Bu Blogda Ara

Feng Shui etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Feng Shui etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2015 Pazartesi

Bir dönüşümün hazin dolu hikayesi 4


Sakin ve huzurlu bir liman: Aktif kadercilik

Bir önceki yazımın sonlarına doğru içinde bulunduğum durumu anlatmıştım; sonrasındaki bir dönem kah meleklerle konuştum, kah reiki yapıp durdum kah dilekler tutup gerçekleşmesi için çeşitli ritüelleri uyguladım. Günlük olumlama cümlelerimden ve NLP uygulamlarımdan sıkılsam da asla ve zinhar hiç vazgeçmedim. Yetmedi Nefes kursuna gittim. Kurs da kesmedi, nefes ile ilgili özel kişisel seanslara katıldım. Tüm bunlar başarısız geçti demeyeyim de daha çok amaçladığım şeylere bu tekniklerle ulaşamadım. Yani anlayacağınız huzur bulmam konusunda değişen çok bir şey olmadı. Hatta tam tersi batışım devam etti. Dibinde dibi varmış dedirtecek şekilde düşüşüm devam etti. Hayatım günden güne içinden çıkılmaz bir hal almaya başlamıştı.

Peki neler mi oluyordu? Neye el atsam kuruyordu. Ne ile uğraşsam zarar ediyordum. İkili ilişkilerde sıkıntılar yaşıyor, günden güne kendime olan sevgim de saygım azalıyordu.

Yok bu gidişin bir son bulması gerekiyordu dedim ve çözüm olarak kurşun döktürmenin en iyi yol olduğuna karar verdim. Başladık araştırmalara. Ona sorduk, buna sorduk ve sonuçta koskoca İstanbul’da bize kurşun dökecek kimseyi bulamadık. Ekmek yok pasta var misali, kurşuncu teyze bulamadık biz de feng shuici teyze(ler) bulduk. Geldiler eve, ölçtüler, biçtiler. Kafa kafaya verip düşündüler ve bizim için en iyi olana karar verdiler. Bir plan çizdiler ki valla paralarını hak ettiler. Bugüne kadar para verip de en azından somut bir şekilde karşılığını aldığım tek teknikti. Bir plan ki belki 3-4 saatimizi harcadık anlamak ve uygulamak için. Tabii ki doğal olarak dünyanın parasını verdik. Üstelik yalnızca danışman teyzelerine de değil, sonrasında aldığımız bir ton kişisel ve ev takılarına. Üstelik az parada vermedik hani bu birbirinden değerli eşyalara, belki teyzelere verdiğimizden daha fazlasını bizleri kötü enerjilerden koruyacak mallar için verdik. Evimiz karnaval yeri gibi oldu. Bugün evimizin herbir köşesinden bir şeyler sarkmakta ve enerjinin sorunsuz bir şekilde akması sağlanmış durumdadır. Evde huzur tavan yapıyor anlayacağınız.

Kuşun döktürecek birini bulsak oldukça ekonomik olarak sorunumuzu çözdüğümüzü sanacakken çözecekken kendimizi türlü türlü oyunlar oynarken bulduk. Mesela evdeki bazı köşeler gösterildi ve karar verirken buralara bakmam söylendi. Açık klozet zinhar yasak, iyi enerjiyi çekermiş. Sen misin bunu öğrenen, çocuğun peşinden klozeti kapatmak için koşar olduk. Evin belli köşelerini oradaki pozitif enerjiyi aktive edebilmek adına sürekli aydınlatır olduk. Merak etmeyin hemen tasarruflu ampuller aldık bu noktalar için. Beğenerek aldığımız güzelim çiçeğimiz beğenilmedi mesela ve evimizden acımasızca gönderildi. Adaçayı yakarak kötü enerjileri kovduk evimizden. Sirkeli sular ile sildik her bir yeri. İş yerinde bile karşıma güney yönünü almamam gerektiğinden masamın yerini değiştirdim. Bana iyi geleceği söylenen taş elimde siyah renkleri tercih eden ben kendimi yeşil renk kazak ararken buldum. Ve aslını isterseniz daha bunlar gibi nice şeyler yapmaya başladık. Asmakla, klozeti kapamakla işler istediğimiz gibi gidecek, enerji sorunsuz akacak diye düşündük. Keşke herşey para ile veya bir kaç danışman ve bir kaç parça eşya ile çözülebiliyor olsaydı. Unutmadan bu feng de en az 5000 yıllık kadim bir uygulama imiş. Biz de hem çaresizlikten ve hem de bir bildikleri vardır bu 5000 sene boyunca bu işe gönül verenlerin dedik ve bu güzide tekniği de uyguladık anlayacağınız.

Yok kardeşim bu teknik de işimize yaramadı. Sorunlar çığ gibi aratarak devam etti. Biz o kadar enerjinin akışı için uğraşalım o bize bir gram fayda sağlamasın. Başlarım böyle tekniğe ...

Yahu kardeşim bir faydasını göremedim işte. Yeminle söylüyorum bugüne kadar uyguladığım tekniklerin hiçbiri işe yaramadı. Hepsini mi salakça ve özensiz yaptım? Öyle şeyler gördüm ki, öyle inananlar ve bu inananlardan dünyaları götürenler, anlatsam şaşarsınız. Yeminle söylüyorum ben yapanlar adına utandığımdan yazamıyorum ki raflarda nice kitapları satılıyor. Hadi, ben fayda görmedim, hayır faydasını gören birini de tanımadım. Eğitmenler hariç, onlar iyi kazanıyorlar tabii ki. Rahatlama tabii ki oluyor günün sonunda kendinle baş başa kalıyorsun ama rahatlama dışında tek bir faydasını gören var mı? 

Başka neler mi yaptım?

Neler yaptım neler. Bende hikaye bol. Aktardan yedi dükkan süprüntüsü denen bir bitkiler karışımı aldım. Tavada bunları yakıp elimde tava oda oda dolaştım. Nazarlar, kötü enerji ve keyfimizi kaçırmaya neden olan ne varsa evden kovulmalıydı ve bu karışımın dumanı bunun için bire birmiş. Üzerimin ve evin kokması dışında bir faydasını! çok görmedim açıkçası.

Sonrasında astroloji ile ilgilenmem başladı. O teknik atlanmamlıydı. Ben de zaten atlamadım. Şimdi dönüp baktığımda yine akla en yatkın olanı bu teknikti. Önce Kabalistik astrolojiyle ilgilendim. Büyücülük ve falcılıktan bilime terfi edilmişse bu disiplin, bunda Kabalacıların etkisi büyüktür.

