Bu Blogda Ara

1 Temmuz 2014 Salı

Dünya Kupası

Bir süredir eskisi kadar sık ve güncel konulardan yazamadığım malumunuzdur. Nedenini bir önceki mesajımda uzun uzun açıklamaya çalışmıştım. Şartlar açıkçası hiç ama hiç değişmedi. Üstelik daha da ağırlaşarak devam ediyor. Seçimler, tercihler, ihtiraslar ve kişisel çıkar oyunları uzak değil hemen yanı başımızdaki sonbaharda ülkemizde yaşanmamış şeylerin yaşanmasına neden olabilecek gibi görünüyor. Kuzeyimizde ve güneyimizde yaşanan kirli oyunlar ise yalnızca acı vermekte. Birileri daha iyi şartlarda yaşasınlar, standartları aman değişmesin diye nice canlar yitip gidiyor tarih sahnesinden. Tamam tabii ki can candır ama en dayanamadığım çocukların yaşadığı dramlar. İnsan yeter diye bağırmak ve hatta isyan etmek istiyor. Bir şey yapamıyorum, bir şey yapamıyoruz. Ne kadar da acı. Çaresizlik ve çaresizlik seviyesi ile doğru orantılı gelen haberler. Her gün bir başka dram, bir başka iç acıtan haber. Allah yardımcıları olsun.

İş desen hep aynı. Acımasız bir kıyım sistemi, çarklarını döndürmeye ve bizleri modern köleler durumuna getirmeye devam ediyor. Her gün, her hafta ve hatta her ay yaptığım birbirinin kopyası işler. Farkında değil misiniz hep aynı arabaları kullanıyor, aynı benzer yerlere tatillere gidiyor ve hep aynı birbirinin kopyası hayatları yaşamaya devam ediyoruz. Orijinallikten, yaratıcılıktan uzak tekdüze hayatlar. Herkes ya çocuğunu en iyi okulda okutmak için varını dişine takıyor ya ev veya araba kredisini ödemek için veya tüketici kredilerini azaltmak için. Hayattaki amacımız nedir diye bırakın bilmeyi bunu sorabilen bile yok. Düşünün işte o kadar endişelerle dolu bir hayat yaşar vaziyetteyiz. Bu endişe kapsüllerini bizlere aşılayanlar ne kadar da başarılılar. Varsa yoksa geleceğimizi ve hatta şimdimizi güven altına alma çabası ve bu uğurda keyfine varılmadan geçip giden yıllar. İşte bu şartlar altında ben yazamıyorum. İçimden gelmiyor.

Bununla beraber bu sıralarda söylemeden geçemeyeceğim bir eğlencem de yok değil hani: Dünya Kupası. Tamam futbol severim ve keyifle izlerim ama bu konuyu bu satırlara ekleme nedenim bu keyfiyetimden kaynaklanmıyor. Peki neden mi ekledim? Bir dünya kupasını ilk defa oğlumla birlikte seyrediyorum. Nasıl ama nasıl keyifli sizlere anlatamam. Hatta şu kadarını söyleyebilirim; benim için bugüne kadarkilerin en güzeli, en unutulmazı oluyor. Öncelikle kupa öncesi biriktirmeye başladığımız Panininin sticker ve kartlarını neredeyse tamamladık.  Hatta tamamlama işini o kadar abarttık ki en az birer tane daha ilave dosya tamamladık sayılır. Bu nedenle katılımcı takım ve oyuncular hakkında fena sayılmayacak bilgi birikimimiz de oluşmuş oldu. Kim hangi ülkede ve/veya hangi takımda oynar, kim kimden daha iyi oynar, pozisyonları nedir gibi bir çok soruya çok rahat cevap verebilecek bilgilerle donanmış bir şekilde ekran karşısında aldık her defasında yerlerimizi. Hava sıcak olmasına rağmen aynı koltukta yan yana seyrediyor olmamız ise benim için her defasında paha biçilmez bir mutluluk oldu. Doğal olarak favorilerimiz de oluyor her maç öncesi. İnanın kolay kolay hiç bir taraftarın destekleyemeyeceği şekilde destekliyoruz favori takımımızı. Bir gün Brezilyalı oluyoruz bir başka gün Arjantinli. Bir gün Neymar Jr diye bağırıyoruz bir başka gün Messi. Bir gün İniesta ve İspanya için ağlamaklı oluyoruz bir başka gün Uruguay için ucuz atlattık diyoruz. Her gol sonrası önce bulunduğumuz koltuğun üzerine çıkıp zıplamaya başlıyoruz. Hemen akabinde de tshirtlerimizi çıkarıp çılgınca sallıyoruz.  Son olarak da iki dizimizin üzerinde kayıp yumruk show yapıyoruz. 

Geçenlerde İtalya & Uruguay maçı esnasında bir yemek programım vardı. Şirketten çok sevdiğim bir arkadaş başka bir firmaya geçiyordu ve onun için yemekli bir program yapmıştık. Ben bir yandan yemekli programa gitmek çok istiyor ama bir yandan da oğlumla maç seyretme zevkini kaçıracağımdan istemiyordum. Mix feeling yine anlayacağınız. Sonra bir mucize oldu ve bizim evimizi de kapsayan bir alanda elektrikler kesildi. Bedaş ile konuşmam sonrasında elektriğin ancak akşam on gibi geleceğini öğrendim. Tüm akşamı karanlıkta geçirmelerine ve oğlumun maç seyredememesine razı olamazdım. Arkadaşımdan özür diledim ve program yerine evin yolunu tuttum. Maç yayını yapan bir yerde bir yandan afiyetle yemeklerimizi yerken bir yandan da maçı seyrettik. İlk yarı iyi ki gol olmadı yoksa çıplak bir vaziyette tshirt sallamak zorunda kalacak ve bir çok meraklı bakışa maruz kalacaktım. Çok şükür o akşam biz yine çıplak tshirt salladık.

Favorilerimize gelince... Biz de favoriler takımdan ziyade kişilerden kaynaklı belirleniyor. Messi sayesinde Arjantin, Neymar sayesinde Brezilya, Muslera sayesinde Uruguay. Almanya mı Fransa mı? Belki evet şampiyon olacaklar ama eğer Arjantin, Brezilya yada Uruguay’a karşı oynayıp kupayı alırlarsa bilin ki bizim evde zıplama ve tshirt sallama olmayacak. Şili ve Costa Rica ne kadar iyi oynayıp ne kadar sürpriz yaparlarsa yapsınlar bizim için fark etmez. Biz onları sembolize edebilecek kişileri tanımadığımızdan favorilerimiz olamadılar. Bravo iyi çıktı ama artık bir başka kupaya. Şili her ne kadar maç sırasında tutmuyor olsak da çok iyi idi. Tam bir orta saha takımı. Muhtemelen kaleci hariç tüm oyuncuları orta saha oyuncularından devşirme idi. Brezilya’nın defansı iyi idi ama forvet hattı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Diğer taraftan artık biliyorsunuz ki oğlum oldukça erken kalkar. Güneşi üzerine doğurmaz. Böyle olunca da akşam 8-8:30 gibi de doğal olarak uykusu gelir. Uykusu geldiğinde de zaten hep minimum seviyelerde olan dikkat seviyesi de eksilerde seyretmeye başlar. Bu da tehlike demektir. Maçlar başladığından beri ister istemez akşam yatışları maç bitimlerine ötelenmeye başladı. Tehlikenin zırt dediği yerde işte tam burası. Normal maç bitişlerinde yatması bile yaklaşık 45 dakika geç yatması demekken ya maç uzarsa? Hatta ya penaltılara kalırsa? Bu göze alınacak bir durum olamazdı. İlk penaltılara kalınan maç da tehlikeyi önceden gören bir baba olarak daha maçın normal süresi biter bitmez vay be, koskoca Brezilya maçı berabere bitti. Hadi bakalım yatağa diyerek bir oldu bitti ile, zaten uykusu geldiğinden, bir anlık şaşkınlığından yaralanarak onu yatırdık. Ertesi gün ise büyük bir keyifle penaltıları izledik. Akıllı bir çocuk olan oğlum şak diye aslında maçın bitmediğini bu şekilde de anlamış oldu. Geleceğim nokta şu ki maçın son anlarında ilk başta favorim olsun olmasın hiç fark etmez önde olan kimse oğlum için ben onu tutar oldum. Uzun sayılabilecek bir süre Hollanda'da yaşamış bir kişi olarak işte sırf bu sebepten Meksika'yı maçın bir süresinde tuttum. Sonrasında gelen beraberlik golünden sonra ise golü bizim çocuk atmış olmasına rağmen önce içimden küfürler ettim ama sonrasında gelen golle gerçekten de sevinçten deliye döndüm. Anlayacağınız kupada tuttuğumuz takımlar evdeki dengele göre hep değişebilmekte. Fanatik olmamak güzel bir şey.

Bence ama turnuvanın en dikkat çekici yanı kalecilerin başarılarıydı. Aklımda bir sürü ülkenin başarılı kalecileri kalırken aynı durumu başka mevkilerde oynayan oyuncular için söyleyemiyorum. Bu kupa en azından şimdiye kadar ve bana göre kalecilerin kupası oldu gibi. Hepsi birer yıldıza dönüştüler. Julio Cesar’ın yeri ise bir başka. Şili maçında taşıdığı yük hiç de kolay değildi. Düşünün ev sahibi olduğunuz bir turnuvada ve favori iken maç sürpriz bir şekilde penaltılara kalmış. Vücudundaki adrenalin düşünebiliyor musunuz? Penaltı atışları öncesi ağlamaya başlaması zaten bunun tezahürüydü. Çok da başarılı kurtarışlar yaptı. Şili’ye sempati bile beslemeye başlamış olsam da Cesar için çok ama çok sevindim. Bazen bazıları şanslı olurlar. Yıldızlar, gökler, dualar hep ondan yana olur. Cesar için öyle bir gündü.

Para kazanmak, geleceği büyük ölçüde garanti altına almak önemlidir. Gereklidir. Ama bu çok hızlı bir şekilde yapılırsa sorunlar olabilir. Başka bir ifadeyle ruhsal doyum olmadan yalnızca fiziksel bir doyuma ulaşmak iyi değildir. Göze batarsınız, kötü anlamda dikkat çekici olursunuz. Daha doğrusu ne yapacağınızı bilemezsiniz. Oldukça ironik ama doyuma ulaşmak bu kadar kolayken bir anda doyumsuz olursunuz. Yine bu turnuvada gözümüzün içine sokulan bir durum da bu oldu. Neydi o futbolcuların saçları öyle? Hepsi birbirinin kopyası ve bir o kadar da kötü. Birincilik bu konuda bir çok ülkeye gidebilir, o kadar kötü saç modelli futbolcular var. Sosyo-kültürel düzeyi yüksek ve zengin ülkelerin futbolcu saç modelleri gayet bakımlı ve iyi iken futbolda başarılı ama fakir ve gelişmekte olan ülkelerin futbolcu saç modelleri bir o kadar kötü idi. Ben ne yaparsam yakışır zihniyeti bu sefer işlememiş. Yakışmamıştı. Her şeyin başı gerçekten de denge.

İşte böyle. Bir turnuva daha başladı ve sürüyor. Keyfimiz bu anlamda oldukça yerinde. Önemli olan aslında kupa da değil, kupa yalnızca bir araç. Bu araçlardan faydalanıp hatıraları, anıları, güzel dakikaları toplayıp anı kesesine atabilmek asıl başarı. Yoksa gerisi hep boş. Keşke en yukarıda saydıklarım olmasalar ya da daha az olsalar da kesemizi daha rahat doldurabilseydik. Hep sevgiyle, mutlulukla kalın ve anı kesenizi mutlaka ama mutlaka doldurmaya devam edin. Unutmayın ki yıllar sonra elimizde ve bizden sonra sevdiklerimizin hatıralarında yalnızca bu kese kalmış olacak. Doldurabildiğiniz kadar doldurun çünkü siz buna değersiniz.


10 Haziran 2014 Salı

Yazmadım, yazamıyorum ve en kötüsü yazmak istemiyorum ... Ama bir sorun neden ...

