Bu Blogda Ara

Nefes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nefes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2015 Pazartesi

Bir dönüşümün hazin dolu hikayesi 4


Sakin ve huzurlu bir liman: Aktif kadercilik

Bir önceki yazımın sonlarına doğru içinde bulunduğum durumu anlatmıştım; sonrasındaki bir dönem kah meleklerle konuştum, kah reiki yapıp durdum kah dilekler tutup gerçekleşmesi için çeşitli ritüelleri uyguladım. Günlük olumlama cümlelerimden ve NLP uygulamlarımdan sıkılsam da asla ve zinhar hiç vazgeçmedim. Yetmedi Nefes kursuna gittim. Kurs da kesmedi, nefes ile ilgili özel kişisel seanslara katıldım. Tüm bunlar başarısız geçti demeyeyim de daha çok amaçladığım şeylere bu tekniklerle ulaşamadım. Yani anlayacağınız huzur bulmam konusunda değişen çok bir şey olmadı. Hatta tam tersi batışım devam etti. Dibinde dibi varmış dedirtecek şekilde düşüşüm devam etti. Hayatım günden güne içinden çıkılmaz bir hal almaya başlamıştı.

Peki neler mi oluyordu? Neye el atsam kuruyordu. Ne ile uğraşsam zarar ediyordum. İkili ilişkilerde sıkıntılar yaşıyor, günden güne kendime olan sevgim de saygım azalıyordu.

Yok bu gidişin bir son bulması gerekiyordu dedim ve çözüm olarak kurşun döktürmenin en iyi yol olduğuna karar verdim. Başladık araştırmalara. Ona sorduk, buna sorduk ve sonuçta koskoca İstanbul’da bize kurşun dökecek kimseyi bulamadık. Ekmek yok pasta var misali, kurşuncu teyze bulamadık biz de feng shuici teyze(ler) bulduk. Geldiler eve, ölçtüler, biçtiler. Kafa kafaya verip düşündüler ve bizim için en iyi olana karar verdiler. Bir plan çizdiler ki valla paralarını hak ettiler. Bugüne kadar para verip de en azından somut bir şekilde karşılığını aldığım tek teknikti. Bir plan ki belki 3-4 saatimizi harcadık anlamak ve uygulamak için. Tabii ki doğal olarak dünyanın parasını verdik. Üstelik yalnızca danışman teyzelerine de değil, sonrasında aldığımız bir ton kişisel ve ev takılarına. Üstelik az parada vermedik hani bu birbirinden değerli eşyalara, belki teyzelere verdiğimizden daha fazlasını bizleri kötü enerjilerden koruyacak mallar için verdik. Evimiz karnaval yeri gibi oldu. Bugün evimizin herbir köşesinden bir şeyler sarkmakta ve enerjinin sorunsuz bir şekilde akması sağlanmış durumdadır. Evde huzur tavan yapıyor anlayacağınız.

Kuşun döktürecek birini bulsak oldukça ekonomik olarak sorunumuzu çözdüğümüzü sanacakken çözecekken kendimizi türlü türlü oyunlar oynarken bulduk. Mesela evdeki bazı köşeler gösterildi ve karar verirken buralara bakmam söylendi. Açık klozet zinhar yasak, iyi enerjiyi çekermiş. Sen misin bunu öğrenen, çocuğun peşinden klozeti kapatmak için koşar olduk. Evin belli köşelerini oradaki pozitif enerjiyi aktive edebilmek adına sürekli aydınlatır olduk. Merak etmeyin hemen tasarruflu ampuller aldık bu noktalar için. Beğenerek aldığımız güzelim çiçeğimiz beğenilmedi mesela ve evimizden acımasızca gönderildi. Adaçayı yakarak kötü enerjileri kovduk evimizden. Sirkeli sular ile sildik her bir yeri. İş yerinde bile karşıma güney yönünü almamam gerektiğinden masamın yerini değiştirdim. Bana iyi geleceği söylenen taş elimde siyah renkleri tercih eden ben kendimi yeşil renk kazak ararken buldum. Ve aslını isterseniz daha bunlar gibi nice şeyler yapmaya başladık. Asmakla, klozeti kapamakla işler istediğimiz gibi gidecek, enerji sorunsuz akacak diye düşündük. Keşke herşey para ile veya bir kaç danışman ve bir kaç parça eşya ile çözülebiliyor olsaydı. Unutmadan bu feng de en az 5000 yıllık kadim bir uygulama imiş. Biz de hem çaresizlikten ve hem de bir bildikleri vardır bu 5000 sene boyunca bu işe gönül verenlerin dedik ve bu güzide tekniği de uyguladık anlayacağınız.

Yok kardeşim bu teknik de işimize yaramadı. Sorunlar çığ gibi aratarak devam etti. Biz o kadar enerjinin akışı için uğraşalım o bize bir gram fayda sağlamasın. Başlarım böyle tekniğe ...

Yahu kardeşim bir faydasını göremedim işte. Yeminle söylüyorum bugüne kadar uyguladığım tekniklerin hiçbiri işe yaramadı. Hepsini mi salakça ve özensiz yaptım? Öyle şeyler gördüm ki, öyle inananlar ve bu inananlardan dünyaları götürenler, anlatsam şaşarsınız. Yeminle söylüyorum ben yapanlar adına utandığımdan yazamıyorum ki raflarda nice kitapları satılıyor. Hadi, ben fayda görmedim, hayır faydasını gören birini de tanımadım. Eğitmenler hariç, onlar iyi kazanıyorlar tabii ki. Rahatlama tabii ki oluyor günün sonunda kendinle baş başa kalıyorsun ama rahatlama dışında tek bir faydasını gören var mı? 

