Bu Blogda Ara

25 Kasım 2011 Cuma

Muhteşem bir öğle vakti!

Beni tanıyanlar bilirler, yemek yemesini çok severim. Güzel donatılmış sofralarda dostlarla veya aileden kişilerle yemek yemenin biz insanlara verilmiş en güzel hediyelerden bir tanesi olduğuna inanırım.

Yıllarca akşam yemeklerine çok önem verdim ve çok özendim. Kahvaltılar da yine atlamadığım, keyif alarak zaman geçirdiğim öğünlerden bir tanesi olmuştur. Öğle yemelerim ise hiçbir zaman gereken önemi hissetmediler. Genelde hep yemiş olmak için yedim. Atladığım çok az olmuştur ama çok özene bözene ortam yarattığım bir öğün de hiç olmamıştır.
Hayat kendi içinde bir denge her zaman bir şekilde yaratıyor. Yıllardır, hadi en azından çok az önem verdiğim diyelim, öğle yemekleri bugün benim üzerine titrediğim öğünlerin hem de en başında gelmekte. Öğle saatleri ve özellikle öğle yemekleri benim için son 3 senedir çok ama çok önemli.
Daha saat 11’den itibaren nereye gideceğimi ve ne tüketeceğimi düşünmeye başlıyorum. Çoğu kere o saatlerde acıkmış bile olmuyorum ama yine de  öncesinde oturup ne yapacağımı düşünüyor, bu keyifli 1,5 saati adeta dakika dakika planlıyorum. Evet doğru okudunuz J Firma çalışanları olarak çok şanlıyız; tam 1,5 saatlik bir öğle arasına sahibiz. Bu konuda ki duyarlılığı için patronumuza en azından içimden şükranlarımı sunmak isterim.
Öğle yemekleri benim için çok önemlidir çünkü tuvalette geçirdiğim saatleri saymazsak (ki evde kaç kere apar topar çıkmak zorunda kalmışımdır)ancak bu 1,5 saatlik sürede yalnızca kendimle başbaşa kalabiliyorum. Bu uğurda şirkette anti-sosyal görünmeyi bile göze alabiliyorum.
Evdeki akşam yemekleri bizde büyük bir kargaşa içersinde geçer. Bir kere yemelerim ve içmelerim hatırı sayılır miktarlarda ve uzunluklarda kesilir. Mesela oğlum “tamam saklandım, odamdayım, beni bullllll” diye bağırır. Tabii ben hemen odasının yolunu tutarım. Bir kaç kere o, bir kaç kere ben saklandıktan sonra yeniden masadaki çıkışa en yakın yerime geri dönerim.
Eşim de sevecenlikle başladığı ve hep kendi yaşadıklarını anlatan konuşmalarında kendisini dikkatle dinlememi ister. Onun hayatında benim hayatımın tersi olarak hep birşeyler olur. Bu birbirinden önemli konuları da tüm detayları ile anlatır. Çok şükür yorum beklemez, yalnızca konuşur. Ben de gözlerim ona bakarak, yemek yemeğe ve kendimle kalmaya devam ederim. Bazen sen nasılsın diye sorar ama önemli değildir. Ben daha cevap vermeden o başka yine kendisiyle alakalı bir konuya başlamıştır bile. Bu arada oğlum eşimi dinler gibi yaparak dinlemekte olduğum müziği beğenmez ve kendisinin artık ezberlediğimiz, tüm sözlerini içselleştirdiğimiz (hani bestecisi ya da söz yazarı olsak bu kadar biliyor olabileceğimiz)şarkılarını dinlemek istediğini söyler. Hadi gücününüz yetiyorsa kendinizi iyi hissettiğiniz, stresinizi yok eden, günün yorgunluğunu üzerinizden alan, sevdiğiniz parçaları dinlemeye devam edin de göreyim sizi. İllaki masadan yeniden kalkılır ve istediği gerçekleştirilir. Hep beraber o muhteşem şarkılar dinlenir, hatta zaman zaman coşkunuzu kontrol edemeyip kalkıp dans etmeye bile başlarsınız. Eşim bu dansların sebebini şaraplara bağlasa da ben biliyorum nedeni yalnızca ve yalnıza bu muazzam derinlikli şarkıların ben de yarattığı içsel çoşkudur.
5-6 ortalama kalkış oranıyla yemeğimi tamamlamaya çalışırken “hala mı devam ediyorsun, nasıl bu kadar yemeği uzatabiliyorsun, mahsus mu yapıyorsun” sevgi ve huzur cümlecikleriyle yemeğimin bir kez daha bitmeden sonu geldiğini anlamış olurum her defasında. Anlayamadığım ise o sevgi cümleciğin içinde geçen “mahsus” kelimesi olmaktadır hep. Cevap vermek veya soru sormak, tecrübe ile sabit,durumu iyice zora sokacaktır. Şarabın etkisini sıfırlama riski ise cabası. Susup hızla masayı toplamaya başlıyorum ki oğlumu uyutmaya başlayabileyim. Çoğu kere de zaten oğlumla uyuyakalmayı gerginliğin tekrar yaşanmaması için tercih ediyorum.
Kahvaltı için ise zaten zamanım yok. Oğlumu yuvaya bırakma saatim ile iş başı yapma saatim aynı. Nasıl hala kovulmadığımı merak ediyorsanız gün içerisindeki beni bile şaşırtan muazzam performansım. İşimi seviyorum ve gereken önemi her bir dakikasında gösteriyorum, bu nedenle de giriş çıkış saatlerim çoğu kere önemli olmuyor.
Gün ortasında ihtiyacım olan şey, günlük olayları konuşup, yönetici çekiştirip, dedikodu yapmak çoğu kere olmuyor. Tek istediğim bir kadeh şarap eşliğinde, sakin bir ortamda, hafif bir müzik dinleyerek , kitabımı okuyup, lezzetli yemekler yiyebilmek. Çoğu kere şirketten birileri olup da yanıma gelirler diye özellikle uzak yerleri tercih ediyorum. Sessizce köşeme kuruluyor, kitabımı açıyor, keyif yapmaya, kendime zaman ayırmaya başlıyorum. Ne büyük bir saadettir, ne büyük bir mutluluk, ne büyük bir stres atmadır sizlere anlatamam. Genelde tercih ettiğim mekanlar ve yemekler aynı olduğundan gittiğim yerlerde kendimi adeta evimde hissederim. Masaj etkisi yaratan bir öğle yemeğinden sonra yeniden paşa paşa firmamın yolunu tutarım.
Eşim dostum bilirler öğle yemeklerim hayattaki hava kabarcıklarımdır. Dalma ile ilgilenenler bilirler, azot sarhoşu olduğun zaman yön duygun yok olur ve yüzeye çıktığını sanarak derinlere doğru gitmeye başlarsın. Zaten bu duruma derinlik şarhoşluğu da denir. Tek kurtuluşun hava kabarcıklarının gittiği yöne gitmen olmalı ki çoğu kere sana sanki hava kabarcıkları derinlere gidiyormuş gibi gelir o durumdayken. Zaten bir kaç metre yükseldin mi sarhoşluk pat diye yok olur, şaka gibi bir şey. İşte bu nedenle zor ve ters bile olsa kurtarıcıdır hava kabarcıkları. İşte öğle yemeklerim benim kurtarıcılarımdırlar. Severim, önemserim ve değer veririm. Geçiştirmek işime de gelmez zaten yapmama da.
Geçen gün öğle saalerinde öğle yemeğine gidemedim. Oğlumun doğum günüydü ve ana okulunda kutlaması vardı. Allahım öncesindeki hazırlığı size anlatamam. Yalnızca pasta seçimi bile evlendiğimiz zamandaki pasta seçiminden çok daha zor ve çok daha karışıktı. Önce pastanın alınacağı yerin seçimi, sonrasında seçilen yerden alınan, denenen, tadılan pastalar ve nihayet seçim. Seçim sonrasındaki pastanenin sahibesi olan bayanın gözlerinin içindeki “çok şükür sizden nihayet kurtuluyorum ifadesi” beni bile duygulandırdı açıkçası. Gören de oğlumuz evleniyor sanır. Pastadaki içerik seçimi, üstünün süslemesi, getirilmesi, kesilmesi  meğer füzyon bile bu kadar zor değilmiş. Bizim zavallı doğumgünlerimizi düşünüyorum da nice senelerimizi mahalle pastanelerinden alınan bol kekli az çikolatalı pastalarla heba etmişiz.
Doğumgünü Cuma günü idi. Ne olur ne olmaz diye Perşembe okula gönderilmedi. Çarşamba sabahı eşim “Perşembe göndermeyim, ne olur ne olmaz” dedi. Sabahın daha ilk saatlerinde, kahve bile daha içmemişken, kalkıp da “ne alaka canım, gitsin, evde sıkılır çocuk” demek gafletinde bulunmadım çok şükür ama pek tabii ki de boş bulunup ağzımdasn kaçırıverebilirdim. İşiğin komiği ve anlaşılmazı, Çarşamba günü okulda bunu haber verdiğimde oradakilerin tamamının bu söylediklerimi çok mantıklı bulmalarıydı. “Yahu deli misiniz, bari siz böyle düşünmeyin” demek istedim ama tüm bunları söylesem de anlamayacaklarını bildiğimden güldüm ve arabama doğru yöneldim.
Öğle vaktine 1 saat kala okulda yerimi aldım. İçeri girdiğimde girişteki boş koltuklarda tüm azameti ve artisliği ile oturan eşimi gördüm. Görmemezliğe gelmek için çok geçti ama yine de kafamı çevirip dışarıya yönelmeyi tercih etmiştim ki o romantik ve içimi kıpır kıpır eden sesini duydum. Arabaya doğru bağıra bağıra koşmayı düşündümse de, sonrasında bunu açıklamayacağımı fark edip “selam hayatım nasılsın”  diye ona yöneldim. Neden bilmem biz yalnızca kavgalıyken birbirimize isimlerimizle hitap ederiz. Onun dışında, hayatım, canım, gibi süslü kelimeleri hep tercih etmişizdir. İsimlerimizi beğenmediğimizden ve adeta bir küfür gibi kullanmak istediğimizden mi yoksa bir şekilde “sana bak hala kızgınım” iç sesimizi, dış ses haline dönüştürmek isteğimizden midir bilemem ama hep bu şekilde davranmayı daha doğurusu seslenmeyi tercih etmişizdir.
Sonrasında yaşananları anlatmak oldukça kolay aslında. Gözünüzün önüne bir mafya düğünü getirin. Girişte gelin ve damadın ailesi gelenleri karşılıyor. Gelenlerde yanlarında getirdiği içi para dolu zarfları aile büyüklerine veriyor. İçi para dolu beyaz zarf objesini , içi oyuncak dolu poşet objesiyle değiştirin. İşte bizim durumumuz kısaca buydu. Okulun kapısında gelen velileri karşılıyor, gelen hediyeleri arabaya yerleştiriyor, bir kaç kibarlık kelimesi edip, diğer veliye yöneliyorduk. Sonra topluca çocukların sınıfına yöneldik. Pastamızı ve yanındaki tuzluları hazırladık. Şapkalar takıldı,balonlara tekmeler atıldı, süslemelere sevgiyle ve mutlulukla bakıldı. Bir süre sonra bilgisayara takılı hoparlörden Happy Birthday melodisi yükseldi. Hayır tabii ki Marilyn Monroe’nun buğulu sesinden değil, sevgili Mickey Mouse  ve saz arkadaşlarından. Pasta kesildi, tuzlular yenildi. Pasta hakkında görüşler söylendi.
Ne kadar hafif, süper bir pasta ...
İçindekiler bir harika, ne güzel seçmişsiniz ...
Hayatım nereden yaptırdın?
Üstündekilere bayıldım, nerden bu ayol?
Evet biz yapmadık ama biz seçmiştik. Tüm gururu ve kutlamaları üzerimize aldık. Bir yandan tebrikleri kabul ederken bir yandan da pastacının yerini anlatıyorduk. Burada kullanmış olduğum 1.çoğul şahıs eşime olan sevgimden ve takım ruhuna olan saygımdandır yoksa ben para ile tutulmuş bir fotoğrafçı gibiydim. Sürekli fotoğraflar çekip durdum. Arada pastayı da yedim ve çok beğendiğimi de söyleyemem. Daha önceki denediklerim çok daha güzeldi.
Partiyi bozan tek olay öncesinde yaşanan bir ısırma olayı idi. Çocuğun teki bir başka çocuğu üstüne çıktığı için ısırark cezalandırmış ve ısırılan çocuğun annesi buna oldukça içerlemişti. Etrafına toplanan diğer annelere sıkıntısını anlatıyordu. Etrafına toplanan öğretmenler ise ısıran çocuğun adını vermiyorlardı. Neyse ki çocuklardan biri ısıranı ispiyonladı da partinin ve günün kötü çocuğu ile de tanışmış olduk. Haylaz olduğu gözlerinden okunan yaramaz mı yaramaz bir adamdı. Sevmedim dersem yalan olur. Ne yalan söyliyeyim ısırma huyunun olmadığını bilmeme rağmen oğlumun bu en mutlu gününde kötü adama dönüşmediğine çok sevindim. Isırılan çocuğun annesinin ise gözlerine bakmaya korktum. Onun bu acılı haline rağmen, gülüyor, pasta yiyor, fotoğraf çekiyor olmamıza her an bir laf edecek diye  bekleyip durdum. Neyse ki kibar bir kadındı da pek ses etmedi eğlenmemize.
Eskiden doğum günlerinde doğumgünü sahibi toplardı hediyeleri. Günün kralı ya da prensesi olurdu. Herkes onunla ilgilenir, hediyeler verilir, omuzlara alınırdı. Biz böyle gördük, böyle bir psikoloji ile büyüdük. Meğer zaman içersinde işler değişmiş. Zayıf psikolojimin nedeni de bu şekilde anlaşılmış oluyor. Psikolojik sebeplerden tüm çocuklara hediye almamız gerekiyormuş. Ne anladım ben bu işten ...  Kardeşim keşke bir centilmenlik anlaşması yapmış olsaydık da kimse kimseye bir şey almasaydı, pastamızı talan edip dağılsaydık. Sen misin bana hediye alan, al bakalım sana hediye tadında bir gün oldu.
Öğle yemekleri benim için çok önemlidir. Kendimle kalabildiğim büyülü anlardır. Bu öğle vaktinde oğlumla beraberdim ve yeni bir yaşa girmesine tanıklık ettim. Bir yaş daha büyüdü.
Kendisini yalnızca 3 senedir tanıyoruz. 3 sene önce hayatımıza katıldı ve çok da iyi yaptı. İyi ki bizi seçti. Ondan öncesi meğer yalnızca geçen boş yıllarmış. Hayat bizim için onunla başladı. O bizim yalnızca kanımız, canımız ve bir parçamız değil. O bizim yaşam sevincimiz. Neşemiz, kahkahamız. Gözlerimizdeki ışık, aydınlığımız. O bizim nefesimiz. Gün ışığımız. Mutluluğumuz. Huzurumuz. Sağlığımız. O Tanrıdan gelen bir armağan bizlere. O bizim hayatımız. Herşeyimiz. Onu çok seviyoruz.
Oğlum! Canım oğlum! Benim yakışıklı, iyi kalpli, birtanecik oğlum!
Nice mutlu güzel yıllara...
Dilerim şansın da bahtın da hep açık olur!
Doğum günün kutlu olsun!





