ve döndüğü için mutlu olması ise paha biçilemez bir mutluluk. İzmir tatili bize çok iyi geldi. Dinlendik, eğlendik, bol bol yedik ve değişik duyguları yaşadık. Ne stres kaldı, ne sıkıntı ne de telaş. İhtiyacımız fazlasıyla varmış.
  
Oğlumun bu süre zarfında, gözlerindeki mutluluk ve ışıltı ise paha biçilmezdi. Ne diyelim, anı kesemize bir kaç gün daha atıverdik. Ne mutlu bizlere ve daha nicelerine ...

26 Mart 2012 Pazartesi

Evliya Çelebi tadında bir Şubat


Seyahatlerim, ailem ve ben 2



Otel güzeldi hatta çok güzeldi ve çok büyük. Dünyanın dört bir yanından golf oynamak isteyen insanların yaz- kış akın ettikleri bir golf cennetiydi adeta.  Golf dediğinizde duracaksınız. Çok artistik, cool bir spordur. Aslını isterseniz bana göre bir spordan ziyade statü sembolüdür. Meşhur sopaları vardır ve özel arabaları. Dize kadar (ya da bileğin biraz üstü diyelim) pantolonlar giyerler. Yalnız giysileri bile dünyanın parasına satılırlar. Ağır abiler bir yandan iş bağlantılarını yaparlar, bir yandan kumdan top çıkarmaya çalışırlar ve bir yandan da brendi, bourbon ya da cognac içerler. Purolarını 5727 sayılı yasa nedeniyle bulundukları yerde artık içemezler tabii aksi durumda 75 TL’yi vermeleri gerekecektir. Bir de benzer statü olayı engelli at binme olayında vardır. Benzer bir klasmandır. Hani çok şık hanım ve beyler atlarını engellerden atlatıp dururlar. Genelde soyadlarında von veya de gibi aristokratik takılı abiler, kontes, prenses, lady gibi ön unvanlı ablalar atları sürerler. Atların isimleri de çok süslüdür, giysileri de. Bir gün aslında bu konu üzerine yazmalıyım, eminim yazarken sizin okuduğunuzdan çok daha fazla eğleniyor olurum. Tabii buradaki genel kabul sizin okuduklarınızdan keyif alıyor olmanız. Umarım yanılmıyorumdur J

Benim de bir golf geçmişim var. Evet yanlış okumadınız. Zamanında bir kaç kez mini golf oynamıştım. Mütevazi kişiliğimin bir göstergesi olarak çevremdekilere bundan tabii bahsetmedim. Otele varır varmaz benim meşhur zangocumun aldırılma işlemlerini organize edip yemeğe indim. Öğün atlanmaya gelmez ve her güzel yemek yanında bir kaç kadeh içkiyi ve sonunda tatlıyı hakkeder gibi yalnızca benim bildiğim ve inandığım, bana özel klişeler ile karnımı ziyadesiyle doyurdum. Kahvesiydi çaydı derken açık temiz hava ve güneşin altında ben güzelce bir zaman geçirdim.

Bu tür sene sonu toplantılarının olmazsa olmazı, çalışanları birbirlerine yaklaştırıcı, takım ruhunu yakalamalarını sağlayıcı oyun ve aktiviteler üretmek, dahası bu saçma sapan ve anlamsız oyunları oynamaları için çalışanları zorlamalarıdır. Havaalanına zangocumu almaya malumunuz otelin etinden suyundan faydalanmak için gitmemiş, bölgeden bir arkadaşa rica etmiştim. Sen misin bunu yapan? Söz konusu takım oyunu bir garip, bir koşturucu, bir yorucu çıktı ki şaşardınız. Otelin ucu bucağı belli olmayan arazisinde bir oradan bir buraya deli danalar gibi koştuk durduk. Amaç da sonunda içinde abuk sabuk ve dandik altın para ambalajlarında çikolata olan bir hazineye ulaşma. Hani arkadaşı tanımasam küfür ve sövmenin yanında beddua da okuduğunu düşünürdüm. Sözde dinlenmek için geldiğim toplantının daha ilk saatlerinden havlu atmıştım. Yorulduğuma mı yanayım, terlediğime mi, yoksa daha keyifli zaman geçirmemiş olduğuma mı bilemedim. Zaten oğlumdan, eşimden ayrıyım ve güzel zaman geçireceğime ben yanımdaki 12 kişi ile otel çevresinde çikolata dolu hazine bulmak için diğer 20 kadar takım ile birlikte koşuyorum. Oyun sonunda bir de terli terli havaalanından gelen arkadaşı bekledim. Sonrasında maceracı ve tek başına yolculuk yapmasını seven isyankar ve unutulmuş zangocumla beraber odama döndüm.

Akşam yemeği yine çok güzeldi. Ne kadar yediğimi bilemiyorum ama gün içinde vermiş olduğum tüm gr’ları kilo olarak geri alacak kadar yemiş olmalıyım. Masamız ise tam bir protokol masasıydı. Duyan gelmiş. Hani zorlasak şirket yönetim toplantısını bizim masada yapar. Benim patron da bizimleydi. Bir ara içtiğim şarapların da etkisiyle yorulduğumu, odama dönüp uzanacağımı ve keyifle Yalan Dünya’yı izleyeceğimi söyledim. Alkol işte tüm kötülüklerin hem anası, hem babası. Benim patron sen misin bunu söyleyen tavrıyla hadi yiyorsa yap bunu da görelim tadında seni mutlaka karaoke şarkı yarışmasında görmek istiyorum dedi. Aksi takdirde şirketin sahibi ile odama gelip şirket aktivitesine katılmadığımı bizzat ona ispat edecekmiş. İşte biz kendisiyle bu kadar muhabbet içerisindeyiz. Beni nasıl sever, nasıl sever, gözleriniz yaşarır. Uykuluyum, yorgunum dedikçe motivasyon dedi, takım çalışması dedi, şirket kültürü dedi.