Bir süredir yazı yazmıyorum. Yazamıyorum. İçimden gelmiyor. Gördüklerim, duyduklarım, okuduklarım, şahit olduklarım yalnızca insanın içini karartan cinsten. Hep gri. Böylesi bir ortamda yazamıyorum. Yazmak dahi istemiyorum. Oysaki yazacak, sizlerle paylaşacak konular da çıkmıyor değil aslında. Mesela oğlum daha altı yaşına bile girmeden, yemekhanede, bir çok kişinin içinde, ilk evlenme teklifini etme medeni cesaretini gösterdi. Bunu doyasıya yazmak isterdim ama böylesi bir ortamda bu güzelliği kirletmek istemiyorum. Dilekler tutuyorum, dualar ediyorum ama hala bir gelişme yok. Griliklerden karanlıklara doğru büyük bir hızla yol alıyoruz gibime geliyor. İçim sıkılıyor, daralıyorum ve en kötüsü çözüm yolu bulamıyorum. Rüzgarda savrulan kuru yaprak misali yalnızca nefes alıp vermeye ve sorumluluklarımı yerine getirmeye çalışıyorum. Sonrasının ne olacağını bilemeden, tahmin bile edemeden ve hatta fikir bile üretemeden yaşamanın dayanılmaz ve katlanılmaz ağırlığını yaşıyorum.

Evlenmeden önce yalnızca ben vardım ve yalnızca kendime karşı sorumluydum. Karışanım çok fazla yoktu. İstediğim kararları alabiliyor, istediğim şeyi yapıyor ya da yapmıyor, dilediğim hayatı olabildiğince yaşıyordum. Ülke şartlarının değişmesi yalnızca beni etkileyebiliyordu. Sonra eşimle tanıştık ve hayatımızın bundan sonraki bölümünü beraberce yürümeye karar verdik. Artık hem kendime ve hem de eşime karşı sorumluydum. O bir yetişkindi. Ona karşı ya da ondan sorumlu olmak zor değildi, hatta bilakis keyifliydi. Sonra bizler için tüm zamanların en mutlu olayı gerçekleşti ve oğlumuz katıldı aramıza. Artık yeni, yepyeni ışıltılı bir dönem başlamıştı bizler için. Baba olmak zordu ama anne olmak çok daha zordu. Sürekli oğlumuz odaklı bir hayat sürmek, onun mutluluğu, huzuru, alışkanlıkları için sürekli düşünüyor, çaba sarf ediyor olmak, yemeklerini, kitaplarını, oyuncaklarını düşünüyor olmak ve üstelik tüm bunları hayatının her bir anında yapmayı sürdürmek yıpratıcı ve zor bir işti. Soluk almak istediği anlar/anlarımız çok oldu. O günler de artık çok şükür çok gerilerde kaldı. Orta yolumuzu bulmuş ve ona göre yaşamaya başlamıştık.

Bugünlerde ise orta yolumuz biraz sarsılmaya başladı. Biz bugüne kadar orta yolu hep aile içine göre tasarlamış, içsel dinamikleri esas kabul etmiştik. Oysaki yadsınamaz bir çevre faktörü de vardı hayatlarımızın içinde. Oğlum artık anaokuluna gidiyor. Yalnızca Eylül ayı sonrasında doğmasından sebep çok şükür ki 2 sene daha yuvada kalıp öyle okula başlayacak. Geleneksel olsun modern olsun, tüm çocuklar büyüyorlar. Kimisi başarılı oluyor kimisi daha az başarılı oluyor. Ben oğlumun her zaman aynı diğer tüm aileler gibi mutlu, huzurlu ve belki de en önemlisi özgür olarak büyümesini istedim ve bu dileğim ve isteğim hala da devam etmekte. Bununla beraber hani sanki devam eden güneşli hava yerini parçalı bulutlu bir havaya bırakmış gibi son zamanlarda. Tamam yağmur yok çok şükür ama nemi oldukça hissediliyor artık.

Eğitim alanında olan değişiklik ve belirsizliklerden kişisel olarak sıkıntı, üzüntü ve tedirginlik duymaktayım. Düz liselerin bir anda İmam Hatip okullarına dönüştürülmeleri, eğitim sistemindeki son anda ve bir çok parametre düşünülmeden gerçekleştirilen oldu bittiler, sınavlarda bir biri ardına yaşanan güven erozyonları ve sorumluların yerlerini hala koruyabilmeleri, alışılagelmiş düzenin anlatılmadan ve belki de çok irdelenmeden değiştirilmesi bunlardan yalnızca bir kaçı. Müfredat olayına hiç girmeyeceğim bile. Toplumsal yaşamdaki ayrışma ise tüm zamanların en tehlikeli boyutunda. Beraber çalıştığım, sabahları selamlaştığım kişilerle arkadaş ve akrabalarımla farklı hayalleri kurmaya başladım artık. Alkollü içkilere birbiri ardına yapılan vergi zamları bir grubu çok memnun ederken bir grubu sıkıntıya sokmakta mesela. Asl olan seçimdir, demokrasidir diye bağırıp dururken asl olanın özgürlük olduğunu hep atlar olduk. Günlük hayatın stresine, çalışma şartlarının her geçen gün biraz daha da zorlaşıyor olmasına, hayat pahalılığına, kalabalıklığa, stresten kaynaklı kabalık ve hoyratlıklara hiç girmiyorum bile.

Sıkıntılı hem de çok sıkıntılı bir dönem geçirmekteyiz. Suriye’de yaşanan trajedi maalesef artık bizim sınırlarımızda, bizim içimizde. Patlayan bombalar, yok olan semtler, yitip giden canlar. Artık yalnızca birer istatistiki bilgi gibi geçmeye başlamaları tüylerimi ürpertiyor. Korkuyorum. Her an her şeyin olabilme ihtimalinden korkuyorum. İster demokrasi tutkunu ülkelerin Irak ve Bosnova’da unuttukları insaniyetlerini aniden hatırlamaları diye düşünün, ister adı konmamış bir enerji savaşı deyin ister gizli ajandalı bir komplo teorisi diye düşünün. Sebep ne olursa olsun savaş artık bize de sıçramış gibi. Umarım yanılıyorumdur, umarım bu son olur ama korkuyorum işte. Zavallı Suriye halkı aynı Irak’ta olduğu gibi yalnızca bir piyon gibi ölümü beklemekte. Vurulacaklar ve cansız olarak yere düşecekler. Eşleri, dostları, çoluk çocukları arkasından belki ağlayacaklar belki de ağlamaya bile fırsat bulamadan tarih sahnesinden onlar da çekilecekler. Bu kadar mı değersizler? Evet bu kadar değersizler. Birileri sahip olduğu vatandaşını düşündüğünden ve o vatandaşının daha iyi koşullarda yaşamasını istediğinden onları bu kadar değersiz görebilmekte, yok kabul edebilmekteler. Karışıklık işine yaradığı için karışıklığı yaratanlar mı daha suçlu, yoksa onların ağına düşüp karışıklık için tetik çekenler mi daha suçlu benim için hiç önemli değil. Önemli olan birileri yalnızca birileri daha refah içerisinde yaşasınlar diye ölmekte. Ben de onlar gibi olma şansızlığına erişmek istemiyorum. Görünen kötü bir gidişata doğru yol aldığımız. Yurt dışı dinamikleri anlayacağınız pek parlak değil. Yanı başımızda savaşlar çıktı çıkacak. Bizim etkilenmememiz söz konusu bile değil.

Yine Jean Jacques Rousseau ve yine o muhteşem sözü: “Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..." Ya da yine Voltaire ve yine onun muhteşem sözü: “ Senin düşüncelerine katılmıyorum ama düşüncelerini özgürce ifade edebilmen için hayatımı bile verebilirim”.

Korkusuz, güvenle ve başkalarını olumsuz olarak etkilemeden dilediğimce yaşama özgürlüğüm yitip giden bir özgürlüğüm. Yitirmek istemiyorum ama yaşadığımız dönem ve şartlarda gerek yurt içi ve gerekse yurt dışı denge ve dinamikler sanki buna engel olmaya başlayacakmış gibime geliyor. Kendim için tabii ki korkuyorum ama eşim ve oğlum için olan korkum çok daha ağır basmakta. Oğlumuz hayatının daha çok başında. Onun güzel bir hayat yaşamasını istiyoruz. Potansiyelini en yüksek düzeyde kullanabilmesini istiyoruz. Yapmak istemediği şeyleri yapmamasını istiyoruz. O her şeyin en iyisini hak ediyor. Bize düşün ise bu ortamı ona elimizden geldiğince sunabilmek yalnıza. Kabul edelim ya da etmeyelim evrim düzeni içerisinde ön planda tutulması gerekli olan hep gelecek kuşak oluyor.

Belki sürekli olarak bununla yatıp bununla kalkmıyorum ama acı haberleri okudukça, değişimleri gördükçe kendimi çok çaresiz hissediyorum. Hala çözüm bulmamış olmak da içimi daraltıyor. Enseyi tamam karartmak istemiyorum ama çok geç kalmadan da onların ve tüm sevdiklerimin güvenliği, sağlık, mutluluk ve huzuru için kendimce bir yol bulmalı daha huzurlu hissetmeliyim diye düşünmeden de edemiyorum işte. Çözümler ancak başka baharlarda bulunabilecek gibi. Bugün elimde kalan yalnızca dileklerim, umutlarım ve tabii bir de dualarım.

Olaylara ve yaşantılarımıza bir üst ölçekten baktığımızda sıkıntı yine devam etmekte: Daha önceden yazmıştım, hatırlayanlarınız belki vardır. Farkında olalım ya da olmayalım başkalarının tasarlamış olduğu hayatları yaşamaktayız. Yani aslında bırakın hayatlarımızı beyinlerimiz bile özgür değiller. Bugün maalesef tüm gençlik ve hatta neredeyse tüm toplum depolitize edilmiş durumda. Dahası olmamış olanlar da sindirilmiş, sessizleştirilmiş durumda. Tüketime odaklanmış, kaliteli kitap, şiir ve müzik yoksunu bir toplum hedeflenmiş ve kötüsü başarılmış durumda.

Tüm dünya için cahilleştirme, sıradanlaştırma ve bizimkine ilave yeşilleştirme gayet başarılı bir şekilde uygulanmış ve uygulanmaya her daim devam ediliyor. Kimseler kafasını kaldırmasın, farklı yollara sapıp, hayaller kurup, bu düzenden ayrılmaması için günlük bazen ufak bazen ise yüksek dozlarda endişe kapsülleri verilmeye başlanmış. Yalan değil hepimiz geleceğimiz için endişeliyiz. Geleceğimizi garanti altına almaya çalışıyoruz. Çocuklarımız için en iyi okulları seçmek için uğraşıyoruz. Yılda zaten bir kere tatilim var, en iyisi olmalı diyoruz. İyi bir evde oturmak, güzel eşyalar sahip olmak istiyoruz. Çeşit çeşit markalar için harcadığımız zamanları ve paraları düşünün. Endişe, sürekli endişe şırınga ediliyor bizlere. Hayatlarımız endişelerimizi gidermek için yaptığımız uğraşlarla geçip gidiyor. Kullandığımız arabanın markası, evimizin bulunduğu semt, çocuğumuzu gönderdiğimiz okul bizlerin başarısını ölçer kriterler olmuşlar. Tek kriter maddiyat nasıl olabilir? Kriterler bu olunca bir optimizasyon da sağlanamıyor işte. Varımızı yoğumuzu çocuğumuzun okuluna gömüp yalancı bir fedakarlığın sağladığı his ile kendi mutluluklarımızı minimize edebiliyoruz. Oysaki amaç ailenin mutluluk optimizasyonu olması gerekmez mi? Yaratılan kişisel milatlar içimizdeki bu eksikliklerden değil mi? Kaçımız aslında aldığımız bir gömlek, gittiğimiz bir kurs ya da okuduğumuz bir kitap ile yeni bir başlangıç yapmak istiyor ama her defasında aslında duvara toslayıp kendimizi kandırdığımız gerçeği ile yüz yüze gelmiyoruz.

Düşünün ki sosyal medyayı kullanan bizler, ne zaman ve neden nickname kullanacak kadar çekingen ve mesafeliyken bugün bu kadar tüm hayatımızı paylaşır ve dahası paylaşmaktan keyif alır ve bunun için çaba sarf eder olduk? Aslında her birimiz büyük bir oyunun yalnızca küçük birer parçalarıyız. Biliyorum kulağa çok komplo teorisi gibi geliyor ama aslında amaç hiçbir zaman bizim sisteme ulaşmamız olmamıştı, sistemin bize ulaşabilmesiydi. Bugün artık kullandığımız sosyal medya ve medyayı kullandığımız araç ve gereçler sayesinde, ne içiyor, ne tüketiyor, hangi kitapları okuyor, ne zaman nereye gidip, ne kadar kalıyor, ne konuşuyor ve hatta ne düşünüyor, hayata nasıl bakıyoruz hep ama ama hep biliniyor. Gerçekleştirilen ve geliştirilen tüm pazarlama, satış ve yönetim stratejileri aslında hep iplerimizi tutanların menfaatlerine. Bir kaç hareketle altın düşebiliyor, borsa çıkabiliyor, Araplar baharlaştırılabiliyor, depremler olabiliyor, nükleer denemeler yapılabiliyor. Bizler mi? Kaptan mı? Yok canım, bizler yalnızca piyonlarız. Kabul etmek gerekiyor ki bizler yalnızca matrixin birer parçalarıyız. Söz konusu matrixin hayalini kuran kişilerin çocuk ve torunları ise bizlerin belki de yeni ya da her daim yöneticileri, bizler farkında olalım ya da olmayalım, kabul edelim ya da etmeyelim.

