Bu Blogda Ara

12 Eylül 2013 Perşembe

Rara sunt cara 4

Orta direk füzyon müzik  

Biz orta direk Türklerin olmazsa olmaz özelliğimiz, sanırım haklarımızı sonuna kadar ve hatta sınırları zorlayacak şekilde kullanma isteğimiz. Konu haklarımız olduğu zaman ve çoğu kere eğer karşımızdaki bir otorite ya da kamusal alan olmadığı sürece adeta almak için kaplanlaşabiliyoruz.  Ama karşımızda bizden daha dişli biri olması durumunda tercih ettiğimiz kaplanlaşmadan ziyade kedileşme oluyor. Elimizde olanı kaybetme korkusu sanırım çoğu kere hakkımız olanı alma isteğinden daha ağır basmakta. Tabii insanın damarının tuttuğu ya da artık mantıklı düşünemediği anlar olabiliyor ama genelde geri durma nedeni aslında elimizde olanın ne kadar da değerli olduğunun bilincinde olmamız. Tatilde dişli engeller  yoktu. Zaten bu müşteri memnuniyetiyle bir arada düşünülemezdi bile. Durum böyle olunca etrafımız sunulanları maksimize kılmak için çırpınan ve bence tatillerinin içine eden kaplanlaşmış aileler ile doluydu. Biz kendi adımıza şanslıydık, hiç bu yarışlara ve zorlamalara girmedik. Kedi kedi tatilimizi yapıp geri döndük. Para verdik sonuna kadar her şeyden yararlanacağız diyen görüş ile , ben yalnızca temiz hava alıp, farklı bir ortamda bulunmanın keyfini süreceğim farklı görüşleri aynı tesis içerisinde bir araya gelmiştik anlayacağınız.  Gelin biraz daha ayrıntılı açıklamalarda bulunayım.

Ben küçük tesisi severim. Küçük ama kaliteli ya da günün moda terimi ile boutique otelleri tercih ederim. Bu tür otellerde reklamı ile servisi yapılanlar genelde aynıdır. Çok şaşırmazsınız. Beklentileriniz genel olarak karşılanır. En azından yemek için koşuşturmak, boş masa takip etmek, bitirseler de kalksalar diye düşünmek, kalkanların hemen peşi sıra oldukça sevimsiz dağınık ve yemek artıklarıyla dolu masalara oturmak zorunda kalmazsınız. Yemekler çeşit olarak belki çok daha sınırlıdır ama sunulan her yemek de lezzetlidir buna karşılık. Bununla beraber çoğu boutique otelde çocuklar için ne bir mini kulüp ne de akşamları onlar için bir mini disko vardır. Yerleşimleri, şartları, ve sundukları da yine çocuklara yönelik değildir. Büyükler için genelde tasarlanmış otellerdir. Kısacası henüz çocuk sahibi değil iken gidilesi, tercih edilesi otellerdendir.

Artık tatilleri ne mutlu bize ki iki kişi değil üç kişi yaptığımızdan butik otelleri nicedir rafa kaldırmıştık. Büyük otellerin riskleri vardır. Büyük otellerde büyük yarışlar vardır. Masa kapmaca bunlardan belki en önemlisidir.  Çok şükür bu konu bizim otel için geçerli değildi. Ama başka bir yarış vardı ki her haşini bizde de yaşanmaktaydı. Plajda yer kapma büyük bir yarıştır. Daha da önemlisi denize en yakın yerlerde yer kapma plajdaki bir statü konusudur adeta. En ön faça yerden yer kapmış olan ailenin hareketleri, tavır ve davranışları bile değişir. Küçük dağları nasıl yaratmışlarsa, o yeri de öyle kapmışlardır bu tip kaplanlar. Uzatmayayım bizde de bu tür ailelerden bir hayli vardı. Denizden çıkarken gördüğüm suratlar hemen hemen hep aynıydı. Sabahın zifiri karanlığında kalkıp, üşenmeden hatta üşenmeyi aklına bile getirmeden havlularını seren ve kahvaltı sonrasında büyük bir zaferle yerlerine kurulanlar yine aynı ailelerdi. Onlar bizim kaplan orta direk ailelerimizdir.

Biz tatilimizin tamamını çocuklar için yapılmış olan üstü kapalı kum havuzunun hemen yanındaki yastıkların üzerlerinde geçirdik. Kumsaldaki son sıra olma özelliğinin yanı sıra üstü kapalı bir yer olması ve yastıklarla dolu olması sebebiyle bence kimsenin tercih etmemesine rağmen kumsalın en güzel ve en nadide yeriydi. Ne zaman gitsek terk edilmiş hissi verecek kadar boştu  ve de oğlumun deniz dışında tüm zamanını geçirdiği kum havuzunun hemen yanı başındaydı, daha ne olsun.

Başka dikkatimi çeken konu da şişme deniz yataklarıydı. Hepsi birbirinin tıpa tıp aynı 10’a yakın yatak vardı kumsalda. Demek tüm alanlar yakınlardaki bir marketten aldılar ve markette de yalnızca bu model kalmıştı diye düşünmüştüm ilk gördüğümde. Sonradan öğrendik ki bu şirin şişme su yatakları otelinmiş ve müşteri kullanımı içinmiş. Meğer plajda yer kapan ailelerin ikinci yarışı da bu yataklarmış. İnanın ben bunların sahipleri var sanıyordum. İnsan bu kadar mı mükemmel yarışır ve başka ailelere kaptırmaz. İnanın yatakları kullananalar hep ama hep aynı kişilerdi. Biz son gün bu yatakların otele ait olduklarını öğrendik. Yarışın hep içindeymişiz de haberimiz yokmuş. Seneye bambaşka bir ben olacağım ve şaşıracaklar.

Kumsalda öğleden sonraları karpuz dağıtılıyordu (evet evet bizim dünyaları bayıldığımız tabağın yarısını oluşturan meyve bedava dağıtılıyordu). Garsonlar kendilerince belirledikleri bir ruta göre dağıtımları yapıyorlardı. Sen misin bu planı uygulamaya çalışan zavallı? Aslında olması gereken önce bizim bu cingözlere dağıtımların yapılması olmalıydı ama düşünülememişti. Dünyanın bin türlü hali var, her aksaklık düşünülmeliydi. Ya karpuz kalmasa ve bizim kaplanlar dağıtımı yapılan ailelerin tabaklarına melun melun bakıyor olsalardı, ya da bizimkilere dağıtım en basitinden güneşin de etkisiyle istemsiz olarak atlansaydı, ya da Allah korusun dağıtım ya bizim kaplanlar denizdeyken yapılıyor olsaydı ve kimseyi bulamadıklarından karpuz tabakları verilmeseydi ...  Sürekli bir pişşşşttttt, oğlummm, buraya da versene bir tabak, aslannnnnn, bir tabak getirsene sana zahmet, delikanlı, delikanlııııııı, buraya buraya ...  sözleri karpuz dağıtımlarında en çok duyulan sözlerdi. Ne yapsın bizim kibar garsonlar, müşteri memnuniyeti için rutlarının içine ediyorlardı. Ama bana göre en terbiye sınırlarını zorlayan hadiseler çay bardaklarına parmakları ile vurarak ve çoğu kere garsonların yüzlerine bile bakmadan istenen çaylar (ki kahvaltıda çay servisi selfservisti) ve kibar olmayan tonlarda değiştirilmesi istenen çoğu hala yemeklerle dopdolu tabaklardı.

Bu kadar dedikodu yeter size. Yeniden bizim aileye dönecek olursak, odamızın da son derece şık ve oldukça geniş olduğunu itiraf etmeliyim. Mini minnacık küçük odalar insanın içini daraltırlar. Zaten kısıtlı tatil yapacaksınız ve zaten kısıtlı tatilinizi çoğu kere hayalinizde olmayan bir yerde yapacaksınız bir de oda dar ve hatta küçücük olacak. İşte tatili zehir eden bir durum. Neyse ki odamız oldukça iyi idi. Belli yenilenmiş ve hatta özenilerek yenilenmiş. Odamız üç basamakla birbirinden ayrılan iki bölümden oluşmaktaydı. Oğlumun yatağı aşağı bölümdeydi. Aman Allahım, meğer oğlumun içinde kalmış bir dubleks ev hayali varmış. Odamız iki katlı diye (1,1 katlı desek daha yerinde olurdu aslında)bir sevindi ki anlatamam. Normalde benimle yatmayı tercih eden adam yatağından ayrılmak istemedi. Zaten bu tatilde oğlum bir hayli ön plana çıktı. Komik olan her olayın ardında oğlum vardı.

Bir keresinde masada tek başına oturmasını ve bizi beklemesini rica ettik. Ne mi oldu? Adımı ve soyadımı bağıra bağıra bizi aramaya kalktı. Ben ilk duyduğumda ben de onun adını ve soyadını söyleyerek nerede olduğumu söyledim. Bizi görenler herhalde deli demişlerdir. Bir başka yine beklemesini söylediğimizde (bunu yapmak durumundaydık ki eşim ve ben kısa sürede yemekleri toplayıp, yemekleri beraber yiyebilelim), biraz da motivasyon olsun diye masa sana emanet sakın kimseye kaptırma, mutlaka bizi burada bekle dedik. Biraz da dalgasına babacığım ayrıca masayı da temizlet diye ilave ettik. Sen misin bunları söyleyen... Döndüğümde masa tertemizdi. Elinde bir bıçak ile oğlum da masanın hemen yanı başındaydı. Ne yapıyorsun diye sorduğumda da masayı koruyorum dedi. Gel de çık işin içinden. Siz siz olun çocuklarınıza yapacağınız motivasyon seviyesini iyi ayarlayın, pişman olabilirsiniz.

Akşam yemeklerinde ise mini disko ablaları çocuklu masalara gelip davetlerde bulunuyorlardı. Oğlum da her seferinde tamam geleceğiz diyordu. Bir akşam yine tamam dedi ama yorgunluğu her halinden belli oluyordu. İstersen bu akşam hemen odamıza dönelim dediğimde olmazzzzzz, mini diskodaki ablaya geleceğimi söyledim, gitmem gerekir demez mi. Ne mi oldu? Mini diskoya gidip, sarışın güzel rus ablayı bulduk ve bu akşam yorgun olduğumuz için odamıza gideceğimizi söyledik. Ya dumur olduğundan ya da ingilizcemi anlamadığından hafif gülümseme ile kafa salladı yalızca. Ancak bu şekilde ikna olan oğlum odanın yolunu tuttu.

Tatlı büfesine her defasında büyük bir iştahla saldırması, bir çok tatlıyı ayrı ayrı denemesi ve beğendikleri sonrası karnını okşayıp güzelmiş demesi tatili güzel yapan olaylardan yalnızca bir tanesiydi. Başka bir diğeri ise bütün gün tek bir dakika bile ayrılmamış olmamıza rağmen baba bugün seninle hiç görüşemedik demesiydi. Nasıl ben ona hem de hiç doyamıyorsam o da bana doyamıyordu. Ya da ben böyle düşünmeyi tercih ediyorum. Terliksiz kumsalda her yürüyüşü sonrasında birden durup babaaaaa hemen gel diye bağırması ve kucağıma atlaması başka bir hoş anı olarak keseme attığım olaydı.