Başka neler mi yaptım?

Neler yaptım neler. Bende hikaye bol. Aktardan yedi dükkan süprüntüsü denen bir bitkiler karışımı aldım. Tavada bunları yakıp elimde tava oda oda dolaştım. Nazarlar, kötü enerji ve keyfimizi kaçırmaya neden olan ne varsa evden kovulmalıydı ve bu karışımın dumanı bunun için bire birmiş. Üzerimin ve evin kokması dışında bir faydasını! çok görmedim açıkçası.

Sonrasında astroloji ile ilgilenmem başladı. O teknik atlanmamlıydı. Ben de zaten atlamadım. Şimdi dönüp baktığımda yine akla en yatkın olanı bu teknikti. Önce Kabalistik astrolojiyle ilgilendim. Büyücülük ve falcılıktan bilime terfi edilmişse bu disiplin, bunda Kabalacıların etkisi büyüktür.

Kabalistik astrolojiye göre her birimiz spirituel gelişimimiz için en doğru yerde ve zamanda doğduk. Hayattaki amacımız ise bu akıma göre ruhsal gelişime ve Tanrısal Işığın bir parçası olabilmekti.İşte doğru yer ve zamanda doğarak özgür iradelerimizle potansiyelimizi tam olarak kullanarak bu ışığa ulaşmak gerekmekteydi. Geleneksel Astrolojiden farklı olarak Kabalistik Astrolojinin amacı horoskoplar yardımıyla şanslı ve şansız dönemlerimizi paylaşmak değil, evrenin etkilerinin üstesinden gelmek ve hayatlarımızın akışını kontrol altında tutmayı, kaderlerimizin efendisi olabilmeyi öğretmekti. İlk nefes aldığımız o mucizevi andan itibaren mensubu olduğumuz burcun olumlu ve olumsuz özelliklerini alırız. Ama burada burç özellikleri kişiliğimizin nedeni değil bir sonucudur. Bu hayata kadar geliştiremediğimiz özelliklerimizi geliştirebilmemiz ve ışığa biraz daha yaklaşabilmemiz için bize yardımcı olan bir mekanizma gibidir burçlar. Amaç geliştirmemiz gereken özelliklerimizi geliştirebilemek için bu özelliklerin hüküm sürdüğü burçta doğmaktır. İlginç bir teori değil mi? Babacım ilginç olmasına bile gerek yoktu. Farklıydı ve ihtiyacım vardı ve ben de ilgilendim. Hoşuma da gitti. Sonrasındaki durak doğal olarak geleneksel astrolojiydi.

Kabalistik astroloji ile Geleneksel astrolojinin ortak noktası başıma gelenlerin mutlak surette bir nedeninin oldu idi. Bir süreç insan hayatında yaşanıyordu. İnişler, çıkışlar, başarı ve başarısızlıklar tabii ki vardı ve hep de olacaklardı. Önemli olan gelişimdi, önemli olan her hayırda bir şer ve her şerde bir hayır olmasıydı ve yine önemli olan ister kişisel çaba olsun, ister ruhani güçler, ister yıldızların hareketleri, bir şekilde hayatın sizi hep bir sonraki faz için hazırlamasıydı. Bu döngü ilk nefes alışınız ile başlayıp son nefsinize kadar da devam etmekteydi. Yapabilecek çok fazla bir şeyiniz yok.

İşte bu düşünce tarzı beni rahatlatmaya başlamıştı. Yine bu nedenle kendime çok misyonlar yüklemek yerine içinde bulunduğum sürecin tadını çıkarmam gerektiğini düşünmeye başlamıştım. Her şeyi kendi omuzlarıma yüklemek ve bu yükleri taşımama rağmen başarıya ulaşamak beni her geçen gün biraza yıpratıyordu. Aslında ben istesem de istemesem de her geçen gün biraz daha gelişiyordum. Olumsuz başıma gelen her bir olay ise yalnızca benim biraz daha gelişebilmem içindi. Kontrol ben de değildi, hiç olmamıştı. Patron ben değildim. Hatta patronluk konusunda esamem bile okunmuyordu. Bunu yavaş yavaş anlamaya başlamıştım.

Irmakların bir hızları vardır ve doğasından daha hızlı akıtamazsınız. Yani her şeyin kendine uygun zamanda gerçekleşmesi gerekiyordu ve bu gerçeği benim anlamam için çok para harcam ve nice tekniği başarısızca uygulamam gerekiyordu. Yüzleşmek gerekiyor. Yok efendim kendi kaderimin efendisiymişim yok küçük tanrılarmışız. Evet özgür irade tabii ki var ama gelecek için istekler konusunda var. Sen isteyeceksin, duanı edeceksin ama gerisine karışmayacaksın. Kabul edelim ya da etmeyelim patron bizler değiliz.

Hayatlarımızda tesadüflere yer yoktur. Hepimizin dünyaya gelişlerinin bir nedeni vardır ve tüm başımıza gelenler bu nedenler içindir. Yani aslında başımıza gelen iyi kötü her şeyin bir nedeni vardır ve bizim en yüksek hayrımızadır. Ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır, dersimizi alalım ve ilerleyelim. Hayatımızda karşılaştığımız her olay, bizim için en mükemmel olandır. Bu nedenle ne geçmişle, pişmanlıklarınla ya da zaferlerinle zaman kaybet ne gelecek için endişelen. Günü yaşa, tadını çıkar, kendine iyi bak ve tüm kalbinle sev.

