Bu Blogda Ara

sevmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Hayallerimizin peşinden gidebilmek ... Aşk Mektupları

Hayallerim, hobilerim ve ben serisinin dördüncü yazısı olan Kabullenme ve tekrar başlama bölümünde sizlere Aşk Mektupları (Letters To Juliet) isimli bir filmden bahsetmiş ve mutlak surette bu filmi anlatan bir yazı yazacağım demiştim.  Örnek insan, büyük düşünür, süper çizgi kahraman Homer Simpson’ın da dediği gibi “Bizi, hayvanlardan ayıran en önemli özellik,verdiğimiz sözü tutmamızdır”. Bu vesile ile de sözümü tutmanın tarifsiz mutluluğunu ve huzurunu yaşadığımı bilmenizi isterim.
Eşimin annesi ve babası geçenlerde bizdeydiler. Onların bizde olmaları hayatımızı oldukça kolaylaştırmakta olduğu artık yadsınamaz bir gerçek. Oğlum uyanık iken yıkanabilmem ve dahası televizyon karşısına oturup neredeyse hani bir filmin tamamına yakınını seyredebilmek bunun en büyük kanıtı. Ben hiç gitmesinler ve hep bizde kalsınlar istiyorum ama şartmış gibi hep dönüyorlar evlerine.
Yıkanma sonrası çok dikkat çekmeden salona gittim. Sessizdim. Umutluydum. Heyecanlıydım.  Ben çıktımmmm, yapılacak bir iş var ise artık hazırımmmm, hadi bana iş verinnnn gibi naralar atmadan koltuğa önce iğriti ve hemen kalkmaya hazır bir şekilde oturdum. Sonra utanmadan iyice kaykılıp uzanıverdim. Kumanda elimde, salon bomboş, yıkanmışım ve oğlumla ilgilenecek evde benden başka üç kişi daha var. Bundan daha büyük bir mutluluk olabilir mi?
Ne seyretsem zaten beğenecektim bu kesin ama filmin İtalya'da geçiyor olması bunu garanti haline getirmişti bile. Hep söylemişimdir ve söylemeye de devam edeceğim: İstanbul dışında (son zamanlarda itiraf etmek gerekirse İstanbul daha bir ikinci planda kalmaya başladı gibi) yaşayabileceğim hatta yaşamak istediğim tek bir ülke var o da İtalya. Sürekli bunu söyleyerek bir nevi aslında secret yapıyorum ya da günün moda terimi ile vizyonluyorum.
Nelson Mandela, doğru şeyi yapmak için her zaman "doğru" zamandır demiştir. Biliyorum ve hatta eminim ki benim de doğru zamanım artık gelmek üzere. Hissedebiliyorum kısa bir süre sonra artık ben de arya ve operalar eşliğinde, bu ülkede karafta sunulan kırmızı şarap ile birlikte pizza yiyor olacağım. Yemek öncesinde serinlemek için limoncello’mu yudumlayacağım. Yemek sonrasında ise kesinlikle tercihim amaretto'lu espresso ve sonrasında grappa olacak. Venedik, Floransa, Verona, Sienna ve daha nice güzel yerlerine seyahatler gerçekleştireceğim. Aşıklar çeşmesine para atıp dileklerde bulunacağım. Dinlenmek ve güneşin tadına varabilmek adına İspanyol merdivenlerinde oturacağım. Venedik meydanlarında sokak müzisyenlerinden Verdi ya da Vivaldi dinleyeceğim. Uzun ve neşeli yemek masalarını bizzat ben organize edeceğim. Yüksek sesli sohbetler ve kahkahalar içerisinde öğle yemekleri yiyeceğim ve sonrasında siesta zamanı diyeceğim. Yavaş ve bir o kadar keyifli hayatı, mahalle baskısız din motifli bir düşünce yapısını doya doya yaşayacağım.
Kenan Evren bir gün Picasso tablosuna bakarak, bunu ben de yaparım demiş. Alain Prost  ise yarış kazanmak istiyorsan, ne hızda gitmen gerektiğini bilmeli ve o kadar hızlı gitmelisin; ne eksik ne de fazla demiş. Umarım ben Marmaris ressamının durumuna düşmem ve birgün bu söylediklerimi doğru hızda giderek gerçekleştirebilirim.
Tekrar evdeki salona ve filme dönecek olursam, oldukça sıradan ama kesinlikle sıkıcı olmayan ve insanın içini ısıtan bir film seyretmeye başladım. Luciano Pavorotti  tam bir İtalyandı. Hayattaki en güzel şeylerden bir tanesinin her işi bırakıp yemek yiyebilmek olduğunu söylemişti röpörtajlarının birisinde. Verona ve Sienna merkezli muhteşem manzaralı bir İtalya gezintisi içersinde, büyük masalarda, kalabalık ve gürültülü ama kesinlikle eğlenceli ve keyifli ortamlarda yenen yemek işte bu büyük ustayı hem de nasıl destekler nitelikteydi anlatamam.
