Bu Blogda Ara

15 Mayıs 2014 Perşembe

Dil ne söylese, kalem ne yazsa yine de yeterli gelmiyor, ateş düştüğü yeri yakıyor ...

Ateş düştüğü yeri yakıyor. Biz bulunduğumuz yerde ne kadar üzülürsek üzülelim yüreği yanan, anne, baba, evlat ya da kardeşin neler hissettiğini anlayamayız. O eşin haykırışları kulağımdan gitmiyor. Acının sese bürünmüş hali ta oralardan çıkıp giriyor kulaklarımdan içeri. Gözümde biriken yaşlar ölenlerden çok geride kalanlar için. Bu işe engel olabileceklere, sorumlulara sinir ise artık kalmamış. Umudum zaten bir süredir bitmiş. Herkes hakkettiğini bulurmuş. Ülke olarak hakkedilen buymuş demek ki.

Yere göğe sığdıramadığımız, uğrunda düşünmeden can verebileceğimiz biricik vatanımızda her sene 70.000 iş kazası olmakta ve yine her sene 1.700 cıvarında iş kazalarına can vermekteymiş, öğrendik haberlerden. Dünyanın 17. büyük ekonomisi diye gurur duyduğumuz ülkemiz, iş kazalarında Avrupa birincisi ve tüm dünyada üçüncüymüş. Ne büyük bir saadet. Küme düşmüşüz. Yalnızca farklı açılardan bakarak avunur olmuşuz. Yani aslında her bir iş kazasına bağlı ölüm haber niteliği taşıması gerekirken sayı ancak yeterince fazla olunca medyanın radarına girermiş, bunu da öğrendik. Ne ka ekmek o ka köfte durumu. İstifa mı? Hadi canım sizde?!!! Globalleşen dünya sayesinde giydiğiniz Fransız takımlardan ve İtalyan ayakkabılardan kendinizi bu ülkelerin vatandaşları mı saydınız ki böyle bir beklenti içerisine girdiniz? Bırakın bu boş umutları. Değil istifa yapılan açıklamalardan ülkemizde en ucuz olan şeyin hayatlarımız olduğunu da öğrendik. Zaten aslında yaşıyor, görüyor, duyuyor, biliyorduk da bu sefer iyice bir gözümüze de sokuldu. Yüzlerce yıl öncesinin olayları ile karşılaştırmalar yapıldı. Bugünün teknolojisi ile insana değer veren ülkelerde ölüm oranları sıfıra çok yakınken biz de ki durum kadere bağlandı. Hoş verilen örnekler en azından sunulan mantalite ile aynı dönemden. İnsan şaşırmıyor en azından yalnızca içi kanıyor. Kabulleneceksin kardeşim bu durumu, başka da çaren yok. Ya da en güzeli unutacaksın. Neler unutulmadı ki, bunu da unutacaksın. Bizler evet ya balık hafızalı olmaya zorlandığımızdan ya da hayatın koşuşturması ve önceliklerimizden hem de çok çabuk unutacağız ama işte sabah eşini yanında bulamayan bir kadın, babasını kucaklayamayan bir çocuk unutmayacak. Hakkını helal et oğlum diye avucunun içinde not ile bulunan ve son nefesinde dahi oğlunu düşünen bir adamın oğlu babasını nasıl unutabilir? Kederli bir anne veya babanın hayatı ise bir daha zaten asla hayat olmayacak. Onlar yalnızca günlerin geçmesini bekleyecekler. Onlar unutmayacaklar, unutamayacaklar.

Para herkese değil ama illaki bazılarına mutluluk getirebilir ama para herkese istinasız özgürlük getirir. Para insanı özgür kılar. Paraları olsaydı girerler miydi, girmek zorunda kalırlar mıydı hiç o koca toprağın altına. Karartırlar mıydı hiç hem vücutlarını hem kendi ve hem de sevdiklerinin hayatlarını?

Kuzeyin zevksiz, özelliksiz ve sıkıcı hayat tarzları olan ülkeleri biraz akıl ve stratejiyle biz az ile yetinen, öğlenleri güzel sofralar kuran, sonrasında evlerine çekilip siesta yapan ve ancak sonrasında işlerine geri dönen, hayatın kısa olduğunu bilip, her bir anının tadını çıkaran biz güneyin insanlarını kendilerine benzettiler. Güneşi olmayan ve intihar oranının yüksek olduğu bu ülkelerin çalışkan, yakışıklı/güzel ama kıskanç insanları Güney’in o muhteşem anlayışını yerle bir ettiler. İhtiyaçları olmadıkları ve hatta istemedikleri parayı, eşyayı bir anda önlerinde buldular ve alıştılar da. Hızlı ve aceleci olmayan hayatlarımıza ters, hızlı ve kaliteli ama aynı oranda pahalı arabalar, bilgisayarlar, telefonlar, televizyonlar sunuldu bizlere. Eskiye ait olan terk edildi yeni olana çabuk alışıldı. Alıştırıldı. Reklamla, kolay edinebilme ile ve çoğu kere çocuklarına, eşlerine daha iyi bir standart sağlayabilme adına.

Disce quasi semper victurus, vive quasi cras moriturus. Hep yaşayacakmış gibi öğrenmek ve yarın ölecekmiş gibi yaşamak varken, onlar bu uğurda her an ölecekleri bir işi seçmek zorunda kaldılar.

Ateş düştüğü yeri yakıyor.

Dil ne söylese, kalem ne yazsa yeterli gelmiyor. Allahım sen ölenleri nasılsa sarmalarsın, sevgiyle kabul edersin asıl geride kalanlara sabırlar ver, dayanma gücü ver, akıl sağlıklarını koru.


En içten dileklerimle,

29 Nisan 2014 Salı

Gerekli mi yoksa gerekli değil mi? İşte büyün mesele bu!

Takip edenlerin hatırlayacağı üzere geçen sefer ki yazı konum Kadim Teknik’lerdi. Yazımda da belirtmiş olduğum üzere aslında ben bu teknikleri seven bir kişiydim. Peki ama söz konusu bu teknikleri seven bir kişi olarak neden ben eleştirisel bir yazı yazma ihtiyacı duymuştum? Yararı evet bunca zamandır dokunmamıştı ama neden sadece bu muydu benim için? Buraya bir mim koyun geri döneceğim.

Eşim bu sıralar sesli makalelere taktı. İşi güç yokmuş gibi evde, arabada sürekli sesli makaleler dinleyip duruyor. Üstelik bir de ingilizce dinliyor. Daha da üstelik bir de anlıyor ve bana tavsiyelerde de bulunuyor. Ben tabii hemen kolaya kaçıp bana Türkçe özet geçebilir misin diyorum ama pek işe yaramıyor. Geçenlerde tavsiye ettiği konulardan bir tanesi Essentialism di. Dağda, bayırda kulaklıkla bunu dinlemeyeceğimi bildiğinden de bana yazılı bir kopyasını verdi. Okudum ve anladım, üstelik oldukça ilgimi de çekti. İlgimi çekti zira hemen hemen aynı sayılabilecek benzer düşüncelerimi önceki yazılarımda paylaşmıştım. Adam aleni bir şekilde beni kopyalamış sanki. Eşim bu sıralar bu konuya iyice taktığından Greg McKeown adlı bir yazarın Essentialism: The Disciplined Pursuit of Less adlı kitabını okuyor. Çok havalı bir ismi var değil mi? Bitirsin, şansım varsa özetini ondan alır ve sizinle paylaşırım, eğer bunu başaramazsam ben de okurum (ama anlar mıyım onu şimdilik size garanti edemiyorum) ve yine sizinle paylaşırım. Ben daha sizler için ne yapabilirim ki!

Yine de konu hakkında size fikir vermek adına gerek kendi fikirlerimden, gerekse makaleden harmanlanladığım bazı noktaları sizinle paylaşmak isterim. Ama öncesinde sizlerle daha önceden paylaştığım ve konuyla direk ilgili olan bazı düşüncelerimi yinelemek isterim.

“ ... Orijinallikten her geçen gün biraz daha fazla uzaklaşıyoruz. Sıradan, sıkıcı ve daha az çekici insanlar oluyoruz her geçen gün biraz ve biraz daha. Nedeni belki bizzat bizleriz, belki bilinç altlarına sürekli olarak verilen mesajlar, belki de artık varlığını kanıksadığımız ve bizi her gün biraz daha öldüren stres dolu yaşamlarımız. Öyle ya da böyle monoton, orijinallikten yoksun hayatlar yaşıyoruz çünkü sahiciliğimizi yitirdik. Biz olmayı bıraktık. Artık beğenilmek her şey oldu. Nasıl göründüğümüz, ne olduğumuzdan çok daha önemli bir hale geldi. Algı her şeydir artık yalnızca bir pazarlama terimi olmaktan çıkıp bizzat hayatlarımız oldu. Dönüşüme uğradık ve başkaların beğenileri üzerine yeniden ve yine yeniden ve hatta yine yeni yeniden şekillendik ve biz kalamadık, bunu başaramadık. Olmadı işte. Artık düşüncelerimiz bile bize ait değil. Düşüncesi olmayan adamın hiç bir fikri olabilir mi? Fikri olmayan adamın karar vermesi hiç mümkün olabilir mi? Resmen beyinlerimiz uyuşturulmuş bir durumda. Çok acı ama gerçek biz yavaş yavaş her geçen gün biraz daha yok oluyor.

Anne baba onayı, TV’nin hayali kahramanları gibi yaşamayı istemek, arkadaş beğenisi, moda takibi her şey olabilir peşinden gittiğimiz. Önemli olan kendimiz olmayı başarabilmek. Sevdiğin işi başkaları beğenecekler diye değil, sen huzurlu olacaksın diye en iyi şekilde yapabilmek. Eşini başkaları seni takdir edecek diye değil, içini ısıttığı için seçebilmek. Bazıları seni beğenecek, takdir edecek bazıları da beğenmeyecek, takdir etmeyecek. Doğrusu kelimesi belki çok iddialı olabilir ama normali de bu zaten. Doğa tek tip çalışmaz, doğa da özgünlük, farklılık vardır. Günümüzde ise görsellik hiç olmadığı kadar önemli oldu. Organik pazardaki bir elma kadar olamadık.

Günümüzde artık beğenilmek üzere kararlar alınıyor, seçimler yapılıyor. Ne oldu kendi arzularımıza? Sahi onları diğerlerinden ayırabiliyor muyuz yoksa çok mu geç kaldık? Kendi hikayelerimiz unutuldu ya da günümüz şanslıları için zaten hiç olmamışlardı. Seçimlerimiz hep beğenilmek, onaylanmak ya da puan almak üzere. Başkalarının beğenileri için kendimizden uzaklaşıyoruz. Hepimiz güzel ve bir diğerimizin aynı, doğal olmayan elmalar gibiyiz. Ne acı ki üç aşağı, beş yukarı yok gerçekten de hiç bir farkımız ... ”

Hepimizin en azından çok büyük bir çoğunluğumuzun bu hayatta da tek bir gayesi var: Çalışmak. Daha çok çalışmak. Kazanmak, daha çok kazanmak. Para ve hep biraz daha fazla para. Hep ve sürekli çok işimiz var deriz, işlerimiz hiç ama hiç bitmez. Öyle bir dünya ki her şeyi sürekli yapmak için didinir dururuz. Sürekli bir çabalama, durmak bilmeyen ve dahi bitmeyen denemeler. Sizce de tam bir delilik değil mi bu? Dünyaya sahi bunun için mi geldik? Durmadan çalışmak ve daha çok çalışmak ve elde etmek ve sonra daha çok elde etmek için mi?

Dünya öyle bir hale getirildi ki her bir olayın sonunda büyük bir başarı beklenir oldu. Artık bir adım geri çekilmeli ve şunun farkına varmalıyız: Her şey önemli değildir. Hayat hep aynı ve üst düzey önem içeren bir biri sıra aktivitelerden oluşan bir döngü değildir. Hiç bir zaman da olmamıştır. Önemli olanları tabii ki vardır ama önemsiz olanları da vardır. Önemsiz olanlar için gerektiğinden daha fazla zaman lütfen harcamayın. Dahası böylesi şeylere olduklarından daha fazla anlam katmaya çalışmayın. Hayat birbirinden güzel yemekler içeren bir büfe değildir. Sizin için önemli ve lezzetli olan yemekleri bulun , görün seçin. Seçici olun. Hayatınızda öncelikleriniz olsun. Her şeyi iyi yapmak zorunda da değilsiniz. Sizin için önemli olanları seçin ve onlara zaman harcayın. Toplumda genel kabul görmüş, yazılı olmayan bir hiyerarşi vardır. Kariyer başarıları, eğlence ve zenginlik hep üstlerdedir. Aile, sağlık ve dinginlik ya da kişisel gelişimler hep daha geridedirler. Kariyer başarıları şüphesiz ki çok önemlidir ama aile ile ilgili konular paha biçilmezdir. Bu benim görüşüm ve önceliklendirmem de buna göredir. İşim için ailemi ikinci plana asla atmam. Sizin de öncelikleriniz olsun ve ona göre bir hayatı kendinize seçin.

