Bu Blogda Ara

şarap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şarap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2014 Pazartesi

Kırmızı

Gerçek şarapta, sağlık suda adlı yazım bakın nasıl başlıyordu: “8000 yıl! Günümüze kadar ulaşabilselerdi (bu kadar yıllandırılması tabii ki imkansız ama bir de olsaydı tadından içilmezdi herhalde), ilk şarapların yaşı bu olacakmış. İşte böylesine eski , böylesine kadim bir dostluğu var insan ile şarabın. Tarihi dile kolay 8000 yıl öncesine dayanan şarap, insanların sevinçlerine, hüzünlerine, sofralarına karışıp günümüze kadar gelmiş, kendisine apayrı bir kültür yaratmış. O kadar ki şarap adeta bir tutkuya dönüşmüş, özel günlerimizde, sevdiklerimizle paylaşacağımız yemeklerde, sanatın tüm dallarında, efsanelerde, tarihi güzelliklerde görebilir olmuşuz. Benim kendisini gördüğüm yer ise genelde hatta sürekli ve yalnızca yemek masasının üzeri olmakta. Geçen akşamda bu kadim dostla beraberdik”. Bu girişten anlayacağınız üzere ben yine yeniden ve özellikle bu aralar oldukça sık beraber olmaya başladım bu sıkı ve candan dostla.

Bilenler bilir, bilmeyenlerde bu vesile ile öğrenmiş olsunlar ben şarabı çok severim. Evet itiraf ediyorum onunla beraberim ve birlikte çok mutluyuz. Düzeyli bir ilişkimiz var. Tamam rakıyı da, votkayı da ve hatta viski ve burbonu da çok severim ama şarabı diğerlerinden bir başka severim. Şarabı özel kılan, diğer eski dostlardan ayıran önemli bir özelliği vardır: Şarap yalnızca tüketilen bir içki değil yaşayan bir organizmadır. Bizim gibidir. Topraktan gelir bir kere. Etrafındakiler üstüne titrerler. En iyi zamanda toplanması için büyük uğraş ve emek sarf edilir. Üzümlerde boş durmazlar bu arada. Topraktan her bir aromayı almak için suffer ederler. Büyük bir dikkatle toplanıp, çeşitli işlemler ile senin için büyümeye, güzelleşmeye, olgunlaşmaya başlarlar. Yalnız senin için. Kendisini sana saklar. Toprakla bir olduğu andan senin onun tadına bakana kadar ki zamanlarda üzümün ve sonrasında şarabın hep tek bir amacı vardır: senin için en iyi olmak. Başka kim ya da ne senin için bunları yapabilir ki? Sana saygısı, hürmeti vardır. Seni admire eder. İşte bu nedenle üzüme, şaraba saygı vardır, hürmet vardır. Karşılıklıdır bu ilişki. Rakı mesela o da candır, o da üzümdür ama rakı olsun, viski olsun değil mi ki damıtılırlar ruhlarını kaybederler. Kimlikleri yok olur.

Şarap dikkat edin her ortam ve zamanda hep başrolü kapar. Rakı sofrasının ana konusu rakı değildir (çok severim o ayrı) ama şarap severler şarap içecekleri zaman ana konu her zaman şarap ve türevleridir. Şarap kendisi hakkında konuşturtur. Yaşadığınız bir şarap gecesi de dikkat edin unutulmazdır, yıllar geçse de hep hatırlanır. Pahalı hem de çok pahalı olanları da vardır, ucuz sofra şarabı olanları da. Alışkanlığı vardır, ritüeli vardır: zengini de içmeden koklar, fakiri de. Şarap yalnızca bir içki değildir, bir sanattır, hayatın kendisidir. İlişkilerin nasıl olması gerektiğini gösterir bir modeldir. Başarıdır şarap. Mutluluk ve huzurdur. Arkadaşlıktır, dostluktur şarap ve büyük bir adanmışlık. Başlı başına bir hobi, bir uğraştır. Neredeyse sınırsız seçenekleri, sınırsız tatları vardır. Aynı insanlar gibi. Türlü türlü, cins cins insanlar olduğu gibi her damağa, her bütçeye, her kişiye uygun binlerce şarap vardır. Aynı markanın aynı kupajı bile senelere göre farklılık gösterir olgunlaşan insanların değişimi gibi. Hayattır, insandır şarap. 

Eski çağlardan filozof bir ağabeyimiz şarap yoksa aşk da yoktur demiş. Ne de güzel demiş. Aşk’tır şarap. Ben şarabı içmesini de çok severim, yaratmış olduğu büyülü kültür ve felsefe içerisinde kaybolmayı da.  Bir geçmişi vardır şarabın. Toprakta başlayan, fıçıda devam eden ve şişede seninle buluştuğu ana kadar süre gelen bir geçmişi. Açmazsan eğer bir geleceği de olacaktır elbet. Belki çok daha olgunlaşacağı, çok daha lezzetli olacağı bir geleceği ama belki o gelecekte sen olmayacaksındır. İşin ilginci zaten o noktada şarap zaten senin için değil onu içecek olan için kendini hazır etmiş olacaktır. İnsanlar genelde geçmiş pişmanlıklarını ve gururlarını ve gelecek endişe ve planlarını yaşarken ıskalarlar asl olan, önemli olan şimdiyi. Sen şarabı içtiğin anda senin için de şarap için de şimdi yaşanıyordur. Şimdiyi yaşamaktır şarap.

Şirketten bir arkadaşım ile laklaklık ederken ortak noktalarımızdan birinin şarap olduğu ortaya çıktı. Zaten sonrasında da hemen ister istemez çok samimi olduk. İtiraf etmek gerekir ki benden çok ama çok üstün şarap konusunda. Siz bakmayın ortak zevk dediğime, benim adeta bu konuda yol göstericim olmuştur zaman içerisinde. Hemen hemen her gün illaki bu konudan konuşmuşluğumuz vardır. Yapmış olduğu bir bağ gezisi sırasında bana da denemem için bazı şaraplar almış kendisi. İçlerinden bir tanesi de Chamlija Şaraplarının Merlot’dan ürettiği Kırmızı adlı şaraptı. Firmanın sahibi ve kurucusu sıkı bir şarap sever olan Mustafa Çamlıca. Ne zamanki büyük başarılara imza atan insanlar aynı adanmışlığı hobileri için de gösteriyorlar ortaya büyük ve çok başarılı işler çıkıyor. Mustafa Çamlıca aynı zamanda Ernst & Young Türkiye Ülke Başkanı. Düşünün; dünya çapında, yaklaşık olarak 140 ülkede faaliyet gösteren uluslararası bir denetim ve danışmanlık hizmetleri firmasının, Türkiye’deki birinci adamı olma başarısını gösteren bir adam, ayaklarını uzatıp yan yatmak ya da güneyde denize girip bronzlaşmak yerine şarapçılıkla uğraşmış ve ortaya muhteşem bir butik şarapçılık firması ve muhteşem şaraplar çıkmış. Saygı duymamak, gıpta etmemek elde değil. Hayatın %10'u başımıza gelenler, diğer %90'ı ise bizim bu başımıza gelenlere nasıl davrandığımızla gelişir derler. Nasıl davranma konusunda üstat farklılığını ortaya koymuş.