Yemek ile birlikte filmde aşktan da önce öne çıkan bir başka öğe ise şarap motifiydi. Belki de şarap içmesini çok sevdiğimden, filmi benim için keyifli ve güzel kılan başka bir neden de buydu işte.  Filmde herkes ama herkes benim gibi şarap severdi ve sürekli içiyorlardı. Çok kel alaka gibi görünse de söylemeden geçemeyeceğim: Brothers and Sisters adlı diziyi de sevmemin aslında ana nedeni buydu.
Filmin orijinal adı Letters To Juliet yani çevirinin aslında Juliet’e Mektuplar olması gerekir değil mi? Ama olmamış. Belki de ticari başarı kaygısından daha bir genelleme yaparaktan Aşk Mektupları demişler. Peki bu benim için ya da film için önemli miydi? Kesinlikle hayır, açıkçası umurumda bile değildi. Yalnızca ne kadar dikkatli olduğumu ve ingilizceye ne kadar hakim olduğumu sizlere ve kendime göstermek istedim J
Filmin tarzı belki de en basit yazılacak olan: Romantik komedi. Bünyesinde bu tarza uygun düşen tüm naifliği ve duygusallığı içermekte. Zaman zaman sizlere hatırlattığı bazı geçmişe yönelik anılardan içiniz sızlıyor, kimi zaman mekanları hayranlıkla takip ediyor, kimi zaman duygulanıyor ve kimi zamanda gülümsüyorsunuz. Hiçbir duyguyu içinizde pik yapacak kadar yaşamıyorsunuz ama her bir duyguyu da tecrübe edebiliyorsunuz. 
Gary Winick diye biri yönetmiş ve bence işini de çok iyi yapmış. Başrollerde ise Amanda Seyfried, Gael García Bernal, Vanessa Redgrave, Christopher Egan ile Franco Nero var. Hikayeyi özetlemek gerekirse 50 yıl öncesi başlayan ve ne yazık ki yarım kalan bir aşkın günümüzdeki devamı.
Claire  rolü  ile Vanessa Redgrave filme hemen damgasını vuruyor. 15 yaşında İtalya’ya eğitim için gelen Claire, aile baskısı nedeniyle (ve tabii daha çok küçük de olduğundan) sevgilisinden ayrılıp İngiltere’ye geri döner. 50 yıl  boyunca hiç  görüşmezler, mektuplaşmazlar. Bugünkü gibi sms ve facebook’da olmadığından (en azından ayrılıklarının büyük bir bölümünde) ayrı  yaşamlar kurarlar.  Evlenirler. Çocukları ve dahası torunları olur. Claire, İngiltere’ye dönmeden Verona’da Ağlama Duvarı gibi aşıkların mektuplarını bıraktığı geleneksel Juiliet  Duvarına bir de mektup gizler. Gizlediği bu mektup 50 sene sonra Sophie (Amanda Seyfried) tarafından bulunur. Sophie yazar olma yolunda biridir ve Claire’e çok güzel ve romantik bir mektup yazar. Claire’de torunuyla kalkıp Verona’ya geri döner. Eşini çoktan kaybetmiştir ve artık yalnızdır.
Sonrasında ise Claire, ona gönülsüzce eşlik eden torunu Charlie (Cristopher Egan) ve bu normal zamanlarda eşine çok az rastlanabilecek aşk öyküsüne neden ve niçin karıştığı belli olmayan Sophie’nin bir zamanların hızlı Lorenzo’nu bulmak için çıktıkları yolculuk ve onu bulmaları anlatılıyor.
Tabii devamı da var ama belki seyretmek isteyen olursa diye anlatmaya devam etmeyeceğim. Yalnız ufak bir notu da söylemeden geçemeyeceğim. Filmin  oyuncularından Franco Nero ile Vanessa Redgrave, gerçek  yaşamlarında  da  yıllarca  ayrı  kalmış  ve çok  sonra  kavuşmuş  iki  sevgiliymiş. Şu  an  evliler ve eminim çok da mutludurlar :-) Düşünsenize neredeyse kendi hayatlarını anlatan bir filmde başrol bile bulabilmişler.
Franz Kafka, dünyayla aranızdaki kavgada, dünyayı arkanızda bırakın demiş. Bazen bütün hayatınızı etkileyebilecek bir karar almadan önce bu kararın doğurabileceği en kötü ihtimali kabullenmeniz gerekir, sonrasında da kendinizi kararlarınızın kanatlarına bırakmaya.