Dünyada en çok kullanılan ilacın bir anti depresan olduğunu biliyor muydunuz? Depresyon ve stres dolu hayatlar yaşamaktayız ve bulabildiğimiz tek çözüm maalesef kimyasallar.

Toplumumuzda bugün nice Spartacusler, nice Voltaire’ler mevcut. Eskinin kişilerden gerçekleştirilen ve tüm topluma mal olan kıvılcımları bugünün erkleri tarafından maalesef parlamadan söndürülüyor. Nasıl mı? Az önce bahsettiğim endişe kapsülleri ile. Nice Spartacus’ler daha arenaya bile çıkamadan sıradan bir Roma askerine dönüşüyor. Bu dönüşüm o kadar başarılı ve bir o kadar sistematik ki takdir etmemek ve kaderimiz için acı duymamak içten değil.

Kendimi düşünüyorum mesela. İçimde biliyorum ve hissediyorum 1000 Spartacus yatıyor. Bir kalksa ne de güzel olacak ama sürekli pinekleyip duruyor işte. Kaldır kaldırabilirsen. Miskin miskin tembellik yapıyor zar. Ne Voltairevari düşünceler gelip geçiyor. En az Da Vinci kadar mühendis olduğumu da biliyorum. Buradaki en az kelimesi sonrasında da ufak at da civcivler yesin demek istedim bir anda. Ama işte ne bedenen ne de ruhen rahatlayıp da fikirlerimi hayata geçiremiyorum, hatta çoğu kere fikirlerimi odaklamayı bile başaramıyorum. Ben de Newton gibi ağaç altında yatıp, keyif çatmak ve bir şeyler keşfetmek isterdim. Ya da ne bileyim hamamda keyif yapıp, sonrasında Evreka diye bağırarak koşup çıkmak isterdim.

Bir şeyler keşfedebilmek için çalışmanın, öğrenmenin, deneyimlemenin, yaratıcı olmanın yanı sıra ruhsal ve fiziksel bir detox da gerekiyor bence. O kadar yorulmuş, o kadar kirlenmiş, o kadar stres yüklüyüz ki yeni bir şeyler ortaya çıkarıp, fikirler geliştiremiyoruz atamıyoruz. Daldığımız, bizi sürekli tüketen, alışageldik hayatlarımızı yaşamaya devam ediyoruz.

Yazılarımı takip edenlerin hatırlayabileceği üzere; hava kabarcıkları benim sevdiğim ve sürekli kullandığım bir tamlamadır. Azot sarhoşu olduğun zaman yön duygun yok olur ve yüzeye çıktığını sanarak derinlere doğru gitmeye başlarsınız. Yanlış yola hem de çok yanlış bir yola sapmak bu olsa gerek. Zaten bu duruma derinlik sarhoşluğu da denir. Deep blue filmini seyredenler ne demek istediğimi hemen anlayacaklardır. Güzel bir filmdi. Tek kurtuluş hava kabarcıklarının gittiği yöne gitmek olmalı ki çoğu kere maalesef bu sarhoşluğu yaşayanlara sanki hava kabarcıkları derinlere gidiyormuş gibi gelir. Yani yanlış yol karşına doğru yol olarak çıkar. Bir kaç metre yükselsen zaten sorun kalmayacak, sarhoşluk pat diye yok olacak, şaka gibi bir şey ama kabarcıkları takip etmez de yükselmezsen derin mavi ebedi istirahat edeceğin yer haline gelir bir anda.  İşte bu nedenle zor ve ters bile olsa kurtarıcıdır hava kabarcıkları. Diyeceğim o ki hayatlarımızda hava kabarcıkları bile kalmamış adeta bizlere yol gösterici ve dahası kurtarıcı.

Çok şükür ben ve ailem sağlıklıyız, para kazanıyoruz, işte ve evde belli bir seviye mutlu ve huzurluyuz da daha ne olsun diyoruz ve aynı hayatı, bizim için tasarlanmış olan hatayı yaşamaya devam ediyoruz.  Sonrasında da işte sessiz çığlıklarımız sağır duvarlardan yansıyıp ve tekrar yansıyıp  ve hatta tekrar yansıyıp duruyor hiç durmadan. Birbirinin kopyası olan evden işe, işten eve günlerimizi bozup bozup harcıyoruz. Monotonluğun ve sıradanlığın dayanılmaz hafiflik ve gücü karşısında ezilip tükeniyoruz, yok oluyoruz, makinalaşıyoruz.  Aynı yerden alınan sebzeler, sürekli tercih edilen aynı veya birbirinin benzeri tatil mekanları, aynı sınıf arabalar,birbirinin kopyası benzer hayatlar. Her birimiz birer makine aksamı olup çıktık, her geçen gün birbirimize biraz daha çok benzemeye başladık. Her şeyin nedeni endişe topları nedeniyle arayışlarımız ve amaçlarımızda zaten hep aynı: Güvenlik ve Garanti. Stres yüklü, yılgın ve yorgun hayatlar ve karşılığında kısıtlı seçenekler ve zincirlenmiş beyinler. Bir t-shirt ve kot giyip Starbucks’a ya da Caffe Nero’ya oturmak, amaçsız saatlerce boş boş yürüyebilmek, geleceği en azından bir saat olsun düşünmemek öyle kolay değildir, en azından alışılmadıktır. Ben demiyorum bahçelerdeki sularla dans edip ıslanalım, elbiselerle denize atlayalım ya da saatlerce balık tutup, kumsallarda gitar çalalım. Ben yalnızca zincirlerimizi ve zorunlu dayatılan şeylerden bir an olsun uzaklaşabilelim diyorum. Tek ihtiyacımız olan şey aslında özgür olabilmemiz.

Ne zamandır istediğim bir eve taşınmak, yine istediğim bir hayatı yaşamak istiyorum ama iş ciddi planlamaya gelince hemen bu hayallerime bir son veriyorum. Başlıyorum elimde olanların artılarını yazmaya. Hayalini kurduklarımın birden hiç düşünmediğim kadar eksileri gözümün içine kadar girmeyi başarıyor. Üzümün sapı, armudun çözü derken bir anda mevcut sisteme yine dönüş yapıp duruyorum her seferinde. Amaç, hayal, istek, donanım tabii ki olmalı ama başka bir şey daha olmalı. Başlayabilme cesareti. İlk adımı atabilme çılgınlığı.


Endişe kapsülü problemini incelediğimiz zaman aslında problemin ikiye ayrılması gerekliliği de ortaya çıkıyor: Toplumsal ve bireysel etkileri. Toplumsal etkilerinde ilk göze çarpan başarıyla uygulanmış ayrıştırma ve yok etme stratejisi. Aynı geçmişe sahip insanlar bile ayrıştırılabiliyorlar. Tarih boyunca insanlığı birleştirmek için ortaya çıkan dinler, ideolojiler ve felsefe akımları bile başka bölünmelere, başka kamplaşma ve kutuplaşmalara, yeni yeni kavga ve uyuşmazlıklara yol açmışlardır. İlahi güce inanan çeşitli dinlere mensup olanlar, mabetlerini ve kutsal kitaplarını farklılaştırmışlar, bununla da yetinmeyerek, mezarlarını bile ayırmışlar, cennet ve cehenneme bile kimin gideceğini söyleme cesaretini göstermişlerdir. Daha ne kadar ileri gidilebilir ki! Keşke bu oyunlara hiç gelmemeyi başarabilsek.

Bireyselliğe bakacak olursak herkesin hayatı benzer de olsa, şartları ve sahip oldukları açısından kendi mikro dünyamız da kendine göre. Bu nedenle herkes kendisi için en iyi yolu yine kendisi bulacaktır. Burada önemli olan nokta endişelerimizin yol açtığı hayat tarzlarımızı hata olarak görmememiz gerekliliği. Daha doğrusu bunun alışkanlık mı tercih mi olduğunu fark edebilmemiz gerekliliği. Her sabah uyandığımızda bu tercihle uyanıyor ve bizim için en doğru olanın bu olduğuna karar verebiliyorsak sorun yok aslında. Yok eğer uyuşmuş olduğumuzdan neden bu tercihi bile yaptığımızı unutup aynı ezbere hayatı yaşıyorsak bir problem olduğunu bilin o zaman.

Kilit farkındalık noktanız ise hayalleriniz olsun. Eğer hayalleriniz var ise doğru yoldasınız demektir. Unutmayın ki tercihler hep üç boyutludur. Tercih varsa hayal de olmalı. Hayal yoksa artık uyuşmuşluktan bu hayat devam ediyordur. Tercihlerimin hayal dünyama giden yollar olması benim sürekli dileklerimdendir.

Bununla beraber siz siz olun kişilik alanlarınızı yaratın ve sahip çıkın. Kurmuş olduğunuz empatinin fazlasının sizden götürdüğünü bilin. Kendinize zaman ayırın. Hobiler edinin. Bol bol hayaller kurun ve bu hayallerinizin peşinden koşun. Kendinizin değerini bilin. Sizden bir tane daha yok bu dünyada. Kendinizi sevin ve dahası gurur duyun. Mutluluğunuz varsa sıkıca sarılıp nedenini düşünmeden, sorgulamadan tadını hem de sonuna kadar çıkarın. Size heyecan veren, hayatınıza neşe ve anlam katan ne varsa düşünmeden peşinden gidin hatta koşun. Unutmayın bu dünyaya yalnızca bir kere geliyoruz.

Hayat bizlerin hayatları olmalı. Nasıl olacağına ilişkin kararı da bir başkası bizim adımıza değil, ancak bizler verebiliriz. Her vazgeçiş bir devrimdir. Kabullenmeyin, devrimci olun. Sahip olduklarımız bize değil,bizler onlara sahip olalım. Tüm endişeleri gelişmemiz için gerekli olan hediyeler olarak görün, onları reddetmeyin, görmemezlikten gelmeyin, sevgi ile kabul edin. Cesaretle yüzleşin. İçinizdeki güce ve nüveye güvenin ve vasatlaşmayın. Kimsenin hayallerinizi yok etmesine izin vermeyin. İrade gösterin. Hayatınızın gidişatını elinizde tutun, kaptan olun, kendi kendinizin efendisi olun. Ancak ondan sonra toplumsal düzelme başlayabilir.

Dilerim yapmak istemediklerimizi yapmak zorunda kalacağımız günleri hiçbir zaman yaşamayız ...








15 Mayıs 2014 Perşembe

Dil ne söylese, kalem ne yazsa yine de yeterli gelmiyor, ateş düştüğü yeri yakıyor ...

Ateş düştüğü yeri yakıyor. Biz bulunduğumuz yerde ne kadar üzülürsek üzülelim yüreği yanan, anne, baba, evlat ya da kardeşin neler hissettiğini anlayamayız. O eşin haykırışları kulağımdan gitmiyor. Acının sese bürünmüş hali ta oralardan çıkıp giriyor kulaklarımdan içeri. Gözümde biriken yaşlar ölenlerden çok geride kalanlar için. Bu işe engel olabileceklere, sorumlulara sinir ise artık kalmamış. Umudum zaten bir süredir bitmiş. Herkes hakkettiğini bulurmuş. Ülke olarak hakkedilen buymuş demek ki.