Beni bu kadar zamandır tanıyorsunuz. Eşime karşı nasıl her defasında dik durduğumu en iyi sizler biliyorsunuz. Ben bir şeye karar verdim mi kolay dönmem. Kararlılık düzeyim üst düzeydir. Hemencecik odama döndüm. Televizyonu açıp, mini-bardan da bir bira kapıp dizimi seyretmeye başladım. Bu sefer ki bölüm yıkılıyordu. Hele ki inşaat işçilerine bayıldım. Nasıl gülüyorum, keyfim nasıl yerinde anlatamam. Sonra eşimin işten ayrılması geldi önce aklıma. Gülmem dondu suratımda. Espriler duyulmaz olmaya başladılar. Bir an da evde benden yemek bekleyen eşim ve çocuğum gözümün önüne geldi. Hafifçe doğruldum yataktan. Bira ısındı mı neydi artık tadı güzel gelmemeye başlamıştı. Hayat yalnız benim hayatım değildi artık. Dizinin reklama girmesini bekledim ve yarışmanın yapılacağı yere doğru yola çıktım.

İlk önce patronun yanına gidip varlığımı kendisine gösterdim. Sonra da bara yönelip başka bir biraya bir şans daha verdim. Şansını iyi değerlendiren bira kısa sürede son buldu. karaoke’leri oldum olası sevmemişimdir. Seni belirli bir kalıba sokmaya çalışır. Bağıra bağıra ve istediğin tempoda şarkı söylemene izin vermeyen bir modern çağ eğlencesidir. Genelde de bu çarka uyamayan kişiler bayılırlar bunu kullanmaya. Ya kendilerini bilmediklerinden ya da kendileriyle fazlasıyla barışık olduklarından.
 
Yarışma haftalar öncesinde şirkette duyuruldu. Gruplar kuranlar mı desem, buluşup çalışanlar mı desem ya da peruk ya da giysiler bulup olaya bir gösteri boyutu katanlar mı... Bizim şirket karaokeye çok ama çok önem verdi. Patronun görebileceği bir noktada şarkı söyleyenlere gülmeye başladım. Yalancı Dünya kadar komik değildi ama daha bir gerçekti . Bu arada bizim ekipten bir arkadaş yanıma gelip ekip olarak biz de katılalım mı diye sordu. Alkol dedim ya yine diyorum. Patrona sor, o varsa ben de varım dedim. Patron da ben olursam olacağını söylemiş. Yumurta-tavuk olayı anlayacağınız. Sen misin beni odamdan ve Yalancı Dünya’dan eden dedim ve blöfünü gördüm. Grubun ismini patronun ismi ve saz arkadaşları diye kaydettirdim ki o sahneye çıkmazsa ben de hiç çıkmayayım. Neyse efendim şarkı seçimi bana bırakıldı. Ben de şimdi bu platformda söylemekten imtina ettiğim bir şarkıyı seçtim.

Patron adını okunmasıyla sahneye çıktı. Tabii arkasından ben ve benim tüm ekip. Bir ara size güveniyorum çocuklar diyeceğini ve sahneden ineceğini sandım ama yapmadı. Delikanlı adamdır benim patron. Söylediğinin arkasındadır her zaman. Zaten bu nedenle odama gerçekten de gelebileceklerini düşünüp, korkmuş, ürkmüş ve geceye katılmaya karar vermiştim. Yalnız gülmek için bile bunu yapabilirdi bana. Normalde 5’er kişilik takımlar yarışıyorken biz sahnede 10 kişiydik. On adet alkollü erkek.

Şarkının sona ermesi ile etraf alkıştan yıkıldı. Tekrar mı isteyenler mi, imza almaya çalışanlar mı, resim çektirmeler mi görmeniz gerekiyordu. Jüri puanları açıkladığında zirveye yerleştiğimizi biliyorduk. Dokuz veren jüri üyesi neden tam not vermedi diye uzun süre yuhalandı. Neyse ki bizler seyirciyi teskin etmeyi başardık. Yarışma sonucunda birinci olduk ve madalyalarımız podyumda çılgınca alkışlar arasında takıldı. Ödülümüzde vardı tabii: Antalya’da çift kişilik hafta sonu konaklaması. Normalde ödül 5 adetti ama bizden dolayı yönetim kararıyla 10 adete çıkarıldı. Anlayacağınız size Antalya’dan bir yazı daha yazacağım.

Geceye katıldığımı fotoğraflı, ödüllü ve madalyalı olarak kanıtladıktan sonra odama döndüm. Madalyanın fotoğrafını çekip gururlanması için eşime gönderdim. Çoktan uyumuştu. Sabah mutluluk göz yaşları içerisinde beni tebrik etti.

Birinci olmak kolay değil. Sabah gözümü baş ağrısıyla açtım. Alışkanlıktan olsa gerek 6:30 bile olmadan uyanmıştım. Bir gün öncesinde koşarak ezberlediğim yerleri bu kez yavaş yavaş yürüyüp derin derin çam havasını içime çekerek yürüdüm. Baş ağrım öğlene kadar sürdü ve ancak ağrı kesici almamla geçti.

