Bu Blogda Ara

Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Ortaya çıkan duygular malesef sevinç ve hüzün yerine yalnızca nefret ve öfke oldu..


Bir önceki yazımdaki temennilerim maalesef gerçekleşmedi. Maç bitiminde ortaya çıkan duygular yalnızca sevinç ve hüzün olsun demiştim ama her yere yayılan nefret ve öfke oldu. Hakemin bitiş düdüğü ile ortaya çıkan tek kelime ile bir felaketti. Ortada ne futbol kaldı, ne ebedi dostluk,  ne ezeli rekabet, ne centilmenlik ne de fair-play. Maç sonrasında ki yaşananların ne sporla ne de medeniyetle bir alakası vardı. Birkaç kendini bilmezin başlattığı olaylar, tüm stadı ve sonrasında ilçeyi yangın yerine çevirdi. Yazık.

Maç sonrasındaki yaşananlar çok acı ve bir o kadar da düşündürücüydü. Üzüldüm ama çok da şaşırmadım. Aslında bu yazıyı hiç ama hiç yazmayı düşünmüyordum ama ortada konuşulacak, dikkat çekecek o kadar çok konu var ki, dayanamadım. Bir kere olayların kıvılcımını gerçekleştiren 15 - 20 kişi sahaya dalmadan durdurulabilseydi, peşlerin belki binler takılmayacak, bu ülkemiz için utanç gecesi olan Kara Cumartesi yaşanmayacaktı. Ama işte toplum psikolojisi. Binlerce taraftar bir anda gözleri dönmüş holiganlara dönüşü verebiliyorlar. Taraftarın tüm ilçeye sıçrayan bu olaylar sırasında gerçekleştirdikleri vahşetin takım sevgisiyle en azından benim ölçülerimde bir alakası olamaz. Bu vahşi ve acımasız güruhun kontrol altına bu kadar geç alınmaları ise ülke olarak ayıbımızdı. Keşke kıvılcım daha en başından kontrol edilebilseydi. Elveda İstanbul 2020.

Federasyon için de talihsiz bir gece oldu. Özellikle talimatsız kupa bile verememeleri, kendi adlarına bir utanç ve basiretsizlikti. Galatasaray' in hak etmiş olduğu (bu maç için değil, tüm sene düşünülerek) kupasını yaklaşık 4 saat sonra, karanlıkta, hani neredeyse gizlice, kimselere göstermeden verilmeye kalkışılması federasyonun hem ayıbı ve hem de utancı olarak tarihteki yerini aldı. Federasyon başkanının kupayı verirken üzgün bir ifade takınması ve Kaptan Ayhan’ın suratına bile bakmadan kupayı verip, hemen sonrasında arkasını dönüp ayrılması kişisel ayıbıydı.

Fenerli yöneticilerin stad ışıklarını söndürüp sahadan ayrılmaları, sahanın fıskiyelerini açıp sahayı suya boğmaları ve törende yer almamaları fair-play duygusunu ne kadar içselleştirdiklerinin bir örneğiydi. 

Şampiyonluğa sevinirim sanıyordum ama yanılmışım. Bazı arkadaşlar ertesi gün beni kutladılar. Millet canını, çoluğunu, çocuğunu zor kurtarmış.Siz neyi, kimi  tebrik ediyorsunuz diye çıkıştım her birine. Benim için bu maçın ve sonrasındaki şampiyonluğun tek önemi avrupa vizesi almış olmamızdır. Sahamızda Galatasaray’ın ezdiği maçta 3 puan kaybetmiştik. O maçı kazansak ya da berabere kalsak şampiyonduk. Oysaki bu maçta ezildik, sürklase edildik ve Şükrü Saraçoğlu’nda şampiyon olarak kupa kaldırdık. Adalet mi? Belki de geç gelen adalet.

Zaytung’un zeka ürünü “Şampiyon kim olursa olsun kutlamaların Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda yapılması geleneği 3. yılında da bozulmadı.” haberi beni bu olaylar sırasında güldüren tek haber oldu.  Futbolu en azından bir süre sanırım takip etmeyeceğim. Yazıklar olsun duygumu tekrarlamak isterim. Keşke daha medeni, daha centilmen ve daha fair-play bir toplum olabilseydik. Keşke olayları yalnızca spor olarak görüp, eğlenebilseydik. Birbirimize zeka ürünü şakalar yapıp, hayattan daha çok keyif alabilseydik. Belki bir gün. Benim hala az da olsa bir ümidim var. 