Ben normal şartlarda bu şarabı hemen açmaz, biraz daha bekletirdim. Arada bir şarap dolabımı açar, bu şişeye bakar hatta konuşur, severdim. En uygun zamanın gelmesi için bir işaret beklerdim. Sanmayın ki çok pahalı bir şarap. Arkadaşın dediğine göre şarabın üzerinde fiyat etiketi bile yokmuş ve çok sembolik bir rakama adeta hediye edilmiş bu ve arkadaşın kendisi için aldığı şişe. Peki neden mi daha beklerdim? Ya da neden bu şarap bu kadar önemli? Bir kere bu kadar saygı duyduğum kişi bu şarabı kendisi için evet yanlış okumadınız yalnız kendi ve dostları içsin diye üretmiş. Kimseye de satmıyormuş. Yalnızca Rouge (fransızca kırmızı demek) diye bir restorana o da aynı adı taşıdığı için veriyormuş. Hani elini öpene veriyor derler ya o hesap. Açıkçası ben de bu nedenle bu şarabı çok merak ediyordum. Eşim Istıranca diye aynı firmanın başka bir kupajını açacakken kaza ile bu şişeyi açıp karafa koymuş. Eve geldiğimde (genelde içmeden önce 1 saat kadar şarabı havalandırdıktan sonra içmeyi tercih ediyorum) yanlış şişenin açıldığını görünce ister istemez çok üzüldüm ama olmuşa çare olmadığından beklediğim işaretin aslında bu olduğuna inanmayı tercih ederek keyif almaya çalıştım. Ama ne keyif almaktı inanamazsınız.

Ben normalde aynı gece tüm şişeyi bitirmek yerine yarım şişe içip ikinci yarımı bir sonraki geceye saklarım. Hem vücudumu yormamış olurum ve hem de alkolün etkilerini minimuma indirmiş olurum. Eskiden çok iyi içerdim. Marifet olsun diye yazmıyorum ama içtikçe eğlenir, eğlendikçe içerdim. Bu döngü geç saatlere kadar değişik değişik mekanlarda devam edebilirdi. Güzel çok güzel günlerdi. Şimdilerde ise eskilerin tek bir mekanında içtiğim miktarı içtiğim zaman maymunlaşıyorum. Bir yorgunluk, bir uyku durumu oluyor ki inanılmaz. Eğlenmek yerine uyumak ister oluyorum. Kafamı kaldıramaz oluyorum. Durum böyle olunca keyiften çok eziyet haline dönüşüyor içki içmek. Bu nedenle artık çok daha az içiyorum. Yaşlanıyor muyum, değişiyor muyum, günlük hayat beni çok mu yoruyor yoksa hepsi mi bilemiyorum. Neyse biz yeniden Kırmızı’ya geri dönelim. Amacım yine yarım şişe açıp bırakmaktı ama öyle olmadı, olamadı. Ne ben onu bırakmak istedim ne de o beni. Muhteşem bir şarap olmuş Kırmızı. Çok ama çok beğendim. Genç bir şarap olmasına rağmen tanen hiç yoktu. Ben ki Merlot’ya mesafeli yaklaşırım bu Merlot meğer ne kadar hatalı olduğumu gösterir nitelikteydi. Alkol dengesi olsun, içimdeki zerafeti olsun, gerek burundaki ve gerekse tadımdaki aromalar olsun tek kelime ile muhteşem bir lezzet şöleniydi. Bir kaç kadehi düşünün Mustafa Çamlıca’nın şerefine içtim.

Bu sıralar başka Kırmızı ve hatta Kırmızılar nasıl bulabilirim onun hain planlarını yapmaktayım. Dün akşam anı ve lezzet keseme Kırmızı’yı dahil ettim. Benim için çok büyük bir kazanç oldu. Darısı diğer renklerin başına.

Sevgi ve saygılarımla,



19 Haziran 2012 Salı

Şaraplara Veda


Frederic Henry,  İtalyan ordusu ile savaşan ABD'li bir teğmen. Birinci Dünya Savaşı sırasında hastanelere yaralı taşınmakla görevli. Umursamaz, tasasız ve eğlence hayatına düşkün bir karakter. Catherine Barkley ise ölen sevgilisinin ardından yas tutan İngiliz bir hemşire. Güzel, doğru, samimi, ve duygusal bir karakter. İki genç tanışır ve birbirlerine aşık olurlar. Hayata olan bakışları da bu tanışmayla beraber bambaşka bir şekil alır. Bizim teğmen mesela artık daha duyarlıdır. İkisi de gelecek kaygısı taşımaya başlarlar. Savaş kahramanı, cesur, dayanıklı bir karakterden sevgilisini düşünen bencil bir tip olur mesela Frederic. Savaşın ortasında yaşanan bir aşk hikayesidir Ernest Hemingway’in Silahlara Veda'sı ve hiç de hoş bir sonu yoktur.

Benim Şaraplara Veda’m ise 2012 yılında geçer. Firmadaki şarap sever arkadaşımın da etkisiyle eşim ve ben adımızı bir anda Kayra Wine Center’ın Mimolett’te gerçekleştirdiği “Wine & Dine Bahar Yemekleri” organizasyonunun katılımcı listesinde bulduk. Adımızın listeye eklenmesiyle kendimizi hiç bilmediğimiz bir dünyanın da içinde buluverdik. Bir yemek listesi geldi ki evlere şenlik. Kelime kelime evet Türkçe ve anlaşılır ama bir araya geldiklerinde bizim için hiçbir şey ifade etmiyorlar. Anlaşılmayan şeylerin yarattığı şıklık içerisinde menüden anlaşılmayan ve anlatılamayacak bir keyif bile aldık. Listenin uzunluğu ise beni özellikle ayrıca mutlu etti, hem bol bol içecek ve hem de doyabilecektim.