Yere göğe sığdıramadığımız, uğrunda düşünmeden can verebileceğimiz biricik vatanımızda her sene 70.000 iş kazası olmakta ve yine her sene 1.700 cıvarında iş kazalarına can vermekteymiş, öğrendik haberlerden. Dünyanın 17. büyük ekonomisi diye gurur duyduğumuz ülkemiz, iş kazalarında Avrupa birincisi ve tüm dünyada üçüncüymüş. Ne büyük bir saadet. Küme düşmüşüz. Yalnızca farklı açılardan bakarak avunur olmuşuz. Yani aslında her bir iş kazasına bağlı ölüm haber niteliği taşıması gerekirken sayı ancak yeterince fazla olunca medyanın radarına girermiş, bunu da öğrendik. Ne ka ekmek o ka köfte durumu. İstifa mı? Hadi canım sizde?!!! Globalleşen dünya sayesinde giydiğiniz Fransız takımlardan ve İtalyan ayakkabılardan kendinizi bu ülkelerin vatandaşları mı saydınız ki böyle bir beklenti içerisine girdiniz? Bırakın bu boş umutları. Değil istifa yapılan açıklamalardan ülkemizde en ucuz olan şeyin hayatlarımız olduğunu da öğrendik. Zaten aslında yaşıyor, görüyor, duyuyor, biliyorduk da bu sefer iyice bir gözümüze de sokuldu. Yüzlerce yıl öncesinin olayları ile karşılaştırmalar yapıldı. Bugünün teknolojisi ile insana değer veren ülkelerde ölüm oranları sıfıra çok yakınken biz de ki durum kadere bağlandı. Hoş verilen örnekler en azından sunulan mantalite ile aynı dönemden. İnsan şaşırmıyor en azından yalnızca içi kanıyor. Kabulleneceksin kardeşim bu durumu, başka da çaren yok. Ya da en güzeli unutacaksın. Neler unutulmadı ki, bunu da unutacaksın. Bizler evet ya balık hafızalı olmaya zorlandığımızdan ya da hayatın koşuşturması ve önceliklerimizden hem de çok çabuk unutacağız ama işte sabah eşini yanında bulamayan bir kadın, babasını kucaklayamayan bir çocuk unutmayacak. Hakkını helal et oğlum diye avucunun içinde not ile bulunan ve son nefesinde dahi oğlunu düşünen bir adamın oğlu babasını nasıl unutabilir? Kederli bir anne veya babanın hayatı ise bir daha zaten asla hayat olmayacak. Onlar yalnızca günlerin geçmesini bekleyecekler. Onlar unutmayacaklar, unutamayacaklar.

Para herkese değil ama illaki bazılarına mutluluk getirebilir ama para herkese istinasız özgürlük getirir. Para insanı özgür kılar. Paraları olsaydı girerler miydi, girmek zorunda kalırlar mıydı hiç o koca toprağın altına. Karartırlar mıydı hiç hem vücutlarını hem kendi ve hem de sevdiklerinin hayatlarını?

Kuzeyin zevksiz, özelliksiz ve sıkıcı hayat tarzları olan ülkeleri biraz akıl ve stratejiyle biz az ile yetinen, öğlenleri güzel sofralar kuran, sonrasında evlerine çekilip siesta yapan ve ancak sonrasında işlerine geri dönen, hayatın kısa olduğunu bilip, her bir anının tadını çıkaran biz güneyin insanlarını kendilerine benzettiler. Güneşi olmayan ve intihar oranının yüksek olduğu bu ülkelerin çalışkan, yakışıklı/güzel ama kıskanç insanları Güney’in o muhteşem anlayışını yerle bir ettiler. İhtiyaçları olmadıkları ve hatta istemedikleri parayı, eşyayı bir anda önlerinde buldular ve alıştılar da. Hızlı ve aceleci olmayan hayatlarımıza ters, hızlı ve kaliteli ama aynı oranda pahalı arabalar, bilgisayarlar, telefonlar, televizyonlar sunuldu bizlere. Eskiye ait olan terk edildi yeni olana çabuk alışıldı. Alıştırıldı. Reklamla, kolay edinebilme ile ve çoğu kere çocuklarına, eşlerine daha iyi bir standart sağlayabilme adına.

Disce quasi semper victurus, vive quasi cras moriturus. Hep yaşayacakmış gibi öğrenmek ve yarın ölecekmiş gibi yaşamak varken, onlar bu uğurda her an ölecekleri bir işi seçmek zorunda kaldılar.

Ateş düştüğü yeri yakıyor.

Dil ne söylese, kalem ne yazsa yeterli gelmiyor. Allahım sen ölenleri nasılsa sarmalarsın, sevgiyle kabul edersin asıl geride kalanlara sabırlar ver, dayanma gücü ver, akıl sağlıklarını koru.


En içten dileklerimle,

29 Nisan 2014 Salı

Gerekli mi yoksa gerekli değil mi? İşte büyün mesele bu!

Takip edenlerin hatırlayacağı üzere geçen sefer ki yazı konum Kadim Teknik’lerdi. Yazımda da belirtmiş olduğum üzere aslında ben bu teknikleri seven bir kişiydim. Peki ama söz konusu bu teknikleri seven bir kişi olarak neden ben eleştirisel bir yazı yazma ihtiyacı duymuştum? Yararı evet bunca zamandır dokunmamıştı ama neden sadece bu muydu benim için? Buraya bir mim koyun geri döneceğim.

Eşim bu sıralar sesli makalelere taktı. İşi güç yokmuş gibi evde, arabada sürekli sesli makaleler dinleyip duruyor. Üstelik bir de ingilizce dinliyor. Daha da üstelik bir de anlıyor ve bana tavsiyelerde de bulunuyor. Ben tabii hemen kolaya kaçıp bana Türkçe özet geçebilir misin diyorum ama pek işe yaramıyor. Geçenlerde tavsiye ettiği konulardan bir tanesi Essentialism di. Dağda, bayırda kulaklıkla bunu dinlemeyeceğimi bildiğinden de bana yazılı bir kopyasını verdi. Okudum ve anladım, üstelik oldukça ilgimi de çekti. İlgimi çekti zira hemen hemen aynı sayılabilecek benzer düşüncelerimi önceki yazılarımda paylaşmıştım. Adam aleni bir şekilde beni kopyalamış sanki. Eşim bu sıralar bu konuya iyice taktığından Greg McKeown adlı bir yazarın Essentialism: The Disciplined Pursuit of Less adlı kitabını okuyor. Çok havalı bir ismi var değil mi? Bitirsin, şansım varsa özetini ondan alır ve sizinle paylaşırım, eğer bunu başaramazsam ben de okurum (ama anlar mıyım onu şimdilik size garanti edemiyorum) ve yine sizinle paylaşırım. Ben daha sizler için ne yapabilirim ki!

Yine de konu hakkında size fikir vermek adına gerek kendi fikirlerimden, gerekse makaleden harmanlanladığım bazı noktaları sizinle paylaşmak isterim. Ama öncesinde sizlerle daha önceden paylaştığım ve konuyla direk ilgili olan bazı düşüncelerimi yinelemek isterim.

“ ... Orijinallikten her geçen gün biraz daha fazla uzaklaşıyoruz. Sıradan, sıkıcı ve daha az çekici insanlar oluyoruz her geçen gün biraz ve biraz daha. Nedeni belki bizzat bizleriz, belki bilinç altlarına sürekli olarak verilen mesajlar, belki de artık varlığını kanıksadığımız ve bizi her gün biraz daha öldüren stres dolu yaşamlarımız. Öyle ya da böyle monoton, orijinallikten yoksun hayatlar yaşıyoruz çünkü sahiciliğimizi yitirdik. Biz olmayı bıraktık. Artık beğenilmek her şey oldu. Nasıl göründüğümüz, ne olduğumuzdan çok daha önemli bir hale geldi. Algı her şeydir artık yalnızca bir pazarlama terimi olmaktan çıkıp bizzat hayatlarımız oldu. Dönüşüme uğradık ve başkaların beğenileri üzerine yeniden ve yine yeniden ve hatta yine yeni yeniden şekillendik ve biz kalamadık, bunu başaramadık. Olmadı işte. Artık düşüncelerimiz bile bize ait değil. Düşüncesi olmayan adamın hiç bir fikri olabilir mi? Fikri olmayan adamın karar vermesi hiç mümkün olabilir mi? Resmen beyinlerimiz uyuşturulmuş bir durumda. Çok acı ama gerçek biz yavaş yavaş her geçen gün biraz daha yok oluyor.

Anne baba onayı, TV’nin hayali kahramanları gibi yaşamayı istemek, arkadaş beğenisi, moda takibi her şey olabilir peşinden gittiğimiz. Önemli olan kendimiz olmayı başarabilmek. Sevdiğin işi başkaları beğenecekler diye değil, sen huzurlu olacaksın diye en iyi şekilde yapabilmek. Eşini başkaları seni takdir edecek diye değil, içini ısıttığı için seçebilmek. Bazıları seni beğenecek, takdir edecek bazıları da beğenmeyecek, takdir etmeyecek. Doğrusu kelimesi belki çok iddialı olabilir ama normali de bu zaten. Doğa tek tip çalışmaz, doğa da özgünlük, farklılık vardır. Günümüzde ise görsellik hiç olmadığı kadar önemli oldu. Organik pazardaki bir elma kadar olamadık.

Günümüzde artık beğenilmek üzere kararlar alınıyor, seçimler yapılıyor. Ne oldu kendi arzularımıza? Sahi onları diğerlerinden ayırabiliyor muyuz yoksa çok mu geç kaldık? Kendi hikayelerimiz unutuldu ya da günümüz şanslıları için zaten hiç olmamışlardı. Seçimlerimiz hep beğenilmek, onaylanmak ya da puan almak üzere. Başkalarının beğenileri için kendimizden uzaklaşıyoruz. Hepimiz güzel ve bir diğerimizin aynı, doğal olmayan elmalar gibiyiz. Ne acı ki üç aşağı, beş yukarı yok gerçekten de hiç bir farkımız ... ”

Hepimizin en azından çok büyük bir çoğunluğumuzun bu hayatta da tek bir gayesi var: Çalışmak. Daha çok çalışmak. Kazanmak, daha çok kazanmak. Para ve hep biraz daha fazla para. Hep ve sürekli çok işimiz var deriz, işlerimiz hiç ama hiç bitmez. Öyle bir dünya ki her şeyi sürekli yapmak için didinir dururuz. Sürekli bir çabalama, durmak bilmeyen ve dahi bitmeyen denemeler. Sizce de tam bir delilik değil mi bu? Dünyaya sahi bunun için mi geldik? Durmadan çalışmak ve daha çok çalışmak ve elde etmek ve sonra daha çok elde etmek için mi?

Dünya öyle bir hale getirildi ki her bir olayın sonunda büyük bir başarı beklenir oldu. Artık bir adım geri çekilmeli ve şunun farkına varmalıyız: Her şey önemli değildir. Hayat hep aynı ve üst düzey önem içeren bir biri sıra aktivitelerden oluşan bir döngü değildir. Hiç bir zaman da olmamıştır. Önemli olanları tabii ki vardır ama önemsiz olanları da vardır. Önemsiz olanlar için gerektiğinden daha fazla zaman lütfen harcamayın. Dahası böylesi şeylere olduklarından daha fazla anlam katmaya çalışmayın. Hayat birbirinden güzel yemekler içeren bir büfe değildir. Sizin için önemli ve lezzetli olan yemekleri bulun , görün seçin. Seçici olun. Hayatınızda öncelikleriniz olsun. Her şeyi iyi yapmak zorunda da değilsiniz. Sizin için önemli olanları seçin ve onlara zaman harcayın. Toplumda genel kabul görmüş, yazılı olmayan bir hiyerarşi vardır. Kariyer başarıları, eğlence ve zenginlik hep üstlerdedir. Aile, sağlık ve dinginlik ya da kişisel gelişimler hep daha geridedirler. Kariyer başarıları şüphesiz ki çok önemlidir ama aile ile ilgili konular paha biçilmezdir. Bu benim görüşüm ve önceliklendirmem de buna göredir. İşim için ailemi ikinci plana asla atmam. Sizin de öncelikleriniz olsun ve ona göre bir hayatı kendinize seçin.