Tabii hep güzel olaylar olmadı tatilde. Bir akşam baharatlı bir köfte yedi biricik oğlum. Sonrasında tabii işler pek güzel gitmedi. Anlattıklarından anladığımız hem midesi bulunuyordu, hem reflü gibi mideden ağıza bir gaz akımı oluşmaya başlamıştı. Bu tatsız olayı çok uzun anlatmak ve tekrar hatırlamak niyetinde değilim ama oğlum çok korktu. İlk defa tecrübe ettiği bir olaydı ve korkudan titremeye başladı. Onun o halini görmek tek kelime ile çok acıydı. İçimiz parçalandı. Çok şükür yatağımızın ortasına ve tuvalete iki ayrı seferde yediklerini çıkardı da kabus kokulu ama mutlu bir şekilde sona erdi. Sonrasında gecenin bir vakti tek kelime edilmeden ve surat asılmadan odamız tekrar temizlendi. Biz ayrılana kadar oğlumun durumu gerek gece ve gerekse gündüz müdürleri tarafından ayrı ayrı ve her gün soruldu. Ona özel yemekler yapıldı. Şımartıldık mı hem de nasıl. Peki böylesi şımartılmak bir daha ister miyim, asla ...

Tesisisin kompak olması güzel olmasına güzeldi de can sıkıcı bir yanı da yok değildi hani. Tesisisin canlı müzik yapılan 2 ayrı yeri ve bir de şovların yapıldığı anfitiyatrosu vardı.  Oğlum çok geçe kalmadan uyuduğundan biz de belli bir saatten sonra paşa paşa odamızda zaman geçiriyorduk. Odada kitap okuyarak, muhabbet ederek ya da televizyon seyrederek gayet güzel zaman geçirebilirsin. Tabii geçiririsin de hadi gel de geçir de görelim. Siz hiç hafif rus müziği ile ritmi bir an bile değişmeyen tekno müziği aynı anda dinlediniz mi? Ya da Ankara havası ile hippop müziği aynı anda duydunuz mu? Gelin oy farfara farfarayı , My way ile aynı anda dinlemeye çalışın. Tam bir müzik şöleni demek isterdim ama tam bir müzik çöplüğü idi. Hepsi kendi içinde güzeldi ama karışım kötü idi. Füzyon mutfağı çok seven biri olan ben füzyon müziği bu şartlarda sevemedim. Hava sıcak olduğundan pencereleri kapatamadık. Oğlumun hemen yanı başında olan klimayı da çalıştırmak istemedik ve bu müzik işkencesini bizzat ve doya doya yaşadık. Sağlık olsun.

İşte tüm sene boyunca beklediğiniz, gün saydığınız bir tatil daha böylece sona erdi. Büyük keyif aldık. Tatilin kötüsü olmaz derler, bence de olmaz ama kesinlikle uzun ve kısası olmakta. Bana göre benim tüm tatillerim çok kısa. Çocukluk yıllarımın üç ay süren tatil süreçlerini çok özlüyorum. Parayı bir şekilde bulsam düşünmeden de çocukluk yıllarıma geri dönerim o ayrı. Şaka bir yana her zaman dediğim gibi önemli olan hiçbir zaman tatil olmadı, asıl hedef anı kesemize bir kaç güzel anı daha koyabilmek. Ne mutlu bize ki biz kendi adımıza bu tatilde bunu başardık. Daha nicelerine İnşallah.

3 Eylül 2013 Salı

Rara sunt cara 3

En iyi küçük çalı

Bazı insanlar vardır dolu bir bardağa atılan bir damla ya da karışımın patlamasını sağlayan bir damla gibidirler. Onların katılımlarıyla işler harekete geçer, ivmelenir, değer kazanır.  1+1 bu tür insanların sayesinde bazen 3 bazen 4 hatta bazen 5 olabilir. Sinerji sağlayan insanlardır bunlar. Yüksek enerjili olurlar ve ortama mutluluk ve pozitiflik katarlar. Serkan işte böyle biriydi. Belirlenmiş bir görevi yoktu. Bazen tabakları topluyor, bazen masaları temizliyordu. Bazen de siz daha istemeden karpuz  ya da kahve ikramında bulunuyordu. 

Organizasyon için belki çok büyük görevleri yoktu ama yine organizasyon için Fenerbahçe’deki Alex (tabii asla bir Alex olamaz), Galatasaray’daki Hagi’ydi aslında. Sürekli güler yüzü ile her yerdeki açığı kapatıyor dahası değer katıyordu. Martin Luther King “Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Michelangelo’nun resim yaptığı, Beethoven’ın beste yaptığı veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki gökteki ve yerdeki herkes durup “Burada işini çok iyi yapan bir çöpçü yaşıyormuş” desin.' sözünü sanki Serkan için etmişti.

Bizim işini iyi yapan insanlara ihtiyacımız var. Ne iş yaptığımız önemli değil, işimizi nasıl yaptığınız önemli. Serkan işini iyi yapan biriydi. Serkan için ne iş yaptığı değil, nasıl yaptığı önemliydi. Serkan hareket ve davranışlarıyla ve daha önemlisi tavırlarıyla oradaki yalnız otel çalışanlarına değil tüm misafirlere de örnek oluyordu. Ne iş yapmanın önemli olmadığını ama nasıl yapmanın çok daha önemli olduğunu adım adım, ders verir gibi bizlere öğretiyordu adeta. Serkan farklı ve özel birisiydi. Serkan sanki Douglas Malloch’un "

En İyisi Ol" şiirini hayatına şiar etmiş birisiydi.

'Dağ tepesinde bir çam olamazsan,
Vadide bir çalı ol.
Fakat oradaki en iyi küçük çalı sen olmalısın.

Çalı olamazsan bir ot parçası ol, bir yola neşe ver.
Bir misk çiçeği olmazsan bir saz ol.
Fakat gölün içindeki en canlı saz sen olmalısın.

Hepimiz kaptan olamayız, tayfa olmaya mecburuz.
Dünyada hepimiz için bir şey var.
Yapılacak büyük işler, küçük işler var.
Yapacağınız iş, size en yakın olan iştir.

Cadde olamazsan patika ol.
Güneş olamazsan yıldız ol.
Kazanmak yahut kaybetmek ölçü bile değildir.
Sen her neysen, onun en iyisi olmalısın.'

Serkan tatilde beni oldukça etkileyen biri oldu. Onu tanıdığım için kendimi çok mutlu sayıyorum. Bu satırlar yazılmasaydı tatil eksik anlatılmış olurdu.

Diğer biri de Erdinç ya da nam-ı diyar Edi. Kendisi SPA için çalışan bir neferdi. Hani SPA onundu deseler inanırdım zira o kadar gönüllü ve azimli çalışmaktaydı. Sürekli bir faaliyet, sürekli bir ilgi. Yorulmak bilmeden sabahın kör karanlığından, akşamın zifiri karanlıklarına kadar masajın yararlarını ve her anlattığı kişiye yapacağı çok özel indirimi anlattı durdu. Daha tesise adımımızı atmakla tanıştık kendisiyle. Nereden geldiğimizi ve adlarımızı öğrendikten ve kendisini ve SPA’yı tanıttıktan sonra başladı masajın yararlarını anlatmaya. Biz artık dönüyorduk, o anlatmaya devam ediyordu. Nereden çıksak, kafamızı nereye uzatsak gülen bir Edi ile burun burunaydık. Adam bizi mi takip ediyordu anlamadım. Her zaman bir gülen yüz ve mutlaka bekliyorum sözleri ve benim tabii tabii mutlaka geleceğim sözüm. O kadar çok ilgilendi, o kadar çok anlattı ki ben artık yahu kabul edip yaptıralım bir mesaj sözlerine bile başladım. Oğlumu bir süreliğine eşime bırakabilsem yaptırtacaktım da ama eşim tatile gelmişti ve dinlenmeye, kitap okumaya, uyumaya, televizyon seyretmeye ve hiç bir şey yapmadan oturmaya ihtiyacı vardı. Onu rahatsız edemezdim. Etmedim de. Bazı adamlar manikür-pedikürle uğraşırlarken, ben ve iki oğlu olan adam sürekli çocuklarımızla beraberdik. Bu bakımdan masaj da yalan oldu benim için. Olan Edi’ye oldu. Ayıp ettik Edi’ye.

Her çalışan iyi idi gibi bir durum da aklınıza gelmesin. Sineğin yağını çıkarmaya çalışan bir kanserli yapı da yok değildi tesiste. Yahu siz hiç bir meyve tabağına 30 TL ödeme yapabilir misiniz? Sanmayın ki günlerce yiyeceğiniz bir tabak bu. Hepi topu bir yemek tabağı ve üzerindeki bir kaç tane kiraz, şeftali ve karpuz. Karpuz zaten bütün tabağı neredeyse kaplamış. Pazarda bedava neredeyse almayanı dövüyorlar. Sıcak kumlarda yanıp tutuşurken eşimin meyve isteyeceği tuttu. Hiç bir şey yapmadan ve sürekli kitap okuyaraktan zaman geçirmek nedir bilemem, hiç yaşamadım nicedir ama zor olsa gerek dedim ve bu isteği neşe ile kabul ettim. Neşem içimde patladı. Önce şaka yapıyorlar zannettim. Fiyatı duyan bizim bir naturmort satınaldığımızı sanır. Tam bir soygun anlayacağınız. Sen ömründe kazandın mı o kadar para diyecektim ama tatilimiz bozulmadın dedim ve kös kös verdim parayı. Aynı kanserli yapı waffle da yapıyordu ve güzel de yapıyorlardı. Aldık efendim, ondan da aldık. Ama meyve kadar acıtmadı canımı. Tabii ki afiyet şeker olsun, ben parasında değilim, neye harcamıyoruz ki günlük hayatlarımızda ama benim sıkıldığım orada keriz yerine koyulmamız. Ne yalan söyleyeyeim keriz gibi taa içimde hissettim sayelerinde.

Çalışanların bu kısa analizi ile bu bölümü de tamamlamış oluyorum. Bir sonraki bölüm de Muhteşem Türk ailesi ve füzyon müzik bizlerle beraber olacaklar. Çok uzatmadan yazabilirsem bu bölümleri kalan kısım oğluma ait bölümler olacak. Ne yazacağımı şimdilik ben de bilemiyorum ama zaten önemli olan ne yazacağım değil nasıl yazacağım :)

Sevgiyle kalın,

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Rara sunt cara 2

Panslavizm

“Sen neden bir rus ile evlenmedin çok merak ediyorum?”  

Hassss s..r! Kesin o kıza öküz gibi baktığımı gördü. Ahh be oğlum be, insan daha dikkatli olmaz mı?! Direk itiraz mı edeyim yoksa ne dedin? dalmışım nereye baktığımın farkında bile değilim canım mı diyeyim? Hızlı düşün aradaki bu boşluk hiç iyi olmaz.

