Bu Blogda Ara

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Hayal kurmaya ve geleceği bugünden yaşamaya hazır mısınız?

Şimdiden iyi eğlenceler...


Yıllar öncesinde eşimin New York’da yaşayan bana göre uzak eşime göre yakın kabul edilebilecek yaşça büyük akrabaları bize ziyarete gelmişlerdi. Çok şeker bu çifti hemencecik de sevmiştim. Özellikle adam ile saatlerce dinden konuşmuştuk. Ona göre din diye bir şey yoktu ve tüm bu din olgusu kişilerin ortaya çıkardığı güce yönelik uygulamalardı. Hatta bu inancını destekleyici argümanları oldukça etkileyici ve hatta dahası inandırıcıydı da. İlgili tavsiye ettiği kitaplar da bir o kadar etkileyici ve şaşırtıcıydı. Her şeyden önce benim için çok yeni kavramlardı.

O akşam dinler dışında bana bir kitap daha tavsiye etmişti: George Friedman’ın Dünya Düzdür kitabı. Henüz ülkemizde kitap çıkmamıştı bile. İngilizcesini mi alayım, Türkçe çevirisinin yapılmasını mı bekleyeyim derken kitap piyasaya çıktı ve hemencecik alıp okudum. Bana göre çok büyük sözlerin olmadığı bir kitaptı. Daha çok bilinen şeylerin toparlandığı ve yine bana göre çok da yeni şeylerin yer almadığı kelimeler topluluğuydu. Ama dünyada büyük yankı bulmuştu. Bu kitap sayesinde Amerikalı siyaset bilimci bu abi ile de tanışmış olduk. Dünyanın önde gelen özel istihbarat firması Stratfor kurucusu ve CEO’sudur. Medya uzmanı olarak da tanınır ve aralarında “Gelecek 100 Yıl”ın da olduğu altı kitabın ve ulusal güvenlik, jeopolitik ve istihbarat üzerine yazılmış sayısız makalenin yazarıdır kendileri.

“Çince'yi boş verin, Türkçe, Japonca ve Meksikalıların dilini (İspanyolca demek istiyor)öğrenin. Rusya ve Çin gibi güçler için önümüzdeki yüzyılda endişelenmeye gerek yok, bu ülkeler komünizme benzer şekilde çöküş yaşayacak. Türkiye - Japonya birliğinin, ABD ile savaşı bugüne kadar var olan klasik silahlarla yapılan savaşlardan tamamen farklı olacak. Yani bugünden bir tür bilim kurgu gibi görünen savaş yaşanacak” gibi sözlerin sahibi de yine kendisidir.

Kendisi Amerika’da bolca bulunan think thank’lerden yalnızca bir tanesi ama belki en tanınmış olanı. Yapmış olduğu analizlerinde eminim herkes tarafından kolaylıkla ulaşılabilen, gerçekçi bilgiler kullanıyordur ama ileriye dönük yapmış olduğu tahmin ve çıkarımlar bana çok da gerçekçi gelmemekte hatta biraz ukala bir ifadeyle çok da spekülatif bulmaktayım. Özellikle ülkesi çıkarına söylemleri ve tahminleri objektiflikten çok uzakta. Bugünkü verilerle yarının dünyasını planlamasını çok matrak, eğlenceli ve zihinsel bir çalışma olarak değerlendiriyorum ama okumadan da edemiyorum işte :-)

Friedman ve benzeri çalışmalar yapan diğer think thank’cileri bu kadar meşhur ve önemli kılan olgunun ellerinde ki sınırsız veriler ve yüksek bütçeler sayesinde, yakın gelecek tahminlerinde ki başarı olarak görüyorum. Yalnız Cesar’ın hakkı da yine Cesar’a: Friedman Uzakdoğu krizini ilk tahmin eden kişi olarak tarih sahnesindeki haklı yerini almıştır.

George Friedman’ın büyük ilgi uyandıran, New York Times bestseller’ı “Gelecek 100 Yıl” adlı kitabında önümüzdeki yüzyılda bizleri, çocuklarımızı ve torunlarımızı bekleyen gerçekleşmesi ihtimal dahilinde olan olayların ve trendlerin bir portresini sunmuştu. Büyük devlet olmak isteyen devletler strateji ve planlarını hep çok ama çok ilerisi için yaparlar. Bu açıdan kitap önem taşımaktaydı. Belki ütopik fikirler de yoktu ama söyledikleri şeylerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini yazarın kendisinin bile göremeyeceği rahatlığı içerisinde  bence bol keseden atılan projeksiyon kırıntılarıydı.

Friedman şimdiler de ise “GELECEK ON YIL-The Next Decade” ile yine gündemde. Ülkemizde 1. baskısının Nisan 2011’de yapıldığını hemen belirtmeliyim. Bu kitabı “Gelecek 100 Yıl” kitabından farklı değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Bu son kitabında, kendisini hem medyada hem de akademik ve siyasi çevrelerde öne çıkartan tarih bilgisi ve öngörüsüyle, analizlerini önümüzdeki on yılda, tüm dünyanın karşısına çıkaracak olan önemli olaylar ve zorluklara odaklanmış. Kendi ifadesiyle, “önümüzdeki on yıl, büyük bir değişim dönemi olacak. Şu anda hayal etmesi zor olsa bile İslam dünyasındaki savaşlar azalacak, biz terörizmle yaşamayı öğreneceğiz, teknoloji ve enerji gerçekleri yepyeni yönlere sapacak.”

Normal şartlar içerisinde, yazdıklarının gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini görebileceğimiz ve kendisini test edebileceğimiz bir zaman dilimini bana göre cesaretle ele almış. Bu dönemde ki tahmin (çıkarım, sonuca ulaşma) başarısı bir önceki kitabını da daha önemli bir duruma getirecektir. İşte bu bakımdan bu kitap benim için önem taşımaktadır.
Bundan sonraki bir kaç yazımda, sizlere ve kendime (benim için de ileride dönüp bakmak adına özet bir kaynak olmuş olacak) işte bu kitap hakkında yazacağım. Umarım ilginizi çeker. Kaç yazı olur, ne kadar sürer, şimdilik bilemiyorum. Tek bildiğim mümkün olduğunca sizlerin de dikkatini çekebilecek ve bizleri ilgilendirebilecek bölümlere yoğunlaşacak olacağım.

Yazar tüm yaşanacakları Birleşik Devletleri odağa koyarak anlattığından ve dahası bu devlet nasıl bir imparatorluk olur diye stratejiler ürettiğinden bundan sonraki yazıların başlıkları Tasarlanmış bir imparatorluk: Amerika Birleşik Devletleri olacak. Altında ise o bölüm için geçerli olan alt başlıklar yer alacak. Başka bir ifadeyle aslında gelecek on yıl bağımsız olarak anlatılmayacak, Birleşik Devletler penceresinden anlatılacak.

Tüm kitaba zihinsel bir modelleme olarak baktığımı tekrarlamak isterim. Tek güzel yanı normal şartlarda modellerinin ne kadar başarılı olduğunu da görebilecek olmam. Sizlere kişisel küçük tavsiyem, tüm yazılanlara milliyetçi duygularınız kabarmadan ve bu nasıl bencilce bir düşünce demeden, modellenen bir tahmin oyunu gibi bakmanız. Aksi durumda çok doğal olarak sinirlenebiliyorsunuz.

Bir kaç satırda uygulayacağım metodoloji hakkında yazmak isterim. Yazının kolay yazılabilmesi ve yine kolay takip edilebilmesi için de Friedman’ın ağzından çıkan her şeyi kendi süzgecimden geçirdikten sonra ama anlamını değiştirmeden aktaracağım. Başka bir ifadeyle benim düşüncelerim olmadığını hemen anlayacaksınız ama yine söz konusu düşüncelerin benim tarafımdan yazıldığını da hemen anlayacaksınız. Zaten benim tahminlerim tabii ki çok daha gerçekçi olurdu :-) Olası benim fikir ve görüşlerim olur ise ya parantez içerisinde ya da italik olarak yazacağım.

Yakın bir geleceğe doğru hep beraber yolculuğa çıkıyoruz. Hazır mısınız? Kemerlerinizi bağlayın ve gözlerinizi kapatın. Hayal kurmaya ve geleceği bugünden yaşamaya gelin beraber başlayalım... İyi eğlenceler!

15 Temmuz 2011 Cuma

Göcek Adası: Sen kalk, cennetten kopup buralara gel ...

Bu dünyaya bir kere geliyoruz. Lütfen yalnızca bir dakika yaptığınız işleri bir kenara bırakın ve düşünün: içinde bulunduğunuz tek düzelikten sıkılmadınız mı? Ben zaman zaman bu aynılıktan sıkılırım hatta dellenirim ve planlarda olmayan işlere kalkışırım. Kendime göre çok da iyi ederim J
Bu anlar benim için kendimle guru duyduğum anlarımdır.