Toplantı sert geçti, hem de çok sert. Normalde motivasyon ağırlıklı geçmesi beklenen sene sonu toplantısı, şirketin başındaki kişinin bize gerçekleri hem de dang diye göstermesi ile başladı. Kızgın kumlar sonrası serin sulara girmek gibiydi. Soğuk duş etkisi  bizi düşlerimizden uyandırdı. Onun sonrasında yapılan motivasyon ağırlıklı konuşma ve sunumlar ise pek işe yaramadı.

Ben genelde bu tür toplantılarda tüm boş zamanlarımı odamda ya film seyrederek ya da kitap okuyarak geçiririm. Uyku da illaki olan başka bir önemli aktivitemdir. Bu kez öyle olmadı. Sauna, Fin ve Türk Hamamı ve kese derken odaya kendimi zor attım. Bir uyumuşum ki gala gecesini az kalsın pas geçecektim. Neyse ki telefon çaldı da çok ama çok derinlerden oteldeki odama geri döndüm.  Bir süre kendimi toparlayamadımsa da sonra kendime geldim.  Asi ve gezgin zangocumdan takım elbisemi çıkarıp güzelce yemeğe katıldım.

Sabah gerçekle sert bir şekilde yüzleşmiştik ama gece için hiç bir fedakarlıktan kaçınılmamıştı. Bir çok ünlü kişi bize şarkılar, türküler söylediler. Ben yine çok geç saate kalmadan odamın yolunu tutup bavulumu topladım ve yapılacak en güzel şeyi yaptım: Yatıp güzelce uyudum.

İyi ki de hemen uyumuşum. Sabah saat 6:00 gibi yine uyandım. İnsanoğlu işte böyle. Uyuma şansım varken iki sabahtır bir şekilde sabahın köründe uyku muyku kalmaz durumumda buluverdim kendimi. Biraz yine yürüyüş yapıp kahvaltımı ettim. Odama doğru dönerken eşimi aradım. Açmadı. Ben de mesaj çekip uyanınca beni aramasını yazdım. Odama henüz girmiştim ki aradı. Sesi kötü hem de çok kötüydü. Migreni tutmuştu. Bensizliğe yalnızca iki gün dayanabilmişti. Ailesinin dönüşleri sabah olduğundan migrenli bir şekilde oğlumuzla beraber zaman geçirmesi gerekecekti. İnsan korktuğu şeylerle daima bir şekilde yüzleşiyor işte. Tabii bende de ne moral kaldı ne de keyif. Sonrasında ki zaman nasıl zor geçti hiç anlatmaya çaba dahi göstermeyeyim.

Her türlü plan, her türlü hazırlık yapılmış, eşimle oğlumun yalnız kalacakları bir kaç saat nasılsa bir şey olmaz canım diye boş bırakılmıştı. O bir kaç saat kabus oldu çıktı karşımıza. Neyse ki geçen biraz zaman ve ilacın etkisiyle hafiflemişti ağrısı. Beni karşılamaya bile geldiler. Oğlumun bir de bana sürprizi vardı. Eli boş gelmek istemeyip benim için kozalak bulmuştu. Beni gördüğü zaman “Babaaa, sana bir sürprizim var. İşte bak bu senin” demesi ve koşup bana sarılması, benim mutlulu olmam ve şükretmem için yeter ve hatta artar bir durumdu.

Oğlumu kucağıma alıp, eşime sarıldım. Zaman ağrıları geçirme, suratları güldürme ve eve huzuru getirme zamanıydı. Görevimi hem de nasıl severek yapmanın mutluluğu içerisinde hemen görevime başladım.

Daha eşim de ben de bir çok seyahatlere gitmek zorunda kalacağız. Kimisi eğlenceli kimisi zor geçecek. Bazen bir kaç gün, bazen daha uzun ayrı kalacağız. Ama her defasında hem çok özleyeceğiz ve hem de çok özleneceğiz. Ayrılıklarımız hep buruk, kavuşmalarımız hep mutluluk dolu olacak. Biz bir aileyiz, birbiriyle kenetlenmiş mutlu bir aile. Umarım, dilerim ve biliyorum hep öyle de kalacağız.

20 Mart 2012 Salı

Evliya Çelebi tadında bir Şubat


Seyahatlerim, ailem ve ben 1

Şubat ayında resmen leyleği havada gördüm. Sanki başka aylar yokmuş gibi bu kısacık ay için planlanan iki yurt dışı ve bir de yurt içi seyahatim aylar öncesinden tüm tadımı kaçırıverdi. Oturup ne yapabilirim diye kara kara düşünmeye başladım. Kolay değildir düzenin değişmesi. Evde dengeleri oluşturmak ve düzeni sağlamak için bir çok kriter vardır ama en önemlisi benim evde olmamdır. Ne zaman evden bir nedenle uzaklaşmam gerekiyor olsa ben kendimi  oturup mevcut duruma çözüm ararken bulurum ve inanın bana çözüm her zaman çok zor olur. Zordur hem de çok zordur benim ev dışında uyanıyor olmam. Kafalarda oluşabilecek karışıklığın önüne geçebilmek için bazı açıklamalarda bulunabilmek adına bazı nedenleri sizlerle paylaşmak isterim. Birbirlerinden farklı nedenler olduklarından, evden neden ayrılmamam gerektiğinin ayrı ayrı listelemek isterim:

Eşim bildiğiniz üzere konuşmayı çok sever. Dahası konuşmadan duramaz. Ben olmazsam oğlumuza kesin saracak ve onun konuşmaktan soğumasına neden olacak. Uyuması sonrasında ise konuşamayacağından iyice daralacak, kendini kapana sıkışmış gibi hissedecek. Böylesi bir evden ayrılışı, iş için ve zoraki bile olsa kolay kabul edemez, ederse de problem çıkarabilir.