Sürekli bir şeyler yapmak zorunda da değilsiniz. Bir şeyi yapabilme imkanınız varsa mutlaka yapmalısınız aldatmacasına kapılmayın. Paris’te mutlaka Louvre Müzesini görmeliyiz. Hatta tüm bölümlerini görmeliyiz. Erkenden orada olmalıyız. Eiffel’e çıkmazsak olmaz. Saint Germain’de kahvemizi mutlaka yudumlamalı, Saint Michel’de gezinti yapmalı, Place d’İtalie de zaman geçirmeliyiz. Peki ama neden? Şart mı tüm bunları yapman? Zorunluluk mu? Biz sırf gezmek zorunda kalacağız diye balayında yurt dışı opsiyonunu elemiştik. Oysaki bir İtalya Toscana ne de güzel olurdu. Ama o zamanlar başka bir havalardaydık. Şansın varsa kullanmalısın. Sahi gerçekten de kullanmalı mısın? Aptal olma, şans kapına ancak bir kere gelir sakın atlayayım deme. Oldu canım. İlla hepsini görmen gerekiyor mu? Onu gördün, burayı gezdin, madalya mı takacaklar sana? Her şeyimiz check atmak için. Hata yapıyoruz. Bu amansız koşuşturma yerine, otur bir kahvede ve geleni geçeni seyret, tatlının, kahvenin ya da şarabının tadını çıkar. Bırak görmeyiver Louvre’u. Fırsatın varken asıl kaçırmaktan korkmamalı ve bunun aslında bir şans olduğunu bilmelisin. Aslında kaçırdığını düşündüğün şeyler sayesinde sana ayrılan zamanın ve rahatlığın bir şans, bir fırsat olduğunu bilmelisin. Bizim için keyifli olanı (ve bizleri mutlu eden) yapmalıyız. Check için değil keyif için yaşamalıyız. Tekrar mim koyduğum yere geri dönecek olursam, belki de söz konusu eleştrisel yazımı kendime kızdığım için (yalnızca check atmaya yönelik hepsini yapmaya çalıştığım için) yazdım.

Diğer bir konu ise bir önceki konunun türevi aslında. Sahip olmakla ilgili. Bir şeye sahip olmadığımız zaman, o şeye, onun vereceği mutlak değerden çok daha fazla anlam yüklüyoruz. Bir şeyi yapamadığımız zaman o yapamadığımız, ya da o göremediğimiz, ya da o yiyemediğimiz şey birden çok daha önemli bir hale geliyor. Bir şeye sahip olmadığımız zaman onu olduğundan çok daha değerli hale getiriyoruz. Oysa bunu yapmak başlı başına bir hata.

Bir gün hepimiz öleceğiz. Hayatlarımızdaki tek gerçek ölümün kendisi aslında. Ertelediğimiz, zaten her an yapabiliriz diye ötelediğimiz ve yapmadığımız, hep birer set çektiğimiz dürtülerimiz, hem hayatın coşkusunu yok etmekte ve hem de aşkı öldürmekte. Siz siz olun üst benliğinize bu kadar kulak asmayın. İçinizdeki çocuğu da zaman zaman dinleyin. Tercihlerinizin birer zorunluluk haline dönüşmesine engel olun. Annem ne der, babam ne der, etraf ne der, sosyal olarak ne kaybederim, çocuğum var onu düşünmeliyim gibi şeylerin ardına saklanmayın.

Azla yetinmeyi, yetinebilmeyi ve dahası bundan mutlu olabilmeyi öğrenin, en azından deneyin. Çokun peşinden şuursuzca ve deli gibi koşmak yerine az ile mutlu olabilmeye çalışın. Hayatımızın her alanında daha fazla olgusu hakim. Bunun geri dönülmez bedelleri olduğunu bilin. Bir haftalık hayatınız kalsaydı mesela bunu gerçekten yine yapmak ister miydiniz sorusunu sorun ve öyle kararlar verin. Tamam her şeye kolay ulaşılmaz ama sizin için değerli ve gerekli ise buna katlanın.

Mesela iş hayatınızda önemsiz toplantılara katılmayın.  Gerçekten değer katacaklarınıza katılın. Sırf katılmış olmak için ya da alışkanlıktan katılmayı bırakın. Yardım tabii ki edin ama eskiden yaptığınız alışkanlıkları tekrar sorgulayın. Değer üretebileceğiniz konulara yönelin. Yalnızca sizin için önemli olan konulara zaman ayırın. Farklı olup fark yaratın. Sıradanlaşmayın. Unutmayın ki siz zaten kendiniz olarak çok özelsiniz. Buna öncelikle siz inanın. Başkalarının değil sizin ne düşündüğünüz önemli.

Hayır demeyi mutlaka ama mutlaka öğrenin.

Devam etmeden önce ufak aralar verin, düşünün  ve sahi gerçekten de gerekli mi sorusuna cevap arayın.Kararlar öncesinden kendinize mutlaka zaman tanıyın. Müziği yapan notalar arasındaki boşluklardır denir. Resim için de bu geçerli. Mimarlar bile evlerin içindeki boşluklar için tüm yapıyı çizerler. Dinlenin, nefes alın, soluklarınızla yalnız kalın, kendinizle yalnız kalın ve kendinizi dinleyin. Aslında belki de en dolu, en değerli anlarınızdır boş zamanlarınız. Newton ne saatler boyunca çalıştıktan sonra dinlenmek için uzandığı ağacın altındayken elma düştü kafasına ya da Arşimed rahatlamak için hamama gittiğinde evraka dedi. Boşlukları doldurmaya çalışmayalım, onlar bizler için gerekli. Zamanı da öldürmeye çalışmayın. Ben demiyorum her gününüzü aynı geçirin ama zaman zaman hiç bir şey yapmadan da zaman geçirip, o ana kadar ki çalışmalarınızın kristalleşip elle tutulur bir sonuç haline gelmesini bekleyin.

Practice makes perfect.  Az ile mutlu olabilme bir sanattır. Ama her şeyden evvel bir mindset değişimi, bir hayat tarzıdır. Bunu sürekli yapın ki işe yarasın. İç ve dış sesleriniz arasındaki uyumsuzluğu yok edin, en azından birbirlerinden farklarını ayırt edin. Ve mümkünse iç sesinize daha çok itimat edin. Böylelikle hayatınızı bir başkası için değil kendiniz için yaşar ve onun kontrolünü elinize almış olursunuz.

Sevgi ve saygılarımla,

22 Nisan 2014 Salı

Kadim teknikler ve başarısızlıklarla dolu kişisel gelişim yolculuğum

Her şey aslında yıllarca evvel, kanımızın damarlarımızda hızla yolculuk ettiği zamanlarda başladı. O dönemlerde çabuk sıkılırdık, her yerden ve her şeyden çok çabuk sıkılırdık. Sıkılmadığımız tek şey lise grubumuzla birlikte olmak ve beraber bir şeyler yapmaktı. Zamanda bizi destekler gibi oldukça hızlı akardı o dönemlerde. Çoğu kere anlamsız ve boş şeylerle ama her defasında muazzam eğlenceli zamanlar geçirirdik birlikte. Bir gece mesela trene biner sebepsiz Gebze’ye kadar gidip, bir birahane de bira içer dönerdik ki çoğumuz Avrupa yakasında otururduk, bir başka gece ise Ortaköy’de teneke içerisinde yaktıkları şeylerle ısınmaya çalışan şehir diyojenleri arasında hayatın anlamını arardık. O dönemlerde çok da korkusuzduk. Bizim için yapılamayacak bir şey, gidilemeyecek bir yer olamazdı. Günün uyumak dışında tüm zamanını hemen hemen beraber geçirirdik. Çoğu kere bir birlerimizin evlerinde sabahlardık. Lise ve hemen sonrasındaki yıllar çok ama çok güzeldi. Bol macera doluydu.

İşte yine böylesi yıllardan bir tanesinde bir yolculuk esnasında bir arkadaş ilk olarak bahsetti Reiki’den. Ellerinden enerji fışkıracak ve dahası bizler bu enerjiyi hissedebilecektik. Gerek ruhen ve gerekse fiziksel açıdan bizleri iyi bile edecekti arkadaşımızın ellerinden çıkan bu enerji. Sıramı bekledim. Bir otel odasında arkadaşım bizlere sırayla enerji verdi ya da yalnızca verdiğini sandı. Ben zerre bir şey hissetmemiştim. İlk ve uzunca bir süre için son olarak reiki kelimesini duyduğum andı. Bir daha da evlenene kadar duymadım. İhtiyacını da duymadım aslını isterseniz. Hayat büyük bir hız, coşku ve eğlence içersinde gidiyordu. Kimin böylesi zamanlarda spiritüel şeylere ihtiyacı olabilirdi ki?!! Böylesi ihtiyaçlar adı üstünde zaten ihtiyaçlar bir eksikliğin tamamlanması için vardırlar ve insan evlenene kadar böylesi şeylere zaman harcayamazlar. En azından ben harcamamıştım. Hızlı, coşkulu ve eğlenceli hayatın zirve yaptığı zamanlar evlilik öncesi zamanlardır. Osmanlı’nın Kanuni devri gibidir. İçinde nice acılar barındırıyor olsa da muhteşemlik olgusu her daim ön plandadır. Evlilikle beraber Sokullu dönemi başlar. Canım cicim ayları koskoca imparatorluğun süresi içersinde işte bu kadar sınırlıdır çoğu kere. 4.Murad dönemi ise çocukların hayata gelmesi gibidir. Bizim Sokullu zamanlarının sonlarına doğru eşimle beraber bir şekilde ihtiyaç duymuş olacağız ki Reiki kursuna gitmeye ve Finlandiyalı bir zat-ı muhteremden el almaya karar verdik. Gittik de. Hatta hızımızı almadık ve aynı ermiş Finliden Reiki II kursunu da aldık. Sonrasında sahip olduğumuz enerjiyi kullanabilme yeteneği ile bir yürüdük bir yürüdük ki dönüp arkamıza baktığımızda bir adım bile yol almadığımızı fark ettik. İşte bu kadar yararlı oldu reiki sanatını bilme bizlere. Ne zaman başımız ağrısa, midemiz bulansa uyguladık durduk. Her piyango alımı öncesinde ben gizliden gizliye uyguladım. Ne başımızın ağrısı geçti şansa ne de bir amorti çıktı. Evren aslında avazı çıktığı kadar bağırdı bize her defasında inanma diye ama bizde nerde o kafa. Yıllar yılı inanmaya devam ettik. Düşünsenize eşim ve ben bazen 1 saat boyunca çakralarımıza enerjiler verdik durduk. Sürekli devam ettik çünkü zaten kursa bile inanmaya hazır olarak gitmiştik. 


Bu işi yapanlar, organize edenler aslında çok akıllılar. Bu ve aşağıdaki bölümlerde sıralayacağım konular resmen toplumu şekillendirme araçları olarak kullanılmakta. Düşünsenize toplumda bu ve bunun gibi araçlara inanmaya hazır 400 milyon kişi olsa ve bu kişiler yıllık 2000 dolar harcamaya hazır olsalar, toplamda iyi para etmez mi? Hem iyi para eder ve hem de bu 400 milyon bu kadar paraları kendi özel ilgi alanları için harcanmayıp büyük döngünün içerisine kullanılmış olurlar. Bakıyorlar aklı karışık bir çok kişi var toplumda. Bir şeylere ihtiyaçları olan kişiler. Kimisine secret kitabını veriyor, kimisine reikiyi, kimisine nefesi, kimisine melekleri, kimisine de feng shui’yi. Babam gibi kaderci anlayışı seçenler oldukça rahatlar. Bir karar vermişler kafaları karışmadan yaşayıp gidiyorlar. Kafası karışık olanlar için ise seçimden bol şey yok. Ben hemen hemen hepsini yaptım yıllar içersinde. Aslında bu da kendi içinde mantıklı zira bu işi yapan büyük abiler dönem dönem yeni dozlar veriyorlar. Hepsini aynı anda ortaya çıkarmıyorlar ama hepsinin ortak bir yanları var aslını isterseniz: Ortaya çıkardığı yenilenme ve iyileşme gücü ile hepsi bilinen insanlık tarihinin en eski ve en önemli tedavi yöntemleri. On sene öncesinde adı bilinmeyen teknik aslında oldukça kadimmiş. Kimisinin tarihi 5000 yıllık kimisinin ki insanlık tarihi kadar eski ve bir o kadar kadim. Kadim kelimesi ise en sevilen sıfat bu öğretiler için. Fiziksel bedenle, duygu ve düşünce arasında yaşamsal bir bağlantı hemen kuruluveriyor. Sonrasında ise kadim zamanlardan günümüze gelen bu birçok spritüel ve mistik gelenek sayesinde bilinçsel aydınlanmalar yaşamaya başlıyoruz. Sonrasında ise gelsin daha fazla fiziksel ve mental enerji. Daha açık ve daha net bir bilince ne dersiniz? Ya size duygusal ve fiziksel acıların yok olacağını söylesem? Daha sağlıklı ve enerjik bir yaşama ne dersiniz? Gevşeme, huzur, mutluluk ve bol para olmazsa tabii ki olmaz.