MENU
Soğuk Patlıcan Çorbası,Uçan Balık Yumurtası ile
Cameo Doro
***
Kuşkonmaz Salatası,
Kurutulmuş Yeşil Zeytin ile
Mar de Frades Albarino
***
Domatesin Her Hali,
Marine Domates Salatası,Domates Konsome,Domates Sorbe,Domates Cipsi,Salatalık Köpüğü ile
Terra Kalecik Karası
***
Karamelize Enginar,
Bodrum Manadalinası Köpüğü ve Karides ile
Nobilo Sauvignon Blanc
***
Oğlak Karkas,
40 Saat Pişirilmiş Oğlak Ön Kol, Oğlak Pirzola, Kemik Aralarından Yapılmış Oğlak Köfte, Şalgam Sos ve Patatesli Turunç Reçeli ile
Vintage Cabernet Sauvignon
***
Üzüm Üçlemesi,
Riesling Şaraplı Yeşil Üzüm Çorbası, Madre ile Lezzetlendirilmiş Kırmızı Üzüm Sorbe, Üzüm Konfi
Leona Bloom

Organizasyon her yönüyle çok da güzel başlamıştı. Bundan yaklaşık 1 yıl önce, Taksim’deki 5 yıldızlı otellerden bir tanesi, bir arkadaşımın saftır, kolay avdır, hemen üye yaparsınız demesiyle beni aramış ve boş bir anımdan yararlanarak beni belli bir ücret karşılığı otellerine üye yapmıştı. Karşılığında 1 sene içinde hem de hiç kullanmadığım ama dinlerken neden bilmem yapabileceğime inandığım bir sürü ayrıcalığı bana sunmuşlardı. Bunlardan bir tanesi de hem delux ve hem de boğaz manzaralı odalarında çift kişilik konaklama idi. Üyeliğimin bitmesine günler kala ve tamamen rastlantısal olarak, eşim Wine & Dine Bahar Yemekleri” organizasyonunun yapılacağı Taksim’deki bu otele bizim için rezervasyon yaptırmıştı (eşimin anne ve babası bu sıralar bizimle ve biz de bol bol gezip tozuyoruz). Bol bol içip, güzel yemekleri tıka basa tüketip, yürüme mesafesindeki otele gidip, otelin güzelliklerinden faydalanacağız ve tüm bunlar üyeliğim bitmeden yani parası yaklaşık 11 ay önce ödenmiş olarak gerçekleşecek. Win-win bu olsa gerek dedim ve o gün ve ertesi gün yarımşar gün olmak üzere toplam 1 gün izin aldım.

Otelin 11 katında bulunan, muhteşem manzaralı ve gerçekten de şık odasına giriş yaptık. Dile kolay hani neredeyse bir gün burada kalıp keyif yapacaktık, arada da güzel güzel yemekler tüketip, lezzetli şaraplar içecektik. Mutluyduk, en azından ben. Keyif benim de hakkımdı ve ne zamandır ihtiyacını duyuyordum. İlk saatler ne yalan söylemek lazım ki güzel geçti. Yürüyerek Mimolett’in yolunu tuttuk. Sanki tatildeydik. Hatta yurt dışında tatilde. Havaya çok çabuk girmiştik. Bir süre sonra eşim, ben, arkadaşım ve arkadaşımın sanki Kürşat Başar’ın sunduğu bir programdan kopup gelen zarif bir masasının etrafında diğer tanımadığımız damak tutkunu şarap severlerle beraber Kayra’nın Cameo Doro isimli soğuk ve leziz sparling beyaz şarabını yudumluyor ve ne olacak ülkemizdeki şarapçılık tadında gereksiz konuşmalar gerçekleştiriyorduk. Garsonları görmeliydiniz. Hani bir ara Allah aşkına siz çok ayakta kaldınız, biraz dinlenin ben ayakta beklerim diyecektim. Hepsi hem yemek ve hem de şarap konusunda uzmanlar. Zaten bir tanesini katılımcı olarak bir önceki tadımdan da hatırlıyorum. Ortam ise çok şık ve zarifti. Hani kalite resmen görünür olmuş, gözümüze sokuluyordu. 

Ortam, servis ve şaraplar çok ama çok güzeldi ama açtık hem de çok açtık. Listenin yalnızca show’a yönelik olarak uzun olduğunu bilseydik öncesinde en az 2 tane çift kaşarlı tostu yerdik ama bilmiyorduk. İçtiğim içkilerle doyarım sanıp aç karnına içmeye başladım. Masanın her köşesinden kültür dolu konuşmalar yükselirken ben yalnızca midemden gelen çığlıkları duyuyordum. Neyse ki sonra ilk servis yapıldı. Zaten o zaman doymayacağımı da anladım. Hani kuşa versen doyamayacağı bir miktar ile başlanmıştı servis. Tabağıma fırlattığım acı dolu bir bakış sonrası tek seferde içindekileri yedim ve sonrasında bilmem kaçıncı defa yeniden ekmek istedim. Gece ilerledikçe açlığım ve kanımdaki alkol seviyesi aynı oranda arttı, durdu. Mevcut şarapların yanına ilave şaraplar açıldı. Amaç seçilen şarabın ne kadar yerinde olduğu ve diğer şarapların ne kadar daha lezzetli olurlarsa olsunlar, seçilenlerin yerini tutmaktan uzak olduğu yönündeki savı ispat içindi. Muhtemelen ispatlamışlardır bilemiyorum zira ben sürekli dönüp duran başım ve bulanan midemle uğraşıyordum. Zor hem de çok zor bir akşam olmaya başlamıştı. Kontrolü kaybetmek üzereydim ve yıllardır böyle olmamıştım. Kendimi Kürşat Başar’a karşı mahcup hissetmeye başlamıştım ki bu düşünce bile benim ne kadar kötü olduğumu ortaya koyuyordu. 

Eşimin ipleri eline alıp bizi otele götürmesiyle gece bir son buldu. Ne yemekten, ne içkilerden, ne de otelden faydalanabilmiştik. Bitmez dediğimiz keyif saatlerimiz elimizden kayıp gitmişti. Firmadaki arkadaşın durumu da benden pek farklı değildi. Son hatırladığım anlattığı şeyleri sürekli tekrar etmesiydi. Yeni tanıştığım eşi ise muhtemelen beni pek tutmamıştır. Eşimi ise çok sevmiş. Yine muhtemelen beni artık bu tür organizasyonlara da kabul etmezler. Malum ortamın ahengini eşim sayesinde bozmamış olsam da çok da intibak sağlayamamıştım. Hoş firmadaki arkadaşım bu şekil düşünmüyor. Ayrıca firmanın bu tür organizasyonlarının başındaki kişi de bizim liseden mezun ve hemencecik ağabey-kardeş oluverdik. Hem aynı liseden mezun olduğumuzdan eminim kendisi de alışıktır bu durumlara. Yine de çok hoş olmadı tabii. Tüm bunlara sabah eşimin tutan migren krizini de eklediğimizde kendi kendimize program yapmak bizim neyimize, otur oturduğun yerde ve seyret Muhteşem Yüzyılı demekten alamadık.