Kabalistik astrolojiye göre her birimiz spirituel gelişimimiz için en doğru yerde ve zamanda doğduk. Hayattaki amacımız ise bu akıma göre ruhsal gelişime ve Tanrısal Işığın bir parçası olabilmekti.İşte doğru yer ve zamanda doğarak özgür iradelerimizle potansiyelimizi tam olarak kullanarak bu ışığa ulaşmak gerekmekteydi. Geleneksel Astrolojiden farklı olarak Kabalistik Astrolojinin amacı horoskoplar yardımıyla şanslı ve şansız dönemlerimizi paylaşmak değil, evrenin etkilerinin üstesinden gelmek ve hayatlarımızın akışını kontrol altında tutmayı, kaderlerimizin efendisi olabilmeyi öğretmekti. İlk nefes aldığımız o mucizevi andan itibaren mensubu olduğumuz burcun olumlu ve olumsuz özelliklerini alırız. Ama burada burç özellikleri kişiliğimizin nedeni değil bir sonucudur. Bu hayata kadar geliştiremediğimiz özelliklerimizi geliştirebilmemiz ve ışığa biraz daha yaklaşabilmemiz için bize yardımcı olan bir mekanizma gibidir burçlar. Amaç geliştirmemiz gereken özelliklerimizi geliştirebilemek için bu özelliklerin hüküm sürdüğü burçta doğmaktır. İlginç bir teori değil mi? Babacım ilginç olmasına bile gerek yoktu. Farklıydı ve ihtiyacım vardı ve ben de ilgilendim. Hoşuma da gitti. Sonrasındaki durak doğal olarak geleneksel astrolojiydi.

Kabalistik astroloji ile Geleneksel astrolojinin ortak noktası başıma gelenlerin mutlak surette bir nedeninin oldu idi. Bir süreç insan hayatında yaşanıyordu. İnişler, çıkışlar, başarı ve başarısızlıklar tabii ki vardı ve hep de olacaklardı. Önemli olan gelişimdi, önemli olan her hayırda bir şer ve her şerde bir hayır olmasıydı ve yine önemli olan ister kişisel çaba olsun, ister ruhani güçler, ister yıldızların hareketleri, bir şekilde hayatın sizi hep bir sonraki faz için hazırlamasıydı. Bu döngü ilk nefes alışınız ile başlayıp son nefsinize kadar da devam etmekteydi. Yapabilecek çok fazla bir şeyiniz yok.

İşte bu düşünce tarzı beni rahatlatmaya başlamıştı. Yine bu nedenle kendime çok misyonlar yüklemek yerine içinde bulunduğum sürecin tadını çıkarmam gerektiğini düşünmeye başlamıştım. Her şeyi kendi omuzlarıma yüklemek ve bu yükleri taşımama rağmen başarıya ulaşamak beni her geçen gün biraza yıpratıyordu. Aslında ben istesem de istemesem de her geçen gün biraz daha gelişiyordum. Olumsuz başıma gelen her bir olay ise yalnızca benim biraz daha gelişebilmem içindi. Kontrol ben de değildi, hiç olmamıştı. Patron ben değildim. Hatta patronluk konusunda esamem bile okunmuyordu. Bunu yavaş yavaş anlamaya başlamıştım.

Irmakların bir hızları vardır ve doğasından daha hızlı akıtamazsınız. Yani her şeyin kendine uygun zamanda gerçekleşmesi gerekiyordu ve bu gerçeği benim anlamam için çok para harcam ve nice tekniği başarısızca uygulamam gerekiyordu. Yüzleşmek gerekiyor. Yok efendim kendi kaderimin efendisiymişim yok küçük tanrılarmışız. Evet özgür irade tabii ki var ama gelecek için istekler konusunda var. Sen isteyeceksin, duanı edeceksin ama gerisine karışmayacaksın. Kabul edelim ya da etmeyelim patron bizler değiliz.

Hayatlarımızda tesadüflere yer yoktur. Hepimizin dünyaya gelişlerinin bir nedeni vardır ve tüm başımıza gelenler bu nedenler içindir. Yani aslında başımıza gelen iyi kötü her şeyin bir nedeni vardır ve bizim en yüksek hayrımızadır. Ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır, dersimizi alalım ve ilerleyelim. Hayatımızda karşılaştığımız her olay, bizim için en mükemmel olandır. Bu nedenle ne geçmişle, pişmanlıklarınla ya da zaferlerinle zaman kaybet ne gelecek için endişelen. Günü yaşa, tadını çıkar, kendine iyi bak ve tüm kalbinle sev.

Neden ben” yerine “Ne öğrenebilirim” sorusunu sor her bir defasında. Hayatındaki her gün bir hediye, kıymetini bil.

Hayatın anlamını hepimiz öyle ya da böyle aramaktayız. Şanslı olanlarımız heyecan verici ipuçları bulurken bazılarımız kısa sürede aramaktan vazgeçebilmekteyiz. Bana göre hayatın anlamı insanın kendisiyle tam anlamıyla barışık bir hayat yaşaması. Barışma çabalarım ve bu uğurdaki yolculuklarım halen devam etmektedir ve hep edecektir. Bu sıralar sığınacak güzel, sakin ve huzurlu bir liman bulmuş gibiyim. Ben aktif bir kaderciyim. İyi yolda olduğumu yaşadığım tüm olumsuzluklardan sonra biliyorum. Bir gün biliyorum, kendimle karşılıklı gelip, gözlerimizin taa içlerine bakıp, huzur, mutluluk ve özgürlük hisleriyle dolu olarak kadeh tokuşturacağız. Sizlere de bu keyifli ve öğretici yolculukta içten başarılar dilerim ...





9 Haziran 2015 Salı

Bir dönüşümün hazin dolu hikayesi 1

Bir kedimiz eksikti!