Bu toplum mühendisleri ayrıca işi garantiye de almış durumdalar. Practice makes perfect. Olması için çok ama çok çalışmalısın. Yine de olmazsa bil ki sen bilinç altı olarak istemediğinden ya da inanmadığında. Öyle ya bu işte inanma olmazsa olmaz. Ben önce reiki ile başladım. Sonra dilekler tutup gerçekleşmesi için çeşitli ritüelleri uyguladım. Nefes kurslarına gittim, Meleklerle konuşmaya çalıştım, günlük olumlamalar yapıp durdum, kuantum uyguladım. Yetmedi astrologlara gittim. Yahu kardeşim bir faydasını göremedim. Hepsini mi salakça ve özensiz yaptım? Öyle şeyler gördüm ki, öyle inananlar ve bu inananlardan dünyaları götürenler anlatsam şaşarsınız. Yeminle söylüyorum ben yapanlar adına utandığımdan yazamıyorum ki raflarda nice kitapları satılıyor. Hadi, ben fayda görmedim, hayır faydasını gören birini de tanımadım. Eğitmenler hariç, onlar iyi kazanıyorlar tabii ki. Rahatlama tabii ki oluyor günün sonunda kendinle baş başa kalıyorsun ama rahatlama dışında tek bir faydasını gören var mı? Soyut değil somut örnek verebilecek bir kişi var mı? Bunları yazıyorum çünkü ben her şeye rağmen bu tür konulara son derece inanmaya hazır bir inanım ve nerede yanlış yaptığımı merak ediyorum. Bu yazıyı da bu işlerle yıllarca uğraştıktan sonra yazıyorum yoksa denedim ama olmadı, para da vermiştim üstelik yazısı değil. 
 
Tüm bunlar sanki yetmezmiş gibi son zamanlarda dünyanın parasını da feng shui danışmalarına verdik. Onlara vermek yeterli tabii ki olmadı bir o kadar hatta belki daha fazlasını da bizleri kötü enerjilerden koruyacak çin malı şeylere verdik. Evimiz karnaval yeri gibi oldu. İşin ilginci ilk baştaki planımız son zamanlarda sürekli başımıza gelen minik aksiliklerden kurtulmak için kurşun döktürmekti. Ne var ki ilgili kişiyi bulamadığımız için ekmek yok pasta ye misali feng shui yaptırtalım o halde dememiz oldu. Türlü türlü oyunların olduğu bir teknik. Benim için en iyisi olan belli köşelere bakarak karar vermem söylendi mesela. Açık klozet zinhar yasak, iyi enerjiyi çekermiş. Sen misin bunu öğrenen, çocuğun peşinden klozeti kapatmak için koşar olduk. Evin belli köşelerini oradaki pozitif enerjiyi aktive edebilmek adına sürekli aydınlatır olduk. Merak etmeyin hemen tasarruflu ampuller aldık bu noktalar için. Beğenerek aldığımız güzelim çiçeğimiz beğenilmedi mesela ve evimizden acımasızca gönderildi. Adaçayı yakarak kötü enerjileri kovduk evimizden. Sirkeli sular ile sildik her bir yeri. İş yerinde bile karşıma güney yönünü almamam gerektiğinden masamın yerini değiştirdim. Bana iyi geleceği söylenen taş elimde siyah renkleri tercih eden ben kendimi yeşil renk kazak arar buldum. Ve aslını isterseniz daha bunlar gibi nice şeyler yapmaya başladık.

Eğer tüm yukarıda listelenen ve listelenmeyip bizim tarafımızdan yapılmakta olan şeylerin zerre faydası olsun, söz veriyorum sizlerle paylaşacağım. Ama eğer bu teknik de kayda değer güzellikler sağlamazsa, bu işin sonu Hindistan’da bitecek gibi görünüyor.  Gider artık fiziksel pislikler içinde ruhsal olarak temizlenirim. Ganj nehrinde bir de arındırdım mı benden iyisi olmaz artık. Olmadı oradan ver elini Nepal. Bir süre de orada kalıp ferrarimi satmak için dönerim yeniden vatanıma. Tüm bunlar sonuç vermezse, muhtemelen ve tabii engellenmez ve çıkabilirsem, "Bu da mı gol değil be?" deyip, Taksim’de yakarım kendimi J Unutmadan bu feng de en az 5000 yıllık kadim bir uygulama imiş.

İnsan aslında neye inanmak istiyorsa ona inanıyor. Ben bu tür konulara fazlasıyla meraklıyım ve kendimce bugüne kadar inanıyordum da. Hala da inanmak çok istiyorum. Bununla beraber gel gör ki insanın yalnızca kendi çabasıyla tek taraflı inanmak bazen yeterli gelmiyor. Bir karşılık olsun, bir ışık görsün istiyor. Şimdiye kadar bunu başarabilmiş değilim. Başardığını somut örneklerle gösterebilecekler de beri gelsin ve paylaşsın bizlerle. Mühendis olan ve para kazanıp hem bana ve hem de aileme bakan tarafım bu satırları yazarken, şimdiye kadar kadim tekniklerin birinden diğerine koşan ve hep başarısız olan tarafım bir umut beklemekte gelecek olan mucizeyi. Hayır onu kırmak da istemiyorum ama mucizenin aslında hayatın kendisi olduğunu ve aldığımız her bir nefesin, gördüğümüz her bir güzelliğin ayrı birer mucize olduğunu artık onun da anlaması gerektiğini ona söylemek istiyorum.  Artık büyümeli, artık büyümeliyiz.

Diğer taraftan başımıza gelen tüm olumlu ve olumsuz şeylerin sebebinin ve sorumlularının yine bizler olduğumuz gerçeğine gönülden bağlılığımı sürdürmekteyim. Olanların tümü aslında bizlerin kendi seçimidir. Irmakların bir hızları vardır ve doğasından daha hızlı akıtamazsınız. Yani her şey kendine uygun zamanda gerçekleşir. Belki de bugüne kadar gerçekleşmemesi bununla ilgilidir. Aslında bu kadar yazıya rağmen perde arkasında inanmak istediğim tarafım başarısız olan büyümeyen tarafım.

Asl olan insanın kendisi yine de. Ne varsa biz de var, içimizde var. Yeter ki içimizdeki güce, nüveye güvenelim ve iç güdülerimizin bizlere gösterdiği yolu takip edebilelim. Yoksa geri kalan teknikler bence yalnızca bize destek teknikler. İşi götüren yine bizleriz aslında. İş aslında aynada kendimize gülümseyebilmekte. Barışık olmak yine kendimizle ve sevebilmek içtenlikle ne hata yaparsak yapalım. Yeter ki kendimizi bilelim ve egolarımızı feth edebilelim. Unutulmamalıdır ki fethedilecek ilk ülke insanın kendisidir.


Sevgi ve saygılarımla,

25 Mart 2014 Salı

Yeni bir dönem: Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz

Herakleitos’un "Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz" sözünü hatırlıyorum, ilk olarak bundan hem de çok uzun yıllar evvel Jostein Gaarder’ın Sophie’nin Dünyası adlı kitabını okurken görmüştüm. O zamanlar bugün anladığım kadar bu sözü anlamış mıydım bilemiyorum ama ilk görüşte belki de nedensiz sevmiştim bu söz. O dönem çok hızlı sevebiliyordum aslında. İçinde bir sembolizma saklıydı bir kere. Hoş o zamanlar bu bana bir şey ifade eder miydi pek hatırlamıyorum. Evrenin sürekli değiştiğini, bir su gibi akıp gittiğini ve hiçbir şeyin aynı kalamadığı bilgisi mevcuttu bu 5 kelimelik sözde. Evet belki sen aynı nehire girdiğini sanıyordun ama ne sen eski sendin ne de seni ıslatan su aynı su.  Zaman da farklıydı, kahramanlar da ve hatta değişen su nedeniyle en çok emin olduğun mekanın kendisi bile değişmişti kaşla göz arasında. Aslında dahasını da barındırmaktaydı. Değişimin gücünü veriyordu bu söz. Değişmeyen tek şeyin aslında değişmenin taa kendisi olduğu gerçeğini. Belki de daha neler neler; verilen fırsatların değerlendirilmesi gerekliliğini, hatalardan ders çıkarılmasının önemini, kalp kırmanın ve bağnazlığın tehlikesini. Tabii anlamak isteyene.

Bir süredir içinde bulunduğumuz tatsız ve iç kapatıcı gri konjonktürel durumdan içimden yazmak gelmiyordu. Ne yazabilirdim ki? Tüm bu yaşananların yanında yazacaklarım anlamsız ve oldukça sığ kalacaklardı. Sonra birden aklıma nasıl bu kadar hızlı ve panikten tatsızlığa değişim sağlanabiliyorsa, güneşli parlak günlere de değişim aynı hızla ulaşılabilir gerçeği geldi. Öyle ya güneşli günler çok yakın çocuk dedim ve tekrar bir şeyler yazmaya başladım.
 
Fransızların bir sözü vardır, “Je n’ai pas peur mais je tremble avec courageux” (korkmuyorum ama cesaretle titriyorum). Benim durum da tam bu aslında. Çaktırmamaya çalışıyorum ama değişime engel olamayacağım günlerin çok yakın olduğunu hissedebiliyorum. Histen de ziyade bunu adeta biliyorum çünkü artık dayanma gücümün sonuna geldiğini biliyorum. Sanki almış olduğum karar ve tercih ettiğim seçimler hep doğruymuş gibi bir süredir kendi doğrularıma saplanıp durmuştum. Siz bakmayın bir süredir dediğimi oldukça uzun sayılabilecek bir zamandan beri değişmemek, var olan sistemi korumak için endişe dolu bir hayatı tercih edip durdum süreklilikle ve her geçen günün benden aldığını çoğu kere bilerek. Bilerek lades buna denir anlayacağınız.

Bankadaki param bile benim param olmaktan çıktı bu nedenle. Ona dokunmamak, azaltmamak için çalıştım durmadan, fedakarlıklar yaptım, keyiflerime gem vurdum. Daha düşük bütçeli tatiller ve restoranlar seçtim. İkea var işte başkasına ne gerek var zihniyeti ile yaklaştım her ihtiyaca. O para azalırsa hayat bana zindan olacaktı sanki. Ben ona sahipken o bana sahip olmuştu birden. Hayatımın içine, sisteme onu çekmek yerine, yeni tecrübeler ve yaşanmışlıkları anı kesemize eklemek yerine, onun ekran üzerinde birer sayı olarak konumlandırmaya tercih etmiştim. Ondan beslenmek yerine ben onu besledim durmadan. Hem kendi canımı ve hem de çevremdekilerin canını sıktım bu süre zarfında. Sebeplerim de çok iyi idi aslında: çocuğun okul parası, gelecek günlerin belirsizliği, erken emeklilik isteği ...

Söz konusu bu durum bloguma bile yansıdı aslında. Farkında değil misiniz tüm yazılarım oldukça muhafazakar. Solcu bir yazı yazmayı bile tercih etmedim, edemedim (buradaki terminolojidir, politik bir görüş olarak kullanılmamıştır). Daha çok var olan sistemi koruyan, sorgulamayan, yenilik aramayan, kurcalamayan, herkesle iyi geçinen yazılar yazdım durdum son bir kaç senedir. Tabii ne yorum geldi, ne de destek. Önemsenmediler. Eşim bile yorum yapmadı, yapma gereği duymadı. Yazılan milyonlarca yazıdan farksızdılar. Yoruma değecek farklılıkları yoktu.

Anlayacağınız ben bu işten, endişeye esir olmaktan, muhafazakar yazı kimliğimden, değişime direnen, elindekilerle yetinmek zorunda kalan, hep doğruyu yapmaya çalışan ve herkesle iyi geçinen karakterimden sıkıldım. Benden bu kadar. Günün sonunda ne Musa’ya ne de İsa’ya yaranabildim. Yaşadığım kadar yaşar mıyım bilemiyorum ama ikinci ya da belki üçüncü perdeyi biraz daha farklı yaşamaya karar verdim.


Yeni dönemde görüşmek ümidiyle ...