Oğlumun son zamanlarda bu sıcaklarda ağzından düşürmediği tek kelime olan tatil kelimesi artık her ağzından çıkışında bana ızdırap vermeye başlamıştı. Adeta bir bir ok oluyor ve her defasında, yolunu şaşırmadan gelip beni buluyordu. Sıcaklardan ve her gün neredeyse aynı şeyi yapmaktan usanmış, bıkmış ve sıkılmış olan oğlum, gözlerimin içine bakıp baba beni kurtar diye yalvarıyordu adeta.  En azından tatil kelimesi her duyduğumda benim düşündüğüm en hafif olarak bunlardı.

İstanbul’da yaşamanın sayısız avantajları vardır ama hayatınızdan çalan sayısız da  tatsızlıkları vardır. Akıllara ziyan trafiği, sürekli koşuşturma, sürekli bir yere yetişme çabası içersinde hissetmenize neden olan yorucu ve stresli hayatı, aynı şehirde yaşıyor olmanıza rağmen görüşemediğinizden biten arkadaşlıklar, yazları gereksiz sıcak ve nemli havası, girilebileceği geçtim bulunabileceğiniz seviyeden gerek temizlik ve gerekse diğer katılımcıları nedeniyle hem de çok uzak olan plajları, pahalılığı, yaşam kaliteleri arasındaki uçurumlar, üzerinize üzerinize gelen, boğucu kalabalıklığı, cin olmadan adam çarpmaya kalkan zeka yoksunları, sonradan gören ne oldum delileri, insanların kabalıkları, estetik ve terbiye yoksunu çoğunluk halkı bunlardan sadece bir kaçı olarak aklıma ilk gelenlerden.

Oğluma tatil adına bu şehirde hiçbir şey sunamazdım. Sürekli iş-ev arasında mekik dokumaktan ve aileme çok az zaman ayırmaktan (ailemle geçirdiğim zaman dilimi birçokları için çok, bir kısım için yeterli bulunabilecek bir süre olabilecekken, bana bırakın yetmesini onları adeta hergün özlememe neden olacak kadar az gelmekte)sıkıldığım bir anda, hem de hiç yeri ve zamanı değilken (iş hayatında tüm zamanların en yoğun dönemini geçiriyorum), eşime hadi kalk Göcek’e gidelim dedim. Ya iş yerinde herşey yolundaydı ya da oğlumun yakarışları ona kadar ulaşmıştı: hemen kabul etti.  Eşimin kabul etmesi çok önemlidir zira tüm organizasyonu, santim santim o yapar, o planlar. Ben amaç denklemini yine onun yardımıyla kurarım ve mesela hadi kalk Göcek’e gidelim derim. Gerisi onun işidir. Uçak ve otel rezervasyonları, bavulların hazırlanması, gerekli olan alışverişler,  gidilecek yerde yapılacaklar, ilgili transferler, ... Biliyorum hayatım çok zor ama alıştım artık. Beni dert etmenize gerek yok J

Geçen sene Dalaman’a gitmiş ve oradan Göcek’e günlük çıkartmalarda bulunmuştuk. Tadı damağımızda kaldığından bu sene böylesi uzuuun bir hafta sonu kaçamağı için ilk tercihim(iz) burası olmuştu. Amaç denklemi belirlendi, izinler alındı. Sonrasında 1.çoğul şahıstan 1.tekil şahışa hızlı geçiş yapıldı. Eşime uçak ve otel rezervasyonları yapmasında, bavulların hazırlanmasında, gerekli olan alışverişleri yapmasında ve gidilecek yerde yapılacakları belirlemesinde hep sözlü destek oldum, onu yüreklendirdim, alkışladım ama takdir edilmedim. Eşimi anlamakta zorlanıyorum. Bana bu süreçte neden kızdığını anlayabilmiş değilim ama onu artık olduğu gibi kabul ediyorum.

Size kişisel ve şiddetli bir tavsiyede bulunmak istiyorum: Bütün işlerinizi bir kenara bırakın, artık yapmayın, ya da en azından ara verin ve kalkın Göcek’e gidin. Hani yeryüzündeki cennet sözü sanki bu şirin belde için söylenmiş. En son ne zaman yalnızca siz istiyorsunuz diye bir şey yaptınız. Göcek’e yalnızca siz istiyorsunuz diye gidin. Kendinizi şımartın ve gidin. Küçük hem de çok küçük ama öyle bir şirin öyle bir güzel ki, kolay kolay ayrılmak istemeyeceksiniz. Üstelik bünyesinde dile kolay tam 5 uluslararası marinayı da barındırmakta .

Öyle yatlar var ki iç geçirip keşke benim de olsa diyorsunuz. Tabii sonra evrensel iki gerçeği hemen hatırlayıp rahatlıyorsunuz: En iyi yat, arkadaşının yatıdır ve yatı bir alırken ve bir de satarken mutlu olursunuz. Diğer taraftan yine öyle yatlar da var ki uzansanız dokunabileceğiniz kadar  yakınlarından geçerken bile iç geçirmiyorsunuz. Hayallerinize bile giremeyecek kadar değerli olanları var içlerinde. Milyonluk yatlar öyle sıralanmış sizin beğenmenizi ve hayal dünyanıza girip giremeyeceklerini öyle bekliyorlar.

Bakmaya doyulmayan bu teknelerden dolayı öyle her yerde denize girmek mümkün değil tabii. Balayını yaptığımız ve hafta içi adam başı 35 TL’ye girilen Swiss otelin bir plajı bulunmakta. Ama inanın sürekli boştu. Bizden sonra bir daha asla eskisi kadar tutulmamış J Göcek’te güzel olan, tekne ile açılmak ve açıklarda kendinizi o mavinin her tonunun yer aldığı güzelim denizlere bırakmak ya da merkezden kalkan dolmuş motorlara atlayarak Göcek Adasına gitmek ve o bakir, o enfes, o muhteşem plajında deniz ve doğa ile bütünleşmek.

Hani anlatılmaz yaşanır derler ya ada da işte böyle bir yer. Ne kadar anlatsan o dinginliğini, o huzur veren ortamını, sakinliğini, güzelliğini anlatamam. Elektrik bile yok adada. İçeceklerin soğuması için koca koca buzlar taşınmakta her sabah adaya. Turabi bey, adanın işletmecisi, motor ile seferleri yapan kişi , zamanın hızlı jandarması, işletmesi hakkında şunları söylüyor: “Mesele abinin (parmağı ile beni gösteriyor – indir o elini kızıyorum diyeceğim ama içinde belli kötü niyet yok)bu adaya gelmesi değil, yengenin buraya tek başına gelebilmesi ”diyor. Ben böylesi huzur dolu, sakin ve bir o kadar güzel bir yer görmedim ve bu devirde de eğer survivor’da yarışmayacaksam görebileceğimi de sanmıyorum.

Göcek’in bir başka özelliği ise nerede yerseniz yiyin, muhteşem lezzetli kızarmış patatesleri. Öğlen, akşam, ikişer ikişer porsiyon bir götürdük ki sormayın. Bu tadı nicedir özlemişiz büyük şehirlerde dondurulmuş, tatsız kuzenlerini yediğimizden.

Can Restoran’da meze ve balık, Kebap Hastanesi’nde lahmacun (ki ben hiç sevmem ve genelde yemem de)ve Beyti sarma, ve Recep Usta’da çeşit çeşit ızgara ve kızartma et yemeden sakın ayrılmayın. Ben öğlenleri soğuk bira ve akşamları rakıyı tercih ettim. Eşimi bir öğlen ikinci birasını içerken de gördüm ya artık ölsem de gam yemem.

Biz Görkem Apart diye bir yerde kaldık. Gerek temizlik, gerek ilgi, gerek konum, gerek havuzu ve gerekse ücreti bakımından dört dörtlüktü. Ev yapımı bir anne poğaçası vardı ki, ilk ısırığımda inanın lezzetinden ve bu tadın içimde oluşturduğu mutluluktan bir anda gözlerim doldu. Hem ağladım hem yedim. Ev yapımı çilek reçeli ise hani bir kavanozlansa insan koli koli alıp götürür evine. Yine hararetle burasını tavsiye ederim.

Oğlum bulunduğumuz süre zarfınca neredeyse hiç denizden ve havuzdan dışarı çıkmadı. Denize de doydu, güneşe de. En azından belli bir süreliğine. Bütün gün boyunca tüm enerjisini harcadı durdu. Tüm senenin pineklemesini bir kaç günde üzerinden attı. Akşam yemekleri sırasında baba beni yatağıma götür, çok uykum var yakarmaları, her gece yatırmak için akla karayı seçen bizler için tam anlamıyla bir zafer ve şölen anıydı.