Neden ben” yerine “Ne öğrenebilirim” sorusunu sor her bir defasında. Hayatındaki her gün bir hediye, kıymetini bil.

Hayatın anlamını hepimiz öyle ya da böyle aramaktayız. Şanslı olanlarımız heyecan verici ipuçları bulurken bazılarımız kısa sürede aramaktan vazgeçebilmekteyiz. Bana göre hayatın anlamı insanın kendisiyle tam anlamıyla barışık bir hayat yaşaması. Barışma çabalarım ve bu uğurdaki yolculuklarım halen devam etmektedir ve hep edecektir. Bu sıralar sığınacak güzel, sakin ve huzurlu bir liman bulmuş gibiyim. Ben aktif bir kaderciyim. İyi yolda olduğumu yaşadığım tüm olumsuzluklardan sonra biliyorum. Bir gün biliyorum, kendimle karşılıklı gelip, gözlerimizin taa içlerine bakıp, huzur, mutluluk ve özgürlük hisleriyle dolu olarak kadeh tokuşturacağız. Sizlere de bu keyifli ve öğretici yolculukta içten başarılar dilerim ...





22 Haziran 2015 Pazartesi

Bir dönüşümün hazin dolu hikayesi 3

Meleklerle Dans

Norbekov, İnsanın hasta, çirkin ve fakir olmaya hakkı yoktur demiş. Boşuna mı söylemiş üstat, bir bildiği vardır dedim ve devam ettim, durmadan, sıkılmadan ve hevesle hep devam ettim. Bir şey olduğu aslında yoktu ama ben hep kendimi her geçen gün ve her gittiğim kursla biraz daha geliştiriyorum sandım durdum yıllarca. Potansiyelimi tam olarak kullanabilmek adına çalışıyorum sandım onca zaman, kendimce kendimi araştırıyorum sandım ve dahası tüm bu çabanın beni mutlu, huzurlu ve özgür hissettiriyor yanılgısını yaşadım durdum. Anlayacağınız geriye dönüp baktığımda gördüğüm tek şey koca bir fiyasko, kendi adıma kişisel bir skandal. Trajikomik yaşanmış yıllar ve kendi kendimi kandırıp durmam.

Sonra bir gün pat diye Meleklerle tanışmaya karar verdim. Gittim kursa ve tanıştık kendileriyle. Beraber iletişime geçip, geçmişimi temizledik. Gelecekle ilgili sorular sorup cevaplarımı aldım. İki yanımda bulunan ve sürekli benimle olan 2 meleğin isimlerini öğrenmeye çalıştım. Hoş kurstaki herkes bu isimleri öğrenirken (herkesin ki farklı farklıydı) ben bu konuda bir bilgi sağlayamadım. Kursu veren kişiye rica ettim. Ben öğrenemedim, size belki cevap verirler gibisinden ama o da ancak benim isteyip alabileceğimi söyledi. Yersem. Yemiş gibi yaptım. Ne güzel dünya bu dünya. Konu çok ruhani olduğundan bu konuyla ilgili yazacaklarım daha çok kurs ile ilgili olacak. Zor durumda olan insanlar var ve bir de bu durumdan çıkar sağlamaya çalışanlar. Eğer yanılıyorsam hepsinden içten özürlerimi dilerim. Dışarıdan görüntü çok inandırıcı değildi açıkçası. Her şeye rağmen meleklerle iletişim, söz konusu bu iletişimi hissedememiş olsam da çok heyecan vericiydi. Yani aslında ben daha çok onlarla iletişime geçebileme ihtimalini sevdim. Bugün bile zaman zaman onlarla konuşup, sorduğum sorulara cevaplar arıyorum.

Zamanında adını vermeden bu kurs ile ilgili yazmış olduğum yazıdan bir bölümünü aşağıda sunuyorum.

Yağmurun şakır şakır yağdığı bir Cumartesi sabahında arabamı park edip, bir miktar yürüdüm ve adresi verilen apartmandan içeri girdim. Seminer apartmanın en üst katındaki bir dairede verilmekteydi. Zili çaldım. Kapıyı genç ve hafif toplu bir bayan açtı. Hoş geldiniz deyip beni içeri aldı. Saçlarım kısa olduğundan yağmur altında ıslanmam çok dert değildi ama montum bayağı bir ıslanmıştı. Önce onu çıkardım ve bana gösterilen kapıya doğru ilerledim. İçeri adımımı attığım zaman ilk fark ettiğim şey salondan görünen muhteşem boğaz manzarasıydı. Bir taraftan Boğaz köprüsünü ve diğer taraftan tüm Topkapı Sarayı, tüm ihtişamıyla Ayasofya ve Sultanahmet Camii. Manzaradan zor da olsa gözlerimi alıp boş bir yer ararken, yanımdaki kadının sözlerini duydum: Sınıfın tek erkeği de işte geldi. Hani bir söz önce bir anlam ifade etmez de bir süre sonra dank diye bilincinize düşer ya, benim ki de o hesap yerime oturana kadar hanımefendinin söylediklerini yalnızca duydum ama anlamlandıramadım ama sonrasında tüm sınıftaki toplam 25 çift bayan gözünün bana çevrilmesiyle içinde bulunduğum durumu hemencecik kavrayıverdim: Orta hatta ufak denebilecek bir salondaki eğitmen dahil 25 kadın arasındaki tek erkek bendim. Tüm dalga geçmeye hazır gözler bana çevrilmişti. Hafif tebessümle bana bakan kadınlara nazikçe selamlar vermeye başladım. Her selam verdiğim kadın sırasını salmış gibi kafasını çeviriyordu. Eğitmen ben gelmeden önce başladığı sözlerini tamamlayıp bana hoş geldin dedi. Kısaca kendimi tanıttım. Arada senin burada olmanın kesin bir sebebi var gibi laf atışlar arasında, eğitmen beni adeta sınıfa kabul etti. Bu kabul diğer bayanları da sakinleştirmişti, artık bana bakmıyorlardı. Sınıfın doğal olmayan doğal bir üyesiydim artık.