14 Kasım 2011 Pazartesi

Lafla peynir gemisi yürümüyor…

Güzeller güzeli bir ülkede yaşıyoruz. Etkin bir şekilde kullanmıyor olsak da 3 tarafımız denizlerle çevrilmiş. Bir tarafımız zamanında Türk gölüne dönüştürdüğümüz Akdeniz bir tarafımız hırçın ve dalgalı Karadeniz.  Rusya’nın sahip olmak için yüzyıllardır can attığı ve her bir fırsatı değerlendirmeye çalıştığı boğazlara sahibiz. Anlı, şanlı, gurur duyulacak bir tarihimiz var. Toprağımız bereketli, iklimimiz ılıman, insanımız özünde iyi, birçoğu çalışkan ve fedakar. Azalmaya başlıyor olsa da hala ailenin çok önemli ve kutsal kabul edildiği bir zihniyete sahibiz. 

Güzeller güzeli bir ülkede yaşıyoruz. Bunu kim inkar edebilir ki?

70 milyonun üzerinde kişinin yaşadığı ülkemizde yazacak konu yığınla. Üşenmeyin ve gazetelerdeki başlıklara, televizyonlardaki yayınlara bakın. Göreceğiniz yalnızca kötü haberler olacaktır. Bir kaç tane iyi ve insanın içine aydınlatan, gününü aydınlatan haber ise köşe bucağa ve oldukça küçük puntolarla ve muhtemelen kerhen verilmekte. İnsanı üzen, gelecek açısından kaygılandıran ve hatta umutsuzluğa düşüren haberler ise adeta insanın gözüne sokulmakta.

Dikkat etmişseniz çoğu zaman bu konulara girme tercihinde bulunmamışımdır. Yazmama tercihim benim için söz konusu bu konuları görmemezlikten gelme ya da kulağımın üzerine yatma değildir. Bilakis tüm bu iç kapatıcı konuları aslında üzülerekten ve çoğu kere kaygıyla takip etmekteyim. Açıkçası birçoğu için yazacak bir kaç kelimem de çoğu kere heybemde bulunmaktadır ama genelde kendime saklamaktayım.

Köşe yazarları gibi konudan avantaj sağlamaya çalışıp gündem üzerine yazma kolaylığına girmemek gibi bir nedenin arkasına sığınacak değilim zira bence bu kolaycılık değil bilakis gündemi yakalamak aslında. Ama ben bilinçli bir tercih ile yazmamayı tercih etmekteyim.
Nedeni mi? Aslında çok açık hatta naif ve bir o kadar insanca aslında...

Bu konuları yazmak açıkçası içinde bulunduğumuz durumda beni korkutuyor. Hem kendimi, hem de ailemi düşünmek zorundayım. Kişisel olarak bir Yılmaz Özdil, bir Can Ataklı, bir Emin Çölaşan, bir Bekir Coşkun, bir Levent Kırca, ya da bir Müjdat Gezen kadar da cesaretli olduğumu söyleyemem.

Arkamda beni koruyacak ve savunacak ne koca koca, büyük firmalar, ne avukatlar ordusu, ne de geniş bir hayran kitlesi olmadığından bu konularda uzun uzadıya, içimden geldiği gibi yazmıyorum. Aslında kendime uyguladığım bu gönüllü/zorunlu oto-sansürden ötürü yine kendime kızdığımı pek söyleyemem.

Konu düşüncelerin yazılı hale getirilmesi olduğunda cesaret tabii ki yalnızca teferruat olmaktadır. Onlar gibi konunun özüne bu kadar direk ve bu kadar başarılı girebileceğimi de düşünmüyor olduğumu itiraf etmeliyim.

Bir Müjdat Gezen üstat mesela; “ Ekim ayına söyleyin bundan böyle 28 çeksin, Kasım 9 çeksin, Nisan 22, Ağustos 29 çeksin. Çünkü birileri bizi çekemiyor ” diye yazmış. Anlatılmak istenen konu, verilmek istenen mesaj birkaç kelime ile başka nasıl bu kadar güzel ve bu kadar bam teline dokunacak kadar etkili anlatılabilir ki? Atamız da “Sanatçı güneşi alnında ilk görendir” derken tabii ki yine boş yere dememiş.

