Bu Blogda Ara

Noel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Noel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2012 Perşembe

Yeni güneş ile gelen yeni bir şans ...


-  the most updated one

Bir senenin daha sonuna geldik işte. Yazmayı hala bırakmadım, bırakamadım. Keyifle devam ediyor olduğumu görmek beni nasıl mutlu ediyor anlatamam. Bu sene de hemen hemen her hafta bir yazı yayınlamışım, ne mutlu bana. Umarım 2013 senesi de en az son iki sene kadar benim adıma üretken ve yaratıcı geçer. 2010 yılı Aralığın son günlerini yaşarken yeni yıl ile ilgili bir yazı yazmak istemiş ve 25 Aralık 2010 tarihinde Yeni güneş ile gelen yeni bir şans adlı yazımı yayımlamıştım. Söz konusu bu yazı  Bu bir veda yazısıdır. Elveda Ali Sami Yen. Elveda “ Cehenneme hoşgeldiniz” yazımdan sonra en çok okunan yazım olarak ruhumda ayrı bir yere ulaşmıştı.

İlk yeni yıl ile ilgili yazımın yayınlanmasının üstünden dile kolay koskoca iki yıl geçmiş... Bu yazı başka bir takım üstün özellikleri de bünyesinde barındırmakta. Mesela en çok okunan 2.yazım olma gururunu yaşayan bu yazım aynı zamanda 4 adet de yorum almış. Evet evet yanlış okumadınız tam tamına dört adet yorum almış. Bir düşünün, benim yazılarım gibi yorum fukarası bir durum için başlı başına bir başarı, bir büyük başarı. Bir yazı başka daha ne isteyebilir ki? Bu bir veda yazısıdır. Elveda Ali Sami Yen. Elveda “ Cehenneme hoşgeldiniz” isimli en çok okunan yazım bile hepi topu bir yorum alabilmiş. Nice yazılarım ise tek bir yorum bile alma mutluluğunu yaşayamadan yayından kaldırılıp gitmişler bu hoş sanal ortamdan Bir izleri bile kalmamış. Yazık tabii ama yapacak bir şey yok. Show must go on demiş bir kere Freddie ağabey.

Yine geçen sene bu zamanlarda malum yazıyı okuyasım gelmiş, üşenmemiş okumuş, büyük keyif almış ve hayatımda bir önceki seneye göre değişen çok fazla şey olmamasından sebep ufak bazı ekleme ve değişiklikler sonrasında aynı yazıyı tekrar yayımlamıştım. Aman Allahım bu sefer nasıl yorumlar, nasıl katkılar aldı yazım inanamazsınız. Yazı aynı yazı, yazan aynı adam ama bir sene sonra meğer değeri anlaşıldı diyeceğimi sanıyorsunuz değil mi? Maalesef hayır. Bu kez aldığı yorum adeti sıfır. Evet tek bir yorum bile alamadan arşivdeki yerini aldı. Beni taklit edersen sonun işte bu olur diye ilk yazımın havasından da kurtulamadı zavallıcık.

Bazı şeyler pek değişmiyor işte. Bu sene yine aynı zamanlarda yine okuyasım geldi. Üstelik geçen seneki başarısızlığa rağmen. Ne kadar şaşırtıcı!!! bir  durum ki hayatımda genel anlamda iki sene önceye göre yine büyük değişimler olmamış. Yerimde saymışım demek hoşuma gitmeyeceğinden yerimi muhafaza edebilmişim demeyi tercih ediyorum. Hayat dediğin zaten bir tercihler ve perspektifler kümesi. Nereden baktığın ne tercih ettiğin kadar önemli oluyor.

Geçen sene mesela bu paragrafı yazmışım: “Korku ile sevgi gibi yakın bir karışık ruh durumunda kalakaldım. Korkuyu tercih eden zifiri karanlık tarafım üzülmek için başka bir sebebe mi ihtiyacın var, değişen gram bir şeyin yok, yuh olsun sana da geçen zamana da diye çemkirirken, pırıl pırıl parlayan aydınlık sevgi tarafım ise ne mutlu sana, çok şükür her şey yolunda ve tam da istediğin gibi diye fısıldıyordu. Tamam karanlık taraf çok zalim ve nankördü ama aydınlık tarafta bir o kadar Pollyanna’ydı”.

Sonra ne mi oldu?

Hiçbir şey. Yapacak bir şeyim olmadığına göre boş verdim gitti bu durumu hem geçen sene ve tahmin edebileceğiniz üzere hem de bu sene. Elimde olmayan şeyler için üzülmemeliyim. Ben buyum ve elimde olan ile mutlu olabilmeliyim. Kısacası içinde bulunduğum bu mix feeling, umurumda bile değil. Ama bunu kendime göre avantaja çevirebilirdim.

Ben de öyle yaptım :)

Değişen bir şey olmadığına göre aynı yazıyı tekrar yayınlanmaya karar verdim. Okuyanlar için hatırlatma olacaktır. Belki bu vesile ile kendilerinin geçen bir yılını düşünme ve değerlendirme imkanını da bulurlar.

Bu arada bazı bölümleri çıkarma kararı da verdim. Orijinalini okumak isteyenler 2010 yılına geri dönüp okuyabilirler. Keşke fiziksel olarak da dönebilsek ne güzel olurdu değil mi? Daha uzatmadan başlıyorum. Keyifli okumalar ...

Daha düne kadar yaş 35 yolun yarısı yalnızca şarkılarda söylenen bir cümle iken bugün bakıyorum da o eşiği geçeli bile kaç sene olmuş. Eskiden yeni bir yılın başlaması bana heyecan ve mutluluk verirken şimdi neden bilmem hüzünlendirmeye başladı. Çok yakın geçmişimin yeni yıl coşkuları, bende uyandırdıkları, sembolik değerleri bugün artık yalnızca kuru bir tarih tadında. Gözlerimi kapadığımda hala kendimi lisede hissediyorum. Belki de o yılların güzel geçmiş olmasından. Artık çoğu kere yüz yüze görüşmek yerine facebook’da yazıştığımız liseden kalabalık bir grup Tarabya’da bir restoranda yılbaşını kutlamışız. Gözümü açıyorum ve kendimi Atlanta’da buluyorum. Kutladığım yılbaşı sanki daha dün kutlanmış gibi. Günün ortasında ailemle konuşmuş, onlarla telefonda yeni yıla girmiştim. 7-8 saat sonra bir kez daha kuzenle girmiştim. Almanya’nın Obersdorft kasabası geliyor aklıma. Sıcak kırmızı şarap içerek ve rezervasyon önceden yaptırmadığımızdan bizi kabul edecek yer arayarak geçirmiştik yılın son saatlerini: Sonunda bir Irish Pub’da ancak yer bulabilmiş ve itiş kakış içinde bira içerek girmiştik yeni yıla. Oğlumla geçirdiğimiz ilk yılbaşında ise bizim 3 kişilik dev ailemiz herhalde saat 10 gibi uyuyakalmıştı bile... Yeni yıla girmemize az zaman kaldı ve ben bugün geçmiş yılbaşılardan hangisi bana daha yakın geliyor onu bile söyleyecek durumda değilim zira hepsi sanki aynı yakınlıkta ya da uzaklıkta gibi.