“Hayır hem çok güzeller ve hem de beraber oldukları kişileri el üzerinde tutuyorlar. Yüzleri de sürekli gülüyor. Gerçekten hiç düşünmedin mi?”

Çok şükür baktığımı görmemiş. Genel bir konuşma yapıyor gibi. Gerçekten de böylesi bir merakı olabilir mi yoksa beni mi deniyor? Dalga mı geçiyorsun şimdiki aklım olsaydı hiç evlenmez olur muydum, desem mi? Bu çok mu fazla gerçekçi olur? Yok yok bu fazla kaçar. Benim panslavizm ülkü mü bir yerden yoksa duymuş olabilir mi?! Sanmıyorum bu ülkümü yalnızca çok yakın erkek arkadaşlarıma anlattım, onlar da beni satmazlar.O zaman neden soruyor ki, beni mi deniyor ...

“Şu ilerideki çocuk Boğaziçi’nden ve muhtemelen İnşaat bölümündendi. Yanındaki kızı gördün mü? Kız çocuğun etrafında pervane sanki ve ne kadar da hoş değil mi?”

Hoş mu? Yalnızca hoş mu!!!? O bir afet. Herif evet çok şanslı olsa gerek. Ülkümü bilmiyor J  Saati nacardan, kızı macardan alacaksın desem acaba bana nasıl bir tepki verirdi şimdi? :)

Otelimiz slav ırkının her yaş ve her ülkesinden bir çok insanıyla dopdoluydu. Güzel olanları tabii ki vardı ve oldukça kilolu olanları da. Erkeklerinin zaten tamamı kiloluydu. Erken kahvaltı sonrası hemen, hem de hiç  zaman kaybetmeden bira içmek bu kiloların bir nedeni olabilir. Bu konu bence araştırılmaya değer bir konu ve patronum ve eşim izin verirse yerinde bu konuyu araştırmak çok isterim. Bu konu üzerindeki gelişmeleri şansım olur da yaver giderse ve izin almayı başarabilirsem sizinle ayrıca paylaşacağım.

Süslü olanları da vardı oldukça rüküş olanları da. Bazıları elbisesine göre oje rengini değiştiriyordu. Giysiler ise aman Allahım sanki Oscar ödül töreni için kırmızı halıda yürüyecekler o derece.  Ben bu kadar frapan, bu kadar rüküş giysili kadını bir arada daha önceden görmemiştim. Eskiden hani apartman topuk denen bir tabir kullanılırdı yüksek topuklu ayakkabılar için. Benim bu sefer gördüklerime apartman demek o ayakkabılara hakaret etmek olurdu. Bu ayakkabılar gökdelen topuklu ayakkabılardı ve sayıları oldukça fazlaydı. Kendinizi bayanlar basketbol ligi için düzenlenmiş Oscar partisinde sanıyordunuz. Tamam içlerinde kendisine hem de uzun süre baktıracak olanları da vardı ama bu kadarı Cannes’da olmalıydı Marmaris de değil. Eşim ise yanında yalnızca tek bir bermuda şort getirerekten tüm o eşsiz ve pırıltılı geceleri aynı şort ve değişik tshirtlerle tamamladı. Topuklu ayakkabı mı? Tabii ki yoktu. Yanında yalnızca converse’lari vardı. Doğal olarak da bize böyle giyinenlerin dedikodusunu yapmak düştü.

Çılgın olanları da vardı. Bir sabah oğlumla denizde oyun oynuyoruz. Eşim de hemen kıyıda bizle muhabbet ediyor. Hemen yanımıza bir çift ve bir fotoğrafçı geldi. Fotoğrafçı önce kızın fotoğraflarını çekmeye başladı. Ama ne fotoğraflar, ne pozlar. Hani anlatılmaz yaşanır derler o derece. Sonra asıl abim işe katıldığı zaman işin rengi kırmızı noktaya dönmeye başladı. Ben eşime bunlar birazdan burada dayanamayıp bir arada olmaya başlarlar dedim. Bir süre sonra fotoğraf çekimi tamamlandı ve fotoğrafçı yanımıza gelip sanki hiç bir şey olmamış gibi Gezi olaylarının doluluğu olumsuz olarak çok etkilediği yönünde oldukça ciddi konuşma yaptı. Abla ile abi ise sigaralarını yakmış güneşleniyorlardı.

Bir sabah yemek salonunda kaybolduğunu sanıp ağlayan bu ırktan ufak bir oğlan çocuğu tüm salondakileri seferber etti. Ben dahil. Her kes çırpınıp anne ya da babasını nasıl bulabiliriz onu düşünüyorken kadının teki hiç istifini bozmadan bize yani kalabalığa doğru aheste aheste yürüyerek geldi. Çocuk onu görünce koşa koşa ona doğru yöneldi. Hadi panik olmadın, hadi koşmadın ve çocuğu fazladan ağlattın, insan bir sarılır değil mi yok bu teyzem çocuğu ittire ittire salondan çıkarttı. Bu ırka ilk kıl olduğum an olarak kişisel tarihime bir not düştüm.

Otelimizin kuaförü ise muhtemelen dünya çapında bir yetenekti. Tatile gelmişsiniz. Tüm gün kumlar içinde, tuzlu sulardasınız, ne işiniz var kuaförde. Tüm akşam üzerleri, belli bir saate kadar geceleri ve hatta bazen öğle saatleri kuaför dopdoluydu.  Çocuk arabasında çocuğu uyurken gelip saçına fön çektiren de vardı, ellerine manikür yaptıran Türk bir adam da. Üstelik o Türk abinin ufak bir kız çocuğu da vardı. Düşünün eşi kızı ile ilgileniyor, abim ise tırnaklarının bakımı ile. Kıskanmadım hayır çünkü o abinin olduğu yeri ben hayal bile edemem, o kadar yukarılarda.

Ben hemen hemen tüm zamanımı oğlumla geçirdim. Ama yalnız değildim. Benim gibi bir adam daha vardı. Evet manikür-pedikür için ya da masaj yaptırmak için kendine zaman ayıran erkekler olduğu gibi tüm zamanını üstelik 2 oğlu ile geçiren bir adam da vardı. Eşi güneşlenip, birlikte geldikleri ailenin bayanları ile lak lak ederken bu abim tüm zamanını iki oğlu ile geçiriyordu. Nereye gitse 2 oğlu peşinde idi. Bir oğlumuz daha olsa hiç bir farkımız olmayacaktı. Gidip sarılmak ve yalnız olmadığını söylemek istedim ama iriydi ve yanlış anlama ihtimali oldukça yüksekti. Yapmadım, yapamadım.

Gündüzleri mümkün olan tüm zamanımızı denizin içerisinde oğlumla yüzerek geçiriyordum. Ama merak etmeyin güneşe karşın tüm önlemlerimiz eşim tarafından alınmıştı. Oğlumun dirseklerine ve bileklerine kadar güneşten koruyucu deniz giysisi içerisinde idi. Açıkta kalan yerler ise en üst dereceden koruma kremi ile koruma altına alınmıştı. Kulakları da kapsayan güneşten koruyucu şapka ile açıkta bir yer kalmıyordu. 
Yalnızca sabah saatlerinde ve akşam üzerleri herkesler gibi mayo ile denize girebildi. Oğlum tatile beyaz gitti açık pembe döndü. Ben ise tam bir amele gibi yanarak döndüm. Nedeni ise giydiğim güneşten koruyucu deniz t-shirtü.  Böylesi bir bronzlaşma için bana olanak sağlayan başta üretimleri ve teknolojileri için Columbia’ya ve bu t-shirt’ü alıp giymeye zorladığı için eşime teşekkürü bir borç bilirim. Bu kadar denize girmemizden memnun olmayan eşim bize kızsa da pek ciddi ses etmedi. Bu sayede bol bol denize girdiğimizi söyleyebilirim.  Kendisi de bu tatilde -kendi ifadesidir-  tüm zamanların en çok denize girmesini gerçekleştirdi.

Bu bölümde son bir kaç kelimeyi de ışıltılı İçmeler ve Marmaris hakkında söylemek isterim. O ne ışıltıdır, o ne aydınlatmadır. Parlak parlak neon lambaları hemen hemen her yerde. Muhtemelen kalitesi kötü yemekleri böylesi cafcaflarla ne euro’lara satıyorlar. Biz yemedik ama ne yalan söyleyeyim oldukça etkilendik. Bu bence gereksiz sarfiyattan gözlerimiz kamaştı.

Anlatacaklarım bitti sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Daha yığınla konu var. İlave bir değil en az iki yazı olur bundan sonrasında. Mesela maestro Serkan var, sizlere anlatmak istediğim. Füzyon müzik var yine okumanız gereken. Muhteşem Türk ailesi var. Var oğlu var anlayacağınız.

En derin sevgi ve saygılarımla,

20 Ağustos 2013 Salı

Rara sunt cara 1

Müziği notaların arasındaki sessizlik meydana getirir

"Müziği notaların arasındaki sessizlik meydana getirir". 

Kendi Kutup Yıldızını Bul adlı kitap işte bu sözlerle bir son bulur. Ne kadar kulağa hoş gelen ve bir o kadar da içinde felsefik bir derinlik barındıran bir söz değil mi?

En basit anlamıyla hayatı bir müzik olarak görmek çok da hatalı olmayacaktır. Müzik ruhun gıdasıdır derler ya bence az  bile söylenmiş bir saptamadır. Bence müzik ilahidir, ruhanidir, ulvidir, dünyaya verilmiş bir hediyedir. Bu anlamda müzik bence ruhun aslında ta kendisi ve tam bu noktadan hareketle de hayatı en iyi açıklayabilecek bir mucizedir aslında. Düşünsenize bazen ufak bir melodinin bizlere hissettirdiklerini, ne ciltler dolusu ansiklopedilerde, ne raflar dolusu kitaplarda,  ne de saatler boyunca süregelen bir konuşmada bulabiliriz. Gelin şimdi günlük hayat rutininizi de notalar olarak kabul edin. İşte bu notalar arasında ki sessizlikler yani s’ler hayatı hayat yapan, anlamlı kılan yaşanmışlıklar olarak karşımıza çıkıyor. Bence bunların belki de en önemlilerinden bir tanesi tatillerimiz.

Küçüklükten beri severim tatilleri. Tatiller genelde mutlu zamanların geçirildiği, güzel anıların toplandığı ayrıcalıklı anlardır. Madem müzik ile başladık, müzik ile devam edelim.  C’est le ton qui fait la musique – müziği yapan tondur. Aynı şey farklı şekillerde sunulurlarsa tamamen farklı algılanırlar. İşte hayat genelde insanlara gülen yüzünü gösterir. Merhametlidir, huzurludur, mutludur, sağlıklıdır.