Sürekli bir şeyler yapmak zorunda da değilsiniz. Bir şeyi yapabilme imkanınız varsa mutlaka yapmalısınız aldatmacasına kapılmayın. Paris’te mutlaka Louvre Müzesini görmeliyiz. Hatta tüm bölümlerini görmeliyiz. Erkenden orada olmalıyız. Eiffel’e çıkmazsak olmaz. Saint Germain’de kahvemizi mutlaka yudumlamalı, Saint Michel’de gezinti yapmalı, Place d’İtalie de zaman geçirmeliyiz. Peki ama neden? Şart mı tüm bunları yapman? Zorunluluk mu? Biz sırf gezmek zorunda kalacağız diye balayında yurt dışı opsiyonunu elemiştik. Oysaki bir İtalya Toscana ne de güzel olurdu. Ama o zamanlar başka bir havalardaydık. Şansın varsa kullanmalısın. Sahi gerçekten de kullanmalı mısın? Aptal olma, şans kapına ancak bir kere gelir sakın atlayayım deme. Oldu canım. İlla hepsini görmen gerekiyor mu? Onu gördün, burayı gezdin, madalya mı takacaklar sana? Her şeyimiz check atmak için. Hata yapıyoruz. Bu amansız koşuşturma yerine, otur bir kahvede ve geleni geçeni seyret, tatlının, kahvenin ya da şarabının tadını çıkar. Bırak görmeyiver Louvre’u. Fırsatın varken asıl kaçırmaktan korkmamalı ve bunun aslında bir şans olduğunu bilmelisin. Aslında kaçırdığını düşündüğün şeyler sayesinde sana ayrılan zamanın ve rahatlığın bir şans, bir fırsat olduğunu bilmelisin. Bizim için keyifli olanı (ve bizleri mutlu eden) yapmalıyız. Check için değil keyif için yaşamalıyız. Tekrar mim koyduğum yere geri dönecek olursam, belki de söz konusu eleştrisel yazımı kendime kızdığım için (yalnızca check atmaya yönelik hepsini yapmaya çalıştığım için) yazdım.

Diğer bir konu ise bir önceki konunun türevi aslında. Sahip olmakla ilgili. Bir şeye sahip olmadığımız zaman, o şeye, onun vereceği mutlak değerden çok daha fazla anlam yüklüyoruz. Bir şeyi yapamadığımız zaman o yapamadığımız, ya da o göremediğimiz, ya da o yiyemediğimiz şey birden çok daha önemli bir hale geliyor. Bir şeye sahip olmadığımız zaman onu olduğundan çok daha değerli hale getiriyoruz. Oysa bunu yapmak başlı başına bir hata.

Bir gün hepimiz öleceğiz. Hayatlarımızdaki tek gerçek ölümün kendisi aslında. Ertelediğimiz, zaten her an yapabiliriz diye ötelediğimiz ve yapmadığımız, hep birer set çektiğimiz dürtülerimiz, hem hayatın coşkusunu yok etmekte ve hem de aşkı öldürmekte. Siz siz olun üst benliğinize bu kadar kulak asmayın. İçinizdeki çocuğu da zaman zaman dinleyin. Tercihlerinizin birer zorunluluk haline dönüşmesine engel olun. Annem ne der, babam ne der, etraf ne der, sosyal olarak ne kaybederim, çocuğum var onu düşünmeliyim gibi şeylerin ardına saklanmayın.

Azla yetinmeyi, yetinebilmeyi ve dahası bundan mutlu olabilmeyi öğrenin, en azından deneyin. Çokun peşinden şuursuzca ve deli gibi koşmak yerine az ile mutlu olabilmeye çalışın. Hayatımızın her alanında daha fazla olgusu hakim. Bunun geri dönülmez bedelleri olduğunu bilin. Bir haftalık hayatınız kalsaydı mesela bunu gerçekten yine yapmak ister miydiniz sorusunu sorun ve öyle kararlar verin. Tamam her şeye kolay ulaşılmaz ama sizin için değerli ve gerekli ise buna katlanın.

Mesela iş hayatınızda önemsiz toplantılara katılmayın.  Gerçekten değer katacaklarınıza katılın. Sırf katılmış olmak için ya da alışkanlıktan katılmayı bırakın. Yardım tabii ki edin ama eskiden yaptığınız alışkanlıkları tekrar sorgulayın. Değer üretebileceğiniz konulara yönelin. Yalnızca sizin için önemli olan konulara zaman ayırın. Farklı olup fark yaratın. Sıradanlaşmayın. Unutmayın ki siz zaten kendiniz olarak çok özelsiniz. Buna öncelikle siz inanın. Başkalarının değil sizin ne düşündüğünüz önemli.

Hayır demeyi mutlaka ama mutlaka öğrenin.

Devam etmeden önce ufak aralar verin, düşünün  ve sahi gerçekten de gerekli mi sorusuna cevap arayın.Kararlar öncesinden kendinize mutlaka zaman tanıyın. Müziği yapan notalar arasındaki boşluklardır denir. Resim için de bu geçerli. Mimarlar bile evlerin içindeki boşluklar için tüm yapıyı çizerler. Dinlenin, nefes alın, soluklarınızla yalnız kalın, kendinizle yalnız kalın ve kendinizi dinleyin. Aslında belki de en dolu, en değerli anlarınızdır boş zamanlarınız. Newton ne saatler boyunca çalıştıktan sonra dinlenmek için uzandığı ağacın altındayken elma düştü kafasına ya da Arşimed rahatlamak için hamama gittiğinde evraka dedi. Boşlukları doldurmaya çalışmayalım, onlar bizler için gerekli. Zamanı da öldürmeye çalışmayın. Ben demiyorum her gününüzü aynı geçirin ama zaman zaman hiç bir şey yapmadan da zaman geçirip, o ana kadar ki çalışmalarınızın kristalleşip elle tutulur bir sonuç haline gelmesini bekleyin.

Practice makes perfect.  Az ile mutlu olabilme bir sanattır. Ama her şeyden evvel bir mindset değişimi, bir hayat tarzıdır. Bunu sürekli yapın ki işe yarasın. İç ve dış sesleriniz arasındaki uyumsuzluğu yok edin, en azından birbirlerinden farklarını ayırt edin. Ve mümkünse iç sesinize daha çok itimat edin. Böylelikle hayatınızı bir başkası için değil kendiniz için yaşar ve onun kontrolünü elinize almış olursunuz.

Sevgi ve saygılarımla,

22 Nisan 2014 Salı

Kadim teknikler ve başarısızlıklarla dolu kişisel gelişim yolculuğum

Her şey aslında yıllarca evvel, kanımızın damarlarımızda hızla yolculuk ettiği zamanlarda başladı. O dönemlerde çabuk sıkılırdık, her yerden ve her şeyden çok çabuk sıkılırdık. Sıkılmadığımız tek şey lise grubumuzla birlikte olmak ve beraber bir şeyler yapmaktı. Zamanda bizi destekler gibi oldukça hızlı akardı o dönemlerde. Çoğu kere anlamsız ve boş şeylerle ama her defasında muazzam eğlenceli zamanlar geçirirdik birlikte. Bir gece mesela trene biner sebepsiz Gebze’ye kadar gidip, bir birahane de bira içer dönerdik ki çoğumuz Avrupa yakasında otururduk, bir başka gece ise Ortaköy’de teneke içerisinde yaktıkları şeylerle ısınmaya çalışan şehir diyojenleri arasında hayatın anlamını arardık. O dönemlerde çok da korkusuzduk. Bizim için yapılamayacak bir şey, gidilemeyecek bir yer olamazdı. Günün uyumak dışında tüm zamanını hemen hemen beraber geçirirdik. Çoğu kere bir birlerimizin evlerinde sabahlardık. Lise ve hemen sonrasındaki yıllar çok ama çok güzeldi. Bol macera doluydu.

İşte yine böylesi yıllardan bir tanesinde bir yolculuk esnasında bir arkadaş ilk olarak bahsetti Reiki’den. Ellerinden enerji fışkıracak ve dahası bizler bu enerjiyi hissedebilecektik. Gerek ruhen ve gerekse fiziksel açıdan bizleri iyi bile edecekti arkadaşımızın ellerinden çıkan bu enerji. Sıramı bekledim. Bir otel odasında arkadaşım bizlere sırayla enerji verdi ya da yalnızca verdiğini sandı. Ben zerre bir şey hissetmemiştim. İlk ve uzunca bir süre için son olarak reiki kelimesini duyduğum andı. Bir daha da evlenene kadar duymadım. İhtiyacını da duymadım aslını isterseniz. Hayat büyük bir hız, coşku ve eğlence içersinde gidiyordu. Kimin böylesi zamanlarda spiritüel şeylere ihtiyacı olabilirdi ki?!! Böylesi ihtiyaçlar adı üstünde zaten ihtiyaçlar bir eksikliğin tamamlanması için vardırlar ve insan evlenene kadar böylesi şeylere zaman harcayamazlar. En azından ben harcamamıştım. Hızlı, coşkulu ve eğlenceli hayatın zirve yaptığı zamanlar evlilik öncesi zamanlardır. Osmanlı’nın Kanuni devri gibidir. İçinde nice acılar barındırıyor olsa da muhteşemlik olgusu her daim ön plandadır. Evlilikle beraber Sokullu dönemi başlar. Canım cicim ayları koskoca imparatorluğun süresi içersinde işte bu kadar sınırlıdır çoğu kere. 4.Murad dönemi ise çocukların hayata gelmesi gibidir. Bizim Sokullu zamanlarının sonlarına doğru eşimle beraber bir şekilde ihtiyaç duymuş olacağız ki Reiki kursuna gitmeye ve Finlandiyalı bir zat-ı muhteremden el almaya karar verdik. Gittik de. Hatta hızımızı almadık ve aynı ermiş Finliden Reiki II kursunu da aldık. Sonrasında sahip olduğumuz enerjiyi kullanabilme yeteneği ile bir yürüdük bir yürüdük ki dönüp arkamıza baktığımızda bir adım bile yol almadığımızı fark ettik. İşte bu kadar yararlı oldu reiki sanatını bilme bizlere. Ne zaman başımız ağrısa, midemiz bulansa uyguladık durduk. Her piyango alımı öncesinde ben gizliden gizliye uyguladım. Ne başımızın ağrısı geçti şansa ne de bir amorti çıktı. Evren aslında avazı çıktığı kadar bağırdı bize her defasında inanma diye ama bizde nerde o kafa. Yıllar yılı inanmaya devam ettik. Düşünsenize eşim ve ben bazen 1 saat boyunca çakralarımıza enerjiler verdik durduk. Sürekli devam ettik çünkü zaten kursa bile inanmaya hazır olarak gitmiştik. 


Bu işi yapanlar, organize edenler aslında çok akıllılar. Bu ve aşağıdaki bölümlerde sıralayacağım konular resmen toplumu şekillendirme araçları olarak kullanılmakta. Düşünsenize toplumda bu ve bunun gibi araçlara inanmaya hazır 400 milyon kişi olsa ve bu kişiler yıllık 2000 dolar harcamaya hazır olsalar, toplamda iyi para etmez mi? Hem iyi para eder ve hem de bu 400 milyon bu kadar paraları kendi özel ilgi alanları için harcanmayıp büyük döngünün içerisine kullanılmış olurlar. Bakıyorlar aklı karışık bir çok kişi var toplumda. Bir şeylere ihtiyaçları olan kişiler. Kimisine secret kitabını veriyor, kimisine reikiyi, kimisine nefesi, kimisine melekleri, kimisine de feng shui’yi. Babam gibi kaderci anlayışı seçenler oldukça rahatlar. Bir karar vermişler kafaları karışmadan yaşayıp gidiyorlar. Kafası karışık olanlar için ise seçimden bol şey yok. Ben hemen hemen hepsini yaptım yıllar içersinde. Aslında bu da kendi içinde mantıklı zira bu işi yapan büyük abiler dönem dönem yeni dozlar veriyorlar. Hepsini aynı anda ortaya çıkarmıyorlar ama hepsinin ortak bir yanları var aslını isterseniz: Ortaya çıkardığı yenilenme ve iyileşme gücü ile hepsi bilinen insanlık tarihinin en eski ve en önemli tedavi yöntemleri. On sene öncesinde adı bilinmeyen teknik aslında oldukça kadimmiş. Kimisinin tarihi 5000 yıllık kimisinin ki insanlık tarihi kadar eski ve bir o kadar kadim. Kadim kelimesi ise en sevilen sıfat bu öğretiler için. Fiziksel bedenle, duygu ve düşünce arasında yaşamsal bir bağlantı hemen kuruluveriyor. Sonrasında ise kadim zamanlardan günümüze gelen bu birçok spritüel ve mistik gelenek sayesinde bilinçsel aydınlanmalar yaşamaya başlıyoruz. Sonrasında ise gelsin daha fazla fiziksel ve mental enerji. Daha açık ve daha net bir bilince ne dersiniz? Ya size duygusal ve fiziksel acıların yok olacağını söylesem? Daha sağlıklı ve enerjik bir yaşama ne dersiniz? Gevşeme, huzur, mutluluk ve bol para olmazsa tabii ki olmaz.

