Bu Blogda Ara

19 Nisan 2012 Perşembe

Korkudan Özgüvene..


Bol maceralı ve eğlenceli bir yolculuk

Masum değiliz hiç birimiz adlı yazımda oğlumuz ile ilgili yeni bir duygudan, korkudan bahsetmiştim. İlgili yazımı eşime ilk gösterdiğim zaman, kendisi büyük bir ciddiyetle okuduktan sonra ilk yaptığı yorumu bugün çok net hatırlıyorum: “Korku ile ilgili bölümden çok az bahsetmişsin. Oysaki eminim bir çok kişi bu duygu ile yüzleşmek zorunda kalıyor”.  Bizim için oldukça yeni olan bu kavram üzerinde hemen hemen hiç durmadığımı ve konu hakkında çok daha açıklayıcı bir yazı yazabileceğimi de ekleyince benim için bu yazıyı kaleme almak daha o günden belli olmuştu aslında.

Hatırlayabileceğiniz üzere Masum değiliz hiç birimiz adlı yazımda hayatımın belli bir döneminde hem de oldukça yoğun ve inatçı bir şekilde başımıza gelen her şeyi ve her konuyu sevgi ile çözebileceğime inanıyor olduğumu yazmıştım. Söz konusu yine o dönemde içgüdülerime, kitaplardan çok daha fazla inanıyor olduğumu da ayrıca belirtmiştim. Bu dönem büyük bir hızla duvara toslamamla bir son buldu. Çuvallamam ve silkinip çocuk eğitimi hakkında verilen kitapları okumaya başlamam korkunun hayatımıza girmesiyle olmuştur. Oğlum bir anda koltuktan, perdeye, yastıktan, karanlığa ve bunun gibi mantıklı ve mantıksız bir çok şeyden korkmaya başlamış ve ben de kendime ve içgüdülerime aşırı güvenimden ve tabii ki cahilliğimden yapılmaması gerekli her şeyi yapmıştım hemen sonrasında. Neyse ki emniyet sübabımız olan eşim yanımızdaydı. İşte o dönemlerden öğrendiğim bir kaç şeyi sizlerle paylaşmak isterim.

Öncelikle en temelden yani tanımlamadan başlayalım. Korku aslında en yalın anlamda, tehlike düşüncesinin neden olduğu basit ve bir o kadar doğal bir duygusal tepkidir. Beklenmedik ve ani bir şekilde ortaya çıkar. Çevre koşulları, korkuya neden olan sebebin şiddeti, edindiğimiz deneyimler ve duyup, izleyip, okuyup öğrendiğimiz bilgiler hep korkuya neden olabilecek parametrelerdendir.

Çocuk için yeni olan ve bilinmeyen her şey korku verir. Korkması için illa duymasına, görmesine ya da hissetmesine de gerek yoktur; gelişmekte olan hayal gücü sayesinde hayal edilen şeyler de korku kaynağı olmaya başlayabilirler. İşin şaşırtıcı yanı korkunun gelişimin normal bir parçası, büyümenin de sağlıklı bir yönü olarak kabul edilmesidir.

Hep denge ve uyum derim ya, korku işte çevremizle bu uyumu sağlamakta. Adeta bir köprü vazifesi görmekte. Önemli olan nokta, korkuyu ortaya çıkaran tehlikelerden kaçınmayı başararak, korkunun neden olduğu sıkıntılarla baş etmeyi öğrenebilmektir ki bu genel kural yalnızca çocuklarımız için değil hepimiz için geçerlidir. Başka bir ifadeyle korku belirli sınırlar arasında kalmak şartıyla çocuklarımız gelişimleri için doğal ve bir kadar da sağlıklı bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Fazlası çok doğaldır ki zararlıdır. Yoğun ve sürekli olması durumunda, çocuklarımızın hayat kalitesini olumsuz yönde etkileyecektir. Böylesi durumlarda korkunun nedenlerini saptamak ve gereken önlemleri almak bizlerin en önemli görevleri arasındadır.

İki yaşına kadar en sık rastlanan korku anne ve babadan ya da bakımını yapan kişilerden ayrılmaktır. Bunu tanımadığı kişilerin sesleri, düşmek, hayvanlar ve böcekler takip eder. İki yaşından okula başlayana kadar başka bir takım korkularda hayatına girebilir çocuklarımızın. Mesela meşhur canavarlar, hayaletler, karanlık, kaybolma ve/veya elektrik süpürgesi ya da gök gürültüsü gibi yüksek sesler. Aslında bunlar doğal olmayan doğal korkulardır hep. Çocuk kendisine ya da yakınlarına bir şey olacağından korkar sonuçta. Dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı kendini bunlarla baş etmek için yeterli görmemesi ile ilgilidir hep. Ne kadar da insanca değil mi aslında? Benim en içimi acıtan korkulardan biri olan anne-babanın ayrılması veya anne-babadan birini kaybetme korkusu da yine bu dönemin korkuları arasında kabul edilmektedir. Bizimkinin favori korkularından perde, yastık ve koltuk korkuları literatüre bile giremeyecek absürtlükte olduğu umarım dikkatlerden kaçmamıştır. Okul dönemi korkuları ise zaten erişkin korkuları ile genelde aynı. Utanma ya da utandırılma, küçük düşürülme, yangın, hırsız ve diğer kötü adamlardan korkma veya toplum tarafından red edilme korkuları bu ve sonraki dönemlerin değişmeyen ve her daim bir şekilde devam eden korkularından. 
Çocuklar, korkunun yoğunluğuna ve yaşlarına bağlı olarak annesine de sarılabilir, korkusunu kelimelerle ifade de edebilir, iştahsızlık, uykusuzluk, inatçılık, içe kapanma vb. davranışların arkasına saklanarak bizlere anlatmaya da çalışabilir, yüz sararması, mide kasılması, kusma ya da konuşurken kekelemeye başlama gibi dışa da vurabilirler. Bir de örnek alınan korkular vardır. Bakıcı ablası köpekten korkuyor diye köpekten korkması ya da babasının yükseklik korkusu var diye kendisinde de olduğuna inanması gibi. Ben mesela babasının yükseklik korkusunu kendisine korku edinmiş kişilerdenim. Belki babam da dedemin korkusunu almıştır, bilemiyorum.

Çocuklarımızda korkunun anormal boyutlara yükselip hayatlarını olumsuz yönde etkilememesi için biz anne babalara düşen bazı noktalar bulunmakta. Bunlara geçmeden korkudan bağımsız bazı genel kurallar doğru uyguladığımızdan emin olmalıyız. Her şeyi ve her konuyu sevgi ile çözebileceğime inanıyorum demiştim hatırlarsanız. Aslında çocuklarımızla olan ilişkilerimizde sevgi ve güven duygusunun hissedildiği bir ortamın  yaratılması bizim en öncelikli işimiz, görevimiz ve sorumluluğumuz olmalı. Kaygı dolu düşünceler, tutum ve davranışlar yerine nasıl davranacağımızı bilmeliyiz. Onları iyi gözlemlemeli ve çok iyi tanımalıyız. Her zaman iletişim içerisinde olmalı, onları dinlemeli, teşvik etmeli ve ödüllendirmeliyiz. Makro düzeyden mikro düzeye, sistemsel anlayıştan daha parçacı bir anlayışa geçecek olursak, korku ile ilgili bizlere düşen görevler nelerdir? Gelin beraber incelemeye başlayalım.

Atılması gereken ilk adım korkuyu kabul etme ve ciddiye alma olmalıdır. Görmezden gelme ya da yok sayma devekuşunun kafasını kuma gömmesi gibi olacaktır. Korkuyu anlamaya çalışmalı, küçümsememeli ve her daim çocuğumuzun yanında olduğumuzu hissettirmeliyiz. Genelde korkuyu hafifletmek amacıyla söylenen "Erkek adam hiç korkar mı?", "Sen artık kocaman oldun", “Bunda korkacak ne var? bebek misin” gibi sözler korkuyu hafifletmez bilakis besler. Daha da kötüsü korkusunun küçümsenmesi, çocuğun korkusunu yok etmediği gibi anne ve babasına olan güvenini de yitirmesine neden olabilmekte. Uzak durmak gerekir diye düşünüyorum. Çivi çiviyi söker mi hiç bilemiyorum hiç denemedim ama bu mantıkla da hareket edilmemelidir. Korku bastırılmamalı, bilakis nedenleriyle, niçinleriyle iyice masaya yatırılmalıdır.
İkinci adım ise konuşmaya hazır oldukları zaman, korkusunu tarif etmesini isteyin ve bu konuda onunla konuşun. Bu arada ne fazla tepki verin ne de umursamaz olun. Kimi korkular uzun kimileri ise kısa sürebilir. Her daim sonuna kadar sabırlı ve duyarlı olmalıyız. Sonuna kadar korkularının nedenlerini bulmaya çalışmalıyız. Sonrasında yavaş yavaş adımlar atarak korktuğu şeye karşı alıştırmalıyız. Köpek korkusu varsa, köpekle ilgili hikayeler okunması sonra bir köpek yavrusu ile bir araya getirilmesi gibi ya da denizden korkan çocuğun uzaktan denizi ve deniz kenarında oynayan çocukları seyretmesi sonrasında deniz kenarında oynamaya başlatılması gibi.