Romalılar rara sunt cara derlermiş, ender olan kıymetlidir. Belki de ender olmasından sebep ben tatilleri çok ama çok severim ve genelde de hiç doyamam. Nasıl ki çalışma hayatında bütün bir hafta Cumayı beklersiniz ve bütün bir ay maaş gününün gelmesini , işte bu bekleyişin yıllık olanı yani size sunulan havucun yıllık olanı da tatillerdir. Bu döngü aslında bizlere yabancı da gelmez zira tüm hayatımız zaten aslında böylesi döngüler ve havuçlarla doludur. Önceden yaşanan hayatların bire bir kopyalarını yaşamayı marifet sayarız biz şansız nesiller. Önce ilkokul bitmeli. Sonrasında güzel bir sınavla bir sonraki durak tespit edilmeli. Ara verilmeden orta ve lise çağları ve hemen ardından bir sonraki durak için yapılan bir başka sınav. Aralarda tabii rutin ders çalışmaları ve sınav hazırlıkları (bizim zamanımızda rutin böyleydi, şimdilerde daha da zorlaşmış gibi görünüyor).

Üniversite tabii çok önemli. Olmazsa olmazımız. Öyle ya bir okulun diplomasıyla bir holdingin yönetim kuruluna girmenin hayalleri o yıllarda daha çok taze. Oysaki bunun olasılığı yüzde birden bile düşük ama böyle kötü düşünceler için zaman yok o yıllarda. Ne kadar zeki ve ne kadar çalışkan olursam(nız) olayım en olası senaryo orta ölçekli bir işletmede saplanıp kalmak aslında.

Bu kadar uzun girişi tabii ki benim için hem de çok önemli olan bu seneki tatilimiz için yaptım. Anlatacak bir çok şey var. Bu nedenle bu seneki tatilimizi Marmaris’te yaptık diyerek balıklama konunun içine dalıyorum.
Çamları ve balı ile meşhur bu beldeyi ben bu kadar sene neden es geçmişim hiç anlayamadım. Hayır tarihimde 3 kere gitmişliğim vardı ama bu gidişler bir kaç on yıl kadar öncesine dayandığından nicedir bu güzelliği unutmuştum. Denizi tek kelime ile muhteşemdi. Havası kabul emek gerekir ki sıcaktı ama neresi değil ki?! Sonuçta Alaska’ya gitmediğimize göre sıcaktan şikayet etmek de bize yakışmazdı. Biz de etmedik zaten. 

Otel bence çok güzeldi. Tamam daha lüks olanlarında kalmışlığımız çok şükür olmuştu ama bence otel için tek söyleyebileceğim, her şeyin oldukça yeterli olmasıydı. Eşim bile ki aristokrasiden gelmesinden sebep oldukça zor beğenir  yüksek cenapları, o bile ne otele ne de odamıza bir laf edebildi. Edilemezdi çünkü her şey oradaki misafirlerin rahat etmesine göre düzenlenmişti. 

Ben normalde büyük tesisleri pek sevmem. Bir kere her şeyden evvel varmak istediğin yere kolay varamazsın. Gitmek istediğin bir çok yer çoğu kere düşünülmeden tesislere serpiştirildiğinden bir oraya bir buraya gün boyu ya yürürsün ya da çok sınırlı golf arabalarının gelmesini beklersin. Tesis bir kere Antalya’daki mega oteller gibi çok büyük değildi ve here yere çok rahat ve çok kısa sürede ulaşabiliyorduk. Odamızdan plaja gitmek için golf arabası beklememenin keyfi paha biçilmezdi. Geçmiş anılar odalarda unutulan bir şeyi almak için plajdan odaya dönen şahsımım ne kayıp yarım günleri ile dolu iken bu otel bize mucizevi geldi. Düşünsenize odadan plaj yalnızca iki dakika hem de yürüyerek. Plaj yemek salonu yalnızca 20 saniye. Mini disco ile odamız arasında ki mesafe ise 2 dakikadan çok daha kısa. Daha ne olsun?! Mutluluk budur !dedim durdum sürekli olarak.

Büyük tesis yüksek kapasite hedefi de demek olduğundan yatak sayıları ile restoran masa ve iskemle sayıları birbirlerine eşit değildir. Buna ek olarak çalışan sayısı yüksek kapasite oranına göre değil belli bir ortalamaya göre istihdam edildiğinden, yüksek sezonlarda yetersiz çalışan ve daha da kötüsü yetersiz çalışanın yorgunluktan sebep asık suratlarıyla karşılaşırsınız. İşte tüm bunlar ne şans ve mutluluk ki gittiğimiz otel için geçerli değildi.

Yemek salonuna saat kaçta gidersek gidelim ne sabah ne öğlen ne de akşam boş masa için beklemedik. Misafir sayısı  ile masa sayısı uygundu. Medeniyet bu olsa gerek. Ayran çeşidi bile Tekirdağ ve Yeni Ayran barındırıyordu. Daha ne olsun! Şarapların geliştirilmeye ihtiyacı vardı ama şarap içmesem de olurdu ne yalan söyleyeyim.

Tesisin bana göre ama en önemli artısı müşteri ilişkileriydi. Ben bu kadar sürede bu otelde ki kadar bir servis kalitesi ve böylesi güleryüzlü ve müşteri memnuniyeti odaklı çalışanlar inanın görmedim. Böylesine bir ölçekte her bir kişi kendisini oldukça özel hissedebiliyordu. Her bir müşteriyi böylesine özel misafir gibi hissettirmek bence otelin en büyük başarısıydı. Eksikleri peki var mıydı? Bence düzenlenen balık gecelerine rağmen ki her türlü deniz mahsulü oldukça fazla miktarda ve çeşitlilikte vardı, yemek kalitesinin biraz daha iyi olması gerekmekte. Aç mı kaldık hayır ama böylesi bir müşteri memnuniyeti odaklılığı çok daha iyi yemekleri bünyesinde barındırmalıydı. Umarım gelecek yıllarda bu da olur.

Genelde biz beklenti-fiyat dengesini iyi bulduğumuz bir tesis bellemiştik, onun dibinden ayrılmıyorduk. Kısacası gereksiz macera aramıyorduk. Garantiye oynamak ve beklentinin belirli bir düzeyde karşılanmasını cebe koymak güzeldi de yine de insan daha iyiyi, daha kalitelisini ve en azından değişik ve farklı olanı arıyordu her defasında. Bu sene zincirlerimizi kırıp, maceranın tadına vardık. İyi de yapmışız. Karşılığını beklenmedik güzel bir şekilde aldık.

Bu satırlara kadar yazdıklarım daha yalnızca bir başlangıçtı. Daha neler neler oldu, neler neler yaşandı. Az sonraaaaaaa diyerek bu yazıyı sonlandırıyorum.


Dilerim her bir anımız tatil tadında olur ...

23 Temmuz 2013 Salı

Maymunlar ülkesi

Maymunlar ülkesi. Uzun çok uzun bir süre önce yaşadığı yer burasıymış. Meğer bizle yaşamaya başlamadan evvel maymunları beslermiş bu ülkede. Maymunca bilir, dallardan dallara atlar dururmuş. Bugün bu kadar hoplayıp zıplamasının, ağaçlara çıkmak istemesinin ve bu kadar hareketli olmasının sebebi de buymuş. Maymunlarla da çok iyi anlaşırmış. Maymunlar da onu çok severmiş. Güzel zamanlarmış. Bizim Hollanda’da yaşadığımız zamanlarda o işte ağaçların üstünde maymunlarla beraber yaşarmış. Sonra birden her şey yanıp, bitip, kül olmuş bu güzel Maymunlar ülkesinde. Her bir maymun başka başka yerlere gitmek zorunda kalmış. Bizimkisi de gelip İstanbul’u bulmuş. İstanbul’da da aile olarak bizi görüp, sevip, seçmiş. Türkçe öğrenmiş ve zamanla buralarda yaşamaya alışmış. Sevmiş de, en az maymunlar ülkesi kadar sevmiş buraları ve bizleri.

Buraları güzel olmasına güzelmiş de bazen hayat istediği gibi olmamaktaymış. Bazı günler keşke hayat yalnız sadece ben olsa demeden edemiyormuş. Hayat o ve istediği kişilerden oluşsa ve keşke o kişiler hep orada olsaymış. Çok şükür ben ve annesi o isimlerden birisiyiz. Saydığı isimler dışındakiler çöpe gidebilirlermiş. İstediği ama gerçekleştiremediği bazı şeyler de varmış. Mesela yemekleri Aşçı Fernando’nun yapmasını istermiş. Fernando ile konuşur ve yalnızca köfte, pilav ve pizza yapmasını söylermiş. Aynı tabakta iki farklı yemek servis edilirse geri gönderirmiş ama. İki yemeğin birbirine karışmasını sevmiyormuş çünkü. Yıkanmak için de bizim banyoyu tercih etmiyormuş. Fireman Sam’i çağırıp, onun hortumundan fışkıran su ile yıkanmak istermiş. Yardımcımız Zeynep’in yıkama ve ütülemelerini seviyormuş ama benim tamiratlarımdan memnun değilmiş. Bob the builder mutlak surette bize çağrılmalıymış. Hayat güzel olmasına güzelmiş ama uyumak kötü hem de çok kötüymüş. Keşke uyumak hiç olmasaymış.

Hayat çok şükür ki oğlumun etrafında dönmekte. Bizler ise yalnızca onun annesi ve babası olmaya çalışmaktayız. Çalışmaktayız diyorum çünkü bazen onun birer uzvu gibi hareket ederken kendimizi bulabiliyoruz. Bu tabii ki istenen ve arzu edilen ve dahası planlanan bir durum değil ama çok akıllı ve daha da önemlisi çok tatlı. Bir anda ebeveynlikten uzuv olmaya dönebiliyoruz. Bu da hem bizim için çok yorucu oluyor ve hem de aile içi optimum mutluluk dengesini sarsabiliyor. Ülkemizde son zamanlarda yaşanan sevgisizlik ve hoşgörüsüzlük ortamında evimizde bir sevgi ve hoşgörü ortamı yaratmaya çalışmak bugünlerdeki en önemli görevimiz. Bu uğurda bazen esnemelerimiz de olabiliyor işte. Hani bulsak Fireman Sam’i de, Fernando’yu da, Bob the builder’ı da evimize davet edeceğiz.  Yeter ki o hep mutlu ve huzurlu olsun. Yeter ki o etrafımızdaki gri ve yüklü bulutları fark etmesin. Yeter ki içindeki sevgi artarak devam edebilsin. Hayata olumlu ve sevgi dolu bakabilsin. Anlattığı hikayelerden ve geçmiş yaşantısından hayal gücünde bir sorun olmadığı ortaya çıkıyor ki yalnızca bu bile beni ziyadesiyle mutlu etmeye yetiyor.
 
Bu hafta sonu itibariyle bir süreliğine içimizdeki karamsarlıkları dağıtabilmek ve ileriye daha pembe bakabilmek adına tatile çıkıyoruz. Bir süreliğine buralarda olmayacağız. Bol bol dinlenip, bol bol güç toplayıp, anı biriktirmeye çalışacağız. Sonrasında da bu birikimlerimizi yine sizlerle paylaşacağız. Kendinize iyi bakın ve enseyi karartmayın. Her şey çok güzel olacak demiyorum, her şey zaten çok güzel yeter ki kara bulutlar bir çekilsin artık üzerimizden. 






