Bu Blogda Ara

Alain de Botton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alain de Botton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2010 Cuma

Alain de Botton & Proust ikilisi ile Yaşama Sanatı – Bilgeliğe giden yol

 Alain de Botton’un Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir? adlı kitabını okumaya devam ediyorum ve itiraf etmem gerekir ki büyük keyif alıyorum. Sizlerle kitapta yine ilgimi çeken başka bir noktayı paylaşmak istiyorum. Proust’a göre bir sorunla karşılaşıncaya, bir olay umduğumuzdan farklı gelişinceye kadar, hiçbir şeyi doğru düzgün öğrenmiş sayılmıyoruz.

“ ...Yalnızca hastalık bile, hasta olmadığımız zaman asla farkına varamayacağımız süreçlerin farkına varmamızı, bu süreçlerin ne olduklarını öğrenmemizi sağlar. Her gece doğruca yatağına koşan, uyanıp tekrar ayağa kalkana kadar yaşamdan kopan bir adam, bırakın uyku üzerine büyük keşifler yapmayı, uyku ile ilgili küçücük bir gözlemde bulunmayı bile aklından geçirmeyecektir. Aslında o, uyuduğunun da farkında değildir. Ama birazcık uykusuzluk, uykunun değerini anlamamız açısından yararlı olacak, karanlığımıza ışık tutacaktır. Çok güçlü bir bellek, belleğin işleyişini incelemek için en iyi araç değildir...”

Proust’un düşüncesine göre, merakımızın tam olarak uyanması için bir rahatsızlık duyuyor olmamız gerekiyor. Zihinsel etkinlikleri de ikiye ayırmakta: Acı vermeyen düşünceler ki herhangi bir rahatsızlıktan doğmazlar; burada gerçek bir merak değil, insanların nasıl uyuduğunu ya da niçin unuttuğunu öğrenmek için duyulan bir istek söz konusudur ve Acı veren düşünceler. Bu düşüncelerde ise uyuyamayan ya da bir adı hatırlamakta zorlanan kişinin rahatsızlığı sonucunda ortaya çıkarlar ve yine Proust’a göre bu düşüncelerin çok daha ayrıcalıklı bir yeri vardır. Hayatın kendisi sayesinde acı çekilerek varılan bilgeliğin bir öğretmen sayesinde acı çekilmeden varılan bilgelikten üstün olduğuna da inanmaktadır.

“... Mutluluk beden için iyidir ama zihnin gücünü arttıran şey kederdir...” Yani aslında ifade etmeye çalıştığı şey özetle kederlerin, mutlu olmadığımız zamanlarda yapmaktan kaçındığımız zihinsel çalışmaları yaptırdıklarıdır bizlere.

 “...Gereksinim duyduğumuz ve bize acı çektiren kadın, ilgi duyduğumuz bir dahinin yapabileceğinden çok daha derin ve hayati duygularımızı su yüzüne çıkartabilir...”

Aslında herşey normal giderken bazı şeyleri görmezden gelmemiz bana çok da ters gelmiyor. Araba düzgün çalışıyorsa, işleyişini öğrenmemize ne gerek var ki günlük koşuşturmacaya ek olarak. Sadakat varsa ihanet dinamiklerini öğrenmenin faydası ne olacaktır ki? Ancak madalyonun öbür yüzü de hayatın içinde var tabi ki. Kederle ya da kabullenilmesi zor bir durumla karşılaştığımızda başımızı yorganın altına gömüp bir güzel ağlarız. Keder konusunda son derece deneyimli olan Proust bunu en iyi bilenlerdendi:

Yaşama sanatı, bize acı çektiren insanlardan yararlanmaktır.”       

Bu yaşama sanatı neleri içine alıyordu? Bir Proust taraftarı için en önemli iş, gerçekliğin daha iyi kavranmasıdır. Sevgilimizin bizi niye terkettiğini, bir davet listesinde niçin yer almadığımızı, geceleri neden uyuyamadığımızı, ilkbaharlarda polenlerle dolu kırlarda neden yürüyüş yapamadığımızı anlayamayız bir türlü. Bu rahatsızlıkların nedenlerini bulmak, acı çekmemizi tümüyle önlemez ama iyileşmemiz için temel oluşturabilir. Böyle bir anlayış, bu sorunlarla boğuşan tek kişinin yalnızca biz olmadığımız gerçeğini de gösterir bizlere.