2010’un artık son günleri. İyi geçti çok şükür. Sağlıklı geçti ya gerisi de zaten önemli değil. Birden aklıma Haarlem geldi. Hollanda’da yaşadığımız küçük, kasaba tadındaki şehirin adı. Ne keyif almıştık orada yaşamaktan. Eşim hiç dönmek istememişti İstanbul’a. Ben mi? Ben dönmek istemiştim ama nedenini hiç düşünmeden sanki yalnızca dönmek zorunda hissettiğimden. Çok eğlenmiş, çok gezmiştik. Huzurluyduk. Kendimize zaman ayırabiliyorduk. Kitap okuyabiliyor, sinemaya gidebiliyor, yolculuk yapabiliyorduk. Rüya gibi bir dönemdi ve dedim ya neden dönmek istedim hiçbir fikrim bugün dahi yok.

Hani ülkemizde Noel ile yeni yıl karıştırılır ya Haarlem’de hiç karıştırılmazdı. Günümüzün Noel kutlamaları Hristiyan ülkelerde oldukça renkli geçer. Haarlem’de bu kutlamalar rengarenkti. Noel hazırlıkları aylar öncesinden başlardı. Hristiyanların İsa'nın doğumunu bekledikleri döneme advent dönemi denir ve 24 penceresi olan advent takvimleri hazırlanır. Bu takvimlerde her pencerenin ardına resimler veya şekerlemeler gizlenir, her gün bir tanesi açılır. Bazı ülkelerde advent mumları bile yakılır. Haarlem’de kimse perdesini kapamaz tüm evinin içini doyasıya sergilerdi ve tüm bu hazırlıkları görebilirdiniz. Haarlem rengarenk, ışıl ışıl olurdu bu dönemde. Noelden önce okullarda İsa’nın doğumunun canlandırıldığı oyunlar sahnelenirdi mesela. Bu oyunlarda İsa'nın bir ahırda dünyaya gelişi ve doğudan gelen üç müneccimin İsa'ya hediyeler getirmesi canlandırılırdı. Kiliselerde ve sokaklarda çocuklardan ya da yetişkinlerden oluşturulmuş korolar Noel ilahileri söylerlerdi. Haarlem’de gecenin her saati, her bir köşe başında bu tür koroları görebilirdiniz. Gördüğünüzde de ayrılamazdınız, tüm şehrin bu korolara katılıp nasıl birer şehir korosuna dönüştüğüne şahitlik ederdiniz. Sokaklar cıvıl cıvıl, ışıl ışıl ve neşe içerisinde, mutluluk içerisinde olurdu.

Sonra Noel ağaçları süslenir, ışıklı ev, bahçe, cadde süslemeleri yapılırdı. Hediyeler alınır, tebrik kartları verilir ve Noel arifesinde Noel Baba'nın gelişi simgesel olarak canlandırılırdı. Hatta bu işi abartırlardı. Bugün Hristiyan çevrelerinde dillendirilen çocukların Noel Baba'ya, İsa'dan daha fazla önem vermesi endişesi sanırım Haarlem’den kaynaklanmaktaydı. New York yazarlarından Gabriel Calderon "Çocuklar, Noel Baba'yı İsa'dan daha önemli görüyor" görüşü Calderon’un Haarlem’de uzun bir süre kaldığını gösterir nitelikte.

Noel gecesi herkes akşam ailece yenen yemek için evlerine kapanır ve sonra sanki sözleşmişler gibi, hiç sanmadığınız, tahmin bile edemeyeceğiniz bir dakiklikle, nerdeyse aynı anda evlerinden sokaklara dökülmeye başlayıp kendilerini devam ettikleri kilisenin bahçesine atarlardı. Ben böyle bir uyum hiçbir yerde hala görebilmiş değilim. Her bir kilise bahçesine sıcak şarap satıcıları, sosis satıcıları, mum satıcıları hangi arada gelmişler, ne zaman tezgahlarını kurmuşlar ve birden nasıl önlerinde kuyruk oluşturmuşlar bırakın anlamayı her şey olup bitene kadar hani neredeyse görmezdiniz bile. Şaşırarak ve tabi söylenerek sıraya girer ve kendinizi sıcak şarabın tatlı tadına verirdiniz.

Sonra bir elinizde kırmızı şarap diğer elinizde yanan mumla, tüm kalabalığın söylediği duaları, şarkıları dinlemeye başlar ve Hz. İsa’nın gelmesini beklerdiniz. Ben sordum soruşturdum şimdiye kadar geldiğini gören yok ama gelmesine umut hep devam etmekte. Bu vesile ile buradan belirtmek isterim ki ben biraz şarabın da etkisiyle gelmesini çok istemiş hatta bu kadar hazırlık ve kişiye rağmen gelmemesine biraz bozulmuştum.

Noeli bu kadar ihtişamlı ve renkli olan Haarlem’in peki yeni yıl nasıl geçerdi? Hemen söyleyeyim tüm şehir yine sanki sözleşmişçesine hiç ama hiçbir şey yapmazlardı... Büyük şehirlerde büyük kutlamalar tabi ki yapılırdı ama Haarlem’de yapılan tek şey yılın bir tek o akşamı izin verilen havai fişek atışlarıydı. Hiç bitmeyecek diye düşünmeye başlayacağınız, saatler süren, ucuz yalnız kendini aydınlatan, İstanbul’daki 5 yıldızlı düğünlerdekileri görenlerin zavallı diye tanımlayabileceğim cılız ses ve ışık hareketleri.

Yılbaşını özel yapan başka bir aktivite ise Noel ile Yeni yıl arasındaki dönemde Haarlem halkının sahip olduğu tüm eski eşyaları atması ve sembolik olarak yeniliklere kendilerini hazırlamasıydı. Evlerde yine bu dönemde oldukça titiz bir şekilde temizlenirdi.

Haarlem’de geçirmiş olduğum 2 seneden sonra benim kafamda zaten belirgin olan Noel ile yeni yıl ayrımı adeta beynime kazındı. Oysaki aynı ayrım bugün ülkemiz için bu kadar belirgin değil. Aslında pekala belirgin ama belirsizleştirme çalışmaları her daim devam etmekte. Tabi bunun doğal ve doğal olmayan sebepleri de var.

Öncelikle Noel, Hristiyanlık ve batı kültürünün dünyada baskın olmasından dolayı dünya kültürünü oldukça etkilemiştir. Noel kutlamaları kış mevsimi kutlamaları arasında en ünlü kutlamalardandır. Noel gelenekleri film endüstrisi, popüler edebiyat, medya ve televizyon aracılığı sayesinde dünyada en yaygın olarak kullanılan motiflerin belki de başında gelmektedir. Buna ek olarak Hristiyanların çoğunlukta olduğu ülkelerde pratik olarak Noel tatili yılbaşı tatiliyle birleştirilir.