18 Mart 2014 Salı

Kendimize verdiğimiz değer dil balığı ile pangasius balığı arasındaki fark kadar ...


Allah aşkına siz dil balığı ile pangasius ismi verilen (ismini bile hatırlamak çok zor) balık arasındaki farkı bilir misiniz? Bilmiyorsanız dert etmeyin, tabii ki bilmeyeceksiniz. Eğer bir gurme ve/veya balık türleri uzmanı değilseniz bilmemeniz kadar doğal ne olabilir ki? Ben bilmiyordum efendim, araştırdım. Siz hiç yorulup internette araştırma yapma gereği duymayın. Eğer boş zamanınız bir hayli varsa, arkanıza güzelce yaslanın ve size hiç bir faydası olmayan ve muhtemelen de olmayacak bu balık hakkındaki bilgileri okumaya başlayın. Pangasius pangasius veya halk dilindeki ismiyle !!! Pangaş adı verilen balık Pangasiidae familyasına ait Bengal koyu civarında yaşayan bir yayın balığı türü imiş. Akvaryum balığı olarak ün kazanmış, yedi düvele nam salmıştır. 10 yıl kadar yaşarlarmış ve barışçıl bir balık türüymüş. Etinin de lezzetli olduğu söylenmekteymiş. Şimdi sıkı durun!! benim bir arkadaşım var, hem dil balığı ile bu balık arasındaki farkı biliyor ve hem de yine bu balık hakkındaki bilinebilecek belki her şeyi. Mesela Türkiye’ye üç kuruş paraya kilolarca ihraç edildiğini, dil balığının kendisini ve lezzetini bilmeyenlere restoranların bu balığı ve dil balığı fiyatlarıyla kakışlandığını, bir çok insanın salak yerine koyulup, dolandırılarak dil balığı yerine bu akvaryum balığını yediğini benim bu arkadaşım işte hep bilmek de. Kendisi çok iyi bir araştırmacı ve damak tadı olan bir gurmedir. Bilmediği, üzerinde konuşamayacağı bir konu yoktur. Ağzı da iyi laf yapar. Sanırsınız konunun uzmanı karşınızda size bilgi veriyor. Herhangi bir konu başlığını önüne koyun, sonra arkanıza yaslanın ve dinleyin. Tanımından başlar, tarihini anlatır, kullanım yerlerine geçer, örnekler verir, kaynak gösterir, kısaca yapılması gereken her şeyi o konu için yapar. Ben bugüne kadar bildiğimi sandığım şarap, saat, peynir, Japon mutfağı, ses sistemleri, TV gibi bir çok konuda şaşıracak kadar ek bilgiye hep onun sayesinde öğrenmişimdir.

Onunla yemeğe çıkmak hem keyiflidir ama aynı zamanda bir o kadar da tehlikeli. Daha bu kadar samimi olmadığımız bir dönemde onu şirketimize yakın bir kebapçıda garsonla tartışırken görmüştüm. Neymiş efendim kuş kadar gelen yemek için istenen bu kadar para tam bir soygunmuş. Kardeşim serbest pazar ekonomisi, hoşuna gitsin ya da gitmesin, beğenmiyorsan bir daha gelmezsin diye aklımdan o zamanlar düşünmüştüm. Böyle düşünmüştüm çünkü o zamanlar da belki aynı şimdiler de olduğu gibi kendimi onun kendisini sevdiği kadar çok sevmiyordum. Bu konuya bir mim koyun, birazdan geri geleceğim.

Gel zaman git zaman samimi olduk ve öğle yemeklerini çoğu kere beraber çıkar olduk. İyi ve leziz yerleri kolayca tespit edip, yeni yerler keşfetmekten vazgeçmeyip, beğenmediklerimize ise ikinci bir şans vermeyip cıvar yerlerde sayısız güzel yerler keşfettik. Böylesi arayışlarımızdan bir tanesi de adı Kuzey Avrupa ülkelerine dayanan bir balıkçıya oldu. Gittik, yerleştik. Şık bir ortamı, kaliteli karşılanma ve servis ile hemen puan toplamaya başladı da. Siparişlerimiz alındı. Ben riski çok sevmeyen bir insan olarak daha önceden öğlenleri defalarca istediğim ve her defasında çok beğenerek yediğim ballı, hardallı, kekikli somon sipariş ettim. Öncesinde az balık çorbası ve ortaya da levrek ekşitmesi söyledik. Beyaz şarap da güzel giderdi ama sonrasında iş vardı. Benim arkadaş ise sanki sorun çıkarmak istiyormuş gibi gereksiz yere siz de dil balığı var m?ı diye sordu. Garson da var efendim dedi. Bu konuda kötü tecrübeleri olan arkadaşım yukarıda anlattığım bilgileri sıralayıp ellerindeki balığın gerçekten de dil balığı olup olmadığını sordu. Adamcağız da teyit ederek argümanını desteklemek amacıyla ve gereksiz yere fazla bilgi vererekten bu balığın kendilerine günlük olarak geldiğini söyledi. Arkadaşım uzatmadı ve inanmayı tercih etti. Dil balığı sipariş etti. Adam tam masadan ayrılacakken isterseniz içeriye bir kez daha sorun, ben anlarım ve dil balığı yerine pangasius yemem dedi. Garson çattık be birader, ne adammış, ne dil balığıymış, neydi lan öteki balığın ismi valla unuttum bile tadında ve şaşkınlığında yanımızdan ayrıldı. Arkadaşım bana dönüp günlük gelen balığın bu fiyat skalasında bir restoranda fiks fiyatla menüde yer alması hayra alamet değildir. Göreceksin bana dil balığı yerine pangasius getirecekler dedi. Kendi kendime eyvahh dedim. Şimdi eğlence başlıyor işte ve ben maalesef başka bir masada olup eğlence ve merak içinde olayları izleyen değil, bizzat tüm gözlerin çevrili olduğu masada oturan sessiz adam rolündeki kişi olacaktım. Sevmediğim bir roldü ve sevmediğim roller belki de gelişme gösterebilmem için hep beni arar bulurlardı. İşte bir kez daha yine yeniden bulmuşlardı beni.

Bir süre sonra çorbalar geldi Çok lezzetli idiler. Levrek de bence hiç de fena değildi. Sonrasında önce benim balığım hemen arkasından da arkadaşın balığı geldi. Yine gereksiz ve sebepsiz yere sırf belki incinen egonun tamiri için olsa gerek anlayın da görelim gibisinden son derece laubali ama balığa güven atfedilen bir cümle kuruverdi ve uzaklaştı masadan. Bu garsonu son görüşümüzdü. Bizim masa ile bir daha hiç ilgilenmedi. İlgilenemedi, Göz göze bile gelmedi, gelemedi. Arkadaşım surat mahkeme suratı, elinde çatal balığı yoklamaya başladı. Balığın içinden geçirdikleri kürdanı çıkardı. İçini kazıdı. Tatmadı bile. Garsonu çağırdı. Zavallı olaylardan habersiz başka bir garson sevimli sevimli yanımıza geldi. Dur yapma! Onun bir günahı yok. Haber bile yok olaylardan. Pluto’nun dediğini unutma. Ne demiş ölümsüz feylozof "Şefkatli ol, bil ki karşılaştığın herkes zor bir hayat mücadelesi veriyor." diyemedim bile. Garsonun gelmesi ile monolog başlayıverdi. İlk önceleri cılız bir diyalog var gibiydi ama sonra özellikle pangasiusun geldiği yöreyi söyleyip, iki balığın fotoğraflarını telefonundan gösterince eridi gitti önce diyalog ve hem sonrasında da garson. Zavallı adam belki de son bir kurtuluş hamlesi ile bunlar dondurulmuş balıklar deyiverince arkadaşımın diğer garson ve lokanta için yüksek sayılabilecek tonda söyledikleri sevgi sözcükleri sonucunda ben hemencecik istemediğim ama gelişimim için büyük önem arz eden rolüme giriverdim. Kısa sayılmayacak bir diskurdan sonra hamsi siparişi verildi. Gelen hamsiler de hamsi zamanı olmasına rağmen dondurulmuş hamsi çıkınca (meğer tadındaki samanlıktan ve deniz tadının az olmasından hemen ilk lokmada anlaşılabiliyormuş) bizim için restoran da yemek de bitiverdi. Tavlamak için ikram edilen kahve ve tatlı tekliflerini bile geri çevirdik düşünün o kadar bitmiş bizim için. Bahşiş de bırakmadık. Oh olsun onlara. Listemizde bu restorana büyük bir çizik attık. Ben ama yine de somon ve levrek yemeğe gideceğim sanırım.

Yaşadığımız sorun aslında genel bir sorundu. Günümüzün sorunu idi. Büyük şehirlerin, hızlı yaşamın sorunu idi. Nasıl aynı şehirde ama ayrı ayrı yaşıyorsak ve nasıl ki Kaybedenler Kulübünde söylendiği gibi bu kadar yalnız varken neden bu kadar yalnız var cümlesini kurabiliyorsak, yine bu nedenden işte dil balığı yerine pangasius yemek zorunda bırakılıyorduk. Cevap ise basit ve bir o kadar da düşündürücü ve sıkıntı verici. Bizler  artık kabul edelim ya da etmeyelim kendimizi sevmiyoruz, değer vermiyoruz. Kendisini sevmeyen başkasını nasıl sevebilir ki. Kendimizi sevmiyoruz ve dahası önemsemiyoruz.  Çoğu kere de olaylara ve hatta kendimize umursamaz oluyoruz. Haklı olduğumuz durumda bile çoğu kere tartışmaktan kaçıyoruz. Oysaki arkadaşım kandırılmayı sevmiyor. Dil balığı yerine vücuduna akvaryum balığı girsin istemiyor. Kendine değer veriyor ve bunun için araştırıyor, zaman harcıyor. Çünkü kendisinin buna değer olduğuna inanıyor. Biz ise kardeşim beğenmiyorsan maval okuma bize, başka birşey sipariş et, gurme misin lan sen, artist herif ne olacak  basitliğini ve umursamazlığını çoğu kere yaşıyoruz. Yetmez ama evet diyerek beni benden alan ve dahası beni onsuz bırakan büyük besteci ama dar vizyonlu Sezen Aksu’nun dediği gibi Masum değiliz hiç birimiz. Bir yerlerde okumuştum “Tecrübe yitip giden masumiyetmizdir” yazıyordu. Ne kadar romantik ve naif bir tanım değil miş? Evet hepimiz çok ama çok tecrübeliyiz artık ama maalesef masum değiliz. Artık hiçbirimiz ilk taşı atabilecek özellikte değiliz. Oscar Wilde “Tecrübe sadece hatalarımıza verdiğimiz isimdir"demiş. Bu denklemin doğruluğundan hareketle yitip giden masumiyet hata kabul edilmiş oluyor olmasına da dünyamız daha kaç tane Oscar Wilde çıkarabilir ki? İşte belki de bu nedenle biz ne yazsak ne söylesek az ve anlamsız. Yine de denize atılan deniz yıldızı hikayesinde olduğu gibi atılan deniz yıldızı için önemli olması gibi bir şeyler yapmak, bir şeyler söylemek ve bir şeyler yazmak gerekiyor.

Unutmayın ki kendimize verdiğimiz değer dil balığı ile pangasius balığı arasındaki fark kadar. Gereksinimlerinizle sınırlı kalmayan, isteklerinize, hayallerinize yönelen bir hayat yolculuğu dileklerimle ...

17 Şubat 2014 Pazartesi

Ödem dolu karanlık geceler 2

Bol sucuklu yumurta... Hatırlarsanız bir önceki yazım bu leziz yemekle sona ermişti. Sonrasında ne mi oldu? Ben yine tıpış tıpış odama geri döndüm. Sonrasındaki bir kaç gün, sancılı ve raporlu bir şekilde yine yatakta yine tavanı seyreder vaziyetteydim. Yine bir önceki yazıda olduğu gibi ne gücüm vardı yataktan çıkacak ne de isteğim. Moral de gitmişti, neşem de mutluluğumda. Arada bir içtiğim salep zaman zaman beni mutlu etse de sıkıntım bir hayli fazlaydı. Tek eğlencem ise tüm bu olayların 17 Aralık tarihlerine denk gelmesiydi. Ortalık flaş haberden geçilmiyordu ve ben hiç bir dönem olmadığı kadar tüm bu haberleri takip edebildim. Hoş ettim de ne oldu? Başım göğe mi erdi? Ettim de bir işe mi yaradı? Koca bir hiç ama yazının konusu bu olmadığından sıkıntılarımı yine içime atıp başımdan geçenleri anlatmaya devam edeceğim.