24 Mayıs 2012 Perşembe

Ortaya çıkan duygular yalnızca sevinç ve hüzün olsun ama asla nefret ve öfke değil...


Bugün 7 Mayıs 2012 Pazartesi. Yaklaşık 1 hafta sonra bu seneki şampiyon belli olacak. Halen devam eden bir yazı dizisi olduğundan sizler bu yazıyı şampiyonluk düğümü çözüldükten sonra okuyacaksınız. Yayıncı kuruluşun tam da isteyebileceği üzere düğüm son haftaya kadar taşındı. Tabii bunun şans olduğunu ya da bu kadar güzel denk düşebileceğini yerseniz. Dün takip edebileceğiniz üzere Galatasaray berabere kaldı ve Fenerbahçe’de çok zor bir deplasmandan galip gelmeyi başardı. Aslında kişisel dileğim Galatasaray’ın yenmesi, Fenerbahçe’nin en azından berabere kalması ve son maça PAF takımla çıkmamızdı ama olmadı. Koşullar ne olursa olsun, sonrasında neler yaşanırsa yaşansın Galatasaray’ın şampiyon olmasını çok isterim. Özellikle şampiyonluk Kadıköy’ün tılsımı bozularak gelecekse çok daha anlamlı ve bizler için çok daha sevindirici olur. Bununla beraber sonuç ne olursa olsun bizleri futboldan bu kadar çok soğutan tüm emeği geçenlere de teessüflerimi sunarım. Bir çokları için Türk futbolunun marka değeri yoktur ama benim için vardı. Artık üzülerekten söyleyebilirim ki benim için de yok. Tabii ki ortada futbol fanatizminin, cehaletin, fakirliğin ve yapacak daha iyi bir şey bulamamanın sömürülmesi ile oluşan ticari bir hacim ve hatta bol kazanç vardır ama artık ne keyif kalmıştır, ne adil bir mücadele ne hak, ne hukuk, ne centilmenlik, ne sportmenlik, ne dürüstlük, ne de inandırıcılık. Bizlerin böyle düşünmesine neden olan herkese gönülden Yazıklar olsun haykırışlarımı sunarım.

Tabii ki her daim Galatasaray’ın şampiyon olmasını isterim (yalnızca istatistiksel açıdan) ama şu yaşanan mega-traji-komik olaylardan sonra ne Galatasaray’ın şampiyon olması beni çok mutlu eder ne de kaybetmemesi çok üzer. Bu nedenle bu yazının son hafta maçından önce ya da sonra yazılmış olması hiç mi hiç önemli değil, en azından benim için. Bu düşük, değersiz ve şaibeli ligin şampiyonu olmaktan ötürü sevinecekler varsa, şampiyonluklarını şimdiden kutlarım.

Bu sene beni Galatasaray da çok üzdü. Gazetelerden takip etmişsinizdir (basınımız bu tür haberleri hem de hiç atlamaz, işlerini kusursuz yaparlar) Galatasaray Kulübü İkinci Başkanı Ali Dürüst, Spor Toto Süper Final Şampiyonluk Grubu'nda Beşiktaş ile oynadıkları maçın ardından yaptığı açıklamada, “Bu oyun sezon başından beri kurulmuştu, biz de bunun figüranları olarak iyi hizmet ettik. Olay son maça taşındı, artık son maça çıkacağız” dedi. Ali Dürüst başkan hem de çok sert konuşmuş!  Süper Final öncesi, “6 maçı da kazanır şampiyon oluruz” derken başrol oyuncusuydu şimdi ise başarılı bir figüran.
Sevgili Başkan, daha önceleri aklın neredeydi? figüran olmaya niçin itiraz etmedin ve kabullendin? diye sormak isterim ama nasılsa cevap alamam. Adama sormazlar mı kendi sahanda 3 maçta 7 puan kaybetmenin senaryo ve rol dağılımıyla ne ilgisi var? Evimizdeki Fener maçını bile (hani uzun uzadıya yazmıştım)1-1 bitirebilseydik 6 Mayıs akşamı üstelik evimizde şampiyonluk turu atacaktık.