Umarım hayatımızda karşılaşabileceğimiz en kötü ihtimaller bu film tadında olurlar.

25 Ekim 2010 Pazartesi

5 dakikalık şarkı ...

Hani bazen bir müzik alıp götürür ya insanı çok eskilere, eski güzel günlere, yıllar geçse bile unutulmayacak günlere, hani içine o anda hoş bir ürperti, bir heyacan dolar ya sanki tekrar o günleri yaşayacağını sanarak ve asla o günleri tekrar yaşayamayacağını anlarsın ya şarkının bitiminde. Benim hikayemde aslında bunun üzerine kurulmuş durumda. Yaşanan güzel günlerin sonunda, o günlere bir daha geri dönülemeyecek olmanın verdiği isyan üzerine.

Yalnızca 5 dakika süren bir şarkıya ayları sığdırabilmek, gözünden akan yaşlarla beraber zordur. Hatırlanan her bir anı, her bir söz, üzerinden yıllar geçmiş olsa bile unutulmayan, belleğine kazınmış olan bakış bu beş dakikalık şarkı süresince bir ok olur saplanıverir kalbinin o en ulaşılmayan, sırlarla dolu köşesine.

Hayal alemine girmen, geçmişi tekrar yaşaman daha şarkının ilk notasıyla başlar. Gerçek yoktur artık. Çevrende olan insanlar artık birer eşya olmuşlardır ve sen tek başına bambaşka bir dünyadasındır artık. Yalnızca sen ve hayallerin, anıların. Şarkıyı aslında dinlediğin bile yoktur. Onun görevi seni bu dünyaya sokmaktır ve orda tutmak çaldığı sürece. Her bir notayla o mutluluk dolu dünyaya daha da dalarsın sonunu düşünmeden. Ayrıntılar hatırlamaya başlarsın, o gülüşü hem de nasıl tatlı nasıl içten, nasıl ona özgü olan gülümsemeyi, o tepkiyi, o kızmayı, o kavgayı, o öpmeyi, o tek ve yarım kırılgan sevişmeyi… Seni seviyorum demesini hatırlarsın bunu çok sık yapmamış olsa da. Yüzünde hafif ama buruk bir gülümseme beliriverir, sonra acıyı hissedersin bedeninin derinliklerinde o gülümsemenin hemen ardından, çünkü o kelimeler ile zor ifade edilen, o mucizevi gün çok gerilerde kalmıştır ve bir daha asla yaşanmayacaktır. Ellerinin soğumaya başladığını, gözünün sulanmaya başladığını hissedersin bu arada hayalinde o resim ise hep devam etmektedir. 