“Kederler, düşüncelere dönüştükleri anda bize acı çektirme güçlerini yitirirler.”

Ancak, genellikle çekilen acılar düşüncelere dönüşmez, varolan gerçek dünyayı anlamak yerine bizi daha kötü bir yöne iterler. Bu yeni yön bize yeni birşey öğretmez bilakis hayati düşüncelerden iyice uzaklaşırız. Proust’un romanı acı çekme konusunda başarısız insanlarla doludur. Aşkta ihanete uğradıkları, partilere davet edilmedikleri için kan ağlayan, toplum tarafından aşağılanan ya da entelektüel yetersizlikleri yüzünden acı çeken ama bu acılardan hiçbir şey öğrenmeyen bu kişiler, böylesi durumlara kibir, zalimlik, umursamazlık, kin ve öfke ile tepki verirler. Aslında bu savunma mekanizmaları kendilerini yıkıma daha da yaklaştırmaktadır.

Bilgeliği keşfetme ve huzurlu bir hayat sürme anahtarı aslında bizlere şifrelenip öksürükler, alerjiler, topluluk içinde yapılan gaflar, aldatılmalar... vb biçiminde sunulmakta. Suçu yemeklere, insanlara, zamana, hava durumuna atmak bize ancak zaman kaybettirecektir.

10 Kasım 2010 tarihli Ben kendi kaderimin efendisi ve kendi ruhumun kaptanıyım yazımda belirtmiş olduğum bazı noktaları da tekrarlamak isterim.      

“ ... Ben içsel yolculuklarım için dibe vurmayı beklemiyorum. Zorunda kalarak bir savunma psikozu ile değil ama bilinçli bir seçim bir tercih olarak bu yolculukları gerçekleştirmeğe çalışıyorum. Ulaşılacak yer, ya da hedef de önemli değil benim için, yolculuğun zaten kendisi yeterince heyecan verici. Amaç ise aslında belli. Mümkün olduğu kadar egolardan kurtulabilmek ve böylelikle de korkularımızdan. Derinliklerde sakladığımız ve sevgiyi engel olan korkularımızdan. Bir nevi yapılan yolculuk korkularımızın sevgiye dönüştüğü bir sistem. Anahtar kelime ise bu dönüşümde affetmek. Kendimizi ve geçmişimizi affetmek. Derinlere itmiş olduğumuz, sanki hiç yokmuşlar gibi yaşamaya devam ettiğimiz ve içinde öfke ve kin barındıran tüm olayları, tüm yaşanmışlıkları sevgiye dönüştürebilmek için affetmek.

Her defasında “Neden ben” yerine “Ne öğrenebilirimi” sorabilmek kendimize. Sübjektiflikten bir parça yukarı yükselmek ve resmin bütününü görebilmek, bize öğrettiklerini yakalayabilmek ve her defasında itilmiş, unutulmaya çalışmış bir korku ile yüzleşebilmek.

Suçlama, beğenilme isteği, aldatılma, aldatma, parasızlık, aşağılanma, yalnız kalma... Korkuların nedenini bulma yerine bunları yok sayma ve suçu hep başkalarında arama, bu korkuları hep üzerimize çekmekte. Evren bu korkuların çok daha ağırlarını yaşatmakta bizlere her defasında. Ne ekersen onu biçersindir bu gerçek. Ya da başka bir ifade ile hayatı nasıl yaşarsan, hayat da sana onu verir gerçeğidir

Alain de Botton & Proust ikilisi yapmaya başladığım içsel yolculuğumda bana destek veren kuvvetli birer rüzgar oldular. Dilerim sonu olmayan bu eğlenceli ve keyifli yolculukta daha niceleri ile tanışabilir ve sizlerle paylaşabilirim. 

24 Kasım 2010 Çarşamba

Kiminle tanışıp sohbet etmek isterdiniz?