4 Temmuz 2013 Perşembe

Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil

Hani Fuzuli'nin bir sözü vardır; söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. Benimkisi de o hesap. Bu satırlar Galatasaray Spor Kulübünün seçim süreci ile ilgili duygu ve düşüncelerimi, hissettiklerimi aktarmak amacıyla yazılmaktadır. Kimseyi kırmaya hakkım yok biliyorum, haddim de zaten olmaz. Uzaktan maval okumak kolaydır. Yine de yazmak, bazı memnuniyetsizliklerimi sizlerle paylaşmak istedim. Önce seçimden bağımsız bazı duygu ve düşüncelerimi aktarmak yiğidi öldür ama hakkını ver açısından önem taşımakta. Amacım zaten ne yiğit öldürmek ne de bağcı dövmek. Dedim ya susmaya gönlüm razı değil hepsi bu.

Kabul etmek gerekir ki Ünal Başkanın gelişiyle beraber gözle görülür sportif ve mali başarılar birbiri peşi sıra gelmiştir. 2011 yılı öncesi ezeli rakip ve ebedi dostlarımız karşısındaki durumumuz ortadadır ve unutulmamıştır. Arka arkaya ve oldukça büyük puan farkıyla kazanılan şampiyonluklar takımımız için büyük birer zafer ve biz onu destekleyenler için de birer mutluluk kaynağı olmuştur. Üstelik gelen başarı yalnız futbol ile de sınırlı kalmamış, basketbol ve voleybol da maç bile kazanamamaktan şampiyonluklara koşmalar başlamıştır. Mali açıdan gıpta ile hatta ne yalan söyleyeyim kıskanaraktan bakan konumdan, gıpta ile bakılan durumuna erişilmiştir. Üstelik çok da değil tüm bunlar yalnızca mucize eseri gibi adeta iki sene gibi bir sürede gerçekleşmiştir. Emeği geçen herkese içten teşekkürlerimi sunarım. Ellerinize sağlık. Sayenizde bu anlamda çok mutlu olduk. Umarım ve dilerim bu zaferlerin devamı da gelir.

Gelelim yazının yazılmasına sebep memnuniyetsizliklerime. Öncelikle belirtmeliyim ki yeni liste ile hiçbir alıp veremediğim yok. Bir çoğunu zaten şahsen tanımıyorum. Eminim her biri en az benim kadar ve en az ilk seçim listesinde yer alan birbirinden kıymetli ve değerli kişiler kadar Galatasaraylıdırlar. İnanıyorum ki içlerindeki Galatasaray’a hizmet aşkı ile fedakarca bu görevi kabul etmişlerdir. Dedim ya memnuniyetsizliğim kesinlikle yeni listede yer alan isimlerle ilgili degil, memnuniyetsizliğim seçimin ani olmasında ve bu süreçte gösterilen tutum ve üslupta.

Gerek yurt içi ama özellikle ille de yurt dışı sportif başarıları ve bu başarıları daim kılacak ekonomik ve idari yapılanma istisnasız tüm Galatasaraylıların ortak arzusudur. Bunda en ufak hiç bir şüphem yok ama Galatasaray’ı Galatasaray yapan topun çizgiyi geçmesi değildir. Sahip olduğu imrenilecek geçmişidir. Yüzyıllara dayanan gelenekleridir. Bizi diğer bir çok kurum ve kuruluştan farklı kılan aramızdaki sevgidir, saygıdır. Tüm hücrelerimize geçen etik değerlerimizdir. Dik duruşumuzdur. Köprüden dahi geçiyor olsak dayı dememe cesaretidir. Tevfik Fikret’ten bu yana, “ Fikri hür, İrfanı hür, Vicdanı hür “ bireyler yetiştirmekle iftihar etmemizdir. Evet tabii ki mali durumumuzla, birbiri ardı gelen şampiyonluklarla başarılı bir kulüp olabiliriz, ama Galatasaray olamayız.

Tarihi oy ile seçilmiş pek çok değerli Yönetim Kurulu üyesini ekarte etmek ve baskın diye tanımlayabileceğimiz bir seçim kararını almak ve dahası bunda tüm uyarılara ve ricalara rağmen ısrarcı olmak kişisel fikrimdir Galatasaray’a yakışmamıştır. Ünal Başkanın ilk seçimdeki başarısında ekarte etmiş olduğu kişilerin de payları oldukça büyüktür ve bence kendilerine yapılan büyük bir haksızlık olmuştur. Hele ki başkan tarafından ifade edilen “ihtiyaç duyulan deneyim ve profile sahip olamadıkları, çözümleri hızlandırabilecek enerjiyi katamayacakları, dönemin öncelik ve ihtiyaçlarına uygun deneyim ve uzmanlığa sahip olmadıkları, süreci yavaşlattıkları, bunları zamana bırakalım, yeri ve zamanı gelince çözeriz yaklaşımı” ibareleri hem çok kırıcı olmuş ve hem de başkan adına talihsizlik olarak tarihteki yerini almıştır. Genel Kurulun güveniyor seçtiği kişileri şahsi karar ile 3 yıllık görev süresini beklemeden ekarte etmek ve bunu yukarıdaki sözlerle anlamlandırmaya çalışmak bize pek yakışmazdı ve yakışmadı da.  

Katılımın yüksek olması için gerçekleştirilen ücretsiz ulaşım ve yemek yenilikleri de bence onur kırıcı ve son zamanların moda uygulamasıydı. Ben bu uygulamayı da yine sevmedim, sevemedim. “Galatasaray’ı benden daha iyi yöneteceğine inandığım ve yönetime samimiyetle talip olan bir aday bulduğum gün, bu görevi zevkle ve huzurla devreder” sözü de çok yersiz ve anlamsızdı. Böylesi bir kararı başkan değil ancak Galatasaray Genel Kurulu verebilir. Kendisi ne kraldır, ne de şirketinin yönetim kurulu başkanıdır. Belki burada çok daha farklı demek istemişti ve eminim öyledir de ama kendisi sıradan bir patron ya da başkan değil, kendisi Galatasaray Spor Kulübünün başkanı ve sözlerine çok daha önem vermeliydi diye düşünüyorum. Benzer şekilde “beni medyada hiç görmeyeceksiniz, biz işimizi yapacağız, açıklamaları Kulüp sözcülerimiz yapacak” dedikten sonra kulüp tarihinde tüm zamanların en çok medyada yer alan başkanı olması da gülümseten ve düşündüren bir saptamasıdır. Sözü senet olan ve başka teminatlara gerek duyulmayan başkanları ister istemez özlüyorum zira Galatasaray terbiyesi ve gelenekleri bunu gerektirir.

Galatasaray’a yakışır başarılarla dolu bir gelecek dileklerimle ...

25 Haziran 2013 Salı

Biraz da ekonomi ...

Bugünlerde içimden yazmak pek gelmiyor. Hani sanki kendimle ilgili bir şey yaparsam hata olacakmış gibi hissediyorum. Bu nedenle de zaten ne briç oynuyorum son günlerde ne de yazacak tonla konu olsa da blogum için yazı kaleme alıyorum. Hem kişisel hem de ülke olarak normalleşmeyi bekliyorum. Son zamanlarda yaşanan gerilim, kutuplaşma ve komplo teorilerinden fazlasıyla yoruldum sanırım. Bir dönemdir ve geçecektir ama geçerken işte sıkıntıları da bir şekilde yoğun olarak yaşatıyor. Bir yandan ülke içi yaşanan olaylar, bir yandan Avrupa ile olan ilişkilerimiz ve bir yandan da küresel ekonomik çalkantı hani her şeyi Floransa Etkisinin tam tersi bir durum olarak karşımıza çıkarıyor. Geldi mi üst üste gelir derler ya durumumuz tam olarak işte budur ve ben de böylesi bir konjonktürde oturup ailem hakkında ya da başıma gelen komik olaylar hakkında yazasım gelmiyor, gelemiyor bir türlü. Diğer taraftan ama bu sebepten ama şu sebepten yazmayı bırakırsam -yaz mevsimi de geldi- iyiden iyiye bırakırım ve tekrar eskisi gibi yazamam korkusunu da içimden atamıyorum. Belki de bu nedenle ufak ufak bazı konularda bir şeyler yazmak istedim.

Ülkemizde son yaşanan durum hakkında uzun bir yazı yazdığımdan tekrar o konuya girmeyeceğim. Onunla ilgili dileklerimi ve ümitlerimi korumaya devam ediyorum. Dilerim ülkemizde ki dil yakın zaman da yeniden yapıcı, barışçı, özgürlükçü ve anlayış dolu bir dil olur. Türkiye & AB arasındaki köprünün de giderek kuvvetlenmesinden yana biri olarak dilerim gerilim değil ama diyalog kazanan olur diyorum. Yanlış anlamayın birliğe girip girmemek beni ne üzer ne de sevindirir ama köprülerin atılması kesinlikle üzer.

İşte benim penceremden diğer bazı konu başlıkları. Okunma kolaylığı açısından yine ayrı ayrı yazılar olarak konular karşınıza gelecekler. İlk konu hepimizi çok ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gerekli bir konu olan ekonomi. Ben son zamanlarda bununla yatıp bununla kalkıyorum. Hepinize ekonomiyi hem de çok yakından takip etmenizi öneririm.

2008 krizi sonrası mecburiyetten başlayan ve tüm dünya piyasalarının yaşamasını sağlayan Fed kaynaklı yüksek hem de çok yüksek likidite dönemi artık bitiyor. Son yapılan açıklamalar bazı fireler olsa da hep bu yönde zaten. Özellikle Fed Başkanının yapmış olduğu son konuşma sonrasında beklenenin de üzerinde bir panik havası esmeye başladı. Sahi ne dedi de böylesi bir hava oluştu? Aslında bilinmeyen ya da tahmin edilmeyen hiç bir şey. Demek ki piyasanın bir şekilde fiyatlaması gelmiş ki bu fırsatı kaçırmak istemediler. Öyle ya da böyle beş sene boyunca bol likiditeye alışmış piyasalar tahvil alımlarında sona geliş haberleri sonrasında oldukça tedirginleşip, huzurları bir hayli kaçtı. Küresel riskte de iştah kaybı yaşanıyor ki Fed depremi sonrası bir süre daha illaki yaşanacaktır. Gerginlik o kadar fazla ki adeta ete kemiğe bürünmüş bir durumda ve bu da tüm riskleri sıfırlar duruma getiriyor. Benzer kötü durum Çin için de geçerli. Dünyanın en büyük ikinci ekonomisinde büyük sarsıntı var. O kadar ki Avrupa’daki sorunlar dert bile edilmiyor. Düşünün kü İtalya’da verilen mahkumiyet kararı ve Yunanistan’daki  parlamenter yapının değişmesi bile dert edilmeyecek kadar başka büyük sorunları piyasa fiyatlamakta. Zaten piyasa için fiyatlamak olsun da ne olursa olsun. Bir şekilde olumlu ya da olumsuz bir şeyi yakalamaya görsünler hemen kazanç kapısına dönüştürüveriyorlar. Bu işi de oldukça iyi yapıyorlar. Filler tepişir, olan yine çimenlere olur tabii.