Göcek tatili bize çok iyi geldi. Dinlendik, eğlendik, bol bol yedik ve yüzdük. Ne stres kaldı, ne sıkıntı ne de telaş. İhtiyacımız fazlasıyla varmış. Oğlumun bu süre zarfında, gözlerindeki mutluluk ve ışıltı ise paha biçilmezdi. Anı kesemize bir kaç gün daha atıverdik. Ne mutlu bizlere ve daha nicelerine ...

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Hayallerimizin peşinden gidebilmek ... Aşk Mektupları

Hayallerim, hobilerim ve ben serisinin dördüncü yazısı olan Kabullenme ve tekrar başlama bölümünde sizlere Aşk Mektupları (Letters To Juliet) isimli bir filmden bahsetmiş ve mutlak surette bu filmi anlatan bir yazı yazacağım demiştim.  Örnek insan, büyük düşünür, süper çizgi kahraman Homer Simpson’ın da dediği gibi “Bizi, hayvanlardan ayıran en önemli özellik,verdiğimiz sözü tutmamızdır”. Bu vesile ile de sözümü tutmanın tarifsiz mutluluğunu ve huzurunu yaşadığımı bilmenizi isterim.
Eşimin annesi ve babası geçenlerde bizdeydiler. Onların bizde olmaları hayatımızı oldukça kolaylaştırmakta olduğu artık yadsınamaz bir gerçek. Oğlum uyanık iken yıkanabilmem ve dahası televizyon karşısına oturup neredeyse hani bir filmin tamamına yakınını seyredebilmek bunun en büyük kanıtı. Ben hiç gitmesinler ve hep bizde kalsınlar istiyorum ama şartmış gibi hep dönüyorlar evlerine.
Yıkanma sonrası çok dikkat çekmeden salona gittim. Sessizdim. Umutluydum. Heyecanlıydım.  Ben çıktımmmm, yapılacak bir iş var ise artık hazırımmmm, hadi bana iş verinnnn gibi naralar atmadan koltuğa önce iğriti ve hemen kalkmaya hazır bir şekilde oturdum. Sonra utanmadan iyice kaykılıp uzanıverdim. Kumanda elimde, salon bomboş, yıkanmışım ve oğlumla ilgilenecek evde benden başka üç kişi daha var. Bundan daha büyük bir mutluluk olabilir mi?
Ne seyretsem zaten beğenecektim bu kesin ama filmin İtalya'da geçiyor olması bunu garanti haline getirmişti bile. Hep söylemişimdir ve söylemeye de devam edeceğim: İstanbul dışında (son zamanlarda itiraf etmek gerekirse İstanbul daha bir ikinci planda kalmaya başladı gibi) yaşayabileceğim hatta yaşamak istediğim tek bir ülke var o da İtalya. Sürekli bunu söyleyerek bir nevi aslında secret yapıyorum ya da günün moda terimi ile vizyonluyorum.
Nelson Mandela, doğru şeyi yapmak için her zaman "doğru" zamandır demiştir. Biliyorum ve hatta eminim ki benim de doğru zamanım artık gelmek üzere. Hissedebiliyorum kısa bir süre sonra artık ben de arya ve operalar eşliğinde, bu ülkede karafta sunulan kırmızı şarap ile birlikte pizza yiyor olacağım. Yemek öncesinde serinlemek için limoncello’mu yudumlayacağım. Yemek sonrasında ise kesinlikle tercihim amaretto'lu espresso ve sonrasında grappa olacak. Venedik, Floransa, Verona, Sienna ve daha nice güzel yerlerine seyahatler gerçekleştireceğim. Aşıklar çeşmesine para atıp dileklerde bulunacağım. Dinlenmek ve güneşin tadına varabilmek adına İspanyol merdivenlerinde oturacağım. Venedik meydanlarında sokak müzisyenlerinden Verdi ya da Vivaldi dinleyeceğim. Uzun ve neşeli yemek masalarını bizzat ben organize edeceğim. Yüksek sesli sohbetler ve kahkahalar içerisinde öğle yemekleri yiyeceğim ve sonrasında siesta zamanı diyeceğim. Yavaş ve bir o kadar keyifli hayatı, mahalle baskısız din motifli bir düşünce yapısını doya doya yaşayacağım.
Kenan Evren bir gün Picasso tablosuna bakarak, bunu ben de yaparım demiş. Alain Prost  ise yarış kazanmak istiyorsan, ne hızda gitmen gerektiğini bilmeli ve o kadar hızlı gitmelisin; ne eksik ne de fazla demiş. Umarım ben Marmaris ressamının durumuna düşmem ve birgün bu söylediklerimi doğru hızda giderek gerçekleştirebilirim.
Tekrar evdeki salona ve filme dönecek olursam, oldukça sıradan ama kesinlikle sıkıcı olmayan ve insanın içini ısıtan bir film seyretmeye başladım. Luciano Pavorotti  tam bir İtalyandı. Hayattaki en güzel şeylerden bir tanesinin her işi bırakıp yemek yiyebilmek olduğunu söylemişti röpörtajlarının birisinde. Verona ve Sienna merkezli muhteşem manzaralı bir İtalya gezintisi içersinde, büyük masalarda, kalabalık ve gürültülü ama kesinlikle eğlenceli ve keyifli ortamlarda yenen yemek işte bu büyük ustayı hem de nasıl destekler nitelikteydi anlatamam.
Yemek ile birlikte filmde aşktan da önce öne çıkan bir başka öğe ise şarap motifiydi. Belki de şarap içmesini çok sevdiğimden, filmi benim için keyifli ve güzel kılan başka bir neden de buydu işte.  Filmde herkes ama herkes benim gibi şarap severdi ve sürekli içiyorlardı. Çok kel alaka gibi görünse de söylemeden geçemeyeceğim: Brothers and Sisters adlı diziyi de sevmemin aslında ana nedeni buydu.
Filmin orijinal adı Letters To Juliet yani çevirinin aslında Juliet’e Mektuplar olması gerekir değil mi? Ama olmamış. Belki de ticari başarı kaygısından daha bir genelleme yaparaktan Aşk Mektupları demişler. Peki bu benim için ya da film için önemli miydi? Kesinlikle hayır, açıkçası umurumda bile değildi. Yalnızca ne kadar dikkatli olduğumu ve ingilizceye ne kadar hakim olduğumu sizlere ve kendime göstermek istedim J
Filmin tarzı belki de en basit yazılacak olan: Romantik komedi. Bünyesinde bu tarza uygun düşen tüm naifliği ve duygusallığı içermekte. Zaman zaman sizlere hatırlattığı bazı geçmişe yönelik anılardan içiniz sızlıyor, kimi zaman mekanları hayranlıkla takip ediyor, kimi zaman duygulanıyor ve kimi zamanda gülümsüyorsunuz. Hiçbir duyguyu içinizde pik yapacak kadar yaşamıyorsunuz ama her bir duyguyu da tecrübe edebiliyorsunuz. 
Gary Winick diye biri yönetmiş ve bence işini de çok iyi yapmış. Başrollerde ise Amanda Seyfried, Gael García Bernal, Vanessa Redgrave, Christopher Egan ile Franco Nero var. Hikayeyi özetlemek gerekirse 50 yıl öncesi başlayan ve ne yazık ki yarım kalan bir aşkın günümüzdeki devamı.
Claire  rolü  ile Vanessa Redgrave filme hemen damgasını vuruyor. 15 yaşında İtalya’ya eğitim için gelen Claire, aile baskısı nedeniyle (ve tabii daha çok küçük de olduğundan) sevgilisinden ayrılıp İngiltere’ye geri döner. 50 yıl  boyunca hiç  görüşmezler, mektuplaşmazlar. Bugünkü gibi sms ve facebook’da olmadığından (en azından ayrılıklarının büyük bir bölümünde) ayrı  yaşamlar kurarlar.  Evlenirler. Çocukları ve dahası torunları olur. Claire, İngiltere’ye dönmeden Verona’da Ağlama Duvarı gibi aşıkların mektuplarını bıraktığı geleneksel Juiliet  Duvarına bir de mektup gizler. Gizlediği bu mektup 50 sene sonra Sophie (Amanda Seyfried) tarafından bulunur. Sophie yazar olma yolunda biridir ve Claire’e çok güzel ve romantik bir mektup yazar. Claire’de torunuyla kalkıp Verona’ya geri döner. Eşini çoktan kaybetmiştir ve artık yalnızdır.
Sonrasında ise Claire, ona gönülsüzce eşlik eden torunu Charlie (Cristopher Egan) ve bu normal zamanlarda eşine çok az rastlanabilecek aşk öyküsüne neden ve niçin karıştığı belli olmayan Sophie’nin bir zamanların hızlı Lorenzo’nu bulmak için çıktıkları yolculuk ve onu bulmaları anlatılıyor.
Tabii devamı da var ama belki seyretmek isteyen olursa diye anlatmaya devam etmeyeceğim. Yalnız ufak bir notu da söylemeden geçemeyeceğim. Filmin  oyuncularından Franco Nero ile Vanessa Redgrave, gerçek  yaşamlarında  da  yıllarca  ayrı  kalmış  ve çok  sonra  kavuşmuş  iki  sevgiliymiş. Şu  an  evliler ve eminim çok da mutludurlar :-) Düşünsenize neredeyse kendi hayatlarını anlatan bir filmde başrol bile bulabilmişler.
Franz Kafka, dünyayla aranızdaki kavgada, dünyayı arkanızda bırakın demiş. Bazen bütün hayatınızı etkileyebilecek bir karar almadan önce bu kararın doğurabileceği en kötü ihtimali kabullenmeniz gerekir, sonrasında da kendinizi kararlarınızın kanatlarına bırakmaya.