Bir cümlesiyle bir yığın insanı yıllar yılı tartıştırma becerisine ve zekasına sahip Aziz Nesin’i haklı bulan ve hatta oranı az bile söylemiş olduğunu düşünen bir birey olarak yukarıda ismini saymış olduğum bu değerli düşünce adamlarının boşa kürek çektiklerini özellikle ve üzülerekten belirtmek isterim.

Düşündükleri, dile getirdikleri ve yaptıkları ile tabii ki tarihe bir not düşüyorlar ama hedefi bulma şansları bu kadar dar bir ortalama dağılımda oldukça güç ve bana göre neredeyse imkansız. İşte belki de bu yüzden Sanat, sanat için olmalıdır düşüncesini benimsiyorum. Eğitimin bu denli düşük ve söz konusu oranın da bu kadar yüksek olduğu bir ortamda yine kişisel görüşümdür demokrasi yerine Cumhuriyet birincil amaç olmaya devam etmelidir. Söz konusu yukarıda zikredilen bu değerli şahsiyetlerin yine de bu uğurda çalışmalarına devam edeceklerinden hiçbir şüphem de yok. Açıkçası onların varlığından mutluluk ve huzur duyuyorum. Bir nevi sözleri ile yazıları ile rahatlıyorum.

Beylik büyük laflar edecek değilim. Konu hakkında uzman da değilim. Haddim de değil ama bazı gördüklerimi bir yaşayan olarak biraz özetlemek de isterim. Ayrıntılara girmek hem de hiç istememekle beraber kıyısından köşesinden biraz değinmek adına kendimce önemli bulduğum bazı ana konu başlıklarını sıralamak isterim.

Bence gündemde sürekli tutulup, çözüm adına konuşulması gereken ama bir şekilde hep diğer başka doğal veya yapay sansasyonel olaylar nedeniyle belki de özellikle perde arkasına itilen, her geçen gün biraz daha artan, biraz daha hassaslaşan ve gerilimin artmasına neden olan işsizlik, yoksulluk ve hatta açlık konuşulması, yazılması, dikkat çekilmesi gerekli ilk konu olmalıydı.

Konuyu mevcut hükümete bağlamak ise yalnızca kolaycılık olacaktır. Bence bu hükümette değişen tek şey sermayenin sahibi olmuştur.  Sermaye el değiştirmiş, bazı kesimler paralanmıştır. Fakir ve yoksul kesim ya da onların çocukları, tanıdıkları ya da komşuları yine sabit olarak bu manzaradaki yerini korumaktadır. Konu hakkında yazılacak tabii daha yığınla şey var ama dedim ya ben yalnızca hafifçe dokunacağım. Belki yarın belki yarından da yakın bu konuyu derinlemesine analiz ederim.

Diğer bir hassas konu ise son zamanlarda özellikle artan, arttırılan şehitlerimiz ve buna karşı yetersizliğimiz. Bir yandan içimiz yanıyor ama bir yandan da ateş düştüğü yeri yakar gerçeği ile her gün yüzleşmek durumunda kalıyoruz. Birileri bu işlerden nemalanmaya çalışırken Okan Bayülgen gibi şövalyeler ise özel temalı bir kanalda Don Kişot’luk yapıp adeta yayıncılık ve dürüstlük dersi veriyor. Kendisiyle aynı liseden mezun olmanın kendi adıma gururunu yaşadığımı özellikle belirtmek isterim. 

Bilanço o kadar acı, o kadar yürek paralayıcı ki insan sarsılıyor. Üzülüyor, içi burkuluyor ama çok değil bir kaç saat sonra yeniden Fenerbahçe küme düşecek mi konusuna geri dönüyor. Vah hem de ne vah ölenlere ve acılar ve özlemler içerisinde geride bıraktıkları ailelerine. Söz konusu bölücü örgütün bir süreliğine bile olsa ilacı olan zamanın hükümetinin yol verdiği karanlık işler, yasal olmayan oluşumlar, kontrol edilemeyen bağımsızlaşmış ve bence kanserleşmiş güç odakları ise bugün hala temizlenmeye çalışılıyor. Çözüm yok mu tabii ki var ama bir olunamıyor ki çözülebilsin. Yalnızca orduyla çözülemeyecek olması gün gibi aşikar. Kuruluşu bile Sovyetler Birliği’nin dağılışına denk gelen bir örgütten bahsetmekteyiz. Bu bir tesadüf olabilir mi?
Çözümün her türlü çalışmalara rağmen sağlanamaması ve tabii bunun sonucu her geçen gün biraz daha artan hatta faşizme kadar varan bir milliyetçilik, kafatasçılık ve neredeyse ayrıştırılmış bir millet.

Bu ayrım o kadar belirginleşti ki son gerçekleşen ve içlerimizi burkan Van depreminde toplumumuz düşünsel anlamda da birbirinden ayrışmaya başladı: Yardım yapalım diyenlerle en basit ve naif anlamında yardım etmeyelim görüşünü savunanlar.

Sözü açılmışken Van depreminden sonra Cumhuriyet bayramının iptali ve aynı zamanlara denk gelen malum Ankara’daki düğün de oldukça tartışmalar neden oldu. Bir kısım yerinde bulurken bir kısım ise Cumhuriyet Bayramı törenlerinin ve de kutlamalarının iptalinin "Van depremi ile" alakası yoktur görüşünü savunarak Van depremini  "kılıfı örtülmüş ve hatta güzel paketlenmiş, geçerli bir özür” olarak gördüler.

Hatta kimi tartışma panellerinde ve sanal platformlarda şu an ki kafa yapısı ve çalışma şeklini  "önce bir yem atmak, reaksiyonları ölçmek, eğer çok reaksiyon gelmez ise, devam etmek" seklinde özetledirler. Can Ataklı da günlük köşesinde “Cumhuriyeti de iptal edin bari. Haftaya kurban bayramı kutlanacak mı diye?” sorarak tepkisini dile getirdi. Bekir Coşkun ile Emin Çölaşan ise Ankara’daki malum düğünün zamanlamasını sütunlarına taşıyarak bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demeye getirdiler.

Kişisel olarak ise 88 yılda bu ülke nice acılar yaşadı; Erzincan depreminde 33 bin, Kocaeli depreminde 17 bin kişi öldüğünde bile Cumhuriyet Bayramı etkinlikleri iptal edilmedi de bugün neden iptal söz konusu? diye sormadan edemiyorum. Cumhuriyet Bayramında davullu zurnalı, dansözlü kutlama yapılmıyor ki. Günün anlamının, Cumhuriyetin nasıl kurulduğunun, milli birlik ve bütünlüğün ne anlama geldiğinin anlatıldığı konuşmaların yapıldığın bir bayramdan bahsediyoruz.
Hem kutlamama gerekçesi Van depremi olunca adama sormazlar mı “deprem gecesi de dâhil hala her gün televizyon programlarından eğlence neden eksik olmuyor” diye.
“… Önce uyutuyorlar, sonra soğutuyorlar ve en sonunda da rafa kaldıracaklar…”
“…Ortalama ılıman insanlar türetiyorlar, kılık değiştirenler de kervanını yürütüyor.”
“…bu vatan kime emanet edilmişti? Emanete sahip çıkılıyor mu?

Bende özellikle yukarıdaki ve benzeri konuşmalarda ve yorumlarda bulunan insanlara sesleniyorum, sahi sizler “emanete sahip çıkıyor musunuz?

CHP'nin iki kalesini gören bir noktadan Şişli ve Beşiktaş’a - ki bu mahallelerde göbeğini kaşıyanlar değil, cumhuriyetin "elitleri" oturur - baktığınızda Şişli’de ve Beşiktaş’ta bir elin parmaklarını geçmeyecek dairelerde bayrak görebildiğim bir 29 Ekim’de ister istemez geçmiş yılların bayrak zenginliğini hatırlamadan edemiyorum.

O zaman iktidara "neden yasakladın" diye sormak yerine "ben ne yaptım" diyerek başlamak daha yerinde olmaz mıydı? 29 Ekim tarihinde hem City's ve hem de İstinye Park ağzına kadar ziyaretçi doluydu ve üzülerek ve şaşıraraktan söylemeliyim ki hiç bir dükkanda bayrak maalesef yoktu.

Sen sahiplenmezsen ne mi oluyor?

6 gazete Cumhuriyet Bayramı'nı görmezden gelebiliyor: Taraf, Evrensel, Milli Gazete, Özgür Gündem, Yeni Akit ve Yeni Asya.

Daha önce de Cumhuriyet Bayramı'yla ilgili duyuru koymayan Taraf gazetesinin genel yayın yönetmeni Ahmet Altan, o günkü yazısında Atatürk'ün diktatör, Cumhuriyet'in ise diktatörlük olduğunu iddia ederek "Cumhuriyet’iniz ve bayramınız size kutlu olsun. Biz, kutlamak için demokrasiyi bekleyeceğiz" satırlarına pervasızca ve cesaretle ama utanmadan yer verebiliyor.

Altan geçtiğimiz 29 Ekim'de de bu türden kutlamaların sadece diktatörlüklerde görülebileceğini, normal gazetelerin böyle duyurular koymayacağını ileri sürmüştü. Bu sene işi biraz daha ileriye götürmesinde bir beis görmeyebiliyor.

Tabii İzmir’e ayrı bir paragraf açmak gerekiyor. Meydanları dolduran ve Cumhuriyet Bayramını kutlayan o görkemli ışıl ışıl aydınlık insanlara bir sözümüz tabii ki olamaz.

Aslında benim haddim değil ama siyaset bilimcilerin belki de tartışmaları gereken en önemli konusu tüm yukarıda sayılanlara rağmen her geçen gün ve üstelik 3.dönemlerindeyken bir iktidarın bu kadar yükselebilmesi olmalıdır. Başlı başına bir yüksek lisans tezi olmayı hak ediyor bu konu. Bunun nedenini esameleri okunmayan, cılız söylemli ve kimseye umut vermeyen bir muhalefete veya Aziz Nesin’in tezine bağlamak hem iktidara haksızlık ve hem de kolaya kaçma olacaktır.

