Bu Blogda Ara

23 Eylül 2011 Cuma

Tasarlanmış bir imparatorluk: Amerika Birleşik Devletleri 7

Pasifik esintileri ...

İlk akla gelen 2 ülke tabii ki günümüzün devi Çin ile kısa geçmiş dönemin dinamosu Japonya. Yine kitap olaylara ve geleceğe Birleşik Devletler perspektifinden bakarak başlamış: Amerikan tehlikesi Japonya ve Çin arasında oluşacak bir ittifakta yatmıyor. Bu iki devlet birbirleriyle çok fazla konuda rekabet halinde ve birbirleriyle yakın ilişki içinde olamayacak kadar derin farkları var. Tarih boyunca Japonya’dan çok çeken Çin’in içindeki kin ve nefret bence de kısa bir sürede bitecek gibi değildir. Hele ki din ile spritüel dünya ile de alakaları pek olmadığından, bir işbirliği bence de yakın zamanda olmayacaktır.

Gelecek on yılda ne Çin ne Japonya bölgesel hegemonya olarak ortaya çıkacak. Tüm ekonomik mucizelerin  yatışması gibi Çin’in ekonomik mucizesi de geçip gidecek ve Çin hızlı büyüme olmadan istikrarı korumaya odaklanacak. Zor dostum zor. Çok iyimsersin. Tamam Çin ihracatının çoğunu size yapıyor ama adamlarda bu aza tamah ve çalışma zorunluluğu olduktan sonra hiç de tahminin çıkmayacaktır. Japonya içte yeniden yapılanmaya gidecek ve dış politikasını küresel çıkarlarıyla eşleştirmeye başlayacak. Ama ABD’nin takip etmesi gereken ülke Japonya olacak. Bir kere Pearl Harbour’u patlattılar ya artık mimlendiler. Ağızlarıyla kuş tutsalar önyargı değişmeyecektir. Hem ne demiş büyük düşünür Albert Einstein amca “önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur…”

Japonya’ya karşı ABD stratejisinin ilk adımı Çin’in dağılmamasını sağlamak olmalı çünkü Çin ne kadar zayıflarsa Japonya hareket etmekte o kadar özgür kalır.

Japonya güç olarak yükselir ve Çin zayıflarken Korelilerin ABD’ye her zamankinden daha çok ihtiyaçları olacak ve ABD iki ülkeyle ilgilenirken seçeneklerini artırmak için Kore’ye güvenecek.

Kore ayrıca önemli bir teknolojik merkez durumuna geldi. Özellikle Çin bu teknolojiye aç olacak ve transfer aşamasında kontrol sahibi olmak ABD’nin Çin üstündeki baskısını artıracak. Kendi açılarından Koreliler özellikle gelecek on yılda kaçınılmaz olan tekrar birleşmenin maddi açılarını ele alırken başlarındaki Kuzey Kore sıkıntısıyla uğraşmak için yardıma ihtiyaç duyacaklar.

ABD’nin bölgede ilişki kuracağı ikinci en önemli yer Avustralya. Tek başına ve güvenli görünüşüne rağmen ekonomisini  desteklemek için Avustralya özellikle gıda maddeleri ve demir cevheri gibi sanayi mineralleri satışında uluslararası ticarete oldukça bağımlı. Bu mallar deniz yoluyla gönderiliyor ve Avustralya’nın deniz trafiğinin güvenliği üstünde kontrolü yok. Bir anlamda, Avustralya damarları vücudunun dışında bulunan bir yaratık gibi, savunmasız ve devamlı risk altında.

Avustralya’nın bu zayıflıkla başa çıkma yolu bir zamanlar İngiltere’nin, şimdiyse ABD’nin oluşturduğu Pasifik’teki egemen donanma gücüyle müttefik olmak. Her ittifakın bir bedeli vardır ve hem İngilizler hem de Amerikalılar, iyiliğe karşı iyilik istediler.

Avustralya’nın savaşlarına katılması. Avustralya Boer Savaşı’nda, iki dünya savaşında, Kore’de ve Vietnam’da ağır kayıplar verdi. 1970 ve 1990 yılları arasında Avustralya bu askeri ortak rolünden geri çekildi ama bu dönemde onların katılımına duyulan talep zaten azdı.

İkinci Dünya Savaşı’nda Avustralya, Kuzey Afrika’ya birlikler göndererek İngiltere’ye hizmet etti. ABD’ye Pasifik sahnesinde ABD birlikleri oluşturması için istasyon görevi yaparak yardımcı oldu. Avustralya’nın sadece iki stratejik seçeneği var. Bir tanesi ittifak görevlerinden geri çekilmek ve çıkarlarına rastgele cevap verileceğini kabullenmek. Diğeri, ittifaka katılmak ve Birleşik Devletler’den daha resmi taahhütler almak. Birincisi daha ucuz ama riskli, ikincisi daha pahalı ama daha güvenilir.

ABD için aynı stratejik önemde olan başka bir yer de, İngilizler tarafından Malezya Yarımadası’nın ucunda, Malakka Boğazı’nı kontrol edecek bir üs olarak yaratılan Singapur.

Singapur coğrafi konumu ve teknoloji endüstrisinden dolayı artık son derece refah içinde yaşayan bağımsız bir kent devlet. Bir müşteri olmanın yanı sıra  egemenliğini korumak için de ABD’ye ihtiyacı var.

ABD Singapur’un kolayca kontrol edemez. Bunun yerine onunla işbirliği yapmalı. Kore ve Avustralya’yla yaptığı gibi, başkanın ittifakı sağlamak için Singapur’a gerektiğinden fazla bonkör davranması gerekir. Bedeli az ve bahis oranları yüksek.

Birçok yönden Hindistan, çok büyük bir Avustralya olarak kabul edilebilir. İki ülke de farklı yollardan olmasına rağmen ekonomik açıdan güçlüler ve bu anlamda oldukça ciddiye alınmaları gerekir. Hindistan’a  demokratik Çin de deniyor, bir yere kadar bu doğru, bölgesel güce bir bedel ödüyor. Hindistan’ın etkileyici ekonomik büyümesinin en büyük sınırlamalarından biri Hindistan’ın ulusal bir hükümeti olmasının  yanında, her eyaletin kendi yasaları olması ve bazılarının ekonomik gelişimi önlemesi. Bu bölgelerin birbirlerine bağlı olmalarının değişik yolları var ama en büyük garantör ordu.

Hindistan üç görevi olan büyük bir ordu barındırıyor. Birinci görevi, Pakistan’ı dengelemek. İkincisi, kuzey sınırını Çin istilasından korumak. En önemlisi, Hindistan ordusunun, Çin ordusu gibi ulusun iç güvenliğini garanti etmesi.

Hintliler, denizlerde Hindistan’ın deniz yollarını korumak ve gücünü yansıtmak amacıyla  Hint Okyanusu’nda önemli bir oyuncu olabilecek bir donanma geliştirmek konusunda isteklilerdi. Ama ABD, Hindistan’ın bu hatlarda ilerlediğini görmek istemiyor. Baba senin gibi bir gücü  adı üstünde senin sularında yani Hint sularında dolaştırır mı? Hint de, Pasifik de, Atlantik de temiz olmalı, arınmış olmalı, boş olmalı, yalnızca onlar olmalı. Çok da iyimsermişsin ...

Hint donanmasının gelişimini ABD çıkarlarını tehdit etme noktasından aşağıda tutabilmek için ABD Hindistan’ın savunma harcamalarını donanma yerine kara kuvvetlerine ve taktik hava kuvvetlerine yönlendirmek için uğraşacak. Gelecek on yılda Hindistan ekonomik olarak öne çıkacak ama tek başına ekonomik güç, ulusal güvenliğe veya Hint Okyanusu’na hükmedecek bir güce dönüşemiyor.

Gelin bir sonraki durağımız farklı bir yer olsun. Bu yerde insanlar dans ediyor, puro içiyor olsunlar. Futbol en az bizim ülkedeki gibi dinden hemen sonra gelsin. Fakir ama gururlu ve kesinlikle eğlenceli insanların toprakları olsun. Salsa ve Tango buralarda doğmuş olsun. Karnaval nasıl olurmuş tüm dünya bu insanlardan öğrensin.

Gelin bu kez de Güney Amerika’ya bir yolculuğa çıkalım. Sonrasında da Kanada üzerinden ülkelere yaptığımız yolculukları tamamlayalım. Ne dersiniz?

15 Eylül 2011 Perşembe

Tasarlanmış bir imparatorluk: Amerika Birleşik Devletleri 7

Avrupa Avrupa duy sesimiziiii ...2

Avrupa Birliği gelecek on yılda yok olmayacak. Serbest Pazar bölgesi olarak kuruldu ve öyle kalacak. Ama dünya sahnesinde büyük oyuncu olabileceği çok uluslu bir devlet halini de almayacak. Devletler arasında askeri güç paylaşacak kadar ortak çıkar yok ve askeri güç olmadan Avrupa “derin güç” olarak yapılan tanıma sahip olamaz. Avrupa Birliği’nin ayakta kalacağından yazarımızın şüphesi yok ama Euro Bölgesi’nin bazı üyeleri ayrılmaz ve diğerleri kontrolün ne kadarını Brüksel bürokrasisine bırakacakları konusunda uyarılarda bulunmazlarsa da şaşırmış.

Gelecek on yılda sular çekildiğinde göze her şeyden çok çarpan şey, Almanya’nın gücü olacak. Zaten başta Birleşik Devletler ve Rusya olmak üzere tüm dünyanın da merak ettiği konu buydu. Yoksa kimse horoz gibi diklenen, kibirli, arogan ama kof Fransa’yı gözlemlediği yok. Sahi horoz sembolizması tam onlara göre olmuş.

Eğer Fransa ve Almanya bir arada dururlarsa Avrupa’nın yer çekimi merkezi olarak kalırlar. Eğer Almanya ve Fransa çarpışırlarsa bu çarpışma Avrupa’nın yapısına zarar verir ve federal devletleri, bölünüp yeni ittifaklara girmeye iter.

İngiltere tarihi, coğrafi ve ekonomik nedenlerden dolayı bu denklemin dışında tutulmakta. Manş Denizi daima Britanya’nın geri çekilip Avrupa hedeflerini seçmesine imkan tanıdı. İngiltere’nin hedefi ulusal güvenliğine tehdit olarak gördüğü birleşik bir Avrupa’yı engellemek oldu her zaman. Ayrıca Fransa ve Almanya’nın yönetimi altındaki Avrupa askeri gücünü katlanılamaz gördü. İngiltere için böyle bir ittifakta küçük ortak olmak ne mantıklı ne de gerekli.

