Bu Blogda Ara

19 Ocak 2012 Perşembe

Sense and simplicity - Muhtelif


Ne zamandır yazmıyordum. Yazamıyor değildim, yalnızca yazmıyordum. Zamanım vardı, aklımda bir kaç konu da vardı ama neden bilmem bir şekilde yazmadım. Belki aklımdaki konuların yazılacak kadar değerli olmamalarından ya da belki yalnızca tembellikten. Aslında biraz düşününce ki ben genelde düşünmeyi sevmem asıl yazmama sebebimin kendimde yarattığım sürekli yazma baskısından kurtulmaya çalışmak olduğunu anladım. Evet yazmayı çok seviyorum ve yine evet konu belli olmasa da yazmaya çabalamam hoşuma gidiyor ve yine ve yeniden evet zamanımın dar olduğu anlarda, boşluklarda bir kaç kelime dahi olsa yazsam oldukça keyifleniyorum ama  işte zaman zaman metal yorulması denen durumu fazlasıyla içselleştirip bir balonun patlaması gibi patlayıp, hiç yazı yazmadan ama sürekli yazmayı düşünerekten günlerimi geçirebiliyorum. Bazen en sevdiğim uğraş hayatımı aynı zamanda en çok kısıtlayan durum haline gelebiliyor. Beynim ya da bilincim, kalbimden aldığı kesin ve mutlak bir emirle, bana yazma konusunda emirler yağdırırken, bilinçaltım belki kılını bile kıpırdatmadan, beni bu emirler yağmurunda kılını bile kıpırdatmama durumuna sokabiliyor. Tabii olan yine bilinçli ben’e oluyor ve yazmak isterken yazamıyor ve dahası bunun ben de sıkıntı yaratmasına yalnızca seyirci kalıyorum. Aktiflikten pasifliğe kesin geçiş bu olsa gerek.

Bu belki de çok gereksiz yazmama konusundaki mazeretimi gösteren girişten sonra söz konusu dönemde neler yazmak isterdim onları sıralamak isterim. Hatta belki bir adım daha ileri giderek bir kaç satır yazsam çok daha mutlu olabilirim. Sanırım bilinçaltı’m ile bilinç’li tarafımın kapışması sonrasındaki kaçırdıklarımı bir nevi telafisi olacak bu yazı.

Öncelikle mutlak surette futbolun ilk ve son ve tek ordinaryüsü olarak kabul edilen Lefter’in artık aramızda olamayacak olması hakkında bir kaç kelam etmek isterdim. Onu seyretmemiş ama hakkında çok şey duymuş bir Galatasaraylısı olarak, günümüzün Fenerbahçe takımı oyuncularına bakıyor ve bir takımın nasıl bu kadar görüş değiştirmiş olabileceğine ya da fair play konusunda nasıl bu kadar körleşebileceğine şaşırıp kalıyorum. Alex’i bu arada ayrı tutmam gerekiyor.  Alex’e çok saygı duyuyor ve çok da beğeniyorum. Bizim takımda olmasını çok da isterdim. Varsın koşmasın hatta varsın oynamasın, Böylesi efendi, böylesi centilmen bir oyuncunun yalnızca varlığı bile Sabri ve benzeri oyuncuların olduğu bir ortamda bize yeter hatta artardı. Alex bulunduğu ortama değer katan bir futbolcu. Metin Oktay’lı bir Galatasaray’dan nasıl Sabri’li bir Galatasaray’a geçişi kabullenemiyorsam aynı şekilde Lefter’li bir Fenerbahçe’den günümüz Fenerbahçesine geçişi de kabullenemiyorum. Emre Belezoğlu’nun gözlerinde gördüğüm hırs, nefret ve sevgisizliği görmek beni kızdırmaktan çok üzüyor. Hem onun adına ve hem de bizler adına. Çok daha iyilerini hakkettiğimizi düşünüyorum. Daha güzel, çok daha efsanevi günler, takımlar, oyuncular olabilir ve bizler de onları çıplak gözle izleme şansına kavuşabilirdik. Lefter, maçların bir arada seyredildiği, futbolcuların maçlar sonrasında beraber yemek yedikleri ve maçı tartıştıkları, ezeli rekabet kadar ebedi dostlukların yaşandığı, bir anlamda bir görüşün ve anlayışın son temsilcilerindendi. Işıklar içinde uyusun!

Bir veda da Mr. No yani Rauf Denktaş için olmalı. Belki de ona Mr.Kıbrıs da desek hata olmazdı. Kıbrıs halkının babası artık aramızda değil. Annesiz geçen hayatında Kıbrıs’ı belki de hiç tanımadığı annesinin yerine koydu ve tüm sevgisini ve ilgisini ona verdi. Kaybettiği oğlunun acısını ve yasını hep kendini adadığı biricik adası için öteledi. İlk büyük başarısı Türk cemaatinin iki önemli ismi olan Faiz Kaymak ve Fazıl Küçük arasında ara buluculuk rolünü üslenmesiydi. Yazarlık, gazetecilik, fotoğrafçılık, öğretmenlik, tercümanlık, avukatlık, hatiplik, Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı, Cumhurbaşkanı Muavinliği, Türk Yönetim Başkanlığı, Devlet ve Meclis başkanlıkları, Cumhurbaşkanlığı ... Kıbrıs için hayatını adadı ve her kademede Kıbrıs için hizmette bulundu. Bence ama en büyük başarısı 1964’deki Londra Konferansı'nda Makarios tarafından “istenmeyen adam” ilan edilmesiydi. Bu ilan aslında onun Kıbrıs için neler yaptığının ve yapacağının ilanıydı ve bu ilana hep layık olarak yaşadı. Bu değerli mücadele adamı da Lefter gibi 87 yaşında hayata veda etti. Işıklar içinde uyusun!


Birazda evden haberler vereyim sizlere. Eşimin çalışmama konusundaki kararlılığı tüm hızıyla devam etmekte. Hayatımızda para harcama anlamında ise hiçbir değişiklik olmadı. Gelirler ise bildiğiniz üzere yarı yarıya azaldı. Endişeli miyim? Hayır çok daha kötü bir ruh halindeyim. Paniğim ve hayatımın bu bölümünde cesaretle titreyip bu korkumu çaktırmamaya çalışıyorum. Eşim ise hatırı sayılır bir rakamı hem de peşin olarak almanın haklı gururu içerisinde durumun tadını çıkarıyor. Ev ve içindeki ahali, ben bilmem kaç aylık maaşımı ev bütçesine soktum, daha ne yapayım hırçın, küstah, yüksek özgüvenli rahatlığı ile güzelim, birtanem, hazıra dağ dayanmaz değil mi ama sessiz, terbiyeli, uyumlu, cana yakın, sıcak, samimi ve dostane panik görüşünün kanlı bıçaklı kapışmasına tanıklık etmekte. Kazan'da hep dostluk oldu (Beşiktaş Çarşı içerisindeki Çarşı gurubunun genelde maç öncesinde toplandığı ve benim hayatımda ilk alkollü içeceği içtiğim Kazan isimli birahanenin girişinde yazan özlü söz. Neden bilmem birden bu aklıma geldi ve ben de sizi bundan mahrum etmeyeyim dedim). İki görüş arasındaki kapışma son derece uygar bir ortam içerisinde devam etmekte.Bir kere ben çok doğal olarak hiç direk konuya girmiyorum. Daha çok harcamalarımızın artık nasıl kontrol edilemez boyutlara geldiğini laf aralarında söylüyorum. Bir nevi direk çarpışmalar girebilecek güce sahip olmayanların uyguladığı vur kaç yani gerilla taktiğini tercih ediyorum. Hayatın pahalılığı hakkında konferanslar veriyorum. O ise getirdiği büyük miktardaki parayı acaba nasıl değerlendirsek edebiyatını giriyor. Hayatın stres ve yükünü tek başıma karşılıyor olmamdan sebep artan omuz, sırt ve bel ağrılarımı gündeme getiriyorum. O ise daha çok ya geçmiş olsun dileklerinde bulunuyor ya da oğlumu artık daha az kucağıma almam gerektiğini söylüyor. Ben ülkede ve dünyada büyümenin bittiğini, daralan ekonominin yarattığı etkilerin bizim haneye kolay kolay teğet geçemeyeceğini söylüyorum, o sanki beni duymamış gibi Christmas’da Hamburg ne de güzel olur, bir Hollanda yapma zamanı gelmedi mi cevaplarını yapıştırıyor.

Farklı şeyler konuşup, farklı cevaplar verip, farklı şeylere gülüyoruz. Bu gırgır dönemde genel de bol bol da şarap tüketilmekte. Genelde o tadında bırakıp çakır keyif olarak yatarken ben muşmula olmuş bir şekilde yatıyorum. Geçenlerde hele bugüne kadar yalnızca zap yaparken tesadüf eseri ya da kazara geçilebilen bir televizyon kanalında, çok doğal olarak daha önce hiç izlemediğimiz bir diziyi, üstelik içerik olarak hem de hiç bize uymayan bir diziyi (köy, ağalık, sömürü, abartı, iç kapama, daralma,drama, ağlak...)sonuna kadar seyrettik. Hiç keyif almadık ama seyrettik. Neden mi? Bilmiyorum. Muhtemelen eşim de bilmiyordur. Üstelik bir yandan diziyi eleştirdik, bol bol güldük, eğlendiğimizi bile söyleyebilirim. Ey bütün kötülüklerin anası olan büyük alkol, sen nelere kadirsin ... 