Evde hemen hemen tüm işi ben yaparım. Sakın hataya düşüp naif ve romantik bir şekilde sanmayın ki ben olmazsam işler eşime kalır. Tabii ki kalmaz. Tüm biriken işleri dönünce yine benim yapmam gerekeceğinden dönüşüm muhteşemlikten hem çok uzak bir trajediye dönüşür. Ne ben ne de eşim benim bu kadar çok yorulmamı ister.

Yemek benim için önemlidir. Mümkün olduğunca öğün atlamamaya çalışırım zira benim keyif aldığım, yaşadığımı hissettiğim anlardır bu anlar. Eşime ise keşke bir hap olsa, yutsak ve tüm yeme ihtiyacımız bir anda karşılansa tadında yaklaşır yemek olayına.   Hani gören, duyan da yemeği onun hazırladığını, masayı onun kurduğunu, dahası onun kaldırdığına ve ohası bulaşıkları bile onun yıkadığını sanır. Nerede efendim?! Kendisi yalnızca bana eşlik eder o kadar. Neyse bu yazı bir şikayet yazısı olmadığından bu konu üzerinde daha fazla durmayacağım. Benim olmadığım akşamları genelde geçiştirir.  Abuk sabuk şeyler yer ya da çoğu zaman hiç yemez. Yemek ritüelini sevmiyor olsa bile yemek yememek henüz hayalini kurduğu hap icat edilmemiş olduğundan (belki de icat olmuştur ama biz henüz kullanmaya başlamadık) pek hoşuna gitmez.

Akşamları aynı saatte yatıyor olmamıza rağmen geceleri oğlum çağırdığında kalkmak ve ilgilenmek, üstünü örtmek veya uykusu kaçtığında ona eşlik etmek hep bana düşer. Geceyi oldukça delikli bir uykuyla geçirmiş olmama rağmen sabahları gün ışımadan kalkan oğlumla ilgilenmek de yine benim görevimdir. Olmadığım zamanlarda yaşadıklarımı deneyimlemek, bu konuda hiç ama hiç deneyimi olmayan eşime oldukça zor gelecektir.

Yemeksiz, uykusuz yani bensiz kalan eşimin migreni mutlak surette tetiklenir. İşte böylesine derin bir sevgi, böylesine kalın bir gönül bağıdır bizim aramızdaki. Migren pis hem de çok pis bir ağrıdır ve insanı bitirir. Gözünü açamaz, sesleri duyamaz olursun. Oğlumla tek başına kalan eşimin bitme hakkı bile olmayacağından çözüm bulmak şarttır benim her bir yolculuğumda.

Yoğun çabalarım, büyük entrikalarım ve ali cengiz oyunlarım sayesinde önce neredeyse bir hafta sürecek Çin yolculuğundan kurtulmayı başardım. Artık bana karada ölüm yoktu. Kazanılmış olan büyük bir zafer olduğundan diğer iki seyahate pek ses çıkarmadım. Yapılması gereken tek şey ise ev dışında geçireceğim toplamdaki 4 akşam için bir çözüm bulmaktı. İki ayrı tarih için iki ayrı akşam. En temiz ve ideal çözüm eşimin ailesinin bize gelmesiydi ki çok şükür geldiler de. Artık yolculuklarım başlayabilirdi. İlk yolculuk acı vatan Almanya’ya oldu. Almanlarla yapılan toplantılardan ne anlatabilirim ki? Gittim ve döndüm. Fena geçmedi ama anlatacağım çok fazla şey de yok. Ben daha çok Antalya seyahatime odaklanmayı tercih edeceğim: Senelik olarak düzenlenen yıl sonu (tarih itibariyle belki yıl başı demek daha mantıklı olurdu) toplantısı.

Oğlumdan ve eşimden ayrılmak iki gün için bile olsa, ucunda eğlenme, bol bol uyuma, güzel yemekler yeme, istediğin kadar televizyon seyretme ve istediğin televizyon kanalını seyretme olsa da kolay olmuyor. Aslında bu yeni dönemde insan bir önceki dönemlerin keyiflerini belki de unutmuş olduğundan, en azından alışkanlığını yitirmiş olduğundan, karşısına çıkan bu tür görünüşte keyifli aktivite ve yolculuklardan kesinlikle zevk alamıyor. Hatta zevk bir yana sıkıntı bile duyar oluyor. İnanın ne zerre hevesim vardı ne de isteğim. Tabii gelin de bu hissettiklerimi eşime anlatın bakalım. Israrla o keyifli gibi görünen saatlerin geçmediğini anlatmaya çalışıyorum, o da her seferin de biraz da biz gidip sıkılalım deyip duruyor. Hele ki bir önceki akşam beni görenler sanki hani bir kaç yıllığına gidiyorum diye sanır. Durup öpmeler, sarılmalar, sanırım abartmayı seviyorum. Bavulumu erkenden hazırladım. Zaten hepi topu iki akşam kalacağımdan çok da fazla bir şey almamıştım. Aslında önemli olan her şey ki takım elbise ve iki gömlek zangoç’umdaydı. Buruşmasınlar diye ertesi gün yola çıkana kadar asılı kalsın dedim ve güzelce gardırobuma astım.