İngiltere’nin Sovyetler’i kendi başına engelleyecek veya Avrupa’da olayları düzenleyecek gücü hiçbir zaman yoktu. ABD’yle ittifak büyük emperyalist gücü görece düşük bir bedelle etkilemesine izin veriyor. Başka bir ifadeyle bir zamanların Güneş Batmayan İmparatorluğu olan Birleşik Krallığın, Birleşik Devletlere kafa tutması ancak Hugh Grant’in İngiltere Başbakanı rolünü oynadığı filmlerde olabilir.

Charles de Gaulle
Fransız-Alman ittifakının kendi sorunları var. Bugün Fransa ve Almanya arasında gerginlik yaratan iki nokta var ve bunlardan ilki ekonomik. Almanya mali açıdan Fransa’ya  oranla çok daha disiplinli, bu da konu maddi işbirliğine geldiğinde iki ülkenin ender olarak uyumlu olduğu anlamına geliyor. İkinci gerginlik savunma politikası etrafında oluşuyor. Fransızlar ve özellikle de Gaulle yanlıları, birleşik bir Avrupa’yı hep ABD’nin karşıtı olarak gördüler. Bu Avrupa için bir savunma entegrasyonu gerektirir ve kaçınılmaz olarak Fransız-Alman kontrolünde bir güç anlamına gelir.

Almanlar elbette Fransa ve Avrupa’yla ittifakın getirilerine değer veriyor ama Fransa’nın ekonomik sorunlarını çözmeye veya Amerikalılara karşı Avrupa askeri gücünün yaratılmasına hiç hevesli değiller. İlkinin yükünü, ikincisininse risklerini istemiyorlar.

Amerikalıları, gördüğümüz gibi Ruslara dair ciddi sorunlara sahipler ama Almanlar ABD’nin Rusya’yı kuşatma çabasında pay sahibi olmak istemediler. Başka bir Soğuk Savaş teşvik etmekten kaçınmaktan ziyade, Almanlar daha önce de gördüğümüz gibi enerji ihtiyaçlarının büyük bir bölümü için Rusya’ya muhtaç durumdalar. Aslında onların Rus enerjisine olan ihtiyaçları Rusların Alman parasına olan ihtiyaçlarından fazla.

Buna ek olarak, nüfus azalması yakında Almanya’nın sanayi kuruluşlarını işçi açığı olarak vuracak, yaşlanan nüfusla bu bir araya gelince ekonomik felaket için bir formül oluşmuş oluyor. Kendi nüfus azalmasıyla bile Rusya’ya taşıyarak kullanabileceği işçi fazlası olacak. Nüfusunu azalmasıyla başa çıkmanın tek yolu göçü teşvik etmek ama Avrupa’da göçler ve ulusal kimlik arasında bir anlaşmazlık söz konusu.

Eğer Almanya fabrikalarına işçi getirmek istemiyorsa fabrikalarını işçilerin olduğu yere taşıyabilir. Rusya da nüfus azalması  yaşıyor ama ana maddelere dayalı zayıf bir ekonomisi olduğundan işçi fazlalığı var, bu demek oluyor ki insanlar ya işsiz ya da iş imkanları az.

Bu arada, Fransa tüm yumurtalarını aynı sepete koymayarak kendisini Avrupa Birliği’nin yanı sına Akdeniz Birliği’ni de kurmayı düşünecek kadar hem bir Kuzey Avrupa gücü hem de Akdeniz gücü olarak konumlandırdı. Fransız düşüncesine göre bu birlik, Güney Avrupa ülkeleri, Kuzey Afrika ülkeleri, İsrail ve Türkiye’yi içermeli. Hani istemeyeceğim tek birlik de Fransa’nın liderliğindeki bu birlik olur. Tam bir curcuna olur.

Gelecek on yılda Almanya bu defa tarihi düşmanı Fransa ve Rusya’yla müttefik olarak Kuzey Avrupa Ovası’ndaki yerini yine alacak. İngiltere ABD’ye daha da fazla yaklaşacak. Eski çember ülkeleri karmaşaları çözmek için tek başlarına bırakılacaklar ama yine çevre-Doğu Avrupa- eylemlerin odağı olacak. Avrupa Birliği, avro gibi iş görmeye devam edecek ama bu kadar fazla merkezkaç gücü varken AB’nin Avrupa’nın düzenleyici ilkesi olması zor görünüyor

Komünizmin yıkılmasından beri geçen zamanda yapılan inanılmaz bir politik ihmal de ABD’nin Avrupa’ya yönelik politik bir strateji oluşturmamış olması. AB’nin ortaya çıkışı ABD tarafından hiçbir zaman bir meydan okuma olarak görülmedi, sorun yaratmayan doğal bir gelişim olarak karşılandı.

11 Eylül’e verilen Amerikan tepkisi Fransız-Alman blokuyla ilk ciddi yarığı açtığında Avrupa’da ciddi bir bölünmeyi de ortaya çıkardı. ABD Afganistan’da eline geçenden çok daha fazla direkt askeri yardım bekliyordu ve Irak savaşı için en azından siyasi koruma istiyordu. Avrupa’nın kalbi, Hollanda dışında, ABD’ye karşı çıktı. Çevre ülkelerin çoğu -özellikle denizler arası ülkeler- en azından başlangıçta ABD’ye destek verdiler. Birleşik Devletler’e destek olan ülkelerin çoğu bunu Amerikan harekatını gerçekten desteklediklerinden değil, Fransız-Alman blokundan rahatsız oldukları için yaptılar. Avrupa’nın ikinci sınıf üyeleri olmak istemiyorlardı ve ABD’yi Fransız ve Almanlara karşı iyi bir karşı ağırlık olarak görüyorlardı.

Gelecek on yılda, Amerikan bakış açısından ideal çözüm Fransız-Alman blokunu bölmek olur ve başkan bu iki ülke arasında olabildiğince büyük bir çatlak yaratmak için uğraşmalı.

Avrupa’daki bu dengeleme hareketi ABD’nin Türkiye’yle ilişkilerini geliştirmesini gerektiriyor. Türkiye’yle güçlü bir ittifak ABD’ye Karadeniz’de etki alanı sağlar ve Fransa’nın Akdeniz’de geliştirmek isteyebileceği stratejilere karşılık vermesine imkan tanır. Bu ittifaka yardım edecek bir konu da Avrupa göç politikası, Avrupalılar Türk göçünden korkmaları sebebiyle Türklerin AB’ye girişlerine engel olacaklar. Türkiye gelecek on yılda kesinlikle daha güçlü olacak ama tek başına hareket etmeye henüz hazır değil. Etrafındaki bölge fazlasıyla dengesiz ve Kafkaslar’daki Rus tehdidi onların ABD’yle güçlü ilişkiler içinde olmalarını gerektirecek. Türkler bundan pek hoşlanmayacaklar ama başka çareleri yok.

ABD bedeli ne olursa olsun, Rusya ve Avrupa yarımadası arasında coğrafi bir alaşım oluşmasını önlemeli çünkü bu, ABD’nin kontrol altında tutmakta zorlanacağı bir güç yaratır.


Gelin bu kezde Pasifikler’e açılalım. Eskinin kapalı kutusu günümüzün devine, Çin’e bakalım, Samurai’ları inceleyelim, Avustralya ile devam edip, Hindistan ile tamamlayalım.

8 Eylül 2011 Perşembe

Tasarlanmış bir imparatorluk: Amerika Birleşik Devletleri 6


Avrupa Avrupa duy sesimiziiii ...1

Hemen konuya belki de balıklama bir şekilde girmek gerekirse gelecek on yıl açısından Avrupa’nın ikilemini iki sorun oluşturuyor: Birincisi bir önceki yazıda olası tehlikesinden bahsettiğimiz yeniden doğan Rusya’yla Avrupa’nın ne tür bir ilişki içinde olacağının belirgin hale getirilmesi. İkincisi Avrupa’nın en dinamik ekonomisi olan Almanya’nın hangi rolü oynayacağının belirlenmesi. Gelin yavaş yavaş incelemeye başlayalım.

Rusya’nın paradoksu –zayıf ekonomi ve büyük askeri güç- ortadan kalkmayacak, Almanya’nın dinamizmi de öyle. Geriye kalan Avrupa devletleri bu iki güçle ilişkilerini birbirleriyle olan ilişkilerin ön koşulu olarak belirlemeliler. Bu sürecin sıkıntısı gelecek on yılda farklı  bir Avrupa’nın doğmasına neden olacak ve birleşik Devletler için büyük bir zorluk ortaya koyacak.Geçen yazıda da belirtmiş olduğum gibi bu tehlikeli yakınlaşma tüm dünya için bir zorluk ve hatta tehlike olur. İşin kötüsü olmazsa kabadayı rejiminin devam edeceği ama olur ise savaşın patlak verebileceği gerçeği. Kötünün iyisini tercih etmek gerekir diye düşünüyorum.

Önce tabii ki biraz tarih ... Her iki dünya savaşı da tekbir senaryoya göre başlatıldı: Almanya, coğrafi konumu yüzünden güvensiz olduğu için şimşek hızıyla Fransa’ya saldırdı. İki olayda da amaç Fransa’yı çabucak yenmek, sonra Rusya’yla ilgilenmekti. 1914’te Almanya Fransa’yı hızlı bir şekilde yenmeyi başaramadı, birlikleri siperlere indi ve çatışma uzatılmış bir savaşa döndü. Almanlar hem doğuda hem de batıda kendilerini Fransa, Britanya ve Rusya’yla aynı anda savaşırken buldu. Bolşevik İhtilali’nin Rusya’yı savaştan çıkartıp Almanya’yı kurtaracak gibi görünmesiyle ABD Avrupa’ya birliklerini gönderdi ve Almanya’nın emellerine ulaşmasını engelleyerek dünya sahnesinde ilk büyük rolünü oynadı. Yalnız burada dikkat çekici unsur, Almanya’nın gözü karalığı ve kaç devlete birden kafa tutabilecek gücü ve cesareti. Bundan sonraki dönemler için beni bu özellikler korkutmaya yetiyor da artıyor açıkçası.