Bu arada Gülse Birsel’in yeni dizisini de çok beğendik. Hem de pek çok beğendik. Bizim Yenge’nin ani yayından kaldırılışının haklı üzüntü ve kederini  üzerimizden atmaya çalıştığımız bu sıkıntılı dönemimizde bu dizi bize ilaç gibi geldi. Hele Laz Dursun karakterinin tekrar bizlerle beraber olması sevincimizi ve mutluluğumuzu taçlandıran bir etken oldu (Ofisum Tirabzondadur ama İzmirde de olabilur yok orada da değulsa eğer en kötü ihtumalle İstanbuldadur... Garanti). Başta Gülse Birsel olmak üzere tüm ekipten Allah razı olsun!

Bu arada gelirlerin azalması ve harcamaların aynı kalması yetmiyormuş gibi ev sahibemiz kirayı da arttırdı. Geçen sene ekonomi demiş, kriz demiş, teğet demiş, birlik, beraberlik demiş ve kirayı aynı tutmayı başarmıştık. Bu sene ise kendisi tefe dedi tüfe dedi ve kirayı bir anda hem de geçen seneki olmayan artışı da içine alacak şekilde arttırdı. Abarttı. Biz de zaman kaybetmeden hemen hem kem dedik ve hem de küm dedik ama olmadı. Gömme dolapların ilk icatları sırasında ev sahibemiz tarafından yaptırılan dolaplarımızın artık piyasa da bulunmayan mekanizmaları da bu kadar seneden sonra belki de çok haklı olarak benden bu kadar, artık bu git gel işinde yokum, emekliye ayrılıyorum dedi. 

Mekanizmadır canım ne var demeyin, ateş pahası. Marangozla pazarlıklarımız halen devam etmekte. Değişik stratejilerle rakamı azaltmak için yoğun çalışmalarım devam etmekte. Tüm bunlara bir de salonun tüm aydınlanmasından sorumlu olan lambaderin bozulmasını ekleyin. Paşa paşa tüm işleri bırakıp önce lambader tamiri için sonrasında da yeni bir lambader için koşuşturup durduk. Lambader değip de sakın ha geçmeyin. Lambader var lambader var. Yeni aldığımız lambader salona ışık saçsın diye paraları resmen saçtık. Mekanizmanın ve lambaderin aynı anda bozulmaları ve kiranın arttırılması beni biraz üzdü ama öldürmedi. Öldürmeyen güçlendirir felsefesinden hareketle güçlendiğimi bile düşünüyorum. Buna rağmen uzun zamandır almayı planladığım halıyı almayı biraz daha erteledim ama birgün alacağım. Bir gün evet bir gün güneş batarken elimde kırmızı bir halı ile eve gelip mevcut halıya hoşçakal diyeceğim.

Tüm bunlar yaşanırken çok güzel şeyler de olmakta. Eşim zamanının bir kısmını evine adadı ve fazlalık neyimiz var neyimiz yok ya atmaya ya da ihtiyacı olan kişilere vermeye başladı. Meğer evimiz ne kadar da büyükmüş ve yine meğer biz ne çöpçüymüşüz. Atılan şeylerin ne olduğunu bile sormadım çünkü şimdiye kadar aradığım ve bulamadığım tek bir şey dahi olmadı. İnsanın evde koşası geliyor o kadar yer açıldı. Atılan ya da farklı bir düşünce ile gereksiz yere evde tutulan eşyaların miktarın siz düşünün artık. Hala yapılacak yerler varmış ama şu an için eşimin bu işte çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Tüm gücümle destekledim ve hatta motive dahi ettim. 

Evimiz için belirlediğimiz daha doğrusu esinlendiğimiz (hatta çaldığımız bile olabilir) motto, Philips’in mottosu oldu: Sense and simplicity. Basit ve yalın bir ev için eşim kolları sıvadı. Kimse artık tutamaz onu. Ben bile. Ok yaydan çıktı bir kere, sonumuz hayır olur İnşallah.

Ne zamandır yazmıyordum. Şimdi ise durmak istemiyorum. Tekrar aktif olmak çok keyifli. Yazmadığım dönemlerle ilgili bir kaç kelime etmiş olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum. Hafta ortasındayız ve bu akşam briç kursum var. Yollar açılmış. Bir yazı daha yazmışım. Biraz sonra da öğle yemeği yemeğe gideceğim. İşler çok da yoğun sayılmaz. Bugün keyifliyim ve günün tadını çıkaracağım. Size tavsiyem hayata bir kez geldiğimizi ve en iyi şekilde tadını çıkarmamız gerektiğini unutmamanız. Basit yaşayın ve çok fazla şeyi kendinize dert etmeyin.

Keyifli, mutlu, huzurlu, sağlıklı ve bol kazançlı günler dileklerimle ...

3 Ocak 2012 Salı

Mixed feelings


Yine yeniden bir Pazartesi günü. Tüm sıkıcılığı ve uzun hem de çok uzun  bir çalışma haftasının tüm yoğunluğunu ve belki de zorluğunu gösteren bir ilk durak ama adeta bir son durak hissiyatında. Bir renk verilseydi günlere şüphesiz Pazartesinin payına gri düşerdi hem de depresif bir gri. Çocuk seslerinin duyulmadığı, takım elbiseli, gülmeyen adamların indiği, etraflarda kuşların uçmadığı, renkli balonların görülmediği bir tren istasyonu tadında. Gökyüzünün tüm maviliğini örten devasa gökdelenlerin arasında, yeşilliği ve ışıltısı olmayan bir başlangıç noktası.

Bugün Pazartesi ama neden bilmem bana hiç de gri gelmiyor. Penceremden odama hayatın kendisi gibi canlı bir sarı aydınlık giriyor. Bu ışık hüzmesi ile aydınlan yalnızca odam olmuyor üstelik, ruhumda, kalbimde, düşüncelerimde nasiplerini alıyorlar birer birer ve hem de doya doya. Bugün Pazartesi. Bugün yeni senenin ilk çalışma günü. Çok şükür 2012 senesine eriştik. Yılın 51 Pazartesinin son durak acı ve buruk tadı, bu ilk haftasında yeni açan bir çiçek tazeliğinde. İçimde nedenini bilmediğim bir kıpırtı var. Bu kıpırtı zaten yazmama neden oluyor. Cümlelerin nereye varacağını bilmeden oturup yazmaya başladım bir anda. İçtiğim çayı bile unuttum. Masamda öyle tek başına terk edilmiş ve soğumuş olarak alınmayı bekliyor. Hem ağlamak istiyorum yenilen bir çocuğun ağladığı gibi ve hem de gülmek istiyorum diplomasını almaya hak kazanan bir öğrencinin umudu ile dopdolu.

Eski senelerin tüm sıkıntıları, tüm üzüntü ve acıları, tüm yapamadıklarımı, tüm pişmanlık ve başarısızlıklarımı, kalbimin bir köşesinde, bana ağırlık vermeye ve beni sanki çok şartmış gibi tecrübeli bir yetişkin yapmaya çalışıyorlar. O kadar ağırlar ki bazen kafamı kaldıramıyorum. Nefes almam bile ağırlaşıyor her geçen yeni günde. Oğlumu seyrediyorum uyurken. Nefes alış verişini dinliyorum tarifsiz bir mutluluk ve huzur içerisinde. Nefesim onun nefesinin hızına yetişemiyor ve onun adına nasıl da seviniyorum. Hep böyle kalsın istiyorum. Hayat hep onun etrafında dönmeye devam etsin istiyorum. İstemesi sona hiç ermesin istiyorum. 

Benim artık istemeyi unutan yanım, hem nefesimi tutuyor ve hem de ellerimi ayaklarımı bağlıyor sanki. Kurtulmak istedikçe, bataklık misali daha da batıyorum. Bencil, ne istediği belli olmayan, kimlik arayışındaki ve belki de bunalımdaki kişi olup tek başıma yine kalakalıyorum gecenin karanlıklarında. Yenilgiyi hissediyorum içimde ve bir çocuk gibi ağlamak istiyorum. Misketlerimi ya da topumu alıp ben artık oynamak istemiyorum diyebilmek ve eve dönmek istiyorum. Ertesi gün ise tekrar başlayabilmeyi arzuluyorum. Yapabilme, isteyebilme, hakkı olabilme yetilerine kavuşmayı istiyorum her dua edişlerimde ama inanarak dua bile edemiyorum kendi karanlığımda. İçim neden diye kendime sorduğum sorularla dopdolu.

Bugün Pazartesi. Bugün yeni senenin ilk çalışma günü. Bugün bir başlangıç. Kim bilir kaç kere, kaç şeyi, kendime başlangıç yaptığımı biliyor ve hatırlıyor olmama rağmen, yine de engel olamıyorum kendime. Hayata olan bağlılığım, bu başlangıçları umut için bunu şart koyuyor önüme. Bugün bana gri gelmiyor. Bugün ışıl ışıl güzel bir Pazartesi. Gökyüzü bugün masmavi. Yeşil, yemyeşil topraklardan burnumuza ulaşan güzel koku hayatın ta kendisi. Kuşlar havada rengarenk uçan balonları kovalıyorlar. Çocuklar hep bir ağızdan şarkılar söylerken tren istasyona giriyor bugün. Renkli renkli, insanın içine ısıtan, her renkten, her yaştan, her ırktan, her kültürden çeşit çeşit insanlar iniyor trenden. 

Hayat bugün hiç olmadığı kadar cömert, hiç olmadığı kadar neşe ve umut dolu. Herkes gülüyor, dans ediyor hayatla. Ben bugün gülüyorum. Master tezimi sunduktan ve mezun olmaya hak kazandıktan sonraki gibi içim umut taşıyor, mutluluktan dudaklarıma söz geçiremiyorum, sürekli gülmeye devam ediyorum. Çevremdekilerin bana deli gözü ile bakması bile beni mutlu ediyor. Ayaklarım artık bağımsızlar, engel olamıyorum dans etmelerine. 