İşte tüm bunları fırsat bilen provokatörler ve buna inanan cahiller sayesinde kafa karışıklığı en azından bazı çevrelere yönelik olarak bir şekilde gündemde tutulmaktadır. Aslında keşke bizde böyle keyifli, eğlenceli, ritüelik kutlamalar yapabilsek ama açık olan şu ki, Türkiye'deki Müslümanlar, Hz. İsa'nın doğumunu kutlamazlar. Türkiye'de noel kutlanmaz, yılbaşı kutlanır. Bununla birlikte bir çok Türk vatandaşı 31 Aralık'taki Yılbaşı gecesini, Hristiyanların Noel kutlamalarına benzer şekilde hindi yiyerek, Yılbaşı ağacı süsleyerek, Noel Baba'lı kartlar göndererek vs. kutlarlar. Bu kutlamaların dini bir içeriği yoktur ve sadece eğlenmek amacıyla kutlanır.

Hristiyanlara 300 yıl kadar süren baskıların ardından Roma İmparatoru Büyük Konstantin, M.S. 313 yılında Hristiyanlığı kabul etti ve Roma'da Hristiyanlığa ve diğer dinlerle birlikte resmen izin verdi. Zamanla Hristiyanlık Roma İmparatorluğu'nda en yaygın din haline geldi. I. Constantinus'un bir çok pagan geleneklerini Hristiyanlığa adapte ettirmiş ve toplumsal barışı korumak adına karma bir din oluşturmuştur. Pazar gününün kutsal sayılması, İsis figürünün yerine Meryem Ana’nın yerleştirilmesi gibi örneklere güneş gününü İsa'nın doğum günü olarak kabul ettirmesi de eklenebilir. Bu dönemden itibaren 24 Aralık'ı 25 Aralık'a bağlayan gece İsa'nın doğum günü olarak ilan edilmiştir. Bugün I. Constantinus Noel için yapılanları görebiliyor olsaydı eminim yapıtı ile gurur duyardı.

Günümüzde Noel ağacının Pagan geleneklerinden gelen bir ritüel olduğu bilinmekte ise de yaprak dökmeyen ağaçların ve çelenklerin ölümsüz yaşamın simgesi olarak kullanılması yalnızca Pagan kültüründe değil tüm inançlar için aslında neredeyse ortak olarak kullanılmıştır (eski Mısırlıların, Çinlilerin ve Yahudilerin de ortak bir geleneği idi). Yakın sayılabilecek geçmişe baktığımızda Almanya´da kış ortasına rastlayan tatillerde evin girişine ya da içine bir yeni yıl ağacı konurmuş. Günümüzdeki Noel ağacının bu gelenekten kaynaklandığını düşünenlerde bulunmaktadır.

Ülkemizde büyük alışveriş merkezlerinde yılın bu zamanlarında Noel şarkıları çalmaya başlanır, herkesin görebileceği noktalarda büyük yılbaşı ağaçları kurulur, ailelerin bir araya geldiği ve büyük sofraların kurulduğu yılbaşı yemeklerinde hindiler yenir, Yılbaşı ağaçları kurulur ve süslenir, hediye alış verişleri yapılır. Tüm bunlar aslında kültürel bir özentiden ziyade sahip olduğumuz genlerden kaynaklanmaktadır.

Bugün İsa'nın doğuşu olarak kutlanan Noel, çok eski dönemlerde Türklerin yeniden doğuş bayramıydı. Konuyla ilgili olarak Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ'ın yaptığı açıklama önceki bilgilerle oldukça paralellik göstermektedir: “Türklerin tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı (Nardugan) bulunuyor. Buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz. Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor. İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar. Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor. Güneşi geri verdi diye Tanrı'ya dualar ediyorlar. Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar”. İşin bir başka paralellik gösteren tarafı ise aynı Haarlem halkı gibi eski Türklerin de bu bayram için, evlerini temizlemeleri. Yine bu bayramda, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlamalar yapılırmış. Akçam ağacının, yalnız Orta Asya'da yetişen bir ağaç olması ve Filistin'de bulunmuyor olması varsayımı ile bu kutlamaların Türklerden Hristiyanlara geçtiği kabul edilmektedir. Aslında ortada gerçekten bir doğum vardır ama bu doğum Hz. İsa'nın doğumu değil, güneşin yeniden doğumudur.

Noel sözcüğünü etimolojik olarak inceleyecek olursak tarihsel gelişimindeki ihtimalleri burada da açık şekilde görürüz. Hristiyan bakış açısından ele alındığında, kökeni Latince Natalis (doğum) kelimesidir. Noel anlamında kullanılan Christmas ve benzeri diğer kelimeler ise Yunanca Khristos (Mesih) ve Latince miss (yollanmış, gönderilmiş) kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur.

Paganik bakış açısıyla, Noel kelimesi, Galya dilinde (Keltçe) yeni anlamına gelen “noio” ile güneş manasına gelen “hel”in birleşmesiyle oluşmuştur ve “yeni güneş” anlamına gelmektedir. Ayrıca Roma İmparatorluğu döneminde halk, mutlu bir olayı karşılamak ve kutlamak için, duygularını “noel, noel” diye bağırarak dile getirirlermiş.

Noel sözcüğünün kökeni ile ilgili bir diğer iddia ise Fransızca “haber” veya “yeni” anlamındaki “nouvelle” kelimesinden geldiğidir.

Bakış açılarına göre anlamlar değişiyor olsa da genel de bu kelimenin bende ağırlıklı olarak canlandırdığı duygu her zaman için yenilik olmuştur. Bir dönemin artık bittiğini ve yeni dönemin ortaya çıktığını ruhani bir hava ile çağrıştırır. Başka bir ifade ile yine bana göre Tanrı'nın biz kullarına gönderdiği yeni bir şans gibidir Noel.

Eskiden vazgeçmek her zaman kolay değildir. Eski alışılagelmiş olandır, rahatlıktır, alışkanlıktır. Yeni her zaman için güzel ve hoş görünse de bazı zorlukları da beraberinde getirir. Yeni ayakkabının çekiciliği vurduğu ana kadar geçerlidir ve hazırlıksız yakalanırsanız her zaman arkadan vurulursunuz. Yeni doğan bir bebek büyük mutluluktur ama kimse bu sürecin ne anne ve baba için ne de bebek için kolay olduğunu söyleyemez. Haarlem halkı eski eşyalarını atıyorlar, evlerini temizliyorlar ve hem fiziksel olarak ve hem de ruhen yeniliğe hazırlık yapıyorlardı. Haarlem halkı ne yaptığını iyi biliyordu.

Yeni yıl hangi bakış açısından bakmış olursak olalım yeni bir doğuş, yeni bir şans, yeni bir başlangıçtır ve yalnız ve yalnız bizim içindir. Bize düşen bu bilinci içselleştirmemiz ve hazırlıklarımızı tam yapmanızdır.