1940’ta Almanya Fransa’yı işgal etmeyi başardı ama yine de Sovyetler Birliği’ni yenemeyeceğini keşfetti. Bunun bir nedeni ABD’nin dramatik çıkışının ikinci perdesiydi. ABD, üç yıl sonra Fransa’ya yapılan İngiliz-Amerikan işgalinin Almanya’nın çeyrek asırda ikinci kez yok edilmesine yardım ettiğini görünceye kadar Sovyetler’i savaşta tutacak yardımlar sağladı. Almanya bölünmüş ve muzafferler tarafından ele geçirilmişti. Ne diyebilirim ki imparatorluk sanatını iyi kavramış ve ona göre stratejilerini iyi uygulamışlar.

Almanya fiziksel olarak harap olmuştu ama hareketleri çok daha önemli bir şeyin yok olmasıyla sonuçlandı. 500 yıl boyunca, Avrupa dünyaya egemen olmuştu. Ağustos 1914’te başlayan kendini yok etme dalgasına kadar Avrupa, Asya ve Afrika’nın birçok bölgesini doğrudan kontrol ediyordu ve dolaylı olarak gezegenin geri kalanına hükmediyordu. Belçika ve Hollanda gibi küçük ülkeler,Kongo veya bugünkü Endonezya kadar geniş alanları kontrol altında tutabiliyorlardı. Afrika’da yaşanan katliamlardan sonrası kendi pisliklerine bakmadan bize laf etmeleri de ayrı bir utanç olsa gerek onlar için ama tabii anlayana ...

Avrupa dünya imparatorluğunun merkezi olmaktan çıkıp üçüncü bir dünya savaşının potansiyel savaş alanı olmaya geçti. Güvenli bölgeleri artık tehlikeli bir bölge.

Gelecek on yılda oynanacak oyunlar için sahneyi iki olay hazırladı. İlki on dokuzuncu yüzyıldaki birleşmesinden beri hep savaşları tetiklemiş olan Almanya’nın Avrupa’daki rolü sorunuydu. İkincisi Avrupa’nın gücünün azalmasıydı. 1960’ların sonuna geldiğinde Sovyetler Birliği dışında hiçbir Avrupa ülkesi gerçek anlamda küresel değildi. Diğerleri, ortak güçleri ABD ve Sovyetler Birliği’nin gücü altında ezilen bölgesel güçlere indirgenmişti.

Tüm Avrupa için entegrasyon, bir yanda Rus tehdidi öte yanda Birleşik Devletler’in yaptığı baskı yüzünden kaçınılmaz bir sonuçtu. Gelecek on yılın kilit konularından biri ABD’nin Avrupa’nın birleşmesini aynı şekilde görmeye devam edip etmeyeceği.

1992’de Maastricht (Maastricht, Hollanda-Almanya sınırında bulunan kesinlikle görülmesi gereken bir küçük şehir – sokakta kışın satılan sıcak kırmızı şarap şiddetle tavsiye edilir) Antlaşması Avrupa Birliği’ni resmen oluşturdu ama bu mefhum aslında eski bir Avrupa rüyasıydı. Geçmişi 1950 başlarına, liderlerinin o zamanlar bile varlığından Avrupa federasyonunun temeli olarak bahsettikleri dar bir odak alanı olan Avrupa Çelik ve Kömür Birliği’ne kadar gidiyor.

Avrupa Birliği fikrinin Soğuk Savaş’ta gelişmesi ve Soğuk Savaş’ın amacına cevap olarak ortaya çıkması rastlantısal ama son derece önemli.

Avrupa Birliği’nin iki amaca hizmet etmesi planlanıyordu. İlki, Almanya’yı Fransa’yla bir araya getirip Almanya sorununu çözmek ve savaş tehdidini azaltmak için Batı Avrupa’nın sınırlı bir federasyona katılmasıydı. İkincisi Doğu Avrupa’nın Avrupa topluluğuna tekrar girişin sağlamak için bir araç oluşturmaktı.

ABD aynı dili konuşan ama diğer konularda son derece farklı olan bağımsız ülkelerin yarattığı bir federasyondu.

Avrupa Birliği’ndeyse konfederasyon modeli tam tersine hala yerinde duruyor ve her ulus devletin egemenliği kendisinde. En temel öncelikler düzeyinde bile Avrupa Birliği otorite iddialarına ve fedakarlık talep etme hakkına ciddi sınırlar koyuyor. Bu birlik yine de ilginç çünkü bütün Avrupa onun parçası değil. Bazı üyeleri aynı para birimini paylaşıyor; diğerleri paylaşamıyor. Birleşik savunma politikası olmadığı gibi, Avrupa ordusu da yok. Dahası, her devletin kendi tarihi, eşsiz kimliği var ve fedakarlık fikrine karşı bireysel yaklaşımları var.

Yani özetle hiçbir şekilde Avrupa Birliği’nin ideallerini korumak için savaşıp ölmeyi teşvik edecek bir temel veya ilham verici bir söylem yok.

Önümüzdeki on yıla bakarsak Almanya’yı engellemek için kurulan hassas dengenin Almanya istediğinden değil, şartla öyle gerektirdiği için dağıldığını görürüz.

Ayrışma 2008 krizinde başladı. 2008 ekonomik krizi vurunca Almanya da başkaları gibi hasar gördü ama ekonomisi şoka dayanacak kadar güçlüydü. İlk yıkım dalgası en şiddetli olarak Sovyet egemenliğinden yeni çıkmış Doğu Avrupa’da hissedildi. O ülkelerin çoğunun bankacılık sistemi Batı Avrupa’da hissedildi. O ülkelerin çoğunun bankacılık sistemi Batı Avrupa ülkelerinde kurulmuş veya bu ülkeler tarafından, özellikle Avusturya, İsveç, İtalya ve aynı zamanda bazı Alman bankalarınca satın alınmıştı. Çek Cumhuriyeti’nde bankacılık sistemi yüzde 96 oranında diğer Avrupa ülkelerine aitti. Avrupa Birliği’nin bu ülkelerin çoğunu kabul ettiği düşünülürse –Çek Cumhuriyeti, Polonya, Slovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan ayrıca Baltık ulus devletleri olan Letonya, Litvanya ve Estonya- bundan rahatsızlık duyulması için bir neden yok gibiydi. Ama Avrupa Birliği’nin parçası oldukları halde, bu Doğu Avrupa ülkelerinin kendi para birimleri vardı. Bu para birimlerinin değeri sadece avrodan düşük değildi, aynı zamanda faiz oranları da daha yüksekti.

Kendi finans sistemini kontrol etmeyen bir ülke egemenliğini kaybetme yolunda büyük yol kat etmiş demektir. Bu, Avrupa Birliği’nin gelecekteki sorununa işaret ediyor. Almanya gibi daha güçlü ülkeler ekonomik kriz sırasında egemenliklerini koruyup güçlendirdiler, daha zayıf devletler egemenliklerinin azaldığını gördüler. Gelecek on yılda bu dengesizliğe çözüm bulunması gerekecek.

2008 krizindeki bu fikir ayrılığı Avrupa’nın tek bir ülke olmaktan ne kadar uzak olduğunu gerçeğine dikkatleri çekti. Eğer Almanya kurtarma operasyonu isteseydi Avrupa buna uyardı.

1993’teki kuruluşundan 2008’e kadar Avrupa Birliği, emsalsiz bir refahın tadını çıkarttı ve bu refah tamamen çözümlenmemiş sorunları bir süreliğine bastırdı. Politik bir birliğin ölçüsü rekabeti ele alış tarzına bağlıdır.

2008 kriziyle beraber bütün halledilmemiş sorunlar ve onlarla beraber federasyonun yok etmeye niyetlendiği milliyetçilik ortaya çıktı. Almanların büyük çoğunluğu Yunanistan’a yardıma karşı çıktı. Yunanlıların çoğunluğu AB şartlarına boyun eğmektense iflas etmeyi tercih etti ki bunları Almanya’nın şartları olarak görüyorlardı.

Peki önümüzdeki 10 yılda Avrupa’da neler olacak, neler yaşanacak? Birlik dağılacak mı? Yoksa çoktan dağıldı da yalnızca ismi mi kaldı? Almanya – Fransa dikleşmesi/zıtlaşması olacak mı? Kim kazançlı çıkacak? Tüm bunlara karşı denge de denge diye tutturan Birleşik Devletler neler yapacak?Bizim bu ortamdaki yerimiz neresi ve ne olacak?

Çok klişe olacak ama hepsinin ve daha fazlasının cevabını bir sonraki yazıda bulmaya çalışacağız.

Beklerim efendim ...

5 Eylül 2011 Pazartesi

Tasarlanmış bir imparatorluk: Amerika Birleşik Devletleri 5


Rusya’nın dönüşü

Perestroyka, Rusça bilmeyenler için Yeniden Yapılanma :-)  1980'li yıllarda Margret Teacher’ın televizyona çıkıp, SSCB’ni yıktığı için Gorbaçov’a teşekkür ettiğini hatırlıyorum. Sözde ekonomik ve siyasi bir reform hareketi idi. Belki iyi niyetliydi ama 2 kutuplu dünyadan tek kutba inmesine ve birilerinin kabadayı olmasına neden olmuştu. Mihail Gorbaçov tarafından desteklenmiş ve teşvik edilmişti.  Amaç ekonomiyi biraz serbestleştirmek, hantallıktan kurtulmak, kar amaçlı üretim ve refahı arttırmak yoluyla, devletin bütünlüğünü korumaya çalışmaktı ama sonuçta devletin parçalanmasıyla bir son bulmuştu.

Glasnost ise bir anlamda fikir ve ifade özgürlüğü idi. Ekonomik politikaların bütününe verilen addı. Çernobil faciası sonrası toplum ile devletin barışmasıydı. Herkese söz hakkı tanınmasıydı. Asıl amaç ise ortodoks komünist partisi üyelerinden kurtulabilmekti.Kurtuldular hem de ne kurtulma. Ortada toz bile kalmadı.

Önce Perestroyka başarısız oldu, hemen ardından Glasnost patladı ve bir blok, bir kutup hemen ardından yok oldu.

1990’larda SSCB’nin çöküşü, çarların bir araya getirdiği ve komünistlerin bir arada tuttuğu geniş imparatorluğu parçalayarak, 1989’da sahip olduğu  bölgenin bir bölümünü Moskova’nın kontrolüne bıraktı. İmparatorluğun çekirdek bölgesi Moskova Knezliği bölgesi (ve Sibirya) Rusya’nın elinde kalan tek yerdi. Çekirdeği kaldığı sürece, oyun bitmiş sayılmazdı. Ve doğal olarak bitmedi de ...