Korktuğu zamanlarda onu kucaklayın ve benim korksun korkmasın bol bol yaptığım gibi bol bol öpün. Durumu anlatın, sakinleştirmeye çalışın. Baktınız olmuyor bir oyun bulup dikkatini başka yere çekin. Her durumda kendine olan güvenini arttıracak bir şeyler bulmaya çalışın.  “İşte bana bu konuda yardımcı olabilecek tek kişi” gibisinden cümlelerle onu cesaretlendirin.

Aşırı korumacı bir baba olarak doğru yapmadığımı (yapamadığımı) biliyorum. Ama siz siz olun aşırı korumacı olup, çocuğunuzu her şeyden korkar hale getirmeyin. Herkesin evinde benim eşim gibi beni dengeleyici biri olmayabilir. "Aman düşersin!", "Sen tek başına oraya çıkamazsın" gibi sözlerle onu gereksiz yere korkutmayın, cesaretini kırmayın. Buna karşılık korktuğu şeyi yapması için onu zorlamayın da.

Korku bir disiplin aracı değildir ve asla ve asla da olmamalıdır. “Yemeğini hemen ye yoksa köpek gelir ve sana kızar” ya da “hemen uyu ki hayalet buraya gelmesin” gibi saçma sapan ve cehalet ürünü tehditlerden ve korkutmalardan aman uzak durun. Bırakın uyumasınlar ya da yemeklerini bitirmesinler hatta o öğün hiç yemesinler, inanın  çok daha iyi.

Çocuğunuzun korkuları günlük yaşamını olumsuz yönde etkilemeye başladıysa,  yaşına ve gelişim düzeyine uygun olmayan korkuları var ise, tüm çabalarınıza rağmen rahatlamıyor ve dikkatini korkusundan başka bir şeye çekemiyorsanız zaman kaybetmeden bir uzmana başvurmanızda fayda olacaktır.

Kendi başına bir şeyler başarabilen,  bir durumu kontrol edebilen, değişim sağlayabilen, çocuk hem sevinir ve hem de kendi yeteneklerine, güçlerine inanmaya başlar. Bu inanç özgüven başlangıcıdır. Korku belirli seviyeler arasında kalmak şartıyla yararlıdır. Hayat ile bağı, çevresi ile uyumu için gereklidir. Birçok tehlikeden kendisini korumasını sağlar. Fazlası ise yarardan çok zarardır. Bizlere düşen çocuklarımızın korkularıyla başa çıkmasını sağlayıp bu sayede özgüvenlerinin ve kişiliklerinin gelişmesinin önünü açmak, bunlara imkan vermektir. Olumsuzluk çağrıştıran bu durumdan çocuklarımız için fırsat yaratabilmektir. Bizler hepimiz büyük dönüşümler hedefleyen birer simyacıyız aslında ve tek yapmamız gereken onları izlemek ve gereken adımları öğrenip zamanında atmak. Bu çok dikkat isteyen heyecanı ve eğlencesi bol yolculukta herkese gönülden başarılar dilerim ...

5 Nisan 2012 Perşembe

İsim gürültüden başka bir şey değildir:


Göklerin ihtişamını bizden gizleyen bir sistir…

Şu an okumakta olduğunuz yazı sizlerle bu platformda beraber olma şerefine eriştiğim seksen üçüncü yazım. Bir yedi adet yazı da blogcuanne için yazmışım. Başka bir ifadeyle bu sizlerle paylaştığım doksanıncı yazım. Umarım benim aldığım keyfi siz de alıyorsunuzdur. Yazmak daha önceden de ifade etmeye çalıştığım üzere hep yapmak istediğim bir şeydi ve sonunda blog tutmak suretiyle bu hobime bir nevi balıklama dalmış oldum. İlk dönemlerde blog tutmak benim için günlük tutmak gibiydi. İlgimi çeken her konuda yazıyor ve yorum gelip gelmemesini hiç önemsemiyordum.

Sonra bir akşam eşim bana bir tweet gösterdi. Tweet, BlogcuAnne’den gelmekteydi. Kendisini ve blogunu muhtemelen hepiniz biliyorsunuzdur. “Babalara Açık Mektup” isimli bir yazı ile tüm babalara seslenip kendisine gönderilen yazılara blogunda yer vereceğini yazıyordu. Çağrısına kayıtsız kalmayarak sizlerle daha öncesinde paylaşmış olduğum “Ba”dan “Baba”ya yazımı kendisine gönderdim. Ne mutlu bana ki yazı beğenildi. Bugün artık söz konusu platformda bazen haftada bir bazen ise 15 günde bir yazı yazma mutluluk ve ayrıcalığını yaşıyorum. Yoğun yorum trafiği ile tanışmamda bu platformda oldu. Ortada yadsınamaz bir gerçek var ki yorumlar insanı yazmaya zorlayan itici birer güç gibiler. Varlıklarına insan çabuk ve kolay alışıyor.
Yazmış olduğum yazılar sonrasında yapılmış olan yorumlarda, eşimin ne kadar şanslı olduğu hep yazılmaktaydı. Haklıydılar da. Yalan değil, kendisi gerçekten de şanlıdır. Ama bu ona özellikle göklerden verilmiş bir hediye ya da doğuştan sahip olduğu bir özellik değildir. Şanslıdır çünkü kendi şansını hep kendi yaratmıştır.

Şu an okumakta olduğunuz doksanıncı yazım eşimin şanslı olmasına ilişkin olarak kaleme alınmıştır. Bu bir kıskançlık yazısı değildir, daha çok bir imrenme, bir takdir etme, bir methiyedir.  Size gerek iş ve gerekse özel hayatında bu saptamamı kanıtlayacak birçok örnek verebilirim ama ben müsaadenizle benimle ilgili olanlarını sizlere sunmak istiyorum.

Dile kolay günümüzden yüzlerce yıl önce, Descartes, Montesquieu, Rousseau, Diderot ve daha niceleri gibi kol kola girip, omuz omuza yürüyüp, düşünce ve ifade özgürlüğü için savaşan ve Fransız halkının evrim geçirip aydınlanmasını sağlayan düşünce adamlarından bir tanesi de Voltaire’di. Bu büyük düşün adamının, muhterem zatın, değerli şahsiyetin, kendisi gibi meşhur bir de ünlü sözü vardır: “Senin düşüncelerine katılmıyorum ama düşüncelerini özgürce ifade edebilmen için hayatımı bile verebilirim…”

Eşimin benimle ilgili ve dolayısıyla beni tanıdıktan sonraki hayatı ile ilgili şansı işte tam bu noktada başlar. Ben özgürlüğün tüm alanlarda olması gerektiğine inanan bir insanım ve haddim olmayarak Voltaire’in bu düşüncesine tüm benliğimle katılırım. Bu katılım çok zor fark edilen bir karakter özelliği değildir. Birçok kişi benimle daha ilk konuşmasından itibaren bu özeliğimi kolayca gözlemleyebilir. Eşim çok akıllı biridir. İlk tanışmamızla beraber beni hemen çözmesi ve bu özelliğimi kendi çıkarları için kullanması onun kendi şansını yine kendisinin yaratmasının en önemli örneğidir.

Genelde ben yaptım ne de güzel oldu tadında bir davranış paterni gösterir. Zaman zaman protesto tadında tartışma ve kavgalar çıkarıyor olsam da bu pek uzun sürmez. Benim protestolarım, genelde Fransız Meclisinin, tarihçilerin işini ben de yapabilirim yaklaşımında bulunup, meclis çatısı altında subjektif bir tarih oylayıp, utanmadan bir de bunu kabul etmeleri sonrasındaki Fransız mallarına gösterdiğimiz boykot kadardır. Ver misketlerimi ben artık seninle oynamıyorum da demek bu yaştan sonra bana yakışmayacağından şanslı olmasını bir yerde teyit eder bir hayat sürmekteyim. Pişman mıyım? Tabii ki hayır. Herkes kendi tercihlerini yaşar.