Bu doğal üyelik tüm kadınların ben yokmuşum gibi davranmasına neden olmuştu. Sabah kuşağındaki genelde kadınların izlediği programları gözünüzün önüne getirin. Bir bağrış çığrış, kimsenin kimseyi dinlemediği bir gürültü kaosu. Eğitmen bile bazen çaresiz kalıyordu. Ben ise programı televizyondan izliyormuş gibiyim ama tek farkla programın bizzat içindeyim. Konuşmaya cesaret ettiğimi söyleyemem, susup sessiz kalsam doğal bir üye gibi hareket etmemiş olacağım. Ne yapacağımı bilemez bir halde oturup bana atılan lafları zaman zaman cevaplandırmaya çalışarak zaman geçirmeye çalıştım durdum.
....
Rüyalarında geleceğini görenlerden tutun da, yine rüyalarında kendini cennette görenlere, konuşurken birden susuyorum ve öncesini hatırlamıyorum, bu ne demek şimdi gibi soru soranlara, tam bir kadınlar matinesiydi. Hele bir kadın kramp girmesinin bir anlamı var mıdır diye sordu durdu belki onlarca kere. Durup durup otomatiğe bağlanmış gibi peki, ya kramp dedi sürekli. Eğitmen sürekli duymamazlığa geldi ki bu aslında bulunduğumuz ortam için tam yerinde bir stratejiydi ama kadın pes etmedi ve sormaya devam etti: Peki, ya kramp?  İyi tamam da peki, ya kramp? ya kramp?Sonunda eğitmen magnezyum eksikliğidir, doktora gidin dedi de kadın sustu. Ben ilk içten gülmemi bu söz üzerine gerçekleştirdim ama zamansızdı. Gülüşüm genel topluluk tarafından neden bilmem düşmanca algılandı. Öğretmen Tuğba, ev hanımı Tuba, bankacı Tuğba, ya da iş kadını Tuba hepsi bana kızmışlardı. Evet yanlış okumadınız, gelenlerin bir çoğunun ismi yazılışları farklı bile olsa aynıydı. Tanımadığınız birisini Tuğba diye çağırdığınızda bakma şansı hiç bu kadar yüksek olmamıştı.

Hava yağmurlu olduğundan girişte bir de galoş giymemiz gerekmişti. Hanımefendinin birinin ayağından galoş sürekli çıkıp çıkıp duruyordu. Sonunda dayanmadı ve sanki çok doğal ve sıradan bir şey soruyormuş gibi ayağımdan galoş sürekli çıkıyor; bu ne demek şimdi? diye sordu. Eğitmen garibim kem küm etti ve dahiyane bir stratejiyle içinize sorun dedi. Hanımefendi de sormuş olmalı ki hemen cevap geldi kendisinden: Sanırım artık duygu ve düşüncelerimi saklamamalı, dışarı çıkarmalıyım. Allahım bir tebrik, bir alkış tufanı oldu ki görmeliydiniz. Dedim ya tam şenliğin ortasına düşmüştüm.

İstiklal Marşını dinlerken tüylerim diken diken oluyor, bu ne demektir sorusuna tüm salondakiler tarafından verilen ülkeni çok seviyorsun cevabı sanki çalışılmış gibiydi. Ağzım neredeyse açık ve büyük bir hayranlıkla takip ettim bu paylaşılan ortak vizyonu. Tüm grup ortalama dağılımda %66’lık birinci sigma bölgesindeydi. Normal olmayan tek kişi de bendim.

Benim orada ne işim vardı. Sürekli kendi kendime bu soruyu sorup durdum. Bir süre sonra artık anlatılan olaylardan kopmuş, olan olayların notunu tutmaya başlamıştım. Keyif almaya başlamıştım. Yazacak, paylaşacak kelimeler yerini cümlelere ve satırlara bırakıyordu.

Hayatta meydana gelen tüm olaylar eğitimin konusuyla ilişkilendirilmeye çalışılıyordu. Mesela katılımcılardan bir tanesi eğitim arasında katılımcılar yokken tek başına bulunduğu bir esnada, eğitim yapıldığı yerde, tüm parfümünü üzerine boca edip, lavaboya gitmiş. O yokken eğitim başlamış ve diğer katılımcılar söz konusu bu kokuyu o sırada bizlerle iletişimde bulunan meleklerden geldiğine  inanmışlardı. Neyse ki sonra parfümü üzerine boca eden hanımefendi itiraf etti de gerçek anlaşıldı. Tüm gün boyunca yok artıkkkk, hadi canım sende, hadi be bu kadar da olmaz artık diye söylenip durdum tabii büyük bir sessizlik içinde. Bir de yapılan ve hiç de komik olmadıklarını çok rahat söyleyebileceğim esprilere abartılı bir şekilde gülen bir kaç kadın da sinirlerimi sürekli bozup durdu ilk gün.”

