Bu Blogda Ara

İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Şarkılar seni söyler ...



Bazı şarkılar vardır insanı alır da götürür. Coşku ile mutluluk ile huzur ile dopdolu kılar. Ne sözlerini anlarsınız çoğu zaman ne de ne için kim için söylendiğini bilirsiniz ama bir anda sizin şarkınız olur çıkar. Çoğu kere insanı çok eskilere, eski güzel günlere, yıllar geçse bile unutulmayacak günlere götürür. Hani içinize bir anda hoş bir ürperti, bir heyecan dolar ya sanki tekrar o günleri yaşayacağınızı sanarak ve asla o günleri tekrar yaşayamayacağınızı anlarsınız ya şarkının bitiminde. İnsan beyni işte oyun içinde oyun. Bazen kurulan bir hayali gerçekmiş gibi algılayacak bir naiflik bazen hin oğlu hin bir algılayış yeteneği. Bazen de bazı şarkılar tanımlamanın yapılamadığı bir his uyandırır içinizde. Belleğinizdeki hiçbir hatıra ve hiç bir yaşanmışlıkla ve hatta tanımla bağ kurmaz. Belki yaşamadığınız, yaşadıysanız da kesinlikle hatırlamadığınız ama bir şekilde şarkı ile içinize doğan, varlığını hissettiren bir hayatı sunar sizlere. Ön belleğe değil ama duygularınıza hitap eder. Mesaj sanki direk genetik kodlarınıza gider. Yaşamadığınız bir hayatın yaşanmış gibi tüm duygusal yükünü içinizde usulca bırakır notalar yardımıyla sonrada açıklama yapma ihtiyacı bile duymadan usulca yine çekip gider hayatınızdan.

Şarkının sizi neden ve nasıl etkilediğini bile anlamazsınız. Yaşamadığınız anılar hatırlanmaz ama duyumsanır, hatta bazen gözünüzden yaş bile akıttırır. Bazı notalar nedensiz adeta bir ok olur ve saplanıverir kalbinizin o en ulaşılmayan sırlarla dolu köşesine. Şarkının ilk notasıyla beraber bir anda bir hayal çevreni sarar, gerçek artık yok olmuştur. İşin ilginç bir o kadar da şaşırtıcı yanı belli bir süreden sonra şarkıyı tam olarak dinlediğin bile yoktur, onun görevi seni yalnızca o dünyanın içine sokmaktır ve tabii orada tutmaya devam etmek. Seni gülümseten enstantaneler aklına gelir, belki hep olmasını istediğin hayalindir belki de bambaşka bir hayatında başından geçen bir olay. Paralel evrenlere ve diğer hayatlarına en yaklaştığın anlardır aslında bu zamanlar. Dedim ya bazı şarkılar seni bir yerinden nedensiz yere yakalarlar. Gülbahar işte benim için bu şarkılardandır. Rena Dallia da çok dokunaklı söyler Marika Ninou’da. İkisini de tavsiye ederim. Bir kısmını rumca ve bir kısmını da Türkçe dinleyeceğim derseniz Cafe Aman’dan dinleyin derim. Daha yeni bir albüm çıkardılar. Nedenini yine bilmediğim bir sebepten Mahmure Hanım’ın Bir Çapkına Yangınım şarkısı da yine bu tür parçalardandır benim için.

Bu tür şarkıları beğenerek ve garip bir duygu seli içerisinde dinlediğim yerde her zaman İstanbul olmuştu. Öyle ya güneş batarken başlanan bir rakı sofrası. Yeşillik bir yerin ortasında kurulmuş bir sofra püfür püfür esen bir meltem, ya da bırakın yeşillikleri karşınızda boğaz, çok mu pahalı geldi, tamam karşınızda haliç olsun. Yine mi çok oldu bir evin ya da bir lokantanın bahçesi olsun. Dostlar var sofrada ya da akrabalar ne fark eder, sonuçta hepsi ayrı ayrı sevdiklerinizden oluşan dopdolu bir sofra. Çocuklar etraflarda koşuşturuyor. Muhabbet var, dostluk var. Dahası sevgi var, görünür, tutulur olmuş, etrafınızda, çepeçevre sarmalamış sizleri. Birinin doğum günü mü, nişan ya da düğün öncesi toplan mı, ya da nedensiz yalnızca bir araya gelme. Bir biri ardına kaldırılan kadehler, içten gülen gözler, mırıldanılan şarkılar. Detone ama mutluluk dolu söylenen şarkılar. İşte bu iki şarkı bu ortama ait şarkılardı benim için. Neden bilmem artık ne bu şarkıları ne de kendimi İstanbul’a pek yakıştıramıyor dahası bağdaştıramıyorum.