Bugün işte Venedik yine gidilmeyi bekliyor. Neden sorusu bile cevabını almış, görüyorum, benden sessizce uzaklaşmaya çalışıyor. Kendi kendine "benim kararımdı ve vermiş olduğum kararların sorumluluklarını da üstleniyorum" da ne demek şimdi. Böyle cevap mı olurmuş?!!! diye söylene söylene uzaklaşıyor hayatımdan.

Bir önceki iş yerimde bir çalışan, yurt dışına terfi ya da iş tecrübesi için gidecekse ya da çok daha iyi şartlarda başka bir firmada başka bir iş bulmuşsa, üstü olan müdür ya da direktör kendisinin gidişi hakkında tüm şirkete bir mesaj atardı. Söz konusu ayrılığı ve sebeplerini anlatırdı. Bu mesajlarda kullanılan, olmazsa olmaz bir de kalıp vardı: Mixed feelings.

 Bizim firmanın olmazsa olmaz jargonuydu. Günlük konuşma dilimize bile girmişti. Mesajı yazan kişi ayrılacak kişinin gidişine sözde çok üzülür ama onun için de bir o kadar yine sözde mutlu olurdu. Duyguları kısaca çok karışık olur ve bu kalıbı kullanırdı. Ben de bugün benzer durumdayım. Hem mutluyum ve hem de hüzünlü. Hem yenilgiyi kabul etmiş durumdayım ve hem de umut dolu. Bazen ağlanacak halim güldürüyor beni, bazen de gülerken ağlamaya başlıyorum. Ne bir ölüyüm bu hayatta, ne de kendimi capcanlı hissedebiliyorum. Ben bugün daha çok araftayım. Eski firmamda mesaj yazan sahte kişiler gibi duygusal bir karmaşa içerisindeyim, tek farkla ben bu karışıklığımda son derece samimiyim.

Doktoramı yaparken Yüksek Mühendislik Matematiği dersinde Fuzzy Logic (Bulanık Mantık) diye bir konu öğrenmiştik. Düşünüyorum da söz konusu o konu, hayatın tam da özetiydi aslında. Hayatın yalnızca 1 ya da yalnızca sıfırdan oluşmadığını öğretirdi. Yalnızca siyahlar ve beyazlar yoktu, grilerde hatta grilerin tonları da vardı söz konusu mantığa göre. 

Önemli olan söz konusu rengin siyaha ya da beyaza ne kadar yakın olduğu idi. Aynı tüm hareketlerimizi belirleyen sevgi ve korku oranlarımız gibi. Önemli olan bu karışıklık içerisinde hangi yöne eğilimimiz olduğu aslında yoksa bir taraf aslında asla yok olmuyor ne pratikte, ne de teorikte, ne felsefik olarak, ne de matematiksel olarak. Yine asla yok olmayan bu ikili düzlemde önemli olan, tercihlerimiz ve bu tercihlerimizi sahiplenmemiz.

Bugün 2012 senesinin ilk Pazartesi günü. Ben bugünü sevmeyi tercih ediyorum ve bugünü seviyorum. Bugünden başlayarak mutlu, huzurlu, sağlıklı ve başarılı olmayı tercih ediyorum ve biliyorum öyle de olacak. Bu yıl güzel hem de çok güzel bir yıl olacak. Bu yıl unutulmaz bir yıl olacak, biliyorum öyle olacak, çünkü ben öyle olmasını istiyorum. Biliyorum Allahım yalnızca ben kendimi özel hissedebileyim diye böyle olmasını sağlayacak. Dilerim öyle de olur!

Bu vesile ile tüm bu satırları okuyan sizlere, yeni yılla ilgili en içten iyi dileklerimi sunmak isterim. Dilerim 2012, tüm tüm hayallerinize kavuştuğunuz bir yıl olur.

26 Aralık 2011 Pazartesi

Yeni güneş ile gelen yeni bir şans ...


 -  the updated one

2010 yılı Aralığın son günlerini yaşarken yeni yıl ile ilgili bir yazı yazmak istemiş ve 25 Aralık 2010 tarihinde Yeni güneş ile gelen yeni bir şans adlı yazımı yayımlamıştım. Söz konusu bu yazı  Bu bir veda yazısıdır. Elveda Ali Sami Yen. Elveda “ Cehenneme hoşgeldiniz” yazımdan sonra en çok okunan yazım olarak ruhumda ayrı bir yere ulaşmıştı.

Yazının yayımlamasının üstünden dile kolay koskoca bir yıl geçmiş... Geçen gün başka bir yazıyı moral motivasyonu vermek suretiyle yayına hazırlarken (sen arslansın, sen yaparsın, sen okutursun kendini, bak ne yazılar ne yorumlar aldılar, senin neyin eksik...)birden bu yazının hemen başındaki  Noel Baba dikkatimi çekti. Malum bugünlerde yer gök Noel Baba ve Yılbaşı Ağaçları ile dolu. Üşenmedim ve övünmek gibi olmasın ama büyük bir keyifle yazmış olduğum yazıyı okudum. En çok okunan 2.yazım olma gururunu yaşayan bu yazımın aynı zamanda da 4 adet yorumu bulunmakta. Bir yazı başka daha ne isteyebilir ki?

Sonra birden keyfiyeti kaçıran bir şey hissettim. Aslında keyfiyete son veren bu durum başka bir perspektiften aynı zamanda mutluluk verici bir durum olma özelliğini taşımaktaydı:  Geçen seneden bu yana hayatım neredeyse hiç değişmemişti. Yazının üzerine geçen 365 + 1 günde hayatım neredeyse durağan durumdaydı.  Üzülmeli miyim yoksa şükretmeli miyim bilemedim.

Korku ile sevgi gibi yakın bir karışık ruh durumunda kalakaldım. Korkuyu tercih eden zifiri karanlık tarafım üzülmek için başka bir sebebe mi ihtiyacın var, değişen gram bir şeyin yok, yuh olsun sana da geçen zaman da diye çemkirirken, pırıl pırıl parlayan aydınlık sevgi tarafım ise ne mutlu sana, çok şükür her şey yolunda ve tam da istediğin gibi fısıldıyordu. Tamam karanlık taraf çok zalim ve nankördü ama aydınlık tarafta bir o kadar Pollyanna’ydı.

Sonra ne mi oldu?

Hiçbir şey. Yapacak bir şeyim olmadığına göre boş verdim gitti bu durumu. Elimde olmayan şeyler için üzülmemeliyim. Ben buyum ve elimde olan ile mutlu olabilmeliyim. Kısacası içinde bulunduğum bu mix feeling, umurumda bile değil. Ama bu kendime göre avantaja çevirebilirdim.

Ben de öyle yaptım :)

Değişen bir şey olmadığına göre aynı yazıyı tekrar yayınlanmaya karar verdim. Okuyanlar için hatırlatma olacaktır. Belki bu vesile ile kendilerinin geçen bir yılını düşünme ve değerlendirme imkanını da bulurlar.

Bu arada bazı bölümleri çıkarma kararı da verdim. Orijinalini okumak isteyenler 2010 yılına geri dönüp okuyabilirler. Keşke fiziksel olarak da dönebilsek ne güzel olurdu değil mi? Daha uzatmadan başlıyorum. Keyifli okumalar ...

Daha düne kadar yaş 35 yolun yarısı yalnızca şarkılarda söylenen bir cümle iken bugün bakıyorum da o eşiği geçeli bile kaç sene olmuş. Eskiden yeni bir yılın başlaması bana heyecan ve mutluluk verirken şimdi neden bilmem hüzünlendirmeye başladı. Çok yakın geçmişimin yeni yıl coşkuları, bende uyandırdıkları, sembolik değerleri bugün artık yalnızca kuru bir tarih tadında. Gözlerimi kapadığımda hala kendimi lisede hissediyorum. Belki de o yılların güzel geçmiş olmasından. Artık çoğu kere yüz yüze görüşmek yerine facebook’da yazıştığımız liseden kalabalık bir grup Tarabya’da bir restoranda yılbaşını kutlamışız. Gözümü açıyorum ve kendimi Atlanta’da buluyorum. Kutladığım yılbaşı sanki daha dün kutlanmış gibi. Günün ortasında ailemle konuşmuş, onlarla telefonda yeni yıla girmiştim. 7-8 saat sonra bir kez daha kuzenle girmiştim. Almanya’nın Obersdorft kasabası geliyor aklıma. Sıcak kırmızı şarap içerek ve rezervasyon önceden yaptırmadığımızdan bizi kabul edecek yer arayarak geçirmiştik yılın son saatlerini: Sonunda bir Irish Pub’da ancak yer bulabilmiş ve itiş kakış içinde bira içerek girmiştik yeni yıla. Oğlumla geçirdiğimiz ilk yılbaşında ise bizim 3 kişilik dev ailemiz herhalde saat 10 gibi uyuyakalmıştı bile... Yeni yıla girmemize az zaman kaldı ve ben bugün geçmiş yılbaşılardan hangisi bana daha yakın geliyor onu bile söyleyecek durumda değilim zira hepsi sanki aynı yakınlıkta ya da uzaklıkta gibi.