Dikkat ettiyseniz ilk gün diye alıntıladığım bölüm sona eriyor. Tabii ki doğru anladınız eğitimin 2. günü de vardı ve ateş pahasıydı. İlk gün eğitim ücreti farz edelim ki 1 TL ise ikinci gün eğitim ücreti 15-20 TL gibiydi. Arada muazzam bir fiyat farkı vardı. Paranın ne önemi var, mühim olan insanlık dedim ve ikinci gün eğitimine de katıldım.  İkinci gün eğitimini tamamlayanlara (ilk gün eğitimini almak şartıyla) Melek Danışmanlığı sertifikası veriliyordu. Anlayacağınız bu satırları yazan ben, bir Melek Danışmanıyım. İtinayla meleklerle iletişime geçebilir, sorular sorup cevaplar alabilir ve dahası geçmişlerinizdeki travmaları kordon bağlarınızı kesmek suretiyle şifalandırabilirim. Şifa bende işe yaradı mı bilmiyorum ama ben pek sanmıyorum. Açılmış olan üçüncü gözüm de muhtemelen yıllarca floritli macun kullanmış olmamdan sebep sonrasında pek bir işe yaramadı ama bol bol güldüm, notlar tuttum ve dahası danışman oldum. Daha ne olsun. Para verip danışman olmak bu olsa gerek zira öğretilen bir teknik ortada yoktu. Her şey paralıydı, melek kartları bile. Yanılıyor olabilirim, bu nedenle bu yalnızca benim görüşümdür ve yalnızca beni bağlar ama her şey ulvi amaçtan ziyade ticari amaç içindi. Konu melek olunca ticari amaç beni oldukça rahatsız etti.

Eğitmenler de alemlerdi. Sesini aklına geldiği zaman kısıp ruhani bir hava vermeye çalışıyordu ama çoğu kere boş bulunup normal ve hafif rahatsız edici bir tonla konuşuyordu. Hareketlerinin yapmacıklığı adeta yüzlerce metreden okunur nitelikteydi. İyi para kazanıyordu ve bu bir kaç saati geçirmesi gerekiyordu. Gülümsemesi bile sahte idi. Hele bazen gözlerini kapatıp düşünmesi yüksek sesle gülen kadından bile daha irite edici geliyordu. Sıkıştığı anda büyük bir yumuşaklık ve sesini ruhani hava vererekten içinize sorun diyordu. Hele bazen öyle anlar oluyordu ki belki 5 kere arka arkaya içinize sorun demek zorunda kalıyordu. Sahnenin bir başka komik figürü ise eğitmenin hemen yanı başında büyük bir haşmet ve azamet içerisinde oturan ve zaman zaman olaylara ombudsman gibi kısa ve bilge sözler söyleyerek katılan eğitmen yardımcısıydı. Tane tane ve yine ruhani bir havada konuşup kendi hayatından örnekler verip duruyordu. Konuşmasının tonu, bakışları ve oturuşu doğal bir saygınlık yaratırken konuşmasının içeriği genelde fiyaskoydu. Keşke öylece oturup dursaydı tüm gün boyunca.

Aralarda bir yandan çevremi seyredip bir yandan ikram edilen çayları yudumlayıp kendi kendime hep aynı soruyu soruyordum: Neden buradayım?

Cevabım aslında belli idi. Mühendislik ve istatistikle ilgilenen kişiler bilirler, Ki kare denilen ve popülasyonun içinden rassal olarak seçilen öğelerden oluşan örneklem kümesinin popülasyonu temsil edip edemeyeceğini test etmemizi sağlayan istatistiksel bir test vardır. Elimizdeki bağımsız değişkenin verilen bir bağımlı değişken üzerindeki etkilerinin birbirleriyle ilişkili olup olmadığını anlamamızı sağlar. Benimki de o hesaptı. Aldığım bu son kursun önceki sahip olduğum düşünceyi destekleyip desteklemediğini görmekti tek isteğim. Temel düşünce hep aynıydı ama izlenen yollar değişiklik gösterebiliyordu.

Takdir edersiniz sonrasındaki bir dönem hep bu olmayan tekniği kullandım durdum. Bazen kendimce cevaplar aldım ve bazen ise de kendi kendime öylesine konuşup durdum. Aslında ortada olan yine koca bir hiçlikti. Yani anlayacağınız değişen çok şey olmamıştı hayatımda. Desteksiz, tek başıma gemimi idare etmeye çalışıyordum. Dalgalar çok büyüktü ve gemim alabora olmak üzereydi. Acil hem de çok acil olarak bir liman bulmalı ve fırtına geçene kadar demirlemeliydim.

