Bu Blogda Ara

9 Ekim 2013 Çarşamba

Gel de kadere inanma 2

Determinizm vs Kelebek etkisi

Başına yan gelip yatarken elma düşen ve bu sayede şöhreti yakalayan Newton, determinizm ve daha nice başka görüşün yaratıcılarındandır. Bakın 1814 yılında, meşhur matematikçi Pierre-Simon Laplace determinizm hakkında neler yazmış:

Eğer bir akıl, herhangi bir anda doğayı biçimlendiren güçlerin tümünü ve doğadaki her yaratığın konumunu bilseydi; ve ek olarak, eğer bu akıl tüm bu veriyi işleyebilecek bir güçte olsaydı, aynı anda evrendeki en büyük nesnelerin olduğu kadar, en küçük atomların da hareketini tanımlayabilirdi: Böyle bir akıl için hiçbir şey belirsiz olmazdı ve geçmiş gibi gelecek de onun için bilinir olurdu”.

Oldu canım, bana da iki çay söyle lütfen. Kazın ayağı pek öyle değildi ama bizim Fransız matematikçi böyle düşünüyordu. Laplace aslında determinizm diye adlandırılan bir görüşü dile getiriyordu: Dünyanın şu andaki durumunun, geleceğin nasıl oluşacağını tam olarak belirlediği fikri.

Günlük yaşamda, determinizm kişisel niteliklerimizin ve belirli herhangi bir durum ya da ortamın özelliklerinin bizi doğrudan ve tartışmasız olarak çok belirgin sonuçlara götüreceği bir dünyayı ima eder. Bu çok düzenli bir dünyadır, her şeyin öngörülebileceği, hesaplanabileceği bir dünya. Ama Laplace’nin rüyasının gerçekleşmesi için daha birçok şart da beraberinde sağlanmalıdır. Birçok akademisyen Laplace’nin determinizm hakkındaki inançlarını paylaştılar. Onlar da, Galton gibi, yaşam içindeki yolumuzun kesin olarak kişisel niteliklerimizce belirlendiğine, ya da Quételet gibi, toplumun geleceğinin öngörülebilir olduğuna inandılar. Sık sık Newton fiziğinin başarısından esinlenip insan davranışlarının da, doğadaki diğer olaylar gibi güvenilir bir şekilde öngörülebileceğini düşündüler. Günlük dünyamızın  geleceğinin, aynı gezegenlerin yörüngeleri gibi, şu andaki durumdan yola çıkarak kesin bir biçimde belirlenebilmesi onlara mantıklı geldi.
İşte şimdi tam bu noktada size bir hikaye anlatmak istiyorum. Atmasyon değil, uydurma hiç değil. Gerçek yaşanmış bir hikaye.

1960 yıllarında Edward Lorenz adında bir meteorolog, meteorolojinin bilinen yasalarını uygulayarak ileriki zaman dilimleri için hesapladığı hava durumunu sayılar şeklinde yazıcısına basacaktı. Bir hafta sonu uzun uzun çalıştı ve hesaplamaları başlatıp evinin yolunu tuttu. Hafta başında çalışma ofisine geri döndüğünde yazıcıda yeterli kağıt bırakmadığını fark etti. Konu Edward Lorenz ‘in zekası ya da aptallıkları olmadığı için bu dalgınlığı ya da hatayı çok konu etmeyeceğim. Kağıt eksikliğinden doğal olarak hesaplamaların ortasında yazıcı durmuştu. Birazda sanırım tembel olduğundan (ama bu tembellik ya da bu dalgınlık ya da bu aptallık zaten hikayenin bugün anlatılmasını sağlıyor) tüm hesaplamayı yeni baştan yapmak istemiyor ve kaldığı yerden devam etmeye karar veriyor. Yazıcıda son çıkmış olan veriyi başlangıç değeri olarak girip, oradan devam etmeğe başlıyor. Bizim bilim adamı o kadar tembel ki tüm rakamları da yazmıyor ve mesela 0,293416 gibi bir sayı yerine 0,293 olarak sayıları giriyor. Öyle ya kim takar virgülden sonraki 10.000’ler basamağını. Hata olsa kaç yazar, kim anlar, kim bilir, kim umursar.

Bilim insanları genelde, bir sistemin başlangıç koşullarında ufak bir değişiklik yapılırsa, o sistemin evriminin de ufak bir değişiklik göstereceğini varsayarlar. Neticede, meteorolojik veri toplayan uydular değişkenleri ancak virgülden sonra iki ya da üç hane hassasiyetle ölçebildiklerinden, 0,293416 ve 0,293 arasındaki minik farklılıkları anlayamazlar bile. Kim bu masum düşünce ve kabul nedeni ile bizim Lorenzi’yi suçlayabilir ki? Ama işte o tembel Lorenz, böyle ufak farkların sonuçta büyük değişikliklere neden olduğunu buldu. Bilim dilinde başlangıç koşullarına kritik bağlılık olarak bilinen bu olaya, bir kelebeğin kanat çırpışlarından kaynaklanabilecek kadar ufak atmosferik değişikliklerin sonuçta küresel iklim oluşumları üzerinde büyük etkiler yaratabileceği içermesine atfen kelebek etkisi adı verildi.