Ülkemizde de durum benzer seyir izledi. USD/TL bir anda 1.95’leri gördü. Merkez Bankasının birbiri ardı sıra yaptığı benim için oldukça yüksek ama kurum ve piyasa için oldukça düşük dolar ihaleleri de bu durumu soğutamaya yetmedi. Yazıyı yazdığım an itibariyle USD/TL 1,9422 ve 100.000’i görmesi hedeflenen BIST maalesef 72.500’ün biraz üzerinde.  Bundan sonrasında artık riskler hep göz önünde olacaklar, saklanıp kalacakları yerler artık kalmadı ve bundan sonrada artık hiç olmayacak. Yani artık balonların patlama zamanı geliyor. Dilerim şiddeti hepimiz için kabul edilebilir seviyelerde olur.

Peki ne mi olacak?

İlk önce 2013 son çeyreğinde tahvil alımları azaltılacak ve 2014 yılında tamamen alımlar bir son bulacak. Son aşamada ise 2015 yılında faiz artırımları tekrar gündeme gelecek. 

Bizi ilgilendiren kısım mı nedir?

Siz siz olun dolar borçlanmayın ve paranız varsa ve kur müsaade ediyorsa 2013 son çeyrekten önce dolara dönün.


Peki geç mi kalındı?

Ümit ederim ki hayır. Fed sonrası oldukça sert bir yükseliş oldu evet ama Merkez Bankamız TL’yi desteklemeyi tercih etmekte. Bu bize avantaj sağlamakta, zira kurlardaki yükseliş bu sayede sınırlı kalacaktır. TL’nin faiz avantajı sayesinde de TL’ye geçişi avantaj olarak gören görüşler olacaktır. Bir de bunların üzerlerine azalan siyasi tansiyon ve Fed odaklı yorum ve haber akışı içeriğindeki her yöne çekilebilecek durum (ki bence bu da bir taktik) eklendiğinde USD/TL illaki düşecektir. Kişisel fikrim düşerse 2013 son çeyrek için hazırlıklı olun ve dolara dönün derim. Ama tabii tüm bunlar benim kişisel çıkarımlarımdır. Kimseye tavsiyede bulunmam zira bu işin uzmanı değilim. Yalnızca elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum o kadar. Araştırmalarınız yapın ve kararlarınızı yine ya siz verin ya da bir uzmandan profesyonel bir destek alın derim.

Hepinize bol kazançlar dilerim.

5 Haziran 2013 Çarşamba

Çalıdan biraz daha büyük ağaç

Her şey  çalıdan biraz daha büyük ağaçların sökülmesiyle başladı; ya da birileri olayların yalnızca bundan kaynaklandığını sanmaya devam ediyorlar. Aradan bu kadar süre geçmesine, yapılan bunca açıklamalara rağmen hala anlaşılamayan çalıdan biraz daha büyük ağaçların bizim için kutsal kabul edilen her bir şeyin yerine bir sembol olarak konmasıydı gönüllerimizde. Çalıdan biraz daha büyük ağaç uzun süredir hem de çok büyük bir özlemle arayıp bulamadığımız liderimiz olmasıydı, apolitik gençliğin ideali, ideolojisiydi. Kars’taki ucube heykel zihniyetine, sınavlardaki ve işe alımlardaki yolsuzluklara, kürtaj yasasına, alkol yasasına ve daha nice yasaklara ses çıkaramayışımızın pişmanlıklarıydı. Eğitim sistemimizin bir günde değişmesine tepkimizdi. Deniz Fenerinin unutulmasına göz yummamızın içimizi dağlayan üzüntüsüydü. İlk başlarda kimi kesime sempatik ve samimi geliyor olsa da üst perdeden yapılan üsluba artık bir yeter denmesiydi. Biz yaptık oldu zihniyetinin değişmesi için gerçekleştirilen bir baş kaldırıydı. Beklenilen asgari de olsa bir saygıydı. Çalıdan biraz daha büyük ağaçlar “Kıyamet kopsa da o ağaçlar sökülecek!” zihniyetine, “Kıyametin koptuğunu görsen de elindeki fidanı dik” zihniyetiydi. İşte bu nedenle bir ağaç için canını ortaya koyanlarla, AVM tutkunları ve kömür sevdalıları  karşı karşıya geldi. Çalıdan biraz daha büyük ağaç mahalleme, meydanıma, ağacıma ve belki de en önemlisi yaşam tarzıma dokunma yakarışıydı. Halkın “one minute” demesiydi. Çalıdan biraz daha büyük ağaç kutlanmayan milli bayramlarımız, metrodaki gençlerin ahlakı ve kurucu büyüklerimize, ölümsüz kahramanlarımıza geri verilen itibarlarıydı. Milli içkinin tekrar rakı olmasıydı belki de. Çalıdan biraz daha büyük ağaç 3.köprünün adının Mimar Sinan yerine (benim ilk tercihim bu olurdu) hilafeti getiren ve Sünni-Alevi ayrışmasının baş mimarlarından olan Yavuz'un adının verilmesine olan isyandı içten içe gelen, dalga dalga yükselen. Çalıdan biraz daha büyük ağaç bu toplumu germe, ayrıştırma, ötekileştirme, sinir merkezleri ile oynama ve gündem değiştirme çalışmalarına olan itirazlarımızdı. Atatürk’ün Gençliğe hitabıydı. Şimdi anladınız mı öngörü ne demek? Neden vatanı gençliğe emanet ettiğini?

Gülse Birsel yazmış, ne de güzel özetlemiş aslında: “Tek manevi değerimiz İslam değil, anlamak istemiyorsunuz! İslam’ın yanında, cumhuriyet de, mili bayramlar da, Atatürk de, yaşam tarzlarımız da, sadece anayasal bir ilke gibi görünen laiklik bile milletin manevi değeridir! Çünkü özgürlüğü, ümmet değil millet olmayı, birey olmayı, hakkı hukuku, adaleti, hayatını istediği tarzda yaşamayı, kadın haklarını, eşitliği, pozitif bilimi, aydınlığı sembolize eden kelimelere dönüşmüşlerdir!”

Çalıdan biraz daha büyük ağaç bir demokrasi testi idi. Kazananlar da oldu kaybedenler de. Bazısı içeride çok sayıda çocuk ve bebek bulunurken Taksim Metro'nun girişine gaz bombası attı bazısı elinden geldiğince halkına sahip çıkarak yardım etmeye çalıştı. Bazısı kapılarını ardına kadar açarken bazısı kepenklerle kapadı ki bir şeyler olmasın. Bazısı olayları görmezden geldi ya da dalga geçer gibi belgesel yayıncılığı yaptı. Tarihsel olayları görüntüleyip tarihteki yerlerini alacakken Büyük Göçleri gösterip tarih oldular. Ama bir tanesi var ki işte o kahramanca olanı biteni olduğu gibi sergileme cesaretini gösterebildi. Bazılarına göre eylemci, marjinal grup, çapulcu ya da ayyaş olanlar bazılarına göre hakkını arayan tarih yazarlarıydı. Dedim ya kaybeden de oldu kazanan da.

Çalıdan biraz daha büyük ağaç Çarşı, her şeye karşının taraftar grubundan Kuvayi Milliye'ye dönüşmesiydi. Düne kadar kanlı bıçaklı olanların yeniden kardeş olması, omuz omuza yürüyebilmesiydi. Geçmişin tüm öfke, nefret ve kinlerine, dargınlık ve kırgınlıklarına bir son verilmesiydi. Geçmişin hesaplarının geçmişe terk edilmesiydi. Aradaki karanlığın yerini aydınlığa, sevgi ve saygıya bırakmasıydı.Bugüne kadar bizi bölmek için her yolu deneyenlerin hayal kırıklığıydı Çalıdan biraz daha büyük ağaç, ders çıkarılması gereken, duygu ve gurur yüklü bir hikaye, bir ironiydi anlayana. El Pueblo unido, jamás será vencido - Birlik olmuş bir halkı hiçbir kuvvet yenemez derler. Çalıdan biraz daha büyük ağaç bizim yeniden birlik olmamız, Çılgın Türklüğümüzü hatırlayıp üzerlerimizden ölü toprağını atmamız ve dünyayı yerinden zıplatmamızdı. Bu yapılanlar ne turuncu bir devrimdi, ne de bir Arap baharı. Bu bir birikimin patlaması, sabrın taşmasıydı. Çalıdan biraz daha büyük ağaç bu ülkeden bir şey olmaz diye düşünenlere inat, bu ülkeye bir şey olmaz diye düşünebilme umuduydu.

Yaşam biçimlerimiz değişti bir anda. Gündüz makyaj yapıp, traş olup, parfümler sıkarak işe ve okula gitmeler yerini, akşamları cepte maske eyleme gitmeye bıraktı. Gidemeyenler elde tencere, tava, sokaklarda, pencerelerde çalıp çalıp durdular, hala uyanmayanlar, uyanamayanlar varsa uyansınlar diye. Evde olanlar vicdan azabından uyuyamaz oldular gaz altında olanları düşünmekten. Uykusuzluğumuzla gurur duyar olduk bugünlerde. Belki çevremizde sağlıklı, pembe yanaklı kişiler yerine mor ya da kırmızı gözlü, aksayarak yürüyen, aksıran, tıksıran insanlar görmeye başladık ama artık çok daha gururlu ve çok daha huzurluyuz yine bugünlerde. Yine bugünlerde yaşını başını almış dedelerin, ninelerin “Sen tencere tava çalmazsan, ben çalmazsan nasıl çıkacak karanlıklar aydınlıklara!” haykırışlarına tanıklık etmeye başladık gözümüzde yaşlar, tüylerimiz diken diken ve göğsümüz gurur dolu olarak. Twitter ise yıkılıyor. Başa bela Twitter, Twitter olalı bu kadar yaratıcılık, bu kadar mizah duygusu görmedi. Ortada kesinlikle orantısız bir zeka ve mizah gücü var. Boşuna değil yaratıcısının bize olan desteği. İlk bir kaç aklıma geleni paylaşmak isterim: “Biz sinek ilacı aracının peşinden koşmuş bir nesilleriz, gaz da neymiş!”, “Tüp kaçağını çakmak yakarak kontrol eden bir milleti gaz ile korkutamazsınız!” ya benim favorim olan “Biz Ekrem Dağ’a solu ile gol attırdık, sen de kimsin?”