Başkan da beni hayal kırıklığına uğrattı. Biz Don Kişot muyuz demesi beni ayrıca yaraladı. Keşke olsaydı, keşke olabilseydi .  Galatasaray kültürünü oluşturan, oluşmasını sağlayan, renk katan değerlerin belki de en başındakilerden olan Tevfik Fikret’in  “Hak bildiğin yolda, yalnız da olsan yürüyeceksin” demesini ya unutmuş olsa gerek ya da yolu doğru yol olarak görmemiş olması.

Üstte yazdıklarım tabii madalyonun bir yüzü. Ya diğer yüzü? Bir gazeteci sormuş: “Figüran gibi mi hissettiniz kendinizi?” Dürüst gerçekten de dürüstçe yanıtlamış: “Yalnız biz değil, bütün takımlar. Önceden organize olmuş bir olay bu. Buraya kadar geldi. İşte sonuçta her şey planlanmıştı, planlandığı gibi oldu. Son maça kaldı, hayırlı olsun.” Yalan mı sizce söyledikleri? Bu kadar mı safız (hoş saf olmayanların ayakta kalması zor bu ülkede), bu kadar mı karanlığa alıştı gözlerimiz?

Beşiktaş karşısında aldığımız sonuca hiç üzülmedim (ikinci yarı olması gerektiği gibi mücadele ettiler)ve eğer Fenerbahçeyi yenemeyeceksek de hiç şampiyon olmayalım. Diğer taraftan evet figüranız hepimiz. Kimimiz eğitimli, kimimiz uysal, kimimiz fanatik, kimimiz iyi kimimiz kötü niyetli. Kültürlü olanımız da var aramızda kör cahil olanımızda ama hepimiz tüm bunları hak ediyoruz. En başta da Galatasaray. Önlerinde fark yaratma, farklı olma, Kral çıplak deme şansları vardı. Alın liginiz sizin olsun, biz dürüstlüğü seçiyoruz deme şansları vardı ama gittiler her şeye rağmen başarılı olma sözde kahramanlığı altında sportif ve kimileri için de kişisel başarı (Koskoca Galatasaray başkanının gereksiz ziyaret ve çıkışları ne kadar acı) elde etmeyi seçtiler.

Bildiğiniz üzere TFF’nin, 58. maddenin değişmemesine yönelik olarak üstelik  oy birliği ile genel kurul kararı vardır. TFF Yönetim Kurulu da Genel Kurulun almış olduğu bu kararla bağlıdır. Bir başka deyişle Yönetim Kurulu Genel Kurul kararına aykırı hareket edemez. Ederse yetkinin kötüye kullanılması olur. Ama bildiğiniz üzere etti, hem de pişmiş pişmiş ve gerile gerile. Tek bir spor kulübümüz bile Yönetim Kurulu aleyhine bir dava açmamıştır. Medya önünde 58. maddenin değişmemesi yönünde görüş açıklamış olan kulüplerimiz için bu bir iki yüzlülük değil de nedir? Ne midir? İşte belki de çaresizliktir. Yalnızca iki tanesi ve gecikmeli olarak tahkime müracaat etmişlerdir.

CAS'taki onur ve namus davasını ülke menfaatlerini göstererek çekmiş olanlara sormazlar mı neden dava açarken ülke menfaatlerini düşünmedin diye.

Dahası da var. Malum cezalar açıklandı. Futbol Federasyonu Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’nun muhteşem tarihi !!! kararına göre göre ceza alanlar ve nedenleri söyle sıralanmış:

 “İBRAHİM AKIN’ın 01.05.2011 günü oynanan Fenerbahçe-  Büyükşehir Belediyespor MÜSABAKA SONUCUNU ETKİLEMEKTEN eski  FDT’nin 58/1. maddesi uyarınca 3 YIL MÜSABAKALARDAN MEN CEZASI  ile cezalandırılmasına.” 