2010’un artık son günleri. İyi geçti çok şükür. Sağlıklı geçti ya gerisi de zaten önemli değil. Birden aklıma Haarlem geldi. Hollanda’da yaşadığımız küçük, kasaba tadındaki şehirin adı. Ne keyif almıştık orada yaşamaktan. Eşim hiç dönmek istememişti İstanbul’a. Ben mi? Ben dönmek istemiştim ama nedenini hiç düşünmeden sanki yalnızca dönmek zorunda hissettiğimden. Çok eğlenmiş, çok gezmiştik. Huzurluyduk. Kendimize zaman ayırabiliyorduk. Kitap okuyabiliyor, sinemaya gidebiliyor, yolculuk yapabiliyorduk. Rüya gibi bir dönemdi ve dedim ya neden dönmek istedim hiçbir fikrim bugün dahi yok.

Hani ülkemizde Noel ile yeni yıl karıştırılır ya Haarlem’de hiç karıştırılmazdı. Günümüzün Noel kutlamaları Hristiyan ülkelerde oldukça renkli geçer. Haarlem’de bu kutlamalar rengarenkti. Noel hazırlıkları aylar öncesinden başlardı. Hristiyanların İsa'nın doğumunu bekledikleri döneme advent dönemi denir ve 24 penceresi olan advent takvimleri hazırlanır. Bu takvimlerde her pencerenin ardına resimler veya şekerlemeler gizlenir, her gün bir tanesi açılır. Bazı ülkelerde advent mumları bile yakılır. Haarlem’de kimse perdesini kapamaz tüm evinin içini doyasıya sergilerdi ve tüm bu hazırlıkları görebilirdiniz. Haarlem rengarenk, ışıl ışıl olurdu bu dönemde. Noelden önce okullarda İsa’nın doğumunun canlandırıldığı oyunlar sahnelenirdi mesela. Bu oyunlarda İsa'nın bir ahırda dünyaya gelişi ve doğudan gelen üç müneccimin İsa'ya hediyeler getirmesi canlandırılırdı. Kiliselerde ve sokaklarda çocuklardan ya da yetişkinlerden oluşturulmuş korolar Noel ilahileri söylerlerdi. Haarlem’de gecenin her saati, her bir köşe başında bu tür koroları görebilirdiniz. Gördüğünüzde de ayrılamazdınız, tüm şehrin bu korolara katılıp nasıl birer şehir korosuna dönüştüğüne şahitlik ederdiniz. Sokaklar cıvıl cıvıl, ışıl ışıl ve neşe içerisinde, mutluluk içerisinde olurdu.

Sonra Noel ağaçları süslenir, ışıklı ev, bahçe, cadde süslemeleri yapılırdı. Hediyeler alınır, tebrik kartları verilir ve Noel arifesinde Noel Baba'nın gelişi simgesel olarak canlandırılırdı. Hatta bu işi abartırlardı. Bugün Hristiyan çevrelerinde dillendirilen çocukların Noel Baba'ya, İsa'dan daha fazla önem vermesi endişesi sanırım Haarlem’den kaynaklanmaktaydı. New York yazarlarından Gabriel Calderon "Çocuklar, Noel Baba'yı İsa'dan daha önemli görüyor" görüşü Calderon’un Haarlem’de uzun bir süre kaldığını gösterir nitelikte.

Noel gecesi herkes akşam ailece yenen yemek için evlerine kapanır ve sonra sanki sözleşmişler gibi, hiç sanmadığınız, tahmin bile edemeyeceğiniz bir dakiklikle, neredeyse aynı anda evlerinden sokaklara dökülmeye başlayıp kendilerini devam ettikleri kilisenin bahçesine atarlardı. Ben böyle bir uyum hiçbir yerde hala görebilmiş değilim. Her bir kilise bahçesine sıcak şarap satıcıları, sosis satıcıları, mum satıcıları hangi arada gelmişler, ne zaman tezgahlarını kurmuşlar ve birden nasıl önlerinde kuyruk oluşturmuşlar bırakın anlamayı her şey olup bitene kadar hani nerdeyse görmezdiniz bile. Şaşırarak ve tabi söylenerek sıraya girer ve kendinizi sıcak şarabın tatlı tadına verirdiniz.

Sonra bir elinizde kırmızı şarap diğer elinizde yanan mumla, tüm kalabalığın söylediği duaları, şarkıları dinlemeye başlar ve Hz. İsa’nın gelmesini beklerdiniz. Ben sordum soruşturdum şimdiye kadar geldiğini gören yok ama gelmesine umut hep devam etmekte. Bu vesile ile buradan belirtmek isterim ki ben biraz şarabın da etkisiyle gelmesini çok istemiş hatta bu kadar hazırlık ve kişiye rağmen gelmemesine biraz bozulmuştum.

Noeli bu kadar ihtişamlı ve renkli olan Haarlem’in peki yeni yıl nasıl geçerdi? Hemen söyleyeyim tüm şehir yine sanki sözleşmişçesine hiç ama hiçbir şey yapmazlardı... Büyük şehirlerde büyük kutlamalar tabi ki yapılırdı ama Haarlem’de yapılan tek şey yılın bir tek o akşamı izin verilen havai fişek atışlarıydı. Hiç bitmeyecek diye düşünmeye başlayacağınız, saatler süren, ucuz yalnız kendini aydınlatan, İstanbul’daki 5 yıldızlı düğünlerdekileri görenlerin zavallı diye tanımlayabileceğim cılız ses ve ışık hareketleri.

Yılbaşını özel yapan başka bir aktivite ise Noel ile Yeni yıl arasındaki dönemde Haarlem halkının sahip olduğu tüm eski eşyaları atması ve sembolik olarak yeniliklere kendilerini hazırlamasıydı. Evlerde yine bu dönemde oldukça titiz bir şekilde temizlenirdi.

Haarlem’de geçirmiş olduğum 2 seneden sonra benim kafamda zaten belirgin olan Noel ile yeni yıl ayrımı adeta beynime kazındı. Oysaki aynı ayrım bugün ülkemiz için bu kadar belirgin değil. Aslında pekala belirgin ama belirsizleştirme çalışmaları her daim devam etmekte. Tabi bunun doğal ve doğal olmayan sebepleri de var.

Öncelikle Noel, Hristiyanlık ve batı kültürünün dünyada baskın olmasından dolayı dünya kültürünü oldukça etkilemiştir. Noel kutlamaları kış mevsimi kutlamaları arasında en ünlü kutlamalardandır. Noel gelenekleri film endüstrisi, popüler edebiyat, medya ve televizyon aracılığı sayesinde dünyada en yaygın olarak kullanılan motiflerin belki de başında gelmektedir. Buna ek olarak Hristiyanların çoğunlukta olduğu ülkelerde pratik olarak Noel tatili yılbaşı tatiliyle birleştirilir.

İşte tüm bunları fırsat bilen provokatörler ve buna inanan cahiller sayesinde kafa karışıklığı en azından bazı çevrelere yönelik olarak bir şekilde gündemde tutulmaktadır. Aslında keşke bizde böyle keyifli, eğlenceli, ritüelik kutlamalar yapabilsek ama açık olan şu ki, Türkiye'deki Müslümanlar, Hz. İsa'nın doğumunu kutlamazlar. Türkiye'de noel kutlanmaz, yılbaşı kutlanır. Bununla birlikte bir çok Türk vatandaşı 31 Aralık'taki Yılbaşı gecesini, Hristiyanların Noel kutlamalarına benzer şekilde hindi yiyerek, Yılbaşı ağacı süsleyerek, Noel Baba'lı kartlar göndererek vs. kutlarlar. Bu kutlamaların dini bir içeriği yoktur ve sadece eğlenmek amacıyla kutlanır.

Hristiyanlara 300 yıl kadar süren baskıların ardından Roma İmparatoru Büyük Konstantin, M.S. 313 yılında Hristiyanlığı kabul etti ve Roma'da Hristiyanlığa ve diğer dinlerle birlikte resmen izin verdi. Zamanla Hristiyanlık Roma İmparatorluğu'nda en yaygın din haline geldi. I. Constantinus'un bir çok pagan geleneklerini Hristiyanlığa adapte ettirmiş ve toplumsal barışı korumak adına karma bir din oluşturmuştur. Pazar gününün kutsal sayılması, İsis figürünün yerine Meryem Ana’nın yerleştirilmesi gibi örneklere güneş gününü İsa'nın doğum günü olarak kabul ettirmesi de eklenebilir. Bu dönemden itibaren 24 Aralık'ı 25 Aralık'a bağlayan gece İsa'nın doğum günü olarak ilan edilmiştir. Bugün I. Constantinus Noel için yapılanları görebiliyor olsaydı eminim yapıtı ile gurur duyardı.

Günümüzde Noel ağacının Pagan geleneklerinden gelen bir ritüel olduğu bilinmekte ise de yaprak dökmeyen ağaçların ve çelenklerin ölümsüz yaşamın simgesi olarak kullanılması yalnızca Pagan kültüründe değil tüm inançlar için aslında neredeyse ortak olarak kullanılmıştır (eski Mısırlıların, Çinlilerin ve Yahudilerin de ortak bir geleneği idi). Yakın sayılabilecek geçmişe baktığımızda Almanya´da kış ortasına rastlayan tatillerde evin girişine ya da içine bir yeni yıl ağacı konurmuş. Günümüzdeki Noel ağacının bu gelenekten kaynaklandığını düşünenlerde bulunmaktadır.

Ülkemizde büyük alışveriş merkezlerinde yılın bu zamanlarında Noel şarkıları çalmaya başlanır, herkesin görebileceği noktalarda büyük yılbaşı ağaçları kurulur, ailelerin bir araya geldiği ve büyük sofraların kurulduğu yılbaşı yemeklerinde hindiler yenir, Yılbaşı ağaçları kurulur ve süslenir, hediye alış verişleri yapılır. Tüm bunlar aslında kültürel bir özentiden ziyade sahip olduğumuz genlerden kaynaklanmaktadır.