İşte yine uzun bir aradan sonra beraberiz dostlar. Biliyorum benim için çok uzun sayılabilecek bir süredir yazmıyordum. Haklısınız, yazılarım sizlerde bu kadar alışkanlık yaratmışken, bu kadar uzun bir süre yazmamak, sizler için büyük bir haksızlık olmuştur. Eminim sudan çıkmış balık gibi kalmışsınızdır. Gönderdiğiniz yüzlerce yorumdan ve sayısız mesajdan beni ne kadar özlediğinizin farkındayım ve sizlere en içten ve kalbi!!! (artık out olması ne de güzel) duygu ve selamlarımı sunuyorum.  Yazmadım çünkü yazamadım. Yazamadım çünkü büyük bir ruhsal değişim içeresindeydim. Bir şekilde ruhsal dengemi kaybetmiş gibiydim. Günlük hayat tüm hızıyla etrafımda akıp giderken ben kendi dünyamda zaman geçiriyor gibiydim. Kafayı yemekle yememek arasında bir süre gidip geldikten ve antidepresan kullanımını ciddi ciddi düşündükten sonra bir gün yine okuduğum tek bir kitap sayesinde çok şükür ki kendimce yine aydınlığa çıkmayı başardım. Umarım bu aydınlık bu sefer daha uzun sürer. Hayır efendim bu yazının konusu hayatımı değiştiren ve bana yol gösteren kitap değil. Zaten olmamalı da. O kitap evet benim hayatımı değiştirmişti ama sizler için bir şey ifade etmeyebilirdi zira benim dinamiklerim yalnızca bana özel. Sizler için, sizlere ne kadar çok değer verdiğimden sebep, başımdan geçen deneyimleri paylaşıp, olayları genelleştirmeye karar verdim. Aslında bu yazıda ruhsal hayatımın dengesini sağlayabilmek için girdiğim yolları ve bu yolların aslında nasıl birer çıkmaz sokaklar olduğunu bulacaksınız. Anlayacağınız tam bir başarısızlık öyküsü bundan sonraki satırlar. Ne ile karşılaşacağınızı artık bildiğinize göre başlayabilirim. 

Benim hayatım en genel anlamda en azından bugüne kadar 4 ana evreden oluşmuştur. Birinci evre bebeklik ve çocukluk dönemidir. En ufak bir kötü anı hatırlamamakla beraber, 3.evrede ki yaşadığım sıkıntılardan illaki bir şeylerin olduğu, bir takım travmaların yaşandığı su götürmez bir gerçek. Dedim ya sizlerle paylaşabileceğim bir hatıra olmadığından bu bölüm hakkında çok şey yazamayacağım. Tek hatırladığım sevildiğim, sevdiğim, mutlu ve sakin bir çocuk olduğum. Bu evre ile ilgili olarak hatırladığım bir başka şey ise sınır tanımaz hayallerimdi. Ucu bucağı yoktu o zamanlardaki hayallerimin. Tüm dünya beni bekliyordu. Önümdeki tek engel ise yaşımdı. Büyüyecek ve tüm hayallerime kavuşacaktım.

Sonrasında biraz büyüdüm, yaşım ilerledi ve gençlik evresine ulaştım. 2. Evre. Altın çağlarım. Her türlü eğlencenin, fırlamalalıkların tavan yaptığı, özgüven patlamalarının yaşandığı unutulmaz yıllar. Neler yaşandı neler neler. Büyük başarılara, unutulmaz anılara imzalar atıldı. Arkadaşlıklar kuruldu, ilişkiler yaşandı hem de tüm hızıyla. Küçüklük hayallerime ulaşıyordum işte. Gerçekten de tek sorun yaşımmış işte. Bak büyümüş ve hayaller artık hayatımın birer parçası olmaya, gerçekleşmeye başlamışlardı. Bu evrede de hayaller vardı. Belki çok belirgin olmasa da sınırları vardı artık ama yeterince tatminkar ve büyüklerdi. Sonra işte o evre geldi. Adı batasıca o evre. Bitmek, tükenmek bilmeyen o evre. Hayatımı tüketen o uzun yıllar. Güneşli, insanın içini ısıtan, yaşama sevinci veren, pas parlak günler artık geride kalmış, kara bulutlar acımasızca ve ansızın kaplamışlardı gökyüzünü. Evet bazen kara bulutların dağılmasını sağlayan güzel günler olmuşsa da, içinde muazzam güzel duyguları barındıran günler yaşanmışsa da, dayanılması ve dengede kalınması çok zor bir evreydi. Nice benim diyen kişiler hep bu evrede antidepresanlara başlamışlardı. Nicelerinin saçları yine bu evrede dökülmüş, yine niceleri bu evrede göbeklenmişlerdi. Diğer taraftan evet kesinlikle gereken bir evreydi; beni geliştiren ve bir sonraki evreye hazırlayan zorlu, acımasız, gaddar bir evreydi. Hedeflerine ulaşmak için her türlü eylemi yapabilen, machiavellist, acımasız ve hatta mazoşist bir öğretmen tarafından bir sınava hazırlanmak gibiydi ve hocayı bırakma şansı da yoktu. Hayallerimizdeki yere ulaşmak için dikenlerle dolu bir yoldan geçmek gibiydi. Çok zor geçti dostlar hem de çok zor. 2.evrenin tüm güzelliklerini, duygu ve düşüncelerini, hayallerini, naifliğini tüketti, acımasızca bitirdi. Bu dönemlerde artık hayal kurmayı bırakmıştım. Yalnızca nefes alıyor, yükümlülüklerimi yerine getiriyordum. Duygular hayallar kadar çabuk yok olmuyorlar. İçimde hep artık tanımlayamadığım, eski günlerden kalan bir duygu kırıntısı vardı ve zaman zaman anlık olarak kaplıyordu içimi ama daha tadını bile çıkarıp keyiflenemeden yok olup gidiyordu içimden.
Tüm yukarıda yazmış olduğum 3.evre ile ilgili yazmış olduklarımdan bir yanlış anlama da olmasın. Tüm bu yazılanlar benim kendi kendimle olan durumlarımdı. Kendi kendimi ve yaptıklarımı beğenmiyor olmam ile ilgiliydi yoksa hayatımda hiç bir şeyle değişemeyeceğim güzellikler ve hediyeler yine bu dönemde gelmişler ve hayatlarımın bir parçası hatta belki kendisi olmuşlardı. 3.evrenin kötülüğü, 2.evreden sonra gelmiş olmasıydı. İki evre arasında dayanması zor bir uçurum vardı. Bir yandan gelen güzelliklere şükrediyor ama bir yandan da aynada yüzüme bakamıyordum. Kendimle yüzleşemiyor ve çözümleri hep dışarıda arıyordum. Zaman zaman tüm çözüm içinizde tipi yazılar okuyor olsam da bunu hayata geçiremiyordum. Yine böyle yaprak gibi savrulup, mutsuz mutsuz ilaç mı kullansam yoksa alkolün miktarını mı arttırsam dediğim günlerden birinde bir kitap okudum. Güzel, ışıl ışıl bir kitaptı. Üstelik ingilizce yazılmış bir kitaptı. Düşünün okudum ve okumakla kalmayıp anladım da. Hoş belki de baştan aşağıya yanlış anlamışımdır :) ama sonuçta bir şekilde tekrar huzur bulmamı sağladı işte.