 “AHMET ÇELEBİ’nin 01.05.2011 günü oynanan Fenerbahçe-  Büyükşehir Belediyespor müsabakasında, MÜSABAKA SONUCUNU  ETKİLEMEKTEN dolayı eski FDT’nin 58/1. maddesi uyarınca 2 YIL  HAK MAHRUMİYETİ CEZASI ile cezalandırılmasına.”

Her şeyi kurcalayan muhteşem basınımızdan kaç gündür bekliyorum biri çıksa da seçilmiş Federasyon başkanına, hani şike ve teşvik sahaya intikal etmemişti diye delikanlıca sorsa diye ama benimkisi yalnızca romantik bir naiflik. Hadi onu da geçtim biri hiç olmazsa müsabaka sonucunu etkilemenin ne demek olduğunu sorsa. En zoruma giden Aziz Nesin’in oranını hepimiz için genişletiyor olmaları. Kendilerine göre şike olayını akıllıca ve bizleri akılsız hatta aptal yerine koyarak kapattılar. Peki ya UEFA? Ya Avrupa? İşte size bir kaç gazete ve ilgili başlıkları (Fatih Altaylı’nın köşesinden alınmıştır. Umarım izinsiz kullanmama kızmaz) . Ben okurken hem utandım ve hem de üzüldüm.

Corriere dello Sport: "Türkler kanunları kendilerine göre düzenlediler. UEFA'nın vereceği karar merak konusu."

Der Tagesspiegel: "Türkler harika işler yapıyor. Türk futbol tarihinin en büyük yolsuzluğu büyük incelikle çözüldü."

The Guardian: "Türk Federasyonu, şike skandalı sonrası yakaladığı kulüpleri cezalandırmadan serbest bıraktı. Türk futbolu üzerine karanlık bir örtü örtüldü."

Daily Mail: "İki futbolcu şike yapmış ama Fenerbahçe hâlâ çok temiz."

SkySport: "TFF, Şampiyonlar Ligi'nden kovulan takımı akladı."

Güzel ülkemde tüm üniversitelere ayrılan bütçe kadar bütçe yalnızca diyanete ayrılabiliyor. İmam sayısı doktor ve öğretmenden daha fazla. Kütüphane yerine açılan hep başka kurslar. Durup tekrar düşünüyorum da ben hala Galatasaray-Fenerbahçe konuşuyorum. Kim olursa olsun şampiyon.

Hakemin çaldığı son düdükle dilerim ortaya çıkan duygular yalnızca sevinç ve hüzün olur ama asla nefret ve öfke değil. 

19 Ocak 2012 Perşembe

Sense and simplicity - Muhtelif


Ne zamandır yazmıyordum. Yazamıyor değildim, yalnızca yazmıyordum. Zamanım vardı, aklımda bir kaç konu da vardı ama neden bilmem bir şekilde yazmadım. Belki aklımdaki konuların yazılacak kadar değerli olmamalarından ya da belki yalnızca tembellikten. Aslında biraz düşününce ki ben genelde düşünmeyi sevmem asıl yazmama sebebimin kendimde yarattığım sürekli yazma baskısından kurtulmaya çalışmak olduğunu anladım. Evet yazmayı çok seviyorum ve yine evet konu belli olmasa da yazmaya çabalamam hoşuma gidiyor ve yine ve yeniden evet zamanımın dar olduğu anlarda, boşluklarda bir kaç kelime dahi olsa yazsam oldukça keyifleniyorum ama  işte zaman zaman metal yorulması denen durumu fazlasıyla içselleştirip bir balonun patlaması gibi patlayıp, hiç yazı yazmadan ama sürekli yazmayı düşünerekten günlerimi geçirebiliyorum. Bazen en sevdiğim uğraş hayatımı aynı zamanda en çok kısıtlayan durum haline gelebiliyor. Beynim ya da bilincim, kalbimden aldığı kesin ve mutlak bir emirle, bana yazma konusunda emirler yağdırırken, bilinçaltım belki kılını bile kıpırdatmadan, beni bu emirler yağmurunda kılını bile kıpırdatmama durumuna sokabiliyor. Tabii olan yine bilinçli ben’e oluyor ve yazmak isterken yazamıyor ve dahası bunun ben de sıkıntı yaratmasına yalnızca seyirci kalıyorum. Aktiflikten pasifliğe kesin geçiş bu olsa gerek.