Meğer bizim gençler, bizim toplum, bizim halkımız neymiş yahu! Bu gurur dolu hikayenin sonucu büyük bir “iyilik dalgası” da büyüyerek herkesi sarıyor. Parkta çöp toplayanlar mı istersiniz, eylemden eve gidemeyen fırlamalara evini açanlar mı, telefonunu kaybedip de çaldırana “abi telefonunu yerde buldum, annen aradı telaşlanmasın diye açmadım, telefonunla seni şurada bekliyorum” diyenler mi. İşte dedim ya aslında Çalıdan biraz daha büyük ağaç dik durmakla, dikine gitmek arasındaki oldukça belirgin fark, gönüllerimizde ki Utopia idi. Ne mutlu bize ki gerçek oldu.

Bu ülkenin düşünen, okuyan, üreten sağduyulu insanları olarak kızdık, üzüldük, ve oldukça yorulduk ama artık yarınlara çok daha umutla bakabiliyoruz diye düşünüyorum. Çalıdan biraz daha büyük ağaç işte içimizde ki hiç bitmeyen umutlarımızdı bizlerin. Dertlerinde çözümlerin de kaynağı insan. Gönül kırmamak gerekir. Kırılan gönlü ise hemen onarmak. Artık yeni bir günde, yeni bir dönemdeyiz. Dün söylenenleri artık geçmişte kalmalıdır. Sizle aynı şeyleri düşleyenleri, yapanları, ve sevenleri sevmek yeterli değildir. Marifet sizi sevmeyenleri, sizi takdir etmeyenleri de kucaklayabilmektir. Çalıdan biraz daha büyük ağaç meşhur balkon konuşmasıdır. Bizler özgürlüklerine düşkün ve hakkını aramasını bilen insanlarız. Genç kardeşlerimiz apolitik yetişmiş olsalar da yeri geldiğinde politikanın alasını yapabilecek zekaya sahiptirler. Bizler her zaman fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir toplum olduk ve olmaya da devam etmek istiyoruz. Bizler anlaşılmak ve saygı duyulmak istiyoruz. Renklerimiz, şarkılarımız, türkülerimiz, hayat tarzlarımız ve görüşlerimiz ve hatta dinlerimiz ve dillerimiz farklı olabilir. Önemli olan hepimiz için aynı olması gereken özgürlüktür, adalettir, haysiyetli bir insan olarak mutlu ve huzurlu yaşayabilmektir.

Dilerim farklı farklı olsak da hepimizin ulu bir dağın birer taşları olduğumuz gerçeği unutulmaz ve özgürlüklerin başkalarına saygı zemininde yaşandığı bir toplum olmayı sürdürebiliriz.


2 Haziran 2013 Pazar

Özgürlüklerimiz 3


Bir dilek tuttum
  
Evlenmeden önce yalnızca ben vardım ve yalnızca kendime karşı sorumluydum. Karışanım çok fazla yoktu. İstediğim kararları alabiliyor istediğim şeyi yapıyor ya da yapmıyor, dilediğim hayatı olabildiğince yaşıyordum. Ülke şartlarının değişmesi yalnızca beni etkileyebiliyordu. Sonra eşimle tanıştık ve hayatımızın bundan sonraki bölümünü beraberce yürümeye karar verdik. Bir devrin sonu ve bir başka devrin başlangıcıydı. Artık hem kendime ve hem de her bir anımı büyük bir keyifle geçirdiğim eşime karşı sorumluydum. O bir yetişkindi. Ona karşı ya da ondan sorumlu olmak zor değildi, hatta bilakis keyifliydi. Sonra bizler için tüm zamanların en mutlu olayı gerçekleşti ve oğlumuz katıldı aramıza. Artık yeni, yepyeni ışıltılı bir dönem başlamıştı bizler için. Baba olmak zordu ama anne olmak çok daha zordu. Sürekli oğlumuz odaklı bir hayat sürmek, onun mutluluğu, huzuru, alışkanlıkları için sürekli düşünüyor, çaba sarf ediyor olmak, yemeklerini, kitaplarını, oyuncaklarını düşünüyor olmak ve üstelik tüm bunları hayatının her bir anında yapmayı sürdürmek yıpratıcı ve zor bir işti. Soluk almak istediği anlar/anlarımız çok oldu. O günler de artık çok şükür çok gerilerde kaldı. Orta yolumuzu bulmuş ve ona göre yaşamaya başlamıştık. Sonra birden yadsınamaz bir çevre faktörü girmeye başladı hayatımıza. Hatta neredeyse balıklama olarak girdi hayatlarımıza. Nereye me bağlayacağım konuyu? Korkusuz, güvenle ve başkalarını olumsuz olarak etkilemeden dilediğimce yaşama özgürlüğümüzün kendi adıma sarsılmaya başladığı gerçeğine.

Jean Jacques Rousseau’nun çok sevdiğim ve altına imzamı atacağım bir düşüncesi vardır, ki çoğu kereler sizlerle paylaşmıştım: “Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..."

Sıkıntılı hem de çok sıkıntılı bir dönem geçirmekteyiz. Suriye’de yaşanan trajedi maalesef artık bizim sınırlarımızda, bizim içimizde. Patlayan bombalar, yok olan semtler, yitip giden canlar. Artık yalnızca birer istatistiki bilgi gibi geçmeye başlamaları tüylerimi ürpertiyor. Korkuyorum. Her an her şeyin olabilme ihtimalinden korkuyorum. İster demokrasi tutkunu ülkelerin Irak ve Bosnova’da unuttukları insaniyetlerini aniden hatırlamaları diye düşünün, ister adı konmamış bir enerji savaşı deyin ister gizli ajandalı bir komplo teorisi diye düşünün. Sebep ne olursa olsun savaş artık bize de sıçramış gibi. Umarım yanılıyorumdur, umarım bu son olur ama korkuyorum işte. Zavallı Suriye halkı aynı Irak’ta olduğu gibi yalnızca bir piyon gibi ölümü beklemekte. Vurulacaklar ve cansız olarak yere düşecekler. Eşleri, dostları, çoluk çocukları arkasından belki ağlayacaklar belki de ağlamaya bile fırsat bulamadan tarih sahnesinden onlar da çekilecekler. Bu kadar mı değersizler? Evet bu kadar değersizler. Birileri sahip olduğu vatandaşını düşündüğünden ve o vatandaşının daha iyi koşullarda yaşamasını istediğinden onları bu kadar değersiz görebilmekte, yok kabul edebilmekteler. Karışıklık işine yaradığı için karışıklığı yaratanlar mı daha suçlu, yoksa onların ağına düşüp karışıklık için tetik çekenler mi daha suçlu benim için hiç önemli değil. Önemli olan birileri yalnızca birileri daha refah içerisinde yaşasınlar diye ölmekte. Ben de onlar gibi olma şansızlığına erişmek istemiyorum. Görünen kötü bir gidişata doğru yol aldığımız. Yurt dışı dinamikleri anlayacağınız pek parlak değil. Yanı başımızda savaşlar çıktı çıkacak. Bizim etkilenmememiz ve belki de savaşa girmememiz söz konusu bile değil ki bence son yaşananlar bunu en azından destekler nitelikte. Kişisel fikrim ki umarım ve dilerim yanılıyorumdur bu yıl sona ermeden bir kıvılcımın çakacağı yönünde. Umarım olmaz, olacaksa da umarım bize sıçramaz. Bu bir kaç ayda olmazsa illaki bir kaç yılda olacaktır diye düşünüyorum.

Yurt içi dinamiklerini gelince, eğitim alanında olan değişiklik ve belirsizliklerden kişisel olarak sıkıntı, üzüntü ve tedirginlik duymaktayım. Düz liselere bir anda yapılan dönüşümler, eğitim sistemindeki son anda ve bir çok parametre düşünülmeden gerçekleştirilen oldu bittiler, sınavlarda bir biri ardına yaşanan güven erozyonları ve sorumluların yerlerini hala koruyabilmeleri, alışılagelmiş düzenin anlatılmadan ve belki de çok irdelenmeden değiştirilmesi bunlardan yalnızca bir kaçı. Müfredat olayına hiç girmeyeceğim bile. Sağlık diğer bir nokta. İleride umarım ki iyi yetişmiş doktor bulmaya devam edebiliriz. Cunda Adasında ki balık lokantasının kahve içilecek yere dönüşmesi ise yalnızca içimi acıtıyor. Money talk! Yoksa zorla olan hiçbir şey yok. Keza alkollü içkilere birbiri ardına yapılan vergi zamları. Hitler’in danışmanlarından Joseph Goebbels’in meşhur sözünü unutmamak lazım: "Bana vicdansız bir medya temin et; sana bilinçsiz bir halk sunayım..." Bugün ne kadar özgür bir basından bahsedebiliriz onu da bilemiyorum. Diğer kurumlara girmekten gerçekten korkuyorum ve es geçiyorum. Günlük hayatın stresine, çalışma şartlarının her geçen gün biraz daha da zorlaşıyor olmasına, hayat pahalılığına, kalabalıklığa, stresten kaynaklı kabalık ve hoyratlıklara hiç girmiyorum bile.

Korkusuz, güvenle ve başkalarını olumsuz olarak etkilemeden dilediğimce yaşama özgürlüğüm işte yitip giden başka bir özgürlüğüm. Yitirmek istemiyorum ama yaşadığımız dönem ve şartlarda gerek yurt içi ve gerekse yurt dışı denge ve dinamikler sanki buna engel olmaya başlayacakmış gibime geliyor. Kendim için tabii ki korkuyorum ama eşim ve oğlum için olan korkum çok daha ağır basmakta. Belki sürekli olarak bununla yatıp bununla kalkmıyorum ama acı haberleri okudukça, değişimleri gördükçe kendimi çok çaresiz hissediyorum. Hala çözüm bulmamış olmak da içimi daraltıyor. Enseyi tamam karartmak istemiyorum ama çok geç kalmadan da onların ve tüm sevdiklerimin güvenliği, sağlık, mutluluk ve huzuru için kendimce bir yol bulmalı daha huzurlu hissetmeliyim diye düşünmeden de edemiyorum işte. Çözümler ancak başka baharlarda bulunabilecek gibi. Bugün elimizde kalan yalnızca dileklerimiz, umutlarımız. O halde gelin bir dilekte bulunalım.

Dilerim yapmak istemediklerimizi yapmak zorunda kalacağımız günleri hiçbir zaman yaşamayız ...

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Özgürlüklerimiz 2


Tehlikeli bir yol ayırımı

Cunda Adasında ki balık lokantasında artık yalnızca kahve ve çay içildiğini bir önceki yazımda hatırlarsanız yazmıştım.  Paranın satın alma gücü ve ilave vergilerle ülkemizde alkol kullanımı her geçen gün biraz daha zorlaşıyor, zorlaştırılıyor. Şimdilerde bir de yeni bir yasa geliyormuş. İçki ruhsatlarına artık belediyeler değil valiler bakacakmış. Sebep ise belediyelerin halka karşı kuralları uygulamaları sırasında çok zor durumda kalmalarıymış. Neden bilmem birden aklıma minare-kılıf ikilisi geldi. Hoş gelen tepkilerden sonra yasanın alt komisyona gönderildiği ve bu ve benzeri düşüncelerin geri alındığı söyleniyor ama ne kadar bir zaman için böyle kalır belli değil. Önemli olan aslında bu tür düşünceler için toplumun nabzının tutulmaya başlanmış olması.