Şarkı 5 dakikadır ama sen o sırada ayları, haftaları, saatleri hatta anları yaşamaya başlarsın. Ağzın kuruyuverir bir anda, yutkunmakta zorluk çekmeye başlarsın. Boğazın düğümleniverir adeta. Bir an kurtulmak istersin, hatta kapatmak şarkıyı ama yapamassın, elin uzanmak istese de beyninden aldığı emirle kalbin izin vermez buna. Uçurumdan atlayan ve havadayken pişman olmuş bir insan gibisindir artık. Yapacak bir şeyin yoktur artık. Tek farkın sarkıyı geri alarak sonunu geciktirmek olabilir o kadar. Sonunda şarkı bitecek ve sen yine gerçeğe geri döneceksindir. Yaşanan, ve bugün yalnızca birer anı olan o günler geride kalmıştır senin için kabullenmek hiç mi hiç kolay olmasa da.

Beraber film seyrettiğiniz o an gelir aklına birden, hani onun evinde o Pazar gününde, hani sen geç kalmıştın ve kendini affettirmek için sokaklarda o filmi aramıştın ve dev bir orduya karşı tek başına zafer kazanmış gibi hissetmiştin bulduğunda. Birden o film sırasında ilk olarak ona sarıldığını hatta ellerini avuçlarının içine aldığını hatırlarsın, filmin hiç ama hiç bitmesini istemediğini ama sana inat çok ta çabuk bittiğini hatırladığın gibi.

İlk tanışmanızın nasıl da tesadüf eseri olduğunu hatırlarsın ve aramaya çalıştığı çocuğa karşı minnettarlık duyarsın içinden şarkının ikinci bölümünde. O kadar numara  içersinde nasıl kaderlerinizin kesiştiğini, ona doğru ilerlediğini ve o ilk sözlerini hatırlarsın artık yanaklarına kadar inen gözyaşları içersinde. Artık ne o ne de öyle bir gece olacaktı hayatında, yaşanmıştı ve artık sona ermişti. Geri dönüş yoktu. Gözyaşlarını silersin ve şarkıyı geriye sararsın çünkü bitmesini istemessin, geçmiş seni beklemektedir ve ondan ayrılmak hiç de kolay değildir.

Sürekli olarak aklına gülümsemesi gelir, ne kadar da güzel gülerdi. Ne kadar üzüntülü de olsan karşılık verirdin o gülümsemeye, kim vermeyebilirdiki. Gözünün tam içine bakardı, ve gülerdi tüm içtenliği ile. Sana bu şekilde kaç kere gülmüştü acaba diye düşünmeden edemessin.

Şarkının sözlerine dikkat edersin birden nasılda senin durumuna uymaktadır. Herbir söz seni, onu , sizi anlatmaktadır adeta. Ya seni derinden etkileyen melodi o bile tam uymuştu senin hikayene. Yılların grubunun yıllarca önce yaptığı şarkı şimdi anlamlıydı senin için. Kimbilir kaç kere dinlemiştin öncesinde ama işte şimdi seni etkilemekteydi. Sıra senindi artık. Sözleride senin olmuştu, melodiside senin olmuştu, söyleyen bile sanki seni düşünerekten söylüyordu her bir kelimeyi.

Artık istediğin zaman onu göremeyeceksin, elini tutamayacaksın, ve belkide onunla bir daha asla film seyredemeyeceksin. Sana gülmeyecek bir daha ve seni sevdiğini belki artık ancak hayallerinde söyleyebilecek. Geniş caddelerde yağmur altında yürüyüp, sıcak birer kahve içerken ısınmanız belki bir daha hiç yaşanmayacak hayatında. Likörü içerken suratını ekşitecek ama boğazına iyi geldiğini her defasında söyleyecek biri de olmayacak hayatında.

Şarkıda seni her zaman seveceğim diyor sahi sen sevebilecek misin? Arada bu kadar milimetreler, bu kadar saniyeler, bu kadar su birikintileri varken sevmeye devam edebilecek misin? Şarkıdaki adam seveceğim diyor ya sen? ya o? ya ben?