Ya yolunda yürürüz ya da bu yolda ölürüz diye bağıranlar; lafla peynir gemisi yürümüyor.

9 Kasım 2011 Çarşamba


SAYGIYLA VE ÖZLEMLE ANIYORUZ ...

25 Ekim 2011 Salı

Tanrılar Okulu

Kendisinin efendisi olan, dünyanın da efendisi olur

Devam ediyorum...
Durmadan, sıkılmadan ve hevesle devam ediyorum.

Kendimi her geçen gün ve her gittiğim kursla biraz daha geliştiriyorum.

Potansiyelimi tam olarak kullanabilmek adına çalışmaya ve araştırmaya devam ediyorum ve bu beni hep mutlu, hem huzurlu ve hem de özgür hissettiriyor.

Biliyorum ve hissediyorum ki ne zaman arayışım bitecek işte o zaman önce yerimde ve sonra da geriye doğru saymaya başlayacağım. Buna niyetim hiç olmadığından sürekli araştırmaya ve hayatımın anlamını bulmak için çaba sarf etmeye devam ediyorum.

Son katıldığım ve 2 gün süren çalışma hem seminer hem eğitim ve hem de kurs olarak tanımlanabilir. İfade etmeliyim ki oldukça değişik, biraz ruhani ve çokça da komikti. İçerik hakkında  üzülerekten size bir şey söylemeyeceğim. Gizli ya da yalnızca bana özel olması gibi bir durum yok aslında. Konu hakkında bu tür ders ya da seminer verenler çok az olduğundan kimden ve neden bahsettiğim hemen ortaya çıkar. Bu blog yazısının konusu orada yaşadıklarımı, kendi penceremden ve biraz da  komik olarak anlatmak olduğundan, orada tanıştığım bu birbirinden iyi ve temiz insanları kırabilirim korkusuyla içerik hakkında bilgi vermek istemiyorum. İşte bu nedenle içerik hakkında çok konuşmadan sizlere genel olarak yaşadıklarımı anlatacağım. Ama size şu kadarını söyleyebilirim Norbekov, İnsanın hasta, çirkin ve fakir olmaya hakkı yoktur dediği gibi almış olduğum eğitim de bu paralellikte bir içeriğe sahipti. Umarım beğenir ve eğlenirsiniz.

Yağmurun şakır şakır yağdığı bir Cumartesi sabahında arabamı park edip, bir miktar yürüdüm ve adresi verilen apartmandan içeri girdim. Seminer apartmanın en üst katındaki bir dairede verilmekteydi. Zili çaldım. Kapıyı genç ve hafif toplu bir bayan açtı. Hoş geldiniz diyip beni içeri aldı. Saçlarım kısa olduğundan yağmur altında ıslanmam çok dert değildi ama montum bayağı bir ıslanmıştı. Önce onu çıkardım ve bana gösterilen kapıya doğru ilerledim. İçeri adımımı attığım zaman ilk fark ettiğim şey salondan görünen muhteşem boğaz manzarasıydı. Bir taraftan Boğaz köprüsünü ve diğer taraftan tüm Topkapı Sarayı, tüm ihtişamıyla Ayasofya ve Sultanahmet Camii. Manzaradan zor da olsa gözlerimi alıp boş bir yer ararken, yanımdaki kadının sözlerini duydum: Sınıfın tek erkeği de işte geldi. Hani bir söz önce bir anlam ifade etmez de bir süre sonra dank diye bilincinize düşer ya, benim ki de o hesap yerime oturana kadar hanımefendinin söylediklerini yalnızca duydum ama anlamlandıramadım ama sonrasında tüm sınıftaki toplam 25 çift bayan gözünün bana çevrilmesiyle içinde bulunduğum durumu hemencecik kavrayıverdim: Orta hatta ufak denebilecek bir salondaki eğitmen dahil 25 kadın arasındaki tek erkek bendim. Tüm dalga geçmeye hazır gözler bana çevrilmişti. Hafif tebessümle bana bakan kadınlara nazikçe selamlar vermeye başladım. Her selam verdiğim kadın sırasını salmış gibi kafasını çeviriyordu. Eğitmen ben gelmeden önce başladığı sözlerini tamamlayıp bana hoş geldin dedi. Kısaca kendimi tanıttım. Arada senin burada olmanın kesin bir sebebi var gibi laf atışlar arasında, eğitmen beni adeta sınıfa kabul etti. Bu kabul diğer bayanları da sakinleştirmişti, artık bana bakmıyorlardı. Sınıfın doğal olmayan doğal bir üyesiydim artık.

Bu doğal üyelik tüm kadınların ben yokmuşum gibi davranmasına neden olmuştu. Sabah kuşağındaki genelde kadınların izlediği programları gözünüzün önüne getirin. Bir bağrış çığrış, kimsenin kimseyi dinlemediği bir gürültü kaosu. Eğitmen bile bazen çaresiz kalıyordu. Ben ise programı televizyondan izliyormuş gibiyim ama tek farkla programın bizzat içindeyim. Konuşmaya cesaret ettiğimi söyleyemem, susup sessiz kalsam doğal bir üye gibi hareket etmemiş olacağım. Ne yapacağımı bilemez bir halde oturup bana atılan lafları zaman zaman cevaplandırmaya çalışarak zaman geçirmeye çalıştım durdum.

Hele bazıları vardı ki tam evlere şenlik. Her konuyu eğitmenden daha iyi biliyor mübarek kadın. Eğitmen gak diyor tabii onun bu şekilde bir açıklaması var, şu kitapta uzun uzun anlatılmış gibisinden eğitmenin laflarını ağzına sokmaya çalışıp durdu sürekli. Eğitmen insaflı ve çok umursamazdı sanırım ki çok cevap vermedi ama beni her defasında kadının sesini duymak gerip duruyordu. Hani kadından çekinmesem biraz da hocayı dinlesek, nasıl olur? diye soracağım ama cesaretle titrediğimden pek sesim çıkmadı. Benim sesim çıkmamasına inat kadının sesi de bir gür ki sormayın. Astrolojiden giriyor, reikiden çıkıyor ama bir türlü susmuyor. Birbiri ardına içinde volkanlar patlıyor ve enerjisini bir şekilde dışarı çıkarmak için konuşup duruyor sanki. Diğerleri de sanmayın ki bu kadından farklı. Eğitmenin kitaplarını herkes ezbere biliyor. Ben yalnızca bir kere okuyan bir kişi olarak gruptan kolayca ayrışıyorum.

Hayatta meydana gelen tüm olaylar eğitimin konusuyla ilişkilendirilmeye çalışılıyor. Hele bir tanesi arada salonda tüm parfümünü üzerine boca edip, lavaboya gitmiş. O yokken söz konusu bu koku bile eğitim konusuna bağlandı. Neyse ki sonra parfümü üzerine boca eden hanımefendi itiraf etti de gerçek anlaşıldı. Tüm gün boyunca yok artıkkkk diye söylenip durdum tabii büyük bir sessizlik içinde. Bir de yapılan ve hiç de komik olmadıklarını çok rahat söyleyebileceğim esprilere abartılı bir şekilde gülen bir kaç kadın da sinirlerimi sürekli bozup durdu ilk gün.

Rüyalarında geleceğini görenlerden tutun da, yine rüyalarında kendini cennette görenlere, konuşurken birden susuyorum ve öncesini hatırlamıyorum, bu ne demek şimdi gibi soru soranlara, tam bir kadınlar matinesiydi. Hele bir kadın kramp girmesinin bir anlamı var mıdır diye sordu durdu belki onlarca kere. Durup durup otomatiğe bağlanmış gibi peki, ya kramp dedi sürekli. Eğitmen sürekli duymamazlığa geldi ki bu aslında bulunduğumuz ortam için tam yerinde bir stratejiydi ama kadın pes etmedi ve sormaya devam etti: Peki, ya kramp?  Sonunda eğitmen magnezyum eksikliğidir, doktora gidin dedi de kadın sustu. Ben ilk içten gülmemi bu söz üzerine gerçekleştirdim ama zamansızdı. Gülüşüm genel topluluk tarafından neden bilmem düşmanca algılandı. Öğretmen Tuğba, ev hanımı Tuba, bankacı Tuğba, ya da iş kadını Tuba hepsi bana kızmışlardı. Evet yanlış okumadınız, gelenlerin bir çoğunun ismi yazılışları farklı bile olsa aynıydı. Tanımadığınız birisini Tuğba diye çağırdığınızda bakma şansı hiç bu kadar yüksek olmamıştı.

Hava yağmurlu olduğundan girişte bir de galoş giymemiz gerekmişti. Hanımefendinin birinin ayağından galoş sürekli çıkıp çıkıp duruyordu. Sonunda dayanmadı ve sanki çok doğal ve sıradan bir şey soruyormuş gibi ayağımdan galoş sürekli çıkıyor; bu ne demek şimdi? diye sordu. Eğitmen garibim kem küm etti ve dahiyane bir stratejiyle içinize sorun dedi. Hanımefendi de sormuş olmalı ki hemen cevap geldi kendisinden: Sanırım artık duygu ve düşüncelerimi saklamamalı, dışarı çıkarmalıyım. Allahım bir tebrik, bir alkış tufanı oldu ki görmeliydiniz. Dedim ya tam şenliğin ortasına düşmüştüm.

İstiklal Marşını dinlerken tüylerim diken diken oluyor, bu ne demektir sorusuna tüm salondakiler tarafından verilen ülkeni çok seviyorsun cevabı sanki çalışılmış gibiydi. Ağzım neredeyse açık ve büyük bir hayranlıkla takip ettim bu paylaşılan ortak vizyonu. Tüm grup ortalama dağılımda %66’lık birinci sigma bölgesindeydi. Normal olmayan tek kişi de bendim.