Yeni bir güneşin sizin için de doğmasını ve verilen şansın sizin için en iyisi olacak şekilde kullanmanızı dilerim ... Yeni yılınız kutlu olsun

26 Aralık 2011 Pazartesi

Yeni güneş ile gelen yeni bir şans ...


 -  the updated one

2010 yılı Aralığın son günlerini yaşarken yeni yıl ile ilgili bir yazı yazmak istemiş ve 25 Aralık 2010 tarihinde Yeni güneş ile gelen yeni bir şans adlı yazımı yayımlamıştım. Söz konusu bu yazı  Bu bir veda yazısıdır. Elveda Ali Sami Yen. Elveda “ Cehenneme hoşgeldiniz” yazımdan sonra en çok okunan yazım olarak ruhumda ayrı bir yere ulaşmıştı.

Yazının yayımlamasının üstünden dile kolay koskoca bir yıl geçmiş... Geçen gün başka bir yazıyı moral motivasyonu vermek suretiyle yayına hazırlarken (sen arslansın, sen yaparsın, sen okutursun kendini, bak ne yazılar ne yorumlar aldılar, senin neyin eksik...)birden bu yazının hemen başındaki  Noel Baba dikkatimi çekti. Malum bugünlerde yer gök Noel Baba ve Yılbaşı Ağaçları ile dolu. Üşenmedim ve övünmek gibi olmasın ama büyük bir keyifle yazmış olduğum yazıyı okudum. En çok okunan 2.yazım olma gururunu yaşayan bu yazımın aynı zamanda da 4 adet yorumu bulunmakta. Bir yazı başka daha ne isteyebilir ki?

Sonra birden keyfiyeti kaçıran bir şey hissettim. Aslında keyfiyete son veren bu durum başka bir perspektiften aynı zamanda mutluluk verici bir durum olma özelliğini taşımaktaydı:  Geçen seneden bu yana hayatım neredeyse hiç değişmemişti. Yazının üzerine geçen 365 + 1 günde hayatım neredeyse durağan durumdaydı.  Üzülmeli miyim yoksa şükretmeli miyim bilemedim.

Korku ile sevgi gibi yakın bir karışık ruh durumunda kalakaldım. Korkuyu tercih eden zifiri karanlık tarafım üzülmek için başka bir sebebe mi ihtiyacın var, değişen gram bir şeyin yok, yuh olsun sana da geçen zaman da diye çemkirirken, pırıl pırıl parlayan aydınlık sevgi tarafım ise ne mutlu sana, çok şükür her şey yolunda ve tam da istediğin gibi fısıldıyordu. Tamam karanlık taraf çok zalim ve nankördü ama aydınlık tarafta bir o kadar Pollyanna’ydı.

Sonra ne mi oldu?

Hiçbir şey. Yapacak bir şeyim olmadığına göre boş verdim gitti bu durumu. Elimde olmayan şeyler için üzülmemeliyim. Ben buyum ve elimde olan ile mutlu olabilmeliyim. Kısacası içinde bulunduğum bu mix feeling, umurumda bile değil. Ama bu kendime göre avantaja çevirebilirdim.

Ben de öyle yaptım :)

Değişen bir şey olmadığına göre aynı yazıyı tekrar yayınlanmaya karar verdim. Okuyanlar için hatırlatma olacaktır. Belki bu vesile ile kendilerinin geçen bir yılını düşünme ve değerlendirme imkanını da bulurlar.

Bu arada bazı bölümleri çıkarma kararı da verdim. Orijinalini okumak isteyenler 2010 yılına geri dönüp okuyabilirler. Keşke fiziksel olarak da dönebilsek ne güzel olurdu değil mi? Daha uzatmadan başlıyorum. Keyifli okumalar ...

Daha düne kadar yaş 35 yolun yarısı yalnızca şarkılarda söylenen bir cümle iken bugün bakıyorum da o eşiği geçeli bile kaç sene olmuş. Eskiden yeni bir yılın başlaması bana heyecan ve mutluluk verirken şimdi neden bilmem hüzünlendirmeye başladı. Çok yakın geçmişimin yeni yıl coşkuları, bende uyandırdıkları, sembolik değerleri bugün artık yalnızca kuru bir tarih tadında. Gözlerimi kapadığımda hala kendimi lisede hissediyorum. Belki de o yılların güzel geçmiş olmasından. Artık çoğu kere yüz yüze görüşmek yerine facebook’da yazıştığımız liseden kalabalık bir grup Tarabya’da bir restoranda yılbaşını kutlamışız. Gözümü açıyorum ve kendimi Atlanta’da buluyorum. Kutladığım yılbaşı sanki daha dün kutlanmış gibi. Günün ortasında ailemle konuşmuş, onlarla telefonda yeni yıla girmiştim. 7-8 saat sonra bir kez daha kuzenle girmiştim. Almanya’nın Obersdorft kasabası geliyor aklıma. Sıcak kırmızı şarap içerek ve rezervasyon önceden yaptırmadığımızdan bizi kabul edecek yer arayarak geçirmiştik yılın son saatlerini: Sonunda bir Irish Pub’da ancak yer bulabilmiş ve itiş kakış içinde bira içerek girmiştik yeni yıla. Oğlumla geçirdiğimiz ilk yılbaşında ise bizim 3 kişilik dev ailemiz herhalde saat 10 gibi uyuyakalmıştı bile... Yeni yıla girmemize az zaman kaldı ve ben bugün geçmiş yılbaşılardan hangisi bana daha yakın geliyor onu bile söyleyecek durumda değilim zira hepsi sanki aynı yakınlıkta ya da uzaklıkta gibi.

2010’un artık son günleri. İyi geçti çok şükür. Sağlıklı geçti ya gerisi de zaten önemli değil. Birden aklıma Haarlem geldi. Hollanda’da yaşadığımız küçük, kasaba tadındaki şehirin adı. Ne keyif almıştık orada yaşamaktan. Eşim hiç dönmek istememişti İstanbul’a. Ben mi? Ben dönmek istemiştim ama nedenini hiç düşünmeden sanki yalnızca dönmek zorunda hissettiğimden. Çok eğlenmiş, çok gezmiştik. Huzurluyduk. Kendimize zaman ayırabiliyorduk. Kitap okuyabiliyor, sinemaya gidebiliyor, yolculuk yapabiliyorduk. Rüya gibi bir dönemdi ve dedim ya neden dönmek istedim hiçbir fikrim bugün dahi yok.