Ertesi gün Antalya’ya vardığım zaman eşime haber vermek için aradığımda zangoçta bulunan takım elbise ve gömleklerimi zangoçtan çıkarmasını ve yerleri asmasını rica ettim. Evet evde dört yetişkin ve bir de çocuk vardı (ki oğlum zangocun varlığından haberi olsaydı mutlaka hatırlatırdı) ve ben bu seyahat için en önemli şeyi almadan yola çıkmıştım. İşin benim için daha acı tarafı ise uçakta yanıma oturan kişi kendi zangocunu hostese verene kadar almayı unuttuğumu bile fark etmemiş olmamdı. Eşimi aramadan tüm gün sürecek bir iş toplantısı ve sonrasındaki gala yemeğine üzerimdekilerle katılacak olmanın dayanılmaz sıkıntısı ve utangaçlığı içerisinde ne halt edeceğimi düşünüyordum. Bir kot, yuvarlak yaka merserize bir beyaz kazak ve üzerine önü fermuarlı spor bir ceket çok mu sırıtırdı herkesin muhtemelen siyah takım elbiseleri giyeceği bir yemekte. Farklı olmanın dayanılmaz cazibesine kapılmak üzereydim ki eşim hemen alışveriş yapmam gerektiğini söyledi. 
  
Otele gider ve oradan o bölgede ki operasyon takımından yardım ister ve alışverişe giderdim. Eşime kolay hayır denmez. Ben de fiziksel olarak ayrı olmanın avantajı içerisinde tamam dedim ve telefonu kapattım. İçinde bulunduğum avantajı ve beni çok iyi bilen eşimin içi rahat etmemiş olacak ki tekrar aradı ve zangocumu THY’nın bir sonraki uçuşuna vereceğini ve ya benim ya da ismini vereceğim bir kişinin hava alanı kargo bölümünden alması gerektiğini söyledi. Temiz iş. Soru yok, cevap hakkın yok. Beni resmen ezmişti hatta ezmek ne kelime çözümü bulması, hemen uygulamaya koyması ve bana hiç bir iş bırakmamasıyla beni adeta çiğnemişti. Ya sen gidip alacaksın ya da ya da bana bir isim ver cümlesiyle son noktayı da koymuştu. Ben otelin  imkanlarını ve havalanı-otel arasında ki gidip gelmenin iç açıcı büyük keyfini düşünündüm ve muhtemelen bana hala küfür ediyor olan bir arkadaşın ismini ve telefonunu verdim. Ne toplantı da ne de yemek de artık farklı olabilecektim. Onlarca metre öteden gösterilme ve hatta arkamdan hem de bolca konuşulabilme şansım da elimden alınmıştı. Büyük bir olgunluk içinde bu çözüme itiraz etmedim, kızmadım ve hatta ancak bana yakışacak bir hassasiyet içerisinde eşime teşekkürlerimi sundum.

İlk sorun sorunsuz ve bensiz bir şekilde çözüm bulmuştu. Oysaki beni bekleyen daha nice başka sorunlar vardı ve bu sefer eşim yanımda da değildi. Dikkat dağılmasının önüne geçmek adına bu heyecan dolu macerayı şimdilik burada ve tadında kesiyorum. Yakında hem de çok yakında devamını sizlerle paylaşacağım. O zamana kadar hayatın tüm güzelliklerini sizler için diliyorum ...

27 Haziran 2011 Pazartesi

Yavaş Şehir İzmir

Yılmaz Özdil bir yazısında “Türkiye’den sıkıldığım zaman İzmir’e giderim ben” demiş ya haksız değil hani. Geçen hafta sonunu simite gevrek, çekirdeğe çiğdem, domatese domat denilen, gidiyom, geliyom diye sempatik bir şivenin hakim olduğu güzeller güzeli İzmir’deydik. Aslında tam olarak İzmir’de değil Karşıyaka’da :-)

Hazır Yılmaz Özdil’den başlamışken yine ondan devam edeyim: “Kızlarımızı da tavlayamazsın ha... Canı çekerse, o seni tavlar” demiş bir yazısında. Ben de bir İzmir’li tarafından tavlanan biri olarak ve bu sayede bu güzel şehire bol bol gelen şanslı kişilerdenim.

İtalya’da ortaya çıkan ve çok kısa bir sürede taraftar toplayan “Yavaş Şehir (Slow City)” hareketi vardır. Bu hareketi destekleyenlere göre şehir merkezlerinde araba kullanılması yasaktır. Fast food zincirlerde yine bu akımın geçerli olduğu yerlerde barınamazlar. Süpermarketler yerine lokal, küçük ve sempatik marketler vardır. Aynı bizim çok ama çok öncelerinin bakkal amcaları gibi  çevre sakinlerince tanınan, selamlaşılan, sohbet edilen bakkal amcalar vardır bu küçük şehirlerde. Amaç, yaşanır kentler oluşturmaya çalışmaktır.

Asya’ya da sıçrayan bu akım, tüm Avrupa’da da hızla yayılmaktadır. Yavaşlık hareketi, önceleri iyi yemekler yiyip içmek isteyen birkaç kişinin fikri olarak ortaya çıkmış, fakat, her şeyi daha az telaşla ve daha az homojenize bir tutumla yapmanın faydaları hakkındaki tartışmalar giderek daha geniş bir alana yayılmış ve bugünkü durum oluşmuştur.