Bu belki de çok gereksiz yazmama konusundaki mazeretimi gösteren girişten sonra söz konusu dönemde neler yazmak isterdim onları sıralamak isterim. Hatta belki bir adım daha ileri giderek bir kaç satır yazsam çok daha mutlu olabilirim. Sanırım bilinçaltı’m ile bilinç’li tarafımın kapışması sonrasındaki kaçırdıklarımı bir nevi telafisi olacak bu yazı.

Öncelikle mutlak surette futbolun ilk ve son ve tek ordinaryüsü olarak kabul edilen Lefter’in artık aramızda olamayacak olması hakkında bir kaç kelam etmek isterdim. Onu seyretmemiş ama hakkında çok şey duymuş bir Galatasaraylısı olarak, günümüzün Fenerbahçe takımı oyuncularına bakıyor ve bir takımın nasıl bu kadar görüş değiştirmiş olabileceğine ya da fair play konusunda nasıl bu kadar körleşebileceğine şaşırıp kalıyorum. Alex’i bu arada ayrı tutmam gerekiyor.  Alex’e çok saygı duyuyor ve çok da beğeniyorum. Bizim takımda olmasını çok da isterdim. Varsın koşmasın hatta varsın oynamasın, Böylesi efendi, böylesi centilmen bir oyuncunun yalnızca varlığı bile Sabri ve benzeri oyuncuların olduğu bir ortamda bize yeter hatta artardı. Alex bulunduğu ortama değer katan bir futbolcu. Metin Oktay’lı bir Galatasaray’dan nasıl Sabri’li bir Galatasaray’a geçişi kabullenemiyorsam aynı şekilde Lefter’li bir Fenerbahçe’den günümüz Fenerbahçesine geçişi de kabullenemiyorum. Emre Belezoğlu’nun gözlerinde gördüğüm hırs, nefret ve sevgisizliği görmek beni kızdırmaktan çok üzüyor. Hem onun adına ve hem de bizler adına. Çok daha iyilerini hakkettiğimizi düşünüyorum. Daha güzel, çok daha efsanevi günler, takımlar, oyuncular olabilir ve bizler de onları çıplak gözle izleme şansına kavuşabilirdik. Lefter, maçların bir arada seyredildiği, futbolcuların maçlar sonrasında beraber yemek yedikleri ve maçı tartıştıkları, ezeli rekabet kadar ebedi dostlukların yaşandığı, bir anlamda bir görüşün ve anlayışın son temsilcilerindendi. Işıklar içinde uyusun!

Bir veda da Mr. No yani Rauf Denktaş için olmalı. Belki de ona Mr.Kıbrıs da desek hata olmazdı. Kıbrıs halkının babası artık aramızda değil. Annesiz geçen hayatında Kıbrıs’ı belki de hiç tanımadığı annesinin yerine koydu ve tüm sevgisini ve ilgisini ona verdi. Kaybettiği oğlunun acısını ve yasını hep kendini adadığı biricik adası için öteledi. İlk büyük başarısı Türk cemaatinin iki önemli ismi olan Faiz Kaymak ve Fazıl Küçük arasında ara buluculuk rolünü üslenmesiydi. Yazarlık, gazetecilik, fotoğrafçılık, öğretmenlik, tercümanlık, avukatlık, hatiplik, Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı, Cumhurbaşkanı Muavinliği, Türk Yönetim Başkanlığı, Devlet ve Meclis başkanlıkları, Cumhurbaşkanlığı ... Kıbrıs için hayatını adadı ve her kademede Kıbrıs için hizmette bulundu. Bence ama en büyük başarısı 1964’deki Londra Konferansı'nda Makarios tarafından “istenmeyen adam” ilan edilmesiydi. Bu ilan aslında onun Kıbrıs için neler yaptığının ve yapacağının ilanıydı ve bu ilana hep layık olarak yaşadı. Bu değerli mücadele adamı da Lefter gibi 87 yaşında hayata veda etti. Işıklar içinde uyusun!