Rusya ayrılan bölgeler ve ekonomi yıkımı yaşarken, Birleşik Devletler kalan tek küresel güç olarak ortaya çıktı. Gezegeni üstünkörü, neredeyse üşengeç bir şekilde yönetebiliyordu. Ama Sovyetler’in yıkılışı ABD’ye eski rakiplerinin kalbine kazık çakıp yerde kalmasını sağlayacak darbeyi indirmesi için sadece kısıtlı bir zaman vermişti. Bu arogan üslup nedeniyle hani bir şey gizlemeden fikrini söylediği için takdir mi etmeliyim, yoksa sahip olduğu içindeki bu kötülük için üzülmeli miyim bilemedim ama bu cümlenin beni rahatsız ettiği gerçeğini de belirtmeliyim. ABD, Rus sistemine baskı uygulayabilirdi. Bunu yapmak için ayrılıkçıları destekleyebilir veya ekonomik baskı yapabilirdi.

O zamanlar, Rusya’nın bu keşmekeşten nesiller boyunca çıkamayacağı düşünüldüğü için bu çabanın lüzumu yokmuş gibi görünüyordu. Rus gücünden kalanları yok etmek bile gerekli görülmedi çünkü ABD arzu ettiği bölgesel güç dengesini, NATO’yu ve ittifak sistemini doğuya doğru genişleterek elde edebilirdi.

NATO’nun kapısına kadar gelmesiyle, Ruslar doğal olarak tedirgin oldular.25 Nisan 2005’teki ulusa seslenişinde, Putin Sovyetler Birliği’nin düşüşünün “yüzyılın en harika jeopolitik felaketi” olduğunu söyledi.

Bu, düşüşün bazı sonuçlarını geri çevirmek niyetinde olduğunu resmi bir şekilde açıklayışıydı. Rusya artık küresel bir güç olmasa bile, bölgede –Birleşik Devletler’in yokluğunda- fazlasıyla güçlüydü. Irak ve Afganistan’daki savaşları düşünürsek ABD artık yoktu.

Bunun ışığında Putin silahlı kuvvetlerinin imkanlarını geliştirmek için kollarını sıvadı. Ayrıca ticaret mallarının ihracatından sağlanan gelirleri artırarak rejimini daha da güçlendirmek için de harekete geçti.

ABD çok yavaş hareket ederek Irak’ta stratejik dengesini kaybederken Rusların dengelerini bulmalarına izin verdi. Gücünü Rusya çevresine odaklandırıp kuşatma sistemini yerleştirmesi gerektiği anda ABD’nin orduları başka yerdeydi ve Avrupa’daki ittifakları anlamlı olmayacak kadar zayıftı. Böyle yanlış adımları ve kaçan fırsatları önlemek için Amerikan başkanı gelecek on yılda yeni ve tutarlı bir strateji yaratmak zorunda olacak.

Uzun vadede, Rusya zayıf bir ülke. Ben buna katılmıyorum. Farklı iş birlikleriyle çok çabuk güçlenebilir diye düşünüyorum. Putin’in enerji üretimine ve ihracata odaklanması muhteşem bir kısa vadeli araç ama sadece büyük bir ekonomik genişleme için temel oluşturuyorsa işe yarar. Bu daha geniş amaca ulaşmak içinse Rusya’nın  altta yatan  yapısal zayıflığına çözüm bulması gerekir. Ama bu zayıflıklar coğrafi sorunlara kök salmış ve kolayca üstesinden gelinemeyecek durumdalar. Rus nüfusunun azalıyor oluşunu da bir kenara bırakalım, şu anki nüfus dağılımı modern ekonomiyi veya etkili yiyecek dağıtımını imkansızlaştırmasa bile çok zor kılıyor.

Rusya hep ekonomisini aşan bir askeri güç oluşturdu ama bunu sonsuza dek yapamaz. Rusya kısa vadede Almanya’nın Rus enerjisine bağımlılığının ve ABD’nin Orta Doğu’da dikkatinin dağılmasının getirdiği çifte avantajdan yararlanmaya odaklanmalı. Ekonomik sınırlamalar karşısında ayakta durabilecek -bazısı yerel, bazısı yabancı- kalıcı altyapılar kurmaya gayret etmeli.

Gelecek yıllarda manevra yapma şansı olması için, Rusya’nın ABD’yi Avrupa’dan ayırması gerekir. Aynı zamanda ABD’nin Irak, Afganistan ve mümkünse İran’da sıkışıp kalması için elinden gelen her şeyi yapacak. Ruslara göre ABD –cihatçılar savaşı Vietnam gibi: Rusya’yı ABD ordusuyla uğraşma derdinden kurtarıyor ve bu aynı zamanda İran gibi ülkelere yaptırımlar uygulaması için ABD’nin Rus iş birliğine bağımlı kalmasına neden oluyor. Ruslar ABD karşıtı gruplara ve İran, Suriye gibi ülkelere silah göndermekle tehdit ederek Amerikalılarla sonsuza dek oynayabilir. Bu, ABD’yi Rusları ikna etmeye çalışarak olduğu yere kilitler, oysa Rusların tek istediği Amerikalıların kalıcı olarak savaşta sıkışmaları.

Gelecek on yılda Birleşik Devletler’in Rus-Alman anlaşmasına vereceği karşılık yirminci yüzyıldakiyle aynı olmalı. ABD bir Rus-Alman anlaşmasını önlemek ve Rusya’nın etki alanının Avrupa üstünde yaratabileceği sonuçları sınırlamak için elinden gelen her şeyi yapmalı çünkü askeri anlamda güçlü bir Rusya’nın varlığı Avrupa’nın tutumunu değiştiriyor.

Rusya eski Sovyetler Birliği ülkeleri üstündeki hakimiyetini yeniden yapılandırıp güçlendirirken birçok ülkeyi yanına almayı başarabilir. Başlarda ilişki her ne kadar resmiyet dışı olsa da zamanla daha sağlam bir yapıya dönüşecektir çünkü parçalar birbirine başka türlü olamayacak kadar iyi oturuyor. Bu sadece bölgesel değil aynı zamanda küresel güç dengesinde de temel bir değişim yaratır ve sonuçları son derece belirsiz olacak şekilde ABD-Avrupa ilişkileri tarihini yeniden şekillendirir.

Avrupalılar Amerikalılarla ilişkilerini azaltabilir, Ruslarla yeni ve daha avantajlı bir ilişki kurabilir ve yine de stratejik tamponlardan güvenlik politikası olarak yararlanabilirler. Bu ABD için büyük bir risk oluşturur. Gerçekten de bu birliktelik çok güçlü bir birliktelik olur ki bu bizi 3.Dünya savaşına kadar götürür. Almanya’nın dünya savaşı çıkarma konusunda ki özelliğini de düşünecek olursak ve bu gruba Çin’in, İran’nın, ve bu ilkelerin uydularının katılımlarıyla, tam bir dünya gruplaşması sağlanmış olur. Türkiye ne mi yapar? Bilemiyorum ama iki tarafta da yer alması mümkün. Dilerim böyle bir yakınlaşma hiç olmaz.

Polonyalılar hem Almanya hem de Rusya’yla sınırları olup Fransız Atlas kıyısından Rusya’da St. Petersburg’a kadar uzanan Kuzey Avrupa ovalarına sahip oldukları için bulundukları yerin stratejik önemi sebebiyle acı çektiler. Gerçekten de hep ezildiler. Ama Viyana’yı onlar yüzünden alamadığımız düşünülecek olursa neyse yine de bu fikirde olmamalıyım.

İki taraftan da savunmasız olan Polonya’nın Almanlar ve Ruslar neye karar verirse ona uymaktan başka çaresi pek olmayacak. Bu da ABD için bir felaket demektir. Polonya tarihi olarak hem Almanya’nın hem de Rusya’nın tekerine sokulan çomak. Orada sıkıca durmasını sağlamak Amerika’nın çıkarına olur.

ABD’nin acilen Polonya’ya ihtiyacı var çünkü Almanya ve Rusya arasındaki ittifakı dengeleme stratejisi için başka seçenek yok. Gerçekten de zor bir durum. İlk savaşta göz göre göre yine birçok kayıplar verecekleri kesin gibi.

Obama yönetimi işbaşına gelince liderleri Ruslarla ilişkileri “yeniden başlatmak” istediler. Ruslar Soğuk Savaş saldırganlıklarına geri dönmeye niyetleri olmadığını ama işlerin  sadece balistik füze savunma sisteminin Polonya’dan çıkartılması durumunda ileriye gidebileceğini belirttiler. Polonyalılar o sistemi Amerikalıların onlara taahhüdü olarak görüyorlardı. Aslında bu füze sistemi Polonya’yı hiçbir şeyden korumuyordu, aksine onu hedef haline getirmesi daha olasıydı.

Rus sınırının kuzeye kaymasıyla ortaya 3 tarihi devlet olan Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan çıkarken Türkiye’nin sınırları sabit kaldı. ABD için, Rus kademesinin nerede olduğu önemli değil, Kafkaslar’da bir yerlerde olduğu sürece fark etmiyor. Tek felaket sonuç Rusya’nın Türkiye’yi işgal etmesi olurdu ama böyle bir şey düşünülemez. Rus-Türk ittifakı daha gerçekçi bir tehlike.

Türkiye ve Rusya tarihi rakipler. Karadeniz kıyılarında iki imparatorluk, ikisi de Balkanlar’da ve Kafkaslar’da karşı karşıya gelmiş. Daha da önemlisi, Ruslar İstanbul Boğazı’nı Akdeniz’e kapalı çıkış kapıları olarak görüyorlar.