İçki bütün kötülüklerin anası. Şarap bile olsa :) Mevcut konjonktürde benimkisi sanırım şartlı refleks. İnsanın kendini kendinden koruması adeta. Bir anda içkiden soğudum resmen. Sonrasındaki belli bir dönem tek bir damla dahi içmek istemedim. Tabii ki bu dönem çok kısa sürecek ve ben ne zamandır planladığım İtalya tarım seyahatimi (güzel yemek ve leziz şarapları tatmak için Toskana’ya gitmek) gerçekleştireceğim. Lise yıllarındaki gibi bir duruma düşmek benim için adeta geçmişe bir yolculuk gibiydi. 40’lı yaşlarıma aylar kala itiraf etmek gerekiyor ki böylesi bir durumu yaşamak bana çok iyi geldi. Bazen hayatı hafife almak ve üstlendiğimiz rolleri bir kenara bırakıp yeniden rolsüz günlere dönebilmek insana iyi geliyor. Rolsüz dedim ama aslında yaşadığım başrolde olmak gibiydi. Tavsiye tabii ki edemem ama pişman da değilim. Sizlere tek tavsiyem olur da böylesi bir organizasyona katılacak olursanız mutlak surette karnınızı doyurup gidin.

İşte benim şaraplara kısa süreli vedam Hemingway’in romanının tersine mutlu sonla bitmesi bekleniyor. Birbirimizi çok özleyeceğiz ve dönüşümüz muhteşem olacak. Zaten sırf bu kavuşma anı için Fransa’dan şarap havalandırma cihazı sipariş ettim. Planım son adımı ise CHATEAU NUZUN’dan, Chateau Nuzun Pinot Noir 2010 siparişinde bulunmak. Sonrası ise Yeşilçam Filmleri tadında bir mutlu son. Umarım planladığım gibi de olur.

Hayatlarınızın sağlık ve hakikat dolu olması dileklerimle ...

12 Haziran 2012 Salı

Bir şarap tadımının ardından ...


Toskana bölgesi denince aklıma ilk şarap gelir benim ama hemen sonrasında da birbirinden lezzetli yemekler ve tarih.  Bu harikulade bölgede tarih, kültür, sanat, gastronomi yani beni ilgilendiren ve ilgilendirebilecek hemen hemen her şeyi bulabilirsiniz. Tarım turizmi (agriturismo) bölgede çok yaygındır. Buralarda artisan olarak zeytin yağı, şarap ve peynir üretimleri yapılır ve dahası bu ürünler sebzelerle karıştırılmak suretiyle ziyaretçilere sunulur. Bu lezzet şölenine devam etmek isteyenler için kiralanan çiftlik ve/veya şato odaları da oldukça meşhurdur. Her şey bir yana yalnız bu birbirinden leziz yemekleri yine birbirinden leziz şaraplar eşliğinde denemek için bile tercih edilmesi gereken bir yerdir bu bölge. Hadi hepsini geçtim dinlenmiş bir kırmızı şarap eşliğinde tüketilen sarımsaklı ve zeytin yağlı kızarmış ekmek olan bruschetta bile muhteşem bir deneyim olabilmekte bu bölgede.

Bölgenin başkenti Floransa kabul edilmekte ki kişisel fikrimdir zaten bu onuru fazlasıyla hak etmekte. Medici ailesinin bu muhteşem şehri, rönesansın doğduğu, hayat bulduğu bir şehir, başka bir özelliğe zaten gerek var mı. Zamanın neredeyse bütün büyük sanatçı ve dehaları bu şehirden hem geçmiş ve hem de geçmekle kalmayıp şehre muhteşem eserler bırakmışlar. Devasa kubbesi ile Duomo Santa Maria del Fiore Katedralı, Palazzo Vecchio Sarayı, Offici Sarayı, Santa Croce Kilisesi, Arno Nehri üzerindeki Ponte Vecchio köprüsü bunlardan yalnızca bir kaçı.

Yüzyıllar boyunca Floransa’nın büyük rakibi olan tepeler üzerindeki Siena bölgenin diğer bir önemli ve tarihi şehri, bir kültür merkezi. Meşhur Remus’un oğlu Senius tarafından kurulmuş. Onu emziren Romalı dişi kurt, sembolü şehrin her bir yerinde. Eğik Piazza del Campo yada 102 metrelik Torre del Mangia kulesi en az Floransa’dakiler kadar görülesi yapılar. Ama şehirde asıl görülmesi gereken Campo meydanı ve 16.yüzyıldan beri her sene, Temmuz ve Ağustos aylarında iki kere yapılan geleneksel Palio at yarışları.

Last but not least San Gimignano’da ise hala Orta çağ devam etmekte. Dünyanın muhtemelen en pitoresk kasabalarından biri.

Bölgenin dünyaca tanınan, bilinen ilk şarabı ise meşhur Chianti. Üzümü lokal sepaj olan Sangiovese. Toskana denince akla ilk gelen üzüm türü de zaten Sangiovese. Brunello di Montalcino, Vino Nobile di Montepulciano ve Carmignano bırakın Chianti’yi, bölgenin hatta ülkenin en prestijli appellation’u olan şarapları ama başkaları da yok değil. Toskana bağları 85 000 hektarlık bir alanı kaplıyor. Hani neredeyse adım başı şarap degustasyonu yapabileceğiniz bir mahzene rastlamanız mümkün. Chianti halk şarabıdır, fakir halkın içmesi için zamanında yapılan bir şarap. Bir de Süper Toskan olarak kabul edilen ve zamanında asillerin Bordeaux şaraplarından hareketle üretip, tükettikleri ve bugün muhteşem tatları ile hala varlıklarını sürdüren İtalyan Grand Cru’ları var. Bu tür şarapların en önemli özelliği, kuvvetli aromalara ve bunun yanı sıra kadifemsi bir lezzete sahip olmaları. Bölgede pek bulunmayan Cabernet Sauvignon, Merlot ve Cabernet Franc üzümlerinin bir karışımından üretilirler. Oldukça yüksek puan alan bu şaraplar oldukça sınırlı sayıda üretilirler ve oldukça pahalıdırlar.

Tüm bunları niye mi anlattım? Geçenlerde Süper Toskana İtalyan şaraplarının en iyilerinden olan Ornellaia’nın tadımı vardı ve katılma şansını elde edenlerdendim. Üstelik tadımda Ornellaia’nın bir değil, iki ayrı rekoltesi tadılıyordu. Ayrıca aynı şarap üreticisinin ikinci ve üçüncü kademe şarapları da yine tadım listesindeydi. Aslında aynı firmanın Masetto adını taşıyan şarabı da olsaydı listede tadından yenmezdi ama yine de liste oldukça etkileyici bir listeydi.