4.evre için belki zaman gelmişti ama işte bu kitap bu evre için gereken bilinci sağlamıştı. Ama yalnızca bilinç evre değişiklikleri için yeterli olmuyor. Bazen çok sarsıcı bir olayın ya da hayatını olumlu ya da olumsuz değiştirecek bir olayın da beraberinde de gelmesi gerekiyor. Sarsılmalısın ki evre başlasın. 4.evre için gerekli olan sarsılma da geçen gün bizim evin salonunda gerçekleşti. Eşim bir kedi alalım mı? diye sordu. Ardından da sarsılmamı sağlayan o mucizevi açıklamaya başladı: “negatif enerjiler hep yerlerde toplanıyor ve bunların dağıtılmaları gerekiyor. Ya çalı süpürgesi ile evi her gün süpürmek gerekiyor ya da bir kedi almak. Kediler hep yerlerdeler ya, negatif enerjiye de çok güzel dağıtıyorlar. Çalı süpürgemiz yok, yerine kedi çok daha iyi olmaz mı? Ne dersin?”

Ne mi derim?!! Hani ekmek yok pasta vereyim mi abime tadında  basit bir çalı süpürgemiz yok diye bir kedimiz mi olacak düşüncesine mi yoğunlaşayım yoksa kedinin bu muazzam yeteneğini mi düşüneyim bilemedim. Bir anda ev, salon, eşim, çevrem bulanıklaştı, sözler uzaklaştı, anlamsızlaştı. Çalı süpürgesi, negatif enerji, kedi, süpürme, enerjinin dağıtılması gibi kelimeleri tekrar etmeye başladım. Ben içimden ettiğimi sanıyordum ama meğer yüksek sesle tekrarlıyormuşum. Eşim bu tekrardan memnun olmadığından sebep feng shui de bu durumu destekliyor diye kendi teklifini desteklemek istemesiyle gerçeklerle ve kendimle bir anda yüzleşmeye başladım. İşte o yüzleşmeyi, 4.evrenin sarsılması olarak tanımlıyorum. Şimdi iyice saçmaladığımı düşünebilirsiniz, merak etmeyin yazı bittiğinde tüm bu yazdıklarım birer anlam kazanacaklar. 

Normal şartlarda kedileri severim. En azından saygı duyarım onlara. Kediler patrondurlar, sahiplerdir, sizden çok şey beklemezler, dikkatlidirler, kendi kendilerine yeterler. Bence saygındırlar. Küçükken kendilerine bir ev bulana kadar tatlı görünür sonra eve senden çok sahip çıkarlar. Bilirler ki kolay kolay artık o evden ayrılmazlar. Dedim ya kedileri severim ve belki alabilirdik de ve eminim negatif enerji konusunda bugüne kadar yaptıklarımızdan çok daha fazla işe yararlardı ama kedi ve feng shui’nin aynı cümlede kullanılmaları ve 3.evrede bu uğurda yapmış olduğum çalışmalar bir anda aklıma gelince 4.evrenin kapıları bir anda ardına kadar açıldılar.

3.evredeki çalışmalara geçmeden, 3.evreyi, 3.evre yapan düşünce tarzını öncelikle sizinle paylaşmalıyım. Düşünün ki 2.evrenin sonlarında artık zirvedeyim. Eğlencenin de, başarı duygusunun da, sevmenin de sevilmenin de zirvelerindeyim. Bu seviyede kalmak sanırım yetmemiş olacak ki günlük hayatımda kalıp, mutlu mesut devam etmek varken düşünmeye, okumaya ve tekrar düşünmeye yöneldim. Hatayı da zaten burada yaptım. Düşündükçe araştırdım, araştırdıkça okudum ve değişmeye başladım. Babamdan gördüğüm ve beni her zaman huzurlu ve mutlu kılan basit ama bir o kadar derin kadercilik anlayışından kendi kaderimin efendisi olma yoluna doğru yöneldim. Mandela bile kendi ruhumun kaptanıyım dememiş mi, ben neden kaptan olmayayım ki dedim ve dipsiz bir kuyunun içine hem de oldukça hazırlıksız bir şekilde kendimi bırakıverdim. İçsel yolculuklarım için dibe vurmayı beklemeyip, zorunda kalarak bir savunma psikozu ile değil ama bilinçli bir seçim, bir tercih ile yolculuklarımı gerçekleştirmeğe çalıştım. İyi de bok yedim. Zirveden bırakın yokuş aşağıya yavaş yavaş ve sindire sindire inmeyi, adeta serbest bir düşüş ile dibe vurdum ve dahası ve daha da kötüsü kalakaldım dibin o en karanlık yerinde.

Aslında her şey son derece naif ve güzel duygularla başlamıştı. Rekabetin, uyuşmazlıkların, güvensizliğin, düşmanlıkların, nüfus patlamasının, çevre kirliliğinin, cehaletin ve olağanüstü bencilliğin  egemen olduğu bir dünyadan iş birliği bilincinin, sevginin ve bilgeliğin yaşandığı bir dünyaya nasıl geçilebilir gereksiz araştırmasını yapıyordum. Evet bu ütopya için bir nefer olacaktım. Yahu sana ne? Sen neden böyle bilmediğin yollara girersin ki? Nefer kim sen kimsin? Yok efendim su ile temizlenebilirmişiz de, ısınmamızı sağlayan ateşi söndürebilirmişiz de. Yok efendim ateşi yok etmek için de kullanılabilirmişiz, ısıtmak/ısınmak için de. Bir yıldız güneş olup hayat da verebilir yörüngesindeki gezegenlere, kendi içine dönüp kara deliğe de dönüşebilirmiş. Bunlar arasında bir seçim yapmak hep bize bırakılmışmış bu dünyada. Hangisini istersek onu elde edebilirmişiz. Miş de miş ve gene miş de miş. Bunun gibi daha nicelerini düşündüm, yazdım, paylaştım, inandım.