Umarım hayatımızda karşılaşabileceğimiz en kötü ihtimaller bu film tadında olurlar.

27 Haziran 2011 Pazartesi

Yavaş Şehir İzmir

Yılmaz Özdil bir yazısında “Türkiye’den sıkıldığım zaman İzmir’e giderim ben” demiş ya haksız değil hani. Geçen hafta sonunu simite gevrek, çekirdeğe çiğdem, domatese domat denilen, gidiyom, geliyom diye sempatik bir şivenin hakim olduğu güzeller güzeli İzmir’deydik. Aslında tam olarak İzmir’de değil Karşıyaka’da :-)

Hazır Yılmaz Özdil’den başlamışken yine ondan devam edeyim: “Kızlarımızı da tavlayamazsın ha... Canı çekerse, o seni tavlar” demiş bir yazısında. Ben de bir İzmir’li tarafından tavlanan biri olarak ve bu sayede bu güzel şehire bol bol gelen şanslı kişilerdenim.

İtalya’da ortaya çıkan ve çok kısa bir sürede taraftar toplayan “Yavaş Şehir (Slow City)” hareketi vardır. Bu hareketi destekleyenlere göre şehir merkezlerinde araba kullanılması yasaktır. Fast food zincirlerde yine bu akımın geçerli olduğu yerlerde barınamazlar. Süpermarketler yerine lokal, küçük ve sempatik marketler vardır. Aynı bizim çok ama çok öncelerinin bakkal amcaları gibi  çevre sakinlerince tanınan, selamlaşılan, sohbet edilen bakkal amcalar vardır bu küçük şehirlerde. Amaç, yaşanır kentler oluşturmaya çalışmaktır.

Asya’ya da sıçrayan bu akım, tüm Avrupa’da da hızla yayılmaktadır. Yavaşlık hareketi, önceleri iyi yemekler yiyip içmek isteyen birkaç kişinin fikri olarak ortaya çıkmış, fakat, her şeyi daha az telaşla ve daha az homojenize bir tutumla yapmanın faydaları hakkındaki tartışmalar giderek daha geniş bir alana yayılmış ve bugünkü durum oluşmuştur.

Toskana’nın mükemmel şaraplarıyla meşhur minik Chianti şehri, 1999 yılında ilk “Cittá Slow” kenti oldu, ardından Bra, Positano ve Orvieto geldi. Zamanla, yavaşlık dalgası diğer şehirler arasında da yayıldı. Bugün artık İtalya’da 42 Yavaş Şehir’le birlikte, İngiltere, İspanya, Portekiz, Avusturya, Polonya ve Norveç’te de birçok Yavaş Şehir bulunmaktadır. Almanya’dan, aralarında Hersbruck, Lüdinghausen, Schwarzenbruck, Waldkirch ve Überlingen’in de bulunduğu bazı şehirler, sadece 50.000’den az nüfusu olan kentlerin kabul edildiği harekete seçilebilmek için başvurmuş bulunmaktadırlar. Kimbilir belki bazıları çoktan kabul edilmiştir ve bazıları da hala Nord Sea’leri kapatmak için uğraş vermektedirler.

Yavaş Şehirler’de tarihi kent merkezinde araba kullanımı, süpermarketler ve parlak reklam ışıkları yasaktır. Elişleri ya da özel yetiştirilmiş yiyecekler satan küçük aile işletmeleri, en iyi ticaret birimleri haline dönüşmüş durumdadır. Okullarda mesela çocuklara yerel üreticiler tarafından yetiştirilen organik meyve ve sebzeler servis ediliyor. Eşim bunu okuduğunda İtalya’ya gitme projemde eminim hız kazanacaktır. Küçük marketler Perşembe ve Pazar günleri kapalıdır. İnsanlar bürokratik işlerini mesela Cumartesi sabahı açılan Belediye’de acele etmeden halledebiliyorlar.

Yavaş yavaş yeni bir ortam, yeni bir hayat anlayışı oluşturuyorlar ve ben en azından şimdilik yalnızca dışarıdan ve birazda kıskançlıkla izliyorum.

Tüm bunları neden mi yazdım?

Benim için İzmir’in, her ne kadar yukarıda anlattığım birçok özelliğe uymasa da, gerek anlayış ve gerekse yaşayış olarak bu zihniyete uygun belki de Türkiye’nin tek şehirimiz olması. Evet nüfusu tabii ki 50.00’in çok üzerinde, pek tabii ki birçok fastfood zincirine sahip ve arabalar birçok şehirde olduğu gibi neredeyse tepemizdeler ama yine de en azından büyük bir çoğunluk ve tabii ki benim görebildiğim kadarıyla büyük bir sakinlik ve yavaşlık içerisinde yaşıyor. Cuma akşam üzerleri yazlıklara gidilen ve bunun için 8 şeritli otobanları olan, Pazartesi günü direk iş başı yapılan, öğle sıcaklarında mümkünse dışarı çıkılmayan, hala minik ve tanıdık marketlere sahip şirin mi şirin bir ilimizdir. Eşimle oğlumuzu İzmir’e ilk götürdüğümüzde, sokağın bakkalı Bülent Abi’ye oğlumuzu tanıştırmaya götürmüştük, oradan anlayın artık nasıl da yavaş bir şehir olduğunu.

Galatasaray Lisesi
Biraz dinlenmek, biraz eşi dostu görmek ve biraz da hava değişikliği için gittik İzmir’e. Ama en öncelikli olayımız oğlumuzun değişiklikler yaşamasıydı. Sürekli aynı yerlere gitmesinden ve neredeyse aynı şeyleri yapmasından bırakın onu, biz bile sıkılmıştık. Tarih ama yanlış seçilmişti. Bizim İzmir’de olduğumuz dönemde okulumun pilav günü vardı ve ben gitmiş olsaydım diğer giden arkadaşlarımla beraber mezuniyetimin 20.yılını kutluyor olacaktım. Daha dün gibi mezun olduğum günü hatırlıyorum. Diploma ve plaketimi Dando Necati diye birinden almıştım. Okulun bahçesinde Alpay’dan Eylül’de Gel şarkısı çalıyordu. Annemler beni kameraya alıyorlar, fotoğraf üstüne fotoğraf çekiyorlardı. Hadi siz gidin artık ben de arkadaşlarımla takılayım demiştim, onlarda  gitmişlerdi. Ben de hemen sigara yakmıştım. Henüz yanlarında sigara içmediğim dönemlerdi. O sigaranın tadını bile hatırlıyorum. O kadar net ki, o kadar yakın ki, o kadar dün gibi ki ama tam 20 sene geçmiş. Düşünüyorum da iyi ki gitmemişim. Herbir anında bu 20 sene ile yüzleşmek zorunda kalacaktım.

Diğer kaçırdığımız bir etkinlik ise Bebek Şenlikleriydi. Bu sene üstelik çok da renkli geçmiş. Tatile çıkmamız dışında neredeyse tüm hafta sonlarını geçidiğimiz Bebek’e yalnızca bir haftasonu gitmedik ve o haftasonu da şenlik oldu.  Bebek muhtarı ile görüşüp sıkıntımı ve memnuniyetsizliğimi dile getireceğim. Verilmek istenen bir mesaj olup olmadığını soracağım.

Eşi dostu kısmen de olsa gördük ama kesinlikle dinlenemedik. Bol bol gezdik. Oğlumuz için güzel ve onun için bile yorucu bir haftasonu oldu. Her gittiğimiz ve her yaptığımız şeyi anlatıp sizleri sıkacak değilim ama 3 yeri anlatmadan da geçmek istemiyorum.