Türkiye gelecek on yılda -özellikle de Rus petrolüne bağımlı olursa- Ruslarla işbirliği yapabilir ama Kafkaslar’daki sınırlarını güneye doğru değiştirmesi veya boğazı herhangi bir şekilde terk etmesi kesinlikle imkansız. Türkiye sadece varlığıyla bile Rusya’ya karşı ABD çıkarlarına hizmet ediyor. Ne büyük bir saadet! Üstü sakal altı bıyık diye buna denir herhalde. Rusların Kafkaslar’ın neresinde durduruldukları konusunda ABD’nin özel bir tercihi olmadığına göre, Gürcistan’a büyük vaatlerde bulunması anlamsız. Gürcistan ABD için az getirisi olan bir yük. Yani Gürcistan’daki ABD stratejisi ortadan kalkmalı. İşte bu belki birçoğuna gerçekçilik gelecek olan arogan üslup beni çok rahatsız ediyor. Heyyy orası da bir ülke. Orada da yaşayan, hayal kuran, seven, üzülen, gülen, dans eden, kitap okuyan, düşünen, insanlar var. Eşya gibi anılmayı hiç haketmiyorlar.

Ermenistan bir Rus müttefiki. Gürcistan’ın güçlü bir ekonomik temeli yok ama Azerbaycan’ın ekonomik kaynakları var ve Amerikan operasyonları için bir platform oluşturabilir. Gelecek on yılda bir geri çekilme stratejisi ve bir de yeniden ittifak kurma stratejisi olmalı. İkisi de yapılabilir. Ama şu andaki strateji uygulanamaz.

Rusya ABD’nin küresel konumunu tehdit etmiyor ama Avrupa ve özellikle Almanya’yla da işbirliği yapma ihtimali on yılın en önemli tehdidini oluşturuyor. Daha tomurcukken kopartılması gereken, uzun vadeli bir tehdit bu. Yine aynı rahatsız edici ton.

Almanya dedik, gelin Avrupa’ya daha yakından bakalım. Sahi böyle bir yakınlaşma, dünyamızı kutuplaşmaya götürebilir mi? Avrupa Birliği kalacak mı? Bizim için bu klübe girmek mi daha iyi olur girmemek mi? Önümüzdeki yazıda cevaplar bulmaya çalışacağız.

Bekleriz efendim ...  

26 Ağustos 2011 Cuma

Tasarlanmış bir imparatorluk: Amerika Birleşik Devletleri 4


Ortadoğu – Cadı kazanı 2

Bir önceki yazıyı İran’a karşı bir güç dengesinin nasıl kurulacağının sorusunu sormuş ve bu yazıda buna cevap arayacağımızı söyleyerek tamamlamıştık yazımızı. ABD’nin bölgedeki stratejik hedeflerine ulaşması için Irak’taki askeri varlığını (çoktan 50.000’e kadar azaltıldı) kullanmadan ve bölgeye yayılmış askeri varlığını artırmadan İran’a karşı dengeyi sağlayacak bir yol bulması gerekiyor.
Cevap aslında çoook önceden bilinen bir yolun tekrar uygulanmasından geçiyor. Friedman, ülkesinin bölgede denge oluşturmasının yol haritasını İngilizlerin uyguladığı tarihsel stratejiden hareketle kitabında ayrıntılı bir şekilde yine çizmekte. İkiyüzlü ama etkili bir yol: Düşmanın kaynaklarını, ABD üstünden bir komşusuna yönlendirmek.

İran’ın nükleer tesislerine saldırılmasına vereceği cevap, dünyada deniz yoluyla taşınan petrolün yaklaşık yüzde 45’inin dar bir kanaldan geçtiği Hürmüz Boğazı’nı bloke etmeyi denemek oldurdu. İran’ın gemileri vuracak füzeleri ve daha da önemlisi mayınları var. Eğer İran boğazı mayınlamayı başarır ve ABD burayı yeterince güvenilir şekilde temizleyemezse o dağıtım hattı kapatılabilir. Bu, petrol fiyatlarının çarpıcı şekilde yükselmesine ve küresel ekonomideki iyileşmenin kesinlikle durmasına neden olur. Başka bir ifadeyle sanılanın aksine İran’ın kozu daha çok ekonomik boyutta.

Tam bu noktaya dikkat. Eğer yazdıkları yani çıkarımları gerçekleşirse yazar abiyi çok takdir edeceğim. Gelecek on yılda, İran’la ilgili en çok arzulanan seçenek şu an için düşünülemez gibi görünen bir hamleyle gelecek. Aklıma hemen daha önce yazmış olduğum Lord Palmerston’ın sözü geliyor: “Şu veya bu ülkeyi İngiltere’nin sonsuz müttefiki veya ebedi düşmanı diye nitelendirmek sığ bir politika. Sonsuz müttefikimiz veya ebedi düşmanımız yok. Çıkarlarımız sonsuz ve ebedi ve bizim görevimiz bu çıkarları gözetmek.”

Evet doğru tahmin ettiniz: Bu hamle, imkansız gibi görünen stratejik durumlarda Roosevelt ve Nixon’ın seçtikleri yolla aynı: Daha önce stratejik ve ahlaki tehdidi olarak algılanan ülkelerle ittifak yapmak. Roosevelt Stalin’in Rusyası ile ABD’yi müttefik yaptı ve Nixon Mao’cu Çin’le ittifak kurdu, her ikisi de daha tehlikeli görünen üçüncü bir gücü bloke etmek içindi.

Bölgedeki şartlar bugün ABD’yi İran’a karşı aynı duruma soktu. Bu ülkeler birbirinden nefret ediyor. Ancak hiçbiri diğerini kolayca yok edemez ve doğruyu söylemek gerekirse bazı ortak çıkarlara sahipler. Basitçe anlatmak gerekirse Amerikan başkanı stratejik hedeflerine ulaşmak için elini İran’a uzatmak zorunda.

Eğer ABD Irak’ta uzun vadeli bulunan muazzam bir kara birliği yatırımı yapmak istemiyorsa ki bunu açıkça istemiyor, bölgedeki sorunlarının bariz çözümü İran’la uzlaşmak. Gelde bu duruma gülme.

Tabii sinsilikler ne yazık ki devam ediyor ve malesef bu sinsi planın içerisine sokulmak istenen ülke de evet evet biziz. ABD ile yapacağı bir ittifak Araplarla ilişkilerde İran’a geçici olarak üstünlük verir ama birkaç sene içinde ABD’nin ortaya yeni bir güç dengesi sürmesi gerekir. İsrail İran’ın karşı dengesi olmak için çok uzak ve çok küçük. Arap Yarımadası fazla dağınık ve ABD’nin silahlarını artırması için yapacağı teşvikin ikiyüzlülüğü alternatif bir karşı ağırlık olmak için fazla belirgin. Daha gerçekçi bir alternatif, Rusya’yı İran sınırına doğru etkisini artırması için teşvik etmek. Bu zaten olabilir ama göreceğimiz gibi başka yerlerde büyük sorunlar yaratır.

İran için muhtemel karşı denge oluşturabilecek ve bölgede uzun vadeli güç olmayı başarabilecek tek ülke Türkiye. Gelecek on yıl içinde, ABD her ne yaparsa yapsın bu mertebeye ulaşacak. Türkiye dünyanın en büyük on yedinci ekonomisine sahip ve Orta Doğu’daki en büyük ekonomi. Bölgenin -Ruslar ve belki İngilizler hariç- ve büyük ihtimalle Avrupa’nın en güçlü ordusuna sahip. Müslüman dünyasındaki çoğu ülke gibi onlar da şu anda kendi sınırları içinde laiklikle İslamcılık arasında bölünmüş durumdalar ama mücadeleleri Müslüman dünyasını diğer ülkelerinde yaşananlara göre çok daha sınırlı.

İran’ın Arap Yarımadası’na egemen olması Türkiye’nin çıkarlarına uymaz çünkü bölge petrolüne karşı onun da iştahı kabarmış durumda (dışarıdan öyle mi görünüyor bilemiyorum ama biz Yurt’da sulh, cihan’da sulh gibi barış ruhu içindeki bir ülke olarak, bu yazılanlara inanasım gelmiyor), bu onun Rus petrolüne olan bağımlılığını azaltacak. Ayrıca Türkiye İran’ın kendisinden daha güçlü olmasını istemiyor. İran’ın küçük bir Kürt nüfusu varken, Güneydoğu Türkiye çok fazla sayıda Kürt’ün yaşadığı bir yer; bu da İran’ın sömürebileceği bir gerçek. Bölgesel ve küresel güçler Irak, Türkiye ve İran’a baskı yapması veya onların dengesini bozması için Kürtleri kullanıyorlardı. Bu eski bir oyun ve daima bir hassasiyet konusu. Eski ve malesefe hala çok güncel bir konu. Keşke artık kanatmasalarda kabuk bağlayabilse ...

Gelecek on yıl içinde İranlılar, Türkiye’yle başa çıkabilmek için önemli kaynaklar ayırmak zorunda kalacaklar. Bu arada Arap dünyası Şii İran’a karşı öne sürülecek bir şampiyon arayacak. Türk gücünün Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki tarihine rağmen, Sunni Türkiye yine de en iyi aday.

Gelecek on yılda, Birleşik Devletler, Türkiye’nin Amerikan çıkarlarına karşı düşmanca hisler beslememesini sağlamalı ve Arap dünyasına egemen olup onu bölmek için İran ve Türkiye’nin birlik oluşturmasına engel olmalı. Türkiye ve İran ABD’den ne kadar korkarlarsa bunun gerçekleşmesi o kadar muhtemel hale gelir. ABD’yle daha uzun vadeli işbirliğine açık olanlar Türkler ve Türkiye ABD için başka yerlerde de önemli olabilir; özellikle Rus niyetlerine karşı tampon görevi yaptıkları Balkanlar ve Kafkaslar’da. Etinden de sütünden de başka bir ifadeyle. Bu ne güzel dünya.

ABD İran’la anlaşmasının temel şartlarını koruduğu sürece İran, Türkiye için bir tehdit simgesi olacak. Türklerin eğilimi ne olursa olsun kendilerini korumaları gerekecek ve bunu yapmak için Arap Yarımadası’nda ve yarımadanın kuzeyinde bulunan Arap ülkelerinde -Irak, Suriye ve Lübnan- İran’ın gücünü azaltmak için çaba harcayacaklar. Bu işi sadece İran’ı sınırlamak için değil, güneylerindeki petrole ulaşımlarını düzenlemek için de -hem o petrole ihtiyaçları olduğundan hem de ondan kar etmek isteyecekleri için- yapacaklar.