Sonra bir adım daha ileri gittim. Unutmuş olsa da insanın; potansiyelinde, özünde Tanrısal özelliklere sahip olan ilahi bir varlık olduğuna, ve Tanrı'dan yansımış olduğuna inanmaya başladım. Yani parça bütüne aitti. Daha tasavvufi bir ifade ile gerçek olan “Bir”di. Tüm evren “Bir”in farklı biçim ve nitelikteki yansımalarından ibaretti. Gerçek sır, Tanrısallığı insanın içinde görülebilmesiydi. Boşuna “Kendini bilen Tanrı'yı da bilir...” denilmemişti. Delf mabedi'nin kapısında da “Kendini bil ibaresi” yer almaktaydı ve Hermes de binlerce yıl önce “İnsan varoluşun aynası ve özetidir. Aşağıda olan da yukarıda olan gibidir. Evren ise, büyük çapta bir insandır. İşte birlik mucizesi budur” demişti. Daha ne olsun yani, herkesin ağzında bu sözler vardı işte, ben neden inanmayacaktım ki... Aslında her şeye rağmen buraya kadar da sorun yoktu. Sorun buraya kadar gelmiş olanın burada durmayacak olmasıydı. Ve tabii ben de bir adım daha ileri gittim. Yapmış olduğum araştırmalar, gittiğim kurslar/seminerler/eğitimler ve katıldığım toplantılar sonrasında ve sayesinde din ile bilimin aslında sanılanın tam tersi olarak hem de çok büyük bir payda da birleştiğini kendimce tespit ettim: Hepimiz birer küçük yaratıcılarız. İçimizde Tanrısal bu nüve, Tanrısal bu özellik bulunmaktadır. Kendi kaderlerimizi, kendi hayatlarımızı bizzat yaratmaktayız. İşte çöküş tam da bu nokta da başladı. Haddim olmayarak Tasavvuf’da da, Kabala’da da ve Kuantum’da da bu düşüncenin geçerli olduğunu tespit ettim.

Kaderciliğin rahat, yumuşak, sarmalayan şefkatli, ulvi ve ruhani kollarından ayrılıp kendi başıma kalıverdim. Sudan çıkmış balık olmak bu olmalıydı. Eksik olan bir çok şey varken sen bir anda inanç sistemini değiştirirsen olacağı buydu. Bunca yıl sırtımı dayadığım büyük bir güç varken şimdi tüm hayatın akışı karşısında tek başımaydım. Heyecanlı ve bir o kadar da aptalmışım. Artık çok çalışmalı ve hayatımı kendime göre kurmalı, yaratmalıydım. Önce eksikler tamamlanmalı dedim ve sırayla sayısız kurslara ve seminerlere katılmaya başladım. Çok eksiğim vardı, çok açtım ve bir şekilde bu açığı kapatmalıydım. Bu konuda mütavazi olmayacağım. Konuya amatörce yaklaşan biri olarak ulaşılabilecek en üst noktadada olduğumu çok rahat söyleyebilirim. Bir üst noktası zaten bu işten para kazanmak oluyor ki profesyonalleşme ile zaten olayın anlamı da yitip gidiyor. Yani aslında başka bir deyişle kendimi oldukça iyi de yetiştirdim durdum bu dönemde.

Şimdi takdir edersiniz ki bu yazı böyle uzun uzun sürüp gidecek. Düşünsenize büyük bir dönüşümün acıklı hikayesinden bahsediyorum sizlere. Böyle olunca sizler için de benim için de bir ara vermek iyi olacaktır düşüncesindeyim. Bir sonraki yazıma son paragraf ile başlayıp bu yolda başarılı olmak için yapmış olduğum hani neredeyse uzman seviyesindeki yaptıklarımdan bahsedeceğim. Acıklı ve bir o kadar da komik bir hikaye olacak sizler için çünkü benim için gerçekten de böyle oldu.

Şimdilik sizlere hoşçakalın diyor ve aranızdan ayrılıyorum...

Sevgi ve saygılarımla,

24 Mart 2015 Salı

Depresyondayım ...

Uzun süredir yazamıyordum. Ama bir sorun neden diye. Tam Banker Bilo gibi oldu :) Evet yazamadım çünkü aklınıza gelebilecek tüm güzel şeyler benim ve ailemin başına geldi. Size yazmadığım süre içerisinde neler mi oldu? Anlatayım efendim ...

Öncelikle terfi ettim. Artık çok daha fazla para kazanıyorum. Arabam değişti. Son model lüks bir arabam oldu bu arada derede. Eşim bilmiyorum anlatmış mıydım ama kendi işini yapmaya başlamıştı. Evet doğru tahmin ettiniz. Geldi mi yağmur gibi geliyor. İşleri bir açıldı, pir açıldı. Yetişemiyor. Hani para sayma makinesi alsa çok da mantıksız olmazdı, o derece. Takdir edeceğiniz üzere tonla paramız olunca hemencecik evi değiştirdik. Bahçe katlı dubleksimiz tam da hayallerimizdeki gibi oldu. Oğlumla bahçesinde top oynama başladık bile. Akşamları ise hemen hemen tüm ailenin katıldığı ve kurulan uzun ve büyük sofralarda uzun saatler süren akşam yemeklerimiz de olmaya başladı. Bu arada bol bol yurt dışına çıkma fırsatlarımız da oldu. Nicedir yeniden Venedik yapalım diyorduk. Hazır Venedik olmuşken Floransa, Verona ve Como da neden olmasın ki dedik. İyi de demişiz yani. Çok ama çok eğlenip, bir o kadar da dinlendik. Paran var huzur var anlayacağınız. Şimdi siz bana işler bu kadar yoğunken siz nasıl bu kadar çok yurt dışına çıkıyorsunuz diye sorabilirsiniz. Size ne kardeşim. Hayal benim hayalim. İstediğim gibi kurarım. İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış. Bak bir varmış, bir yokmuş, eksi günlerde ... bu masal tadındaki nedenleri bir kenara bırakacak olursak, uzun zamandır yazmadım çünkü depresyondayım. Yukarıda yazılanların pek tabii ki tek bir tanesi bile olmadı. Hayat bana inat, benim istemediğim şekilde ve büyük bir hızla akıp gidiyor. Son 6 haftadır briçe bile gidemedim. Ne kadar kötü olduğumu siz düşünün artık.