Birazda evden haberler vereyim sizlere. Eşimin çalışmama konusundaki kararlılığı tüm hızıyla devam etmekte. Hayatımızda para harcama anlamında ise hiçbir değişiklik olmadı. Gelirler ise bildiğiniz üzere yarı yarıya azaldı. Endişeli miyim? Hayır çok daha kötü bir ruh halindeyim. Paniğim ve hayatımın bu bölümünde cesaretle titreyip bu korkumu çaktırmamaya çalışıyorum. Eşim ise hatırı sayılır bir rakamı hem de peşin olarak almanın haklı gururu içerisinde durumun tadını çıkarıyor. Ev ve içindeki ahali, ben bilmem kaç aylık maaşımı ev bütçesine soktum, daha ne yapayım hırçın, küstah, yüksek özgüvenli rahatlığı ile güzelim, birtanem, hazıra dağ dayanmaz değil mi ama sessiz, terbiyeli, uyumlu, cana yakın, sıcak, samimi ve dostane panik görüşünün kanlı bıçaklı kapışmasına tanıklık etmekte. Kazan'da hep dostluk oldu (Beşiktaş Çarşı içerisindeki Çarşı gurubunun genelde maç öncesinde toplandığı ve benim hayatımda ilk alkollü içeceği içtiğim Kazan isimli birahanenin girişinde yazan özlü söz. Neden bilmem birden bu aklıma geldi ve ben de sizi bundan mahrum etmeyeyim dedim). İki görüş arasındaki kapışma son derece uygar bir ortam içerisinde devam etmekte.Bir kere ben çok doğal olarak hiç direk konuya girmiyorum. Daha çok harcamalarımızın artık nasıl kontrol edilemez boyutlara geldiğini laf aralarında söylüyorum. Bir nevi direk çarpışmalar girebilecek güce sahip olmayanların uyguladığı vur kaç yani gerilla taktiğini tercih ediyorum. Hayatın pahalılığı hakkında konferanslar veriyorum. O ise getirdiği büyük miktardaki parayı acaba nasıl değerlendirsek edebiyatını giriyor. Hayatın stres ve yükünü tek başıma karşılıyor olmamdan sebep artan omuz, sırt ve bel ağrılarımı gündeme getiriyorum. O ise daha çok ya geçmiş olsun dileklerinde bulunuyor ya da oğlumu artık daha az kucağıma almam gerektiğini söylüyor. Ben ülkede ve dünyada büyümenin bittiğini, daralan ekonominin yarattığı etkilerin bizim haneye kolay kolay teğet geçemeyeceğini söylüyorum, o sanki beni duymamış gibi Christmas’da Hamburg ne de güzel olur, bir Hollanda yapma zamanı gelmedi mi cevaplarını yapıştırıyor.

Farklı şeyler konuşup, farklı cevaplar verip, farklı şeylere gülüyoruz. Bu gırgır dönemde genel de bol bol da şarap tüketilmekte. Genelde o tadında bırakıp çakır keyif olarak yatarken ben muşmula olmuş bir şekilde yatıyorum. Geçenlerde hele bugüne kadar yalnızca zap yaparken tesadüf eseri ya da kazara geçilebilen bir televizyon kanalında, çok doğal olarak daha önce hiç izlemediğimiz bir diziyi, üstelik içerik olarak hem de hiç bize uymayan bir diziyi (köy, ağalık, sömürü, abartı, iç kapama, daralma,drama, ağlak...)sonuna kadar seyrettik. Hiç keyif almadık ama seyrettik. Neden mi? Bilmiyorum. Muhtemelen eşim de bilmiyordur. Üstelik bir yandan diziyi eleştirdik, bol bol güldük, eğlendiğimizi bile söyleyebilirim. Ey bütün kötülüklerin anası olan büyük alkol, sen nelere kadirsin ... 

Bu arada Gülse Birsel’in yeni dizisini de çok beğendik. Hem de pek çok beğendik. Bizim Yenge’nin ani yayından kaldırılışının haklı üzüntü ve kederini  üzerimizden atmaya çalıştığımız bu sıkıntılı dönemimizde bu dizi bize ilaç gibi geldi. Hele Laz Dursun karakterinin tekrar bizlerle beraber olması sevincimizi ve mutluluğumuzu taçlandıran bir etken oldu (Ofisum Tirabzondadur ama İzmirde de olabilur yok orada da değulsa eğer en kötü ihtumalle İstanbuldadur... Garanti). Başta Gülse Birsel olmak üzere tüm ekipten Allah razı olsun!