Eşimle eğer kendisi yemek sonrası hemen kurulduğu koltukta uyuya kalmazsa ki genelde hep kalır hemen hemen hep aynı saatlerde yatarız. Ne ben onsuz yatağa gitmeyi tercih ederim ne de o bensiz. Eşim uykuyu sever, düzeltiyorum çok sever ve uykusu ağırdır ya da ağırmış gibi davranır. Kullandığım ya da kelimesi emzirme dönemi öncesi ve sonrasında ki hem de çok ani davranış değişimlerinden kaynaklanmakta. Oğlumu emzirdiği dönemlerde gık demesiyle uyanan sevgili eşim öncesindeki dönemlerde yanında davul çalınsa uyanmazdı. Şimdilerde de eski günlerine dönme konusunda oldukça inatçı ve bir o kadar azimli bir portre çizmekte. Çok yakında eski parlak günlerine geçeceğine ilişkin hiçbir şüphem ise bulunmamakta.

Dedim ya eşimle genelde aynı saatte yatarız. Gece boyunca oğlumun tüm çağrılarına sanki eşimle aramda gizli bir anlaşma varmış gibi hep ben cevap veririm. Bir kere de sevgili eşim sen dur ben bakarım desin tarzında durumlar katiyen ve külliyen yaşanmaz bizim evimizde. Bu değerli görevin her daim ben de kalması ve ona asla geçmemesi adına uyanık bile olsa sessizliğini korur kendi köşesinde.

Çağrılar dışında oğlumun üstünü örtme işi de yine benim omuzlarımdadır. Bazı geceler hani öyle denk gelir ki uyuduğum saatlerin toplamı tek bir elin parmaklarını bile geçmez. Sabahları ise daha hava bile aydınlanmadan oğlum soluğu yanımızda alır. Uykusuzluğun vermiş olduğu saflık ile havanın hala karanlık olduğunu söylerim. Saniyesinde sanki bu soruyu hazır bekliyormuş gibi havanın aranlık olmaya başladığı cevabını verir. Aranlık oğlumun dilinde aydınlık demektir. Ne oğlum ne de ben eşimin rahatını bozup, sıcak yatağından kalkmasını beklemeyiz. Onun zaten yatmaya devam edeceğini çok iyi biliriz. Kayahan’ın “Ben nerede yanlış yaptım?” şarkısı dilimde bana bakan oğluma hırkasını giydirmek için yataktan kalkarım.

Diğer taraftan, böylesi bir düzeni sağlama başarısını gösteren eşim tüm dikkatleri  üzerine toplamıyor mu? Gelin yaşananları ağır çekim olarak ve kademe kademe tekrar gözden geçirelim: Aynı saatte yat, geceyi sürekli uyanarak geçir, sabah gün ışımadan kalkıp güne başla, beri tarafta eşin uyumasına istifini bile bozmaya gerek duymadan devam etsin ve dahası bunu tüm ev ahalisi normal kabul etsin. Sizce de gerçekten tebrikleri ve takdirleri hak etmiyor mu?

Cuma akşamları her bir demokrat babanın yapacağı üzere “bugün ne yapmak istersiniz? Nereye gidelim?” diye sorarım aile meclisine. Eşim ne onsuz program bile yapamadığımdan başlar, tüm sorumluluğun onda olmasının ne kadar yorucu ve yıpratıcı bir olay olduğu ile bitirir. Oğlum ise her daim, içindeki oyuncak ve çocuk dükkânlarından, bisiklet sürülebiliyor olmasından, büyük ve kalabalık olmasından kendisinin bir numaralı yeri olan ve dur-geç diye okunup İstinye Park diye yazılan alışveriş merkezini tercih eder. Benim tercihim ve söz hakkım olmamakla birlikte oğlum gibi, oradan oraya savrulmamak ve karnımızı doyuracak yerlerin bol olması sebebiyle İstinye Parkına gitmeyi isterim genelde.

Eşim hep hareketli programları tercih eder. Oğlum dur-geç derken ve ben oğlumu desteklerken, eşim Emirgan’da kahvaltı der, Sabancı Müzesi der, Pera Müzesi der, ya da bilumum diğer müze isimlerini sayar da sayar. Polonezköy yürüyüş der, hızını alamaz yemek de yeriz der. Hani bıraksak piknik de yaparız diyecek türden anlayacağınız. Yürüyüş de yapmak ister, bowling de oynamak.

Genelde hep dışarıda kahvaltı edilir ve güzelce yürüyüşler yapılır bizlere inat. Bazen bir daha ittifak içerisinde olmayalım diye modası geçmiş alışveriş merkezleri dahi seçilir İstinye Park yerine. Eşim şanslıdır. Şanslı olması benim demokrat kişilik ve yönetim tercihimin, sahip olduğu ve uyguladığı faşist bir kişilik ve yönetim ile eziliyor olmasıdır.
İsveç bir kraliyettir ve resmi ülke ismi İsveç Krallığıdır. Birleşik Krallık, Büyük Britanya ise İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda'dan oluşur. İran ise bir cumhuriyettir ve resmi ismi İran İslam Cumhuriyetidir aynı Sudan’nın, Sudan Cumhuriyeti olduğu gibi. Cumhuriyet rejimi olan bir ülkede mi yaşamayı tercih ederdiniz yoksa bir kraliyette mi?
Johann Wolfgang von Goethe yani nam-ı diyar Goethe’nin çok sevdiğim bir şiirini sizlerle paylaşmak isterim:

"Gönlünü, ne kadar büyük olursa olsun,
O görünmez nesneyle doldur. 
Yüreğin mutluluktan dolup taşınca,
Ona istediğin adı ver;
Mutluluk, Sevgi, Gönül, Işık, Tanrı…
İsim gürültüden başka bir şey değildir.
Göklerin ihtişamını bizden gizleyen bir sistir…"
Bizim minik ama müthiş ailemizin demokratik tercihidir eşimin uyguladığı faşist rejim. Onun bizlere sahip olması nasıl ki en büyük şansı ise; bizim ona sahip olmamız da en büyük mutluluğumuz ve ayrıcalığımızdır. 
Biricik diktatörümüzün şansının hep açık olması ve rejimin hep aydınlık olması dileklerimizle…





26 Mart 2012 Pazartesi

Evliya Çelebi tadında bir Şubat


Seyahatlerim, ailem ve ben 2



Otel güzeldi hatta çok güzeldi ve çok büyük. Dünyanın dört bir yanından golf oynamak isteyen insanların yaz- kış akın ettikleri bir golf cennetiydi adeta.  Golf dediğinizde duracaksınız. Çok artistik, cool bir spordur. Aslını isterseniz bana göre bir spordan ziyade statü sembolüdür. Meşhur sopaları vardır ve özel arabaları. Dize kadar (ya da bileğin biraz üstü diyelim) pantolonlar giyerler. Yalnız giysileri bile dünyanın parasına satılırlar. Ağır abiler bir yandan iş bağlantılarını yaparlar, bir yandan kumdan top çıkarmaya çalışırlar ve bir yandan da brendi, bourbon ya da cognac içerler. Purolarını 5727 sayılı yasa nedeniyle bulundukları yerde artık içemezler tabii aksi durumda 75 TL’yi vermeleri gerekecektir. Bir de benzer statü olayı engelli at binme olayında vardır. Benzer bir klasmandır. Hani çok şık hanım ve beyler atlarını engellerden atlatıp dururlar. Genelde soyadlarında von veya de gibi aristokratik takılı abiler, kontes, prenses, lady gibi ön unvanlı ablalar atları sürerler. Atların isimleri de çok süslüdür, giysileri de. Bir gün aslında bu konu üzerine yazmalıyım, eminim yazarken sizin okuduğunuzdan çok daha fazla eğleniyor olurum. Tabii buradaki genel kabul sizin okuduklarınızdan keyif alıyor olmanız. Umarım yanılmıyorumdur J

Benim de bir golf geçmişim var. Evet yanlış okumadınız. Zamanında bir kaç kez mini golf oynamıştım. Mütevazi kişiliğimin bir göstergesi olarak çevremdekilere bundan tabii bahsetmedim. Otele varır varmaz benim meşhur zangocumun aldırılma işlemlerini organize edip yemeğe indim. Öğün atlanmaya gelmez ve her güzel yemek yanında bir kaç kadeh içkiyi ve sonunda tatlıyı hakkeder gibi yalnızca benim bildiğim ve inandığım, bana özel klişeler ile karnımı ziyadesiyle doyurdum. Kahvesiydi çaydı derken açık temiz hava ve güneşin altında ben güzelce bir zaman geçirdim.