Eşim Don Kişot misali almış yanına bir Sancho Panza, yel değirmenlerine karşı açtığı savaşı sürdürmekte. Ahh Cervantes amca neler açtın sen başımıza. Ama en azından çok şükür yakınlarda mezarın bulunmuş. Para kazanacağız diye başladı, bırakın kazanmayı benim kazandıklarımı da bu uğurda harcamaya başladı. Ama kendisi çok umutlu, yel değirmenleri de kimmiş tadında yuvarlanıp gidiyor. Ben mi? Yok be canım, ne terfisi. Sorumluluk arttı, stres arttı, yüküm arttı ama başka artan bir şey olmadı. Bir umuttu yaşatan insanı, aldım elime sazımı diyeceğim de sazım bile yok. Ne kedim var, ne de sazım. Ev aynı ev, yurt dışı ise mazide kalan tatlı bir anı. Her günüm genelde aynı. Şükür diyip geçiyorum ama bunalmadığımı da söyleyemem. Böyle olunca da yazmadım işte. Yazmak içimden gelmedi. Peki ne oldu da şimdi yazdın dediğinizi hisseder gibi oluyorum. Ancak hissedebiliyorum çünkü benim okuyucum mesaj yazmaz. Zinhar mesaj yazmayı kötü bulur. Benim kelimelerimin üzerine kelime yazmayı doğru bulmaz. Yazdım çünkü Ahmet Kutsi Tecer’in şiirinde olduğu gibi (Orda bir köy var, uzakta / O köy bizim köyümüzdür / Gezmesek de, tozmasak da / O köy bizim köyümüzdür) beni okuyan ya da takip edenler mesaj yazmasa da, yorumlar da bulunmayıp, hal hatır sormasa da, beni okumaya ve bir şekilde öyle ya da böyle sahiplenmeye, kendince devam ediyorlar. Belki inanmayacaksınız ama okunma adetleri bırakın azalmayı her geçen gün artıyor. Aman ne olursun sen artık yazma biz öyle ya da böyle senin eski yazılarını okuruz der tadındalar. Ben de durum böyle olunca kendime bu durumu moral yaptım ve yazmaya karar verdim. Ama lütfen bana mesaj atmayın, çünkü artık atsanız da ben cevaplamayacağım. Hodri meydan. Hep ben sizden mesaj bekledim ve bulduğum her defasında koca bir hiç oldu artık sıra ben de. Tamam tamam ancak arka arkaya 3 mesaj yazarsanız ve çok ısrarcı olursanız o da belki cevap yazarım ama hepsi bu kadar.

Gördüğünüz gibi benim depresyonum da işte böylesi light oluyor. Eşim buna rağmen bu halimden memnun değil, alışık da değil. Anti-depresan kullanmamı istiyor. Ben ise William Wallace misali ısrarla ilaç kullanıp, gerçek hayattan kopmayı reddediyorum. Aslında ben yine depresyona girmezdim de her şey üst üste geldi. Ülkenin durumu her bakımdan ortada. Sürekli yaşanan ölümler, öldürmeler, vahşetler zaten bunun en büyük göstergesi. Bize neler oldu hiç anlayamıyorum. Acıma kalmadı, şefkat kalmadı, sevgi, saygı kalmadı, anlayış, sabır kalmadı. İçimizde nasıl ve ne zaman bu kadar öfke biriktirebildik, nelerden bu kadar korkar olduk da bu kadar vahşileşebildik bilemiyorum belki de biliyorum da bilmemezliğe geliyorum ama içim çok kanadı son zamanlarda. Çok ama çok üzüldüm. Takip etmesem de, okumamaya çalışsam da, bir şekilde bu haberler ve her defasında bir şekilde gelip buldular beni. Tüm yitip gidenler ışıklar içinde uyusunlar. Geride kalanlara da sabır ve çok zor olduğunu bilmeme rağmen affedebilme aydınlanması dileyebilirim.

Ekonomik kaos ise ayrı bir renk oldu depresyonumda. Eksik olmasın sayesinde çok para kaybettim. Önemli olan sağlık, giden para olsun dedim de dedim, dedim de dedim ... Oğlum da okulda elinden geleni yaptı bu arada. Bol bol thinking time’lar aldı durdu. Şimdi siz bu da neyin nesi dersiniz. Açıklayayım efendim. Daha yemek yemesini bile yeni yeni becerebilen ufacık miniminnacık çocuklardan yaptıkları hata sonrası bir köşede ve üstelik tüm arkadaşlarının gözleri önünde ve tek başlarına ben nerde yanlış yaptım demesi bekleniyor. Yapılan bir hata sonrası bir masada tek başına oturup, hatasını düşünmesi hedefleniyor. Bizimkisi de bu eğitim düşüncesine inat aldıkça alıyor bu düşünce zamanlarını. Ne annesi ne de babası olarak okulda kuralların dışına pek çıkmamış kişiler olarak haliyle şaşırıp durduk ilk başlarda. Sonra ama anladım, çözdüm bu olayı. Oğlum amcasına benzemişti. Zaten fiziksel olarak benziyor, karakter olarak da benzemişti demek. Kardeşim için ben hep iyi bir rol model olmuşumdur. Hep beni gözlemlemiş ve benim gibi olmamak için uğraş vermiştir. Başarmıştır da çok şükür. Yine şükürler olsun ki oğlum da ona benzemişti. Her şeye rağmen ben yine dayanırdım, depresyona girmezdim de ahhh ulan Rıza gibi, ahh ulan o maç yok mu, beni bitirdi. Galatasaray Fenerbahçe’ye yenilince son dayanak noktamı da kaybettim işte. Başkan güzel söylemiş zaten, gelenek bozulmadı. Belki gelenek bozulmadı ama benim denge iyice bozulmuştu, maç ile tamamen yok oldu gitti.

Siz bakmayın tüm bunları yazdığıma. Ben Çin astrolojisine göre fare’yim ve üstelik su faresi. Her yere ve her ortama uyum sağlarım. Biraz tökezlendiğim ve yolumu şaşırdığım doğru ama çabuk toparlanırım. Bu benim astrolojik genlerimde var. Feng shui’ye göre, bu sene ki tüm fare dostları için belirlenmiş olan motto misali her şeyi sevgi ile kabul edip kucaklıyorum. Oldu anacım sanki çok kolaydı ama bir şekilde öyle de yapacağım. Başıma gelen her şeyin bir neden ile geldiğini ve tüm bu gelenlerin de beni geliştirdiğine inanıyorum. En azından inanmak istiyorum.

Bundan sonraki muhtemel yazım Ahmet Maranki’nin yazılarını özetlemek olabilir. Bu sıralar ona takmış durumdayım. 4 kitabını okudum. Bana kalsa 10 sayfada özetleyeceğim bazı şeyleri yazmış da yazmış, yazmış da yazmış. Siz zahmetlere girmeyin diye belki böylesi bir olaya girerim. Ya da keyfim yerine daha çok gelmişse Şamanizm yazarım sizlere. Çok ilginç şeyler öğrendim son günlerde. Sizlerle de paylaşabilirim. Ama en kötü ihtimalle zamanında blogcuanne için yazmış olduğum yazıları buraya da taşıyabilirim. Sizler de gerekirse neler yazabileceğimi görmüş hatta okumuş olursunuz :)

Şimdilik bu kadar diyorum ve sizleri sevgiyle kucaklıyorum. Sevgi ile kalın ve içinizdeki korkuları yok edin ...