Tahmin edebileceğiniz üzere bundan sonraki aşama zor hem de çok zor oldu. Siz hiç iki büklüm, acılar içerisinde işe gitmek durumunda kaldınız mı? Ne yalan söyleyeyim ilk iş günleri acıyla geçti. Ne oturabiliyor ne de yürüyebiliyordum. Araba bile kullanamıyordum. Tüm gideceğim yerlere sağ olsunlar arkadaşlarım gönüllü olarak alıp bıraktılar beni. Acınacak haldeydim. Sürekli belimde bir acı ile yaşamaya başladım. Yine böyle acılarla dopdolu iken doktorun talimatları sonucunda fizik tedaviye ya da daha bilimsel ismiyle fizyoterapiye başladım. Öncesinde ufak bir araştırma yaptığımdan başıma gelecekleri hemen hemen biliyordum. Belim ile ilgili fonksiyonel hareketleri geri kazandırma amaçlı olarak vücuduma elektrik akımı verilecek, duruma göre sıcak duruma göre soğuk uygulama (çok şükür benim şansıma sıcak düşmüştü) yapılacak, tüm bu süreç masaj ve egzersizlerle desteklenecekti.  Desteklendi de. Bugün çok şükür günlük hayatın içerisindeysem bu süreç sayesindedir.

Amerikan filmlerinin acil servislerindeki gibi büyükçe bir oda sağlı sollu olarak ufak bölmelere bölünmüş ve her bir bölme perdelerle birbirlerinden ayrılmışlardı. Beni işte böylesi odacıklardan birinin içine buyur edip, sen kendine bir içki koy, ben de üzerime rahat bir şeyler giyip geleyim tadında siz soyunun fizyoterapistiniz birazdan gelecek dediler. İlk aklımdan geçen hımmmm burayı seveceğim galiba düşüncesi oldu. Yine böyle düşüncelerin geçtiği bir masaj öncesinde gelen masör (ben bir masöz beklemekteydim) ile tüm hayallerim yıkılmıştı. Tarih tekerrürden ibarettir derler ya gelecek olan kişiyi bilmediğimden bir anda irkildim. Sonuçta Türk erkeği soyunmayı pek sevmez. Yavaş yavaş hareketlerle üst tarafımı çıkardım. Bu kadarı yeterli olmalıydı. Pantolon benim özelimle aramdaki koruyucumdu ve sağlık nedenleriyle bile olsa ondan vazgeçmek niyetinde değildim.

Sonunda fizyoterapistim teşrif ettiler.  Çok şükür gençten bir bayandı. Yüzüstü uzanmamı söyledi. Yattığım yer spa merkezlerindeki o rahat masaj olmadan bile uyunası yataklar gibi değildi. Paradan tasarruf için midir bilemem oldukça sert zeminli yataklardı. Zaten sırf bu nedenle isterseniz yastık koyup üzerine yatın diye uyarıda bile bulundu fizyoterapistim. Ben gerek görmediğimi söyledim. Ne olabilirdi ki. Dayanabilirdim. Ben bir erkektim. Acı benim için önemli olmazdı. Oldu canım, iki de çay söyle istersen. Ertesi akşam (bir kez daha yastıksız yatmam sonrasında) göğüs bölgemde sürekli bir ağrı hissettim. Bir anda çok doğal olarak yaşım da uygun olduğundan kalp krizi geçiriyorum sandım. Sonra her iki bölgenin de ağrıdığını fark edip rahatladım. Böylesi sert zemin üzerinde geçirdiğim zaman sonrası resmen bu bölgedeki yerlerim incinmişti ve ağrı yapıyordu. Neyse biz tekrar ilk güne geri dönelim. Gençten bayan belimi iyice açığa çıkardı ve soğuk , kıvamlı bir sıvıyı bel kısmıma bolca boca etti. Hareketleri ne iş yaptığını biliyor kararlılığında idi. Bir yandan da nasıl böyle bu hale geldiğimi soruyordu. Benim gibi değildi, hem iş yapıp hem de sohbet edebiliyordu yani. Sonrasında o kıvamın üzerinden bir aletle ki ben sonradan ultrason cihazı olduğunu öğrendim, kulağımın işitemeyeceği kadar yüksek frekanslı ses dalgaları vermek suretiyle belime masaj yapmaya başladı. Ses de sonuçta bir enerji türüydü ve cisimlerin titreşimi sonucunda meydana gelmekte. Korunumu yasasından hareketle de taaa dış uygulamalarla ulaşılamayacak yerlere bu akustik dalgalar sayesinde ısı verilmeye başlandı.

Yaklaşık bir on dakika sonrasında çalan ve bu kez duyabildiğim bir uyarı sesi ile masaj bir son buldu.  Sonrası insanın kendini kötü hissettiği bir şeydi. Elinde bir kağıt havlu ile belime sürdüğü kıvamlı cismi silmeye başladı. Kendimi tekrar bebekliğe dönmüş gibi ya da hadi size doğruyu yazayım yaşlanıp da tuvaletini tutamayan bir kişi gibi hissetmeye başladım. Hani dışa vurum sonrası beni temizlemeye çalışan bakıcı gibi gördüm bir anda onu. Umarım böylesi bir durum ileride başıma gelmez.

Bu ruh halini üzerimden daha atamamıştım ki üzerime kablolar bağlanıp içi sıcaklık barındıran ve hiç de hafif sayılmayacak bir yastık belimin üzerine koyuldu. Hemen akabinde de elektrik akımı verilmeye başlandı. Milyonlarca karınca bel kısmımda rezonans olmuş bir şekilde yürüyüşe geçmişlerdi sanki. Aslında yürüyüş de değil de oldukları yerde sayıyor gibilerdi. Karıncaların bu çilesi 20 dakika sürecekti. Karıncaların dinlenmeye geçmesi sonrasında muhtemelen SPA’da çalışacağı yalanlarıyla kandırılıp uzakdoğunun bağrından koparılan bir bayan, masaj için odacığıma teşrif etti. Masaj yalnızca 10 dakika sürüyordu ama ben her defasında yattığım oldukça sert zemine rağmen uykuya dalacak kadar gevşiyordum. Ne işi vardı onun burada hala anlamış değilim. Param olsa onu özel masözüm olarak sürekli yanımda tutardım.

Masöze yarı uykulu bye dedikten sonra doğaldır giyinmeye başladım. Bu kadar çıplaklık yeterli olmalıydı. Masajımı da olmuştum. Teşekkür edip gidecektim. Öyle olmadı efendim. Fizyoterapistim yine odada beliriverdi. Giyindiğimi görünce pek mutlu olmadı hatta şaşırdı da. Meğer daha yapılması gereken sportif hareketlerimiz varmış. Lafı uzatmayacağım utanmasam ağlayacak kadar canım yandı. Basketbolcu olması beklenen kaslarım meğerse cüceymişler. İyi de bunda benim ne kabahatim var. Tanrı onları öyle yaratmış. Yaratılanı hoşgör yaradandan ötürü diyecektim ki kazın ayağının öyle olmadığı açıklandı. Çalışma belki 20 dakika sürüyordu ama ben her defasında ter içinde kalıyordum. Bugün artık usta birer basketbol oyuncusu olan kaslarımla gurur duyuyorum. No pain no gain dediklerini ben bizzat yaşayarak öğrendim. Bir çok defa çığlık atıp yandım Allah diyecektim ama fizyoterapistimi zor duruma sokarım diye hep frenledim kendimi her defasında.

İlk gün çalışmasının sonunda fizyoterapistim yarın size bir şort verelim pantolon ile zor oluyor dedi . Bu bir dönüm noktasıydı aslında. Yerimde sıkı durup asla diye bağırmalıydım ama başıma geleceklerden habersiz kafa sallamakla yetindim. Ertesi gün gerçekten de üzerinde ismim yazan bir torbanın içersinde bel ve bacak kısımları lastikli mavi bir şort verildi. Vücudumun şekli  bir zamanlar iyi idi. Beğenirdim, beğenenler de vardı ama son 20 yıldır kötü konumunu hep korumayı başardı. Yine de mavi şort sonrası ben ben olmaktan çıkmıştım. Mavi şortlu yaratık tadında ve çaresizliğinde odacığımda kalakalmıştım. Mavi şort bir çok şeyi rahatlaştırmıştı. Pantolonun yarattığı doğal koruma şekli şemali olmayan zavallı bir şortla son bulmuş ve ben adeta çatalı ile yedi düvele nam salmış muslukçu kıvamına gelmiştim. Bu savaşta yenilmiş, çatalımın görünmesini engelleyememiştim. Gelen gördü, giden gördü. Odacığım doldu taştı, görmeyen kalmadı.

Odacıklar perdelerle ayrılmış olunca doğal olarak her bir odacıktaki konuşma diğer odacıkta konuşuluyor gibi duyulabiliyordu. Size peşinen tek diyebileceğim 15 seans gittim ve tek bir seansta bile sıkılmadım. Böylesi istemeden de olsa kaçak duyumlar elde ettiğimden her duyduğumu yazmayacağım ama ben de yer etmiş bazı konulara da değinmeden de geçemeyeceğim. Bölüm toplam da 3 fizyoterapistten, 1 masözden (hoş ben sanki bana ilk gün masaj yapan ile diğer günler yapanın farklı olduğunu hep düşündüm ama emin de olamadım hani) ve 2 yardımcı roldeki ablalardan oluşuyordu. Ve tabii bölüme renk katan bir de biz hastalar.

En renkli kişilik dalında bir numaralı ödül tabii bence meslekte 20 yılını çoktan devirmiş, bu işi para için değil ama insanlara yardımcı olmak adına yapan, Kemerburgaz’da oturan bir ablaydı. Motivasyon yöntemi kesinlikle çok farklı ve sıra dışıydı. Eski Doğu Alman antrenörlerini muhtemelen kendine örnek almıştı. Sertti. Ödün vermiyordu. AÇÇÇÇÇ, KAPAAAA, İTTTT, ÇEKKKK, TUT ORADA gibisinden kesin talimatlarla hastayı bir anda çepeçevre sarıyor ve hastanın ama ağrıyor, ama titriyor gibisinden boş ve bir o kadar anlamsız yakarışlarını yok kabul ediyordu. Hakaret dolu bir şikayet mektubunu Sevgiler diye bitirmek nasıl komik kaçarsa, bu ablanın da sert emir komutları sonrasında kullandığı Bitanem kelimesi de bir o kadar komik kaçıyordu. Bazen dozu kaçırıp bak sen aynı böyle yürüyorsun gibi taklitleriyle oldukça farkındalık yaratıyordu. Çok şükür benimle çalışmadı. Birbirimizi kesinlikle çok kırardık.

Diğer bir abla ise Bayan Canım’dı. Ben cümlelerin arasına onun kadar canım lafını sıkıştıranı görmedim. Kendisi nokta, virgül yerine canımı tercih ediyordu. Tercih onundu tabii. Bir de bir hasta bir abla vardı. Şivesi nereli olduğunu hemen belli eden cinsten. Bir seansta bana elektrik verildiği 20 dakika süresince yan odacıkta oğluyla beraber alacakları ayakkabıyı konuştular. Konuştular dediysem füzyon konuşmuyorlardı. Oğlundaki ayakkabının aynısından kendine de istiyordu ve konuşmalarından anladığım ayakkabının 2 farklı rengi vardı: yeşil ve mor. İnanın 20 dakika süresince sınırlı parametreli (aynı ayakkabı, 2 farklı renk ve ayakkabı ölçüsü) bu konuyu konuştular. Bir ara üzerimdeki akımları söküp, yan odacığa dalıp, ablam 37 numara mor renkli ayağındakinden istiyor diye bağıracaktım. İşin ilginci sonradan yeşil renkte olanı giydiğini öğrendim. Muhtemelen son anda karar değiştirmiştir.

Son bir kaç kelimede fizyoterapistim  için etmek isterim. Çok ama çok şanslıydım; benim fizyoterapistim süperdi. Daha yeni mezundu. Bu işteki tecrübesi bir yıl bile değildi. Olaya meslekte geçirdiği yıl bakımından yani nicelik olarak bakacak olursanız çömezin tekiydi. Ama işte o olayın nicelik değil nitelik olduğunu gösteren kişilerdendi. Hani farklı olup fark yaratanlar vardır ya benim fizyoterapistim diye söylemiyorum ama işte öyle kişilerdendi. Mesleğinin başındaydı ama ne sorsam mantıklı bir cevap alabiliyordum, işinin ehliydi. Oldukça titiz, takipçi, nazik ve bir o kadar da kendinden emindi. Kaslarımın kopacağına adeta emin olduğum zamanlarda bile zorla dese zorlamaya devam ediyordum. Biliyordum kopmazdı çünkü o kopmayacağını söylemişti bir kere. Cüce kaslarım sayesinde sırım gibi oldular. Beni bayağı bir terletti, canımı da acıttı ama gerekliydi. Sayesinde bir hayli düzeldim. Geçmez dediğim acılarım oldukça azaldılar. Mesleğinde çok başarılı olacağını biliyorum, dilerim olur da.