İlki İzmir Doğal Yaşam ParkıBüyük çok büyüktü. Çok geniş bir alana yayılmıştı. Kesinlike sabah erken gidilmeli. Biz öğlen sıcağında gittik. Bu nedenle de kısa kısa turlar yaptık. Hayvanların zaten sıcaktan hareket edecek halleri bile yoktu. Oğlum ilk olarak ve canlı bir şekilde birçoklarını yalnızca kitaplarda görebildiği hayvanlarla tanışabilme fırsatı buldu. Alana göre hayvan sayısı oldukça az. Yeşillikler de keza hani yok denecek kadar az. Güneşten korunabilecek imkanlar neredeyse hiç yok. Ağaçlandırmanın kesinlikle acil olarak yapılması gerekiyor. Hayvan sayısı da arttırılmalı. Hediyelik eşya alınabilecek yerler yapılmalı. Hayvanlarla fotoğraflar çekilebilecek imkanlar yaratılmalı. Kafeteryaların da sayısı kesinlikle arttırılmalı. Biraz daha hamle ile çok güzel bir cazibe merkezi yaratılabilir ama şimdilik yalnızca vasatın altı konumunda. Yine de oğlum keyif aldığı ve canlı canlı hayvanları görebildiği için yazılmayı hakediyor.

Tay Park ve çocuklar
Diğer bir durağımız ise geçtiğimiz ziyaretlerimizde de geldiğimiz, bünyesinde 3 adet pony at, 2 adet Shetland pony at, Kamerun koyunu, cüce keçi, güvercin ve çeşitli tavuk türlerini barındıran Tay Park’tı. Görevli 2 kişinin gözetiminde oğlumuz ilk ata binme deneyimini burada gerçekleştirdi. Koruyucu şapkasının içerisinde ne kadar yakışıklı olduğunu anlatamam. Ata da sanki yıllardır biniyormuş gibi bindi. O kadar sakin, o kadar cool ve o kadar başarılıydı ki ben açıkçası şaştım kaldım. Kesinlikle annesine çekmiş olmalı.

Bol bol gezdik ve tabii ki bol bol da yedik içtik. Bir başka yazımda Bornova’daki Ramazan Usta’dan ve muhteşem kebaplarından bahsetmek isterim ama bu yazımda bahsedeceğim son yer İzmir Ege Park’ta bulunan Friends & Burgers adlı bir yer üzerine olacak. Normalde niyetimiz hemen yanındaki İstanbul’dan bildiğimiz Kitchenette’e gitmekti ama bu yeri görünce, bir anda içimiz ısındı. Çok sempatik dekore etmişler. Çok ama çok başarılı da garsonları var. Bir anda iki üç kelime ile tavladı bizi. Meğer bizim de tavlanasımız varmış. Ev yapımı bir şarapları var ki tadına doyulmuyor. Üstelik hani neredeyse bir kadehe yarım şişe kadar şarabı boca ediyorlar. Eğer batmazlarsa yakında zaten herkes bu markayı zaten tanıyacaktır, benden söylemesi. Şarapları hem çok ama çok lezzetli idi ve hem de şarabın ısısı çok iyi ayarlanmıştı. Burgerleri de enfesti. İlk gidişimizde (ilk diyorum çünkü ertesi öğlen yine aynı yerdeydik) 4 kişi, 4 ayrı burger yedi ve herkes çok ama çok mutlu tamamladı yemeklerini. Çikolatalı  ekler benim en sevdiğim tatlılardandır. Bir ev yapımı eklerleri vardı çok rahat Savoy’un, Kitchenette’in veya Gezi’nin eklerleriyle kapışabilirdi. Oldukça ekonomik bir yer olması  ve sonrasındaki ikram çay ve kahveleri adeta yemek şölenini taçlandırdı.

Perşembe öğleden sonra başlayan kısa ama keyifli İzmir tatilimiz, Pazar öğleden sonra tamamlandı. Yeniden ve zaman kaybetmeden, hızlı, tüketen, acımasız ve taşı toprağı hala altın sanılan bu karmaşa yumağına koştuk. Güzel ve vazgeçilmez olan İstanbul’un yeniden kollarındayız. Napoleon’un “Eğer dünya tek bir devletten ibaret olsaydı, başkenti İstanbul olurdu” dediği  Lamartine’in “Dünyaya son kere bakacaksın deseler İstanbul’un Çamlıca’sından bakmak isterdim” dediği kahpe bizanstayız.

İzmir’in yavaşlığı ve huzuru sonrasında belki yüzlerimizde Köyden İndim Şehre filminde Metin Akpınar'ın yüzündeki gibi " Bura nere? " şaşkınlığı yoktu ama çok mutlu olduğumuz da söylenemezdi.

Ama yine de eve dönmek güzel. Oğlumun evimizi sevmesi ve döndüğü için mutlu olması ise paha biçilemez bir mutluluk.

16 Haziran 2011 Perşembe

Hayallerim, hobilerim ve ben - 4 Kabullenme ve tekrar başlama ...

Geçenlerde televizyonda Aşk Mektupları (Letters To Juliet) diye bir film izledim. Mutlak surette yalnızca bu filmi anlatan bir yazıyı ayrıca yazacağım. İddiasız, sıradan ama kesinlikle sıkıcı olmayan ve insanın içini ısıtan bir filmdi. Nasıl aradan istifade  şansa izledim inanamazsınız. Film için ilk söyleyeceğim şey muhteşem manzaralar içerisinde İtalya’da geçiyor olması. İtalya’da ağırlıklı olarak Verona ve Sienna’da geçiyor. O kadar güzel yerlerde, o kadar sıcacık çekilmiş ki insanın hemen tüm işlerini bırakıp oralara gitmesi geliyor.
Filmin İtalya'da geçiyor olması bile, tek başına benim filmi beğenmem için yeterli bir sebep.  Hep söylemişimdir İstanbul dışında yaşayabileceğim hatta yaşamak istediğim tek bir ülke var o da İtalya. Arya ve operalar, pizza, amaretto'lu espresso, limoncello, karafta kırmızı şarap, Venedik, Floransa ve artık Verona ve Sienna, Aşıklar çeşmesi, İspanyol merdivenleri, Verdi, Vivaldi, uzun ve neşeli yemek masaları, yüksek sesli sohbetler, kahkahalar, yavaş ve bir o kadar keyifli hayat, mahalle baskısız din motifli bir düşünce yapısı bu ülkeyi sevmemi sağlayan unsurlardan yalnızca bir kaçı.
Ben şarap içmesini çok severim. Fırsat buldukça da içmeye özen gösteririm. Bazen akşam yemeklerinde içerim bazen de yemek öncesi aperitif olarak alırım. Bunu alkole olan ihtiyacımdan değil, bir hayat tarzı olarak tercih ediyor olmamdan dolayı kutsal bir ritüel gibi uygularım. Hoşuma giden müziklerimi açarım ve günün yorgunluk ve sıkıntılarını bu şekilde üzerimden atmaya çalışırım. Benim gibi insanlar illaki vardır ama olmayanlar oldukça çoğunlukta ve çoğunluk beni anlamaktan çok uzakta. Bırakın dışarıdaki yabancıyı (olayın siyasi boyutuna hiç ama hiç girmiyorum bile) evimde bile bir iki kadeh içtim diye eşim tarafından alkolik muamelesi görüyorum.
Bunları niye mi yazdım?
Filmde herkes ama herkes benim gibiydi. Tanrım ne büyük bir mutluluk olurdu çoğunluğun bu tarz insanlardan oluştuğu bir yerde yaşamak. Her geçen gün İtalya’ya yerleşme isteğim daha da artıyor.
Eşimle birlikte iki sene kadar Hollanda’da Haarlem diye küçük, minicik ama muhteşem bir şehirde yaşadık. Amsterdam’a trenle yalnızca 15 dakika mesafedeydi.  Bulunduğumuz süre boyunca eşime inat ben her fırsatta geri dönmek için çabaladım durdum. Sonunda döndük de ve ben o günden sonra eşimin sözünden bir daha dışarı çıkmadım. Dönüşümüz büyük çok büyük bir bir hataydı.
Düşünüyorum da hayatımın en güzel iki yılı idi. Çok ama çok eğlenip, çok gezdik. İşimizi de aksatmadık ama. Yalnızca oradaki şartlar, imkanlar, özel-iş hayat dengesi  ve insana verilen önem çok ama çok farklıydı. Ben tüm bunların önem ve kıymetini geç anladım. Oysaki kalmalı ve oradan da belki İtalya’ya geçiş yapmalıydık ama ben sürekli Ortaköy’ü çok özledim diye ağlayıp durdum. Rakı vardı, balık da vardı ama ben yine de rakı balık diye söylenmeye devam ettim. Sonunda mızmızlanmalarıma dayanamayan eşimi de bezdirip İstanbul’a kesin dönüş yaptık.
Döndüğümüzde hayallerim vardı benim ve hayallerimi destekleyen hobilerim. Birbirleri için vardılar. Sonra baktım ki ikisi de çıkmış gitmiş hayatımdan. Elimde ne yatmadan önce kuracak bir hayal ne de uğraşacak bir hobim kalmış.
Peki ama neden tüm bunlar başıma gelmişti? Elimin adeta içine kadar gelen mutluluğu hangi akla hizmet elimin tersiyle itmeye kalkmıştım? Yavaş yavaş onu da çözdüğümü düşünüyorum. Kısaca özetlemek gerekirse size şunları söyleyebilirim:
Sahip olduğumuz sevinç ve mutluluk ancak dayanabileceğimiz acı ve sıkıntı oranında mümkündür. Bunlardan birini reddetmek, ötekini de yok eder. Huzur ve mutluluk dolu bir hayat ilk başta cennet gibi görünse de gerçekte cehennemden bir farkı olmayacaktır.
Hayattaki tüm zıtlıkların, bir dengesinin olması gerekir. Tüm acıların ve sevinçlerin, nefretin ve sevginin, tüm çirkinliklerin ve güzelliklerin, korku ve çatışmalarla dinginlik ve barışın bir bütün olarak kabul edilmesi gerekir. Önce başımıza gelen iyi ya da kötü her şeyi kabul etmekle başlamak gerekiyor. Başımıza gelmiş ise bir nedenden ötürü gelmiştir. Bir kere bu kabulü yapmışsak ikinci adıma geçebiliriz.
İkinci adım ise iyi ya da kötü tüm yaşadıklarımız, tüm başımıza gelenler, gelişebilmemiz için bizlerin seçimleri olduğu gerçeğidir. Eskinin kadim inançlarına göre tüm insanlar Tanrı'nın birer yer yüzündeki suretleridir. Varolan her şey Tanrı’dan oluşmuştur. Evren ve Tanrı birdir. Tanrısal ışığın bir parçası olan bizlerin farkında olalım ya da olmayalım yegane amacı ayrıldığımız ana kaynağa, yani Tanrı’ya dönmektir. Bu dönüşü de ya da bu birleşmeyi de ancak ruhun tekamülü, yani kendini geliştirebilmesi, aydınlanabilmesi ile olabilecektir.
İşte hayatta başımıza gelen her şey bu nedenlidir ve bizlerin seçimidir.
Hayallerim için savaşmalıyım. Bu nedenle ben bu kabullenmeleri gönülden yapmaya karar verdim. Bir şekilde, nedenini anlayamadığım akıllara ziyan bir sebepten bu kararları vermişim. Şimdi bir şekilde bunları temizlemek yine bana düşüyor.
Blog tutmak benim için işte bu nedenle çok önemli. Uzun bir süreden sonra ilk defa bir hayal tekrar kapımı çaldı. Onunla dolaşan hobi de fırsatı kullandı ve hayatıma tekrar girdi. Mümkün olduğunca yazıyorum ve yazmaya da devam edeceğim. Bu sefer seçimimden ve hayalimden vazgeçmemeye kararlıyım. Hikayeler de yazmaya devam edeceğim.
İtalya’ya gidene kadar evimde şarap içmeye her türlü olumsuz tepkilere rağmen devam edeceğim.
Ama en önemlisi kendimle ters düşmeyeceğim. Barışık yaşamak için elimden geleni yapacağım. İyi ve cici çocuk olmaktan ziyade adil bir yetişkin olmaya çalışacağım.
Tüm bunları yapabilir miyim?
Bilemiyorum. En azından deneyeceğim. Yapamazsan bir süre sonra size bambaşka bir şekilde zaten açılırım, içimi dökerim ve rahatlarım. Muhtemelen yeni hareket planımı açıklayıp yeniden uğraş veririm. Başarabilirsem yazılarıma İstanbul yerine İtalya’nın bir şehrinden devam ederim :-)
Önemli olan aynada gözlerimin taaaa içine korkusuzca, sıkılmadan, huzur içerisinde bakabilmemdir. Bunu başarayım bana zaten yeterli gelecektir.
Gözlerinizle korkusuz, mutluluk dolu buluşmalar dilerim ...  