Gelecek on yılda Türkiye ve İran yarışırken, İsrail ve Pakistan yerel güç dengeleri için endişelenecekler. Türkiye uzun süreçte İran tarafından durdurulamaz, Türkiye ekonomik açıdan çok daha dinamik bir ülke ve bu yüzden daha gelişmiş bir orduyu destekleyebilir. Daha da önemlisi, İran’ın coğrafi olarak sınırlı bölgesel seçenekleri varken Türkiye Kafkaslar’a, Balkanlar’a Orta Asya’ya ve en sonunda da Akdeniz’e ve Kuzey Afrika’ya uzanıyor; bu İranlıların mahrum kaldığı fırsatlar ve müttefikler yaratıyor. İran’ın eskiden beri önemli bir donanma gücü olmadı ve limanlarının yerleri yüzünden gelecekte de olamaz. Türkiye tam tersine Akdeniz’de sık sık egemen güç oldu ve yine öyle olacak. Gelecek on yıllık süreçte Türkiye’nin bölgede egemenliğe yükselişini görmeye başlayacağız. İşte bu Türklerin ayak sesleri ... 

Bu  yüzyılda Türkiye’nin çok önemli bir rol oynamadığını düşünmek mümkün değilse de gelecek on yılın hazırlık dönemi olacağını not etmeliyiz. Türkiye’nin iç sorunlarını aşması ve ekonomisini geliştirmesi gerekecek. Türkiye’nin şimdiye kadar sürdürdüğü temkinli dış politika devam edecek. ABD Türkiye’ye uzun vadeli  bakış açısıyla yaklaşmalı ve gelişimini engelleyici bir baskı uygulamamalı. Güçlü bir Türkiye, İran ve İsrail’in karşı dengesi olur ve Arap Yarımadası’nın istikrarını sağlar. Zamanı gelince Türkler İran’a meydan okuyacak, merkezi güç dengesi yeniden doğacak ve bölgeyi istikrara götürecektir. Bu da yeni bir bölgesel denge yaratacak ama bu on yılda değil.

Gelelim kardeş ve dost ülke cive Pakistan’a. Pakistan, Birleşik Devletler’in baskısı altında kalıp Afganistan’daki ABD güçlerine katılır ve El Kaide’yle savaşırsa, Hindistan’la aralarında var olan denge yıkılır ve Hindistan bölgede egemen güç olur. Allahım her yerde bir savaş her yerde bir denge. Paylaşamadılar bu kadar yeri. Afganistan’daki savaş kaçınılmaz olarak Pakistan’a sıçrayacaktır, bu da Pakistan devletini zayıflatıp iç çekişmelere neden olabilir. Bu kesin değil ama yine de görmezden gelinemeyecek kadar muhtemel.

Himalayalar’ın diğer tarafında sıkışmış olan Çinliler dışında belirgin bir düşmanı olmayan Hindistan, kaynaklarını kullanıp Hint Okyanusu havzasına hükmetmeye çalışabilir ve bunu yapmak için donanmasınan büyütmesi hiç şaşırtıcı olmaz. Muzaffer bir Hindistan ABD’nin en büyük arzusu olan dengeyi yok edebilir. Hindistan’la ilgili bu sorunsa terörizmden veya Afganistan’da devlet kurmaya kalkışmaktan daha önemli.

Bu yüzden gelecek on yılda bu bölgedeki  öncelikli Amerikan stratejisi güçlü ve tutarlı bir Pakistan’ın kurulmasına yardım etmek olmalıdır.

Elbette ABD için galip görünme yolu olmayacak ve Afgan savaşı muhtemelen Vietnam Savaşı gibi, üstünde pazarlık yapılmış bir barış anlaşmasının imzalanıp isyancı gücün (bu durumda Taliban) kontrolü almasına izin vererek sonuçlanacak. Daha güçlü bir Pakistan ordusunun Taliban’ı ezmek gibi bir amacı olmayacak ama onu kontrol etmeye razı olacaktır. İşter bir başka takip edilmesi gereken konu. Bekleyip göreceğiz. Ama şu andaki şartlar bu çıkarımı haklı kılar gibi görünüyor.

Başa dönüp toparlayacak olursak, teröre karşı küresel bir savaş sürdürürken sadece bakış açısını kaybetmekle kalmadı, Birleşik Devletler’in çeşitli alanlardaki stratejik çıkarlarını yönetmeyi de unuttu. Mesela İslam dünyasına kendini o kadar kaptırmıştı ki Rusya’nın tekrar yükselmesiyle ilgilenmek için konuya yeterince dikkat ve kaynak ayırmadı. Peki Rusya ile neler olacak? Rusya tekrar eski gücüne kavuşabilecek mi? Tek kutuptan çift hatta çok kutuplu bir dünyaya dönüşebilecek miyiz? Bir sonraki yazıda da Rusya odağında bu sorulara cevap arayacağız.

Birleşik Devletler gibi ülkelerde gerçek bir ulusal güvenlik imkansız ve bu, gelecek on yılda da imkansız kalmaya devam edecek. Sihirli çözümler yok. İslami terörü (terörün dininin olmadığını son olarak Norveç’te görmüş bulunmaktayız) yok etmek de aynı şekilde imkansız. Tehdidi azaltmak mümkün ama elde etmek istedikleri azalma ne kadar çoksa, bedeli de o kadar büyüktür. İmkanların sınırsız ama kaynakların sınırlı olduğu göz önüne alındığında, harcanan çaba ne olursa olsun ABD’ye terörist saldırıların devam edeceğini söylemek daha gerçekçi olur. 
Son sözle cadı kazanına artık bir son verelim: Gelecek on yılda bölgesel problemler konusunda Amerikan başkanının yüzleşmeye devam edeceği en büyük sorun bir yerde kendisinin kurduğu ve sonra yine kendisinin yıktığı güç dengesi konuları olacaktır. 

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Tasarlanmış bir imparatorluk: Amerika Birleşik Devletleri 4


Ortadoğu – Cadı kazanı 1

Doğu Akdeniz ile Hindikus arasındaki bölge ABD politikasının odak noktasında yer almaya devam ediyor. Yazarımıza göre bölgede Birleşik Devletler’in üç ana çıkarı var: Bölgesel güç dengesini sürdürmek; petrol akışının kesilmemesini sağlamak ve bölgeyi merkez edinen ve ABD için tehdit oluşturan İslamcı grupları bastırmak. Birleşik Devletler bu hedeflerden herhangi birine doğru adım atarken diğer ikisini de göz önünde mutlaka bulundurmalı diye de dikkat çekmekte.

Buradaki üç bölgede güç dengesini sağlamakla ilgili bir zorluk da söz konusu. Üç bölge şunları kapsıyor: Araplar ve İsrailliler, Hintliler ve Pakistanlılar, Iraklılar ve İranlılar.

Günümüzde artık hani neredeyse kundaktaki çocuk bile, Amerikan çıkarlarının en başta gelenlerinden bir tanesinin Arap Yarımadası’nın ve Arap petrolünün korunması olduğunu bilir. Söz konusu petrol herhangi bir bölgesel gücün eline geçmesi gerekir. Tüm stratejide bunun üzerine kurulmuştur. ABD bölgede etki sahibi olduğu sürece, ki muhtemeldir ki bir 10 sene daha bu sürecektir, Arap petrolünün Suudi kraliyet ailesinin ve nispeten ABD’ye bağımlı diğer şeyhliklerin elinde bulunması hep tercih edilecek bir durum olacaktır. Başka bir ifadeyle bu stratejik öncelik devam edecektir.

Dikkat edecek olursanız, ABD petrol akışını korumak için Arabistan’ı işgal etmektense, imparatorluğun klasik stratejisini uyguladı; İran ve Irak arasındaki rekabeti kızıştırdı, onları birbirlerine düşürerek güçlerini dengeleyip etkisiz hale getirdi.

11 Eylül 2001’de Usame Bin Ladin Orta Doğu ve Güney Asya’nın jeopolitik gerçeğini yeniden tanımlamaya çalışırken mevcut durum buydu. Bin Ladin, New York ve Washington’a yaptığı saldırılarla insanlara acı çektirdi ama hareketinin en önemli etkisi bir Amerikan başkanına uzun zamandır süregelen başarılı bir stratejiyi terk ettirmesiydi. Gerçekte Bin Ladin bir Amerikan başkanının yemi yutmasını sağlamıştı.

Bin Ladin ve arkadaşlarının Amerikan operasyonlarına aşinalıkları vardı, bu hem 1991’de Çöl Fırtınası operasyonunun gözlemlemekten hem de 1980’de Rusya-Afganistan savaşında Amerikalılarla eğitim yapmaktan kaynaklanıyordu. Sonuç olarak, kim ne derse desin Taliban gerçek anlamda asla yenilmedi.

ABD’nin teröre karşı savaştaki bir sonraki hamlesi 2003’teki Irak saldırısıydı. Askeri harekatın sonucu, anında yeni bir stratejik gerçek yaratmak oldu. Suudi petrol yataklarından birkaç saatlik mesafeye ABD birlikleri yerleştirerek özellikle Suudi Arabistan’ın gözünü korkuttu.

ABD birlikleri Bağdat’a kolayca girdiler ama isyanların etkisiyle eli kolu bağlanmış hale düştüler ve Irak’ı dışarıya güç gönderecekleri bir üs olarak kullanmaya  odaklanmışken birden bütün birliklerini içeriye yönlendirmek zorunda kaldılar.

Bush stratejisi başarısız oldu çünkü daha başlangıçtaki önerme hatalıydı: Direniş vardı, hem de muazzam bir direniş. En büyük istihbarat başarısızlığı da kitle imha silahlarıyla ilgili değil, Saddam Hüseyin’in işgalle baş etme planının uzun süreden beri Iraklı direnişçilerden geçtiğinin anlaşılmamasıydı.

Başkanın yönetme yeteneğinin altını oyan başka hatalar vardı. İşgal için ikinci savunması demokratik bir Irak yaratma gereğiydi. Bu, Amerikan halkından destek bulmadı çünkü böyle bir çabayı lüzumlu görmüyorlardı. Bu ülke inşa etme motivasyonu aslında bir yalandı. Yazar sanırım eski başkanı pek tutmuyor.

Artık Irak etkili bir karşı ağırlık olmadığından İran’la güç dengesi tamamen bozuldu. Amerikan birliklerinin çekilmesi İran’ı bölgedeki egemen güç olarak bırakacak ve onu dengeleyip engelleyecek hiçbir yerel güç kalmayacak. Arap güçlerinin, İsrail’in ve Birleşik Devletler’in sinirini bozan bu ihtimal eğer uygun bir çözüm bulunmazsa hala yüksek bir ihtimal olarak hayatını sürdürmekte.