Ortam, servis ve sunum çok şıktı. Aç karnına gitmemek adına beraber katıldığım arkadaşımla beraber önce tostçuya gittik. Böylesi rafine bir organizasyon öncesi oldukça sıradan bir karnını doyurma yöntemi olsa da bence yine de çok iyi ettik. Sonrası oldukça keyifliydi. Önce oldukça lezzetli bir sparkling beyaz şarap olan Beni di Batasiolo Moscado Spumante  ile başladık. Misket üzümünün muhteşem tadı her bir yudumda hissediliyordu. Tost ile doymayışımdan olsa gerek bir yandan da zeytinyağına batırılmış ekmeğimi kemiriyordum. Sonrasında sırasıyla aşağıda ki şarapları yudumladık. Aslında bir çok kişi yudumlarken ben hazır bulmuşken ciddi ciddi içiyordum.  

Sonrasında ise tadımın en can alıcı yanı başladı: Muhteşem Ornellaia'ların tadılması. Üstelik hem yatay ve hem de dikey tadım (farklı sınıflar ve farklı yıllar). Önce düşük seviye Ornellaia Le Volte IGT 2009 ile başlandı ki bence yalnız bu bile beni uçurmaya yeterdi de artardı. Sonrasında sıra ile Ornellaia Le Serre Nuove DOC 2008 ve 2005 tadıldı. Şarapta yıllanmanın ne demek olduğunu, şarabu nasıl güzelleştirdiğini, konu hakkında uzman olmayanların bile anlayabileceği bir deneyimdi. Yıldızlar ise sona bırakılmışlardı: Uzun adıyla Tenuta Dell' Ornellaia, Ornellaia 2008 ve 2002. Güzel kelimesinin az kalacağı muhteşem bir şaraptı.  Büyük keyif alarak içtim. 

Tadım sonrası bir çok kişi mekanı terk etti ama biz soru sorma bahanesiyle kalıp para verseniz bile kolay kolay bulamayacağınız Ornellaia 2002’yi tüketmeye devam ettik. Lezzetli olmasına çok lezzetliydi ama bu kadar para verir miyim bu şaraba, hayır ben vermezdim. Daha doğrusu bu parayı hak edecek bir şarap olduğunu benim damağım anlamaktan çok uzak olduğundan bu parayı vermezdim. Tamam lezzetliydi ve içimi son derece yumuşaktı ama bana aynı gelen başka şarapların olduğu da bir gerçek.

Bu değişik ve kesinlikle son derece keyifli deneyim sonrasında ben de oluşan üç belirgin düşünce oldu. Birincisi böylesi rafine zevklere katılmak insanı kesinlikle çok iyi hissettiriyor. Yalnızca içilen şarabın özel olması değil, mekanın ve servisin de buna eşlik etmesi bu hissi sağlıyor. Diğer bir nokta ise rafine keyifler için paraya ihtiyaç olunması. Aslında bu fikrin bir alt fikri olarak da para aslında bu rafine zevkler için harcanabilecekse kazanılmaya değer (zaruri güvenlik seviyesinin karşılanması sonrasında kazanılan para seviyesi olmak kaydıyla). Son olarak da keyif de verse damağım rafine tadı anlamaktan şimdilik çok uzakta. Bu aslında şu andaki ekonomik seviyem ve şarap sevgim düşünüldüğünde benim için avantaj olmakta.

Dilerim daha nice rafine keyfi deneyimleme fırsatı yakalayabilirim. Dilerim öyle de olur!

4 Haziran 2012 Pazartesi

Gerçek şarapta, sağlık suda 2

Bir tatlı huzur almaya geldim, Galata’ya...
Hayatın %10'u , başımıza gelenler, diğer %90'ı ise bizim bu başımıza gelenlere nasıl davrandığımızla gelişir derler. Son zamanlardaki İzmir yazılarımdan anlayacağınız üzere İstanbul’u artık eskisi gibi sevmiyorum. Aslında kendisini, mevcut durumu, sürekli tuzak kuran, yoran ve uzak kılan şehri sevmiyorum yoksa düşlerimde, hayallerimde, zihnimde yaratmış olduğum İstanbul’u sevmeye halen devam ediyorum. Nazım Hikmet üstadın "yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?" mısrasında olduğu gibi adeta bu artık sevmediğim şehrin güzel yanlarını da görmüyor değilim hani. İlk başta briç kursum mesela. Başlı başına şehrin güzel bir yanı benim için. Nasıl keyifli devam ettiğimi zaten sizlerle paylaşmıştım. Şehir bana geçenlerde güzel bir yanını daha gösterdi.

Gerçek şarapta, sağlık suda adlı yazım bakın nasıl başlıyordu: “8000 yıl! Günümüze kadar ulaşabilselerdi (bu kadar yıllandırılması tabii ki imkansız ama bir de olsaydı tadından içilmezdi herhalde), ilk şarapların yaşı bu olacakmış. İşte böylesine eski , böylesine kadim bir dostluğu var insan ile şarabın. Tarihi dile kolay 8000 yıl öncesine dayanan şarap, insanların sevinçlerine, hüzünlerine, sofralarına karışıp günümüze kadar gelmiş, kendisine apayrı bir kültür yaratmış. O kadar ki şarap adeta bir tutkuya dönüşmüş, özel günlerimizde, sevdiklerimizle paylaşacağımız yemeklerde, sanatın tüm dallarında, efsanelerde, tarihi güzelliklerde görebilir olmuşuz. Benim kendisini gördüğüm yer ise genelde hatta sürekli ve yalnızca yemek masasının üzeri olmakta. Geçen akşamda bu kadim dostla beraberdik”.

Ben şarabı çok severim. Tamam rakıyı da, votkayı da ve hatta viski ve burbonu da çok severim ama şarabı diğerlerinden ayıran bir özelliği vardır. Şarap yalnızca içilen bir içki değil yaşayan bir organizma kabul edilir. Şarap dikkat edin hep başrolü kapar. Rakı sofrasının ana konusu rakı değildir (çok severim o ayrı) ama şarap severler şarap içecekleri zaman ana konu her zaman şarap ve türevleridir. Şarap kendisi hakkında konuşturtur. Yaşadığınız bir şarap gecesi de dikkat edin unutulmaz, yıllar geçse de hep hatırlanır. Pahalı hem de çok pahalı olanları da vardır, ucuz sofra şarabı olanları da. Zengini de içmeden koklar, fakiri de. Şarap yalnızca bir içki değil bir sanattır. Başlı başına bir hobi, bir uğraştır. Neredeyse sınırsız seçenekleri, sınırsız tatları vardır. Ben şarabı içmesini de kültürü ile ilgilenmesini de çok severim.