10 Haziran 2011 Cuma

Hayallerim, hobilerim ve ben - 3 İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır ...

Ben belki de tüm hayatını kimseyi kırmama üzerine kurmuş ve bu uğurda aslında birçok kereler hem de hiç hak etmeyen insanların kalplerini kırmış biriyim. Açıkçası herkes ile iyi olmak zor ve de gereksiz bir durum. Artık sanırım cici çocuk olmaktan bıktım. Örnek gösterilmek de artık istemiyorum. Herkesi mutlu etmekten de artık sıkıldım. Victor Hugo’nun bir sözü var ki uzun süre önceden beri biliyor olmama rağmen şimdi bana anlamlı gelmeye başladı: İyi olmak kolaydır, zor olan adil olmaktır ...

Bana göre facebook ne kadar yalancı ise mutluluk oyunları oynadığımız hayatlarımız da bir o kadar yalancı. Dışarıdan oldukça şanslı ve güzel görünen bir hayatım var. Davetiye göndermem zorunlu birçok arkadaşım var ama görüştüklerim el parmaklarımın toplamından daha az.
Mutluluyum mutluyum diye etrafa gülücükler saçarak dolaşıyorum ama sonra trafikte ilk fırsatta küfür edebiliyorum, hatta cesaretli olsam çıkıp yalnızca önüme geçti diye birini dövmeye bile kalkabileceğim. Siz buradan ne kadar mutlu olduğumu düşünün artık.
Ya siz mutlu musunuz?
Cevabınız öncesinde yapılan dedikoduları düşünün.. Zenginin malı züğürdün çenesi misali sermayeye olan düşmanlıkları düşünün. Terfi edenin hiçbir zaman hak etmemesini ve daima yöneticilerden birinin tanıdığı olduğu gerçeğini düşünün. Değişen hayatların suçunu insafsızca o bir tanecik bebeklere atıldığını düşünün. Bu doğal alışma dönemindeki zorlukların nedeninin nasıl kolayca onlara yıkıldığını düşünün. Hayatımı geri istiyorum diye bu yönde yazılan haksız ve insafsız yazıları düşünün. Eurovizyonu düşünün ya da. Siyasi nedenlerle bize oy verilmemesini ve elenmemizi düşünün. Birinci, üçüncü olmamız önemli değil, bizi sevmiyorlar işte diye söylenmelerimizi düşünün. İncir kabuğunu doldurmayacak sebeplerden evlerde edilen kavgaları, kırılan kalpleri düşünün. Basılmamış kitaplardan suçlananları düşünün. Suçları dahi açıklanmadan içeriye atılan aydınları düşünün. İçimiz bu kadar öfke doluyken, söyleyin, sahi biz mutlu muyuz?
Eskiden iki kadeh ile çakırkeyif olurdum. Şimdi aynı miktarı içtiğim zaman muşmula gibi oluyorum. Başım ağrıyor. Yorgunluk çöküyor. Yine eskinin gecelerinde önce hayaller dünyasında gezinir sonra mışıl mışıl uyurdum. Birbirinden güzel de rüyalar görürdüm. Şimdilerde ise ne gezindiğim bir hayal dünyam var ne de öyle eskisi kadar kolay uykuya dalabiliyorum. Hemen uyanıyor olmamda işin bir başka kötü yanı.
İyi bir işim var. Ortalamanın üzerinde bir kazancım ve kendime göre rafine diyebileceğim zevklerim var. Sevgilerini hissettiğim ve ne zaman ihtiyacım olsa yanımda yer alan ve alacak olan bir ailem var. Eşim hem hayat arkadaşım ve hem de en iyi arkadaşım. Hiç kimseye ve hiçbir şeye değişmeyeceğim oğlum ise hayatımın nuru, ışığı, her şeyi. Daha ne isteyebilirim ki? Doyumsuz muyum? Şımarık mıyım?
Peki ben mutlu muyum?
Benim oldukça geniş bir müzik arşivim vardır. Bu arşivi oluşturmak, şarkıları bulmak, her geçen gün biraz daha genişletmeye çalışmak ve sonrasında kategorize etmek benim için adeta bir hobi niteliği taşımaktaydı. Saatlerimi harcadığım ve büyük keyif aldığım bir uğraş. Tabii bu hobi ile uğraşırken bir de hayalim vardı.  Tüm bu müzik arşivini değişik akşam yemekleri için, farklı farklı kişilerin yer aldığı birbirinden değişik temalı organizasyonlar için kullanabilmek. Birgün bir İtalyan gecesi olur ise saatler sürecek, keyifle dinleyebileceğimiz İtalyan müziklerimiz de olmalıydı. Flamenko ya da Fado gecesi de olabilirdi, operaların dinlendiği bir gece de. Alaturka da olabilirdi, rum gecesi de. Sonra baktım böyle tek bir gecemiz bile olmamış. Tek bir organizasyon bile yapamamışız bu şarkıları dinleyebileceğimiz. Ben boş bir hayal için saatlerimi harcayıp durmuşum.  Böyle tek bir toplantı bile olmamış çünkü böyle bir toplantıyı gerçekleştirmek içimden bugüne kadar gelmemiş. İçimden gelmemiş çünkü hayatımda öncelikle bir duruma hiç gelememiş. Hep bir koşuşturmaca ve birbirine kopya günler geceler içinde tek bir geceyi dahi özel kılamamışım, kılmak için çaba sarf etmemişim.  Ben de bıraktım toplamayı. Yeni hoşuma giden parçaları her duyuşumda bir an içim acıyor sonra geçiyor.
Briç kursuna arkadaşlarımla Jack içip briç oynayabilmek için gitmiştim. Hepimiz biraz biliyorduk ama geliştirmeliydik. Ben geliştirip durdum yıllar içinde ama bırakın brici, king bile oynayamadık. Üç kişi bir araya gelip 3-5-8 bile oynamadık ve ben briç kursunu da bıraktım.
Dedim ya hobilerim hayallerimle desteklendiler mi vardılar hayatımda. Hayallerim sona erince hobilerimde yok oldular. Hobiler ve hayaller yok olunca da mutluluk ancak yalancı yarim oldu.
Peki ne yapmalı? Böyle mi devam etmeli?
Şimdiye kadar depresif öğeler taşıyan yazının artık umut aşılama zamanı geldi de geçiyor bile. Yapılacak şey belli: Hard rock dinlemeyi bırakmalı :-)
Bir sonraki muhtemelen dizinin son yazısında çıkış yolum hakkında bir şeyler yazmaya çalışacağım. Çıkış her zaman için vardır ve her zaman için de olacaktır.
Umut yağan kara ve yağmura rağmen açan kardelendir, hiç bitmeyen bahar mevsimidir.