22 Nisan 2014 Salı

Kadim teknikler ve başarısızlıklarla dolu kişisel gelişim yolculuğum

Her şey aslında yıllarca evvel, kanımızın damarlarımızda hızla yolculuk ettiği zamanlarda başladı. O dönemlerde çabuk sıkılırdık, her yerden ve her şeyden çok çabuk sıkılırdık. Sıkılmadığımız tek şey lise grubumuzla birlikte olmak ve beraber bir şeyler yapmaktı. Zamanda bizi destekler gibi oldukça hızlı akardı o dönemlerde. Çoğu kere anlamsız ve boş şeylerle ama her defasında muazzam eğlenceli zamanlar geçirirdik birlikte. Bir gece mesela trene biner sebepsiz Gebze’ye kadar gidip, bir birahane de bira içer dönerdik ki çoğumuz Avrupa yakasında otururduk, bir başka gece ise Ortaköy’de teneke içerisinde yaktıkları şeylerle ısınmaya çalışan şehir diyojenleri arasında hayatın anlamını arardık. O dönemlerde çok da korkusuzduk. Bizim için yapılamayacak bir şey, gidilemeyecek bir yer olamazdı. Günün uyumak dışında tüm zamanını hemen hemen beraber geçirirdik. Çoğu kere bir birlerimizin evlerinde sabahlardık. Lise ve hemen sonrasındaki yıllar çok ama çok güzeldi. Bol macera doluydu.

İşte yine böylesi yıllardan bir tanesinde bir yolculuk esnasında bir arkadaş ilk olarak bahsetti Reiki’den. Ellerinden enerji fışkıracak ve dahası bizler bu enerjiyi hissedebilecektik. Gerek ruhen ve gerekse fiziksel açıdan bizleri iyi bile edecekti arkadaşımızın ellerinden çıkan bu enerji. Sıramı bekledim. Bir otel odasında arkadaşım bizlere sırayla enerji verdi ya da yalnızca verdiğini sandı. Ben zerre bir şey hissetmemiştim. İlk ve uzunca bir süre için son olarak reiki kelimesini duyduğum andı. Bir daha da evlenene kadar duymadım. İhtiyacını da duymadım aslını isterseniz. Hayat büyük bir hız, coşku ve eğlence içersinde gidiyordu. Kimin böylesi zamanlarda spiritüel şeylere ihtiyacı olabilirdi ki?!! Böylesi ihtiyaçlar adı üstünde zaten ihtiyaçlar bir eksikliğin tamamlanması için vardırlar ve insan evlenene kadar böylesi şeylere zaman harcayamazlar. En azından ben harcamamıştım. Hızlı, coşkulu ve eğlenceli hayatın zirve yaptığı zamanlar evlilik öncesi zamanlardır. Osmanlı’nın Kanuni devri gibidir. İçinde nice acılar barındırıyor olsa da muhteşemlik olgusu her daim ön plandadır. Evlilikle beraber Sokullu dönemi başlar. Canım cicim ayları koskoca imparatorluğun süresi içersinde işte bu kadar sınırlıdır çoğu kere. 4.Murad dönemi ise çocukların hayata gelmesi gibidir. Bizim Sokullu zamanlarının sonlarına doğru eşimle beraber bir şekilde ihtiyaç duymuş olacağız ki Reiki kursuna gitmeye ve Finlandiyalı bir zat-ı muhteremden el almaya karar verdik. Gittik de. Hatta hızımızı almadık ve aynı ermiş Finliden Reiki II kursunu da aldık. Sonrasında sahip olduğumuz enerjiyi kullanabilme yeteneği ile bir yürüdük bir yürüdük ki dönüp arkamıza baktığımızda bir adım bile yol almadığımızı fark ettik. İşte bu kadar yararlı oldu reiki sanatını bilme bizlere. Ne zaman başımız ağrısa, midemiz bulansa uyguladık durduk. Her piyango alımı öncesinde ben gizliden gizliye uyguladım. Ne başımızın ağrısı geçti şansa ne de bir amorti çıktı. Evren aslında avazı çıktığı kadar bağırdı bize her defasında inanma diye ama bizde nerde o kafa. Yıllar yılı inanmaya devam ettik. Düşünsenize eşim ve ben bazen 1 saat boyunca çakralarımıza enerjiler verdik durduk. Sürekli devam ettik çünkü zaten kursa bile inanmaya hazır olarak gitmiştik. 


Bu işi yapanlar, organize edenler aslında çok akıllılar. Bu ve aşağıdaki bölümlerde sıralayacağım konular resmen toplumu şekillendirme araçları olarak kullanılmakta. Düşünsenize toplumda bu ve bunun gibi araçlara inanmaya hazır 400 milyon kişi olsa ve bu kişiler yıllık 2000 dolar harcamaya hazır olsalar, toplamda iyi para etmez mi? Hem iyi para eder ve hem de bu 400 milyon bu kadar paraları kendi özel ilgi alanları için harcanmayıp büyük döngünün içerisine kullanılmış olurlar. Bakıyorlar aklı karışık bir çok kişi var toplumda. Bir şeylere ihtiyaçları olan kişiler. Kimisine secret kitabını veriyor, kimisine reikiyi, kimisine nefesi, kimisine melekleri, kimisine de feng shui’yi. Babam gibi kaderci anlayışı seçenler oldukça rahatlar. Bir karar vermişler kafaları karışmadan yaşayıp gidiyorlar. Kafası karışık olanlar için ise seçimden bol şey yok. Ben hemen hemen hepsini yaptım yıllar içersinde. Aslında bu da kendi içinde mantıklı zira bu işi yapan büyük abiler dönem dönem yeni dozlar veriyorlar. Hepsini aynı anda ortaya çıkarmıyorlar ama hepsinin ortak bir yanları var aslını isterseniz: Ortaya çıkardığı yenilenme ve iyileşme gücü ile hepsi bilinen insanlık tarihinin en eski ve en önemli tedavi yöntemleri. On sene öncesinde adı bilinmeyen teknik aslında oldukça kadimmiş. Kimisinin tarihi 5000 yıllık kimisinin ki insanlık tarihi kadar eski ve bir o kadar kadim. Kadim kelimesi ise en sevilen sıfat bu öğretiler için. Fiziksel bedenle, duygu ve düşünce arasında yaşamsal bir bağlantı hemen kuruluveriyor. Sonrasında ise kadim zamanlardan günümüze gelen bu birçok spritüel ve mistik gelenek sayesinde bilinçsel aydınlanmalar yaşamaya başlıyoruz. Sonrasında ise gelsin daha fazla fiziksel ve mental enerji. Daha açık ve daha net bir bilince ne dersiniz? Ya size duygusal ve fiziksel acıların yok olacağını söylesem? Daha sağlıklı ve enerjik bir yaşama ne dersiniz? Gevşeme, huzur, mutluluk ve bol para olmazsa tabii ki olmaz.