Şirketten bir arkadaşım ile laklaklık ederken ortak noktalarımızdan birinin şarap olduğu ortaya çıktı. Zaten sonrasında da hemen ister istemez samimi olduk. İtiraf etmek gerekir ki benden çok ama çok üstün bu konuda. Siz bakmayın ortak zevk dediğime, benim adeta bu konuda yol göstericim oldu. Hemen hemen her gün illaki bu konuda konuşur olduk. Bir gün gel seni bir yere götüreceğim dedi. Ben de konu şarap olduğundan hemencecik tamam dedim. Yarım ağız ile eşime de teklif ettim ve cümle daha bitmeden o da kabul etti. Bir iş çıkışı kendimizi Galata’da bulduk. Ne zamandır Galata’ya gitmemiş bizler, ağzımız açık bir şekilde burası hangi ara bu kadar değişti, bu kadar güzelleşti, bu kadar avrupai bir yer oldu demeye başladık. Sonra gideceğimiz oteli gördük. Aslında gideceğimiz yer otelin altındaki bir şarap eviydi: 
Galata Sensus Şarap ve Peynir Butiği

Beyoğlu Kuledibi'nde şarap tutkunlarına hizmet veren olağanüstü bir yer. 400’den fazla yerli şarap raflarda bizleri bekliyordu. Çok ufak bir farkla açtırtıp, üstelik karafta ve üstelik şaraba yakışan kadehlerde servis alabiliyorsunuz. Şişe çok mu geldi (ki böylesi bir ortamda su gibi gidiyor), kadeh seçenekleriniz var ve üstelik bir iki ile sınırlı da değil. Sonra peynir bölümüne gidip kendinize peynir tabağı da hazırlatabiliyorsunuz, yanında zeytin yağ servisi de cabası. Yetmedi mi, doymadınız mı, galeta, ufak börekler ve meyve yine seçenekler arasında sizleri bekliyor. İnsanı konuşurken yormayan ama dinlenebilir bir seviyede çalan rahatlatıcı bir müzik ve sanki bir mahzendeymişsiniz gibi bir ortam.
İyi şarap pahalı olmak zorunda değildir! Sloganlarıyla şaraba meraklı herkes ile buluşmayı hedefleyen romantik bir anlayış ve bu naiflik mekanda fazlasıyla hissediliyor. Yalnız Galata’da değil, Eskişehir, Marmaris ve Antakya’da da butikleri mevcutmuş.

Ben Sensus’u da gittiğim zaman içtiğim 2009 yılı Sabrina’yı da çok ama çok sevdim. Çıkarken tek dileğim buranın çok iyi iş yapması ve kapanmamasıydı. Benim artık süreklilik içerisinde gideceğim, şarap içip, müzik dinleyeceğim ve kitap okuyacağım bir yerim var. Tüm şarap severlere duyurulur ve içtenlik ve hararetle tavsiye edilir.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Ne umduk, ne bulduk


Aslında İzmir yolculuğumuzla ilgili olarak anlatacak çok fazla şey var ama ben beni oldukça etkileyen bir kaç tanesiyle yetineceğim. Öncelikle fikri-takip açısından İzmir Ege Park’ta bulunan Friends & Burger’a bir ziyarette daha bulunduk. Hatırlayacağınız üzere bundan önceki bir yazımda burası ile ilgili oldukça olumlu satırlar kaleme almıştım. Bir önceki ziyaretimizde hatırlayacağınız üzere niyetimiz hemen yanındaki İstanbul’dan bildiğimiz Kitchenette’e gitmekti diye yazmıştım. Bu sempatik dekorasyonlu yeri görmemiz ve yine son derece sempatik garsonların sayesinde bir anda iki üç kelime ile tavlanmış (meğer bizim de tavlanasımız varmış) ve bu bilmediğimiz yeri tercih etmiştik. Hem servisini, hem yemeklerini ve özellikle de şaraplarını çok sevmiştik. Dekorasyon yine çok sempatikti (geçen bir sene zarfında zevkimin değişmediğini görmek beni mutlu etti). Şarap yine enfesti. Serin ve toprak tadının geldiği güzel bir ev yapımı şaraptı. Ekonomiklik olarak ise yine çok hesaplıydı. Bunlar olumlu noktalar olarak haneye yazıldılar yazılmasına ama garsonlar artık o kadar sempatik değillerdi. Belki az para kazandıklarından (geçen sene yeni açılmıştı ve eminim daha yüksek beklentiler yaratılmıştı) belki de canları bir şeye sıkkın olduğundan çok günlerinde değillerdi. Yemekler de sanki biraz daha az başarılıydı. Bir önceki sefer yemeye doyamadığım ekler ise kesinlikle iyi değildi. Çikolatalı  ekler benim en sevdiğim tatlılardandır. Hatırlasanız bir önceki sefer buranın eklerini Savoy’un, Kitchenette’in veya Gezi’nin eklerleriyle karşılaştırmıştım. Bu seferinde ise bu trio’nun lezzetinden çok uzaktı. Bir daha gitmek için can atmayacağımı bilerek mekandan ayrılmak beni biraz burktu açıkçası zira bundan sonraki seferler için eşimin iskendercisine gün doğmuş oldu.
  
Diğer yazılası bir konu ise Alsancak kordon boyu... Galatasaray’ın bence ezerek yenilmesi!! sonrasında moralim doğal olarak çok bozuldu. Futbolun adaletinin en azından bu sene için ve en azından Fenerbahçe için (Fenerbahçe lehine ve diğer takımların aleyhine) olmadığına inanmaya başladım. Hoş neyin adaleti kaldı o da ayrı bir konu. Buradaki amacım polemik yaratmak ve düşük seviyeli bir tartışmaya girmek kesinlikle değildir ve keza böyle bir duruma da düşmek hem de hiç istemem. İsteyen istediği takımı tutar ve istediği düşünceye de sahiptir. Ben burada yalnızca kendi kişisel boyutumdan olaylara doğru yada yanlış bakıyorum yoksa illa doğru olana benim söylediklerim ve kesinlikle ben haklıyım dayatmacası içerisinde değilim. Farklı düşünenler varsa ki vardır onların düşünceleri kendilerine ve benimkiler de bana demek isterim. Kişisel görüşüm bu sene Temmuz ayından beri süre gelen mega-traji-komedyadan sonra  artık futbola olan ilgimi kaybetmeye başlamış olmam. Digiturk’ü biliyorsunuz bırakıp sonra yeniden almıştık. Çok muhtemeldir ki seneye yine almayacağız. Büyük ihtimalle yine seneye spor sayfalarını ancak mecbur kalırsam okuyacağım. Türkiye’de futbol çok önemlidir. Bizim gibi diğer bir ülke ise Brezilya’dır. Ülkemizde futbol rakipsizdir. Bir çok dert ve sorunun ilacıdır. Stres atmanın en baş yöntemidir. Sosyalliktir. Kenetlenmedir. Yeri geldiğinde konuşulacak/konuşulabilecek tek konudur. Ortak paydadır. Bir aşktır ülkemizde futbol. Futbolu bugün bu hale getiren herkese, istisnasız yazıklar olsun demek isterim. Tüm bu acı ve gülünesi olaylar bambaşka bir yazı konusu ama en azından benim midemi fazlasıyla bulandırdığından ne ileride yazmayı düşünüyorum ne de şimdi daha fazla ayrıntısına gireceğim. Tuttuğunuz takımın özellikle tüm istatistikleri yerle bir edecek kadar iyi oynaması ve sonrasında yenilmiş olması hoş değildir. Atamayana atarlar basitliği bile bu kadar fark için çok olur ama oldu bir kere. Ama Galatasaray için işin yine trajikomik tarafı bu yaşananların bir ilk olmamasıydı.  