İşte böyle.  Bir kar savaşı yapalım dedik ve karşılığını mislisiyle gördük. Siz siz olun savaştan kaçın. Savaşın kazananı olmuyor.  Tek bir gerçeği de siz siz olun sakın ama sakın unutmayın: Her şeyin başı sağlık.


 Bol sağlıklı mutlu, huzurlu günler dileklerimle ...

4 Şubat 2014 Salı

Ödem dolu karanlık geceler 1

O gün aslında her şey ne de güzel başlamıştı. Uzun zamandır beklenen kar yağışı başlamış, etraf bir anda bembeyaz olmuştu. Dışarıda olanlar için pek olmasa da bizim için etraf bir anda romantikleşmişti. Çalıştığım firma rahat rahat evlerimize dönebilelim diye paydos saatini hatırı sayılır bir oranda geri çekmişti. Tüm bunlar bir yana Galatasaray bir önceki gün başladığı işi başarıyla tamamlamış ve Juventus gibi bir devi elimine edip bir üst tura adını yazdırmıştı. O gün aslında her şey o kadar güzeldi ki maçın tek golünü bile eve yetişip kendi televizyonumdan oğlum kucağımda seyretmiştim. Dedim ya o gün her şey o kadar güzeldi ki taçlandırılmalıydı. İşte bu nedenle iyi b.. yiyip, oğlumla eşime hadi aşağı inip kar topu savaşı yapalım dedim. Yaptık da. Çok da eğlendik. Oğlum ve karımın içten gülüşlerini seyretmek başlıca bir mutluluk kaynağı zaten. Eve çıktık. Ayakkabılarımı çıkardım. Paltomu çıkarırken bir şeyler şüphelenmeye başlamıştım ama hiç dokundurmadım. Odama girip üstümü değiştirirken bir şeylerin ters gitmeye başladığı anlamıştım. Anlamak da zor olmamıştı zira belim de büyük bir baskı, basınç ve sancı hissetmeye başlamıştım. Canım hem de bir anda ve hiç bir şey yapmamışken öyle bir ağrımaya ve beni hareketsiz bırakmaya başladı ki ilk hissettiğim şaşırma olmuştu. Yavaşça kendimi yatağa bıraktım. En başta bizzat ben, şahsım, kendim olarak olanlara bir anlam verememiştim, siz bir de evdekileri düşünün. İnansalar ve bana hakkettiğim üzere hizmet etmeye başlasalar bir türlü, inanmayıp hadi canım sen de deseler bir türlü. Çok şükür ki doğru olan oldu ve ben yatmaya başladım. Yapılan servisin kalitesine rağmen güzel başlayan ve güzel devam eden gün bulutlanmıştı artık.

Geçtiği onca filtre sebebiyle oldukça hijyen olmasına rağmen, toplum tarafından hak ettiği saygıyı yeterince görmeyen ve dahi işe bile yaramayan içinizdeki sıvı atıklarını siz hiç pet şişesine tahliye ettiniz mi? Bu dönemde hayat bunu da tecrübe etmemi istedi ve ben de ettim efendim. Bırakın banyoya gitmeyi yatakta sağdan sola dönemiyordum bile. Güç bela nefes nefese kalarak ve büyük acılarla doğrulup yine güç bela pet şişeye tahliye işlemini gerçekleştiriyordum. Gerek bu işlem ve gerekse eşimin çoraplarımı giydirmesi ve dahi çıkarması evdeki karizmamın tükendiği an olarak kişisel kayıtlarıma geçmiştir. Ama siz siz olun yine de bu iki işlemin başınıza gelebilecek en kötü olay olduğunu düşünmeyin. Başınıza gelebilecek daha da kötü şey, içinizdeki sıvının pet şişenin alabileceği hacimden çok daha fazla birikmiş olması. Çektiğim acıdan ve olayın zaten yeterince sevimsiz olmasından sebep ben tahliye işlemini tutabildiğim kadar tutuyordum her seferinde. Doğal olarak bazı zamanlarda ufak bir pet şişesi tüm tahliye için yeterli olamıyordu. Böylesi berbat anlarda zorunlu olarak tahliye işlemini sonlandırıp bu seferlik bu kadar yeter mantığı içerisinde ve yine ağrılar eşliğinde yatağımdaki yerimi alıyordum.

Belimin ağrısı iştahımı kesemedi ve ben yapmamam gereken bir şeyi yaptım: Yemeğe devam ettim. Malumunuzdur, her tahliye sıvı olmuyor. Zamanı geldiğinde işe yaramaz atıkları da vücuttan atmak gerekmekte. İşte kabus böylesi anlardaydı. Yataktan kalkmak başlı başına bir ızdırapken, banyoya kadar yürümek tam bir işkence oluyordu. Üstelik tüm bu acıları yaşarken oğlunuz hiçbir şeyi anlamasın ya da en az şekilde etkilensin diye hem kan kusup kızılcık şerbeti içtim tadında rol kesmeniz ve hem de birbirinden yaratıcı oyunlar bulmanız gerekmekteydi çünkü ben bırakın dik olarak yürümeyi dik olarak ayakta duramıyordum bile. Çocuk dostu tatil köylerine gidenleriniz bilirler, çocuk kulüpleri akşamları çocuklar için eğlenceler düzenlerler. Her eğlencenin olmazsa olmazı ise köprü ve altından geçen trendir. Siz ve diğer anne babalar el ele verip köprü oluşturursunuz ve müzik eşliğinde dans etmeye başlarsınız. Birbirinden yakışıklı ve güzel vagonlar da tren olup köprünüzün altından geçerler. Katı atım projesinde de biz bunu gerçekleştirdik. Suratımda büyük bir mutluluk ifadesiyle iki büklüm olmamı minimum gösterecek şekilde eşimin ardına takılan bir vagon olup söz konusu çocuk şarkısını mırıldanarak banyonun yolunu tuttum(k) her defasında. En büyük korkum ise oğlumun hoşuna gidip de bize katılabilecek olmasıydı ki yeterince ilgisini çekmeyi çok şükür başaramadık. Bir başka pembe yalanım ise oğluma sürekli olarak dinleniyorum dememdi. Ne yorulduysam artık bir türlü tam olarak dinlenemedim.

Çarşamba yatışım sonrasında Perşembe biraz hava şartlarından biraz da yatayım nasılsa geçer vurdumduymazlığından evde kaldım. Cuma günü sabahı değişen ve geçen hiç bir şeyin olmaması sonucundaki karamsarlık ve dehşetimden hastanenin yolunu tuttuk. Hastane girişindeki tekerlekli sandalyeye oturmam mecburiyeti durumun vahametini gösterir nitelikteydi. Acil kısmından bu şekilde girişim doğal olarak tüm dikkatleri üzerime topladı. Kısa bir ilk kontrol sonrası konu ile ilgili bir Prof.’a gönderildim. Oysaki ben bir iğne yapıp beni düzeltirler sanıyordum. Oysaki çilem daha bitmemişti. Yaşarken tabuta girmek gibi gördüğüm MR beni bekliyordu. Sanırım ben de klostrofobi var. Hem sancım vardı ve hem de oradayken oldukça gerildim. İlk MR’ım değildi ama en çok bu kadar gerildiğim MR’ımdı. MR neticesinde disk kaymasına bağlı bel fıtığı teşhisi kondu. Bildiğiniz fıtık işte. Hani bazı hastalıklar alengirli, fiyakalı olurlar, bu bildiğiniz fıtıktı işte. Sonrasında bana bir serum bağladılar. İçine artık ne koydularsa kalp atışımı dinlemeye aldılar. Zaman zaman oldukça hızlandı kalp atışım. Meğer koydukları ilaç narkozda da kullanılan oldukça ağır bir ağrı kesiciymiş, hani fillere yapılanlardan. İster inanın ister inanmayın serum bitti ağrım bitmedi. O kadar ödem yapmış vücut. Gören de bir şey kaldırdım çok zorladım sanır. Bildiğiniz aşağı eğilip kar topu savaşı için kar almaktı suçum.

Sonrasında evime ve yatağıma geri döndüm. Tüm hafta sonu yine yataktaydım. Zaten ne gücüm vardı yataktan çıkacak ne isteğim. Moral de gitmişti, neşem de mutluluğumda. Hasta olmak zor zanaat. İnsan asla iyileşemeyecek gibi geliyor bazen. Her şeyin başı sağlık diyor başka da bir şey demez oluyorsunuz bir kaç gün sonra unutacağınızı bilmenize rağmen. Keşke unutmasak, keşke tek gerçeğin bu olduğunu hep hatırlayabilsek.

Pazartesi işe başlarım diyordum ama ben yine kendimi Pazartesi sabahı ofis yerine hastanede buldum. Değişen bir şey yoktu. İki büklümdüm, acılar içerisindeydim. Prof. vah vah demek geçmemiş dedikten sonra beni Ağrı bölümüne gönderdi. Bölüm zaten adından belli, ağrıyı kendine arkadaş edinmiş kişilerden oluşuyordu. Her yer sıkıntısı yüzüne yansımış kişilerle doluydu. Ben de tekerlekli sandalye üzerinde onlardan biriydim işte. Tek farkım ben neredeyse ağlayacak bir ruh haliyle aralarına katılmıştım. İlgilenecek doktor henüz gelmemişti. Öğrendiğimiz kadarıyla trafikte mahsur kalmıştı. Tüm randevular birbirine girmiş, acı çeken bir çok insan ve onların yanında yer alan eş, dost, ve akrabaları sıralarını kaptırmamak için aportta beklemekteydi. Biz o kadar sefil ve bir o kadar da zavallıydık ki bırakın sıramızı kaptırmayı bizden önceki adam yerini bile bize önermişti. İçimdeki şövalyelikten olsa kabul etmedim. Sıra bize geldiğinde olayları kısaca anlattık. MR’ımıza bakan doktor, abim benim, sen hiç dert etme tadında ve umursamazlığında, eğer yemek yememişseniz, önce sizi uyuturuz, sonra omurilikten iğne ile girer ödemi yok ederiz. Üstüne bir de size özel ozon tedavisi yaparız. Nasıl ama? demez mi. İnanın dedi. Bu kadar soğukkanlılıkla bu zalimce yaklaşımı bana öneri olarak sundu. Bu kadarıyla korkutmuş olması yetmiyormuş gibi bir de kafatasına girmiş koca, koskoca bir iğne röntgen resmini bana gösterdi. O noktadan sonra adamo tam duymuyor, çevremde olanları tam duyumsayamıyordum. Adam konuşmaya devam ediyordu. ... “riskleri tabii ki de var, bunları söylemek zorundayım ama bunca senedir başarıyla...” Uzaklardan hem de çok uzaklardan doktoru duyuyordum sanki. Kafa sallıyordum ama işte öylesine. Ya eli kayarsa, titrerse, ya hapşırırsa, ya da öksürürüse, o iğne nereye doğru yol alırdı. Diğer yandan sancım dayanılmaz boyutlardaydı. Bir ara nasıl oldu bilmiyorum, titrer bir ses tonuyla tamam hemen bugün yapalım şu işi zaten yemek de yemedim dedim. Eşim şaşkınlık dolu bir ifadeyle bana bakakalmıştı. Belki de hayatında beni ilk defa bu kadar cesaretli görüyordu. Doktor tamam öyleyse hemen sigortadan onayları alalım dedi. Eşim beni kafetaryaya doğru itmeye başladı. Yerleştikten sonra farkında mısın suratın bembeyaz dedi. Tüm kanım bilmediğim bir yere çekilmişti ve geri dönecek gibi görünmüyordu. Neden dedi? Neden istedin, hem de bugüne? Bir araştırsaydık ... Sonra babamı arayıp gelişmeleri anlattım. Benzer cümleler ondan da geldi. Neden dedi? Neden istedin, hem de bugüne? Bir araştırsaydık ... Bir günde bu kadar kısa süreyle aynı cümleleri duymak bana fazla gelmişti. İnsanların cesaretlerinin bir anda geldiği anlar olduğu gibi bir anda yok olduğu anlarda vardır. Ne ilginç benim bu gelgit aynı günde başıma gelmişti. Hemen bir şeyler yemeliyim diye düşündüm. Öyle ya iğne girişini ancak yemek girişi ile engelleyebilirdim. Bu parlak fikrimi eşime açtım: “Şimdi bol sucuklu bir yumurta yerim sonra da doktora gidip bol sucuklu yumurta yemekten sayılır mı diye sorarım, ne dersin?”. Cevabı alıştığım tarz bir laf sokmaktı. Ooo hoşgeldin yine aramıza bay cesaret. Ben de şaşırmıştım bu kahraman gözüpek tavrına. Kırıcı oluyorsun diye sitem edip, esip gürleyecektim ama onun yerine onu açıklama yapması için doktora gönderdim. Gelişi ile de hastaneden belimde yine sancılarla güzelce uzaklaştık. Eve kurt gibi acıkmış bir şekilde girdik. Tahmin edin ben ne yedim? Evet tabii ki de bol sucuklu bir yumurta.