Hatırlayacak olursanız İranlılar Irak işgalini büyük bir memnuniyetle karşılamışlardı. Bu medeniyetinin tarih sahnesindeki yerleri unutulmamalı. Diplomasiyi ve stratejiyi bu kadar iyi bilmeseler bu kadar uzun süre tarihte yer alamazlardı. İranlılar ABD’nin Sünnileri tecrit eden ve Şiileri öne çıkartan bir hükümet yaratmasını ummuşlardı. ABD’nin bölgeden çekilmesinden sonra öyle bir hükümet İran’ın uydusu olurdu. Bundan iyisi Persliler için Şam’da kayısı olurdu ama o kadar da uzun boylu olmazdı, olmazdı.

Ama bütün bu faktörler Tahran hükümeti için tehlikeli bir durum yaratıyordu. İsyankar bir ülkeyi doğrudan kendisi yönetmek ile sorumluluğu İran ajanları ve taraftarlarının sızdığı bir hükümete devrettikten sonra çekilmek arasında sıkışan ABD, daha radikal bir olasılık düşünmek zorunda kaldı: İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ı ve Cumhurbaşkanlığının dayandığı rejimi yıkacak bir saldırı düzenlemek.

Dağlık sınırları içinde 70 milyon nüfusu olan İran, topoğrafya açısından tam bir kale. Arazi doğrudan bir işgali imkansız kıldığı için, Amerikalılar birçok kez eski Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi hükümetleri devirecek ihtilaller yaratmayı denediler. Yıllar boyunca bu çabalar hep başarısız oldu.

İranlılar Amerika’nın nükleer fobisi üstüne oynayarak kendilerini Kuzey Kore imajına sokma çalışmalarını da içeren bir programla on yıldır nükleer teknoloji üstünde çalışıyorlardı. Ayrıca İran’ın önemli kozları vardı: Irak’ın ve bir dereceye kadar da Afganistan’ın istikrarını daha da bozmak gibi. İran ayrıca El Kaide’den daha becerikli bir örgüt olan Hizbullah’ı da salabilirdi. Ayrıca Hürmüz Boğazı’na mayın döşeyip Basra Körfezi’nden petrol akışını bloke edebilirdi. Artık Basra Körfezi’nde egemen olan tek yerel güç İran’dı ve bunun karşı dengesini sadece ABD oluşturabilirdi ama bu da Amerika’nın temel stratejik ilkelerini daha da ihlal ederdi. Dahası o bölgedeki dengesiz varlığı ABD’yi dünyanın başka yerlerinde zayıf bırakmıştı.

Başkan Obama’ya miras kalan bu jeopolitik sorun, kendisinin ve gelecek on yıldaki bütün başkanların bir çıkar yol bulup halletmesi gerekecek bir konu olarak kalacak gibi.

İran ve Irak arasındaki güç dengesi 2003 yılında ABD işgali Irak hükümetini ve ordusunu yok edinceye kadar sağlam kaldı. O zamandan beri İranlıları hizada tutan ana güç ABD oldu.

İşte tam bu noktada kitapta adımız geçmeye başladı. Tamam Birleşik Devletlerin çıkarlarını sağlayacak bir piyon gibi görünüyoruz ama yine de bölgede bu dengeyi sağlayacak tek güç gibi görünüyor olmamız hiç de fena sayılmaz hani. Türkiye geniş nüfusuyla yükselen ama etkisini Basra Körfezi’ne kadar yansıtamayan ve hala sınırlı olan bir güç. Kuzeyde İran ve Irak’a baskı yapılabilir ve dikkatlerini körfezden uzaklaştırabilir ama Arap petrol yataklarını korumak için doğrudan müdahale edemez. Ayrıca Irak’ın istikrarı, şu anki durumunda bile fazlasıyla İran’ın elinde. İran Bağdat’ta İran yanlısı bir rejim kurulmasını dayatmayı başaramayabilir ama istediğinde Bağdat’ın dengesini bozacak gücü var. İran-Türkiye sınırı son derece engebeli bir arazi ve bu, askeri operasyonları son derece zor hale getiriyor. Irak’ın dağılmasıyla, Arap Yarımadası’ndaki bütün uluslar birlikte hareket etseler bile İran’a karşı koyamazlar.

Peki ama bu durumda ne olacak? Birleşik Devletler ne yapacak? Planları, stratejileri ne olacak? Tahmin ettiğiniz üzere bu sorulara cevapları bir sonraki yazı da arayacağız. Umarım sizler de benim kadar keyif alıyorsunuzdur. Zihni modellemelere ve akıl oyunlarına gelin devam edelim ...

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Tasarlanmış bir imparatorluk: Amerika Birleşik Devletleri 3


11 Eylül vakası ve Ahhh ekonomi vahh ekonomi 

Heybesinde Amerikalı siyaset bilimcisi, dünyanın önde gelen özel istihbarat firması Stratfor kurucusu ve CEO’su, medya uzmanı, ulusal güvenlik, jeopolitik ve istihbarat üzerine yazılmış sayısız makalenin araştırmacı-yazarı gibi birçok sıfat bulunduran büyük düşünür, usta kalem, filozof ve kahin bu abimize göre gelecek on yılı iki olay şekillendirecek: Eski başkan Bush’un 11 Eylül’e verdiği karşılık ve 2008 yılının mali paniği.

Kitabında mali krizle başlamış olduğundan bu sırayı ben de bozmayacağım...

Her ticaret devrinin sonu bir çöküştür ve genelde hep bir sektör buna öncülük eder. Clinton’ın yükselişi 2000’de internet balonu patladığında sona erdi; Reagan’ın 1980’lerdeki yükselişi tasarruf ve kredilerin çökmesiyle gösterişli bir şekilde bitti. Bu şekilde bakarsak 2008’de olanlarda sıra dışı bir şey olmadığını görürüz. 3 örnek ve dünyayı sarsan krizde ustalıklı bir çıkarım. Yazarı usta yapan da bu zaten..

Konu ekonomi, sıkıcı ve dikkat isteyen bir konu. Araya girip dikkat dağıtmamak için bir süre kalemimi yazara bırakıyorum:

Böyle yükseliş ve çöküşlerin nedenleri basit. Ekonomi büyürken çabucak tüketebileceğinden fazla para yaratır. Ev, hisse senedi veya bono gibi yatırımları takiben para fazlası olunca arz ve talep kendini gösterir, fiyatlar artar, faizler düşer. Sonunda fiyatlar mantıksız bir seviyeye ulaşır ve sonra da çöker.

Modern kapitalizm ortaya çıktığından beri bu defalarca tekrarlandı. Para ne de olsa devletin icat ettiği bir oyundur. ABD Merkez Bankası istediği kadar para basabilir ve bununla hükümet borcu satın alabilir. 11 Eylül’ün ardından ABD Merkez Bankası bunu yaptı. Bush hükümeti, teröre karşı savaşı karşılamak için vergileri yükseltmek istemedi ve Merkez Bankası temel olarak hükümete borç verip savaşı finanse ederek hükümete destek oldu. Sonuçta kimse savaşın ekonomik etkilerini en azından hemen hissetmedi. 

2008 çöküşünde etkili olan başka bir konu ekonominin belirli bir bölümüne, oturmaya elverişli ev pazarına akan ucuz paraydı. Hükümet programları şahısları ev almaları için yüreklendirdi ve bu dönemde böylesi bir teşvik nüfusunun daha önce hiç olmadığı kadar büyük bir kısmına yayıldı.

Ucuz para daha çok insanın ev almasına imkan tanırken talep arttı, bu da 2001 yılında ev fiyatlarının füze gibi fırlaması anlamına geliyordu. 2004 yılından sonra yükseliş daha da hızlandı. Doruk, beş yıllık değişken mortgage oranlarının icadıyla geldi. Böylece, insanların genellikle daire kirasından ucuz aylık ödemelerle ev satın almalarına imkan tanındı.

Ama 2005’te gerçek, yüzünü göstermeye başladı. Normal zamanda asla kredi için uygun bulunmayacak ev sahipleri ödemeleri aksatmaya başladılar ve evler zorunlu satış veya hacizle pazara gelmeye başlayınca yükseleceğine güvenilen fiyatlar düşmeye başladı. 2007 yılına gelindiğinde 2005’te başlamış olan yumuşak düşüş, hezimete dönüştü.  Borçlarını ödemeyi başaramayınca bu büyük oyuncular iflas ettiler. Ayrıca bu sözde muhafazakar yatırımları alan birçok insan, banka tarafından verilen ticari senetler de dahil olmak üzere, başka ülkelerde olduğu için, bütün küresel sistem çöktü.

Hakkını yememek lazım. Bence gayet de güzel özetlemiş olanları. Çıkarım ise özetten çok daha güzel ve bence bir o kadar etkileyici. Friedman’a göre 2008 krizinin gelecek on yıla en anlamlı etkisi ekonomik anlamda olmayacak. Bu etki kendini, jeopolitik ve politik olarak gösterecek.

Yazara göre 2008 mali krizi, tüm ülkelerin ulusal egemenliklerinin ne kadar önemli olduğunun ülkeler tarafından anlaşılmasını sağlamış bir kriz olmuş. Hani bir musibet bin nasihattan iyidir derler ya büyüklerimiz, ne kadar da haklılar. Söz konusu kriz sonrası, kendi mali sistemini ve parasını kontrol etmeyen/edemeyen bir ülkenin, başka ülkelerin hareketlerine karşı ne kadar da savunmasız kaldıkları/kalacakları anlaşılmış. Bu bilinç çok doğal olarak Avrupa Birliği  gibi birliktelikleri de sevecen ve zararsız olmaktan çıkarmış olmakta.

Gelecek on yılda trend, sınırlı ekonomik egemenlikten yükselen ekonomik milliyetçiliğe yönelecek. Önümüzdeki on yıl bereketli olmayacak ve hem kişisel hayatı hem de politik sistemi zorlayacak. Ama temel dünya düzenini fazla değiştirmeyecek ve Birleşik Devletler egemen güç olarak kalmaya devam edecek.

Bir sonraki yazı artık çok daha günlük olayları ilgilendiren bir yazı olacak. Çok daha yakın geçmiş ve geleceğimizle ilgili olacak. Odağında güç dengesi olmak kaydıyla çok daha yakın bölgeleri konuşuyor olacağız. Amerikanın tüm dengesini ve sinirlerini bozan, psikolojisini ve stratejisini değiştiren 11 Eylül yine konular içerisinde olacak. İçinde İran olacak, Irak olacak. Kısacası Ortadoğu üzerine konuşacağız.