Valentin Louis Georges Eugène Marcel Proust . Fransız romancı, deneme yazarı ve eleştirmen. En tanınmış eseri 1913-1927 yılları arasında yayınlanmış, 20. yüzyılın en büyük eserlerinden biri olarak kabul edilen 7 ciltlik À la recherche du temps perdu (Kayıp Zamanın İzinde). Eserinde aristokrasinin çöküşü ve orta sınıfın yükselişi dönemine denk gelen Üçüncü Cumhuriyetçiler yönetimi altında gerçekleşen büyük toplumsal değişimleri konu alır.

Kurgunun merkezinde, 4000 sayfa boyunca adı ancak bir ya da iki kere geçen Marcel adlı başkahraman yer alıyor. Bir yazar olmak istiyor, ancak hayatının "belleğini" bulmakta güçlük çektiğinden bir türlü oturup yazamıyor. Yazarlık serüveni yedi cilt boyunca sürüyor. Bir noktada yazma işinden büsbütün vazgeçmeye karar veriyor. Eserin sonlarına doğru "belleğini" kazara buluyor ve yazmaya başlayabiliyor. Ancak bu da düşündüğü kadar hoş bir şey olmuyor. "Gerçek cennetler, unuttuklarımızdır" diyor.

Babası Achille Adrien Proust, Avrupa ve Asya'da koleranın nedenlerini ve yayılmasını araştırmakla görevli bir patolog ve epidemiyoloji uzmanı. Oğlundan çok daha fazla kitap yazmış başarılı ve zengin bir doktor. Annesi Jeanne Clémence Weil, Alsace'li zengin ve yüksek kültürlü bir Yahudi ailenin kızı.

Hastalık ve korkularla dolu geçen bir hayat, astım hastalığı, beslenme ve sindirim problemleri, takıntılar, cilt duyarlılıkları, sürekli üşümeler, yükseklik, fare ve diğer fobileri, öksürükleri, sürekli yatakta zaman geçirmesi ve diğer hastalıkları. Tüm bunlara çevresindekilerin inanmaması ve onun hastalık hastası olduğunu düşünmeleri ve tüm ömrü boyunca devam eden sağlıksız aile ilişkileri. Yıllarca sürecek bir hastalık izni ile sözde kütüphaneci bir eşcinsel. Eşcinsellik temasını eserlerinde açıkça ve uzun uzadıya işleyen ilk Avrupalı romancı.

Son üç yılını büyük ölçüde yatak odasında geçiren bir milyoner, bir mirasyedi. Gündüzleri uyur, geceleri romanını tamamlamak için çalışırdı. 1922 yılında zatürreye yakalanıp, akciğer apsesinden öldü. Yaşarken edebiyat dünyasının yarısı onu çok parlak bir yazar, diğer yarısı da okunamayacak kadar ağır bulmakta idi.

“ ... Okuma süreci içinde her okuyucu aslında kendini okur. Yazarın ürettiği yapıt bir optik araç görevi görür yalnızca. Böylece okuyucu, o kitabı okumadan belki de asla farkına varamayacağı şeyler keşfeder kendi içinde. Okuyucunun, okuduğu kitap sayesinde kendi kendinin bilincine varması, kitabın gerçekliğinin bir kanıtıdır” saptaması bugün yazacağım konunun da nedeni oldu aslında.

İnsanlar şu anda yapmakta olduğum paylaşımlara girdiklerinde (blog, twitter ...) algıları oldukça açık olmaya başlıyor. Okudukları, dinledikleri, gördükleri her şeyden bir şeyler çıkarmaya ve bunları paylaşmaya başlıyorlar. En azından ben de süreç bu şekilde gelişti.

Dün akşam Alain de Botton’un Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir adlı kitabını okuyordum, eşim ise Yetenek Sizsiniz adlı yarışma programını seyrediyordu bir yandan çekirdek çitleterekten. Bu arada onun kadar hızlı çekirdek çitleten bir insan olabileceğine inanmıyorum, hani belki annesi onunla yarışabilir ama hepsi o kadar. Evde bazen ender de olsa toplu olarak film seyrederken en büyük kabusum onların birlikte çekirdeklerini çitlemeleri oluyor. Sabit frekans aralıklı olarak gürültü çıkarmaya, büyük bir keyifle devam etmeleri, ne film seyretme zevki bırakıyor ne de sinir. Derken birden “Eğer bir şansım olsaydı Türkiye’den Beyazıt Öztürk ve Süreyya Ciliv ile yurt dışından ise Steve Jobs, Alain de Botton ve Seth Godin ile tanışmak ve onlarla sohbet edip, tanımak isterdim” dedi.