Tekrar en başa dönecek olursak akıllara ziyan bir trafik, sürekli bir koşuşturma, bir yere yetişme çabası, yorucu ve stresli bir hayat, aynı şehirde olmanıza rağmen göremediğiniz arkadaşlar, sona eren dostluklar, bitmeye yüz tutmuş aile değerleri, pahalılık, hayat kaliteleri arasındaki uçurumlar, üzerinize üzerinize gelen boğucu kalabalıklık, cin olmadan adam çarpmaya kalkan zeka yoksunları, sonradan görme ne oldum delileri, insanların kabalıkları, estetik ve terbiye yoksunu çoğunluk halkı artık içinde barındırdığı tüm güzelliklere rağmen bu şarkıları hak etmiyor.

Şimdi iyi de kardeşim, bize ne, çek git diyenleriniz olacaktır ama çekip gitmek de o kadar da kolay olmuyor işte. Anlayacağınız ben bu konuda arafta gibiyim. Bir yanım gitmek bir yanım şans vermeye devam etmek istiyor. Bambaşka bir yanım ise İstanbul ağzından iş buldun da ben mi seni tuttum diyor badem bıyık altından gülerek. Öyle ya güzel şehrimin bıyık modelleri de değişti artık. Önceden de yazmıştım bizleri burada yaşamaya iten, zorlayan, kandıran sayısız avantajları var bu yılların şarap tadındaki şehrinin. Ama artık şarkıları hak etmiyor, yani bıçak-kemik, zurna-zırt ikililerin dile getirildiği anlardayız.

Bu ikilililerin gündeme gelmesine neden olan başka bir konuda milli bayramlara verilmeyen değer ve önemdi. İstanbul, İzmir farkını 23 Nisan’da fazlasıyla ve tüm çıplaklığı ile gördüm, yaşadım. Lafla Peynir gemisi yürümüyor adlı yazımda Müjdat Gezen’in bir sözüne yer vermiştim. Üstat “Ekim ayına  söyleyin bundan böyle 28 çeksin, Kasım 9 çeksin, Nisan 22, Ağustos 29 çeksin. Çünkü birileri bizi çekemiyor” diye yazmıştı. Verilmek istenen mesaj birkaç kelime bam teline dokunacak kadar etkili anlatılmıştı. Can Ataklı ise günlük köşesinde “Cumhuriyeti de iptal edin bari. Peki haftaya kurban bayramı kutlanacak mi diye?” sorarak tepkisini dile getirmişti.

Ben ise gerçekten emanete sahip çıkıp çıkmadığımızı sormuştum. Bir milli bayram sonrasında aynı tespitleri tekrarlamak isterim.CHP'nin iki kalesini gören bir noktadan Şişli ve Beşiktaş’a - ki bu mahallelerde göbeğini kaşıyanlar değil, cumhuriyetin "elitleri" oturur - baktığınızda Şişli’de ve Beşiktaş’ta bir elin parmaklarını geçmeyecek dairelerde bayrak görebilirsiniz. O zaman işte iktidara "neden yasakladın" diye sormak yerine "ben ne yaptım" diye sorarak başlamak daha yerinde olmaz mı? Ağzına kadar ziyaretçi dolduran İstanbul’un alışveriş merkezlerinin kaç dükkanında bayrak asılıydı?

İşte tam bu noktada da o gavur İzmir denilen İzmir yalnızca fark atmakla kalmıyor aynı zamanda büyük fark da yaratıyor.Cumhuriyet Bayramında meydanları dolduran ve kutlayan o görkemli ışıl ışıl aydınlık insanlar, 23 Nisan’da evlerini bayraklarla süslemişlerdi. Statlar geçit törenlerini izleyebilmek için gelen büyük, küçük, çoluk, çocuk insanlarla dopdoluydu. Biz de töreni tüylerimiz ürpererek ve gözlerimiz yaşlı izleyenler arasındaydık.