Bugün İsa'nın doğuşu olarak kutlanan Noel, çok eski dönemlerde Türklerin yeniden doğuş bayramıydı. Konuyla ilgili olarak Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ'ın yaptığı açıklama önceki bilgilerle oldukça paralellik göstermektedir: “Türklerin tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor. Buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz. Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor. İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar. Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor. Güneşi geri verdi diye Tanrı'ya dualar ediyorlar. Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar”. İşin bir başka paralellik gösteren tarafı ise aynı Haarlem halkı gibi eski Türklerin de bu bayram için, evlerini temizlemeleri. Yine bu bayramda, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlamalar yapılırmış. Akçam ağacının, yalnız Orta Asya'da yetişen bir ağaç olması ve Filistin'de bulunmuyor olması varsayımı ile bu kutlamaların Türklerden Hristiyanlara geçtiği kabul edilmektedir. Aslında ortada gerçekten bir doğum vardır ama bu doğum Hz. İsa'nın doğumu değil, güneşin yeniden doğumudur.

Noel sözcüğünü etimolojik olarak inceleyecek olursak tarihsel gelişimindeki ihtimalleri burada da açık şekilde görürüz. Hristiyan bakış açısından ele alındığında, kökeni Latince Natalis (doğum) kelimesidir. Noel anlamında kullanılan Christmas ve benzeri diğer kelimeler ise Yunanca Khristos (Mesih) ve Latince miss (yollanmış, gönderilmiş) kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur.

Paganik bakış açısıyla, Noel kelimesi, Galya dilinde (Keltçe) yeni anlamına gelen “noio” ile güneş manasına gelen “hel”in birleşmesiyle oluşmuştur ve “yeni güneş” anlamına gelmektedir. Ayrıca Roma İmparatorluğu döneminde halk, mutlu bir olayı karşılamak ve kutlamak için, duygularını “noel, noel” diye bağırarak dile getirirlermiş.

Noel sözcüğünün kökeni ile ilgili bir diğer iddia ise Fransızca “haber” veya “yeni” anlamındaki “nouvelle” kelimesinden geldiğidir.

Bakış açılarına göre anlamlar değişiyor olsa da genel de bu kelimenin bende ağırlıklı olarak canlandırdığı duygu her zaman için yenilik olmuştur. Bir dönemin artık bittiğini ve yeni dönemin ortaya çıktığını ruhani bir hava ile çağrıştırır. Başka bir ifade ile yine bana göre Tanrı'nın biz kullarına gönderdiği yeni bir şans gibidir Noel.

Eskiden vazgeçmek her zaman kolay değildir. Eski alışılagelmiş olandır, rahatlıktır, alışkanlıktır. Yeni her zaman için güzel ve hoş görünse de bazı zorlukları da beraberinde getirir. Yeni ayakkabının çekiciliği vurduğu ana kadar geçerlidir ve hazırlıksız yakalanırsanız her zaman arkadan vurulursunuz. Yeni doğan bir bebek büyük mutluluktur ama kimse bu sürecin ne anne ve baba için ne de bebek için kolay olduğunu söyleyemez. Haarlem halkı eski eşyalarını atıyorlar, evlerini temizliyorlar ve hem fiziksel olarak ve hem de ruhen yeniliğe hazırlık yapıyorlardı. Haarlem halkı ne yaptığını iyi biliyordu.

Yeni yıl hangi bakış açısından bakmış olursak olalım yeni bir doğuş, yeni bir şans, yeni bir başlangıçtır ve yalnız ve yalnız bizim içindir. Bize düşen bu bilinci içselleştirmemiz ve hazırlıklarımızı tam yapmanızdır.

Yeni bir güneşin sizin için de doğmasını ve verilen şansın sizin için en iyisi olacak şekilde kullanmanızı dilerim ... Yeni yılınız kutlu olsun

21 Aralık 2011 Çarşamba

Senin düşüncelerine katılmıyorum ama düşüncelerini özgürce ifade edebilmen için hayatımı bile verebilirim ...


Bundan yıllar yıllar önce hatta tam olarak ifade edeyim, tam 222 yıl önce, Fransız halkı evrim geçirmiş, büyük bir bilinçlenme ve aydınlanma hareketiyle başta saray ve kral olmak üzere seçkinlerin denetiminden çıkma başarısını göstermişti. Soylu sınıfı ile burjuvalar arasındaki amansız savaşı burjuvalar kazanmıştı. İhtilalin ve devrimin mottosu ise özgürlüğün tüm alanda olması gerekliliği idi. Dile kolay yüzlerce yıl önce Descartes, Montesquieu, Voltaire, Rousseau, Diderot, d’Alambert ve daha niceleri kol kola girip, omuz omuza yürüyüp düşünce ve ifade özgürlüğü için savaşmışlardı.

Geçen zaman sanırım Fransa’ya yaramamış olacak ki tüm dünyaya özgürlük devrimini ihraç etme başarısını gösteren  Fransa bugün kendisine bu haklı gururu yaşatan atalarıyla ters düşer bir duruma gelmiştir. Başta Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve Marsilya milletvekili Valerie Boyer olmak üzere daha birçokları, bugün ne acıdır ki Aydınlanma Filozoflarının kemiklerini sızlatan cin fikir icraatlarla ön plana çıkıp, oy tacirliği yapmaktadır.

Her şey aslında 1998 yılında Fransız meclisinin, Sosyalist Parti tarafından verilen tasarıyı oy birliğiyle kabul ederek Ermeni olaylarını ‘soykırım’ olarak tanımasıyla başladı. Fransız Meclisi, tarihçilerin işini de ben yaparım dedi ve meclis çatısı altında subjektif bir ben yaptım ne de güzel oldu tarih yapıp, utanmadan bir de bunu kabul etti. Tabii biz de protesto ettik. Türkiye’de Fransız mallarına boykot başladı. Tepkiler üzerine yasa senatonun gündemine alınmadı. Yeni milenyumda ise işler istediğimiz gibi gitmedi ve Fransız senatosu soykırım yasasını kabul etti. Tabii biz de tepki olarak Paris Büyükelçimizi geri çektik. 2001 yılında ise senatonun kabul ettiği tasarıyı meclis de onayladı ve yasa haline geldi. Böylece Fransa, Ermeni olaylarını ‘soykırım’ olarak tanıyan ilk Avrupa ülkesi oldu. Bir konuya dikkat, o dönemde yasada, bunu inkar edenlere herhangi bir yaptırım öngörülmüyordu.

Sonra ne mi oldu dersiniz?

Balık hafızalı olarak bizler bu yasayı unuttuk. Fransızlarla barıştık. Yeniden Fransız ürünlerini ve üstelik çok daha fazla bir miktarda tüketir olduk. Büyükelçilerimiz de görevlerinin başına döndüler. Avrupa Birliği’ne girmemiz konusunda en büyük sıkıntıları bize çıkaran Fransa ile yine ballı börek olduk.  Kin tutmamak tabii ki çok güzel de, acaba diyorum bizler kin tutmamakla, balık hafızalı olmayı karıştırıyor muyuz?

2006 yılında Sosyalist Parti, ‘Ermeni soykırımını inkar’ tasarısını meclise getirdi. Tasarı 19’a karşı 106 oyla kabul edildi. Bizler tabii yine tepkimizi gösterdik. Türkiye’den yine Fransız şirketlerine yaptırım uygulandı. Elçimiz yine geri çağrıldı. WikiLeaks belgelerinde Sarkozy’nin 29 Mayıs’taki Ankara ziyaretinde Erdoğan’a, “Tasarı hiçbir zaman Senato’da kabul edilmeyecek” sözü verdiği ortaya çıktı. 2008’de Meclis’te kabul edilen tasarı yasalaşması için senatoya geldi. Sarkozy delikanlı çıkıp, sözünün arkasında durdu ve partisinden vekillerin oyları ile tasarı reddedildi.

Peki ya sonra ne oldu diye merak ediyor musunuz?

Genel seçimlerde Sarkozy gerilere düştü. Delikanlılık da bir yere kadar mon cher dedi ve ancak dansözlerde güzel görülebilecek ince bir göbek kıvırması ile bu kez kendi partisi aynı tasarıyı meclis gündemine getirdi. Valerie Boyer tarafından önerilen tasarıya Sosyalist Parti de destek verdir. 22 Aralık Perşembe günü yapılacak oylamada kabul edilmesine ise kesin gözüyle bakılıyor.

Peki ne olacak? Cezanın içeriğini merak ediyorsanız, kısaca onu da anlatayım efendim. Fransa Milli Meclisinde Perşembe günü görüşülecek soykırım iddialarını kabul etmeyenlerin cezalandırılmasıyla ilgili yasa görüşülüp kabul edilmesi durumunda, söz konusu sözde soykırımın inkarı, 1 yıl hapis yatmanıza ve 45 bin Euro para ödemenize neden olacak.

Bizim tek yumruk olarak yapmakta olduğumuz strateji ise öncelikle yasanın Fransa Milli Meclisinde perşembe günü gündeme alınmaması. Bunun için zaten görsel ve yazılı basından da takip edebileceğiniz üzere hemen hemen tüm mecralarda, dört bir koldan, adeta yek bir vücut gibi bunun yaratacağı sıkıntı ve sorunları Fransız makamlara anlatmaya çalışıyoruz. Şimdilik elimizde olan yalnızca nato kafa nato mermer durumları.

Yalnız sırf meclisten geçmiş olması yeterli değil tabii. Tutun ki başarısız olduk yani ilk faz geçildi, yani  bütün bu yapılan ve yapılacak görüşmelere rağmen Fransa ile Türkiye ilişkilerini bu kadar tehlikeye sokacak, son derece iyi ilişkileri başka bir mecraya götürecek yasa meclisten geçti işte o zaman 22 Şubat’a odaklanacağız ve tüm gücümüzle senato da durdurulması ve Meclisin tatile girmesiyle de bu iki yasanın yok olmasını, unutulmasını, bir süre en azından hayatımızdan çıkmasını ümit edeceğiz.