Bu tür sene sonu toplantılarının olmazsa olmazı, çalışanları birbirlerine yaklaştırıcı, takım ruhunu yakalamalarını sağlayıcı oyun ve aktiviteler üretmek, dahası bu saçma sapan ve anlamsız oyunları oynamaları için çalışanları zorlamalarıdır. Havaalanına zangocumu almaya malumunuz otelin etinden suyundan faydalanmak için gitmemiş, bölgeden bir arkadaşa rica etmiştim. Sen misin bunu yapan? Söz konusu takım oyunu bir garip, bir koşturucu, bir yorucu çıktı ki şaşardınız. Otelin ucu bucağı belli olmayan arazisinde bir oradan bir buraya deli danalar gibi koştuk durduk. Amaç da sonunda içinde abuk sabuk ve dandik altın para ambalajlarında çikolata olan bir hazineye ulaşma. Hani arkadaşı tanımasam küfür ve sövmenin yanında beddua da okuduğunu düşünürdüm. Sözde dinlenmek için geldiğim toplantının daha ilk saatlerinden havlu atmıştım. Yorulduğuma mı yanayım, terlediğime mi, yoksa daha keyifli zaman geçirmemiş olduğuma mı bilemedim. Zaten oğlumdan, eşimden ayrıyım ve güzel zaman geçireceğime ben yanımdaki 12 kişi ile otel çevresinde çikolata dolu hazine bulmak için diğer 20 kadar takım ile birlikte koşuyorum. Oyun sonunda bir de terli terli havaalanından gelen arkadaşı bekledim. Sonrasında maceracı ve tek başına yolculuk yapmasını seven isyankar ve unutulmuş zangocumla beraber odama döndüm.

Akşam yemeği yine çok güzeldi. Ne kadar yediğimi bilemiyorum ama gün içinde vermiş olduğum tüm gr’ları kilo olarak geri alacak kadar yemiş olmalıyım. Masamız ise tam bir protokol masasıydı. Duyan gelmiş. Hani zorlasak şirket yönetim toplantısını bizim masada yapar. Benim patron da bizimleydi. Bir ara içtiğim şarapların da etkisiyle yorulduğumu, odama dönüp uzanacağımı ve keyifle Yalan Dünya’yı izleyeceğimi söyledim. Alkol işte tüm kötülüklerin hem anası, hem babası. Benim patron sen misin bunu söyleyen tavrıyla hadi yiyorsa yap bunu da görelim tadında seni mutlaka karaoke şarkı yarışmasında görmek istiyorum dedi. Aksi takdirde şirketin sahibi ile odama gelip şirket aktivitesine katılmadığımı bizzat ona ispat edecekmiş. İşte biz kendisiyle bu kadar muhabbet içerisindeyiz. Beni nasıl sever, nasıl sever, gözleriniz yaşarır. Uykuluyum, yorgunum dedikçe motivasyon dedi, takım çalışması dedi, şirket kültürü dedi.

Beni bu kadar zamandır tanıyorsunuz. Eşime karşı nasıl her defasında dik durduğumu en iyi sizler biliyorsunuz. Ben bir şeye karar verdim mi kolay dönmem. Kararlılık düzeyim üst düzeydir. Hemencecik odama döndüm. Televizyonu açıp, mini-bardan da bir bira kapıp dizimi seyretmeye başladım. Bu sefer ki bölüm yıkılıyordu. Hele ki inşaat işçilerine bayıldım. Nasıl gülüyorum, keyfim nasıl yerinde anlatamam. Sonra eşimin işten ayrılması geldi önce aklıma. Gülmem dondu suratımda. Espriler duyulmaz olmaya başladılar. Bir an da evde benden yemek bekleyen eşim ve çocuğum gözümün önüne geldi. Hafifçe doğruldum yataktan. Bira ısındı mı neydi artık tadı güzel gelmemeye başlamıştı. Hayat yalnız benim hayatım değildi artık. Dizinin reklama girmesini bekledim ve yarışmanın yapılacağı yere doğru yola çıktım.

İlk önce patronun yanına gidip varlığımı kendisine gösterdim. Sonra da bara yönelip başka bir biraya bir şans daha verdim. Şansını iyi değerlendiren bira kısa sürede son buldu. karaoke’leri oldum olası sevmemişimdir. Seni belirli bir kalıba sokmaya çalışır. Bağıra bağıra ve istediğin tempoda şarkı söylemene izin vermeyen bir modern çağ eğlencesidir. Genelde de bu çarka uyamayan kişiler bayılırlar bunu kullanmaya. Ya kendilerini bilmediklerinden ya da kendileriyle fazlasıyla barışık olduklarından.
 
Yarışma haftalar öncesinde şirkette duyuruldu. Gruplar kuranlar mı desem, buluşup çalışanlar mı desem ya da peruk ya da giysiler bulup olaya bir gösteri boyutu katanlar mı... Bizim şirket karaokeye çok ama çok önem verdi. Patronun görebileceği bir noktada şarkı söyleyenlere gülmeye başladım. Yalancı Dünya kadar komik değildi ama daha bir gerçekti . Bu arada bizim ekipten bir arkadaş yanıma gelip ekip olarak biz de katılalım mı diye sordu. Alkol dedim ya yine diyorum. Patrona sor, o varsa ben de varım dedim. Patron da ben olursam olacağını söylemiş. Yumurta-tavuk olayı anlayacağınız. Sen misin beni odamdan ve Yalancı Dünya’dan eden dedim ve blöfünü gördüm. Grubun ismini patronun ismi ve saz arkadaşları diye kaydettirdim ki o sahneye çıkmazsa ben de hiç çıkmayayım. Neyse efendim şarkı seçimi bana bırakıldı. Ben de şimdi bu platformda söylemekten imtina ettiğim bir şarkıyı seçtim.

Patron adını okunmasıyla sahneye çıktı. Tabii arkasından ben ve benim tüm ekip. Bir ara size güveniyorum çocuklar diyeceğini ve sahneden ineceğini sandım ama yapmadı. Delikanlı adamdır benim patron. Söylediğinin arkasındadır her zaman. Zaten bu nedenle odama gerçekten de gelebileceklerini düşünüp, korkmuş, ürkmüş ve geceye katılmaya karar vermiştim. Yalnız gülmek için bile bunu yapabilirdi bana. Normalde 5’er kişilik takımlar yarışıyorken biz sahnede 10 kişiydik. On adet alkollü erkek.

Şarkının sona ermesi ile etraf alkıştan yıkıldı. Tekrar mı isteyenler mi, imza almaya çalışanlar mı, resim çektirmeler mi görmeniz gerekiyordu. Jüri puanları açıkladığında zirveye yerleştiğimizi biliyorduk. Dokuz veren jüri üyesi neden tam not vermedi diye uzun süre yuhalandı. Neyse ki bizler seyirciyi teskin etmeyi başardık. Yarışma sonucunda birinci olduk ve madalyalarımız podyumda çılgınca alkışlar arasında takıldı. Ödülümüzde vardı tabii: Antalya’da çift kişilik hafta sonu konaklaması. Normalde ödül 5 adetti ama bizden dolayı yönetim kararıyla 10 adete çıkarıldı. Anlayacağınız size Antalya’dan bir yazı daha yazacağım.

Geceye katıldığımı fotoğraflı, ödüllü ve madalyalı olarak kanıtladıktan sonra odama döndüm. Madalyanın fotoğrafını çekip gururlanması için eşime gönderdim. Çoktan uyumuştu. Sabah mutluluk göz yaşları içerisinde beni tebrik etti.

Birinci olmak kolay değil. Sabah gözümü baş ağrısıyla açtım. Alışkanlıktan olsa gerek 6:30 bile olmadan uyanmıştım. Bir gün öncesinde koşarak ezberlediğim yerleri bu kez yavaş yavaş yürüyüp derin derin çam havasını içime çekerek yürüdüm. Baş ağrım öğlene kadar sürdü ve ancak ağrı kesici almamla geçti.

Toplantı sert geçti, hem de çok sert. Normalde motivasyon ağırlıklı geçmesi beklenen sene sonu toplantısı, şirketin başındaki kişinin bize gerçekleri hem de dang diye göstermesi ile başladı. Kızgın kumlar sonrası serin sulara girmek gibiydi. Soğuk duş etkisi  bizi düşlerimizden uyandırdı. Onun sonrasında yapılan motivasyon ağırlıklı konuşma ve sunumlar ise pek işe yaramadı.

Ben genelde bu tür toplantılarda tüm boş zamanlarımı odamda ya film seyrederek ya da kitap okuyarak geçiririm. Uyku da illaki olan başka bir önemli aktivitemdir. Bu kez öyle olmadı. Sauna, Fin ve Türk Hamamı ve kese derken odaya kendimi zor attım. Bir uyumuşum ki gala gecesini az kalsın pas geçecektim. Neyse ki telefon çaldı da çok ama çok derinlerden oteldeki odama geri döndüm.  Bir süre kendimi toparlayamadımsa da sonra kendime geldim.  Asi ve gezgin zangocumdan takım elbisemi çıkarıp güzelce yemeğe katıldım.