Benim orada ne işim vardı. Sürekli kendi kendime bu soruyu sorup durdum. Bir süre sonra artık anlatılan olaylardan kopmuş, olan olayların notunu tutmaya başlamıştım. Keyif almaya başlamıştım. Yazacak, paylaşacak kelimeler yerini cümlelere ve satırlara bırakıyordu.

Eğitmen de bir alemdi. Sesini aklına geldiği zaman kısıp ruhani bir hava vermeye çalışıyordu ama çoğu kere boş bulunup normal ve hafif rahatsız edici bir tonla konuşuyordu. Hareketlerinin yapmacıklığı adeta yüzlerce metreden okunur nitelikteydi. İyi para kazanıyordu ve bu bir kaç saati geçirmesi gerekiyordu. Gülümsemesi bile sahte idi. Hele bazen gözlerini kapatıp düşünmesi yüksek sesle gülen kadından bile daha irite edici geliyordu. Sıkıştığı anda büyük bir yumuşaklık ve sesini ruhani hava vererekten içinize sorun diyordu. Hele öyle bir an oldu ki belki 5 kere arka arkaya içinize sorun demek zorunda kaldı.

Genel görüntü orta yaşa girmeye çok az kalmış ve bir şekilde sıkıntıları ve problemleri olan, hayat ve kendileriyle çok barışık olmayan ve çoğunluğu muhtemelen bekarlardan oluşan bir kadınlar grubuydu. İnsan tabii ister istemez acaba ben de mi dışarıdan böyle görünüyorum diye düşünüyor. Tamam kadın değildim ama mutsuz muydum? Burada bulunma sebebim neydi? Boşanmak üzere olanlar vardı, sevgilisi ile arası iyi olmayanlar, henüz sevgilisi olmayanlar, işinde memnun olmayanlar, sağlık sorunu bulunanlar...Bir süre sonra iriti edici bu durum daha çok hüzünlenmeme neden oldu. Farklı bir gözle bakmaya başladım. İyi insanlardı ve yalnızca hayatla istedikleri ritmi yakalayamamışlardı. Hayatla dansa yanlış adımla başlamış gibilerdi. Eğitmenin telefonlarınızı lütfen kapayın ya da sessize alın diye belki 5 kere söylemesine rağmen çalan telefonlar ve Vallahi kapamıştım, nasıl çaldı anlamadım diye kendini savunanlar bile (2 ayrı kişi) beni artık ne rahatsız ediyordu ne de kızdırıyordu. Koca koca teyze diyeceğim kadınların büyük bir ısrarla parmak kaldırıp söz istemeleri ise artık yalnızca sempatik geliyordu. Büyük ikramiye kazanmak isteyenlerin sayısıyla aşk isteyenlerin sayısı hemen hemen aynıydı. Ben de kendilerine içten bir amin dedim.

Sahnenin bir başka komik figürü ise eğitmenin hemen yanı başında büyük bir haşmet ve azamet içerisinde oturan ve zaman zaman olaylara ombudsman gibi kısa ve bilge sözler söyleyerek katılan eğitmen yardımcısıydı. Tane tane ve yine ruhani bir havada konuşup kendi hayatından örnekler verip durdu. Konuşmasının tonu, bakışları ve oturuşu doğal bir saygınlık yaratırken konuşmasının içeriği genelde fiyaskoydu. Keşke öylece oturup dursaydı tüm gün boyunca.

Aralarda ise mutfak en favori yerdi. Meğer insanlar ne kadar çok çay seviyorlarmış. Bir çay içildi ki inanamazsınız. Yağmurun Mavi Camii’ye yağmasını bir yandan seyredip bir yandan çayımı yudumlarken düşüncem hala aynıydı. Neden buradayım?

Cevabım aslında belli idi. Mühendislik ve istatistikle ilgilenen kişiler bilirler, Ki kare denilen ve popülasyonun içinden rassal olarak seçilen öğelerden oluşan örneklem kümesinin popülasyonu temsil edip edemeyeceğini test etmemizi sağlayan istatistiksel bir test vardır. Elimizdeki bağımsız değişkenin verilen bir bağımlı değişken üzerindeki etkilerinin birbirleriyle ilişkili olup olmadığını anlamamızı sağlar. Benimki de o hesaptı. Aldığım bu son kursun önceki sahip olduğum düşünceyi destekleyip desteklemediğini görmekti tek isteğim. Temel düşünce hep aynıydı ama izlenen yollar değişiklik gösterebiliyordu.

Benim için her şey aslında Stefano E. D Anna’nın Tanrılar Okulu kitabını okuduğumda başlamıştı. Kendisinin efendisi olan, dünyanın da efendisi olur diyordu kitapta. Yıllar sonra Mandela’nın aynı şeyi söylediğini okudum: Ben kendi kaderimin efendisi, kendi ruhumun kaptanıyım.  Kitabın vermek istediği mesaj bundan yüzyıllar önce hak ettiği ölçüde tanınmayan, büyük bir düşünür ve felsefeci olduğuna inandığım Lupelius’un verdiği mesaj ile aynıdır:  İster bilinçli, ister bilinçsiz verilmiş olsun, kişinin başına kendi rızası olmadan hiçbir dış olay gelemez. Öncelikle psikolojisinden geçmeden, hiçbir şeyle karşılaşamaz. Düşünce bu yüzden çok güçlüdür. düşünüş yazgıdır. Varoluş bizim buluşumuzdur ve bu yüzden sadece bize bağlıdır. Bu dünyadaki yaşantı, bir Tanrılar Okuludur.

Bu kitap sonrasında yapmış olduğum araştırmalar, gittiğim kurslar/seminerler/eğitimler ve katıldığım toplantılar sonrasında ve sayesinde din ile bilimin aslında sanılanın tam tersi olarak hem de çok büyük bir payda da birleştiğini kendimce tespit ettim: Hepimiz birer küçük yaratıcılarız. İçimizde Tanrısal bu nüve, Tanrısal bu özellik bulunmaktadır. Kendi kaderlerimizi, kendi hayatlarımızı bizzat yaratmaktayız. Kabala’da da bu denmiştir, Tasavvuf’ta da bu vardır, Kuantum’dabunun üzerine kurulmuştur. Rahatlıkla görebileceğiniz üzere blogumun alt başlığı da bu düşünceyi destekler nitelikte özellikle seçilmiştir: Ben bu sayfanın hem yaratıcısı ve hem de takip edeni olacağım.  Zaten hepimiz birer küçük yaratıcılar ve takip ediciler değil miyiz?

Katılımında bulunduğum bu son eğitim yine bu düşünceyi destekler nitelikteydi. İlk günden yalnızca bir kaç kişi vardı. Bu işe devam etmek isteyenlerin katıldığı devam niteliğindeki kursun ikinci günü oldukça keyifli, öğretici ve şaşırtıcıydı. Yağmur yine yağmaktaydı, manzara aynı manzaraydı, eğitmen aynı eğitmendi, salon yine aynı salondu ama hava oldukça farklıydı. Henüz öğrendiklerimi uygulamaktan uzakta gibiyim ama uygulama ihtimalinin olması bile Ki kare testini başarılı kılar nitelikte.

Hayatın anlamını hepimiz öyle ya da böyle aramaktayız. Şanslı olanlarımız heyecan verici ipuçları bulurken bazılarımız kısa sürede vazgeçebilmekteyiz. Bana göre hayatın anlamı insanın kendisiyle tam anlamıyla barışık bir hayat yaşamasıdır. Barışma çabalarım ve bu uğurdaki yolculuklarım halen devam etmektedir. Bir gün biliyorum, kendimle karşılıklı gelip, gözlerimizin taa içlerine bakıp, huzur, mutluluk ve özgürlük hisleriyle dolu olarak kadeh tokuşturacağız. İşte o gün benim Tanrısallaştığım ilk günüm olacak. Sizlere de bu keyifli ve öğretici yolculukta içten başarılar dilerim ...

18 Ekim 2011 Salı

Bugün benim doğumgünüm ...


Bugün benim doğum günüm. 39 sene önce babam artık beklemeye ara verip tost yemeğe bir büfeye gittiği bir arada dünyaya merhaba demişim. Bir Salı günüymüş ve öğlene vaktine daha 50 dakika varmış. Halam babama haber verdiği zaman tostunun yarısında bile değilmiş. Ben aynı hataya düşmeyip oğlumun doğumunda eşimin elini tutuyordum. Yoksa yemeğimi yarıda bırakıp apar topar bir yere yetişmeye çalışmak kesinlikle beni kızdırırdı J. Bir daha ki sefer olur mu olursa bu mucizevi olaya tanıklık eder miyim bilemiyorum ama ikinci çocuk olursa ve erkek olursa bildiğim bir şey var: Ya 3 günlük iken sünnet ettirmeyeceğim ya da sünnet sırasında ben orada olmayacağım. Ben bu kadar etkilendiğim ve çıkışta hemen ve üstelik bu yaşta ağlamaya başladığım başka bir durum yaşamadım.

Eskiden doğum günü bana çok önemli görünmezdi. Tamam tabii ki sembolik bir önemi bir anlamı vardı ama beni kimin aradığı, kimin aramadığı hiç ama hiç etkilemezdi. Arayanı da aramayanı da düzenlediğim buluşmalara çağırır, bol bol içki içip, deliler gibi eğlenirdim. Artık belki de böylesi buluşmalar düzenlemediğimden, belki artık yaşlanıyor olduğumdan aranmak neden bilmem çok istiyorum. Sorun şu ki bir kaç yakın arkadaşım ve aramaya kendini mecbur hisseden akrabalar dışında ne arayan var ne de soran.