İzmir benim şarkılarımı fazlasıyla hak ediyor...

Şehirden bağımsız olarak eve dönmek güzel. Oğlumun evimizi sevmesi ve döndüğü için mutlu olması ise paha biçilemez bir mutluluk. İzmir tatili bize çok iyi geldi. Dinlendik, eğlendik, bol bol yedik ve değişik duyguları yaşadık. Ne stres kaldı, ne sıkıntı ne de telaş. İhtiyacımız fazlasıyla varmış.
  
Oğlumun bu süre zarfında, gözlerindeki mutluluk ve ışıltı ise paha biçilmezdi. Ne diyelim, anı kesemize bir kaç gün daha atıverdik. Ne mutlu bizlere ve daha nicelerine ...

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Ne umduk, ne bulduk


Aslında İzmir yolculuğumuzla ilgili olarak anlatacak çok fazla şey var ama ben beni oldukça etkileyen bir kaç tanesiyle yetineceğim. Öncelikle fikri-takip açısından İzmir Ege Park’ta bulunan Friends & Burger’a bir ziyarette daha bulunduk. Hatırlayacağınız üzere bundan önceki bir yazımda burası ile ilgili oldukça olumlu satırlar kaleme almıştım. Bir önceki ziyaretimizde hatırlayacağınız üzere niyetimiz hemen yanındaki İstanbul’dan bildiğimiz Kitchenette’e gitmekti diye yazmıştım. Bu sempatik dekorasyonlu yeri görmemiz ve yine son derece sempatik garsonların sayesinde bir anda iki üç kelime ile tavlanmış (meğer bizim de tavlanasımız varmış) ve bu bilmediğimiz yeri tercih etmiştik. Hem servisini, hem yemeklerini ve özellikle de şaraplarını çok sevmiştik. Dekorasyon yine çok sempatikti (geçen bir sene zarfında zevkimin değişmediğini görmek beni mutlu etti). Şarap yine enfesti. Serin ve toprak tadının geldiği güzel bir ev yapımı şaraptı. Ekonomiklik olarak ise yine çok hesaplıydı. Bunlar olumlu noktalar olarak haneye yazıldılar yazılmasına ama garsonlar artık o kadar sempatik değillerdi. Belki az para kazandıklarından (geçen sene yeni açılmıştı ve eminim daha yüksek beklentiler yaratılmıştı) belki de canları bir şeye sıkkın olduğundan çok günlerinde değillerdi. Yemekler de sanki biraz daha az başarılıydı. Bir önceki sefer yemeye doyamadığım ekler ise kesinlikle iyi değildi. Çikolatalı  ekler benim en sevdiğim tatlılardandır. Hatırlasanız bir önceki sefer buranın eklerini Savoy’un, Kitchenette’in veya Gezi’nin eklerleriyle karşılaştırmıştım. Bu seferinde ise bu trio’nun lezzetinden çok uzaktı. Bir daha gitmek için can atmayacağımı bilerek mekandan ayrılmak beni biraz burktu açıkçası zira bundan sonraki seferler için eşimin iskendercisine gün doğmuş oldu.
  