Sonrasındaki bir dönem kah meleklerle konuştum, kah reiki yapıp durdum kah dilekler tutup gerçekleşmesi için çeşitli ritüelleri uyguladım. Günlük olumlama cümlelerimden ve NLP uygulamalarımdan sıkılsam da asla ve zinhar hiç vazgeçmedim. Ne disiplinli bir adammışım bugün çok iyi görebiliyorum. Yetmedi Nefes kursuna gittim. Kurs da kesmedi, nefes ile ilgili özel kişisel seanslara katıldım. Ulan Allahın nefesi, özel dersi mi olur demeyin. Oluyor efendim. Ufak pet şişesini ön bölümünden kesip ağzınızın içine tıkıyorlar ve ağzınızdan hani neredeyse bayılana kadar nefes almaya zorluyorlar. Çekmiş gibi oluyorsunuz. Ne yer kalıyor ne de zaman. Başınız dönüyor, bir tuhaf hatta kötü oluyorsunuz. Aman devam edin, geçmiş travmalarınızdan kurtuluyorsunuz sıkışı altında nefes alıp veriyorsunuz. Sonrasında da paranızı verip hafiflemiş ve travmalarınızdan sıyrıldığınızı sanarak mekanı terk ediyorsunuz.

Sonrasındaki dönemde bir anda hayatımın merkezi nefes olmuştu. Öyle ya hayatın olmazsa olmazı alınan nefes’ti ve doğru nefes ile başarılamayacak bir olay, ulaşılamayacak bir yer yoktu. Nefes içimize üflenen ruhtu, bizi biz yapan ilahi tınıydı yoksa sakın aman bre hücrelerimize oksijen taşıyan soluk ile karıştırmayın. Yıllarca kullandığım göğüs nefesi ile hayatımı heba edip durmuştum. Artık karın nefesi ile potansiyelimi tam olarak kullanma zamanıydı. En iyi nefesi alabilmeli ve rezonansa girip bir üst tura çıkmalıydım. Aldığım o kadar nefes ve gittiğim özel dersler de işe yaramadı ve üst tura çıkma hayalleri kurarken elendim gittim.

Gittiğim ne kadar kurs ve yazacak ne kadar salaklıklarım varmış. Yazdıkça şaşırıyorum ama yazmamaktan da kendimi alamıyorum. Aslını isterseniz daha yazacak yığınla şey var. Hem dinlenmek ve hem de siz sıkmamak adına izninizi rica ediyorum.

Başarısız geçen daha nice kadim teknik maceram var. Hepsini yazacağım. Yazacağım ki sizler benim düştüğüm hatalara düşmeyin. Yazacağım ki boş yere birilerini zengin etmeyin. Yazacağım ki boş şeylere bel bağlamayın. Yazacağım da yazacağım. Hayır efendim kurnaz kadim teknikler lobisinden korkmuyorum. En kısa sürede tekrar görüşmek dileklerimle.

Sevgi ve saygılarımla,


22 Nisan 2014 Salı

Kadim teknikler ve başarısızlıklarla dolu kişisel gelişim yolculuğum

Her şey aslında yıllarca evvel, kanımızın damarlarımızda hızla yolculuk ettiği zamanlarda başladı. O dönemlerde çabuk sıkılırdık, her yerden ve her şeyden çok çabuk sıkılırdık. Sıkılmadığımız tek şey lise grubumuzla birlikte olmak ve beraber bir şeyler yapmaktı. Zamanda bizi destekler gibi oldukça hızlı akardı o dönemlerde. Çoğu kere anlamsız ve boş şeylerle ama her defasında muazzam eğlenceli zamanlar geçirirdik birlikte. Bir gece mesela trene biner sebepsiz Gebze’ye kadar gidip, bir birahane de bira içer dönerdik ki çoğumuz Avrupa yakasında otururduk, bir başka gece ise Ortaköy’de teneke içerisinde yaktıkları şeylerle ısınmaya çalışan şehir diyojenleri arasında hayatın anlamını arardık. O dönemlerde çok da korkusuzduk. Bizim için yapılamayacak bir şey, gidilemeyecek bir yer olamazdı. Günün uyumak dışında tüm zamanını hemen hemen beraber geçirirdik. Çoğu kere bir birlerimizin evlerinde sabahlardık. Lise ve hemen sonrasındaki yıllar çok ama çok güzeldi. Bol macera doluydu.

İşte yine böylesi yıllardan bir tanesinde bir yolculuk esnasında bir arkadaş ilk olarak bahsetti Reiki’den. Ellerinden enerji fışkıracak ve dahası bizler bu enerjiyi hissedebilecektik. Gerek ruhen ve gerekse fiziksel açıdan bizleri iyi bile edecekti arkadaşımızın ellerinden çıkan bu enerji. Sıramı bekledim. Bir otel odasında arkadaşım bizlere sırayla enerji verdi ya da yalnızca verdiğini sandı. Ben zerre bir şey hissetmemiştim. İlk ve uzunca bir süre için son olarak reiki kelimesini duyduğum andı. Bir daha da evlenene kadar duymadım. İhtiyacını da duymadım aslını isterseniz. Hayat büyük bir hız, coşku ve eğlence içersinde gidiyordu. Kimin böylesi zamanlarda spiritüel şeylere ihtiyacı olabilirdi ki?!! Böylesi ihtiyaçlar adı üstünde zaten ihtiyaçlar bir eksikliğin tamamlanması için vardırlar ve insan evlenene kadar böylesi şeylere zaman harcayamazlar. En azından ben harcamamıştım. Hızlı, coşkulu ve eğlenceli hayatın zirve yaptığı zamanlar evlilik öncesi zamanlardır. Osmanlı’nın Kanuni devri gibidir. İçinde nice acılar barındırıyor olsa da muhteşemlik olgusu her daim ön plandadır. Evlilikle beraber Sokullu dönemi başlar. Canım cicim ayları koskoca imparatorluğun süresi içersinde işte bu kadar sınırlıdır çoğu kere. 4.Murad dönemi ise çocukların hayata gelmesi gibidir. Bizim Sokullu zamanlarının sonlarına doğru eşimle beraber bir şekilde ihtiyaç duymuş olacağız ki Reiki kursuna gitmeye ve Finlandiyalı bir zat-ı muhteremden el almaya karar verdik. Gittik de. Hatta hızımızı almadık ve aynı ermiş Finliden Reiki II kursunu da aldık. Sonrasında sahip olduğumuz enerjiyi kullanabilme yeteneği ile bir yürüdük bir yürüdük ki dönüp arkamıza baktığımızda bir adım bile yol almadığımızı fark ettik. İşte bu kadar yararlı oldu reiki sanatını bilme bizlere. Ne zaman başımız ağrısa, midemiz bulansa uyguladık durduk. Her piyango alımı öncesinde ben gizliden gizliye uyguladım. Ne başımızın ağrısı geçti şansa ne de bir amorti çıktı. Evren aslında avazı çıktığı kadar bağırdı bize her defasında inanma diye ama bizde nerde o kafa. Yıllar yılı inanmaya devam ettik. Düşünsenize eşim ve ben bazen 1 saat boyunca çakralarımıza enerjiler verdik durduk. Sürekli devam ettik çünkü zaten kursa bile inanmaya hazır olarak gitmiştik. 