Sonra ne mi oldu?

Tutun ki ümitlerimiz boş çıktı, yani Türkiye, Fransa meclisinin, 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarının reddedilmesini suç sayan yasa teklifini kabul etti. Ne mi olur? Yine aynı  senaryo hayata geçirilir. Paris Büyükelçisi Tahsin Burcuoğlu Ankara'ya geri çekilir. Fransızlarla küsülür, Fransız ürünlerine boykot çağrıları yapılır. Bir süre Lacoste gömlek hediyeleri alınmaz. Fransız Carrefour yerine İsviçre Migros tercih edilir. Sonra da unutulur gider ve her şey eski tas eski hamam olur.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu çok yerinde bir tespit de bulundu ve "Bu konu Fransa'nın kendi içerisinde yaşadığı büyük bir çelişkidir" dedi. Gerçekten de Fransız devrimini gerçekleştirmiş bir halkın devamı olarak özgürlükçü liberal bir yaklaşımın topraklarında egemen olması gerekirken yasaklayıcı bir tutumun egemen olmasına çalışmak, Fransa adına üzücü ve bir o kadar da düşündürücüdür. Ana kıtanın merkezindeki bir ülkede, özgürlüklerin doğduğu medeni bir ülkede bu zihniyet hayat bulursa, kim bilir sonrasındaki gelişmeler ne olur diye düşünemeden edemiyor insan.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, takip etmiş olabileceğiniz üzere ver misketlerimi ben seninle artık oynamıyorum tadında daha önce de "Fransa Ermeni Soykırımı tasarısını yasalaştırırsa, Türkiye olarak her platformda Fransa'nın sömürgeciliğini anlatırız" demişti. Dişe diş, kana kan durumları yani. Kişisel fikrim zaten anlatılması gerekiyorsa anlatılması gerektiği, bana dokunmayan yılan bin yaşasın tarzı bir görüşü oldum olası benimseyemedim.

TBMM  Başkanı Cemil  Çiçek ise tehditten kaçınmamış: "Fransa bunun bedelini ağır öder".  Hatta Kanuni’ye atıfta bile bulunarak şanlı geçmişimizi bir kere daha gözler önüne serip bizim kimlerden geldiğimizi unutma Fransa bile demiş.

Başbakanımız ise "Soykırım görmek isteyenler kendi tarihlerine baksın" diye tepkisini göstermiş. 1945 ve 1961 Cezayir, ve 1994 Ruanda hatırlatmalarında bulunmuş. Çok beğendiğim tespitini ise sona saklamış: “Tarih, parlamentolarda yapılan oylamalarla yazılmaz. Tarih, popülizm uğruna, oy toplamak uğruna çarpıtılamaz. Hele hele parlamentolar, tarihin araştırılmasını, incelenmesini, konuşulmasını, tarihi yalanların eleştirilmesini engelleyemez”.

En somut açıklamayı ise Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan yaptı: “bu şekilde giderse, ayın 22'sinde bu hatayı yaparlarsa, 24 Ocak'ta Fransa'da yapılacak Ortak Ekonomi Komisyon toplantısını yapmayacağız. Hükümet olarak, direkt bir boykot, ambargo kelimesini zikretmemekle beraber halkımızın hislerine tercüman olmak zorundayız''. Benzer süper bir açıklama da Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’tan geldi: "Bu tasarı Türkiye üzerinden bu coğrafyada iş yapmaya çalışan Fransız iş dünyasının sorunudur".

TÜSİAD ve TOBB heyetlerinin Fransa’ya gitmeleri ise bence başlı başına bir fiyasko, tam bir skandal. Hala birilerinin peşlerinden koşuyorlar. Hala ezikler. Otur oturduğun yerde, ne yapacaksan burada yap. Sen çağır, bırak gelenlerle yap toplantını. Yok ama onlar ayaklarına kadar gitmeyi, otele alınmamayı ve elçilikte toplantı yapmayı tercih ediyorlar. İşe ben de bu zihniyeti anlamıyorum.

Olayın ticari tarafına bakacak olursa da Türkiye ile Fransa, 10,5 milyar dolarlık yıllık ikili ticaret var ve Türkiye'de faaliyet gösteren 2000'e yakın Fransız şirketi bulunuyor. Evet yanlış okumadınız 2000 adet.


Gelin bir kaç tanesini hatırlayalım: Otomotiv alanında Renault, Peugeot, Citroen, Elektrik alanında Schneider, Otomotiv yan sanayinde Valeo, Çimento alanında Lafarge, Gıda alanında Danone, Parekende sektöründe Carrefour, Sigorta alanında Axa, Groupama, Finans alanında BNP Paribas, Yiyecek hizmetleri alanında Sodexo, Turizm alanında Accor, Club Med, Kozmetik alanında L'oreal, Avon, Akaryakıt alanında Total Oil.

Tabii kimisi bilinen kimisi pek tanınmayan bir yığın başkaları da mevcut: Acquaverde, Alcatel, Benzac, Benzagel, Benzamycin, Bic, Cacharel, Cartier, Chanel, Champion, Christian Dior, Elle, Evian, Fahrenheit, Gima, Kerastase, Lacoste, Lancome, La Vache Qui Rit, Lec Sportif, Louis Vuitton, Marie Claire, Michelin, Nicoderm, Novalgin, Onduline, Petit Bateau, Pierre Cardin, Rowenta, Sagem, Sheaffer, Studio Line, Legrand, Tefal, Uniroyal, Yves Saint Laurent ...

Bir yandan mal ve hizmetlerin, diğer taraftan da bilgi (Know-How) ve sermayenin ülkeler arasında serbestçe dolaşımı olan Küreselleşmeye ya da daha sık kullanılan ve bilinen ingilizcesi ile Globalizasyona inanıyorum. Tüketicilerin kendisine en uygun ürünü, en iyi fiyata alabilmelerini doğru buluyorum. Konumuz ekonomi ve küreselleşme olmadığından iç üreticinin korunması gerekliliği konularını hiç girmiyorum. Bambaşka bir yazıda, konu hakkında ki görüşlerimi belki ileride yazarım. Ama diyeceğim odur ki Fransız ya da İtalyan, İsviçre ya da İsveç olsun, ülkelerden bağımsız, en uygun ürünleri, üstelik uygun ve erişilebilir fiyatlara  alabiliyor olmayı bir şans olarak görüyorum. Buna karşılık bir ama’m maalesef var.

Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ideallerinin hayata geçirildiği 1789 Fransız Devrimine yürekten inanıyorum.

“Senin düşüncelerine katılmıyorum ama düşüncelerini özgürce ifade edebilmen için hayatımı bile verebilirim…” diyen Voltaire ile tamamen aynı düşünüyorum.

Yazdığı bir yazıdan dolayı ceza alıp, hapse giren bir yazarın düşüncelerine katılmadığı halde suç olan yazısının altına kendi imzasını atarak suça ortak olmuş ve bunun yüzünden hapis cezası almış Sartre’a sonsuz saygı duyuyor ve dahası ona özeniyorum.

Sartre,eleştirileri pek de sevmeyen Fransa Cumhurbaşkanı Charlés De Gaulle’ün en sert muhalifiydi. Kendisine en sert muhalefeti yapan ve hapse girecek olan yazar Sartre için “Fransa; bugünkü gibi özgür bir ülke olabilmesini Sartre gibi yazarlarının olmasına borçludur…” diyerek yazarın hapse girmesini engellemesini takdir ile karşılıyorum.

Düşüncenin özgürce ifade edilmesinin önüne görünür ve görünmez engeller koyulmasını, farklı düşüncelerin söylenmesinden rahatsız olunmasını, belirledikleri konuları ve kişileri eleştirilmez olarak görülmesini ancak totaliter, dinci ve faşist yönetimlerde görülen anlayışlar olarak görüyorum ve bunu işte kabul edemiyorum... Bir oldu bitti ile tarihçilerin yapacağı işi yapmaları, bir de üstüne üstlük bunun inkarının suç sayılması ve dahası yapanların yanına kar kalması içimi acıtıyor. Bağıra bağıra hayır demek istiyorum ama biliyorum sesim oralara ulaşmayacak. Dikkatlerini çekebilmek için ne yapabilirim diye düşünüyorum ve aklıma boykot dışında bir şey de gelmiyor.

Ben kendi adıma eğer yasa geçerse tek kişilik, sembolik boykotuma başlayacağım. Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik için. İfade özgürlüğü için. Karşılıklı saygı için. Akşam huzurlu uyuyabilmek için.

Yasa dilerim ki geçmez ve özgürlük bir kez daha yara almaz ...

15 Aralık 2011 Perşembe

2 Ocak 2012

Fark yaratan bakış açılarımızdır...

2 Ocak 2012. Çok değil yalnızca 2 hafta sonrası. Birçoğunuz için yalnızca basit bir tarih. 365 günden sadece bir tanesi, belki en sıradanlarından. Hani zorlarsanız bazılarınız 2012 senesinin ilk çalışma günü olduğunu söyleyebilir. O gün doğanlar için bir yorumum tabii ki olmaz. O gün doğanlar ve hissettiklei bu yazının konusu zaten değil. 2 Ocak 2012, 2012 senesinin ilk çalışma günü. Birçoğunuz için sıradan bir gün olan bu tarih bizim biricik ailemiz için bir dönüm noktası oldu çıktı iyi mi?!! O gün evimizin gelirlerinin yarı yarıya azaldığı bir gün olarak tarihlerdeki yerini aldı. Efendim diyeceğim odur ki eşim verdiği ani bir kararla işinden ayrılmaya karar verdi. Son çalışma günü ise 2 Ocak 2012 olacak.