Bir ülkede kuralların, regülasyonların olması ve dahası uygulanması çok yerinde ve önemlidir. Gereklidir de. Gerçekten de alkollü içecekler on sekiz yaş altına satış yapılmayabilir ya da alkollü sürücüye en büyük cezalar verilebilir. Bence verilmelidir de. Ehliyetsiz araba kullanana, kırmızı da geçene, aşırı sürat yapana da verilmesi gerektiği gibi. Bunlara karşı tek kelime etmem hatta alkışlarım ama açık havada artık içki içilmeyeceği gerçeği içimi acıtır. Yalnızca kişisel nedenlerle değil, ülke çıkarları açısından da. Ama daha çok ilkesel olarak.

Ülkemizi diğer Müslüman ülkelerden ayıran bazı özellikler vardır. Bunların belki de en önemlisi laik, demokratik bir Müslüman ülke oluşumuzdur. Belki mecburiyetten belki başka bir takım sebeplerden ilk dönemlerde laik bölümü ön plana çıkarılmış, parlatılmış olabilir. Mesela hatırlarım Müslüman ülke denmez  %98 nüfusu Müslüman olan halk ifadesi tercih edilirdi zamanında. Günümüzde ise demokratik ve Müslüman bölümleri daha bir parlatılmakta, laik kelimesi yerini sekülere bırakması için girişimler yapılmakta. Laiklik çok mevzu edilmemekte. Laik, demokratik bir Müslüman ülke olmak tüm dünyada aynı zamanda ilk ve tek olmak da demek. Başta Araplar olmak üzere bir çok ülkeyi bize hayran bırakan içimizde oluşturduğumuz bu dengedir. Farklı, özel, ve tek oluşumuzdur. Başka bir ifadeyle aslında hayat tarzımızdır bu gıptayla bakışın sebebi. Sahip olduğumuz özgürlüklerimizdir. Ya da en yalın ifadeyle laik ve müslüman kelimelerinin dengeli olabilmesi, cümlede bu iki kelimenin birbirlerine ağır basmamasıdır. Eğer birisi ağır basarsa ve denge bozulursa bu cazibe merkezi olma durumumuz da bir son bulur. Sıradan ve muhtemelen mutsuz bir ülke olur çıkarız.

Ramazan ayında eğer alışveriş merkezlerinde öğle yemekleri yenilebiliyorsa ve yemeklerini bitirenler koltuklarını iftar için ötekilere değil, kardeşlerine, komşularına, arkadaşlarına, sevdiklerine devredebiliyorlarsa o ülkede denge sağlanmış demektir.  Ülkemiz inancın her bir derecesinin yaşanabildiği bir ülke olduğu için değerli, özel ve tektir. On bir ay içki içip Ramazan ayında içmeyen niceleri vardır aynı namaz kılmayıp bu kutsal ayda niyetlenenler gibi. Hac görevini sürekli ötelerler ama zekatlarını hiç aksatmazlar. İçimiz iyidir ve genelde sevgi doluyuzdur. Dinimizi farklı farklı derecelerde uyguluyor olsak da yoktur aslında birbirimizden çok farkımız. Hepimiz ulu bir dağın üzerlerindeki taşlarız. Farklı faklı, çeşit çeşit ama hepimiz o dağı meydana getiren unsurlarız.  Bütünü meydana getiren zerreleriz.

Jean Jacques Rousseau’nun sözü yine hatırlanması gerek bir söz olarak karşımıza çıkıyor: "Özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Özgürlük daha çok yapmak istemediğini yapmamaktır..."

Kişisel tercihlere ve hayat tarzı seçimlerine müdahale, regülasyon ve kanunlarla şekil ya da ayar vermeye çalışma hem çok tehlikeli ve hem de günümüzün özgürlükçü, çağdaş, liberal felsefesi ile tezattır. Tek tip insan ve tek tip yönetilebilir toplum görüşü aynı zamanda bir o kadar da korkutucu gelmektedir bana. Kendi bireysel seçimlerimiz sonucunda oluşan bir hayat tarzında hem çok daha mutlu ve huzurlu ve hem de çok daha barışçıl ve üretken olabiliriz diye düşünüyorum. Ben kurallar olmasın demiyorum ama o kurallar hayat tarzlarımız için bir yol ayırımı teşkil etmesin demek istiyorum. Bu kişisel yakarışım benim için tabii ki önemli ama bir sonraki neslin mutluluk, özgürlük ve yaratıcılıkları için çok daha önemli ve zaruri. Başka bir ifadeyle benim bu satırları kaleme almam kişisel bir keyfiyetin tehlikeye girmesi sonucunda oluşan mutsuzluk ve karamsarlık üzerine değil daha çok ilkesel bir yakarış, bir uyarı üzerine.

Dilerim farklı farklı olsak da hepimizin ulu bir dağın birer taşları olduğumuz gerçeği unutulmaz ve özgürlüklerin başkalarına saygı zemininde yaşandığı bir toplum olmayı sürdürebiliriz.


16 Mayıs 2013 Perşembe

Özgürlüklerimiz 1


Utanç: İnsan hayatı tercih ettiği renk kadar

Bu sıralar canım oldukça sıkkın, hiç bir şey yapmak istemiyor. Yazı da yazmak istemiyorum, televizyon da seyretmek istemiyorum. Varsa yoksa hep kötü, hep uğursuz haberler. Ben belli bir yaşa geldim ama oğlum daha yolun hem de çok başında. Nasıl bir gelecek onu bekliyor bilemiyorum ama ben oldukça karamsarım. Kaçıp gidesim var da nereye, kim alır bizi, nerelere gideriz bilemiyorum. Geldikçe her şey birbiri ardı sıra geliyor. Her biri birbirinden kötü, birbirinden düşündürücü olaylar sürekli hayatlarımızda, bizlere dokunma mesafelerinde. Her biri sahip olduğumuz en büyük hazine olan özgürlüklerimizi biraz daha kısıtlar, biraz daha yok eder seviyelerinde. Gün gelecek bu ve benzeri örnekler neticesinde belki de özgürlükten hiç bahsedemeyecek noktalara geleceğiz.

İlk örnek ve bugünün yazı konusu futbol maçı seyredememe, sokaklarda istediğin renklerle dolaşamama, futbol ile ilgili haber ve programları okuyamama, izleyememe ve hatta dilediğin takımı tutamama ile ilgili olan özgürlüğümüz. Pazar akşamı malum derbi maçı vardı. Olmaz olaydı. Her şey durdu, her şey unutuldu, her şey ötelendi. Tek bir duygu hariç: Fanatizm. Maç hakkında çok şey yazacak değilim zaten içimden de gelmiyor. Yenilmişiz umurumda bile değil. Elbette tarih şampiyonlukları yazar ve şampiyonluk tüm maçlardan önemlidir. O sezon içinde oynanan maçlar sadece şampiyonluğa giden yolda bir taştır. İyi de kardeşim artık bir önemi var mı ki diye haykırmak, isyan etmek istiyorum. Gerek maç öncesi, gerek maç sırasında ve gerekse maç sonrasında öyle olaylar oldu, öyle tahrikler yapıldı ki bugün ne şampiyonluğun önemi kaldı benim için ne de kaybedilen maçın bir üzüntüsü. Futbol saha içinde ve dışında yapılan tahriklerin toplumumuzu getirdiği durum tek kelime ile utanç vericiydi. Şampiyonluklar gelir gider, maçlar kazanılır, kaybedilir önemli olan sportmenliktir diye kimse düşünemedi. Düşünenlerin de her zamanki gibi ya sesleri kısıldı ya da sessiz kalmayı tercih ettiler. Ortam gözlerini aça aça konuşan reyting canavarlarına kaldı.

Statlardaki hiç bir renk bir candan daha değerli olamaz, olmamalı ama oldu işte. Bir can, körpecik bir can kayıp gitti aramızdan, annesinin sevgili kollarından üstelik anneler gününde. Üstüne titrediği, canını seve seve vereceği biricik oğlu bir hiç uğruna yitip gitti aramızdan. Üstüne giydiği formadaki bir rengin farklı olmasından sebep üstelik. Lacivert yerine kırmızı olsaydı bugün maç hakkında arkadaşlarına takılıyor ve önemli olanın şampiyonluk olduğunu söylüyor olacaktı belki de. Diyemedi. Zamanında babası belki de laciverdi tercih ettiğinden ya da belki dayısı bugün aramızda değil artık. Bu kadar basit işte aramızda olmama hikayesi  ve bu kadar da acı. İnsan hayatı tercih ettiği renk kadar işte.

İlk taşı günahsız atsın derler ya, bu olayda taş atacak kimseyi bulamayız. Düne kadar beraber maç seyredenleri bugün böyle kanlı bıçaklı duruma getirenler utansın. Bu gerilimden çıkar sağlayanlar utansın. Keşke 6222 uygulansaydı, keşke sorumlular, yöneticiler ve yorumcular gerginliği tırmandırmasalardı, keşke saha içinde futbolcular birbirlerinin gırtlağını sıkmasalar ve birbirlerine tırnak geçirmeselerdi (Milli Yasak getirilecekmiş, umarım gelir de tüm oyunculara bir ders olur) ama maalesef keşkelerin hiçbiri olmadı ve nefes alan, seven, sevilen, hayalleri olan biri aramızdan ebediyen ayrıldı. Bir topun peşinde koşan yirmi iki adam dünyaları kazanırken o şimdi artık aramızda değil. Bu işte bana çok saçma geliyor. Hiç ama hiç adil değil. Olmaz olsun böyle bir endüstri, olmaz olsun böyle bir spor dalı, olmaz olsun böyle bir düzen. Yazıklar olsun buna çanak tutan tüm sorumlular. Futboldan da soğudum, futbolu bu derece yok eden fanatik oyunculardan, yöneticilerden, yorumculardan ve taraftarlardan da. Son pişmanlık tabii içinizde birazcık pişmanlık varsa fayda etmiyor işte. Giden geri gelmiyor. İşin en kötüsü de zamanla bu olay yine unutulacak. Herkes yeni transferlere, yeni çileklere odaklanacak ve belki de yeni canlar sırf bu nedenle yine aramızdan ayrılacak. İşte sırf bu nedenle en keyif aldığım bir kaç şeyden biri maçları seyretmekken evimizde takım olayını çıkarmayı düşünüyorum ki riski oğlum adına en aza indirebileyim. Kimin ne hakkı var bu özgürlüğümü elimden almaya ama alıyorlar işte.

Bir hiç uğruna ölen sporseverimize Allah’tan rahmet, kederli ailesine de sabırlar dilerim. Dilerim bu acı olay bir milat olur, yukarıda saydığım tüm keşkeler hayatımıza girer ve bir hiç uğruna değil, çok ulvi bir sebepten, diğer sporseverlerin bir daha ölmemeleri için bu hayattan ayrılmış olur.