Bizlerin başarısızlığı başarısı olan Facebook’dan gelen mesajlar ise hiç fena sayılmaz. Günlük hesaplarına bakan ve sayfanın sağ üstte beliren bugün bilmem kimin doğum günü uyarısını dikkate alan bazı arkadaşlarım benim sanal duvarıma genelde aynı mesajları bırakıp durmuşlar. İlkokul arkadaşım da mesaj bırakmış, iki oda yanımda çalışan iş arkadaşımda. Bir önceki ve son iş yerindeki aynı hedef için bir yerde zorunluluktan ya da rastlantısal olarak bir araya geldiğimiz bir kaç  çalışma arkadaşımın da birbirinin kopyası mesajları yine duvarımı süslemekte.  Aslında yüzlerce arkadaşım içinden bu uyarı mesajını dikkate alanların sayısı az olsa da gün daha sona ermedi belki arar ya da mesaj çekerler. Ben beklemeye devam ediyorum. Aslında kimi ve neden bekliyorum onu da bilmiyorum. Davetiye göndermem zorunlu birçok arkadaşım var ama görüştüklerim el parmaklarımın toplamından daha az. O halde neyi bekliyorum?

Tüm hayatını kimseyi kırmama üzerine kurmuş ve bu uğurda aslında birçok kereler hem de hiç hak etmeyen insanları ve en başta da kendimi bir çok kereler kırmış biri olarak sanırım geride bıraktığım senelerin ne kadar işe yaradığını, kendimle ne kadar gurur duyacağım işler yaptığımı, kendimi ne kadar da çok sevdiğimi bana hatırlayacak telefonları bekleyip duruyorum. İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmayı başarabilmektir. Kendime ve hayata adil davranabildiğimi gösterecek telefonlar aslında beklediğim ama dediğim gibi ne arayan var ne de soran :-)

Doğum günüm artık benim için sıradan bir gün olmaktan çok uzakta. Hesap günü gibi oldu çıktı. Kendimi sorguladığım bir gün adeta. Aklımdan geçirdiğim düşünceler, vermiş olduğum ya da vereceğim kararlar, sürdürdüğüm, dört elle tutunduğum hayatım, tercih ederek, sözde bilinçli bir şekilde girdiğimi sandığım yollar, benimle, gerçek nüvemle, hani bir an yüz yüze geldiğim ama sonra hemen korkarak arkalara ittiğim gerçek benimle ne kadar uyumlu? Bunlar benim tercihlerim mi yoksa yalnızca kendimi bunlara mı uyarlamaya çalışıyorum? Urfa’da Oxford vardı da biz mi gitmedik düşüncesindeki gibi daha iyileri vardı da ben mi seçmedim mi diyorum yoksa halimden memnun muyum? Yaşadığım hayatım ne kadar gerçek? Gerçekten içimden geldiği gibi, kendimle barışık olarak mı yaşıyorum yoksa yalnızca tüm bunların benim kendi seçimim olduğu rolünü mü oynayıp duruyorum? İşte belki de beklediğim telefonlar bu sorulara, bu içsel tartışmalara cevap verebilecek nitelikte ki telefonlar.

Mazeret mi? Hem de tonla, ne kadar istersen ... Zamanım tabii ki yok. Yoğunluk had safhada. Sorumluluk hemi de istemediğin kadar çok. Ahh biraz daha varlıklı olacaktım da beni görecektiniz ... Mazeret mi yoksa utancımı, tembelliğimi, üzüntümü bohçalayıp saklayan ya da saklamaya çalışan birer sis perdeleri mi?

Doğum günlerim artık benim için tehlikeli olmaya başladılar çünkü dedim ya kendimi sorgulamaya başladığım günler haline dönüştüler. Sorgulama sonucunda ise ortaya çıkan ulaşılmayan hayaller ve vazgeçilen hobiler. Benzer bir yazıyı yine sizler ve kendim için yazdığı hatırladım birden. Şaşırmadım. Bu konu canımı çok sıkıyor ve sürekli bir şekilde çözüm arayıp duruyorum. Yazmış olduğum o yazıdan sizler için küçük bir bölüm alıyorum:

“ ... Mutluluyum mutluyum diye etrafa gülücükler saçarak dolaşıyorum ama sonra trafikte ilk fırsatta küfür edebiliyorum, hatta cesaretli olsam çıkıp yalnızca önüme geçti diye birini dövmeye bile kalkabileceğim. Siz buradan ne kadar mutlu olduğumu düşünün artık.

Ya siz mutlu musunuz?

Cevabınız öncesinde yapılan dedikoduları düşünün.. Zenginin malı züğürdün çenesi misali sermayeye olan düşmanlıkları düşünün. Terfi edenin hiçbir zaman hak etmemesini ve daima yöneticilerden birinin tanıdığı olduğu gerçeğini düşünün. Değişen hayatların suçunu insafsızca o bir tanecik bebeklere atıldığını düşünün. Bu doğal alışma dönemindeki zorlukların nedeninin nasıl kolayca onlara yıkıldığını düşünün. Hayatımı geri istiyorum diye bu yönde yazılan haksız ve insafsız yazıları düşünün. Eurovizyonu düşünün ya da. Siyasi nedenlerle bize oy verilmemesini ve elenmemizi düşünün. Birinci, üçüncü olmamız önemli değil, bizi sevmiyorlar işte diye söylenmelerimizi düşünün. İncir kabuğunu doldurmayacak sebeplerden evlerde edilen kavgaları, kırılan kalpleri düşünün. Basılmamış kitaplardan suçlananları düşünün. Suçları dahi açıklanmadan içeriye atılan aydınları düşünün. İçimiz bu kadar öfke doluyken, söyleyin, sahi biz mutlu muyuz?

Eskiden iki kadeh ile çakırkeyif olurdum. Şimdi aynı miktarı içtiğim zaman muşmula gibi oluyorum. Başım ağrıyor. Yorgunluk çöküyor. Yine eskinin gecelerinde önce hayaller dünyasında gezinir sonra mışıl mışıl uyurdum. Birbirinden güzel de rüyalar görürdüm. Şimdilerde ise ne gezindiğim bir hayal dünyam var ne de öyle eskisi kadar kolay uykuya dalabiliyorum. Hemen uyanıyor olmamda işin bir başka kötü yanı.

İyi bir işim var. Ortalamanın üzerinde bir kazancım ve kendime göre rafine diyebileceğim zevklerim var. Sevgilerini hissettiğim ve ne zaman ihtiyacım olsa yanımda yer alan ve alacak olan bir ailem var. Eşim hem hayat arkadaşım ve hem de en iyi arkadaşım. Hiç kimseye ve hiçbir şeye değişmeyeceğim oğlum ise hayatımın nuru, ışığı, her şeyi. Daha ne isteyebilirim ki? Doyumsuz muyum? Şımarık mıyım?
Peki ben mutlu muyum?

Fado gecesi de olabilirdi, operaların dinlendiği bir gece de. Alaturka da olabilirdi, rum gecesi de. Sonra baktım böyle tek bir gecemiz bile olmamış. Tek bir organizasyon bile yapamamışız bu şarkıları dinleyebileceğimiz. Ben boş bir hayal için saatlerimi harcayıp durmuşum.  Böyle tek bir toplantı bile olmamış çünkü böyle bir toplantıyı gerçekleştirmek içimden bugüne kadar gelmemiş. İçimden gelmemiş çünkü hayatımda öncelikle bir duruma hiç gelememiş. Hep bir koşuşturmaca ve birbirine kopya günler geceler içinde tek bir geceyi dahi özel kılamamışım, kılmak için çaba sarf etmemişim.  Ben de bıraktım toplamayı. Yeni hoşuma giden parçaları her duyuşumda bir an içim acıyor sonra geçiyor.

Briç kursuna arkadaşlarımla Jack içip briç oynayabilmek için gitmiştim. Hepimiz biraz biliyorduk ama geliştirmeliydik. Ben geliştirip durdum yıllar içinde ama bırakın briçi, king bile oynayamadık. Üç kişi bir araya gelip 3-5-8 bile oynamadık ve ben briç kursunu da bıraktım. Dedim ya hobilerim hayallerimle desteklendiler mi vardılar hayatımda. Hayallerim sona erince hobilerimde yok oldular. Hobiler ve hayaller yok olunca da mutluluk ancak yalancı yarim oldu...”

Doğum günleri sanırım belli bir yaştan sonra artık yalnızca takvimden koparılan bir sayfadan öteye geçiyorlar. Bir durum değerlendirmesi ister istemez yapmaya başlıyorsun. Ben nerede olmak istiyordum sorusunun cevabı ile ben şu an neredeyim sorusunun cevabını ister istemez karşılaştırmaya başlıyorsun. Sonuç çoğu kere parlak çıkmıyor. Çünkü çocukken her şey, gençken de bir çok şey yapılabilir sanılıyor.  Arkadaşlarım hala 35 yaşına girdiğim zaman onları götüreceğim Paris gezisini hatırlatıp duruyorlar. Hem de çok net hatırlıyorum. Çiçek Pasajı’nda vermiştim bu sözü. Üstelik yazılı olarak ve imzalı olarak bu sözü vermiştim. Çok şükür ortada bu yazılı ve imzalı kağıt dolaşmıyor. Kim bilir kimdeydi ve kim bilir ne zaman annesi pantolonunu yıkamak için ceplerini boşaltıp çöpe atmıştı. Oysaki bana o kadar yapılabilir geliyordu ki! Kazın ayağının öyle olmadığını gördüğünüzde de duvara toslamış gibi kala kalıyorsunuz. İster istemez başlıyorsunuz kendinizi suçlamaya. Suçlama hem de kendini suçlama kötü hem de çok kötü bir şey. Hani içki gibi tüm kötülüklerin belki de ikinci anası. Nasıl ki bir insanı ve özellikle de kendimizi sevmekle başlayacaksa her şey ve tüm güzellikler, yok oluş da bir suçlama ile kendimi suçlama ile başlıyor. Doğum günümde kendime verdiğim hediye işte bu: Tüm değerlendirme boyunca ne olursa olsun, sonuç ne çıkarsa çıksın, kendimi suçlamayacağım :-)

Yolun yarısının hem de çok geride kalmış olması ve değerlendirme sonucunun pek de parlak çıkmaması ve hatta hayalini kurduğum hayat için sürenin sürekli azalıyor olması beni zaman zaman üzüyor olsa da umutsuzluğa kapılmıyorum. Başarılı olduğum şeyler de hiç yok değil hani. Önemli olan değerlendirme sonrasında olumsuzların peşinde koşmak değil, olumlu noktalara tutunabilmek. Ben bu sene bunu yapmaya çalışıyorum. Arkadaşlarıma Paris gezisi sunamadım ama oğluma iyi bir eğitim sunmaya çalışıyorum. Profesyonel bir briç oyuncusu hala olamadım ama iyi bir kurs buldum. Bu hafta yine ve üstelik en alt seviyeden başlıyorum.