Seth Godin
Ben de sahip olduğum yüksek nezaketten kitaptan kafamı kaldırdım ve “hayırlısı, umarım bir gün olur” dedim. Normalde konuşmamızın bununla sonlanacağını ve benim kitabıma geri döneceğimi sanıyordum ki “ya sen” sorusu ile yanıldığımı anladım. Kafamı kitaptan bir süre kaldıramadım. Hayır sıkıldığım konu kitabımı okuyamıyor olmam değildi çünkü buna zaten alışığım ben, sevdiğim, keyif aldığım işlerle uğraşırken bölünmelerim beni artık kızdırmamakta, bu konuda bağışıklığım oluşmuş durumdadır. Beni sıkan konu bunun çok ötesinde idi. Cevabım yoktu. Ne yurt içinden ne de yurt dışından tanışmak istediğim, tanımak istediğim, konuşmak istediğim kimse yoktu. Sanki şartmış gibi sorulan bu soru canımı sıkmıştı. Eşim kitap okumaya devam etmek istediğim için bu şekilde bir cevap verdiğimi sandı ve yarışmaya seyretmeye devam etti. Bense gözlerim kitapta öyle kalakalmıştım. Neden ben kimseyle tanışmak istemiyordum?Ölüme mesela yakın olsaydım (ki uzaklığını veya yakınlığını asla bilemeyiz) hayat biliyorum kesinlikle gözüme harikulade görünüyor olacaktı. Düşünün ki kendi yaşamımız bizden neleri esirgiyor; projeler, yolculuklar, aşk ilişkileri, yapacağımız çalışmalar, hepsi gelecek günlerden emin olmanın verdiği tembellikle bulanıklaşıyor ve sürekli erteleniyor. Ama bunları asla  yapamayacak olsak, herşey ne kadar da güzel olurdu! Kayıtsızlıklarımız arzularımızı öldürmekte demiş Proust. İnsanın yalan da değil diyesi geliyor. Aslında bugünleri sevmek için, felaket ya da ölüm haberlerini beklememeliyiz. Bize sonu yokmuş gibi gelen, bunun için de tad almaz olduğumuz şey aslında hayatın kendisi değil, gündelik seçmiş olduğumuz yaşamımız aslında. Ölümsüzlüğümüzden o kadar eminiz ki denemediğimiz, seçmediğimiz yaşam seçeneklerinin bizleri beklediğinin farkına bile varamıyoruz.

Konu aslında nankör olma, elindekinin kıymetini bilememe de değil. Yoksa ben sürekli Tanrı’ya teşekkürlerimi sunan ve sahip olduklarımın kıymetini bilen bir insanım. Peki ama neden ben kimseyle tanışmak istemiyordum? Cevabı aslında basitti. Ben ne zamandır robot gibi yaşamaya kendimi alıştırmıştım ve dışına çıkmaya korkuyordum. Çılgın hafta sonu kaçamakları, uykusuz işe gitmenin verdiği garip zindelik, düşünmeden atılan adımlar, sonu gelmeyen sabahlamalar, hepsi benim için çok gerilerde kalmıştı. Sabah aynı saatte kalkan (ya da kalkmak zorunda kalan) ve uykusunu almak için erken yatan, arada işine gidip yemek yiyen birisiydim ve yalnızca oğlumla ve eşimle ilgilenip, kitap okumak nicedir yeterli gelmekteydi. Ama hata yapıyorduk aslında, eşim de ben de. Hayat aldığın nefeslerin sayısı ile değil, seni nefessiz bırakan olayların sayısı ile ölçülmelidir derler ya sanırım ben bunu unutmuştum.

Kiminle tanışmak istediğimi hala bilmiyorum ama bildiğim bir şey var o da  son zamanlarda robot gibi yaşasam da robot olmadığım. Bunu kırmanın bir yolunu bulacağım ve böylelikle çok daha mutlu çok daha huzurlu ve çok daha barışık bir hayat yaşayacağım.

Sahi bu arada siz kiminle tanışıp sohbet etmek isterdiniz?