Bu işi yapanlar, organize edenler aslında çok akıllılar. Bu ve aşağıdaki bölümlerde sıralayacağım konular resmen toplumu şekillendirme araçları olarak kullanılmakta. Düşünsenize toplumda bu ve bunun gibi araçlara inanmaya hazır 400 milyon kişi olsa ve bu kişiler yıllık 2000 dolar harcamaya hazır olsalar, toplamda iyi para etmez mi? Hem iyi para eder ve hem de bu 400 milyon bu kadar paraları kendi özel ilgi alanları için harcanmayıp büyük döngünün içerisine kullanılmış olurlar. Bakıyorlar aklı karışık bir çok kişi var toplumda. Bir şeylere ihtiyaçları olan kişiler. Kimisine secret kitabını veriyor, kimisine reikiyi, kimisine nefesi, kimisine melekleri, kimisine de feng shui’yi. Babam gibi kaderci anlayışı seçenler oldukça rahatlar. Bir karar vermişler kafaları karışmadan yaşayıp gidiyorlar. Kafası karışık olanlar için ise seçimden bol şey yok. Ben hemen hemen hepsini yaptım yıllar içersinde. Aslında bu da kendi içinde mantıklı zira bu işi yapan büyük abiler dönem dönem yeni dozlar veriyorlar. Hepsini aynı anda ortaya çıkarmıyorlar ama hepsinin ortak bir yanları var aslını isterseniz: Ortaya çıkardığı yenilenme ve iyileşme gücü ile hepsi bilinen insanlık tarihinin en eski ve en önemli tedavi yöntemleri. On sene öncesinde adı bilinmeyen teknik aslında oldukça kadimmiş. Kimisinin tarihi 5000 yıllık kimisinin ki insanlık tarihi kadar eski ve bir o kadar kadim. Kadim kelimesi ise en sevilen sıfat bu öğretiler için. Fiziksel bedenle, duygu ve düşünce arasında yaşamsal bir bağlantı hemen kuruluveriyor. Sonrasında ise kadim zamanlardan günümüze gelen bu birçok spritüel ve mistik gelenek sayesinde bilinçsel aydınlanmalar yaşamaya başlıyoruz. Sonrasında ise gelsin daha fazla fiziksel ve mental enerji. Daha açık ve daha net bir bilince ne dersiniz? Ya size duygusal ve fiziksel acıların yok olacağını söylesem? Daha sağlıklı ve enerjik bir yaşama ne dersiniz? Gevşeme, huzur, mutluluk ve bol para olmazsa tabii ki olmaz.

Bu toplum mühendisleri ayrıca işi garantiye de almış durumdalar. Practice makes perfect. Olması için çok ama çok çalışmalısın. Yine de olmazsa bil ki sen bilinç altı olarak istemediğinden ya da inanmadığında. Öyle ya bu işte inanma olmazsa olmaz. Ben önce reiki ile başladım. Sonra dilekler tutup gerçekleşmesi için çeşitli ritüelleri uyguladım. Nefes kurslarına gittim, Meleklerle konuşmaya çalıştım, günlük olumlamalar yapıp durdum, kuantum uyguladım. Yetmedi astrologlara gittim. Yahu kardeşim bir faydasını göremedim. Hepsini mi salakça ve özensiz yaptım? Öyle şeyler gördüm ki, öyle inananlar ve bu inananlardan dünyaları götürenler anlatsam şaşarsınız. Yeminle söylüyorum ben yapanlar adına utandığımdan yazamıyorum ki raflarda nice kitapları satılıyor. Hadi, ben fayda görmedim, hayır faydasını gören birini de tanımadım. Eğitmenler hariç, onlar iyi kazanıyorlar tabii ki. Rahatlama tabii ki oluyor günün sonunda kendinle baş başa kalıyorsun ama rahatlama dışında tek bir faydasını gören var mı? Soyut değil somut örnek verebilecek bir kişi var mı? Bunları yazıyorum çünkü ben her şeye rağmen bu tür konulara son derece inanmaya hazır bir inanım ve nerede yanlış yaptığımı merak ediyorum. Bu yazıyı da bu işlerle yıllarca uğraştıktan sonra yazıyorum yoksa denedim ama olmadı, para da vermiştim üstelik yazısı değil. 
 