Sabah gerçekle sert bir şekilde yüzleşmiştik ama gece için hiç bir fedakarlıktan kaçınılmamıştı. Bir çok ünlü kişi bize şarkılar, türküler söylediler. Ben yine çok geç saate kalmadan odamın yolunu tutup bavulumu topladım ve yapılacak en güzel şeyi yaptım: Yatıp güzelce uyudum.

İyi ki de hemen uyumuşum. Sabah saat 6:00 gibi yine uyandım. İnsanoğlu işte böyle. Uyuma şansım varken iki sabahtır bir şekilde sabahın köründe uyku muyku kalmaz durumumda buluverdim kendimi. Biraz yine yürüyüş yapıp kahvaltımı ettim. Odama doğru dönerken eşimi aradım. Açmadı. Ben de mesaj çekip uyanınca beni aramasını yazdım. Odama henüz girmiştim ki aradı. Sesi kötü hem de çok kötüydü. Migreni tutmuştu. Bensizliğe yalnızca iki gün dayanabilmişti. Ailesinin dönüşleri sabah olduğundan migrenli bir şekilde oğlumuzla beraber zaman geçirmesi gerekecekti. İnsan korktuğu şeylerle daima bir şekilde yüzleşiyor işte. Tabii bende de ne moral kaldı ne de keyif. Sonrasında ki zaman nasıl zor geçti hiç anlatmaya çaba dahi göstermeyeyim.

Her türlü plan, her türlü hazırlık yapılmış, eşimle oğlumun yalnız kalacakları bir kaç saat nasılsa bir şey olmaz canım diye boş bırakılmıştı. O bir kaç saat kabus oldu çıktı karşımıza. Neyse ki geçen biraz zaman ve ilacın etkisiyle hafiflemişti ağrısı. Beni karşılamaya bile geldiler. Oğlumun bir de bana sürprizi vardı. Eli boş gelmek istemeyip benim için kozalak bulmuştu. Beni gördüğü zaman “Babaaa, sana bir sürprizim var. İşte bak bu senin” demesi ve koşup bana sarılması, benim mutlulu olmam ve şükretmem için yeter ve hatta artar bir durumdu.

Oğlumu kucağıma alıp, eşime sarıldım. Zaman ağrıları geçirme, suratları güldürme ve eve huzuru getirme zamanıydı. Görevimi hem de nasıl severek yapmanın mutluluğu içerisinde hemen görevime başladım.

Daha eşim de ben de bir çok seyahatlere gitmek zorunda kalacağız. Kimisi eğlenceli kimisi zor geçecek. Bazen bir kaç gün, bazen daha uzun ayrı kalacağız. Ama her defasında hem çok özleyeceğiz ve hem de çok özleneceğiz. Ayrılıklarımız hep buruk, kavuşmalarımız hep mutluluk dolu olacak. Biz bir aileyiz, birbiriyle kenetlenmiş mutlu bir aile. Umarım, dilerim ve biliyorum hep öyle de kalacağız.

20 Mart 2012 Salı

Evliya Çelebi tadında bir Şubat


Seyahatlerim, ailem ve ben 1

Şubat ayında resmen leyleği havada gördüm. Sanki başka aylar yokmuş gibi bu kısacık ay için planlanan iki yurt dışı ve bir de yurt içi seyahatim aylar öncesinden tüm tadımı kaçırıverdi. Oturup ne yapabilirim diye kara kara düşünmeye başladım. Kolay değildir düzenin değişmesi. Evde dengeleri oluşturmak ve düzeni sağlamak için bir çok kriter vardır ama en önemlisi benim evde olmamdır. Ne zaman evden bir nedenle uzaklaşmam gerekiyor olsa ben kendimi  oturup mevcut duruma çözüm ararken bulurum ve inanın bana çözüm her zaman çok zor olur. Zordur hem de çok zordur benim ev dışında uyanıyor olmam. Kafalarda oluşabilecek karışıklığın önüne geçebilmek için bazı açıklamalarda bulunabilmek adına bazı nedenleri sizlerle paylaşmak isterim. Birbirlerinden farklı nedenler olduklarından, evden neden ayrılmamam gerektiğinin ayrı ayrı listelemek isterim:

Eşim bildiğiniz üzere konuşmayı çok sever. Dahası konuşmadan duramaz. Ben olmazsam oğlumuza kesin saracak ve onun konuşmaktan soğumasına neden olacak. Uyuması sonrasında ise konuşamayacağından iyice daralacak, kendini kapana sıkışmış gibi hissedecek. Böylesi bir evden ayrılışı, iş için ve zoraki bile olsa kolay kabul edemez, ederse de problem çıkarabilir.

Evde hemen hemen tüm işi ben yaparım. Sakın hataya düşüp naif ve romantik bir şekilde sanmayın ki ben olmazsam işler eşime kalır. Tabii ki kalmaz. Tüm biriken işleri dönünce yine benim yapmam gerekeceğinden dönüşüm muhteşemlikten hem çok uzak bir trajediye dönüşür. Ne ben ne de eşim benim bu kadar çok yorulmamı ister.

Yemek benim için önemlidir. Mümkün olduğunca öğün atlamamaya çalışırım zira benim keyif aldığım, yaşadığımı hissettiğim anlardır bu anlar. Eşime ise keşke bir hap olsa, yutsak ve tüm yeme ihtiyacımız bir anda karşılansa tadında yaklaşır yemek olayına.   Hani gören, duyan da yemeği onun hazırladığını, masayı onun kurduğunu, dahası onun kaldırdığına ve ohası bulaşıkları bile onun yıkadığını sanır. Nerede efendim?! Kendisi yalnızca bana eşlik eder o kadar. Neyse bu yazı bir şikayet yazısı olmadığından bu konu üzerinde daha fazla durmayacağım. Benim olmadığım akşamları genelde geçiştirir.  Abuk sabuk şeyler yer ya da çoğu zaman hiç yemez. Yemek ritüelini sevmiyor olsa bile yemek yememek henüz hayalini kurduğu hap icat edilmemiş olduğundan (belki de icat olmuştur ama biz henüz kullanmaya başlamadık) pek hoşuna gitmez.

Akşamları aynı saatte yatıyor olmamıza rağmen geceleri oğlum çağırdığında kalkmak ve ilgilenmek, üstünü örtmek veya uykusu kaçtığında ona eşlik etmek hep bana düşer. Geceyi oldukça delikli bir uykuyla geçirmiş olmama rağmen sabahları gün ışımadan kalkan oğlumla ilgilenmek de yine benim görevimdir. Olmadığım zamanlarda yaşadıklarımı deneyimlemek, bu konuda hiç ama hiç deneyimi olmayan eşime oldukça zor gelecektir.

Yemeksiz, uykusuz yani bensiz kalan eşimin migreni mutlak surette tetiklenir. İşte böylesine derin bir sevgi, böylesine kalın bir gönül bağıdır bizim aramızdaki. Migren pis hem de çok pis bir ağrıdır ve insanı bitirir. Gözünü açamaz, sesleri duyamaz olursun. Oğlumla tek başına kalan eşimin bitme hakkı bile olmayacağından çözüm bulmak şarttır benim her bir yolculuğumda.

Yoğun çabalarım, büyük entrikalarım ve ali cengiz oyunlarım sayesinde önce neredeyse bir hafta sürecek Çin yolculuğundan kurtulmayı başardım. Artık bana karada ölüm yoktu. Kazanılmış olan büyük bir zafer olduğundan diğer iki seyahate pek ses çıkarmadım. Yapılması gereken tek şey ise ev dışında geçireceğim toplamdaki 4 akşam için bir çözüm bulmaktı. İki ayrı tarih için iki ayrı akşam. En temiz ve ideal çözüm eşimin ailesinin bize gelmesiydi ki çok şükür geldiler de. Artık yolculuklarım başlayabilirdi. İlk yolculuk acı vatan Almanya’ya oldu. Almanlarla yapılan toplantılardan ne anlatabilirim ki? Gittim ve döndüm. Fena geçmedi ama anlatacağım çok fazla şey de yok. Ben daha çok Antalya seyahatime odaklanmayı tercih edeceğim: Senelik olarak düzenlenen yıl sonu (tarih itibariyle belki yıl başı demek daha mantıklı olurdu) toplantısı.