Ne midir bu kelebek etkisi? Bir sabah fazladan içtiğiniz bir bardak kahvenin, yaşamınızda çok büyük ve derin değişikliklere neden olması demek. Bu bir bardak kahve için harcadığınız fazladan zaman, tren istasyonunda müstakbel eşinizle karşılaşmanıza, ya da kırmızı ışıkta geçen bir araba tarafından ezilmekten kıl payı kurtulmanıza neden olabiliyor. Eşim ile bu bölümü tartışırken aklımıza ister istemez Sliding Doors filmi geldi. Ne muhteşem bir filmdir. Seyretmeyenlere mutlaka önereceğim sıra dışı ve unutulmaz bir filmdir. Son anda kapanan bir kapı ile tamamen değişen bir hayat, üstelik aynı anda izleme imkanı ile.

Burada anlatılmaya çalışılan, yaşamımızdaki önemli olayların arkasına ayrıntılı olarak baktığımızda, büyük değişikliklere neden olan, görünürde önemsiz, rastgele bir çok olay vardır gerçeği ve işte bu önemsiz ve rastgele olayların aslında hayatlarımız için belirleyici olanlar olduğu çıkarımı.  

Rastgele etkenler, en az niteliklerimiz ve eylemlerimiz kadar önemlidir. Birçok insan, entelektüel bir düzeyde rastgele etkenlerin önemini anlasalar bile, duygusal bir düzeyde buna direniyorlar. En basit ifadeyle bir çok kişi meşhur kişilerin kariyerlerinde şansın rolünü küçümserler oysaki bir çoklarının hikayesi göstermektedir ki şansları olmasaydı onları bugün yalnızca aileleri ve arkadaşları tanıyor olacaklardı.

Peki ama neden rastlantısallık olayına inanmayı tercih etmeyiz?

Her şeyden evvel yaptıkları ile kazandıkları arasında rastgele bir ilişki olduğuna inansalardı, çok az sayıda insan ciddi anlamda bir çaba gösterirdi. Öyle ya zaten iş şansa kalmış ben neden kendimi yorayım ki diye düşünürlerdi. İnsanlar “kendi ruh sağlıklarını korumak için” başarıda yeteneğin rolünün derecesini abartmışlardır. Yani, sinema yıldızlarını, yeni tanınmaya başlamış yıldızlardan daha yetenekli görmeye ve dünyanın en zengin insanlarının aynı zamanda en akıllıları da olduklarını düşünmeye eğilimliyiz. Siz belki değil ama dünya genel ahalisi bu yönde düşünmektedir.

Bir başka neden ise rastlantısallığın yaşamımızdaki etkilerini kaçırıyoruz çünkü dünyayı değerlendirdiğimiz zaman, sadece beklediklerimizi görme eğilimindeyiz. Aslında beceri düzeyini başarı düzeyine bağlı olarak tanımlayıp, sonra da nedensellik duygumuzu aradaki bağıntıyı öne çıkartarak güçlendiriyoruz.

Bir bara gittiğinizi düşünün. Benim için zor bir hayal değil çünkü gitmesini çok severim. Karizmatik ve hatta yakışıklı barmen ile lak lak ediyorsunuz. Barmen size bir film yıldızı olmak istediğini söylese ne düşünürdünüz?  Muhtemelen tamam, tamam, sen şimdi sadece şu sodayı fazla kaçırmadığına dikkat et, yeter türünden bir şeyler düşünürdünüz. Aslında pekala aman Tanrım, geleceğin bu karizmatik film yıldızı ile baş başa konuşma fırsatını yakaladığım için ne kadar şanslıyım, diye de düşünebilirdiniz.

Beklentilerin kurbanı olmak kolaysa, birilerinin bundan yararlanması da kolaydır. Doktorların beyaz önlükler giyip muayenehanelerinin duvarlarına türlü çeşitli sertifika ve diplomalar asmalarının, kullanılmış araba satıcılarının motora para gömmek yerine arabanın dışındaki ufak tefek çizikleri tamir etmeyi tercih etmelerinin ve öğretmenlerin genelde “mükemmel” bir öğrenciye aynı ödevi veren “zayıf” bir öğrenciye göre daha yüksek not vermelerinin nedeni de budur. Bunun farkında olan pazarlamacılar da önce bizlerde beklentiler yaratıp, sonra da bunlardan yararlanacak reklam kampanyaları tasarlarlar.

Bu bizi nereye mi götürür?

İşte bu nedenle neden bir filmin iyi iş yaptığını, bir adayın seçimi kazandığını, bir fırtınanın oluştuğunu, bir hissenin düştüğünü bildiğimize inanırız. Hepimiz bir anda konunun uzmanı kesiliriz ama hep geriye dönük olarak. Hiç birimiz ama kolay kolay bir sonraki fırtınayı ya da seçimi kimin kazanacağını ya da doların ne olacağını bilemeyiz.  Geçmişi açıklayan öyküler uydurmak, ya da gelecek hakkındaki su götürür senaryolara inanmak kolaydır. 

Bir sonraki yazı işte tüm bunlarla ilgili olacak. Geçmişe bakıldığı zaman gerçek akış sanki en olası senaryo ya da olasılık gibiymiş görünüyor ama yaşarken durum bu kadar açık ortada olmuyor. İyi tahminler yaptığımızı sanıyoruz ama yanılıyoruz. Çoğu kere de bu nedenle kibirli ve hatalı kararlar alıyoruz.Tüm bunların nedenlerini konuşacağız. Tabii ki en sonunda hepsini bir yerlere bağlamaya çalışacağız.


Bu arada yazıyı sonlandırmadan, Mavi AY dizisinden önce, Bruce Willis karizmatik, genç bir barmendi ve kim bilir kaç kişi onunla konuşmuştu.

0 yorum:

Yorum Gönder