Hani ülkemizde Noel ile yeni yıl karıştırılır ya Haarlem’de hiç karıştırılmazdı. Günümüzün Noel kutlamaları Hristiyan ülkelerde oldukça renkli geçer. Haarlem’de bu kutlamalar rengarenkti. Noel hazırlıkları aylar öncesinden başlardı. Hristiyanların İsa'nın doğumunu bekledikleri döneme advent dönemi denir ve 24 penceresi olan advent takvimleri hazırlanır. Bu takvimlerde her pencerenin ardına resimler veya şekerlemeler gizlenir, her gün bir tanesi açılır. Bazı ülkelerde advent mumları bile yakılır. Haarlem’de kimse perdesini kapamaz tüm evinin içini doyasıya sergilerdi ve tüm bu hazırlıkları görebilirdiniz. Haarlem rengarenk, ışıl ışıl olurdu bu dönemde. Noelden önce okullarda İsa’nın doğumunun canlandırıldığı oyunlar sahnelenirdi mesela. Bu oyunlarda İsa'nın bir ahırda dünyaya gelişi ve doğudan gelen üç müneccimin İsa'ya hediyeler getirmesi canlandırılırdı. Kiliselerde ve sokaklarda çocuklardan ya da yetişkinlerden oluşturulmuş korolar Noel ilahileri söylerlerdi. Haarlem’de gecenin her saati, her bir köşe başında bu tür koroları görebilirdiniz. Gördüğünüzde de ayrılamazdınız, tüm şehrin bu korolara katılıp nasıl birer şehir korosuna dönüştüğüne şahitlik ederdiniz. Sokaklar cıvıl cıvıl, ışıl ışıl ve neşe içerisinde, mutluluk içerisinde olurdu.

Sonra Noel ağaçları süslenir, ışıklı ev, bahçe, cadde süslemeleri yapılırdı. Hediyeler alınır, tebrik kartları verilir ve Noel arifesinde Noel Baba'nın gelişi simgesel olarak canlandırılırdı. Hatta bu işi abartırlardı. Bugün Hristiyan çevrelerinde dillendirilen çocukların Noel Baba'ya, İsa'dan daha fazla önem vermesi endişesi sanırım Haarlem’den kaynaklanmaktaydı. New York yazarlarından Gabriel Calderon "Çocuklar, Noel Baba'yı İsa'dan daha önemli görüyor" görüşü Calderon’un Haarlem’de uzun bir süre kaldığını gösterir nitelikte.

Noel gecesi herkes akşam ailece yenen yemek için evlerine kapanır ve sonra sanki sözleşmişler gibi, hiç sanmadığınız, tahmin bile edemeyeceğiniz bir dakiklikle, neredeyse aynı anda evlerinden sokaklara dökülmeye başlayıp kendilerini devam ettikleri kilisenin bahçesine atarlardı. Ben böyle bir uyum hiçbir yerde hala görebilmiş değilim. Her bir kilise bahçesine sıcak şarap satıcıları, sosis satıcıları, mum satıcıları hangi arada gelmişler, ne zaman tezgahlarını kurmuşlar ve birden nasıl önlerinde kuyruk oluşturmuşlar bırakın anlamayı her şey olup bitene kadar hani nerdeyse görmezdiniz bile. Şaşırarak ve tabi söylenerek sıraya girer ve kendinizi sıcak şarabın tatlı tadına verirdiniz.

Sonra bir elinizde kırmızı şarap diğer elinizde yanan mumla, tüm kalabalığın söylediği duaları, şarkıları dinlemeye başlar ve Hz. İsa’nın gelmesini beklerdiniz. Ben sordum soruşturdum şimdiye kadar geldiğini gören yok ama gelmesine umut hep devam etmekte. Bu vesile ile buradan belirtmek isterim ki ben biraz şarabın da etkisiyle gelmesini çok istemiş hatta bu kadar hazırlık ve kişiye rağmen gelmemesine biraz bozulmuştum.

Noeli bu kadar ihtişamlı ve renkli olan Haarlem’in peki yeni yıl nasıl geçerdi? Hemen söyleyeyim tüm şehir yine sanki sözleşmişçesine hiç ama hiçbir şey yapmazlardı... Büyük şehirlerde büyük kutlamalar tabi ki yapılırdı ama Haarlem’de yapılan tek şey yılın bir tek o akşamı izin verilen havai fişek atışlarıydı. Hiç bitmeyecek diye düşünmeye başlayacağınız, saatler süren, ucuz yalnız kendini aydınlatan, İstanbul’daki 5 yıldızlı düğünlerdekileri görenlerin zavallı diye tanımlayabileceğim cılız ses ve ışık hareketleri.

Yılbaşını özel yapan başka bir aktivite ise Noel ile Yeni yıl arasındaki dönemde Haarlem halkının sahip olduğu tüm eski eşyaları atması ve sembolik olarak yeniliklere kendilerini hazırlamasıydı. Evlerde yine bu dönemde oldukça titiz bir şekilde temizlenirdi.

Haarlem’de geçirmiş olduğum 2 seneden sonra benim kafamda zaten belirgin olan Noel ile yeni yıl ayrımı adeta beynime kazındı. Oysaki aynı ayrım bugün ülkemiz için bu kadar belirgin değil. Aslında pekala belirgin ama belirsizleştirme çalışmaları her daim devam etmekte. Tabi bunun doğal ve doğal olmayan sebepleri de var.

Öncelikle Noel, Hristiyanlık ve batı kültürünün dünyada baskın olmasından dolayı dünya kültürünü oldukça etkilemiştir. Noel kutlamaları kış mevsimi kutlamaları arasında en ünlü kutlamalardandır. Noel gelenekleri film endüstrisi, popüler edebiyat, medya ve televizyon aracılığı sayesinde dünyada en yaygın olarak kullanılan motiflerin belki de başında gelmektedir. Buna ek olarak Hristiyanların çoğunlukta olduğu ülkelerde pratik olarak Noel tatili yılbaşı tatiliyle birleştirilir.

İşte tüm bunları fırsat bilen provokatörler ve buna inanan cahiller sayesinde kafa karışıklığı en azından bazı çevrelere yönelik olarak bir şekilde gündemde tutulmaktadır. Aslında keşke bizde böyle keyifli, eğlenceli, ritüelik kutlamalar yapabilsek ama açık olan şu ki, Türkiye'deki Müslümanlar, Hz. İsa'nın doğumunu kutlamazlar. Türkiye'de noel kutlanmaz, yılbaşı kutlanır. Bununla birlikte bir çok Türk vatandaşı 31 Aralık'taki Yılbaşı gecesini, Hristiyanların Noel kutlamalarına benzer şekilde hindi yiyerek, Yılbaşı ağacı süsleyerek, Noel Baba'lı kartlar göndererek vs. kutlarlar. Bu kutlamaların dini bir içeriği yoktur ve sadece eğlenmek amacıyla kutlanır.

Hristiyanlara 300 yıl kadar süren baskıların ardından Roma İmparatoru Büyük Konstantin, M.S. 313 yılında Hristiyanlığı kabul etti ve Roma'da Hristiyanlığa ve diğer dinlerle birlikte resmen izin verdi. Zamanla Hristiyanlık Roma İmparatorluğu'nda en yaygın din haline geldi. I. Constantinus'un bir çok pagan geleneklerini Hristiyanlığa adapte ettirmiş ve toplumsal barışı korumak adına karma bir din oluşturmuştur. Pazar gününün kutsal sayılması, İsis figürünün yerine Meryem Ana’nın yerleştirilmesi gibi örneklere güneş gününü İsa'nın doğum günü olarak kabul ettirmesi de eklenebilir. Bu dönemden itibaren 24 Aralık'ı 25 Aralık'a bağlayan gece İsa'nın doğum günü olarak ilan edilmiştir. Bugün I. Constantinus Noel için yapılanları görebiliyor olsaydı eminim yapıtı ile gurur duyardı.