Oğlumdan ve eşimden ayrılmak iki gün için bile olsa, ucunda eğlenme, bol bol uyuma, güzel yemekler yeme, istediğin kadar televizyon seyretme ve istediğin televizyon kanalını seyretme olsa da kolay olmuyor. Aslında bu yeni dönemde insan bir önceki dönemlerin keyiflerini belki de unutmuş olduğundan, en azından alışkanlığını yitirmiş olduğundan, karşısına çıkan bu tür görünüşte keyifli aktivite ve yolculuklardan kesinlikle zevk alamıyor. Hatta zevk bir yana sıkıntı bile duyar oluyor. İnanın ne zerre hevesim vardı ne de isteğim. Tabii gelin de bu hissettiklerimi eşime anlatın bakalım. Israrla o keyifli gibi görünen saatlerin geçmediğini anlatmaya çalışıyorum, o da her seferin de biraz da biz gidip sıkılalım deyip duruyor. Hele ki bir önceki akşam beni görenler sanki hani bir kaç yıllığına gidiyorum diye sanır. Durup öpmeler, sarılmalar, sanırım abartmayı seviyorum. Bavulumu erkenden hazırladım. Zaten hepi topu iki akşam kalacağımdan çok da fazla bir şey almamıştım. Aslında önemli olan her şey ki takım elbise ve iki gömlek zangoç’umdaydı. Buruşmasınlar diye ertesi gün yola çıkana kadar asılı kalsın dedim ve güzelce gardırobuma astım.

Ertesi gün Antalya’ya vardığım zaman eşime haber vermek için aradığımda zangoçta bulunan takım elbise ve gömleklerimi zangoçtan çıkarmasını ve yerleri asmasını rica ettim. Evet evde dört yetişkin ve bir de çocuk vardı (ki oğlum zangocun varlığından haberi olsaydı mutlaka hatırlatırdı) ve ben bu seyahat için en önemli şeyi almadan yola çıkmıştım. İşin benim için daha acı tarafı ise uçakta yanıma oturan kişi kendi zangocunu hostese verene kadar almayı unuttuğumu bile fark etmemiş olmamdı. Eşimi aramadan tüm gün sürecek bir iş toplantısı ve sonrasındaki gala yemeğine üzerimdekilerle katılacak olmanın dayanılmaz sıkıntısı ve utangaçlığı içerisinde ne halt edeceğimi düşünüyordum. Bir kot, yuvarlak yaka merserize bir beyaz kazak ve üzerine önü fermuarlı spor bir ceket çok mu sırıtırdı herkesin muhtemelen siyah takım elbiseleri giyeceği bir yemekte. Farklı olmanın dayanılmaz cazibesine kapılmak üzereydim ki eşim hemen alışveriş yapmam gerektiğini söyledi. 
  
Otele gider ve oradan o bölgede ki operasyon takımından yardım ister ve alışverişe giderdim. Eşime kolay hayır denmez. Ben de fiziksel olarak ayrı olmanın avantajı içerisinde tamam dedim ve telefonu kapattım. İçinde bulunduğum avantajı ve beni çok iyi bilen eşimin içi rahat etmemiş olacak ki tekrar aradı ve zangocumu THY’nın bir sonraki uçuşuna vereceğini ve ya benim ya da ismini vereceğim bir kişinin hava alanı kargo bölümünden alması gerektiğini söyledi. Temiz iş. Soru yok, cevap hakkın yok. Beni resmen ezmişti hatta ezmek ne kelime çözümü bulması, hemen uygulamaya koyması ve bana hiç bir iş bırakmamasıyla beni adeta çiğnemişti. Ya sen gidip alacaksın ya da ya da bana bir isim ver cümlesiyle son noktayı da koymuştu. Ben otelin  imkanlarını ve havalanı-otel arasında ki gidip gelmenin iç açıcı büyük keyfini düşünündüm ve muhtemelen bana hala küfür ediyor olan bir arkadaşın ismini ve telefonunu verdim. Ne toplantı da ne de yemek de artık farklı olabilecektim. Onlarca metre öteden gösterilme ve hatta arkamdan hem de bolca konuşulabilme şansım da elimden alınmıştı. Büyük bir olgunluk içinde bu çözüme itiraz etmedim, kızmadım ve hatta ancak bana yakışacak bir hassasiyet içerisinde eşime teşekkürlerimi sundum.

İlk sorun sorunsuz ve bensiz bir şekilde çözüm bulmuştu. Oysaki beni bekleyen daha nice başka sorunlar vardı ve bu sefer eşim yanımda da değildi. Dikkat dağılmasının önüne geçmek adına bu heyecan dolu macerayı şimdilik burada ve tadında kesiyorum. Yakında hem de çok yakında devamını sizlerle paylaşacağım. O zamana kadar hayatın tüm güzelliklerini sizler için diliyorum ...

7 Mart 2012 Çarşamba

Anı kesemiz için güzel ve yazısız anılar aranmakta 5

Hava güneşli bile olsa serinlik ben buradayım diye adeta bağırıyordu. İçeride oturmak için eşimle göz göze gelme ihtiyacımız bile yoktu. Eşler arası uyum da bu olmalı. Hemencecik içeriye girdik. Evimizin direği hemen siparişleri vermeye doğru yönelirken, oğlumla ben de şöyle en afilisinden bir yer kapmak için etrafı süzmeye başladık. Çok geçmeden cam kenarındaki koltuklardan bir tanesine ilişmiştik bile. Montlar ve kaşkollar çıkarıldı ve etrafa bakılmaya başlandı.

Camın diğer tarafında yine bizimkisi gibi cama yapışık başka bir masa daha vardı ve orada gençten bir kız oturmaktaydı. Aradaki camı yok kabul etsek beraber oturuyoruz derdim. Kolumun koluna çarpmasına yalnızca aradaki cam engel oluyordu. Yakınlığın derecesini siz düşünün artık. Sen kalk bizimkisi kızı yuvasındaki en sevdiği öğretmenine benzet ve gülmeye başla. Bununla da yetinme ve el salla. Kız da çok doğal olarak karşılık vermesin mi? Camın iki tarafındakiler birbirlerine bakıp, gülüp hatta el sallıyorlar. Ufak çocuk ya da köpek sayesinde kız tavlamaya çalışan ezik adam rolü üstüme kalmak üzereydi. Koltuğa iyice gömülüp hatta mümkünse içinde kaybolup aman diyimmm bu olayın benimle hiç bir alakası yok, tamamıyla oğlum kaynaklı bir sosyalleşme girişimi düşüncemi vücut diliyle ifade etmeye çalışıp duruyordum. Böylesi durumlarda el sallayan yetişkin bayan babaya genelde bakıp çok şeker çocuğunuz var tadında selam verir. Bu selamlaşma hiç olmasın istiyordum ki bir anda kendimi selamına karşılık verirken buldum. Artık üçümüz gülüşüyorduk. Eşimin gelişi ile birlikte benim kısa süreli sosyalleşmem bir son buldu. Oğlum ise ısrarla Fatoş’a çok benziyor değip el sallıyordu. Bir süre sonra bayan da kendi işine dönünce oğlum kurabiyesine bizlerde kahvelerimize yöneldik.

Oğlumun uzun bir süre bir yerde oturduğu görülmüş şey değildir. Ne zaman biraz oturması yönünde zorlayıcı olsak lütfen konu hakkında anlayış gösterin bir ifade tarzıyla bakıcı ablasından öğrendiği ben de kurt var, oturamam açıklamasında bulunur. Bir süre sonra yerinden kalktı ve etrafı dolaşmaya başladı. Biz de bir yandan onu seyrediyor bir yandan da kahvemizi içiyorduk. Bir süre sonra yeniden yanımızdaydı. Kahvelere atılan şekerleri karıştırmak için kullanılan plastik bir kaşık ile bir süre oynadı. Onu elinden düşürünce de tekrar yenisini istedi. Biz de gidip kendisinin istemesini ve yenisini almasını söyledik. Kendi başına bir şey yapacak olması hoşuna gitmişti. Tamam dedi ve görevlilere doğru ilerledi. Çok da güzel kendini ifade edip yenisini istedi. Bu arada tüm masalar onu seyrediyordu. Yeni kaşığı alışı, bize gösterişi ve zaferle masamıza dönüşü görülmeye değerdi. Tüm masalarda zaferini paylaşıp kendisine gülüyorlardı.

Bir süre sonra görevli ağabeyler bu sefer onu çağırdılar. Teftişte bulunur gibi bir eli cebinde, kasım kasım kasılarak, tezgah arkasına geçip etrafı incelemeye ve görevlilerle konuşmaya başladı. Bir tanesi önlüğünü çıkarıp oğlumuza taktı ve orada çalışmak isteyip istemediğini sordu. Oğlum da daha uzun olmadığını söyleterek teklifi reddetmek zorunda kaldı. Uzun olmadığını söylemesi bütün Starbucks’ta neden bilmem komik bulundu. Bence gayet de yerinde bir açıklama idi. Oğlumla her daim gurur duyuyorum.