Diğer yazılası bir konu ise Alsancak kordon boyu... Galatasaray’ın bence ezerek yenilmesi!! sonrasında moralim doğal olarak çok bozuldu. Futbolun adaletinin en azından bu sene için ve en azından Fenerbahçe için (Fenerbahçe lehine ve diğer takımların aleyhine) olmadığına inanmaya başladım. Hoş neyin adaleti kaldı o da ayrı bir konu. Buradaki amacım polemik yaratmak ve düşük seviyeli bir tartışmaya girmek kesinlikle değildir ve keza böyle bir duruma da düşmek hem de hiç istemem. İsteyen istediği takımı tutar ve istediği düşünceye de sahiptir. Ben burada yalnızca kendi kişisel boyutumdan olaylara doğru yada yanlış bakıyorum yoksa illa doğru olana benim söylediklerim ve kesinlikle ben haklıyım dayatmacası içerisinde değilim. Farklı düşünenler varsa ki vardır onların düşünceleri kendilerine ve benimkiler de bana demek isterim. Kişisel görüşüm bu sene Temmuz ayından beri süre gelen mega-traji-komedyadan sonra  artık futbola olan ilgimi kaybetmeye başlamış olmam. Digiturk’ü biliyorsunuz bırakıp sonra yeniden almıştık. Çok muhtemeldir ki seneye yine almayacağız. Büyük ihtimalle yine seneye spor sayfalarını ancak mecbur kalırsam okuyacağım. Türkiye’de futbol çok önemlidir. Bizim gibi diğer bir ülke ise Brezilya’dır. Ülkemizde futbol rakipsizdir. Bir çok dert ve sorunun ilacıdır. Stres atmanın en baş yöntemidir. Sosyalliktir. Kenetlenmedir. Yeri geldiğinde konuşulacak/konuşulabilecek tek konudur. Ortak paydadır. Bir aşktır ülkemizde futbol. Futbolu bugün bu hale getiren herkese, istisnasız yazıklar olsun demek isterim. Tüm bu acı ve gülünesi olaylar bambaşka bir yazı konusu ama en azından benim midemi fazlasıyla bulandırdığından ne ileride yazmayı düşünüyorum ne de şimdi daha fazla ayrıntısına gireceğim. Tuttuğunuz takımın özellikle tüm istatistikleri yerle bir edecek kadar iyi oynaması ve sonrasında yenilmiş olması hoş değildir. Atamayana atarlar basitliği bile bu kadar fark için çok olur ama oldu bir kere. Ama Galatasaray için işin yine trajikomik tarafı bu yaşananların bir ilk olmamasıydı.  

Çok benzer bir durum 1999-2000 sezonunda da yaşanmıştı. Tarih bu işte hep tekerrürden ibaret. Fenerbahçe’nin belki de en kötü sezonu ve Galatasaray’ın altın çağı. Daha yeni Real Mallorca'yı üstelik  deplasmanda 4-1 yendiğimiz sezon. Fenerbahçe lige havlu atmış, Avrupa’dan ve kupadan elenmiş, takım alt yapı sorumlusuna emanet edilmiş. Galatasaray’da ise güven en üst noktada. Yakıcı, yıkıcı ve hatta kırıcı. Okan Buruk “Fenerbahçe pota kurup oynasın”deme terbiyesizliği ve gafletinde. Diğerleri de 3 olur 5 olur demeçlerinde. Tüm maç gerçekten de çok büyük bir üstünlükle Galatasaray bastırır da bastırır ama gol bir türlü gelmez. Hani gelse gerçekten de 3 olur 5 olur ama o kilit açan gol bir türlü gelmez. Çok sevdiğim bir arkadaşın davetlisi olarak ben de maçı tüm izleyenlerin Fenerbahçeli olduğu karşı tarafta bir yerde izliyorum. Hop oturup hop kalkıyorum ama o gol gelmiyor bir türlü. Neyse serbest vuruş, Johnson’un gerinip topa vurması, baraja çarpan topun yön değiştirip, Taffarel’i yanıltması ve tüm stadın sessizliğe bürünmesi. Hem de ne sessizlik, ölüm sessizliği. Benim izlediğim yerde ise nasıl bir cümbüş, nasıl bir sarmaş dolaş durumları. İşin kötüsü maç sonrası beni vapur iskelesine bırakacak diye kornalı tur attırması idi. Bu travmatik durumun çok benzeri iste yeniden benim için ne acıdır ki yaşanmıştı.

Moralimin bozuk olmasının tek sebebi ise yalnızca kaybedilmiş olan maç değildi. Tabii ki yenilmiş olmamızdan sebep moralim bozuktu ama bir diğer sebep ise  ne umdum ne buldum durumundandı. Efendim biz maçı eşimle beraber Deniz Restoran diye bir balıkçıda balık ve rakı eşliğinde seyredecektik. Planlar ve kararlar bu yönde yapılmış ve dahi alınmıştı. Hatta öğle saatlerinde mekana ziyarette bulunulmuş ve yerlerimiz kontrol edilmişti. Bu duruma garson biraz şaşırmıştı ama olsun kötü bir noktadan seyredeceğimize varsın garson şaşırtalım demiştik. Sonrasında her şey çok hızlı gelişti. Bir alışveriş merkezinde eşimin arkadaşı ve hasta fenerbahçeli eşi ile karşılaştık. Laf lafı ister istemez açtı ve bizim program çarpıcı ve üzücü bir şekilde değişti. Rakı balık hayalimiz varken kendimizi dehşet kalabalık bir ortamda patlamış mısırla bira içerken bulduk. Bir de yenildik! Hasta fenerbahçeli eşinin garip çığlıkları hala kulaklarımda. Bu ruh durumundan kurtulmak ve İzmir’i hep güzel hatırlamak için eşim sazı eline aldı ve bir sonraki programı bizzat kendisi yaptı.