Toskana’nın mükemmel şaraplarıyla meşhur minik Chianti şehri, 1999 yılında ilk “Cittá Slow” kenti oldu, ardından Bra, Positano ve Orvieto geldi. Zamanla, yavaşlık dalgası diğer şehirler arasında da yayıldı. Bugün artık İtalya’da 42 Yavaş Şehir’le birlikte, İngiltere, İspanya, Portekiz, Avusturya, Polonya ve Norveç’te de birçok Yavaş Şehir bulunmaktadır. Almanya’dan, aralarında Hersbruck, Lüdinghausen, Schwarzenbruck, Waldkirch ve Überlingen’in de bulunduğu bazı şehirler, sadece 50.000’den az nüfusu olan kentlerin kabul edildiği harekete seçilebilmek için başvurmuş bulunmaktadırlar. Kimbilir belki bazıları çoktan kabul edilmiştir ve bazıları da hala Nord Sea’leri kapatmak için uğraş vermektedirler.

Yavaş Şehirler’de tarihi kent merkezinde araba kullanımı, süpermarketler ve parlak reklam ışıkları yasaktır. Elişleri ya da özel yetiştirilmiş yiyecekler satan küçük aile işletmeleri, en iyi ticaret birimleri haline dönüşmüş durumdadır. Okullarda mesela çocuklara yerel üreticiler tarafından yetiştirilen organik meyve ve sebzeler servis ediliyor. Eşim bunu okuduğunda İtalya’ya gitme projemde eminim hız kazanacaktır. Küçük marketler Perşembe ve Pazar günleri kapalıdır. İnsanlar bürokratik işlerini mesela Cumartesi sabahı açılan Belediye’de acele etmeden halledebiliyorlar.

Yavaş yavaş yeni bir ortam, yeni bir hayat anlayışı oluşturuyorlar ve ben en azından şimdilik yalnızca dışarıdan ve birazda kıskançlıkla izliyorum.

Tüm bunları neden mi yazdım?

Benim için İzmir’in, her ne kadar yukarıda anlattığım birçok özelliğe uymasa da, gerek anlayış ve gerekse yaşayış olarak bu zihniyete uygun belki de Türkiye’nin tek şehirimiz olması. Evet nüfusu tabii ki 50.00’in çok üzerinde, pek tabii ki birçok fastfood zincirine sahip ve arabalar birçok şehirde olduğu gibi neredeyse tepemizdeler ama yine de en azından büyük bir çoğunluk ve tabii ki benim görebildiğim kadarıyla büyük bir sakinlik ve yavaşlık içerisinde yaşıyor. Cuma akşam üzerleri yazlıklara gidilen ve bunun için 8 şeritli otobanları olan, Pazartesi günü direk iş başı yapılan, öğle sıcaklarında mümkünse dışarı çıkılmayan, hala minik ve tanıdık marketlere sahip şirin mi şirin bir ilimizdir. Eşimle oğlumuzu İzmir’e ilk götürdüğümüzde, sokağın bakkalı Bülent Abi’ye oğlumuzu tanıştırmaya götürmüştük, oradan anlayın artık nasıl da yavaş bir şehir olduğunu.

Galatasaray Lisesi
Biraz dinlenmek, biraz eşi dostu görmek ve biraz da hava değişikliği için gittik İzmir’e. Ama en öncelikli olayımız oğlumuzun değişiklikler yaşamasıydı. Sürekli aynı yerlere gitmesinden ve neredeyse aynı şeyleri yapmasından bırakın onu, biz bile sıkılmıştık. Tarih ama yanlış seçilmişti. Bizim İzmir’de olduğumuz dönemde okulumun pilav günü vardı ve ben gitmiş olsaydım diğer giden arkadaşlarımla beraber mezuniyetimin 20.yılını kutluyor olacaktım. Daha dün gibi mezun olduğum günü hatırlıyorum. Diploma ve plaketimi Dando Necati diye birinden almıştım. Okulun bahçesinde Alpay’dan Eylül’de Gel şarkısı çalıyordu. Annemler beni kameraya alıyorlar, fotoğraf üstüne fotoğraf çekiyorlardı. Hadi siz gidin artık ben de arkadaşlarımla takılayım demiştim, onlarda  gitmişlerdi. Ben de hemen sigara yakmıştım. Henüz yanlarında sigara içmediğim dönemlerdi. O sigaranın tadını bile hatırlıyorum. O kadar net ki, o kadar yakın ki, o kadar dün gibi ki ama tam 20 sene geçmiş. Düşünüyorum da iyi ki gitmemişim. Herbir anında bu 20 sene ile yüzleşmek zorunda kalacaktım.

Diğer kaçırdığımız bir etkinlik ise Bebek Şenlikleriydi. Bu sene üstelik çok da renkli geçmiş. Tatile çıkmamız dışında neredeyse tüm hafta sonlarını geçidiğimiz Bebek’e yalnızca bir haftasonu gitmedik ve o haftasonu da şenlik oldu.  Bebek muhtarı ile görüşüp sıkıntımı ve memnuniyetsizliğimi dile getireceğim. Verilmek istenen bir mesaj olup olmadığını soracağım.

Eşi dostu kısmen de olsa gördük ama kesinlikle dinlenemedik. Bol bol gezdik. Oğlumuz için güzel ve onun için bile yorucu bir haftasonu oldu. Her gittiğimiz ve her yaptığımız şeyi anlatıp sizleri sıkacak değilim ama 3 yeri anlatmadan da geçmek istemiyorum.