Yerine tekrar geldiğinde bu kez karşı tarafta kalemi ağzına sokarak gazetesini okuyan bir kadını gördü ve bakınnnnn diye bağırdı: Kadın sanki flüt çalıyor. Uzun olmadığını söylediğinde kendisine gülen kadın şimdi zor durumdaydı. Etme bulma dünyası. Demincek gülüyordun ne oldu şimdi diye çemkirmek istedim ama oğluma kötü örmek olmak istemediğimden sessizliğimi korudum. Kadın hemen ağzından kalemi çıkardı ve zoraki bir gülümseme takılarak bak çıkardım jestinde bulundu. Bu arada görevlilerden biri adını sordu, bizimkisi de adını söyledi Nazik çocuk olduğundan o da görevliye adını sordu. Görevlinin adı Korhan’mış. Bizimkisi kokan anladı ve teyit için yüksek sesle tekrarladı. Artık tüm Starbucks flüt çalan kadın dahil gülüyordu. Bir de kokan ismini garip bulup, fonetiği hoşuna gidip sürekli tekrarlamasın mı? Her tekrarlayışında insanlar gülüyordu. Tek gülmeyen kişi görevliydi ama en azından anlayışlıydı, hiç ses etmedi garibim.

Bir süre sonra oğlum masaları geziyor ve ayrı ayrı herkesle konuşuyordu. Hani sanki ev sahipliği yapıyor gibiydi. Belki istek komiklikler var mı diye soruyordu. Bir süre sonra dışarıdaki kadın gitmeye karar verdi ama öncesinde içeri girip oğlumuzla vedalaştı. Kahveler çoktan bitmişti. Bizim de gitme vaktimiz gelmişti. Oğlum da görevliler ve masalarla vedalaşıp mekanı terk ettik.

Güzel olan kendini istediği gibi ifade ettiği için kazandığı güven ve kazandığı güven sayesinde kendini çok daha iyi ifade etmesiydi. Güzel, eğitici ve keyifli bir döngüydü.



Malum taş sektirmelerden sonra eve dönüp yemeklerimizi yedik. Kısa bir süre sonra yeniden sokaklardaydık. Bu sefer ki istikamet Türkiye İş Bankası'nın kültür sanat merkeziydi. Memet Ali Alabora’nın anlatıcı ve Emir Gamsızoğlu’nun piyanoda olduğu çocuklara yönelik bir gösteriydi: Çocuklar için notada yazmayanlar

Klasik müzik deyince aklınıza ilk ne geliyor? Gösteriyi gerçekleştirenlerin muhabbet geliyor, güzel zaman geçirmek geliyor, eğlence geliyor. Hep beraber müzik dinledik, sohbet ettik, müzisyenlerle tanıştık. Bildiğiniz melodileri duyduk, bilmediklerimizden de keyif aldık ve dahası müzikli hikâyeler dinleme fırsatı bulduk. Bu yıl gösteride şansımıza sürpriz konuklar da vardı: Üflemeli çalgılar ve müzisyenleri. Hem onları dinledik, hem farklılıklarını öğrendik. Çalan enstrümanın ne dediğini ya da hangi renge benzediğini keşfetmeye interaktif bir şekilde çalıştık. Asıl amaç ise belliydi oğlumuzun güzel ve değişik zaman geçirmesini sağlamak. Ben klasik müzik çok sever ve çok da dinlerim. Oğlumun da sevmesini isterim ama zorlayacak da değilim. Ben onu tanıştırırım, karar onundur. Bu bir nevi (ilk konserini saymazsak) klasik müzikle ilk tanışmasıydı. Umarım sevmiştir.

Bizim Hürrem Sultan ise aktivitenin daha hareketli ve heyecanlı geçmesi için elinden geleni yaptı tabii. Olası oğlumuzun sevmemesi durumu ve kimseye rahatsızlık vermeden çıkabilmek için aldığımız bilet arka sıralarda yer almaktaydı. Şansızlık yerimiz geç gelenlerin giriş yaptığı kapı tarafındaydı. Gösterinin başlaması sonrasında girişler tüm hızıyla devam etti. Kendisini Viyana’da Musikverein’de ya da New York’da Metropolitan’da Berlin Filarmoni ya da Moskova Senfoni orkestrasını dinleyeceği sanan eşim bu sonradan girişlere bir hayli sinirlendi. Önce kem küm dedi. Tanıyanlar bilirler hiç bir zaman kem kümle kalmaz kalmadı da. Önce dönüp sert bir uyarıda bulundu baktı işe yaramıyor kalkıp kapılar arkasında, görevlilerin şaşkın bakışları karşısında gereken aktarımları gerçekleştirdi. Daha iyi bir gösteri için neler yapılması gerektiğini bir biri açıkladı. Sert uyarılarını anlamalarının onların yararına olacağını tatlı tatlı anlattı her birine. Döndüğü zaman rahatlamıştı. Huzurlu ve güleç bir ifadeyle gösteriye kaldığı yerden devam etti. Girişler çok kısa bir süre sonra bir son buldu. Muhtemelen bu çocuk gösterisine kimse eşimden daha büyük saygı göstermemiştir ve kolay kolay bundan sonra da göstermez. Ama görevliler eşimi unutmayacaklardır.

Oğlum gösteriyi sevdiğini söyledi. En azından büyük bir bölümünü dikkatle izleyip, katılım ve katkılarda bulundu. Mesela Chopin’in Polonya’da doğduğunu haykıran kişi oğlumdu. Tamam, yardım aldı ama herkes almıyor mu? :-)

Oğlumla diğer tüm aktivitelerde olduğu gibi yine büyük gurur duydum. Nerede olursa olsun sanki yıllardır oranın müdavimiymiş gibi sakin ve “cool” bir tavır takınıyor olması sonrasındaki hissettiklerim ise en hafif bir ifadeyle hayranlık. Her bir anımda ve her yerde, onun babası olmanın tarifsiz mutluluk, gurur ve şansını yaşıyorum. Yine yanındaydım. Umarım ki daha nice böylesi ilklerde yine yanında olacağım. Hayatı güzel ve yaşanabilir kılan nice böylesi gurur ve mutluluk anlarından daha nice güzel anıları hep beraber toplamaya devam edeceğiz.


29 Şubat 2012 Çarşamba

Anı kesemiz için güzel ve yazısız anılar aranmakta 4


Her bir çocuğun önünde TV olan, kendiliğinden piyanolu koltuklu ve TV’de çocuğun o an istediği DVDler oynatılan, aynaları bile Mickey Mouse aynaları olan, her şeyin çocuklara göre düşünülmüş olduğu ve çocukların şaşkınlıktan ne yapıldığını bile anlamadıkları bir saç kesim merkezi tabii ki eşimin ilk aklına gelen tercihti her daim. Ki bu merkezde zaten çocuklar neler olup bittiğini anlayabilecekleri kadar bile oturmuyorlardı. Bir Caillou bölümü bile yarılanmayacak kadar bir sürede saçlar kesiliyordu. Şaka değildi hepi topu yapılan zaten 2 bilemedin 3 kere makas hareketi idi ve karşılığında gayet pişkin ve çok doğalmış gibi istenen 40 TL’ydi.

Öncesinde de yazdım yeniden yazacağım: Ne yıkama var, ne sakal traşı, ne fön, ne perma, ne balyaj, ne maske, ne el bakımı ne de cilt bakımı. Hepi topu 2 kere ya da bilemedin 3 kere makasını açtı ve kapadı, hepsi bu. Para bu kadar kolay mı kazanılıyor? Sen ne yaptın ki 40 TL istiyorsun arkadaş, sen çıldırdın mı be adam? hislerinin pik yapıp sonra yeniden yutulması gerektiği bir yerin ilk tercih olması ne de acıydı benim için.

Temsili resim
Beri yanda ise küçüklükten beri sürekli gittiğim mahalle berberi. Basit, yalın ama etkili. Oğlumun el üstünde tutulduğu, televizyonun tehlikeli dünyası yerine nezih, hoş, entelektüel ve kaliteli sohbetlerin yaşandığı, mis limon kokulu, bol diplomalı bir mekan. Ustalar mekanı. Tarihlerin yeniden yazıldığı, efsanelerin makas salladığı tarihi bir yer.  Maçoların, sert adamların mekanı. Büyük ve ipeksi örtülerin boğazlara bağlandığı, saçların nasıl kesileceğinin nezaketen bile sorulmadığı, size yakışan saç kesiminin bizzat kesenler tarafından en iyi şekilde bilindiği sıcak bir aile yuvası.

Diğer kulvarda ise eşimin milyonları bayıldığı kötü, acımasız, hoşgörüsüz ve açgözlülerin yuvası. Sahte nezaketin paraya dönüştüğü bir yalan dünya. En faça yerin sahte güzeli. Bizans, Karaman ve Ali Cengiz oyunu. Üç isimli şeytan.

Filmi hızlı bir şekilde biraz ileri saracak olursak, biz bir anda kendimizi  - yine babam, yine eşim, yine ben ve yine oğlum – benim meşhur mahalle berberinde bulduk. Zafer benim olmuştu. Hak etmiştim. İlk tercihin yeniden taşınmış olması ve eşimin kuaförünün hınca hınç dolu olması işime gelmiş, haklı galibiyetime yardımcı olmuştu.

