Bu Blogda Ara

22 Ekim 2013 Salı

Gel de kadere inanma 3

Neden tahminlerimizde bu kadar başarısız?

Japonların Pearl Harbor’a saldırmalarından birkaç ay önce, Tokyo’daki bir ajan Honolulu’daki bir casustan endişe verici bir istekte bulundu. Söz konusu bu istek 9 Ekim’de şifrelenmiş ve çevrilmiş bir halde Washington’a ulaştı. Mesaj Honolulu’daki Japon ajandan Pearl Harbor’u beş bölgeye ayırmasını ve limandaki gemiler hakkında, bu bölgelerde de ilişkilendirerek rapor vermesini istiyordu. Özellikle ilgi konusu olanlar zırhlılar, destroyerler ve uçak gemileri ile birden fazla geminin demirli olduğu iskeleler idi. İşin ilginci söz konusu bu talep ele geçirilip deşifre de edilmişti. Birkaç hafta sonra garip bir olay daha oldu: Amerikan dinleme istasyonları 1. ve 2. Japon donanma filolarına ait bilinen tüm uçak gemilerine ait radyo iletişiminin izini ve bununla birlikte bu gemilerin yerleri ile ilgili tüm bilgiyi kaydettiler. Sonra, Aralık ayının başlarında, Hawaii’deki  14. Donanma Bölgesi Muharebe İstihbarat Dairesi, Japonların o ay içinde ikinci kez olmak üzere çağrı işaretlerini değiştirdiklerini bildirdi. Dolayısıyla, bu işaretleri bir ay içinde iki kez değiştirmeleri, “büyük çaplı bir operasyona hazırlık aşaması içinde olmaları” olarak değerlendirildi. Bitmedi, dahası da var: Hong Kong, Singapur, Batavia, Manila, Washington ve Londra’daki Japon elçilik ve konsolosluklarına gönderilen mesajlar yakalanıp, deşifre edildi. Bu mesajlarda, diplomatların kod ve  şifrelerinin çoğunu derhal imha etmeleri ve diğer tüm önemli özel ve gizli belgeleri yakmaları isteniyordu.

Şimdi geriye bakınca bu kadar endişe verici boyutlara ulaşmış bir durumda, bu bilgilere sahip kişilerden hiçbiri bu saldırıyı nasıl olup da öngörememişti?

Gelin size başka bir örnek. Gencecik bir çocuk çekip birini vuruyor. Silahtan çıkan bu kurşun sonrasında yaklaşık bir 30 sene kadar insanların hayatları oldukça kötü yönde etkileniyor. 100 milyon kadar insanın ölmesine ve yaklaşık 150 milyon kadar kişinin de birbirleriyle savaşmasına neden oluyor. Kabul edelim ki 1914 yılında yaşıyor olsaydık, o yıllarda olayların böylesine çığırından çıkacağını tahmin bile edemezdik. Oysaki bu iki dünya savaşını hikaye okur gibi ders kitaplarından okuduğumuzda  oldukça olağan olarak görebiliyoruz.  

Savaş sonrası bulunan bir günlükte şu satırlar yazılıydı: “1940 Ağustos’unda Almanların Paris’i işgalinden bir ay sonra burada herkes Almanların senenin sonunda çekileceklerine inanıyor. Alman subaylarda bana bunu doğruladı. Fransa nasıl çabuk düştüyse İngiltere de o kadar çabuk düşecek  ve sonra nihayet Paristeki eski günlük hayatımıza döneceğiz. Almanyanın bir parçası olsak da”. Aynen yazıldığı gibi olmuş değil mi?!

Gelin günümüze biraz yaklaşalım. 2007 yılında ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan’ın eli bol finans politikası oldukça kabul görüyordu. Yine 2007 yılı ekonomik tahminlerini incelediğinizde 2008-2010 yılları için beklentilerin olumlu olduğunu görürdünüz. Ne mi oldu? Pek düşünülen olmadı. Başta Lehman Brothers olmak üzere bir çok finans kuruluşu battı, tepe taklak oldu, finans piyasası bildiğiniz üzere içeriye doğru çöktü.