Bu arada gelirlerin azalması ve harcamaların aynı kalması yetmiyormuş gibi ev sahibemiz kirayı da arttırdı. Geçen sene ekonomi demiş, kriz demiş, teğet demiş, birlik, beraberlik demiş ve kirayı aynı tutmayı başarmıştık. Bu sene ise kendisi tefe dedi tüfe dedi ve kirayı bir anda hem de geçen seneki olmayan artışı da içine alacak şekilde arttırdı. Abarttı. Biz de zaman kaybetmeden hemen hem kem dedik ve hem de küm dedik ama olmadı. Gömme dolapların ilk icatları sırasında ev sahibemiz tarafından yaptırılan dolaplarımızın artık piyasa da bulunmayan mekanizmaları da bu kadar seneden sonra belki de çok haklı olarak benden bu kadar, artık bu git gel işinde yokum, emekliye ayrılıyorum dedi. 

Mekanizmadır canım ne var demeyin, ateş pahası. Marangozla pazarlıklarımız halen devam etmekte. Değişik stratejilerle rakamı azaltmak için yoğun çalışmalarım devam etmekte. Tüm bunlara bir de salonun tüm aydınlanmasından sorumlu olan lambaderin bozulmasını ekleyin. Paşa paşa tüm işleri bırakıp önce lambader tamiri için sonrasında da yeni bir lambader için koşuşturup durduk. Lambader değip de sakın ha geçmeyin. Lambader var lambader var. Yeni aldığımız lambader salona ışık saçsın diye paraları resmen saçtık. Mekanizmanın ve lambaderin aynı anda bozulmaları ve kiranın arttırılması beni biraz üzdü ama öldürmedi. Öldürmeyen güçlendirir felsefesinden hareketle güçlendiğimi bile düşünüyorum. Buna rağmen uzun zamandır almayı planladığım halıyı almayı biraz daha erteledim ama birgün alacağım. Bir gün evet bir gün güneş batarken elimde kırmızı bir halı ile eve gelip mevcut halıya hoşçakal diyeceğim.

Tüm bunlar yaşanırken çok güzel şeyler de olmakta. Eşim zamanının bir kısmını evine adadı ve fazlalık neyimiz var neyimiz yok ya atmaya ya da ihtiyacı olan kişilere vermeye başladı. Meğer evimiz ne kadar da büyükmüş ve yine meğer biz ne çöpçüymüşüz. Atılan şeylerin ne olduğunu bile sormadım çünkü şimdiye kadar aradığım ve bulamadığım tek bir şey dahi olmadı. İnsanın evde koşası geliyor o kadar yer açıldı. Atılan ya da farklı bir düşünce ile gereksiz yere evde tutulan eşyaların miktarın siz düşünün artık. Hala yapılacak yerler varmış ama şu an için eşimin bu işte çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Tüm gücümle destekledim ve hatta motive dahi ettim. 

Evimiz için belirlediğimiz daha doğrusu esinlendiğimiz (hatta çaldığımız bile olabilir) motto, Philips’in mottosu oldu: Sense and simplicity. Basit ve yalın bir ev için eşim kolları sıvadı. Kimse artık tutamaz onu. Ben bile. Ok yaydan çıktı bir kere, sonumuz hayır olur İnşallah.

Ne zamandır yazmıyordum. Şimdi ise durmak istemiyorum. Tekrar aktif olmak çok keyifli. Yazmadığım dönemlerle ilgili bir kaç kelime etmiş olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorum. Hafta ortasındayız ve bu akşam briç kursum var. Yollar açılmış. Bir yazı daha yazmışım. Biraz sonra da öğle yemeği yemeğe gideceğim. İşler çok da yoğun sayılmaz. Bugün keyifliyim ve günün tadını çıkaracağım. Size tavsiyem hayata bir kez geldiğimizi ve en iyi şekilde tadını çıkarmamız gerektiğini unutmamanız. Basit yaşayın ve çok fazla şeyi kendinize dert etmeyin.

Keyifli, mutlu, huzurlu, sağlıklı ve bol kazançlı günler dileklerimle ...