Günümüzde Noel ağacının Pagan geleneklerinden gelen bir ritüel olduğu bilinmekte ise de yaprak dökmeyen ağaçların ve çelenklerin ölümsüz yaşamın simgesi olarak kullanılması yalnızca Pagan kültüründe değil tüm inançlar için aslında neredeyse ortak olarak kullanılmıştır (eski Mısırlıların, Çinlilerin ve Yahudilerin de ortak bir geleneği idi). Yakın sayılabilecek geçmişe baktığımızda Almanya´da kış ortasına rastlayan tatillerde evin girişine ya da içine bir yeni yıl ağacı konurmuş. Günümüzdeki Noel ağacının bu gelenekten kaynaklandığını düşünenlerde bulunmaktadır.

Ülkemizde büyük alışveriş merkezlerinde yılın bu zamanlarında Noel şarkıları çalmaya başlanır, herkesin görebileceği noktalarda büyük yılbaşı ağaçları kurulur, ailelerin bir araya geldiği ve büyük sofraların kurulduğu yılbaşı yemeklerinde hindiler yenir, Yılbaşı ağaçları kurulur ve süslenir, hediye alış verişleri yapılır. Tüm bunlar aslında kültürel bir özentiden ziyade sahip olduğumuz genlerden kaynaklanmaktadır.

Bugün İsa'nın doğuşu olarak kutlanan Noel, çok eski dönemlerde Türklerin yeniden doğuş bayramıydı. Konuyla ilgili olarak Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ'ın yaptığı açıklama önceki bilgilerle oldukça paralellik göstermektedir: “Türklerin tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor. Buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz. Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor. İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar. Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor. Güneşi geri verdi diye Tanrı'ya dualar ediyorlar. Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar”. İşin bir başka paralellik gösteren tarafı ise aynı Haarlem halkı gibi eski Türklerin de bu bayram için, evlerini temizlemeleri. Yine bu bayramda, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlamalar yapılırmış. Akçam ağacının, yalnız Orta Asya'da yetişen bir ağaç olması ve Filistin'de bulunmuyor olması varsayımı ile bu kutlamaların Türklerden Hristiyanlara geçtiği kabul edilmektedir. Aslında ortada gerçekten bir doğum vardır ama bu doğum Hz. İsa'nın doğumu değil, güneşin yeniden doğumudur.

Noel sözcüğünü etimolojik olarak inceleyecek olursak tarihsel gelişimindeki ihtimalleri burada da açık şekilde görürüz. Hristiyan bakış açısından ele alındığında, kökeni Latince Natalis (doğum) kelimesidir. Noel anlamında kullanılan Christmas ve benzeri diğer kelimeler ise Yunanca Khristos (Mesih) ve Latince miss (yollanmış, gönderilmiş) kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur.

Paganik bakış açısıyla, Noel kelimesi, Galya dilinde (Keltçe) yeni anlamına gelen “noio” ile güneş manasına gelen “hel”in birleşmesiyle oluşmuştur ve “yeni güneş” anlamına gelmektedir. Ayrıca Roma İmparatorluğu döneminde halk, mutlu bir olayı karşılamak ve kutlamak için, duygularını “noel, noel” diye bağırarak dile getirirlermiş.

Noel sözcüğünün kökeni ile ilgili bir diğer iddia ise Fransızca “haber” veya “yeni” anlamındaki “nouvelle” kelimesinden geldiğidir.

Bakış açılarına göre anlamlar değişiyor olsa da genel de bu kelimenin bende ağırlıklı olarak canlandırdığı duygu her zaman için yenilik olmuştur. Bir dönemin artık bittiğini ve yeni dönemin ortaya çıktığını ruhani bir hava ile çağrıştırır. Başka bir ifade ile yine bana göre Tanrı'nın biz kullarına gönderdiği yeni bir şans gibidir Noel.

Eskiden vazgeçmek her zaman kolay değildir. Eski alışılagelmiş olandır, rahatlıktır, alışkanlıktır. Yeni her zaman için güzel ve hoş görünse de bazı zorlukları da beraberinde getirir. Yeni ayakkabının çekiciliği vurduğu ana kadar geçerlidir ve hazırlıksız yakalanırsanız her zaman arkadan vurulursunuz. Yeni doğan bir bebek büyük mutluluktur ama kimse bu sürecin ne anne ve baba için ne de bebek için kolay olduğunu söyleyemez. Haarlem halkı eski eşyalarını atıyorlar, evlerini temizliyorlar ve hem fiziksel olarak ve hem de ruhen yeniliğe hazırlık yapıyorlardı. Haarlem halkı ne yaptığını iyi biliyordu.

Yeni yıl hangi bakış açısından bakmış olursak olalım yeni bir doğuş, yeni bir şans, yeni bir başlangıçtır ve yalnız ve yalnız bizim içindir. Bize düşen bu bilinci içselleştirmemiz ve hazırlıklarımızı tam yapmanızdır.

Yeni bir güneşin sizin için de doğmasını ve verilen şansın sizin için en iyisi olacak şekilde kullanmanızı dilerim ... Yeni yılınız kutlu olsun

25 Kasım 2011 Cuma

Muhteşem bir öğle vakti!

Beni tanıyanlar bilirler, yemek yemesini çok severim. Güzel donatılmış sofralarda dostlarla veya aileden kişilerle yemek yemenin biz insanlara verilmiş en güzel hediyelerden bir tanesi olduğuna inanırım.