Anlatacak daha yığınla şey var. Başlarken tek yazı ile tamamlayabilirim diye düşünüyordum ama olmadı işte. Ağrılı ilk iş günlerim ve Fizik Tedavi anılarım mutlak surette yazılmalı diye düşünüyorum. Bu nedenle aranızdan şimdilik ayrılıyorum.


Sizlere ödemden uzak, sağlıklı ve mutlu bir ömür dilerim ...

21 Ocak 2014 Salı

Mesele ezik olabilmek değil, ezik kalabilmek

Tamı tamına 63 yıl 7 ay. O dönemlerde bu kadar yaşamak bile büyük bir olay iken Viktorya adında bir kraliçe bu süre boyunca, öldüğü 1901 yılına kadar Britanya imparatorluğunu yönetmiştir. Olumlu ve olumsuz bir çok şeye imza atarak bir döneme kendi adını verdirmeyi başarmıştır. Mesela yönettiği dönemde İngiltere zamanının Birleşik Devletleridir. Zengindir, sömürgeleri vardır, sanayi devrimi başlamıştır. Sanat ve bilimde de almış başını gitmiştir. Robert Browning, Charles Darwin, Charles Dickens, Rudyard Kipling, John Stuart Mill, Robert Louis Stevenson, Arthur Conan Doyle,  Oscar Wilde hep bu dönemde yaşamıştır. Diğer taraftan muhafazakârlık ve şeklî ahlâk konusunda gösterdiği titizlik ile de önemli izler bırakmıştır. Gerçek olan şu ki, kendisi de bir kadın olan kraliçe Viktorya döneminde kadınlar, (anne dahi olsalar) daima birer potansiyel günah kaynakları olarak görülmüşler ve bu yüzden de sürekli aşağılanmaya ve ikinci sınıf insanlar olarak yaşamaya mahkûm edilmişlerdir. Evet İngiliz sanayi devriminin altın çağıdır ama fahişelik ve çocuk işçi çalıştırma da en fazla bu dönemde görülmüştür. Baskıcı ahlak kuralları, toplumsal hayattaki sıkı disiplin, cinsel doyum arayışı ama evliliğe üstün bir saygınlık atfetme, cinselliğe karşı istemem ama yan cebime koy sahtekarlığı hep bu dönemin ürünleridir. O kadar ki Lewis Carroll'ın Alice Harikalar Diyarı - fantastik bir çocuk masalı gibi görünse de - insana ve özellikle de çocuklara nefes aldırmayan İngiliz disiplinini için kaleme alınmıştır.

Tüm bu girişin nedeni ne miydi? Günümüzde sanki Viktoryen bir iklimde ve çağda yaşıyormuşuz gibi duygu ve hissettiklerimizde bir bastırılmışlık hakim. İşte bastırılmışlığın ne kadar büyük olduğunu anlatabilmek içindi ilk paragrafın tamamı. İnsan o devirlerin çoktan geride kaldığını düşünürken ama bu ama şu sebepten ve bazen aynı bazen de farklı faklı konular için benzer bastırılmışlık duygusunu hissedebiliyor tüm hücrelerinde ve oldukça yoğun bir şekilde. Bugün bunların en önde gidenlerinden biri de duygu ve hissettiklerimizdeki bastırılmışlık. Nedeni ise deli saçması bir özentilik durumu. Cool olma isteği efendim. Cool olmak çok önemli çünkü aksi olunma durumu oldukça istenmeyen, oldukça kötü bir durum: Ezik olmak.

Cool olamayan ezik oluyor, looser oluyor ya da kadınlar için kezban oluyor. Oysaki bu çekici gibi görünen sıfata odaklananlar bilmiyorlar ki ezik olan duyguları olan, merhamet gösteren, ağlayabilen, ihtiyaçları olan, ve bunu dile getire(bile)n, üzülebilen, çaresizlik gösteren, beklentileri olan, bazen başaran, bazen başaramayan, bazen incinen, bazen düşen, kırılan, kişi aslında, yani insanın ta kendisi. Övünmek gibi olmasın ama ben eziklerin önde gidenlerinden biriyim mesela ve hep öyle kalmak isteğinde olan biriyim. Yanlış bilinenin tersine ezik olan, ezilen, aptal olan, ilişki kuramayan değildir. Bilakis ilişkinin en kralını kurabilendir. Buna rağmen günümüzde ezik olmak bir eksiklik olarak görünmekte. Tam bir ikilem aslında.

İnsanlar robot değillerdir, en cool olanlar bile. Duygu, düşünce ve tepkileri vardır. Her yerde, her ortam da, bu duyguları aslında yaşıyorlar ama robot bir dış görünüş ile, taktıkları maskeler ve çevrelerine kurdukları bence kağıttan kalelerle bu duyguları yansıtmıyorlar. Kendi kalelerinin için de kim bilir ne acılar çekiyorlar. Mutluluğu ve mutsuzluğu, neşeyi ve acıyı, güzeli ve çirkini, başarı ve başarısızlığı paylaşmak da ezikliktir ve ne de güzeldir oysa. Nasıl ki paylaştıkça çoğalırsa sevgiler, yine paylaştıkça azalır acılar. Paylaşılmaması, gösterilmemesi gerekli olan en önemli duygu da aşk olmuş.

Bir zamanlar cinsellikten korkulurdu şimdi ise korkulan aşk olmuş. Belki de bu nedenle zaten cool’lardan uzak ve eziklerin yanında olmayı tercih etmiş. Aşk bir ihtiyaçtır, eksikliktir, şanstır, mutluluktur, duadır, şükretmektir. Ve aşk her zaman diğer bir teni ister. Dokunmak, hissetmek ve olabiliyorsa bir olmak ister. Bir robotu, metalik bir yüzeyi, duygusuz bir mekanizmayı istemez. Giyilen bir zırh, takılan bir maske, inşa edilen bir kale varsa, aşk yoktur. Aşk kaptırmaktır, düşmektir, hem yenilmektir ve hem de zaferlerin en büyüğüdür. Aşk kaybetmeyi düşünmeden yapılan bir eylemdir. Suya atlamak gibidir, geri dönüşü olmayan bir yola girmek, düşünmemektir ve unutulmamalıdır ki ancak ölümlüler aşık olabilirler. Kaybetme riski, endişesi, korkusu yoksa aşk da yoktur ama işte sen riski, endişeyi, korkuyu düşünmezsin, düşünemezsin, hissetmezsin aşık olurken.  Ne demek mi istiyorum? Kafanız mı karıştı? Size garip hatta ters mi geldi? Açıklayayım efendim.

Biliyorum çok klişe bir laftır ama (hangi araştırma, kim yapmış, neden yapmış, ne zaman yapmış) yapılan araştırmalar sonucunda %80’den fazla insanın ölümü pek düşünmeden yaşadığı ortaya çıkmıştır. Belki de mutlu olmak, kafayı sıyırmamak, için gerekli olan bir kodları mıdır bilemiyorum. İşte bu sözde ölümsüz olma durumu ya da ölümü aklına bile getirmeden yaşama durumu aşkı öldüren bir olguymuş. Eros kaybetme ihtimali olmadan harekete geçmezmiş. Düşünün ya da hayal edin, size hiç ölmeyeceğiniz söylendi. O noktadan sonra artık ne kitap okursunuz, ne yazı yazarsınız. Nasılsa bir ara yaparsınız çünkü artık. Zaman kısıtınız kalmamıştır. Tüm zamanlar artık size aittir ve tahmin ettiğinizden bile hatta ondan bile çoktur yaşayacağınız günler ve yıllar. Hayata dair bir coşkunuz kalmadığı gibi onları kaybetmeye ilişkin bir endişeniz de kalmaz. Hoş hayatın tanımını bir başka olasılığın her zaman için olası olma durumudur diye yapacak olursak belki de hayata karşı coşkunuz yine geri gelebilir bilemiyorum. Aslını isterseniz ölümün kendisinden başka kesin bir gerçek yoktur elimizde yani bir başka olasılığın artık olası olmadığı durumu belki de sahip olduğumuz yegane gerçek olarak görmeliyiz. Diyeceğim o ki bir gün öleceğiz. Ertelediğimiz, zaten her an yapabiliriz diye ötelediğimiz ve yapmadığımız, hep birer set çektiğimiz dürtülerimiz, hem hayatın coşkusunu yok etmekte ve hem de aşkı öldürmekte. Siz siz olun üst benliğinize bu kadar kulak asmayın. İçinizdeki çocuğu da zaman zaman dinleyin.

Diğer çok önemli bir konu ise tercihlerimiz. Ne zaman ki tercihlerimiz artık birer zorunluluk haline dönüşür, işte o zaman bulunduğunuz yer artık sizin tabutunuz olmuş olur. Ne aşk kalır, ne mutluluk. Bir yastıkta kocayacaksınız diye duymak ve tercihinizin bir zorunluluğa dönüşmesi ile seni o kadar seviyorum ki dilerim seninle bir yastıkta kocarım düşüncesi ile tercihimizin ortaya konması evliliklerin neden mutlu ya da boşanmaların neden bu kadar çabuk oluyor olmasının cevabı oluyor aslında. Zorunda olduğunuz için değil tercih etmeye devam ettiğiniz için evli kalmalısınız. Balayı sonrası yada çocuk sonrası evliliklerin irtifa kaybetmesi işte olasılığın artık tükenmiş olarak görülmesi ve tercihin yerini zorunluluğa bırakmış olması durumudur. Artık ben hep onunlayım! Mecbur olduğun için değil, gidebilme özgürlüğün olmasına rağmen, her sabah onunla uyanmayı seçtiğin, onca insan arasından her akşam yine onunla olmayı tercih ettiğin için onunlasın. Özgürlüğün hep var ama seçimin onunla olmak. Bunu hissetmiyorsan kardeşim, mutsuz olursun. Tabutun içine girip ölüm anksiyetesini yaşamaya başladıktan sonra karşındakini çekici de bulamazsın üstelik. Asla değişiklik olmayacak ve ben hayatımı hep onunla geçireceğim bir tercihten çok zorunluluk olur ise mutsuzluk kaçınılmazdır.

Annem ne der, babam ne der, etraf ne der, sosyal olarak ne kaybederim, çocuğum var onu düşünmeliyim gibi şeylerin ardına saklanırsınız. Aslında sandığımızın ve hissettiğimizin tersine kapı kilitli değil ama kilidi oraya biz takıyoruz, ya da belki daha doğru ifadeyle kilitli olmayan kapıyı kilitli sanıyoruz. Endişelerimizden, korkularımızdan ve belki de suçluluk hissimizden (ben nasıl böyle düşünebilirim gibisinden) kıpırdayamaz ve çoğu kere de karşımızdan bir hareket bekler duruma geliyoruz.

Diğer taraftan, başka bir nokta da (bakın konuyu nasıl pijamaya getiriyorum) eşimizin de bir çok olasılık ve seçenek arasından bizi seçmiş olmasıdır. Ama bu seçime inat eve gittiğimizde hımbıllaşıp, pijamaları giyip sıkıcı ve sıradan bir hayat yaşamayı alışkanlık haline getirirsek işler işte zorlaşıyor, karışıyor. Siz, belki de zaman içersinde ve evet çevrenin zorlaması ve hayat koşulları nedeniyle  seçtiği, beğendiği ve ilişki yaşamaya başladığı siz olmaktan çıkıp, karikatürleşiyorsunuz. Neden bu kadar rahatsınız ve hatta umursamazsınız biliyor musunuz? Kaybetmeyeceksiniz sanıyorsunuz . Nasılsa kapı kilitli, nasılsa imzalar atılmış, nasılsa çocuk olmuş, bir yere kıpırdayamaz sanıyorsunuz. Belki kıpırdamıyor da ama mutlu bir hayat şansını da tepmiş oluyorsunuz. Kaybetme korkusunun kıyısından köşesinden hissedilmesi gerekiyor. Bu demek değil ki flörtöz olup kendimizi kıskandıralım ama evlendik diye de kendimizi bırakmayalım, amannnn nasılsa beni alan almış demeyelim, başım ağrıyor, çocuk uyanır mazeretlerine girmeyelim, hayatın içinde kalalım. Belki her gün  çiçek getirmeyebilirsiniz ama her gün birbirinize bir kaç güzel söz söyleyebilirsiniz. Hiç bir şey yapmıyorsanız bile, en azından gün de bir kere içinde bulunduğunuz ve yüzleşmediğiniz iki durumu kendimize söyleyip, durum analizi yapmak da fayda olacaktır:

1. Bu ilişkiyi ben istiyorum, istediğim zaman sonlandırabilirim. Bu bir tercihtir, zorunluluk değil
2. Eşim de bir çok kişi arasından beni seçti ve istediği zaman gidebilir.