Bu toplum mühendisleri ayrıca işi garantiye de almış durumdalar. Practice makes perfect. Olması için çok ama çok çalışmalısın. Yine de olmazsa bil ki sen bilinç altı olarak istemediğinden ya da inanmadığında. Öyle ya bu işte inanma olmazsa olmaz. Ben önce reiki ile başladım. Sonra dilekler tutup gerçekleşmesi için çeşitli ritüelleri uyguladım. Nefes kurslarına gittim, Meleklerle konuşmaya çalıştım, günlük olumlamalar yapıp durdum, kuantum uyguladım. Yetmedi astrologlara gittim. Yahu kardeşim bir faydasını göremedim. Hepsini mi salakça ve özensiz yaptım? Öyle şeyler gördüm ki, öyle inananlar ve bu inananlardan dünyaları götürenler anlatsam şaşarsınız. Yeminle söylüyorum ben yapanlar adına utandığımdan yazamıyorum ki raflarda nice kitapları satılıyor. Hadi, ben fayda görmedim, hayır faydasını gören birini de tanımadım. Eğitmenler hariç, onlar iyi kazanıyorlar tabii ki. Rahatlama tabii ki oluyor günün sonunda kendinle baş başa kalıyorsun ama rahatlama dışında tek bir faydasını gören var mı? Soyut değil somut örnek verebilecek bir kişi var mı? Bunları yazıyorum çünkü ben her şeye rağmen bu tür konulara son derece inanmaya hazır bir inanım ve nerede yanlış yaptığımı merak ediyorum. Bu yazıyı da bu işlerle yıllarca uğraştıktan sonra yazıyorum yoksa denedim ama olmadı, para da vermiştim üstelik yazısı değil. 
 
Tüm bunlar sanki yetmezmiş gibi son zamanlarda dünyanın parasını da feng shui danışmalarına verdik. Onlara vermek yeterli tabii ki olmadı bir o kadar hatta belki daha fazlasını da bizleri kötü enerjilerden koruyacak çin malı şeylere verdik. Evimiz karnaval yeri gibi oldu. İşin ilginci ilk baştaki planımız son zamanlarda sürekli başımıza gelen minik aksiliklerden kurtulmak için kurşun döktürmekti. Ne var ki ilgili kişiyi bulamadığımız için ekmek yok pasta ye misali feng shui yaptırtalım o halde dememiz oldu. Türlü türlü oyunların olduğu bir teknik. Benim için en iyisi olan belli köşelere bakarak karar vermem söylendi mesela. Açık klozet zinhar yasak, iyi enerjiyi çekermiş. Sen misin bunu öğrenen, çocuğun peşinden klozeti kapatmak için koşar olduk. Evin belli köşelerini oradaki pozitif enerjiyi aktive edebilmek adına sürekli aydınlatır olduk. Merak etmeyin hemen tasarruflu ampuller aldık bu noktalar için. Beğenerek aldığımız güzelim çiçeğimiz beğenilmedi mesela ve evimizden acımasızca gönderildi. Adaçayı yakarak kötü enerjileri kovduk evimizden. Sirkeli sular ile sildik her bir yeri. İş yerinde bile karşıma güney yönünü almamam gerektiğinden masamın yerini değiştirdim. Bana iyi geleceği söylenen taş elimde siyah renkleri tercih eden ben kendimi yeşil renk kazak arar buldum. Ve aslını isterseniz daha bunlar gibi nice şeyler yapmaya başladık.

Eğer tüm yukarıda listelenen ve listelenmeyip bizim tarafımızdan yapılmakta olan şeylerin zerre faydası olsun, söz veriyorum sizlerle paylaşacağım. Ama eğer bu teknik de kayda değer güzellikler sağlamazsa, bu işin sonu Hindistan’da bitecek gibi görünüyor.  Gider artık fiziksel pislikler içinde ruhsal olarak temizlenirim. Ganj nehrinde bir de arındırdım mı benden iyisi olmaz artık. Olmadı oradan ver elini Nepal. Bir süre de orada kalıp ferrarimi satmak için dönerim yeniden vatanıma. Tüm bunlar sonuç vermezse, muhtemelen ve tabii engellenmez ve çıkabilirsem, "Bu da mı gol değil be?" deyip, Taksim’de yakarım kendimi J Unutmadan bu feng de en az 5000 yıllık kadim bir uygulama imiş.

İnsan aslında neye inanmak istiyorsa ona inanıyor. Ben bu tür konulara fazlasıyla meraklıyım ve kendimce bugüne kadar inanıyordum da. Hala da inanmak çok istiyorum. Bununla beraber gel gör ki insanın yalnızca kendi çabasıyla tek taraflı inanmak bazen yeterli gelmiyor. Bir karşılık olsun, bir ışık görsün istiyor. Şimdiye kadar bunu başarabilmiş değilim. Başardığını somut örneklerle gösterebilecekler de beri gelsin ve paylaşsın bizlerle. Mühendis olan ve para kazanıp hem bana ve hem de aileme bakan tarafım bu satırları yazarken, şimdiye kadar kadim tekniklerin birinden diğerine koşan ve hep başarısız olan tarafım bir umut beklemekte gelecek olan mucizeyi. Hayır onu kırmak da istemiyorum ama mucizenin aslında hayatın kendisi olduğunu ve aldığımız her bir nefesin, gördüğümüz her bir güzelliğin ayrı birer mucize olduğunu artık onun da anlaması gerektiğini ona söylemek istiyorum.  Artık büyümeli, artık büyümeliyiz.

Diğer taraftan başımıza gelen tüm olumlu ve olumsuz şeylerin sebebinin ve sorumlularının yine bizler olduğumuz gerçeğine gönülden bağlılığımı sürdürmekteyim. Olanların tümü aslında bizlerin kendi seçimidir. Irmakların bir hızları vardır ve doğasından daha hızlı akıtamazsınız. Yani her şey kendine uygun zamanda gerçekleşir. Belki de bugüne kadar gerçekleşmemesi bununla ilgilidir. Aslında bu kadar yazıya rağmen perde arkasında inanmak istediğim tarafım başarısız olan büyümeyen tarafım.

Asl olan insanın kendisi yine de. Ne varsa biz de var, içimizde var. Yeter ki içimizdeki güce, nüveye güvenelim ve iç güdülerimizin bizlere gösterdiği yolu takip edebilelim. Yoksa geri kalan teknikler bence yalnızca bize destek teknikler. İşi götüren yine bizleriz aslında. İş aslında aynada kendimize gülümseyebilmekte. Barışık olmak yine kendimizle ve sevebilmek içtenlikle ne hata yaparsak yapalım. Yeter ki kendimizi bilelim ve egolarımızı feth edebilelim. Unutulmamalıdır ki fethedilecek ilk ülke insanın kendisidir.


Sevgi ve saygılarımla,

25 Mart 2014 Salı

Yeni bir dönem: Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz

Herakleitos’un "Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz" sözünü hatırlıyorum, ilk olarak bundan hem de çok uzun yıllar evvel Jostein Gaarder’ın Sophie’nin Dünyası adlı kitabını okurken görmüştüm. O zamanlar bugün anladığım kadar bu sözü anlamış mıydım bilemiyorum ama ilk görüşte belki de nedensiz sevmiştim bu söz. O dönem çok hızlı sevebiliyordum aslında. İçinde bir sembolizma saklıydı bir kere. Hoş o zamanlar bu bana bir şey ifade eder miydi pek hatırlamıyorum. Evrenin sürekli değiştiğini, bir su gibi akıp gittiğini ve hiçbir şeyin aynı kalamadığı bilgisi mevcuttu bu 5 kelimelik sözde. Evet belki sen aynı nehire girdiğini sanıyordun ama ne sen eski sendin ne de seni ıslatan su aynı su.  Zaman da farklıydı, kahramanlar da ve hatta değişen su nedeniyle en çok emin olduğun mekanın kendisi bile değişmişti kaşla göz arasında. Aslında dahasını da barındırmaktaydı. Değişimin gücünü veriyordu bu söz. Değişmeyen tek şeyin aslında değişmenin taa kendisi olduğu gerçeğini. Belki de daha neler neler; verilen fırsatların değerlendirilmesi gerekliliğini, hatalardan ders çıkarılmasının önemini, kalp kırmanın ve bağnazlığın tehlikesini. Tabii anlamak isteyene.

Bir süredir içinde bulunduğumuz tatsız ve iç kapatıcı gri konjonktürel durumdan içimden yazmak gelmiyordu. Ne yazabilirdim ki? Tüm bu yaşananların yanında yazacaklarım anlamsız ve oldukça sığ kalacaklardı. Sonra birden aklıma nasıl bu kadar hızlı ve panikten tatsızlığa değişim sağlanabiliyorsa, güneşli parlak günlere de değişim aynı hızla ulaşılabilir gerçeği geldi. Öyle ya güneşli günler çok yakın çocuk dedim ve tekrar bir şeyler yazmaya başladım.
 
Fransızların bir sözü vardır, “Je n’ai pas peur mais je tremble avec courageux” (korkmuyorum ama cesaretle titriyorum). Benim durum da tam bu aslında. Çaktırmamaya çalışıyorum ama değişime engel olamayacağım günlerin çok yakın olduğunu hissedebiliyorum. Histen de ziyade bunu adeta biliyorum çünkü artık dayanma gücümün sonuna geldiğini biliyorum. Sanki almış olduğum karar ve tercih ettiğim seçimler hep doğruymuş gibi bir süredir kendi doğrularıma saplanıp durmuştum. Siz bakmayın bir süredir dediğimi oldukça uzun sayılabilecek bir zamandan beri değişmemek, var olan sistemi korumak için endişe dolu bir hayatı tercih edip durdum süreklilikle ve her geçen günün benden aldığını çoğu kere bilerek. Bilerek lades buna denir anlayacağınız.

Bankadaki param bile benim param olmaktan çıktı bu nedenle. Ona dokunmamak, azaltmamak için çalıştım durmadan, fedakarlıklar yaptım, keyiflerime gem vurdum. Daha düşük bütçeli tatiller ve restoranlar seçtim. İkea var işte başkasına ne gerek var zihniyeti ile yaklaştım her ihtiyaca. O para azalırsa hayat bana zindan olacaktı sanki. Ben ona sahipken o bana sahip olmuştu birden. Hayatımın içine, sisteme onu çekmek yerine, yeni tecrübeler ve yaşanmışlıkları anı kesemize eklemek yerine, onun ekran üzerinde birer sayı olarak konumlandırmaya tercih etmiştim. Ondan beslenmek yerine ben onu besledim durmadan. Hem kendi canımı ve hem de çevremdekilerin canını sıktım bu süre zarfında. Sebeplerim de çok iyi idi aslında: çocuğun okul parası, gelecek günlerin belirsizliği, erken emeklilik isteği ...

Söz konusu bu durum bloguma bile yansıdı aslında. Farkında değil misiniz tüm yazılarım oldukça muhafazakar. Solcu bir yazı yazmayı bile tercih etmedim, edemedim (buradaki terminolojidir, politik bir görüş olarak kullanılmamıştır). Daha çok var olan sistemi koruyan, sorgulamayan, yenilik aramayan, kurcalamayan, herkesle iyi geçinen yazılar yazdım durdum son bir kaç senedir. Tabii ne yorum geldi, ne de destek. Önemsenmediler. Eşim bile yorum yapmadı, yapma gereği duymadı. Yazılan milyonlarca yazıdan farksızdılar. Yoruma değecek farklılıkları yoktu.

Anlayacağınız ben bu işten, endişeye esir olmaktan, muhafazakar yazı kimliğimden, değişime direnen, elindekilerle yetinmek zorunda kalan, hep doğruyu yapmaya çalışan ve herkesle iyi geçinen karakterimden sıkıldım. Benden bu kadar. Günün sonunda ne Musa’ya ne de İsa’ya yaranabildim. Yaşadığım kadar yaşar mıyım bilemiyorum ama ikinci ya da belki üçüncü perdeyi biraz daha farklı yaşamaya karar verdim.


Yeni dönemde görüşmek ümidiyle ...

18 Mart 2014 Salı

Kendimize verdiğimiz değer dil balığı ile pangasius balığı arasındaki fark kadar ...