Tüm bunlar sanki yetmezmiş gibi son zamanlarda dünyanın parasını da feng shui danışmalarına verdik. Onlara vermek yeterli tabii ki olmadı bir o kadar hatta belki daha fazlasını da bizleri kötü enerjilerden koruyacak çin malı şeylere verdik. Evimiz karnaval yeri gibi oldu. İşin ilginci ilk baştaki planımız son zamanlarda sürekli başımıza gelen minik aksiliklerden kurtulmak için kurşun döktürmekti. Ne var ki ilgili kişiyi bulamadığımız için ekmek yok pasta ye misali feng shui yaptırtalım o halde dememiz oldu. Türlü türlü oyunların olduğu bir teknik. Benim için en iyisi olan belli köşelere bakarak karar vermem söylendi mesela. Açık klozet zinhar yasak, iyi enerjiyi çekermiş. Sen misin bunu öğrenen, çocuğun peşinden klozeti kapatmak için koşar olduk. Evin belli köşelerini oradaki pozitif enerjiyi aktive edebilmek adına sürekli aydınlatır olduk. Merak etmeyin hemen tasarruflu ampuller aldık bu noktalar için. Beğenerek aldığımız güzelim çiçeğimiz beğenilmedi mesela ve evimizden acımasızca gönderildi. Adaçayı yakarak kötü enerjileri kovduk evimizden. Sirkeli sular ile sildik her bir yeri. İş yerinde bile karşıma güney yönünü almamam gerektiğinden masamın yerini değiştirdim. Bana iyi geleceği söylenen taş elimde siyah renkleri tercih eden ben kendimi yeşil renk kazak arar buldum. Ve aslını isterseniz daha bunlar gibi nice şeyler yapmaya başladık.

Eğer tüm yukarıda listelenen ve listelenmeyip bizim tarafımızdan yapılmakta olan şeylerin zerre faydası olsun, söz veriyorum sizlerle paylaşacağım. Ama eğer bu teknik de kayda değer güzellikler sağlamazsa, bu işin sonu Hindistan’da bitecek gibi görünüyor.  Gider artık fiziksel pislikler içinde ruhsal olarak temizlenirim. Ganj nehrinde bir de arındırdım mı benden iyisi olmaz artık. Olmadı oradan ver elini Nepal. Bir süre de orada kalıp ferrarimi satmak için dönerim yeniden vatanıma. Tüm bunlar sonuç vermezse, muhtemelen ve tabii engellenmez ve çıkabilirsem, "Bu da mı gol değil be?" deyip, Taksim’de yakarım kendimi J Unutmadan bu feng de en az 5000 yıllık kadim bir uygulama imiş.

İnsan aslında neye inanmak istiyorsa ona inanıyor. Ben bu tür konulara fazlasıyla meraklıyım ve kendimce bugüne kadar inanıyordum da. Hala da inanmak çok istiyorum. Bununla beraber gel gör ki insanın yalnızca kendi çabasıyla tek taraflı inanmak bazen yeterli gelmiyor. Bir karşılık olsun, bir ışık görsün istiyor. Şimdiye kadar bunu başarabilmiş değilim. Başardığını somut örneklerle gösterebilecekler de beri gelsin ve paylaşsın bizlerle. Mühendis olan ve para kazanıp hem bana ve hem de aileme bakan tarafım bu satırları yazarken, şimdiye kadar kadim tekniklerin birinden diğerine koşan ve hep başarısız olan tarafım bir umut beklemekte gelecek olan mucizeyi. Hayır onu kırmak da istemiyorum ama mucizenin aslında hayatın kendisi olduğunu ve aldığımız her bir nefesin, gördüğümüz her bir güzelliğin ayrı birer mucize olduğunu artık onun da anlaması gerektiğini ona söylemek istiyorum.  Artık büyümeli, artık büyümeliyiz.

Diğer taraftan başımıza gelen tüm olumlu ve olumsuz şeylerin sebebinin ve sorumlularının yine bizler olduğumuz gerçeğine gönülden bağlılığımı sürdürmekteyim. Olanların tümü aslında bizlerin kendi seçimidir. Irmakların bir hızları vardır ve doğasından daha hızlı akıtamazsınız. Yani her şey kendine uygun zamanda gerçekleşir. Belki de bugüne kadar gerçekleşmemesi bununla ilgilidir. Aslında bu kadar yazıya rağmen perde arkasında inanmak istediğim tarafım başarısız olan büyümeyen tarafım.

Asl olan insanın kendisi yine de. Ne varsa biz de var, içimizde var. Yeter ki içimizdeki güce, nüveye güvenelim ve iç güdülerimizin bizlere gösterdiği yolu takip edebilelim. Yoksa geri kalan teknikler bence yalnızca bize destek teknikler. İşi götüren yine bizleriz aslında. İş aslında aynada kendimize gülümseyebilmekte. Barışık olmak yine kendimizle ve sevebilmek içtenlikle ne hata yaparsak yapalım. Yeter ki kendimizi bilelim ve egolarımızı feth edebilelim. Unutulmamalıdır ki fethedilecek ilk ülke insanın kendisidir.


Sevgi ve saygılarımla,