İçimdeki 4 mevsimin bahar mevsimi bir sonraki yazıda, beklerim ...

6 Haziran 2011 Pazartesi

Hayallerim, hobilerim ve ben - 2 Yalnızlığım; bugünüm, yarınım, sen benim vazgeçilmezimsin......

Aklımızdan geçirdiğimiz düşünceler, vermiş olduğumuz ya da vereceğimiz kararlar, sürdürdüğümüz, dört elle tutunduğumuz hayatlar, tercih ederek, sözde bilinçli bir şekilde girdiğimizi sandığımız yollar, bizlerle, gerçek nüvelerimizle, hani bir an yüz yüze geldiğimiz ama sonra hemen korkarak arkalara ittiğimiz gerçek bizlerle ne kadar barışık, ne kadar uyumlu?
Sahi gerçekten de kendimizi, hayatımızı, seçtiklerimizi, kararlarımızı seviyor muyuz? Yoksa elimizdekiler bunlar olduğundan kendimizi, ruhumuzu, kalbimizi, düşüncelerimizi ve kararlarımızı bunlara göre mi ayarlamaya çalışıyoruz?
Yaşadığımız hayatlarımız ne kadar gerçek? Gerçekten içimizden geldiği gibi, kendimizle barışık olarak mı yaşıyoruz yoksa yalnızca tüm bunların bizlerin seçimi olduğu rolünü mü oynayıp duruyoruz?
Hayattaki başarı kıstası nedir?

Mesela Facebook oldukça başarılı bir uygulama değil mi? Başarısı su götürmez bir şekilde apaçık karşımızda değil mi? Facebook başarısı aslında bizlerin başarısızlığı değil mi? Benim mesela yüzlerce arkadaşım var. Tamam, zamane gençliği gibi 800-900 tane arkadaşım yok ama arkadaş sayım 200’ü geçmekte en azından.
Sahi benim 200’ü geçen arkadaşım gerçekten de var mı?
Bir önceki ve son iş yerindeki aynı hedef için bir yerde zorunluluktan ya da rastlantısal olarak bir araya geldiğimiz çalışma arkadaşlarımı çıkaralım mesela. Öyle ya bu iş yerleri olmasaydı muhtemelen onları tanımayacaktım bile. Hem kaçıyla bir şey paylaşıyorum ki? Ya da paylaşıyor muyum? Ne kadarını seviyorum, kaçı beni seviyor? Kaçı ile bu işten ayrıldıktan sonra görüşeceğim ya da işten ayrılan kaçı ile hala görüşüyorum?
Geriye kalanlardan sırf sistemin iyi çalışıp çalışmadığını denemek ve hafızamı zorlamak için girdiğim ve bulduğum (Sistem iyi çalışıyor. Bunları yazarken amacım facebook’u kötülemek değil çünkü aslında çok başarılı bir uygulama. Görüşmeyi istediğimiz, özlediğimiz, bir şekilde iletişimin koptuğu kişileri başka nasıl bu kadar kolay bulup, hayatları hakkında az çok bilgi sahibi olabilirdik ki? )ilkokul arkadaşlarını da çıkaralım. Bazı bulduklarımla yazışmamışız bile, yalnızca birbirlerimizi nedensiz yere kabul etmişiz hepsi o kadar.
Bu arada tüm bu yazdıklarım beni ilgilendiren konular, sizdeki durum da böyledir diye yazmıyorum. Ben de bu şekilde işlemiş o kadar. Neyse devam edecek olursam lisedeki arkadaşları koymak zaten bir mecburiyet. Bazısı ile mezuniyetten beri görüşmemişiz. Benim de hatam var ama bir şekilde olmamış görüşme. Demek istediğim birçoğu ile hayatlarımız tekrar kesişmemiş, görüşme bir öncelik olmamış. Oysaki biz farklıydık, biz hiç kopmayacaktık ve biz hep görüşmeye devam edecektik çünkü bizim bizden başka arkadaşımız yoktu, olamazdı. Aslında ikinci bölüm benim için doğruydu çünkü gerçekten de benim sonradan başka arkadaşım neredeyse hiç olmadı.
Ender olarak yazıştıklarım hadi kalsın ama diğerleri listeden çıksın o halde. Aile üyelerini de çıkarttıktan sonra benim listede iki elin parmaklarından daha az sayıda kişi kaldığını üzülerek ve belki de utanaraktan belirtmek isterim.
Bazen hiç görüşmediğim kişilerin hayatlarını, bu şekilde, arada çoğu kere iletişim bile olmadan takip ediyorum: Fotoğraflarına bakıyorum, günlük olarak değişen ve o gün ile ilgili psikolojilerini özetleyen  ve çoğu kere birilerine dolaylı mesaj özelliği taşıyan özlü sözlerini okuyorum. Doğum günlerinde mesaj atmak yalan değil kolay da oluyor. Yüz yüze gelmediğim, konuşmadığım insanların hayatlarını bu şekilde takip etmek bence sistemin başarısı ama benim başarısızlığım.
Bir çok mazeretim var tabii birbiri ardı sıra söyleyebileceğim. Zamanım yok bir kere. Evden işe, işten eve koşuşturup duruyorum. Yoğum bir tempoda yaşıyorum. Sorumluluklarım var... Aslında tüm mazeretlerim, utancımı, tembelliğimi, üzüntümü bohçalayıp saklayan ya da saklamaya çalışan birer sis perdeleri. Ortada mazeret yok aslında. Ortada açık olarak duran bir gerçek var: Hayatımı ikinci hatta üçüncü plana atıyor olmam. Üstelik bunu hayallerimden ve hobilerimden ilk vazgeçmeye başladığım zaman başlamış olduğu gerçeğini ancak şimdi anlayabiliyorum.
Hesap ortada arkadaşım bile düşündüğüm kadar yok. Bunun aslında bir nedeni de (bugün eşime hiç laf atmamıştım, atayım da rahatlayayım)eşim. Şartmış gibi en iyi arkadaşım oldu, çıktı. Bu güzelmiş gibi görünse de hiç güzel bir durum değil. Herkesin yeri ayrı olmalı aslında. Eşim en fazla arkadaşım olmalıydı ama o en iyi arkadaşım oldu. Her şeyimi onunla paylaştım, ona anlattım, o kadar ki artık onun dışında kimseyle bir şey paylaşmaz oldum. Hata idi çünkü biz sürekli tartışan bir çiftiz. Her tartışma sonucunda ben yalnızca eşimle değil, en iyi arkadaşımla da iletişimi koparmış oluyordum. Barışana kadar kimsesiz, ortada tek başıma kalakalıyordum (di’li geçmiş kullandım ama durum bugün içinde aynıdır). Oğluma tavsiyelerimden biri de bu olacak, sen sen ol, sakın eşinle iyi arkadaş olma. Hatta mümkünse arkadaş bile olma. Eğer bana çeker ise beni dinlemeyecek ve olacaktır. Umarım hep mutlu ve huzurlu olur.
Ortada tek başıma kaldığım zamanlarda ise en aradığım şey sigara. Bırakalı neredeyse sekiz sene oldu ama aslında hala bırakabilmiş değilim. Kendimi kaybedecek kadar içki içme hakkım ise yine benim tarafımdan (oğlum büyüyene kadar)geçici olarak engellenmiş durumda. Kitap okumak bana kalan tek sığınak (sanki içki ve sigara sığınaklarımmış gibi oldu ama çok şükür tabii ki değiller) oluyor ama ama bir şekilde bu da hep engellere takılıyor ve hak ettiği zamanı bulamıyor.