İnsan hayatı insanı mutlu eden mucize anlarla dolu. Bazen oğlunuzun bir gülüşünde bazen eşinizin bir dokunuşunda. Önemli olan bunları fark etmek ve kaçırmamak. Mutluluk bu anlar sonrasında zaten kendiliğinden gelecektir.

Kendime nice güzel yıllar diliyor ve doğum günümü en içten dileklerimle kutluyorum... :-)

12 Ekim 2011 Çarşamba

Tasarlanmış bir imparatorluk: Amerika Birleşik Devletleri 9

Teknoloji

Teknoloji ve demografik konular üzerinde konuşmaya başlamadan bir konuya daha dikkatinizi çekmek isterim: Kitapta Afrika'dan da bahsedilmiş durumda ama o kadar piyon gibi, o kadar gayrı-insani bir uslup vardı ki içim elvermedi ve bu özete hiç almadım. Özetle tüm Afrika için yalnız bırakılacak, yatırım yapılmayacak yer diye bahsedilmiş. Umarım gerçekten de hem onlar ve hem de Avrupalılar bu kara kıtayı yalnız bırakırlar da, onlarda mutlu mesut ve barış içerisinde yaşarlar. Ama bu yazdıklarım tabii boş bir temenniden öteye geçemeyecektir.

Bir yerden başlayıp artık bu kitap özetini nihayetlendirmek gerekirse, yazara göre gelecek on yıl, teknolojinin ihtiyacın gerisinde kaldığı bir dönem olacak. Zaten var olan teknoloji bazı durumlarda ilerleyebileceği sınıra kadar gelip dayanmış olacak ama eskilerin yerini alacak teknolojiler henüz hazır olmayacak. Bu fazla teknolojik değişiklik yaşanmayacağı anlamına gelmiyor. Elektrikli arabalar ve  yeni nesil cep telefonları inanılmaz bir bolluğa ulaşacak. Eksik kalacak olan, gerçek ekonomik büyümeyi sağlayacak ve zaten acil duruma gelmiş ihtiyaçları karşılaması gereken türde  çığır açacak teknolojiler.

Ekonomik kriz ve 2008-2010 durgunluğu, risk iştahıyla birlikte teknolojik gelişim alanına yapılacak yatırımlar için gereken sermayenin de azaltılmasına yol açtı. Gelecek on yılın ilk birkaç yılı yalnızca sermaye kısıtlamasıyla kalmayıp eldeki sermayenin daha az riskli projelere yönlendirilmesine ve var olan paranın oturmuş teknolojilere akmasına neden olacak.

İkinci sorun yeni icatlardaki oranın, garip bir şekilde orduya bağlı olarak gelişiyor olması. On dokuzuncu yüzyılda buhar motorunun geliştirilmesi ve İngiliz donanmasının gelişimi (ve emperyalist erişimi) el ele ilerledi. Yirminci yüzyılda ABD, küresel teknolojik gelişimin motoruydu; bu yeniliklerden çoğunun sermayesi ve amacı askeri satın almalarda ortaya çıkıyordu ve neredeyse hepsinin, bir kısmı sivil uygulamada kullanılan yan ürünleri vardı.

Hem uçak  hem de telsiz yoğun şekilde ordu tarafından teşvik edildi, bunun sonucu olarak da uçak endüstrisi ve yayın endüstrisi doğdu.

Mikro çipler hem nükleer füzeler hem de uzaya yük götürecek roketleri kontrol etmek için küçük dijital bilgisayarlarda kullanılmak üzere gerekliydi. Ve tabii son olarak internet, halkın kullanımına 1990’larda sunuldu ama aslında 1960’larda bir askeri iletişim projesi olarak başlamıştı. Gelecek 100 yıl’da yazılmış olan nüfus azalması bu on yıl içinde birkaç yerde birden belirmeye başlayacak. Ancak yine de bunu ilk işareti -yaşlanan bir toplum- hayatın sık rastlanan bir gerçeğiyle gelecek. Sadece emeklilik olarak değil, artan eğitim gereksinimlerinin insanları yirmili yaşların başı ve ortalarına kadar iş pazarının dışında tutmasıyla da işgücü azalacak.

Daha çok insan daha uzun yaşadıkça, Alzheimer, parkinson gibi hastalıklar,kalp rahatsızlıkları, kanser ve şeker hastalığı, insanları daha çok tedaviye ihtiyaç duyar duruma getirdikçe, ekonomiye artı yük binecek. Buna fazlasıyla gelişmiş teknolojiler gerektiren tedaviler de dahil.

1990’larda iki teknolojik dal, iletişim ve bilgi işlem, tek bir akıma dönüştü; elektronik ikili formu olan bilgiler, daha önceden var olan telefon hatlarından iletilebilmeme başladı. İnternet, Savunma Bakanlığı’nın isteği doğrultusunda büyük bilgisayarlar arasında bilgi transferi için geliştirilmişti ve bu hızla kişisel bilgisayarlara, modern aracılığıyla telefon hatlarından veri aktarımına uyarlandı. Bir sonraki yenilik fiber optikti, çok sayıda ikili verilerin ve son derece geniş grafik dosyaların aktarımı için geliştirildi.

Ama son on yılda ortaya çıkan ve gerçekten çığır açan bir teknolojik yenilik düşünmek çok zor. Yeni keşifler yapmaktansa, sosyal ağlar ve daha önceki bazı imkanları mobil platformlara dönüştürmek gibi yeni uygulamalar geliştirmeye odaklanıldı. iPad’den anlaşılacağı gibi bu çaba devam edecek. Ama aslında bu yeni bir yapı inşa etmektense, mobilyaları yeniden yerleştirmeye benziyor ve bu da en çok Steve Jobs’a yarıyor :-)

Gelecek on yılda, taşımacılık için kullanılan enerji, petrol tabanlı olmaya devam edecek. Bu da ortadoğunun hala önemini koruyacağını gösterir. Ortadoğu önemli ise de Türkiye jeopolitik yönden önemli olmaya devam ediyor demektir. Tabii bu da tüm ellerin yine içimizde olacağı anlamına geliyor. Var olan küresel filoyu başka bir enerji kaynağıyla değiştirmenin bedeli yüksek olur ve bu gelecek on yıl içinde gerçekleşmeyecek. Bazı taşımacılık araçları elektriğe geçecekler ama bu fosil yakıt tüketimini araçtan alıp elektrik santraline taşıyor.

Kesin anlamda geniş çaplı enerji tasarrufu ABD’de veya bir bütün olarak dünyada meydana gelmeyecek. Daha fazla petrol ürüteme imkanları kısıtlı ve petrol ekonomisinin İran gibi ülkelerin yasaklanıra karşı hassas olması bunu çok riskli bir teklif haline getiriyor. Bu on yılda alternatif enerjinin ciddi bir etki yapma şansı en iyi ihtimalle minimal. Şu anda başlanan bir nükleer enerji santrali ancak beş ya da altı senede çalışır duruma gelebilir.

Doğalgaz şimdiden birçok alanda ve nispeten daha ucuz bir maliyetle petrolün yerine geçiyor. Bu petrol ithal etme ihtiyacını azaltıyor ve yabancı bir gücün petrole ambargo koyarak savaşa neden olma ihtimalini azaltıyor.

Mitsubishi uzay tabanlı güneş enerjisine 21 milyar dolar yatırım yaptı. Avrupa’nın EAB’si de (Avrupa-Amerikan Bankası) yatırım yapıyor ve Kaliforniya’nın Pasifik Gaz ve Elektrik Şirketi 2026’da uzaydan güneş enerjisi almak için bir sözleşme imzaladı ama yazara göre çalışmaların zamanında tamamlanıp kontrat şartlarının yerine getirilmesi mümkün değil.

Gelecek on yıl süresince ABD İslam dünyasındaki keşmekeşi, yükselen Rusya’yı, küskün ve bölünmüş Avrupa’yı ve hem devasa hem de derinlemesine sorunlu Çin’i idare edecektir ki bence çuvallama şansı oldukça yüksektir. Buna ek olarak sadece kendisi değil, bütün dünya için şu andaki ekonomik sorunlardan bir çıkış yolu bulmalı.

Yazar kitabını ihtiyaç duyulan ve duyulacak 4 element ile bitiriyor. Bu çıkarım veya tavsiyeyeyi kabullenmemek mümkün değil. Ben de özetimi bu tür elementi ülkemiz için olmasını dileyerek tamamlıyorum.

  • Bulunulan duruma duygusal olmayan bir anlayışla kabullenecek bir devlet
  • İçinde bulunulan gerçeği ülkenin değerleri ile uzlaştırabilme yeteneğine sahip liderler
  • Güç ve ilkeleri anlayan ve her birinin yerini bilen ülke yöneticileri
  • Emperyalist roldeki cumhuriyet aktörlerini farkedip engel olabilecek olgun bir halk


Umarım yeri geldiğinde söz konusu bu muazzam irade hareketini gösterebiliriz.