Çok benzer bir durum 1999-2000 sezonunda da yaşanmıştı. Tarih bu işte hep tekerrürden ibaret. Fenerbahçe’nin belki de en kötü sezonu ve Galatasaray’ın altın çağı. Daha yeni Real Mallorca'yı üstelik  deplasmanda 4-1 yendiğimiz sezon. Fenerbahçe lige havlu atmış, Avrupa’dan ve kupadan elenmiş, takım alt yapı sorumlusuna emanet edilmiş. Galatasaray’da ise güven en üst noktada. Yakıcı, yıkıcı ve hatta kırıcı. Okan Buruk “Fenerbahçe pota kurup oynasın”deme terbiyesizliği ve gafletinde. Diğerleri de 3 olur 5 olur demeçlerinde. Tüm maç gerçekten de çok büyük bir üstünlükle Galatasaray bastırır da bastırır ama gol bir türlü gelmez. Hani gelse gerçekten de 3 olur 5 olur ama o kilit açan gol bir türlü gelmez. Çok sevdiğim bir arkadaşın davetlisi olarak ben de maçı tüm izleyenlerin Fenerbahçeli olduğu karşı tarafta bir yerde izliyorum. Hop oturup hop kalkıyorum ama o gol gelmiyor bir türlü. Neyse serbest vuruş, Johnson’un gerinip topa vurması, baraja çarpan topun yön değiştirip, Taffarel’i yanıltması ve tüm stadın sessizliğe bürünmesi. Hem de ne sessizlik, ölüm sessizliği. Benim izlediğim yerde ise nasıl bir cümbüş, nasıl bir sarmaş dolaş durumları. İşin kötüsü maç sonrası beni vapur iskelesine bırakacak diye kornalı tur attırması idi. Bu travmatik durumun çok benzeri iste yeniden benim için ne acıdır ki yaşanmıştı.

Moralimin bozuk olmasının tek sebebi ise yalnızca kaybedilmiş olan maç değildi. Tabii ki yenilmiş olmamızdan sebep moralim bozuktu ama bir diğer sebep ise  ne umdum ne buldum durumundandı. Efendim biz maçı eşimle beraber Deniz Restoran diye bir balıkçıda balık ve rakı eşliğinde seyredecektik. Planlar ve kararlar bu yönde yapılmış ve dahi alınmıştı. Hatta öğle saatlerinde mekana ziyarette bulunulmuş ve yerlerimiz kontrol edilmişti. Bu duruma garson biraz şaşırmıştı ama olsun kötü bir noktadan seyredeceğimize varsın garson şaşırtalım demiştik. Sonrasında her şey çok hızlı gelişti. Bir alışveriş merkezinde eşimin arkadaşı ve hasta fenerbahçeli eşi ile karşılaştık. Laf lafı ister istemez açtı ve bizim program çarpıcı ve üzücü bir şekilde değişti. Rakı balık hayalimiz varken kendimizi dehşet kalabalık bir ortamda patlamış mısırla bira içerken bulduk. Bir de yenildik! Hasta fenerbahçeli eşinin garip çığlıkları hala kulaklarımda. Bu ruh durumundan kurtulmak ve İzmir’i hep güzel hatırlamak için eşim sazı eline aldı ve bir sonraki programı bizzat kendisi yaptı.

Programımız vapurun Karşıyaka’dan Alsancak için hareket etmesiyle başladı. Güneş neredeyse batmak üzereydi ve ılık bir bahar gününün tüm güzellik ve özellikleri çevremizi kuşatmıştı. Alsancak’a varış sonrasında kordona ayak basma  ve etrafı inceleme benim için bir sonraki etap oldu. Kordon boyu denize doğru genişletildi zaman İzmir’de yaşamıyor olmama rağmen çok üzülmüş ve bunu yapanlara çok kızmıştım. Hata etmişim. Alsancak çok ama çok güzeldi. Alabildiğine uzanan çimenler, ortasında tartan yürüyüş yolu. Deniz kenarında güneş batarken yürüyüş yapan insanlar. Bir tarafta deniz diğer tarafta Dario Moreno’nun şarkısında ki gibi her akşam votka, rakı ve şarap için insanların oluşturduğu birbirinden güzel restoranlar. Çimenlerin üstünde onlarca grup insan ve hepsinin ellerinde bira. Kimisi ise çiğdem çitliyor. Nasıl güzel bir manzara. Böylesi nezih ve liberal bir ortamı nasıl da özlemişim yıllarca. Ve İzmir nasıl da diğer şehirlere göre farklı, özel, bir o kadar yaşanası! Son olarak yurt dışında yaşarken böylesi ortamlarda bulunmuştum. İşte o an karar verdim artık İstanbul’da yaşamak istemediğime. Bulunduğum ortamdan yaşamak istediğim yerde bir anda belirginleşivermişti. Bir süre tartan pisti arşınladık, keyiflice sohbet ettik. 