İlki İzmir Doğal Yaşam ParkıBüyük çok büyüktü. Çok geniş bir alana yayılmıştı. Kesinlike sabah erken gidilmeli. Biz öğlen sıcağında gittik. Bu nedenle de kısa kısa turlar yaptık. Hayvanların zaten sıcaktan hareket edecek halleri bile yoktu. Oğlum ilk olarak ve canlı bir şekilde birçoklarını yalnızca kitaplarda görebildiği hayvanlarla tanışabilme fırsatı buldu. Alana göre hayvan sayısı oldukça az. Yeşillikler de keza hani yok denecek kadar az. Güneşten korunabilecek imkanlar neredeyse hiç yok. Ağaçlandırmanın kesinlikle acil olarak yapılması gerekiyor. Hayvan sayısı da arttırılmalı. Hediyelik eşya alınabilecek yerler yapılmalı. Hayvanlarla fotoğraflar çekilebilecek imkanlar yaratılmalı. Kafeteryaların da sayısı kesinlikle arttırılmalı. Biraz daha hamle ile çok güzel bir cazibe merkezi yaratılabilir ama şimdilik yalnızca vasatın altı konumunda. Yine de oğlum keyif aldığı ve canlı canlı hayvanları görebildiği için yazılmayı hakediyor.

Tay Park ve çocuklar
Diğer bir durağımız ise geçtiğimiz ziyaretlerimizde de geldiğimiz, bünyesinde 3 adet pony at, 2 adet Shetland pony at, Kamerun koyunu, cüce keçi, güvercin ve çeşitli tavuk türlerini barındıran Tay Park’tı. Görevli 2 kişinin gözetiminde oğlumuz ilk ata binme deneyimini burada gerçekleştirdi. Koruyucu şapkasının içerisinde ne kadar yakışıklı olduğunu anlatamam. Ata da sanki yıllardır biniyormuş gibi bindi. O kadar sakin, o kadar cool ve o kadar başarılıydı ki ben açıkçası şaştım kaldım. Kesinlikle annesine çekmiş olmalı.

Bol bol gezdik ve tabii ki bol bol da yedik içtik. Bir başka yazımda Bornova’daki Ramazan Usta’dan ve muhteşem kebaplarından bahsetmek isterim ama bu yazımda bahsedeceğim son yer İzmir Ege Park’ta bulunan Friends & Burgers adlı bir yer üzerine olacak. Normalde niyetimiz hemen yanındaki İstanbul’dan bildiğimiz Kitchenette’e gitmekti ama bu yeri görünce, bir anda içimiz ısındı. Çok sempatik dekore etmişler. Çok ama çok başarılı da garsonları var. Bir anda iki üç kelime ile tavladı bizi. Meğer bizim de tavlanasımız varmış. Ev yapımı bir şarapları var ki tadına doyulmuyor. Üstelik hani neredeyse bir kadehe yarım şişe kadar şarabı boca ediyorlar. Eğer batmazlarsa yakında zaten herkes bu markayı zaten tanıyacaktır, benden söylemesi. Şarapları hem çok ama çok lezzetli idi ve hem de şarabın ısısı çok iyi ayarlanmıştı. Burgerleri de enfesti. İlk gidişimizde (ilk diyorum çünkü ertesi öğlen yine aynı yerdeydik) 4 kişi, 4 ayrı burger yedi ve herkes çok ama çok mutlu tamamladı yemeklerini. Çikolatalı  ekler benim en sevdiğim tatlılardandır. Bir ev yapımı eklerleri vardı çok rahat Savoy’un, Kitchenette’in veya Gezi’nin eklerleriyle kapışabilirdi. Oldukça ekonomik bir yer olması  ve sonrasındaki ikram çay ve kahveleri adeta yemek şölenini taçlandırdı.

Perşembe öğleden sonra başlayan kısa ama keyifli İzmir tatilimiz, Pazar öğleden sonra tamamlandı. Yeniden ve zaman kaybetmeden, hızlı, tüketen, acımasız ve taşı toprağı hala altın sanılan bu karmaşa yumağına koştuk. Güzel ve vazgeçilmez olan İstanbul’un yeniden kollarındayız. Napoleon’un “Eğer dünya tek bir devletten ibaret olsaydı, başkenti İstanbul olurdu” dediği  Lamartine’in “Dünyaya son kere bakacaksın deseler İstanbul’un Çamlıca’sından bakmak isterdim” dediği kahpe bizanstayız.

İzmir’in yavaşlığı ve huzuru sonrasında belki yüzlerimizde Köyden İndim Şehre filminde Metin Akpınar'ın yüzündeki gibi " Bura nere? " şaşkınlığı yoktu ama çok mutlu olduğumuz da söylenemezdi.

Ama yine de eve dönmek güzel. Oğlumun evimizi sevmesi ve döndüğü için mutlu olması ise paha biçilemez bir mutluluk.

10 Kasım 2010 Çarşamba

Ben kendi kaderimin efendisi ve kendi ruhumun kaptanıyım ...

 
Bu sayfalarda kendimi tanımlarken bana göre çok önemli bir cümle yazmıştım; Mutlu, şanslı, ve sahip olduklarımın tadını çıkaran bir adamım.  Hayatta tutunduğum belki de en önemli dallardan bir tanesi sahip olduklarımın değerini bilmek ve elimdekilerle mutlu olmaya çalışmak olmuştur. Peki bunu her zaman gerçekleştirebiliyor muyum, belki hayır ama en azından deniyorum. Bunun dışında başka denemelerim de var. Mesela gururumu bırakmayı deniyorum son zamanlarda. Sabır verilmez hak edilir derler. Ben sabırlı olmayı da öğrenmeye çalışıyorum bu sıralarda. Sunulan nimetlerden ve sahip olduklarımdan mutlu olmaya da çalışıyorum ve hergün bunlar için teşekkürlerimi sunuyorum evrenin mimarına.