2 Ekim 2011 Pazar

Tasarlanmış bir imparatorluk: Amerika Birleşik Devletleri 8

Güvenli bir yarı küre

Küba’da bir donanma gücünün Meksika Körfezi’nin giriş çıkış seyir yollarını kontrol edebileceği ve böylece New Orleans’ı da kontrol edebileceği gerçeği ABD’yi adaya karşı hep takıntılı kılmıştır. Ufak bir adanın gerçekten de bunu yapacağını nasıl düşünüyorlar, bu güvenlik konusunda neden bu  kadar takıntılılar hiçbir zaman anlayamadım. Korkaklık mı tedbir mi anlayamıyorum.

Önümüzdeki on yıla baktığımızda, Küba’nın büyük bir patronu olmayacağını görüyoruz, böylece başkan Küba politikasını Amerikan politik görüşlerine göre şekillendirebilir. Ama aklında tutması gereken şey, ABD’nin küresel bir rakiple yüzleşmesi durumunda Küba’nın, rakibin ABD üstünde baskı oluşturabileceği coğrafi noktada olduğu. Bu, Küba’yı hedefteki bir ödül haline getirir.

Venezuela ABD için önemli bir tehdit gibi görünerek dikkat çekmeyi başaran bir diğer Latin Amerika ülkesi. Ama tehdit değil.

İlk olarak, Venezuela ekonomisi petrol ihraç etmeye dayanıyor ve coğrafi ve lojistik gerçekler  petrolünü ABD’ye ihraç etmesini kaçınılmaz kılıyor.

İkinci olarak Venezuela’nın fiziksel tecridi -güneyde Amazon, kuzeyde (Amerikan donanmasının hükmettiği) Karayipler batıda, dağların ve ormanın diğer tarafında yer alan ve düşmanlık besleyen istikrarlı Kolombiya ülkeyi başka şekilde anlamsız kılıyor, İslamcı teröristler gelip ABD’yle olan şu andaki çatlaktan yararlanmak isteseler bile işe yaramaz. Eğer yeni bir küresel güç, Venezuela’yla ittifak kurup onu kötülük yapmak için bir kalkış rampası olarak kullanmaya kalkışacak olsa bile ülkenin konumu büyük bir hava veya deniz üssüne izin vermez. Konuyu sulandırma pahasına, ne olursa olsun, kızları çok hoş bu ülkenin.

Her ihtimalde, Hugo Chavez yarattığı rejimde gücünü kaybedecek. Eğer ABD, Küba’yla doğru zamanda anlaşma yapacak olursa bu anlaşmanın bir kısmını Küba’nın Hugo Chavez’e verdiği desteğin geri çekilmesi oluşturabilir. Ama Chavez iktidarda kalsa bile, kendi halkından başka hiç  kimse için tehdit oluşturmuyor.

Kendi çapında ABD’ye muhtemel rakip olabilecek bir tek Latin Amerika ülkesi var o da Brezilya.

Brezilya dünyanın en büyük sekizinci ekonomisi ve hem boyut hem nüfus olarak en büyük beşinci ülke. Gelişmekte olan ülkelerin çoğu gibi, ihracata yoğunlaşmış durumda ama ihracatları iyi dengelenmiş.

Brezilya şu anda ABD için özellikle tehdit edici veya önemli bir güç değil, ABD de Brezilya için bir tehlike oluşturmuyor. En az seviyede ekonomik sürtüşme var ve coğrafya Brezilya’nın  ABD’ye meydan okumasına engel oluyor.

Brezilya’nın ABD’ye meydan okuyabileceği tek durum eğer ekonomik gelişimi devam ederse ve yeterli hava ve donanma gücü inşa edip Atlas Okyanusu’nda kendi kıyıları ile Batı Afrika arasındaki, Hint Okyanusu veya Güney Çin Denizi gibi ABD tarafından güçlü şekilde devriye gezilmeyen alanı kontrol edebilirse gerçekleşir.

Gelecek on yılda bir yandan Brezilya’yla dostça ilişkiler sürdürürken öte yandan karşı ağırlık olarak hizmet verebilecek bir ülke olan Arjantin’i güçlendirmek için ABD  elinden gelen her şeyi yapmalı. Unutmamalı ki yirminci yüzyılın başlarında Arjantin, Latin Amerika’daki en  önemli güçtü. Şu andaki zayıflığı kaçınılmaz değil. ABD, Uruguay ve Paraguay için özel kaynakların da tahsis edildiği genel Latin Amerika’yı geliştirme planı çerçevesinde Arjantin’le özel ilişkiler geliştirmeli.

Brezilya ABD’nin Arjantin’e desteğini uzun vadede tehdit olarak görecektir ama tercihen kendi gelişmeleri ve bunu içeride yarattığı stresle meşgul olacaktır. Buna rağmen ABD Brezilyalıların Arjantin’e özel ekonomik teşvikler sunup ekonomilerini kendilerininkine yakınlaştırmalarına hazırlıklı olmalı.

Amerikan hedefi Arjantin ekonomisini ve siyasi olanaklarını yavaş bir tempoda artırmak olmalı, böylece gelecek yirmi-otuz yıl içinde Brezilya ABD için muhtemel bir tehdit olarak ortaya çıkmaya başladığında Arjantin’in büyümesi Brezilya’nınkine denk durama gelir.

Meksika 100 milyon nüfuslu bir ülke ve bu nüfusun çoğunluğu ABD’den yüzlerce kilometre uzakta yaşıyor. Şu anda -sadece yasal ticareti sayarsak- dünyanın en büyük on dördüncü ekonomisi konumunda. Açıkçası ABD en azından bir nesilden önce Meksika’dan ayrılmayı göze alamaz. Zaten bunu istemiyor da.

Ama ABD’nin karşısında iki sorun var: Meksika’nın yasa dışı göçmen işçi ve uyuşturucu ihracatı. İki konuda da altta yatan sorun Amerikan ekonomik sisteminin söz konusu iki ürüne de olan iştahı.

Amerikan ekonomisinin ucuz işçi olarak bu göçmenlere ihtiyaç duymasında bir ironi gizli. Bu kişilerin yasa dışı yollarla ABD’ye gelmelerinin tek nedeni iş bulma imkanının olması. Eğer bu işlerdeki boşluğu doldurmak için göçmenler gerekmeseydi, işler dolu olur ve göçmenler gelmezdi.

Meksika’ya uyuşturucu satışından akan para resmi tahminlere göre yıllık 25 ila 40 milyar dolar arasında. Resmi olmayan tahminlere göre bu miktar çok daha fazla ama 40 milyar doların doğru olduğunu kabul etsek bile bu miktar son derece yüksek. Uyuşturucularda mantıklı ve ılımlı bir tahminle kar oranı yaklaşık yüzde 90 bunun anlamı yasa dışı ticaretten gelen 40 milyar doların kar oranının yaklaşık 36 milyar dolar olduğu. Uyuşturucu serbest nakit üretiyor. Bu, Meksika’nın yasal ihracatının getirdiği 13 milyar doların neredeyse üç katı. Uyuşturucudan kazanılan para Meksika ekonomi sisteminin likiditesine büyük oranda yardım ediyor.

Ulusun uyuşturucu açlığını gidermek için sihirli bir çözüm bulunmayacağını varsayarsak başkanın üç gerçeği kabul etmek zorunda olduğunu görürüz: Uyuşturucu ABD’ye akmaya devama edecek, büyük miktarlarda para Meksika’ya akmaya devam edecek ve başka ülkelerdeki organize suçlarda olduğu gibi karteller sabit bir hıza ulaşıncaya ya da bir grup geri kalanların hepsini temizleyinceye kadar Meksika’daki şiddet sürecek.

ABD’nin bu sorunla başa çıkmak için kullanabileceği diğer tek strateji müdahale. FBI tarafından yapılacak küçük bir baskın veya Meksika’nın kuzeyinde yapılacak geniş çaplı bir askeri işgal son derece kötü bir fikir.

Bir Amerikan müdahalesi uyuşturucu kartellerini Meksika vatanseverliğiyle birleştirir. Bu Meksika’nın bazı bölgelerinde zaten var olan bir fikir ve bu durum sınırın iki tarafında da tehdit oluşturur.

Başkanın önceliği Kuzey Meksika’daki şiddetin ve güvenlik görevlilerinin yolsuzluğunun ABD’ye sıçramamasını sağlamak olmalıdır. Bu yüzden bu kusurlu bir strateji olsa bile şiddeti bastırmak için kuzey sınırına etkili bir güç yerleştirmeli.

Burada, ABD’yle en uzun sınırı paylaşan ve Amerika’nın en büyük ticari ortağı olan Kanada için son bir söz söylemek gerek İngilizlerin Kuzey Amerika’ya ilgisinin azalmasından sonra Kanada, ABD için ikinci planda kaldı. Bu durum, Kanada’nın ABD için önemli olmadığından değil, sadece coğrafi sebepler ve Amerikan gücü yüzünden ülkenin bulunduğu yerde çakılı kalmasından kaynaklanıyor.

Haritaya bakıldığında, Kanada geniş bir ülke olarak görünüyor. Ama nüfusun yoğunlaştığı bölgeler açısından aslında oldukça küçük.

ABD için, Kanada tek başına tehdit oluşturmuyor. En büyük tehlike Kanada’nın küresel bir güçle ittifak kurması sonucunda ortaya çıkardı. Bunun için bir tek mantıklı senaryo var ve bu da Kanada’nın bölünme durumu. Kanada’nın batısında yoğunlaşmış olan doğal gaz önem kazandıkça Kanada’nın önemi de artacak.

Yolculuğumuz tamamlanmak üzere, umarım sıkılmamışsınızdır. Bir sonraki ve son bölümde teknoloji ve demografik konular üzerinde konuşuyor olacağız. İlginizi çekecek bazı konular var gibi. Umarım yanılmam ve kitap özetini bu şekilde tamamlayabilirim.