Şarkıdaki duyguların melodi ile birlikte pik yaptığı yerde geldi aklıma ayrılış günü. O güneyi tercih etti ben ise kuzeyi. O batıda kalırken ben doğuya geri döndüm. Güneş doğudan yükselir derler bizim sevgimiz ise batıdan doğdu, doğudan battı. Önce dayanamayıp ben ağlamıştım kapının önünde. O ise bir önceki akşam az uyumanın verdiği surat asıklığı ile olayı daha bir kabullenir görünmekteydi. Gece boyunca ellerimizin ayrılmadığı bir dönem çok kısa bile sürmüş olsa sona eriyordu işte. Karnını ovup, ona mesaj yapacağım ve kaçamak öpücükler konduracağım bir gece artık olmayacaktı hayatımda. Pek konuşmuyordum çünkü konuşamıyordum. Tek kelime bile yeterliydi boşalmam için. İçime ağlamayı tercih ediyordum ama işte benim içim bu kadar göz yaşını almak için yeterli gelmemişti. Havaalanında iki anons bir biri ardı sıra yapıldı. Bir tanesi kuzeye bir tanesi güneye. O arkadaşlık anonsununu tercih ederken ben kıpırdayamayıp kaldım kendi anonsumda. Oysa orta çok güzeldi, ortada beraberdik, ortada mutluluk vardı, ortada dans vardı-hiç etmemiş olsakta-, ortada aşk vardı sevgi vardı. Ortada kalmak zordu ve bizde kalamadık.  Taksi geldi ve ben eve gittim.

Artık şarkı bitmeli acı çekiyorum …  Ağlamaya başlamamla bana sarıldı ve o da bıraktı gözyaşlarını o herzaman gülümsemenin yakıştığı güzel suratına. Hissedebiliyordum onu son kez öpüyordum, son kez sarılıyordum, bırakmak istemiyor içime sokmak istiyordum. Güçlü olmalıydım ama olamamıştım o güneye ben kuzeye giderken …

Şarkının sonuna doğru artık özlemin doruklarındasındır artık. Telefon etmek, mektup yazmak istersin, eve gidince ilk işim resimine tekrar bakacağım dersin içinden ve belkide resimlere bu 5 dakikalık şarkıyı dinlerken bakacağım diye söz bile verirsin kendine. Ama bunların hiç birini yapmassın eve gidince. Soğuk ve yamurlu  bir sonbahar gününde eve doğru giderken Aralık ayında onunla denize girmenin hayalini kurduğunuzu düşünürsün tebessümle ve bir daha Aralık ayında denize girip girmeyeceğini bilmeden. Şarkı ne kadar uzun sürerse sürsün bitecektir ve sen yine gerçek hayata geri döneceksindir hiç istemesende.

Televizyon seyredip, yemek yiyeceksindir. Kitap okuyup, arkadaşlarınla buluşacaksın. Uzun bir süre o beş dakikalık şarkıyı da dinlemeyeceksin. Onu unutmaya, düşünmemeye çalışacaksın kalbindeki yerinin değişmeyeceğini bile bile. Beyninle hareket edeceksin sana öğretmiş oldukları gibi. Duygularını hep arkaya atacaksın, kabulleneceksin geleceğini. Doğru olanı yaptım diyeceksin içinde herzaman uhte kalacağını bile bile. Onu unuttum, maceraya atılmadım, başardım dediğin anda aslında yenilmiş olduğunu anlayacaksın. Sıradan olacaksın. Aşkı için dağ delen insanların masallarda yaşağdığına inanan insanlardan farkın olmadığını, devirdiğin içki kadehlerine bakarken gözyaşları içersinde anlayacaksın. Yenildiğini anlayacaksın bu hayatta beyninin bu kadar  keyif içersinde yaşamasına izin verdiğin ve kalbini gözü yaşlı bıraktığın için.

Sevmek mücadele etmekti, inat etmekti, karşı çıkmaktı. Sen korkakların kaybedeceğini çabuk unuttun. Kolaya kaçmış olduğun gerçeğini, şarkıyı kapattığında unutuvereceksin. Görevlerini eksiksiz olarak yapmanın verdiği yalancı tatmin ile uykuya dalacaksın akşam onu aklına getirmemeye çalışaraktan.

Şarkı bitti. Tam 4 dakika 55 saniye sürdü …