Zuhal Olcay’ın ne de güzel söylediği gibi : Yalnızlığım; bugünüm, yarınım, sen benim vazgeçilmezimsin......


Yaşadığımız bu hayatta ne kadar mutluyuz? Huzurlu muyuz?  diye sormuştum. Cevabını hala arıyorum, bulabilmiş değilim. Sanırım bu kadar arama beni acıktırdı. Bir şeyler yemek için yine bir mola rica edeceğim.

Bir sonraki mesajımda umarım hem cevabı buluruz, hem mutluluğu ve hem de huzuru.

31 Mayıs 2011 Salı

Hayallerim, hobilerim ve ben - 1 Şimdi bana kaybolan hayallerimi verseler ...

Bu yazı bir özeleştiridir. Kişisel bir sorgulamadır. Hani ben bu sayfanın hem yaratıcısı ve hem de takip edeni olacaktım ya işte o yönde yazılmış bir yazıdır. Objektif değildir, hatta tamamen subjektiftir ve üstüne üstlük hafif depresif bir modda yazışmış bir yazıdır.


Az önce Steel Heart’tan She’s gone’ı dinledim. Yıllardır dinlemiyordum. Saçlarımı uzatıp, siyah t-shirt’ler giydiğim ve bol miktarda bira içtiğim dönemlerden kalma bir parça idi. Madem o dönemlere girdim devam edeyim dedim ve şimdi Deep Purple’dan Child in Time’ı dinliyorum. Bu şarkıyı çok severim. Bir kaç kez daha dinlemeyi düşünüyorum. Yıllar önce bir Milliyet Şarkı Yarışması’nda bu parça ile birinci olmuştu bizim lise. Hemen sonrasında da Kabataş Erkek Lisesi ile kavgaya tutuşmuştuk. Kavga tabii ki güzel değildi ama o yıllar gerçekten de çok güzeldi. Şimdi ne kadar da uzakta geliyor bana. Sahi her bir anını bu kadar net, bu kadar dünmüş gibi hatırlayıp ama bu kadar uzakta olmasını bilmek dahası bunu hissetmek başlı başına bir ikilem değil mi?
Diyeceğim o ki, yazı depresif öğeler taşımaya müsait bir ortamda yazılıyor. Bu nedenle gününüzü karartmayın, canınızı sıkmayın, isterseniz hemen okumayı bırakın. Dışarıda güzel , aydınlık, güneşli bir gün var. Tadını çıkarın. Ben sizin sonuna kadar okuduğunuzu ve aferin bak çok güzel yazmış dediğinizi düşüneceğim. Bu nedenle gönül rahatlığı içerisinde sağ üst köşedeki çarpıya basabilirsiniz. Alınmak gücenmek benim adıma olmayacak.
Aslında nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Bu sıralar hayatımda canımı sıkan ve yüzleşmekten korktuğum bazı noktalar var ve bunun bu şekilde içimde devam etmesini istemiyorum. Bir şekilde yüzleşmek ve gerekirse savaşmak istiyorum. Kim galip gelir ise de onun dediği olsun icabında. Nasıl başlayacağımı bilmemekle beraber nasıl devam edeceğimi ve nasıl sonuçlandıracağımı da bilemiyorum. Aslında tek istediğim bir şekilde başlamak, sonrasının çorap söküğü gibi gideceğini yalnızca umabiliyorum. Belki tek bir yazı olur belki ise yine bir seriye giderim, kim bilir.

Köprüden önceki son çıkış. Bence devam etmeyin, bırakın okumayı, ben çünkü yazmaya devam edeceğim. Eğer okumaya devam ediyorsanız  beklenti düzeyinizi lütfen düşük tutun çünkü ilk defa sonunda nereye varacağımı düşünmeden yazıyorum.

Geriye dönük baktığım zaman, hatırladığım kadarıyla ilk hayalimi, ilkokulun beşinci sınıfında iken kurmuştum. İlk dört seneyi aynı şubede okuduktan sonra, son sene başka bir şubeye transfer olmuştum. Dört sene boyunca beni okutan öğretmenimin mezun olmamıza bir sene kala tayini Antep’e çıkmıştı. Transfer olduğum şubenin öğretmeni ise özellikle test olaylarında çok iyiydi. Zaten öğretmenim de gittiğinden ailem müdür ile görüşüp transferimi hemencecik ayarlamışlardı. 
Sıra arkadaşım yuvadan tanıdığım bir çocuktu, bu nedenle yeni gittiğim sınıfta hiç yalnızlık çekmedim. İlk aşık olduğum seneydi. Görür görmez elim ayağım karışmıştı birbirine. Sıra arkadaşım sürekli yanımda gözler kalbin aynasıdır şarkısını söyleyip söyleyip duruyor, benimle dalga geçiyordu. O şarkı bugün artık pek söylenmez oldu. Ender de olsa duyduğum zaman o eski, saf ve çocuksu günleri mutlulukla hatırlıyorum.
5.sınıf aynı zamanda ilk hayalimi kurduğum seneydi. Belki ilk hayalimi çok daha öncesinden kurmuşumdur ama en azından benim gerilere yönelik olarak hatırlayabildiğim ilk hayal o yıla aitti. Neydi  tam olarak onu bile hatırlamıyorum ama aşık olduğum kız ile ilgili olduğu kesindi. Muhtemelen ya yakalamaç oyununda, onunla aynı takımda olmak ve onu kurtarıp kahramanı olmaktı ya da kimsenin yapamadığı soruları yapıp onun beğenisini kazanmaktı. Yakalamaç  oyununda ben tam bir yıldızdım. Oldukça hızlıydım ve çok ani yön değiştirebilirdim. Kısacası yakalanmaz armadaydım. Soru çözmekte de oldukça ustaydım. Yani aslında boş hayaller kurmamıştım. Olması yüksek ihtimalli olayları kafamda önceden yaşamıştım o kadar.
Ben hiçbir zaman mesela uçma hayali de kurmamışımdır. Ne süpermen olmayı hayal ettim ne de ışın kılıcı kullanmayı. Ama okul takımının yıldızı olarak el üstünde çok taşınmışımdır. Kurduğum tüm hayallerim olması mümkün olan olaylardı. Kimisi oldu kimisi hala olmayı bekliyor.
Hayal dünyasına girdiğim o seneden sonra ne hayaller beni bıraktı ne de ben hayallerimi. Yatmadan önce uyumam sırf bu nedenle uzun dakikalarımı alırdı. Ama değerdi sonrasında ne rüyalar görürdüm. Her ruh halime, her duygusal anıma başka bir hayalim vardı.
Hayaller ile tercih edilen hobilerin birbirleriyle hep alakalı olduğuna inanmışımdır. Hayallerim için hobilerim oldu ve hobilerimdeki durumun yeni hayallerimi yarattı durdu senelerce. Neler neler yapmadım ki. Yüzme ile başladı, sonrasında su topu ve kürek. Derken Galatasaray minik, küçük ve yıldız takımında oynayacak kadar basketbol. Galatasaray’ın her branşında faaliyet gösterip durdum. Başarılı da oldum ama sonunu bir şekilde hiç getiremedim.  Getiremedim çünkü hayallerim değişti ve buna bağlı olarak da hobilerim. Maymun iştahlı olduğumdan değil ama değişen hayallerdi beni bu şekilde hobilerimi değiştirmeye iten.
Sonra bir şeyler oldu. Ne zaman ve nasıl oldu ve daha da önemlisi ne oldu bilemiyorum ama bir şeyler oldu ve ben hayallerimden ve hobilerimden vazgeçmeye başladım. Yavaş yavaş uzaklaşmaya ve sonrasında da tamamen kopmaya başladım. Beni neden bıraktılar, ben onlara ne yapmıştım bir türlü anlayamadım ama hayatımdan bir anda çıkıp gittiler ve ben sonrasında kendimle bir daha hiç barışamadım. Boş vermiş gibi davrandım durdum, önemsemedim, ilgilenmedim dahası düşünmemeye çalıştım ama olmadı. Yavaş yavaş her şey değerini yitirmeye başladı çünkü en başta benim kendime atfettiğim değer azalmaya başladı.

Sonra ne mi oldu?

Bir sonraki yazıda devam edeceğim.

İnsanın kendiyle yüzleşmesi kolay değil, ufak bir mola rica ediyorum.