Başka bir ifade ile ben her sabah uyandığımda hayatı sevmeyi, mutlu olmayı seçiyorum. Bunu yaparken de Mandela’nın motta’sını kullanıyorum:” ben kendi kaderimin efendisi, kendi ruhumun kaptanıyım”.

Ben içsel yolculuklarım için dibe vurmayı beklemiyorum. Zorunda kalarak bir savunma psikozu ile değil ama bilinçli bir seçim bir tercih olarak bu yolculukları gerçekleştirmeğe çalışıyorum. Ulaşılacak yer, ya da hedef de önemli değil benim için, yolculuğun zaten kendisi yeterince heyecan verici. Amaç ise aslında belli. Mümkün olduğu kadar egolardan kurtulabilmek ve böylelikle de korkularımızdan. Derinliklerde sakladığımız ve sevgiyi engel olan korkularımızdan. Bir nevi yapılan yolculuk korkularımızın sevgiye dönüştüğü bir sistem. Anahtar kelime ise bu dönüşümde affetmek. Kendimizi ve geçmişimizi affetmek. Derinlere itmiş olduğumuz, sanki hiç yokmuşlar gibi yaşamaya devam ettiğimiz ve içinde öfke ve kin barındıran tüm olayları, tüm yaşanmışlıkları sevgiye dönüştürebilmek için affetmek.

Her defasında “Neden ben” yerine “Ne öğrenebilirim” sorabilmek kendimize. Sübjektiflikten bir parça yukarı yükselmek ve resimin bütününü görebilemek, bize öğrettiklerini yakalayabilmek ve her defasında itilmiş, unutulmaya çalışmış bir korku ile yüzleşebilmek.

Suçlama, beğenilme isteği, aldatılma, aldatma, parasızlık, aşağılanma, yalnız kalma... Korkuların nedenini bulma yerine bunları yok sayma ve suçu hep başkalarında arama, bu korkuları hep üzerimize çekmekte. Evren bu korkuların çok daha ağırlarını yaşatmakta bizlere her defasında. Ne ekersen onu biçersindir bu gerçek. Ya da başka bir ifade ile hayatı nasıl yaşarsan, hayat da sana onu verir gerçeğidir.

Bu sabah güne çok komik bulduğum bir fıkra ile merhaba dedim. İşin ilginci komik olduğu kadar da düşündürücü olması idi. Tüm yukarıda yazdıklarımı yazmaya karar vermemde bu fıkrayı okumam sonrasında oluştu. Amacım bu sayfalarda fıkralar paylaşmak değil ama bu fıkrayı da yalnızca bir fıkra olarak göremedim ve bu nedenle de sizlerle paylaşmaya karar verdim. Umarım beğenirsiniz.

Dilerim kendi kaderlerinizin efendisi ve kendi ruhlarınızın kaptanları olarak korku ve egolardan kurtulma yolculuğunuzda keyif alarak ilerlersiniz. Dilerim öyle olur ...


Frank diye biri...
Daha sokağa adımını atar atmaz boş bir taksi bulmayı başardı.

Taksiye bindiğinde, şoför: "Mükemmel zamanlama, aynı Frank gibisin." dedi.

"Kim?" diye sordu.

"Frank Feldman. O her şeyi tam zamanında yapan bir adamdı.
Sokağa çıkar çıkmaz hemen taksi bulman gibi şeyleri, Frank Feldman her seferinde başarırdı."

Yolcu: "Bazen herkesin başının üzerinde şans bulutları dolaşır." dedi..

Şoför: "Hayır, Frank Feldman'ın durumu öyle değil. O her yönden süper bir adamdı. Katılsaydı teniste Grand Slam'ı kazanırdı. Golf profesyoneliydi. Bir bariton gibi şarkı söyler, bir Broadway sanatçısı gibi dans ederdi. Piyano çalışını duymalıydın. Muhteşem bir adamdı."

Yolcu; "Kulağa gerçekten özel biriymiş gibi geliyor." dedi.

Şoför: "Dahası var. Hafızası bilgisayar gibiydi. Herkesin doğum
gününü hatırlardı. Şarap hakkında her şeyi, hangi şarapla ne ısmarlayacağını, hangi etin en uygun olacağını bilirdi. Her şeyi tamir edebilirdi. Benim gibi değil. Ben bir sigorta değiştirmeye kalksam, bütün sokağın elektriği gider..."

Yolcu; "Vay be!" dedi, "Önemli biri yani."

Şoför: "Frank, her zaman en çabuk gidilecek yolları bilir,
tıkanıklıklara takılmaz. Benim gibi değil. Ben her zaman trafikte
takılırım. Frank, hayatında bir tek hata yapmamıştır. Kadınlara nasıl davranılması gerektiğini, bir kadına kendisini iyi hissettirmeyi bilir. Kadın haksız bile olsa, bir kere bile cevap vermezdi. Giyimine de her zaman özen gösterirdi. Ayakkabıları hep parlardı. Mükemmel bir insandı. Bir tek hata bile yapmamıştır. Hiç kimse onunla karşılaştırılamaz."

Yolcu: "Muhteşem birine benziyor. Nasıl tanıştın onunla?" diye sordu.

"Frank'la aslında hiç tanışmadım. O ölmüş, ben onun kahrolası
dul karısıyla evlendim."