Bu toplum mühendisleri ayrıca işi garantiye de almış durumdalar. Practice makes perfect. Olması için çok ama çok çalışmalısın. Yine de olmazsa bil ki sen bilinç altı olarak istemediğinden ya da inanmadığında. Öyle ya bu işte inanma olmazsa olmaz. Ben önce reiki ile başladım. Sonra dilekler tutup gerçekleşmesi için çeşitli ritüelleri uyguladım. Nefes kurslarına gittim, Meleklerle konuşmaya çalıştım, günlük olumlamalar yapıp durdum, kuantum uyguladım. Yetmedi astrologlara gittim. Yahu kardeşim bir faydasını göremedim. Hepsini mi salakça ve özensiz yaptım? Öyle şeyler gördüm ki, öyle inananlar ve bu inananlardan dünyaları götürenler anlatsam şaşarsınız. Yeminle söylüyorum ben yapanlar adına utandığımdan yazamıyorum ki raflarda nice kitapları satılıyor. Hadi, ben fayda görmedim, hayır faydasını gören birini de tanımadım. Eğitmenler hariç, onlar iyi kazanıyorlar tabii ki. Rahatlama tabii ki oluyor günün sonunda kendinle baş başa kalıyorsun ama rahatlama dışında tek bir faydasını gören var mı? Soyut değil somut örnek verebilecek bir kişi var mı? Bunları yazıyorum çünkü ben her şeye rağmen bu tür konulara son derece inanmaya hazır bir inanım ve nerede yanlış yaptığımı merak ediyorum. Bu yazıyı da bu işlerle yıllarca uğraştıktan sonra yazıyorum yoksa denedim ama olmadı, para da vermiştim üstelik yazısı değil. 
 
Tüm bunlar sanki yetmezmiş gibi son zamanlarda dünyanın parasını da feng shui danışmalarına verdik. Onlara vermek yeterli tabii ki olmadı bir o kadar hatta belki daha fazlasını da bizleri kötü enerjilerden koruyacak çin malı şeylere verdik. Evimiz karnaval yeri gibi oldu. İşin ilginci ilk baştaki planımız son zamanlarda sürekli başımıza gelen minik aksiliklerden kurtulmak için kurşun döktürmekti. Ne var ki ilgili kişiyi bulamadığımız için ekmek yok pasta ye misali feng shui yaptırtalım o halde dememiz oldu. Türlü türlü oyunların olduğu bir teknik. Benim için en iyisi olan belli köşelere bakarak karar vermem söylendi mesela. Açık klozet zinhar yasak, iyi enerjiyi çekermiş. Sen misin bunu öğrenen, çocuğun peşinden klozeti kapatmak için koşar olduk. Evin belli köşelerini oradaki pozitif enerjiyi aktive edebilmek adına sürekli aydınlatır olduk. Merak etmeyin hemen tasarruflu ampuller aldık bu noktalar için. Beğenerek aldığımız güzelim çiçeğimiz beğenilmedi mesela ve evimizden acımasızca gönderildi. Adaçayı yakarak kötü enerjileri kovduk evimizden. Sirkeli sular ile sildik her bir yeri. İş yerinde bile karşıma güney yönünü almamam gerektiğinden masamın yerini değiştirdim. Bana iyi geleceği söylenen taş elimde siyah renkleri tercih eden ben kendimi yeşil renk kazak arar buldum. Ve aslını isterseniz daha bunlar gibi nice şeyler yapmaya başladık.

Eğer tüm yukarıda listelenen ve listelenmeyip bizim tarafımızdan yapılmakta olan şeylerin zerre faydası olsun, söz veriyorum sizlerle paylaşacağım. Ama eğer bu teknik de kayda değer güzellikler sağlamazsa, bu işin sonu Hindistan’da bitecek gibi görünüyor.  Gider artık fiziksel pislikler içinde ruhsal olarak temizlenirim. Ganj nehrinde bir de arındırdım mı benden iyisi olmaz artık. Olmadı oradan ver elini Nepal. Bir süre de orada kalıp ferrarimi satmak için dönerim yeniden vatanıma. Tüm bunlar sonuç vermezse, muhtemelen ve tabii engellenmez ve çıkabilirsem, "Bu da mı gol değil be?" deyip, Taksim’de yakarım kendimi J Unutmadan bu feng de en az 5000 yıllık kadim bir uygulama imiş.

İnsan aslında neye inanmak istiyorsa ona inanıyor. Ben bu tür konulara fazlasıyla meraklıyım ve kendimce bugüne kadar inanıyordum da. Hala da inanmak çok istiyorum. Bununla beraber gel gör ki insanın yalnızca kendi çabasıyla tek taraflı inanmak bazen yeterli gelmiyor. Bir karşılık olsun, bir ışık görsün istiyor. Şimdiye kadar bunu başarabilmiş değilim. Başardığını somut örneklerle gösterebilecekler de beri gelsin ve paylaşsın bizlerle. Mühendis olan ve para kazanıp hem bana ve hem de aileme bakan tarafım bu satırları yazarken, şimdiye kadar kadim tekniklerin birinden diğerine koşan ve hep başarısız olan tarafım bir umut beklemekte gelecek olan mucizeyi. Hayır onu kırmak da istemiyorum ama mucizenin aslında hayatın kendisi olduğunu ve aldığımız her bir nefesin, gördüğümüz her bir güzelliğin ayrı birer mucize olduğunu artık onun da anlaması gerektiğini ona söylemek istiyorum.  Artık büyümeli, artık büyümeliyiz.

Diğer taraftan başımıza gelen tüm olumlu ve olumsuz şeylerin sebebinin ve sorumlularının yine bizler olduğumuz gerçeğine gönülden bağlılığımı sürdürmekteyim. Olanların tümü aslında bizlerin kendi seçimidir. Irmakların bir hızları vardır ve doğasından daha hızlı akıtamazsınız. Yani her şey kendine uygun zamanda gerçekleşir. Belki de bugüne kadar gerçekleşmemesi bununla ilgilidir. Aslında bu kadar yazıya rağmen perde arkasında inanmak istediğim tarafım başarısız olan büyümeyen tarafım.

Asl olan insanın kendisi yine de. Ne varsa biz de var, içimizde var. Yeter ki içimizdeki güce, nüveye güvenelim ve iç güdülerimizin bizlere gösterdiği yolu takip edebilelim. Yoksa geri kalan teknikler bence yalnızca bize destek teknikler. İşi götüren yine bizleriz aslında. İş aslında aynada kendimize gülümseyebilmekte. Barışık olmak yine kendimizle ve sevebilmek içtenlikle ne hata yaparsak yapalım. Yeter ki kendimizi bilelim ve egolarımızı feth edebilelim. Unutulmamalıdır ki fethedilecek ilk ülke insanın kendisidir.


Sevgi ve saygılarımla,