Herşey yine çok konuştuğu sıradan akşamlardan birinde söylediği, “artık yoruldum, çalışmak istemiyorum, biraz dinlenmeliyim, belki hatta sonra kendi işimi yaparım” gibisinden anlamsız sözleriyle başladı. Muhtemelen ya yine dinlememiş ve dinliyormuş gibi yapmıştım ya da doğal olarak söylediklerini ciddiye almamış, ön belleğe bile geçirmeden direk arka belleğe ağ bağlaması için fırlatmıştım. Bugün yapmış olduğu bu yönde bir ön açıklamayı hatırlamıyorum. Tamam söylediklerini dinlemediğim için benim tabii ki suçum var ama böylesine hayatımızı direk etkileyebilecek bir olayı diğer sıradan olaylar potasında eriterek önemsiz birşey gibi gösterip dikkatimi çekmeyi başaramaması, onun hanesine mutlak bir başarı hatta zafer ama aynı zamanda bir hata olarak yazıldı. Bunu inanmayacaksınız ama yüzüne karşı da söyledim. O kadar dellenmiş, şaşırmış ve paniklemiş olmalıyım ki kontrolü kaybedip bu hatasını üstelik Başak burcu kadını olduğunu hem de çok iyi biliyor olmama rağmen direk yüzüne söyleme cesaretini gösterdim. Benden size ncizane ufak bir tavsiye, sizi siz olun sakın ama sakın Başak burcu kadınını eleştirmeyin. Mümkünse zaten direk uzak durun. Yok eğer bu mümkün değil ise konuşmamaya çalışın. En masum söylediğiniz cümlelerden bile birşeyler çıkarabilme yetisi vardır. Hadi konuştunuz sakın ama sakın eleştirmeye kalkmayın. Suçu üzerinize alın, ben eşşeğim diye bağırın ama onu eleştirmeyin. Neyse ben eleştirdim düşünün artık.

Sonra ne mi oldu?

Tabii ki tatlı tatlı konuşmaya başladık. Allahım ne hoş ne yapıcı ne unutlmaz bir konuşmaydı o. Muhteşemdi, öyle bir sinerji vardı ki. Elle tutulamayan, görülemeyen, yalnızca hissedilebilen, kokusu, rengi olmayan, başka bir forma dönüştüğümüz, başka bir dünyaya ait olduğumuz bir tartışma ortamıydı. Tarihte hakettiği yeri alan konuşmalardandı. Nasıl rakı ile balık, rakı ile beyaz peynir, Zeki ile Metin, şarap ile peynir gibi çok iyi giden birbirlerine uyumlu ve 1+1’in 3 hatta 5 ettiği ikililer vardır, eşim konuşmaya başladı mı ya yanına televizyon ya da alkollü bir içki eklenmeli. Tek başına bu monolog çok tesirli ve hatta yakıcı olabiliyor. Eleştiri sonrası konuşmaya başladığı o anda televizyonu açmam ve seyretmem içinde bulunduğum durumu daha da acıklı hale getirebileceğinden ben diğer joker hakkımı kullandım ve içmeye başladım. Beyaz şarap içeceğim neşeli, eğlenceli ve fresh havayı hissetmemiş olmalıyım ki kırmızı şarabı tercih ettim. Genelde önce soğutur sonra karafta dinlendiririm. Ritüelim yani içmeye karar vermemle ilk yudumu almam, yaklaşık 45 dakikalık bir zamanı bulur. Büyük ve genişçe bir kadeh hep tercihim olur. O akşam ise direk şişeyi açtım ve bulduğum ilk küçük beyaz şarap kadehine kırmızı şarabı boca ettim. Zaman kaybedemezdim, desteğe, yardıma ihtiyacım vardı. Konuşmamızın sonunda sürekli içiyor olmamdan mıdır yoksa dert etsem de artık yapacak birşeyin olmadığı gerçeğinin bende yaratmış olduğu geçici delilik ve bundan kaynmaklı mutluluk havasından mıdır bilinmez etrafa gülücükler saçıyordum. Hafif sarhoş belki yalnızca çakır keyif bile olmuştum. Hatırlayabildiğim konuşmanın sonunda “ne iyi ettin de bu işe karar verdin” deyip sarılmamdı.

Eşim işten ayrılmakla gerçekten de çok iyi etti. Onunla gurur duymadan edemiyorum. İçim içime sığmıyor. Onu hep ve sürekli tebrik etme dürtüsüyle yaşıyorum. Ne zaman görsem sarılmak istiyorum. Çalışırken bile konu ne zaman aklıma gelse hemen tek başıma kalabileceğim bir yere gizlenip mutluluk dansı yapmaya başlıyorum. Yaşadığım bu büyük mutluluğu hararetle tavsiye etmiyorum çünkü ister denize ister kuyuya daldır, alacağın su elindeki kabın büyüklüğü kadardır. Benim delilik kabım yeterince geniş olduğundan ben bu mutluluğu yaşayabiliyorum, başkası adına yorum yapmak bu nedenle istemem.

2 Ocak 2012 tarihinden itibaren eşimin işe gidip gelirken ve benim de hafta sonlarında kullandığım bir arabamız artık hayatımızda olmayacak. Araba olmadığından doğal olarak firmanın biz iyi ve naif insanlara sunduğu yakıt ısmarlamaları da olmayacak. Eşimden daha çok oğlumun elinde görmeye alıştığım Iphone’da artık tarihe karışacak. Meğer bizim evin internet giderlerini bile firma karşılarmış. Bu nezaket ve bonkörlüğe de elveda diyeceğiz ki bunları yazarken ciddi ciddi içim burkulmakta.

Sahi elveda diyecek miyiz?

İşte zaten zurnanın zırt mıdır dırt mıdır dediği yerde tam burası. Pek tabii ki elveda demeyeceğiz. Verilen üç kuruştan önce araba, sonra yakıtı ve sonra da Iphone’u alınacak. Kalan para ile de bir kaç aylık internet giderimizi karşılayacağız. Benim görevim tabii kabul edersem ki inanın çoktan kabul ettim, önce arabanın ve sınırsız bir internet paketinin ne kadar gereksiz birer lüks olduğuna eşimi
inandırmam. Bunu başarabilirsem sonrasında da ilk yurt dışına gidecek bir zavallıdan telefon sipariş etme işlemlerine başlayacağım. Amaç durum-hasar tespiti yapıp, mevcut hasarı en az zararla atlatabilmek. Bu konuda tek başımayım. Kimselere güvenemem. İnanıyorum ve biliyorum ki başaracağım. Hem boşa dememişler inanmak başarmanın yarısıdır diye.

Tabii tüm bu yazdıklarım yaşadığımız bu keskin dönemeci anlatan gırgır anlatımlar. Eşim kendi alanında söz sahibi olan ülkedeki bir kaç kişiden bir tanesi. Benim tüm başarım şirkette işe başlamış yeni bir kaç kişiye öğütler vermek olurken o panellerde kendi alanında konuşmalar yapıyor. Yurtiçi ve yurtdışındaki panel ve konferanslarda,Türkçe ve İngilizce konuşmalar yapabilmek  zaten benim harcım hiç olmamıştır. En büyük erdem kendi sınırlarını bilebilmektir. Ben eşimle her zaman gurur duymuşumdur. İşten çıkmasını da tüm kalbimle destekliyorum. Çalıştığı yer ona artık dar geliyordu. Benim kendim ve ailem adına en korktuğum ve olmaması için uğraş verdiğim konuların başında hem sahip olduğumuz potansiyeli tam kullanamamak gelmektedir. Eşim bu zor kararı vererek bu korkumuzu yok etti. Çok daha büyük başarılara yelken açacağından ve beni bu zor ve çetrefilli çalışma hayatından çekip çıkaracağından hiç şüphem yok.


Bazıları sıcak sever bazıları ise soğuk. Oğlum mesela soğuk sever. Yine bazıları çalışma hayatını sever bazıları ise sevmez. Eşim seven, ben ise sevmeyen taraftayım. Bir hayvan seçecek olsak ben Ağustosböceğini o ise karıncayı seçer. İşte bu nedenle köprüyü geçene kadar fazladan bir “d” söylemeyi ve eşime sonuna kadar destek olmayı kendime bir borç biliyorum. Oğlumla zaman geçirip, lak lak edeceğim, Cihangir kafelerinde yazar triplerine girip blog yazılarımı ve ikinci romanımı (hayır malesef hayır ... hala ilk romanımla ilgili güzel bir gelişme bulunmamakta. Son olarak dizilerde senaryo yazan ve bu işte çok da başarılı olan komşumuza verdim ki okusun ve elimden tutup beni meşhur etsin diye ama ondan da ya okumadığından ya da okuyup da beğenmediğinden hala bir ses yok) yazacağım, geç saatlere kadar televizyon seyredip buna rağmen erkenden balık tutmaya gideceğim, öğlenleri şarap içip siesta yapacağım ve canım ne zaman isterse kitap okuyacağım, gelecek kaygısı olmadan ve çalışmadan yaşayacağım o muhteşem, o mucizevi, o mutluluk ve huzur dolu günlerin artık çok yakında olduğunu hissediyorum. Bu uğurda bir süre en azından evin tüm yükünü çekmem gerekiyorsa da çekerim dert değil. Maksat gönüller bir olsun.