Kapısında kilit olmayan odalara suni kilitler takıp mutsuzlaşmayalım. Fanilik bilincimizi de her zaman koruyalım. Hiç ölmeyecek ve hemen yarın ölecek gibi yaşamak belki de altın anahtar. Kullanım alanlarını iyi bilip, iyi uygulayalım. Hımbıl hımbıl pijama giyip oturmak (isteyen tabii ki giyebilir. Burada anlatmaya çalıştığım pijamanın sembolizmasıdır)ölümsüz olduğunu düşünmektir, zamanın değerini bilememek, fırsatları kaçırmaktır ve aşk ölmeye mahkumdur. Zaman çok kıymetli, boşa geçmemeli. Sıradan, stresli hayatlarımızla ölümsüzleşiyor ve aşkın ömrünü yapılan çalışmalarda oldukça kısa sürelere indiriyoruz.

Diğer son bir konuda ifade edebilme becerisi. İçinde bulunduğumuz endişelerimizi, sıkıntılarımızı, problemlerimizi yüzleşmek yerine eyleme dökmeyi tercih ediyoruz. Biri bize ters bir şey söylediğinde direk kavga etmeyi tercih ediyoruz. Oysaki bu söylediklerin beni çok kırdı diye de söyleyebiliriz ve belki bu çok daha da etkili olur. Eşimiz ile sorun olanı bulmak ve hatta çözmek yerine bağırmayı, içki içmeyi ya da aldatmayı tercih ediyoruz. Meselenin kendisine bakmak yerine belki de zor geldiğinden alışkanlığımızı yitirdiğimizden bunu es geçip, eyleme dönüştürüyoruz. Örnek mi istersiniz? Alın size libido. Bir ilişki için çok önemli ve nedendir bilinmez yıllanmış evliliklerde tersi olacağına libido da bastırılmaya çalışılıyor. Biten bir seks hayatı ve kerhen devam eden ilişkiler. Oysaki karşılıklı konuşularak çözümler aranmalı ve ya bulunup yola devam edilmeli ya da yollar ayrılmalıdır.

Müziği yapan notalar arasındaki boşluklardır denir. Resim için de bu geçerli. Mimarlar bile evlerin içindeki boşluklar için tüm yapıyı çizerler. Dinlenin, nefes alın, soluklarınızla yalnız kalın, kendinizle yalnız kalın ve kendinizi dinleyin. Aslında belki de en dolu, en değerli anlarınızdır boş zamanlarınız. Newton ne saatler boyunca çalıştıktan sonra dinlenmek için uzandığı ağacın altındayken elma düştü kafasına ya da Arşimed rahatlamak için hamama gittiğinde evraka dedi. Boşlukları doldurmaya çalışmayalım, onlar bizler için gerekli. Zamanı da öldürmeye çalışmayın. Ben demiyorum her gününüzü aynı geçirin ama zaman zaman hiç bir şey yapmadan da zaman geçirip o ana kadar ki çalışmalarınızın kristalleşip elle tutulur bir sonuç haline gelmesini bekleyin derim.

Pijamalı ezikten şimdilik bu kadar. Önemli olan pijamalı ya da pijamasız ezik kalıp, hayata tutunabilmek.

Sevgi ve saygılarımla,

6 Ocak 2014 Pazartesi

Mesele Organik Pazar elması olabilmek ...

En son ne zaman kendiniz veya hayatınızın gidişatı için bir karar aldınız?

Dikkat edin dışarı çıkarken ne renk kazak giyeceksiniz, akşam ne yemek yapacak ya da nereye yemeğe gideceksiniz gibisinden kararlardan bahsetmiyorum.  Ne zaman mesela cesaret gösterip kritik ve sizi direk etkileyecek bir karar verdiniz?

Eminim bir çoğunuz işiniz ile ilgili günlük hayatta tonlarca karar alıyorsunuzdur ve buna zaten mecbursunuz da. Gel gelelim iş sizin kendi hayatınız ile ilgili bir konuya geldiği zaman aynı kolaylık ve çabuklukla karar alabiliyor musunuz? Ya da alınacak kararların bir sonucu, bir bedeli olacağından, hiç bu riske girmeyip, alışılmış olan ile devam edip, karar vermelerin yanından, kıyısından geçip zaman mı kazanıyorsunuz?  Bir şeyi seçersem bir diğerini kaybederim korkusuyla kavşakta durmayı ve karar vermemeyi mi seçiyorsunuz? Hatta bunun bile başlı başına bir karar olduğunu mu söyleyip duruyorsunuz kendi kendinize?

Hadi itiraf edin, çekinmeyin. Aslında öyle ya da böyle gözümüzü karartıp bir karar versek saptığımız yolda ne olasılıkların bizleri beklediğini siz de çok iyi biliyorsunuz. Geriye dönüş bile başlı başına bir olasılık mesela. Evet siz de her bir anın, her bir kararın adeta bir doğum, bir başlangıç ya da yeni bir şans olduğunu biliyorsunuz. Biliyorsunuz da ahhh o içinizdeki endişe o korku yok mu değil mi? Oysaki korku diye bir şey yoktur hayatta olsa olsa bir şeyden korkan vardır. Korkuyu yaratan da bizzat bizleriz aslında sevgi ve güven eksikliğinden.

Peki ama neden? Neden karar vermek bu denli zor?

Karar alamıyoruz çünkü sahiciliğimizi yitirdik. Biz olmayı bıraktık. Artık beğenilmek her şey oldu. Nasıl göründüğümüz, ne olduğumuzdan çok daha önemli hale geldi. Algı her şeydir artık yalnızca bir pazarlama terimi olmaktan çıkıp bizzat hayatlarımız oldu. Dönüşüme uğradık ve başkaların beğenileri üzerine yeniden ve yine yeniden ve hatta yine yeni yeniden şekillendik ve biz kalamadık, bunu başaramadık. Olmadı işte. Artık düşüncelerimiz bile bize ait değil. Düşüncesi olmayan adamın hiç bir fikri olabilir mi? Fikri olmayan adamın karar vermesi hiç mümkün olabilir mi? Resmen beyinlerimiz uyuşturulmuş bir durumda. Çok acı ama gerçek biz yavaş yavaş her geçen gün biraz daha yok oluyor.

Ergenlik döneminde sorun yoksa sorun vardır derler. Ergenlik bir dönüşümdür, kişiliğini ortaya koymasıdır. Benim kendime ait düşüncelerim var diye bağırmaktır. Birey olabilmektir. Destansı, epik bir hayat yaşamak için mutlak surette önce birey olunmalıdır. Tecrübe önemsiz mi? Hiç olur mu öyle şey, tabii ki çok önemli, nasihatler mutlaka dinlenmeli ama kişi yine de yaşamalıdır tercihini. Cat Stevens’ın father and son şarkısında olduğu gibi “evet baba haklısın ama önce gitmeliyim”. Evet önce gidilmeli, denenmeli, birey olunmalı. Şarkıda çok çarpıcı, ders niteliğinde bir de söz vardır: You will still be here tomorrow but your dreams may not (yarın sen burada olacaksın ama hayallerin olmayabilirler). Göbek bağı koparılmalı herkes ve her şeyle. Ancak o zaman bir yetişkin bir birey olabiliriz.

Bir de dönüp kendimize bakalım şimdi. Tamam bir Cat Stevens belki olamazdık kolay kolay ama birey olmayı başarabilmeliydik. Kararları kimse ve hiçbir şeyden etkilenmeden alabilmeliydik. Hadi gelin soralım kendimize, biz birer birey olabildik mi? Başkalarının beğenisi için mi karar alıyoruz yoksa istek ve arzularımızı zaten o potada eritiyor muyuz?

Anne baba onayı sadece bir örnek. TV kahramanları gibi yaşamayı istemek, arkadaş beğenisi, moda takibi her şey olabilir peşinden gittiğiniz. Önemli olan kendin olmayı başarabilmek. Sevdiğin işi başkaları beğenecekler diye değil, sen huzurlu olacaksın diye en iyi şekilde yapabilmek. Eşini başkaları seni takdir edecek diye değil, içini ısıttığı için seçebilmek. Bazıları seni beğenecek, takdir edecek bazıları da beğenmeyecek,i takdir etmeyecek. Doğrusu kelimesi belki çok iddialı olabilir ama normali de bu zaten. Eskiden ikiz gibi tümü birbirinin aynısı olan elmalar arasından elma alırken, bugün artık organik pazarlar sayesinde birbirleriyle alakasız elmalardan biraz şekli bozuk, çabuk çürüyen ama kişilikli elmalar alabiliyoruz. Doğa tek tip çalışmaz, doğa da özgünlük, farklılık vardır. Günümüzde ise görsellik hiç olmadığı kadar önemli oldu. Organik pazardaki bir elma kadar olamadık.

Günümüzde artık beğenilmek üzere kararlar alınıyor, seçimler yapılıyor. Ne oldu kendi arzularımıza? Sahi onları diğerlerinden ayırabiliyor muyuz yoksa çok mu geç kaldık? Kendi hikayelerimiz unutuldu ya da günümüz şanslıları için zaten hiç olmamışlardı. Seçimlerimiz hep beğenilmek, onaylanmak ya da puan almak üzere. Başkalarının beğenileri için kendimizden uzaklaşıyoruz. Hepimiz güzel ve bir diğerimizin aynı, doğal olmayan elmalar gibiyiz. Ne acı ki üç aşağı, beş yukarı yok gerçekten de hiç bir farkımız.

Teorisyen olmak kolay da aktivist olup, hayata geçirmek, uygulamak o kadar kolay olmuyor. Konuşan çok oluyor da yapan pek yok. Siz bakmayın yazdığıma, ben yapabiliyor muyum? Hem de hiç. Üstelik işimizi bir hayli zorlaştıran durumlarda var. Bu yazıyı yazarken aklıma Malcolm Gladvewell’in Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü adlı kitabı geldi. Hemen açıp biraz bakıp hatırlamaya çalıştım. Kitapta yapılan bazı deneylerden bahsediliyor. Çok basit, okuyunca hadi canım diyebileceğiniz deneyler ama işte insanın bilinçaltını aynı basitlikte etkilemiyor, etkilemede uzay olup çıkıveriyor.

Mesela karışık karışık verilen cümleleri düzenli hale getirmelerinin istenmiş olduğu bir dil testi düşünün. Bu cümlelerin içlerinde gri, bahçe, endişe, güney, yaşlı, tek, bulmaca, buruş buruş gibi kelimelerde serpiştirilmişti. Denekler cümleleri sıralı hale getirdikten sonra odadan çıkarken ve sonrasındaki belirli bir süre normal aktiflikte olamamışlar. Ağır hareketler etmeye, sürekli düşünür durumda olmaya başlamışlar. Siz sadece bir dil testi zannetmiştiniz değil mi? Değil işte. Bilinçaltı sizden bağımsız, şartmış gibi görev edinip bu kelimelerden hareketle yaşlılığı düşünmeye başlamış. Bilinç saf saf neler olduğunun bile farkında değilken denekler bilinçaltıları sayesinde ve ya yüzünden koridorda birer yaşlı gibi yürümeye başlamışlardı. Benzer çalışma bir çok değişik kişi ve çeşitlilikte yapıldı (kitapta örnekleri bir hayli sunulmakta). Sonuçları aslında oldukça rahatsız edici boyutta. Bu sonuçlar en basit ifadeyle özgür irade olarak düşündüğümüz şeyin esas itibariyle büyük ölçüde bir yanılsama olduğunu gösteriyor. Çoğu kere bir otomatik pilotla yönlendiriliyor gibiyiz; düşünüş ve davranış tarzımız, hatta herhangi bir anda ne denli iyi düşünüp, ne denli iyi hareket ettiğimiz, dış etkilere zannettiğimizden çok daha açık. Yaşamımızdaki tüm küçük zihni ayrıntılarla bilinç dışımız ilgileniyor aslında, odaklanmayı ise özgür iradeye bırakıyor. İşte sırf bu nedenle denemeliyiz, bir yerlerden başlamalıyız. Neye odaklanacağımız elimizdeki tek silah. Odaklanmayı kendimize yapalım.

Hepimizin içinde aslında ne nüveler var, yeter ki kendimize biraz daha güvenip,biz olmanın aslında ne de güzel olabileceğini bilelim, ya da en azından hayalini kuralım. Gelin bugün kendinize bir güzellik yapın ve bir karar verin hayatınızla ilgili ve nedenini soran olursa “benim kararımdı ve vermiş olduğum kararların sorumluluklarını da üstleniyorum" deyiverin çekinmeden ve cesaretle. Siz size güvenin çünkü siz buna değersiniz.

Siz kalabilmeniz dileklerimle...