Programımız vapurun Karşıyaka’dan Alsancak için hareket etmesiyle başladı. Güneş neredeyse batmak üzereydi ve ılık bir bahar gününün tüm güzellik ve özellikleri çevremizi kuşatmıştı. Alsancak’a varış sonrasında kordona ayak basma  ve etrafı inceleme benim için bir sonraki etap oldu. Kordon boyu denize doğru genişletildi zaman İzmir’de yaşamıyor olmama rağmen çok üzülmüş ve bunu yapanlara çok kızmıştım. Hata etmişim. Alsancak çok ama çok güzeldi. Alabildiğine uzanan çimenler, ortasında tartan yürüyüş yolu. Deniz kenarında güneş batarken yürüyüş yapan insanlar. Bir tarafta deniz diğer tarafta Dario Moreno’nun şarkısında ki gibi her akşam votka, rakı ve şarap için insanların oluşturduğu birbirinden güzel restoranlar. Çimenlerin üstünde onlarca grup insan ve hepsinin ellerinde bira. Kimisi ise çiğdem çitliyor. Nasıl güzel bir manzara. Böylesi nezih ve liberal bir ortamı nasıl da özlemişim yıllarca. Ve İzmir nasıl da diğer şehirlere göre farklı, özel, bir o kadar yaşanası! Son olarak yurt dışında yaşarken böylesi ortamlarda bulunmuştum. İşte o an karar verdim artık İstanbul’da yaşamak istemediğime. Bulunduğum ortamdan yaşamak istediğim yerde bir anda belirginleşivermişti. Bir süre tartan pisti arşınladık, keyiflice sohbet ettik. 

Sonraki durağımız bir İtalyan Lokantasıydı. 1979’dan beri faaliyet gösteren Pizza Venedik. Sokak arasında, dışarıda nasıl da güzel yemek yedik anlatamam. Yediklerimiz oldukça lezzetliydi. Tamam pizzada ince hamuru tercih eden biri olarak ilk başta çok mutlu olmadım ama buna rağmen yediklerim çok lezzetliydi ya da içtiğim şarabı fazla kaçırmıştım. Şarap olarak Chianti yöresinden kırmızı bir şarabı tercih ettik ve tercihimizde hiç de yanılmadığımızı bizzat yaşadık. Bir de üstüne şımarıklık yapıp karaf istedik. Ilık bir havada, dinlenmiş ve havalanmış bir şarabı içmek, arka planda aryaları, napolitanları dinlemek ve birbirinden leziz yemekleri hem de yayıla yayıla, hem de sonunda masa toplaması ve bulaşık makinesine yerleştirmesi olmadan yemek, uzun zamandır ihtiyacımız olan ve nicedir unutmaya başladığımız bir romantizmdi. Sonrasında kendimizi İzmir sokaklarına vurduk. Orası burası dolaşıp durduk. Ben o akşam biraz çakır keyif olduğumdan gördüğüm her şeyi beğendim.

Gecenin sonunda sanki Rena Dallia tam da yanı başımda Gülbahar şarkısını söylüyor gibiydi. Parça bir hint parçası gibi başlar ama sonra birden oldukça tempolu bir girişle Türk-Yunan ortak yapımına döner. Benim çok sevdiğim ve fırsat buldukça dinlediğim ve türlü hayallere daldığım eski hem de çok eski bir muhteşem rembetikodur. İçim coşku ile dopdolu olarak bu şarkının dinlenebilecek en iyi yerin İzmir olduğu kişisel tespitimle içimdeki İstanbul’a veda ettim.

Bir sonraki yazımda ise İzmir’i bir parça daha övmeye devam edeceğim. Yalnızca ben sevdiğim için değil, fazlasıyla hak ettiği için.