Oğlum berberin en yakışıklı, en zeki ve en küçük adamıydı ve bana varlığı ile gurur veriyordu. Oğlum vakur bir ifade ile saçlarını kestirdi. Yıllardır berbere saçlarını kestirmeye gelen bir kişinin rahatlığı ve olgunluğu içerisinde bir maçlardan konuşmadığı ile kaldı.

Akşam yemek sonrası benim berber fatihi biricik oğlum hemen uykuya daldı. Akşam yemeğimizi yedik ve televizyon karşısına kurulduk. Keyfimiz yerinde idi ve saatler uyumak için çok erkendi. Her şeyi yapabilecek özgürlüğe ve zamana sahiptik. İnsanın kısıtlı bir süre için böyle zamanı olduğunda genelde donup kalır. Her şeyi biraz yapmak ister ve genelde hiçbir şeyi yapamadan kısıtlı zamanını tamamlar. Biz böyle nice zamanı heba ettiğimizden tecrübeliydik. İsteklerimiz belliydi. Yalnızca zamanın ve o zamanın yalnızca bize ait olmasının tadını çıkarıyorduk.

Eşime sormadan kahveyi bile önümde buluverdim, düşünün artık ortamın çekiciliğini. Yorgunluk tamam tabii ki vardı, tüm gün kayda değer bir şey yapmamış da olsak sokaklarda sürtüp durmuştuk ama yine de uyumaya niyetimiz yoktu.

Birden telefonum çalmaya başladı. Bir Zamanlar Amerika filmindeki telefon çalma sahnesi kadar etkili ve dikkat çekici bir şekilde uzun uzun çaldı telefon. Bizi tanıyıp, aralarının bozulmasını istemeyen ya da azar işitmeyi tercih etmeyen tanıdık ve akrabalar, oğlumuzun uyuması sonrasındaki saatlerde bizi aramaya pek cesaret edemezler. Mesaj atarlar ve gerekirse biz arardık mesaj atanları. Bu durumda ya yanlış numara olmalıydı ya da acil bir durum. Bir yandan telefonuma doğru hamle yaparken bir yandan da eşimin şiddet içeren bakışlarını üzerimde hissediyordum. Kısa bir anlık bönlük sonrası hatamı hemen anlamıştım. İki büyük ve kolay kolay affedilemez hata yapmıştım üstelik aynı gecede. Zamanın yalnızca bize ait olmasının o büyülü rehavetine kapılmıştım. Boş bulunmuş ve telefonumun sesini açık unutmuştum. Affedilir, bağışlanabilir bir durum değildi bu. İkinci hatam ise telefonumu uzağıma koyarak birkaç kez çalmasına neden olmuş olmamdı. Bu kadarı çok fazlaydı. Üzgündüm ve fazlasıyla pişman.

Arayan kardeşimdi. İki gündür ishalinin devam ettiğini, kustuğunu ve hastaneye gitmesi gerektiğini söylüyordu. Tahminim doğru çıkmıştı: Acil bir durum vardı. Apar topar hazırlanıp evden çıktım ve onu almaya gittim. Kısa bir süre sonrası hastanenin acil bölümündeydik. Çok şükür önemli bir şey çıkmadı ve sabaha karşı 2:00 gibi tekrar yatağıma yattım. Uyanmama her şey yolunda giderse ve hemen uyuyabilirsem yalnızca 5 saat vardı. Hemen uyuyamadım ve her şey yolunda gitmedi. Sabah her şeyden daha çok ihtiyaç duyduğum şey son birkaç yıldır en yakın arkadaşım, hatta dostum olma şansına, mutluluk ve ayrıcalığına erişmiş olan kahve idi. Cumartesi akşamı için ne ummuş ne bulmuştum. Kader bana yine oyun oynamıştı.

Ertesi gün tahmininiz üzerine yine erken hem de çok erken başladı. Cumartesi gününün oldukça yorucu geçmesi sonrası Pazar evde kalınma isteği oldukça fazlaydı. Eşim de ben de evde kalıp bir o koltuğa yatmak sonra güç bela kalkıp diğer koltuğa yatmak gibi oldukça masum ve doğal isteklere sahiptik. Oğlum ise kendi halinde evde takılıp duruyordu. O kadar sessiz ve bir o kadar masumdu ki evde kalıp tembellik etme isteğimiz yavaş yavaş vicdan azabına dönmeye başladı. Çok da zaten geçmen giyinmeye başladık. Oğlum koşa koşa odasına yöneldi ve giyineceği şeyleri seçmeye başladı.

Bir süredir oğlum giyeceği giysilere kendi karar veriyor. İleride renkli hem de renkli bir kişiliği olacağını seçtiği birbirinden renkli giysilerle kanıtlıyor hem de her defasında. Sweat shirt üzerine başka sweat shirt’ler ya da sweat shirt üzerine t-shirt’ler tercihleri arasında. Uymadığını düşündüğümüz ve uyardığımız durumlarda olmaz mutlaka böyle giymeliyim gibi kararının arkasında hem de nasıl duruyor inanamazsınız. Bugüne kadar kararını değiştirebildiğimiz olmadı, olamadı.

Evden hep önce oğlum ile ben çıkarız. Sitemizin çok yakınındaki bir otobüs durağına yürür, oturağına oturup geçen arabalara bakarız. Her geçen arabada da avazımız çıktığı kadar bağırırız. Sonra tekrar otoparka döner, arabaya yerleşir ve kapının önüne evimizin Hürrem Sultanını almaya gideriz. Tartışmalı isek Hürrem oğlunun yanına arkaya kurulur yok eğer aramız iyi ise ön tarafa geçer ve gideceğimiz yere yöneliriz. Bu sefer öyle olmadı. Hava çok güzeldi ve biz araba ile bir yere gitmektense yürüyerek 10 dakikalık mesafedeki Starbucks’a gitmeye karar verdik.

Oğlum kucakta taşınıp seyahat etmesini çok sever. Baba çok yoruldum, beni kucağına al der ve ben eşimin adeta düşmanca kabul edilebilecek bakışlarına rağmen ve her türlü uyarısın aldırış bile etmeden, adeta düşünmeden alırım zira oğlumun yorulmasına dayanamam. Ben oğlumun biricik kahramanıyım ve hep de öyle kalmalıyım. Eskiden çok kolay olurdu ve metrelerce ya da dakikalarca yorulmadan bilakis büyük bir keyifle taşırdım. Annesi bir yıl önce onu taşımaktan emekli oldu zira artık taşıyamıyordu. Oğlum artık 3.5 yaşında ve ben de artık taşırken zorlanıyorum. Zorlanmanın dışında yola çıkmamızın daha ilk dakikasında yorulmuş da olamazdı. Bu nedenle taşıyamayacağımı söyledim. Oğlum Akrep burcudur ve ziyadesiyle inatçıdır. O taşı diye tuttururken ben baba kararlılığı içerisinde hayır diyordum. Böyle sürmesi biricik Hürremimizi her an olaya müdahil edebileceğinden bir yol bulup çözümü sağlamalıydım.

Sonrasında ben boş bulunup sokaktaki bir taşı tekmeledim. Taş ileriye doğru ivmelendi ve bir süre hoplaya zıplaya ilerleyip duruverdi. Oğlum bunu bir sevdi, bir sevdi ve sonrasındaki 40 dakikayı sokaktaki taşları tekmeleyerek geçirdi. 10 dakikalık yol 40 dakikada tamamlanabildi. Taş arabanın altına girdiğinde baba- oğul yeni bir taş arayıp duruyorduk. Hatta o kadar sevdi ve o kadar unutmadı ki dönüş yolunda da aynı oyunu oynayıp yaklaşık 25 dakikada dönüşümüzü tamamladık.

Nasıl mı daha kısa sürede geldik?

Akıllanmıştık ve dönüşte sırayla tekmelemeyi teklif ettik kendisine. Oğlum takım oyununa çok yatkındır. Bizi de oyuna soktuğundan memnun hemen kabul etti yakışıklım. Sonrasında ben de annesi de vurabildiğimiz kadar hızlı vurup mümkün olduğunca hızlı yol almaya çalıştık.

Starbuck’s oğlumuzun sosyalleşmesinin, sevimliliğinin, iletişim becerilerinin ve ayakları üzerinde durabilmesinin tavan yaptığı bir yer oldu.


Neler mi oldu? Bir sonraki yazımda bunu ayrıntılı olarak anlatacağım.
Daha fazlası da olacak. Eğlenerek ve hatta bağırarak klasik müzik dinlemenin yollarını açıklayacağım.

Yakında çok yakında görüşmek üzere …