Sonraki durağımız bir İtalyan Lokantasıydı. 1979’dan beri faaliyet gösteren Pizza Venedik. Sokak arasında, dışarıda nasıl da güzel yemek yedik anlatamam. Yediklerimiz oldukça lezzetliydi. Tamam pizzada ince hamuru tercih eden biri olarak ilk başta çok mutlu olmadım ama buna rağmen yediklerim çok lezzetliydi ya da içtiğim şarabı fazla kaçırmıştım. Şarap olarak Chianti yöresinden kırmızı bir şarabı tercih ettik ve tercihimizde hiç de yanılmadığımızı bizzat yaşadık. Bir de üstüne şımarıklık yapıp karaf istedik. Ilık bir havada, dinlenmiş ve havalanmış bir şarabı içmek, arka planda aryaları, napolitanları dinlemek ve birbirinden leziz yemekleri hem de yayıla yayıla, hem de sonunda masa toplaması ve bulaşık makinesine yerleştirmesi olmadan yemek, uzun zamandır ihtiyacımız olan ve nicedir unutmaya başladığımız bir romantizmdi. Sonrasında kendimizi İzmir sokaklarına vurduk. Orası burası dolaşıp durduk. Ben o akşam biraz çakır keyif olduğumdan gördüğüm her şeyi beğendim.

Gecenin sonunda sanki Rena Dallia tam da yanı başımda Gülbahar şarkısını söylüyor gibiydi. Parça bir hint parçası gibi başlar ama sonra birden oldukça tempolu bir girişle Türk-Yunan ortak yapımına döner. Benim çok sevdiğim ve fırsat buldukça dinlediğim ve türlü hayallere daldığım eski hem de çok eski bir muhteşem rembetikodur. İçim coşku ile dopdolu olarak bu şarkının dinlenebilecek en iyi yerin İzmir olduğu kişisel tespitimle içimdeki İstanbul’a veda ettim.

Bir sonraki yazımda ise İzmir’i bir parça daha övmeye devam edeceğim. Yalnızca ben sevdiğim için değil, fazlasıyla hak ettiği için.

12 Kasım 2010 Cuma

Gerçek şarapta, sağlık suda ...


8000 yıl! Günümüze kadar ulaşabilselerdi, ilk şarapların yaşı bu olacakmış. İşte böylesine eski , böylesine kadim bir dostluğu var insan ile şarabın. Tarihi dile kolay 8000 yıl öncesine dayanan şarap, insanların sevinçlerine, hüzünlerine, sofralarına karışıp günümüze kadar gelmiş, kendisine apayrı bir kültür yaratmış. O kadar ki şarap adeta bir tutkuya dönüşmüş özel günlerimizde, sevdiklerimizle paylaşacağımız yemeklerde, sanatın tüm dallarında, efsanelerde, tarihi güzelliklerde görebilir olmuşuz. Benim kendisini gördüğüm yer ise genelde hatta sürekli ve yalnızca yemek masasının üzeri olmakta. Geçen akşamda bu kadim dostla beraberdik. Üstelik yalnızda değildik. Bir süredir eşimin anne ve babası da bizimle beraberler ve ne yalan söyliyeyim onların bizimle olması eşimden daha çok beni mutlu etmekte. Nasıl mı şöyle...

Benim uykum çok hafiftir. O kadar ki hani saati kurarsınız ve saat çalmadan hemen öncesinde tık diye bir ses çıkarıp çalmaya başlar ya, işte ben o tık ile uyanıp çalmadan saati kapatabilenlerdenim. Eşim ise yanında davul çalsa duymayanlardan ya da duysa bile aman bana mı çalıyor diye düşünüp tekrar hemen uykuya dalanlardan  ve   oğlumuzda  gece uykularını sevmeyenlerden. Bu üç durum yanyana gelince oğlumun seslenmelerinde onun hemen yanına giden doğal olarak hep ben olmaktayım. Gecenin bir yarısı kalkıp salonda oyun oynadığımız ya da çaresizce tekrar uyuması için türlü şarkılar söylediğim ve masallar anlattığım artık sıradan, olağan karşılanan bir olaydır bizim evde.  Ama artık abartmış durumdayım; yatağında dönmesini bile duyup uyanabiliyor ve olası seslenmesini bekliyorum. Böylelikle eşim daha huzurlu ve daha sessiz bir gece geçirebiliyor. Kendisinin olaylara katılımı daha çok sabahları sorduğu akşam hiç uyandı mı sözünden ileri gidememekte. Sabah ise eşimin mesaisi daha erken başladığından bakıcı ablamız gelene kadar çocukla ilgilenmem de devam etmekte. Bu oldukça adil düzenin ne kadar da mantıklı ve uygulanabilir olduğunu eşim bana güzelce anlatmış olsa da ben zaman zaman kendi kendime ve sesssiz olarak sorgulamaya devam etmekteyim.

Eşimin ve oğlumun beklentilerini karşılayabilmek için alkol derecesi yüksek içkilere de ara verip “gerçek şarapta, sağlık suda” diğerekten tercihlerimi hep şaraptan ve sudan kullanmaya da başladım. Eşimin ailesi geldiği zamanlarda durum değişmekte ve akşam  mesaileri bölüşülmeye başlanmaktadır. Hatta bunun bir bölüşme olmadığı adeta bir yarış olduğu bile söylenebilir. Bazen kendi kendime uyandığımda anneannesinin ya da dedesinin oğlumun başında uyanmasını beklerken bulabiliyorum.

Yine onların gelişleri sonrasında yemek soframıza çorba gibi salata gibi yeni katılımlar olmaya başlıyor. Tek tabaklı yemek sisteminden çoklu tabaklı sisteme geçiliyor. Buna bağlı olarak gerçeğe ulaşma isteğinde yani içilen şarap kadehlerinin sayısında da artışlar gözlemlenebiliyor. Dışarıdan verilen siparişler ile yemek sonrasında yenilen tatlılar arasında ters orantısal bir denklem bile kurulabiliyor. Yemek saatleri de öne çekiliyor. Oğlumun uyuması sonrası 9:30-10:00 gibi yenilen ve ancak sabah sindirilen kolay ve pratik yapılan yemekler yerini 7:00-7:30’da yenilen uzun sofralara bırakıyor.

Yine onların gelişleri sonrasında, eve geldikten sonra duş alabiliyor, arada bir kitap bile okuyabiliyorum eski günlerdeki gibi. Onların bizleri ziyaretleri hayatın normalleşmesini aslında sağlıyor. Bizden önceki nesillerin birden çok çocuğun nasıl bu kadar kolay bakılabilir bulduklarını ve çocuk canım ne var bunda, doğar ve büyürler sözünü nasıl bu kadar kolay edebildiklerini ancak onların gelişleri sonrasında anlayabiliyorum. Bizim üç kişilik dev ailemizde evet bir düzen sağlamış durumdayız ama bu düzen kesinlikle fiziksel bir yorulmayı beraberinde getiriyor. Hastalanma, iş gereği seyahatler, bakıcının bir şekilde ve bir nedenle gelmemesi ya da geç gelmesi, vb gibi ufak herhangi bir sebeple de çöküyor. İşte bu nedenle hiç kimse ama hiç kimse yatılı misafirleri benim kadar sevemez ...