Yıllarca akşam yemeklerine çok önem verdim ve çok özendim. Kahvaltılar da yine atlamadığım, keyif alarak zaman geçirdiğim öğünlerden bir tanesi olmuştur. Öğle yemelerim ise hiçbir zaman gereken önemi hissetmediler. Genelde hep yemiş olmak için yedim. Atladığım çok az olmuştur ama çok özene bözene ortam yarattığım bir öğün de hiç olmamıştır.
Hayat kendi içinde bir denge her zaman bir şekilde yaratıyor. Yıllardır, hadi en azından çok az önem verdiğim diyelim, öğle yemekleri bugün benim üzerine titrediğim öğünlerin hem de en başında gelmekte. Öğle saatleri ve özellikle öğle yemekleri benim için son 3 senedir çok ama çok önemli.
Daha saat 11’den itibaren nereye gideceğimi ve ne tüketeceğimi düşünmeye başlıyorum. Çoğu kere o saatlerde acıkmış bile olmuyorum ama yine de  öncesinde oturup ne yapacağımı düşünüyor, bu keyifli 1,5 saati adeta dakika dakika planlıyorum. Evet doğru okudunuz J Firma çalışanları olarak çok şanlıyız; tam 1,5 saatlik bir öğle arasına sahibiz. Bu konuda ki duyarlılığı için patronumuza en azından içimden şükranlarımı sunmak isterim.
Öğle yemekleri benim için çok önemlidir çünkü tuvalette geçirdiğim saatleri saymazsak (ki evde kaç kere apar topar çıkmak zorunda kalmışımdır)ancak bu 1,5 saatlik sürede yalnızca kendimle başbaşa kalabiliyorum. Bu uğurda şirkette anti-sosyal görünmeyi bile göze alabiliyorum.
Evdeki akşam yemekleri bizde büyük bir kargaşa içersinde geçer. Bir kere yemelerim ve içmelerim hatırı sayılır miktarlarda ve uzunluklarda kesilir. Mesela oğlum “tamam saklandım, odamdayım, beni bullllll” diye bağırır. Tabii ben hemen odasının yolunu tutarım. Bir kaç kere o, bir kaç kere ben saklandıktan sonra yeniden masadaki çıkışa en yakın yerime geri dönerim.
Eşim de sevecenlikle başladığı ve hep kendi yaşadıklarını anlatan konuşmalarında kendisini dikkatle dinlememi ister. Onun hayatında benim hayatımın tersi olarak hep birşeyler olur. Bu birbirinden önemli konuları da tüm detayları ile anlatır. Çok şükür yorum beklemez, yalnızca konuşur. Ben de gözlerim ona bakarak, yemek yemeğe ve kendimle kalmaya devam ederim. Bazen sen nasılsın diye sorar ama önemli değildir. Ben daha cevap vermeden o başka yine kendisiyle alakalı bir konuya başlamıştır bile. Bu arada oğlum eşimi dinler gibi yaparak dinlemekte olduğum müziği beğenmez ve kendisinin artık ezberlediğimiz, tüm sözlerini içselleştirdiğimiz (hani bestecisi ya da söz yazarı olsak bu kadar biliyor olabileceğimiz)şarkılarını dinlemek istediğini söyler. Hadi gücününüz yetiyorsa kendinizi iyi hissettiğiniz, stresinizi yok eden, günün yorgunluğunu üzerinizden alan, sevdiğiniz parçaları dinlemeye devam edin de göreyim sizi. İllaki masadan yeniden kalkılır ve istediği gerçekleştirilir. Hep beraber o muhteşem şarkılar dinlenir, hatta zaman zaman coşkunuzu kontrol edemeyip kalkıp dans etmeye bile başlarsınız. Eşim bu dansların sebebini şaraplara bağlasa da ben biliyorum nedeni yalnızca ve yalnıza bu muazzam derinlikli şarkıların ben de yarattığı içsel çoşkudur.
5-6 ortalama kalkış oranıyla yemeğimi tamamlamaya çalışırken “hala mı devam ediyorsun, nasıl bu kadar yemeği uzatabiliyorsun, mahsus mu yapıyorsun” sevgi ve huzur cümlecikleriyle yemeğimin bir kez daha bitmeden sonu geldiğini anlamış olurum her defasında. Anlayamadığım ise o sevgi cümleciğin içinde geçen “mahsus” kelimesi olmaktadır hep. Cevap vermek veya soru sormak, tecrübe ile sabit,durumu iyice zora sokacaktır. Şarabın etkisini sıfırlama riski ise cabası. Susup hızla masayı toplamaya başlıyorum ki oğlumu uyutmaya başlayabileyim. Çoğu kere de zaten oğlumla uyuyakalmayı gerginliğin tekrar yaşanmaması için tercih ediyorum.
Kahvaltı için ise zaten zamanım yok. Oğlumu yuvaya bırakma saatim ile iş başı yapma saatim aynı. Nasıl hala kovulmadığımı merak ediyorsanız gün içerisindeki beni bile şaşırtan muazzam performansım. İşimi seviyorum ve gereken önemi her bir dakikasında gösteriyorum, bu nedenle de giriş çıkış saatlerim çoğu kere önemli olmuyor.
Gün ortasında ihtiyacım olan şey, günlük olayları konuşup, yönetici çekiştirip, dedikodu yapmak çoğu kere olmuyor. Tek istediğim bir kadeh şarap eşliğinde, sakin bir ortamda, hafif bir müzik dinleyerek , kitabımı okuyup, lezzetli yemekler yiyebilmek. Çoğu kere şirketten birileri olup da yanıma gelirler diye özellikle uzak yerleri tercih ediyorum. Sessizce köşeme kuruluyor, kitabımı açıyor, keyif yapmaya, kendime zaman ayırmaya başlıyorum. Ne büyük bir saadettir, ne büyük bir mutluluk, ne büyük bir stres atmadır sizlere anlatamam. Genelde tercih ettiğim mekanlar ve yemekler aynı olduğundan gittiğim yerlerde kendimi adeta evimde hissederim. Masaj etkisi yaratan bir öğle yemeğinden sonra yeniden paşa paşa firmamın yolunu tutarım.
Eşim dostum bilirler öğle yemeklerim hayattaki hava kabarcıklarımdır. Dalma ile ilgilenenler bilirler, azot sarhoşu olduğun zaman yön duygun yok olur ve yüzeye çıktığını sanarak derinlere doğru gitmeye başlarsın. Zaten bu duruma derinlik şarhoşluğu da denir. Tek kurtuluşun hava kabarcıklarının gittiği yöne gitmen olmalı ki çoğu kere sana sanki hava kabarcıkları derinlere gidiyormuş gibi gelir o durumdayken. Zaten bir kaç metre yükseldin mi sarhoşluk pat diye yok olur, şaka gibi bir şey. İşte bu nedenle zor ve ters bile olsa kurtarıcıdır hava kabarcıkları. İşte öğle yemeklerim benim kurtarıcılarımdırlar. Severim, önemserim ve değer veririm. Geçiştirmek işime de gelmez zaten yapmama da.