2 Ocak 2012. 2012 senesinin ilk çalışma günü. Birçoğunuz için sıradan bir gün. Bizim biricik ailemiz için bir dönüm noktası. Önemli olan başınıza gelen olaylar değildir. Önemli olan başınıza bu olaylar geldiği zaman tutunduğunuz tavır, tercih ettiğiniz yollardır. Önemli olan bu başınıza gelen olaya gösterdiğinbiz tepkidir. Fark yaratan bakış açınızdır. Tepkilerinizin içinde yer alan sevgi ve korku oranlarıdır.

Sevgiye yakın, korkudan uzak durmaya çalışarak, ışıklarla dolu, aydınlık günler ümidi ve isteği ile yeni bir dönemi, büyük bir mutluluk ve bir fırsat olarak görerek karşılayacağım. Biliyorum gerisi zaten yalnızca bir teferruat olarak kalacaktır. Dilerim öyle de olur !




7 Aralık 2011 Çarşamba

Vive quasi cras moriturus - Yarın ölecekmiş gibi yaşa

Yorgo Papandreu. Daha düne kadar Yunanistan başbakanı idi artık Yunanistan eski başbakanı.
Amerikalı bir anne ile Yunanistan'da başbakanlık yapmış bir babanın (Andreas Papandreu) 1952 Minnesota doğumlu biricik çocukları. Yunanca ve İngilizce konuşuyor ki anne ve babasından dolayı bu zaten çok normal. Ama sıkı durun bu diller dışında İsveççe, Fransızca ve İspanyolca da konuşabilmekteymiş. Eminim aynı dilleri aynı zaman yazabiliyordur da.
Baba isteği ile girilen politik bir hayat, milletvekili seçilmesi ve uzun yıllar çeşitli bakanlık görevlerinde bulunması.  1999 Şubat ayında Pangalos'un istifası üzerine dışişleri bakanı olması ile yıldızının parlaması.
Politik hayatı süresince, dedesi (evet yanlış okumadınız o da usta bir politikacı idi) ve babasının tam tersi bir politika izleyerek herkesi şaşırttı. Türk-Yunan ilişkilerine bugüne kadar hiçbir politikacının cesaret edemediği kadar yüreklice yaklaştı. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne aday olarak kabul edilmesi için tavır koydu ve Dışişleri Bakanı İsmail Cem'le korkusuzca diyalog kurdu. Beraber oynadıkları zeybek hala gözümün önünde.  İsmail Cem'in vefatından sonra cenazesine katılıp bizzat mezarına toprak attı.
2004 yılında PASOK liderliğine, 2006'da Sosyalist Enternasyonel başkanlığını ve 2009'da % 42,5 oyla Yunanistan başbakanlığına seçildi. 8 Kasım 2011 kabinesinde yer alan tüm bakanlarla birlikte istifa etti. Nedeni ise tüm dünya ile birlikte Avrupa’yı da sarsan ekonomik kriz.PASOK lideri akşam saatlerinde televizyondan halka seslendi ve veda niteliğindeki konuşmasında istifasının nedenlerini anlattı. Yunanistan'ı krizden çıkarmak için ülkedeki siyasi güçlerin işbirliği yaptığını, farklılıklara rağmen yeni hükümetin kurulduğunu, bu yönetimin partiler üstü olacağını ve 26 ekim kararlarını uygulanması için çalışılacağını söyledi. Yani yeni kurulacak hükümet de özgürlükleri, bağımsızlıkları için değil, esaretleri için çalışacak bundan sonar.
Avrupa Merkez Bankası eski başkan yardımcısı Lucas Papademos, yeni hükümetin başbakanı olacak. Yaptığı açıklamada tek görevinin AB’nin hazırladığı kurtarma paketine uymak olduğunu açıkladı. Size de kendisi ve açıklamaları Kemal Derviş’i hatırlatmadı mı?
Ne yalan söyliyeyim üzüldüm. Hem böylesine eğitimli, böylesine kibar ve böylesine aklı selim bir liderin geri çekilmesine ve hem de bir ulusun esaret altına alınmasına.
Bugün Yunanistan’ın başına gelenler, umarım ve dilerim ki İspanya, Portekiz, İrlanda, İtalya ve hatta Fransa’nın aklını başına almalarını sağlar. Fransa üretimi olduğu için bu krizden az hasarla kurtarabiliyor yoksa aynı kriz onlar için de kapıda diye yazmıştım ki İtalya’da benzeri olay yaşandığını öğrendim. Gerek Yunanistan’da ve gerekse İtalya’da yaşanan olay, Avrupa Birliği derin ağabeylerinin isteği (belki de zorlama yazmak daha yerinde olur) üzerine söz konusu iki ülkede teknokrat hükümetlerin başa geçmeleri.
Avrupa büyük ağabeyleri,  PIIGS (Portekiz, , İrlanda, İtalya, Yunanistan ve İspanya) ülkelerinin birlikten çıkmasından ve sırtlarındaki kamburdan kurtulmalarından yana. Yunanistan’a zaten yol görünmekte. Sırada muhtemelen Portekiz, İspanya ve İrlanda bulunmakta. Avrupa borç krizinin derinleşmesi çok doğal olarak Amerika ile İngiltere’yi de etkileyecek. Bu nedenle onlar da Almanya’ya bir yandan ve sürekli olarak bas bas paraları Leyla’ya baskısı yapmaktalar bir yandan da PIIGS batarsa, ihracatın düşer, zararlı çıkarsın kandırmacasını yutturmaya çalışıyorlar.
Tüm mayınlar ne zaman mı patlayacak? Bir Fransız-Belçika ortak yapımı olan Dexia’yı ne zaman ki kurtaramayacaklar (kurtarırsa Fransa’nın başı derde girer) ve batacak, hemen arkasından Yunanistan oyunun dışında kalır ve sonra da diğerleri. Bu yazı finansal bir yazı olmadığından bunun bize olan etkilerini yazmayacağım ama birikimlerinizi orta vadede dolar olarak tutmanızda fayda olduğunu söyleyebilirim.
Tüm bu saydığım Akdeniz ülkeleri çok çalışmayı sevmeyen ama buna karşılık azla yetinen, öğlenleri güzel sofralar kuran, şaraplarını tüketen, sonrasında evlerine çekilip siesta yapan ve hatta eşleri ve sevgilileri ile gündüz kaçamaklarında bulunan, ancak sonrasında işlerine geri dönen, hayatın kısa olduğunu bilip, herbir anının tadını çıkaran özellikli insanlardan oluşan ülkelerdi. Yazık ki artık değiller.
Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü kuzey ülkeleri kendi zevksiz, özelliksiz ve sıkıcı hayat tarzlarını biraz akıl ve stratejiyle bu insanlara da yaydılar. Güneşi olmayan ve intihar oranının yüksek olduğu bu ülkenin çalışkan, yakışıklı/güzel ama kıskanç insanları Güney’in o muhteşem anlayışını yerle bir ettiler.
İhtiyaçları olmadıkları (binlerce yıl bu şekilde idare etmişler) ve hatta istemedikleri parayı bir anda önlerinde bulmuşlar. Hızlı ve aceleci olmayan hayatlarına ters, hızlı ve kaliteli ama aynı oranda pahalı arabalar sunulmuş. Eski arabalar terkedilmiş ve yeni arabalara binilmiş. Eski evler beğenilmez olmuş ve yeni evlere taşınmışlar. Birbiri ardına telefonlarını değiştirmişler. Kullanılmayan ve hatta bilinmiyen millyonlarca özellikli telefonlarını milyon artı bir özellik için kenara atmışlar. Az çalışmaya devam edip sürekli cepten yemişler ve her geçen gün biraz daha borçlanmışlar.
Şimdi ise Kuzey’in çocukları, Güney’in çocuklarına bırakın sirtaki oynamayı, az harcayın, siesta ve gündüz kaçamaklarını bir kenara bırakın, çok çalışın, şarap da içmeyin, fedakarlık yapın ve borçlarınızı ödeyin diyorlar. Bu anlayış Güney’de hiç olmadı ki şimdi olsun. Tabii isyan ediyorlar.
AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Kuzey ve Batı Avrupa'da barış ve refah olmazsa, güneyi ya da doğusunda da refah ve barış olmayacağı uyarısında bulundu. Barroso yaptığı açıklamada, ortak para biriminin Avrupa Birliği'nin kalbi olduğunu belirtti. Avrupa Birliği'nin ya da Euro Bölgesi'nin hızının, en yavaş üyelerle aynı olamayacağına işaret eden Barroso, merkez ve çevre olarak bölünmüş bir AB’nin kabul edilemeyeceğini söyledi. Yahu adama yüzyıllardır sorunsuz gidiyordu da şimdi mi patlak verdi diye sormazlar mı?
 2011 sonu ve 2012 yılı Avrupa ve Amerika’da seçim zamanları olacak. Çok naïf bir düşünce bile olsa dilerim seçmen üzerine düşeni yapar ve kendilerinden başkalarını düşünmeyen zihniyete bir son verir.  
Vive quasi cras moriturus. Güney’in çocukları bugüne kadar hep yarın ölecekmiş gibi yaşadılar. Bence çok da iyi yaptılar. Ama cümlenin ilk bölümünü atladılar yada görmezden geldiler.
Disce quasi semper victurus, vive quasi cras moriturus. Hep yaşayacakmış gibi öğren, yarın ölecekmiş gibi yaşa. Bugün artık yapılan herbir sebepsiz yardımın bir nedeni olduğunu ve mutlak surette can acıtacağını çok iyi biliyorlar.

Umarım bu gelişmeler burjuva kesimi oluşmadan oluşma becerisini ve mucizesini gösteren günümüzün Jeep’li Nurjuvalar’ına ve bizlere iy bir örnek teşkil eder.