Allah aşkına siz dil balığı ile pangasius ismi verilen (ismini bile hatırlamak çok zor) balık arasındaki farkı bilir misiniz? Bilmiyorsanız dert etmeyin, tabii ki bilmeyeceksiniz. Eğer bir gurme ve/veya balık türleri uzmanı değilseniz bilmemeniz kadar doğal ne olabilir ki? Ben bilmiyordum efendim, araştırdım. Siz hiç yorulup internette araştırma yapma gereği duymayın. Eğer boş zamanınız bir hayli varsa, arkanıza güzelce yaslanın ve size hiç bir faydası olmayan ve muhtemelen de olmayacak bu balık hakkındaki bilgileri okumaya başlayın. Pangasius pangasius veya halk dilindeki ismiyle !!! Pangaş adı verilen balık Pangasiidae familyasına ait Bengal koyu civarında yaşayan bir yayın balığı türü imiş. Akvaryum balığı olarak ün kazanmış, yedi düvele nam salmıştır. 10 yıl kadar yaşarlarmış ve barışçıl bir balık türüymüş. Etinin de lezzetli olduğu söylenmekteymiş. Şimdi sıkı durun!! benim bir arkadaşım var, hem dil balığı ile bu balık arasındaki farkı biliyor ve hem de yine bu balık hakkındaki bilinebilecek belki her şeyi. Mesela Türkiye’ye üç kuruş paraya kilolarca ihraç edildiğini, dil balığının kendisini ve lezzetini bilmeyenlere restoranların bu balığı ve dil balığı fiyatlarıyla kakışlandığını, bir çok insanın salak yerine koyulup, dolandırılarak dil balığı yerine bu akvaryum balığını yediğini benim bu arkadaşım işte hep bilmek de. Kendisi çok iyi bir araştırmacı ve damak tadı olan bir gurmedir. Bilmediği, üzerinde konuşamayacağı bir konu yoktur. Ağzı da iyi laf yapar. Sanırsınız konunun uzmanı karşınızda size bilgi veriyor. Herhangi bir konu başlığını önüne koyun, sonra arkanıza yaslanın ve dinleyin. Tanımından başlar, tarihini anlatır, kullanım yerlerine geçer, örnekler verir, kaynak gösterir, kısaca yapılması gereken her şeyi o konu için yapar. Ben bugüne kadar bildiğimi sandığım şarap, saat, peynir, Japon mutfağı, ses sistemleri, TV gibi bir çok konuda şaşıracak kadar ek bilgiye hep onun sayesinde öğrenmişimdir.

Onunla yemeğe çıkmak hem keyiflidir ama aynı zamanda bir o kadar da tehlikeli. Daha bu kadar samimi olmadığımız bir dönemde onu şirketimize yakın bir kebapçıda garsonla tartışırken görmüştüm. Neymiş efendim kuş kadar gelen yemek için istenen bu kadar para tam bir soygunmuş. Kardeşim serbest pazar ekonomisi, hoşuna gitsin ya da gitmesin, beğenmiyorsan bir daha gelmezsin diye aklımdan o zamanlar düşünmüştüm. Böyle düşünmüştüm çünkü o zamanlar da belki aynı şimdiler de olduğu gibi kendimi onun kendisini sevdiği kadar çok sevmiyordum. Bu konuya bir mim koyun, birazdan geri geleceğim.

Gel zaman git zaman samimi olduk ve öğle yemeklerini çoğu kere beraber çıkar olduk. İyi ve leziz yerleri kolayca tespit edip, yeni yerler keşfetmekten vazgeçmeyip, beğenmediklerimize ise ikinci bir şans vermeyip cıvar yerlerde sayısız güzel yerler keşfettik. Böylesi arayışlarımızdan bir tanesi de adı Kuzey Avrupa ülkelerine dayanan bir balıkçıya oldu. Gittik, yerleştik. Şık bir ortamı, kaliteli karşılanma ve servis ile hemen puan toplamaya başladı da. Siparişlerimiz alındı. Ben riski çok sevmeyen bir insan olarak daha önceden öğlenleri defalarca istediğim ve her defasında çok beğenerek yediğim ballı, hardallı, kekikli somon sipariş ettim. Öncesinde az balık çorbası ve ortaya da levrek ekşitmesi söyledik. Beyaz şarap da güzel giderdi ama sonrasında iş vardı. Benim arkadaş ise sanki sorun çıkarmak istiyormuş gibi gereksiz yere siz de dil balığı var m?ı diye sordu. Garson da var efendim dedi. Bu konuda kötü tecrübeleri olan arkadaşım yukarıda anlattığım bilgileri sıralayıp ellerindeki balığın gerçekten de dil balığı olup olmadığını sordu. Adamcağız da teyit ederek argümanını desteklemek amacıyla ve gereksiz yere fazla bilgi vererekten bu balığın kendilerine günlük olarak geldiğini söyledi. Arkadaşım uzatmadı ve inanmayı tercih etti. Dil balığı sipariş etti. Adam tam masadan ayrılacakken isterseniz içeriye bir kez daha sorun, ben anlarım ve dil balığı yerine pangasius yemem dedi. Garson çattık be birader, ne adammış, ne dil balığıymış, neydi lan öteki balığın ismi valla unuttum bile tadında ve şaşkınlığında yanımızdan ayrıldı. Arkadaşım bana dönüp günlük gelen balığın bu fiyat skalasında bir restoranda fiks fiyatla menüde yer alması hayra alamet değildir. Göreceksin bana dil balığı yerine pangasius getirecekler dedi. Kendi kendime eyvahh dedim. Şimdi eğlence başlıyor işte ve ben maalesef başka bir masada olup eğlence ve merak içinde olayları izleyen değil, bizzat tüm gözlerin çevrili olduğu masada oturan sessiz adam rolündeki kişi olacaktım. Sevmediğim bir roldü ve sevmediğim roller belki de gelişme gösterebilmem için hep beni arar bulurlardı. İşte bir kez daha yine yeniden bulmuşlardı beni.

Bir süre sonra çorbalar geldi Çok lezzetli idiler. Levrek de bence hiç de fena değildi. Sonrasında önce benim balığım hemen arkasından da arkadaşın balığı geldi. Yine gereksiz ve sebepsiz yere sırf belki incinen egonun tamiri için olsa gerek anlayın da görelim gibisinden son derece laubali ama balığa güven atfedilen bir cümle kuruverdi ve uzaklaştı masadan. Bu garsonu son görüşümüzdü. Bizim masa ile bir daha hiç ilgilenmedi. İlgilenemedi, Göz göze bile gelmedi, gelemedi. Arkadaşım surat mahkeme suratı, elinde çatal balığı yoklamaya başladı. Balığın içinden geçirdikleri kürdanı çıkardı. İçini kazıdı. Tatmadı bile. Garsonu çağırdı. Zavallı olaylardan habersiz başka bir garson sevimli sevimli yanımıza geldi. Dur yapma! Onun bir günahı yok. Haber bile yok olaylardan. Pluto’nun dediğini unutma. Ne demiş ölümsüz feylozof "Şefkatli ol, bil ki karşılaştığın herkes zor bir hayat mücadelesi veriyor." diyemedim bile. Garsonun gelmesi ile monolog başlayıverdi. İlk önceleri cılız bir diyalog var gibiydi ama sonra özellikle pangasiusun geldiği yöreyi söyleyip, iki balığın fotoğraflarını telefonundan gösterince eridi gitti önce diyalog ve hem sonrasında da garson. Zavallı adam belki de son bir kurtuluş hamlesi ile bunlar dondurulmuş balıklar deyiverince arkadaşımın diğer garson ve lokanta için yüksek sayılabilecek tonda söyledikleri sevgi sözcükleri sonucunda ben hemencecik istemediğim ama gelişimim için büyük önem arz eden rolüme giriverdim. Kısa sayılmayacak bir diskurdan sonra hamsi siparişi verildi. Gelen hamsiler de hamsi zamanı olmasına rağmen dondurulmuş hamsi çıkınca (meğer tadındaki samanlıktan ve deniz tadının az olmasından hemen ilk lokmada anlaşılabiliyormuş) bizim için restoran da yemek de bitiverdi. Tavlamak için ikram edilen kahve ve tatlı tekliflerini bile geri çevirdik düşünün o kadar bitmiş bizim için. Bahşiş de bırakmadık. Oh olsun onlara. Listemizde bu restorana büyük bir çizik attık. Ben ama yine de somon ve levrek yemeğe gideceğim sanırım.

Yaşadığımız sorun aslında genel bir sorundu. Günümüzün sorunu idi. Büyük şehirlerin, hızlı yaşamın sorunu idi. Nasıl aynı şehirde ama ayrı ayrı yaşıyorsak ve nasıl ki Kaybedenler Kulübünde söylendiği gibi bu kadar yalnız varken neden bu kadar yalnız var cümlesini kurabiliyorsak, yine bu nedenden işte dil balığı yerine pangasius yemek zorunda bırakılıyorduk. Cevap ise basit ve bir o kadar da düşündürücü ve sıkıntı verici. Bizler  artık kabul edelim ya da etmeyelim kendimizi sevmiyoruz, değer vermiyoruz. Kendisini sevmeyen başkasını nasıl sevebilir ki. Kendimizi sevmiyoruz ve dahası önemsemiyoruz.  Çoğu kere de olaylara ve hatta kendimize umursamaz oluyoruz. Haklı olduğumuz durumda bile çoğu kere tartışmaktan kaçıyoruz. Oysaki arkadaşım kandırılmayı sevmiyor. Dil balığı yerine vücuduna akvaryum balığı girsin istemiyor. Kendine değer veriyor ve bunun için araştırıyor, zaman harcıyor. Çünkü kendisinin buna değer olduğuna inanıyor. Biz ise kardeşim beğenmiyorsan maval okuma bize, başka birşey sipariş et, gurme misin lan sen, artist herif ne olacak  basitliğini ve umursamazlığını çoğu kere yaşıyoruz. Yetmez ama evet diyerek beni benden alan ve dahası beni onsuz bırakan büyük besteci ama dar vizyonlu Sezen Aksu’nun dediği gibi Masum değiliz hiç birimiz. Bir yerlerde okumuştum “Tecrübe yitip giden masumiyetmizdir” yazıyordu. Ne kadar romantik ve naif bir tanım değil miş? Evet hepimiz çok ama çok tecrübeliyiz artık ama maalesef masum değiliz. Artık hiçbirimiz ilk taşı atabilecek özellikte değiliz. Oscar Wilde “Tecrübe sadece hatalarımıza verdiğimiz isimdir"demiş. Bu denklemin doğruluğundan hareketle yitip giden masumiyet hata kabul edilmiş oluyor olmasına da dünyamız daha kaç tane Oscar Wilde çıkarabilir ki? İşte belki de bu nedenle biz ne yazsak ne söylesek az ve anlamsız. Yine de denize atılan deniz yıldızı hikayesinde olduğu gibi atılan deniz yıldızı için önemli olması gibi bir şeyler yapmak, bir şeyler söylemek ve bir şeyler yazmak gerekiyor.

Unutmayın ki kendimize verdiğimiz değer dil balığı ile pangasius balığı arasındaki fark kadar. Gereksinimlerinizle sınırlı kalmayan, isteklerinize, hayallerinize yönelen bir hayat yolculuğu dileklerimle ...

17 Şubat 2014 Pazartesi

Ödem dolu karanlık geceler 2

Bol sucuklu yumurta... Hatırlarsanız bir önceki yazım bu leziz yemekle sona ermişti. Sonrasında ne mi oldu? Ben yine tıpış tıpış odama geri döndüm. Sonrasındaki bir kaç gün, sancılı ve raporlu bir şekilde yine yatakta yine tavanı seyreder vaziyetteydim. Yine bir önceki yazıda olduğu gibi ne gücüm vardı yataktan çıkacak ne de isteğim. Moral de gitmişti, neşem de mutluluğumda. Arada bir içtiğim salep zaman zaman beni mutlu etse de sıkıntım bir hayli fazlaydı. Tek eğlencem ise tüm bu olayların 17 Aralık tarihlerine denk gelmesiydi. Ortalık flaş haberden geçilmiyordu ve ben hiç bir dönem olmadığı kadar tüm bu haberleri takip edebildim. Hoş ettim de ne oldu? Başım göğe mi erdi? Ettim de bir işe mi yaradı? Koca bir hiç ama yazının konusu bu olmadığından sıkıntılarımı yine içime atıp başımdan geçenleri anlatmaya devam edeceğim.

Tahmin edebileceğiniz üzere bundan sonraki aşama zor hem de çok zor oldu. Siz hiç iki büklüm, acılar içerisinde işe gitmek durumunda kaldınız mı? Ne yalan söyleyeyim ilk iş günleri acıyla geçti. Ne oturabiliyor ne de yürüyebiliyordum. Araba bile kullanamıyordum. Tüm gideceğim yerlere sağ olsunlar arkadaşlarım gönüllü olarak alıp bıraktılar beni. Acınacak haldeydim. Sürekli belimde bir acı ile yaşamaya başladım. Yine böyle acılarla dopdolu iken doktorun talimatları sonucunda fizik tedaviye ya da daha bilimsel ismiyle fizyoterapiye başladım. Öncesinde ufak bir araştırma yaptığımdan başıma gelecekleri hemen hemen biliyordum. Belim ile ilgili fonksiyonel hareketleri geri kazandırma amaçlı olarak vücuduma elektrik akımı verilecek, duruma göre sıcak duruma göre soğuk uygulama (çok şükür benim şansıma sıcak düşmüştü) yapılacak, tüm bu süreç masaj ve egzersizlerle desteklenecekti.  Desteklendi de. Bugün çok şükür günlük hayatın içerisindeysem bu süreç sayesindedir.