Geçen gün öğle saalerinde öğle yemeğine gidemedim. Oğlumun doğum günüydü ve ana okulunda kutlaması vardı. Allahım öncesindeki hazırlığı size anlatamam. Yalnızca pasta seçimi bile evlendiğimiz zamandaki pasta seçiminden çok daha zor ve çok daha karışıktı. Önce pastanın alınacağı yerin seçimi, sonrasında seçilen yerden alınan, denenen, tadılan pastalar ve nihayet seçim. Seçim sonrasındaki pastanenin sahibesi olan bayanın gözlerinin içindeki “çok şükür sizden nihayet kurtuluyorum ifadesi” beni bile duygulandırdı açıkçası. Gören de oğlumuz evleniyor sanır. Pastadaki içerik seçimi, üstünün süslemesi, getirilmesi, kesilmesi  meğer füzyon bile bu kadar zor değilmiş. Bizim zavallı doğumgünlerimizi düşünüyorum da nice senelerimizi mahalle pastanelerinden alınan bol kekli az çikolatalı pastalarla heba etmişiz.
Doğumgünü Cuma günü idi. Ne olur ne olmaz diye Perşembe okula gönderilmedi. Çarşamba sabahı eşim “Perşembe göndermeyim, ne olur ne olmaz” dedi. Sabahın daha ilk saatlerinde, kahve bile daha içmemişken, kalkıp da “ne alaka canım, gitsin, evde sıkılır çocuk” demek gafletinde bulunmadım çok şükür ama pek tabii ki de boş bulunup ağzımdasn kaçırıverebilirdim. İşiğin komiği ve anlaşılmazı, Çarşamba günü okulda bunu haber verdiğimde oradakilerin tamamının bu söylediklerimi çok mantıklı bulmalarıydı. “Yahu deli misiniz, bari siz böyle düşünmeyin” demek istedim ama tüm bunları söylesem de anlamayacaklarını bildiğimden güldüm ve arabama doğru yöneldim.
Öğle vaktine 1 saat kala okulda yerimi aldım. İçeri girdiğimde girişteki boş koltuklarda tüm azameti ve artisliği ile oturan eşimi gördüm. Görmemezliğe gelmek için çok geçti ama yine de kafamı çevirip dışarıya yönelmeyi tercih etmiştim ki o romantik ve içimi kıpır kıpır eden sesini duydum. Arabaya doğru bağıra bağıra koşmayı düşündümse de, sonrasında bunu açıklamayacağımı fark edip “selam hayatım nasılsın”  diye ona yöneldim. Neden bilmem biz yalnızca kavgalıyken birbirimize isimlerimizle hitap ederiz. Onun dışında, hayatım, canım, gibi süslü kelimeleri hep tercih etmişizdir. İsimlerimizi beğenmediğimizden ve adeta bir küfür gibi kullanmak istediğimizden mi yoksa bir şekilde “sana bak hala kızgınım” iç sesimizi, dış ses haline dönüştürmek isteğimizden midir bilemem ama hep bu şekilde davranmayı daha doğurusu seslenmeyi tercih etmişizdir.
Sonrasında yaşananları anlatmak oldukça kolay aslında. Gözünüzün önüne bir mafya düğünü getirin. Girişte gelin ve damadın ailesi gelenleri karşılıyor. Gelenlerde yanlarında getirdiği içi para dolu zarfları aile büyüklerine veriyor. İçi para dolu beyaz zarf objesini , içi oyuncak dolu poşet objesiyle değiştirin. İşte bizim durumumuz kısaca buydu. Okulun kapısında gelen velileri karşılıyor, gelen hediyeleri arabaya yerleştiriyor, bir kaç kibarlık kelimesi edip, diğer veliye yöneliyorduk. Sonra topluca çocukların sınıfına yöneldik. Pastamızı ve yanındaki tuzluları hazırladık. Şapkalar takıldı,balonlara tekmeler atıldı, süslemelere sevgiyle ve mutlulukla bakıldı. Bir süre sonra bilgisayara takılı hoparlörden Happy Birthday melodisi yükseldi. Hayır tabii ki Marilyn Monroe’nun buğulu sesinden değil, sevgili Mickey Mouse  ve saz arkadaşlarından. Pasta kesildi, tuzlular yenildi. Pasta hakkında görüşler söylendi.
Ne kadar hafif, süper bir pasta ...
İçindekiler bir harika, ne güzel seçmişsiniz ...
Hayatım nereden yaptırdın?
Üstündekilere bayıldım, nerden bu ayol?
Evet biz yapmadık ama biz seçmiştik. Tüm gururu ve kutlamaları üzerimize aldık. Bir yandan tebrikleri kabul ederken bir yandan da pastacının yerini anlatıyorduk. Burada kullanmış olduğum 1.çoğul şahıs eşime olan sevgimden ve takım ruhuna olan saygımdandır yoksa ben para ile tutulmuş bir fotoğrafçı gibiydim. Sürekli fotoğraflar çekip durdum. Arada pastayı da yedim ve çok beğendiğimi de söyleyemem. Daha önceki denediklerim çok daha güzeldi.
Partiyi bozan tek olay öncesinde yaşanan bir ısırma olayı idi. Çocuğun teki bir başka çocuğu üstüne çıktığı için ısırark cezalandırmış ve ısırılan çocuğun annesi buna oldukça içerlemişti. Etrafına toplanan diğer annelere sıkıntısını anlatıyordu. Etrafına toplanan öğretmenler ise ısıran çocuğun adını vermiyorlardı. Neyse ki çocuklardan biri ısıranı ispiyonladı da partinin ve günün kötü çocuğu ile de tanışmış olduk. Haylaz olduğu gözlerinden okunan yaramaz mı yaramaz bir adamdı. Sevmedim dersem yalan olur. Ne yalan söyliyeyim ısırma huyunun olmadığını bilmeme rağmen oğlumun bu en mutlu gününde kötü adama dönüşmediğine çok sevindim. Isırılan çocuğun annesinin ise gözlerine bakmaya korktum. Onun bu acılı haline rağmen, gülüyor, pasta yiyor, fotoğraf çekiyor olmamıza her an bir laf edecek diye  bekleyip durdum. Neyse ki kibar bir kadındı da pek ses etmedi eğlenmemize.
Eskiden doğum günlerinde doğumgünü sahibi toplardı hediyeleri. Günün kralı ya da prensesi olurdu. Herkes onunla ilgilenir, hediyeler verilir, omuzlara alınırdı. Biz böyle gördük, böyle bir psikoloji ile büyüdük. Meğer zaman içersinde işler değişmiş. Zayıf psikolojimin nedeni de bu şekilde anlaşılmış oluyor. Psikolojik sebeplerden tüm çocuklara hediye almamız gerekiyormuş. Ne anladım ben bu işten ...  Kardeşim keşke bir centilmenlik anlaşması yapmış olsaydık da kimse kimseye bir şey almasaydı, pastamızı talan edip dağılsaydık. Sen misin bana hediye alan, al bakalım sana hediye tadında bir gün oldu.
Öğle yemekleri benim için çok önemlidir. Kendimle kalabildiğim büyülü anlardır. Bu öğle vaktinde oğlumla beraberdim ve yeni bir yaşa girmesine tanıklık ettim. Bir yaş daha büyüdü.
Kendisini yalnızca 3 senedir tanıyoruz. 3 sene önce hayatımıza katıldı ve çok da iyi yaptı. İyi ki bizi seçti. Ondan öncesi meğer yalnızca geçen boş yıllarmış. Hayat bizim için onunla başladı. O bizim yalnızca kanımız, canımız ve bir parçamız değil. O bizim yaşam sevincimiz. Neşemiz, kahkahamız. Gözlerimizdeki ışık, aydınlığımız. O bizim nefesimiz. Gün ışığımız. Mutluluğumuz. Huzurumuz. Sağlığımız. O Tanrıdan gelen bir armağan bizlere. O bizim hayatımız. Herşeyimiz. Onu çok seviyoruz.
Oğlum! Canım oğlum! Benim yakışıklı, iyi kalpli, birtanecik oğlum!
Nice mutlu güzel yıllara...
Dilerim şansın da bahtın da hep açık olur!
Doğum günün kutlu olsun!