Bölgenin tarihsel derinliği, zenginliği ve öneminden önümüzdeki on yılda yine başrolü oynayacağını çok rahat söyleyebilirim. Amacım bir yazı ile sınırlı kalmak ama baktım toparlayamıyorum iki yazıya da çıkarabilirim. Şimdiden haberiniz olsun.

11 Ağustos 2011 Perşembe

Tasarlanmış bir imparatorluk: Amerika Birleşik Devletleri 2


Cumhuriyetten İmparatorluğa giden yolda, emperyalizmi yönetebilmek

Amerika başkanı dünyadaki en önemli siyasi lider. Bunun nedeni basit: Ekonomik ve askeri politikaları dünyadaki her insanın hayatını şekillendiren bir ülkeyi yönetiyor.Amerika başkanının eşsiz konumu ve etkisi, fetihlerin, planların veya kutsal emirlerin sonucu değildi. Bu, sadece Birleşik Devletler’in dünyadaki tek küresel askeri güç oluşu sayesinde gerçekleşti. Ayrıcı ABD ekonomisi ikinci sırada gelen bağımsız ekonomiye göre üç misli hacimdi. Bu gerçekler ABD’ye, nüfusuna ve büyüklüğüne veya onu haklı ya da temkinli olarak düşünen birçoğuna göre fazla orantısız bir egemenlik veriyor. Ama Birleşik Devletler bir imparatorluk olmaya niyetlenmemişti. Bu istem dışı düzen, çok azı Amerikalıların kontrolünde olan olaylar sonucunda gerçekleşti.

Amerikan ekonomisi bir girdap gibi her şeyi merkezine çekiyor ve onun küçük anaforları küçük ülkeleri yıkabiliyor veya zengin edebiliyor. ABD ekonomisi iyi gittiğinde bütün makineyi çalıştıran motor olurken; teklediğinde bütün makine bir anda bozulabiliyor. Dünyayı bu kadar derinden etkileyen veya böylesine etkili şekilde bir araya getiren başka bir ekonominin olmaması işte onları bu şekil büyük kılıyor.

ABD gücünün çekirdeği (şu anda ne kadar hasarlı görünse de) ekonomiktir ama bu ekonominin arkasında duransa büyük bir askeri kudrettir. Roma’nın lejyonları gibi, Amerikan birlikleri önceden dünyanın dört bir yanına yerleştiriliyor ve olası tehditleri, henüz ciddi bir tehdit halini almadan çok önce dağıtılmasını sağlıyorlar.

Cumhuriyetten İmparatorluğa giden yolda, emperyalizmin etkili yönetilebilmesi için, Friedman, 3 başkanın örnek alınması gerektiğini ısrarla kitabında tavsiye etmekte.

Abraham Lincoln sıkı bir kandırmaca programı başlatarak ve sivil özgürlükleri ezerek Birlik’i korudu ve köleliği kaldırdı. Sınır eyaletlerinin sadakatini sağlamak için 1858’deki büyük tartışmalarda da görüldüğü üzere köleliği kaldırma niyetini hiç sahiplenmedi. Bunun yerine gerçeği gizledi, köleliğin güneyden öteye yayılmasına karşı olduğunu iddia ederken köle sahipliğinin zaten yasal olduğu eyaletlerde köleliği kaldırmaya niyeti olmadığını söyledi.

Yetmiş beş yıl sonra benzer bir  ciddi kriz sırasında, Franklin Roosevelt yapılması gerekeni yaptı ve onun liderliğini izlemeye henüz hazır olmayan bir halka yalan söyleyerek amaçlarını sakladı. Fransızlara silah satışını gizlice organize etti ve Winston Churchill’e İngiltere’ye erzak götüren ticari gemilerin ABD donanması tarafından korunacağı konusunda taahhüt verdi, tarafsızlığın açıkça ihlaliydi bu.

Lincoln gibi Roosevelt de ahlaki değerlerle harekete geçiyordu. Bu, küresel stratejiye uygun bir ahlaki vizyon demekti.

Ronald Reagan da ahlaki değerleri hedef alan acımasız bir yol izledi. Hedefi, şeytanın imparatorluğu dediği Sovyetler Birliği’ni yok etmekti ve bu yoldaki çabalarını Sovyetler’in bunu karşılayamayacağını bildiği için kısmen silahlanmayı hızlandırarak sürdürdü. 1983’de Grenada’yı işgal etti ve Nikaragua’da Marksist hükümete karşı savaşan asileri destekledi. Bunun neticesinde özellikle bu tür girişimleri önlemek için tasarlanmış bir yasayı baypas ederek, inceden inceye hazırlanmış hileli bir manevrayla İsrail’i, Irak’la savaşan İran’a silah satması için destekledi ve elde edilen kazancı Nikaragualı asillere yönlendirdi. Reagan’ın Afganistan’da Sovyetler’le savaşan Müslüman cihatçılara olan aktif desteğini de unutmamalıyız.

İlk yapılması gerekli olan o halde, küresel stratejiye uygun bir ahlaki vizyon geliştirmek ve bunu uygulamak için gerekirse Makyavelci Başkan olmayı bile kabullenebilmek.

Lord Palmerston
Cumhuriyetten İmparatorluğa giden yolda, emperyalizmin etkili yönetilebilmesi için ikinci uygulama adımı zaten çok tanıdık. Britanya İmparatorluğu zirvedeyken, Lord Palmerston şöyle demişti: “Şu veya bu ülkeyi İngiltere’nin sonsuz müttefiki veya ebedi düşmanı diye nitelendirmek sığ bir politika. Sonsuz müttefikimiz veya ebedi düşmanımız yok. Çıkarlarımız sonsuz ve ebedi ve bizim görevimiz bu çıkarları gözetmek.” Başkanın gelecek on yılda kurumsallaştırması gereken işte bu tür politikalar.

Gelecek on yıldaki başkanlar geçen on yılda ortaya çıkan tehditlerin anormal olmadığını onaylayan bir strateji yaratmalılar. Stratejik hedef, dünyanın herhangi bir köşesinde Birleşik Devletler’e meydan okuyabilecek bir gücün ortaya çıkmasını önlemek olmalı.

Her şeyin bir veya birkaç küresel tehdidin etrafında döndüğü dönem sona erdi. Avrupa’da güç dengesi Asya’nınkiyle yakından bağlı değil ve Latin Amerika’daki barışı koruyan güç dengesinden farklı. Yani artık dünya ABD için, İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’ta olduğu kadar tehlikeli değilse de çok daha karmaşık.

Duygusuz bir dış politikanın anlamı, gelecek on yılda başkanın açık ve soğukkanlılıkla en tehlikeli düşmanlarını tanıması, sonra da onları yönetmek için birlik oluşturması gerektiğidir. Bu duygusuz yaklaşımın anlamı NATO, IMF ve Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere Soğuk Savaş sisteminin ittifaklarından ve kurumlarından kurtulmaktadır.

Ortalık eğer bu stratejiler dikkate alınırsa oldukça karışacak gibi. Yakında belki de ne NATO kalacak, ne IMF ne de Birleşmiş Devletler.

Yeni çıkarlar ve bu çıkarlara ulaşılabilecek yeni yol arkadaşları belirlenecek ve yeni birliktelikler bu doğrultuda atılacak. Sözü son zamanlarda sıkça edilen, Polonya, Türkiye ve Birleşik Devletler yakınlaşması da bu bağlamda zaten düşünülmeli.

Amerikan başkanlığını ülke içinde zayıf ama ABD dışında çok güçlü bir yönetici olarak hem diktatörlüğe hem de aristokrasiye alternatif olarak yarattılar. Anayasa içi iş yerini idare edilemez bir Kongre ve neredeyse anlaşılamaz bir Yüksek Mahkeme tarafından kısıtlanmış bir yönetici yönetiyor. Ekonomi yatırımcılarının, yöneticilerin, tüketicilerin ve ABD Merkez Bankası’nın ellerinde. Eyaletler büyük güce sahip ve sivil toplumun çoğunluğu başkanın kontrolü dışında. Belki de Birleşik Devletler kurucuların daha en başından beri istedikleri de buydu. Ülkeye başkanlık yapacak ama hükmetmeyecek biri. Ancak, ABD dünyayla dış politika yüzünden karşı karşıya gelince Beyaz Saray’da yaşayandan daha güçlü kimse yok.

Başkan Clinton 1999’da Yugoslavya’yı bombalamaya ve başkan Reagan 1983’te Grenada’yı işgal etmeye karar verdiğinde, Kongre istese de onları durduramazdı.

Nicolo Machiavelli
On altıncı yüzyılda Makyavel şöyle yazmıştır: “Her ülkenin, yenileri olduğu kadar eski ve bileşik ülkelerinde temeli iyi yasalar ve iyi silahlardır. İyi silah olmadan iyi yasa olamaz ve iyi silahların olduğu yere kaçınılmaz olarak iyi yasalar da gelecektir.”

Bir başkanın sahip olabileceği en büyük erdem, gücü anlamaktır. Başkanlar filozof değildir ve güç kullanmak soyut bir kavram değil uygulanan bir sanattır. Sadece başkana değil, ülkeye de acı getirir. Makyavel’in dediğe gibi, “Gerekli her alanda erdemli davranmak isteyen adam, erdemli olmayanların arasında acı çeker.”


Ne yapılabilir ne edilebilir bilemiyorum. Bilsem de yapar mıydım emin olamıyorum.

Göz göre göre, herkes neredeyse biliyorken (aynı Marquez’in Kırmızı Pazartesi kitabındaki gibi) ve daha güneş batmamışken (hani sanki batsa çok fark eder de)gazeteci öldürülüyor. Yapan belli, azmettiren belli ve cezaevinden tetikçinin ne zaman çıkacağı da belli. Sesi çıkanın sessizleştirildiği bir dünya düzeninde kahraman olmak ister miydim, bilemiyorum ve büyük ölçüde sanmıyorum. İşte bu nedenle bilemiyor olmanın büyük rahatlığını ve keyfiyetini sürüyorum kendim ve ailem adına.

Bir sonraki yazımda gelecek on yılı şekillendirecek iki olaydan bahsedeceğim. Daha doğrusu yazarın düşüncelerini aktaracağım.