Amerikan filmlerinin acil servislerindeki gibi büyükçe bir oda sağlı sollu olarak ufak bölmelere bölünmüş ve her bir bölme perdelerle birbirlerinden ayrılmışlardı. Beni işte böylesi odacıklardan birinin içine buyur edip, sen kendine bir içki koy, ben de üzerime rahat bir şeyler giyip geleyim tadında siz soyunun fizyoterapistiniz birazdan gelecek dediler. İlk aklımdan geçen hımmmm burayı seveceğim galiba düşüncesi oldu. Yine böyle düşüncelerin geçtiği bir masaj öncesinde gelen masör (ben bir masöz beklemekteydim) ile tüm hayallerim yıkılmıştı. Tarih tekerrürden ibarettir derler ya gelecek olan kişiyi bilmediğimden bir anda irkildim. Sonuçta Türk erkeği soyunmayı pek sevmez. Yavaş yavaş hareketlerle üst tarafımı çıkardım. Bu kadarı yeterli olmalıydı. Pantolon benim özelimle aramdaki koruyucumdu ve sağlık nedenleriyle bile olsa ondan vazgeçmek niyetinde değildim.

Sonunda fizyoterapistim teşrif ettiler.  Çok şükür gençten bir bayandı. Yüzüstü uzanmamı söyledi. Yattığım yer spa merkezlerindeki o rahat masaj olmadan bile uyunası yataklar gibi değildi. Paradan tasarruf için midir bilemem oldukça sert zeminli yataklardı. Zaten sırf bu nedenle isterseniz yastık koyup üzerine yatın diye uyarıda bile bulundu fizyoterapistim. Ben gerek görmediğimi söyledim. Ne olabilirdi ki. Dayanabilirdim. Ben bir erkektim. Acı benim için önemli olmazdı. Oldu canım, iki de çay söyle istersen. Ertesi akşam (bir kez daha yastıksız yatmam sonrasında) göğüs bölgemde sürekli bir ağrı hissettim. Bir anda çok doğal olarak yaşım da uygun olduğundan kalp krizi geçiriyorum sandım. Sonra her iki bölgenin de ağrıdığını fark edip rahatladım. Böylesi sert zemin üzerinde geçirdiğim zaman sonrası resmen bu bölgedeki yerlerim incinmişti ve ağrı yapıyordu. Neyse biz tekrar ilk güne geri dönelim. Gençten bayan belimi iyice açığa çıkardı ve soğuk , kıvamlı bir sıvıyı bel kısmıma bolca boca etti. Hareketleri ne iş yaptığını biliyor kararlılığında idi. Bir yandan da nasıl böyle bu hale geldiğimi soruyordu. Benim gibi değildi, hem iş yapıp hem de sohbet edebiliyordu yani. Sonrasında o kıvamın üzerinden bir aletle ki ben sonradan ultrason cihazı olduğunu öğrendim, kulağımın işitemeyeceği kadar yüksek frekanslı ses dalgaları vermek suretiyle belime masaj yapmaya başladı. Ses de sonuçta bir enerji türüydü ve cisimlerin titreşimi sonucunda meydana gelmekte. Korunumu yasasından hareketle de taaa dış uygulamalarla ulaşılamayacak yerlere bu akustik dalgalar sayesinde ısı verilmeye başlandı.

Yaklaşık bir on dakika sonrasında çalan ve bu kez duyabildiğim bir uyarı sesi ile masaj bir son buldu.  Sonrası insanın kendini kötü hissettiği bir şeydi. Elinde bir kağıt havlu ile belime sürdüğü kıvamlı cismi silmeye başladı. Kendimi tekrar bebekliğe dönmüş gibi ya da hadi size doğruyu yazayım yaşlanıp da tuvaletini tutamayan bir kişi gibi hissetmeye başladım. Hani dışa vurum sonrası beni temizlemeye çalışan bakıcı gibi gördüm bir anda onu. Umarım böylesi bir durum ileride başıma gelmez.

Bu ruh halini üzerimden daha atamamıştım ki üzerime kablolar bağlanıp içi sıcaklık barındıran ve hiç de hafif sayılmayacak bir yastık belimin üzerine koyuldu. Hemen akabinde de elektrik akımı verilmeye başlandı. Milyonlarca karınca bel kısmımda rezonans olmuş bir şekilde yürüyüşe geçmişlerdi sanki. Aslında yürüyüş de değil de oldukları yerde sayıyor gibilerdi. Karıncaların bu çilesi 20 dakika sürecekti. Karıncaların dinlenmeye geçmesi sonrasında muhtemelen SPA’da çalışacağı yalanlarıyla kandırılıp uzakdoğunun bağrından koparılan bir bayan, masaj için odacığıma teşrif etti. Masaj yalnızca 10 dakika sürüyordu ama ben her defasında yattığım oldukça sert zemine rağmen uykuya dalacak kadar gevşiyordum. Ne işi vardı onun burada hala anlamış değilim. Param olsa onu özel masözüm olarak sürekli yanımda tutardım.

Masöze yarı uykulu bye dedikten sonra doğaldır giyinmeye başladım. Bu kadar çıplaklık yeterli olmalıydı. Masajımı da olmuştum. Teşekkür edip gidecektim. Öyle olmadı efendim. Fizyoterapistim yine odada beliriverdi. Giyindiğimi görünce pek mutlu olmadı hatta şaşırdı da. Meğer daha yapılması gereken sportif hareketlerimiz varmış. Lafı uzatmayacağım utanmasam ağlayacak kadar canım yandı. Basketbolcu olması beklenen kaslarım meğerse cüceymişler. İyi de bunda benim ne kabahatim var. Tanrı onları öyle yaratmış. Yaratılanı hoşgör yaradandan ötürü diyecektim ki kazın ayağının öyle olmadığı açıklandı. Çalışma belki 20 dakika sürüyordu ama ben her defasında ter içinde kalıyordum. Bugün artık usta birer basketbol oyuncusu olan kaslarımla gurur duyuyorum. No pain no gain dediklerini ben bizzat yaşayarak öğrendim. Bir çok defa çığlık atıp yandım Allah diyecektim ama fizyoterapistimi zor duruma sokarım diye hep frenledim kendimi her defasında.

İlk gün çalışmasının sonunda fizyoterapistim yarın size bir şort verelim pantolon ile zor oluyor dedi . Bu bir dönüm noktasıydı aslında. Yerimde sıkı durup asla diye bağırmalıydım ama başıma geleceklerden habersiz kafa sallamakla yetindim. Ertesi gün gerçekten de üzerinde ismim yazan bir torbanın içersinde bel ve bacak kısımları lastikli mavi bir şort verildi. Vücudumun şekli  bir zamanlar iyi idi. Beğenirdim, beğenenler de vardı ama son 20 yıldır kötü konumunu hep korumayı başardı. Yine de mavi şort sonrası ben ben olmaktan çıkmıştım. Mavi şortlu yaratık tadında ve çaresizliğinde odacığımda kalakalmıştım. Mavi şort bir çok şeyi rahatlaştırmıştı. Pantolonun yarattığı doğal koruma şekli şemali olmayan zavallı bir şortla son bulmuş ve ben adeta çatalı ile yedi düvele nam salmış muslukçu kıvamına gelmiştim. Bu savaşta yenilmiş, çatalımın görünmesini engelleyememiştim. Gelen gördü, giden gördü. Odacığım doldu taştı, görmeyen kalmadı.

Odacıklar perdelerle ayrılmış olunca doğal olarak her bir odacıktaki konuşma diğer odacıkta konuşuluyor gibi duyulabiliyordu. Size peşinen tek diyebileceğim 15 seans gittim ve tek bir seansta bile sıkılmadım. Böylesi istemeden de olsa kaçak duyumlar elde ettiğimden her duyduğumu yazmayacağım ama ben de yer etmiş bazı konulara da değinmeden de geçemeyeceğim. Bölüm toplam da 3 fizyoterapistten, 1 masözden (hoş ben sanki bana ilk gün masaj yapan ile diğer günler yapanın farklı olduğunu hep düşündüm ama emin de olamadım hani) ve 2 yardımcı roldeki ablalardan oluşuyordu. Ve tabii bölüme renk katan bir de biz hastalar.

En renkli kişilik dalında bir numaralı ödül tabii bence meslekte 20 yılını çoktan devirmiş, bu işi para için değil ama insanlara yardımcı olmak adına yapan, Kemerburgaz’da oturan bir ablaydı. Motivasyon yöntemi kesinlikle çok farklı ve sıra dışıydı. Eski Doğu Alman antrenörlerini muhtemelen kendine örnek almıştı. Sertti. Ödün vermiyordu. AÇÇÇÇÇ, KAPAAAA, İTTTT, ÇEKKKK, TUT ORADA gibisinden kesin talimatlarla hastayı bir anda çepeçevre sarıyor ve hastanın ama ağrıyor, ama titriyor gibisinden boş ve bir o kadar anlamsız yakarışlarını yok kabul ediyordu. Hakaret dolu bir şikayet mektubunu Sevgiler diye bitirmek nasıl komik kaçarsa, bu ablanın da sert emir komutları sonrasında kullandığı Bitanem kelimesi de bir o kadar komik kaçıyordu. Bazen dozu kaçırıp bak sen aynı böyle yürüyorsun gibi taklitleriyle oldukça farkındalık yaratıyordu. Çok şükür benimle çalışmadı. Birbirimizi kesinlikle çok kırardık.

Diğer bir abla ise Bayan Canım’dı. Ben cümlelerin arasına onun kadar canım lafını sıkıştıranı görmedim. Kendisi nokta, virgül yerine canımı tercih ediyordu. Tercih onundu tabii. Bir de bir hasta bir abla vardı. Şivesi nereli olduğunu hemen belli eden cinsten. Bir seansta bana elektrik verildiği 20 dakika süresince yan odacıkta oğluyla beraber alacakları ayakkabıyı konuştular. Konuştular dediysem füzyon konuşmuyorlardı. Oğlundaki ayakkabının aynısından kendine de istiyordu ve konuşmalarından anladığım ayakkabının 2 farklı rengi vardı: yeşil ve mor. İnanın 20 dakika süresince sınırlı parametreli (aynı ayakkabı, 2 farklı renk ve ayakkabı ölçüsü) bu konuyu konuştular. Bir ara üzerimdeki akımları söküp, yan odacığa dalıp, ablam 37 numara mor renkli ayağındakinden istiyor diye bağıracaktım. İşin ilginci sonradan yeşil renkte olanı giydiğini öğrendim. Muhtemelen son anda karar değiştirmiştir.

Son bir kaç kelimede fizyoterapistim  için etmek isterim. Çok ama çok şanslıydım; benim fizyoterapistim süperdi. Daha yeni mezundu. Bu işteki tecrübesi bir yıl bile değildi. Olaya meslekte geçirdiği yıl bakımından yani nicelik olarak bakacak olursanız çömezin tekiydi. Ama işte o olayın nicelik değil nitelik olduğunu gösteren kişilerdendi. Hani farklı olup fark yaratanlar vardır ya benim fizyoterapistim diye söylemiyorum ama işte öyle kişilerdendi. Mesleğinin başındaydı ama ne sorsam mantıklı bir cevap alabiliyordum, işinin ehliydi. Oldukça titiz, takipçi, nazik ve bir o kadar da kendinden emindi. Kaslarımın kopacağına adeta emin olduğum zamanlarda bile zorla dese zorlamaya devam ediyordum. Biliyordum kopmazdı çünkü o kopmayacağını söylemişti bir kere. Cüce kaslarım sayesinde sırım gibi oldular. Beni bayağı bir terletti, canımı da acıttı ama gerekliydi. Sayesinde bir hayli düzeldim. Geçmez dediğim acılarım oldukça azaldılar. Mesleğinde çok başarılı olacağını biliyorum, dilerim olur da.

İşte böyle.  Bir kar savaşı yapalım dedik ve karşılığını mislisiyle gördük. Siz siz olun savaştan kaçın. Savaşın kazananı olmuyor.  Tek bir gerçeği de siz siz olun sakın ama sakın unutmayın: Her şeyin başı sağlık.


 Bol sağlıklı mutlu, huzurlu günler dileklerimle ...