Geçmişe bakıldığı zaman gerçek akış sanki en olası senaryo ya da olasılık gibiymiş görünüyor ama yaşarken durum bu kadar açık ortada olmuyor. İyi tahminler yaptığımızı sanıyoruz ama yanılıyoruz. Çoğu kere de kibirli ve hatalı kararlar alıyoruz bu nedenle.

Peki ama bu kadar kelli felli adamlar, büyük araştırmacılar, bilim ve devlet adamları nasıl oluyor da bu yanılgıya düşebiliyorlar? Nedeni araştırılmış ve dahası bulunmuş efendim: Geçmiş ve gelecek arasında temel bir asimetri vardır. Diğer bir deyişle, dönüp geriye bakınca tüm yaşananların tarihsel gelişiminin neden böyle olmuş olduğunu açık olarak açıklayabiliriz. Ama olaylar gerçekleşirken etrafımızda bulunan değişken ve parametreler o kadar karışık ve bir o kadar iç içe geçmiştir ki neyin nasıl, neden ve ne zaman olacağını ön görebilmek neredeyse imkansızdır. Olan olayı evet kolayca açıklayabiliriz ama geleceği görmemiz ya da tahmin etmemiz işte bu nedenle çok zormuş.

Günlük yaşamımızda, her ne kadar onu öngörememiş olsak da, geçmişin genellikle aşikar görünmesinin nedeni de işte bu temel asimetridir. Satranç, doğrudan bir rastlantısal unsur içermez. Ama yine de, bir belirsizlik vardır çünkü her iki oyuncu da kesin olarak rakibinin ne yapacağını bilemez. Eğer oyuncular usta ise, oyundaki pek çok noktada ilerideki birkaç hamleyi görmek mümkün olabilir; ama daha ileriye bakarsanız, belirsizlik artar ve artık hiç kimse kesin olarak oyunun nasıl gelişeceğini söyleyemez. Diğer yanda, geriye dönüp baktığınız zaman, her oyuncunun yapmış olduğu hamleleri neden yapmış olduğunu söylemek genelde kolaydır. Bu yine geleceğini öngörmesi zor, ama geçmişini anlamak kolay olan rastlantısal bir süreçtir. Yalan da değil hani. Herhangi bir analist, başarılı oldukları, en kötülerin neden başarısız oldukları ve ortaya çıkan eğrinin neden bu şekilde olması gerektiği hakkında bir dizi inandırıcı neden çok rahat gösterebilir. Yani aslında şimdinin gözlüğü ile geçmişe bakıldığında açıklama çok kolay yapılabilir ama aynı şey tersi için geçerli değildir. Size bu bir şeyi hatırlatmıyor mu? Bana hemen hatırlatıyor: Borsacılar. Hepsi neden doların düştüğünü, BİST’in hangi sebeple arttığını, FED’in ne yapmaya çalıştığını saatlerce anlatabiliyorlar oysaki dolar bundan sonra ne olacak sorusuna elimizde Merkez Bankasının sahip olduğu düzeyde bir veri seti yok klişesini demekle yetiniyorlar.

Toplumcu tarihçi Richard Henry Tawney, bunu şöyle dile getirmiştir: “Tarihçiler, galip gelmiş olan güçleri ön plana çıkartıp, ortadan yok olanları ise arka plana iterek … bir kaçınılmazlık görünümü yaratırlar.” Roberta Wohlstetter ise konuya bu şekil bakmakta: “Olaylar olup bittikten sonra, bir işaret tabii ki çok nettir, şimdi onun hangi felaketi haber vermekte olduğunu görebiliriz … Ama aynı işaret, olaydan önce bulanık olup, çelişen anlamlarla yüklüdür.”

Pearl Harbor baskını ya da günümüz için konuşalım 11 Eylül saldırıları durumunda, geriye dönüp bakınca baskına yol açan olaylar kuşkusuz çok belirgin bir yöne işaret ediyorlar. Yine de hava tahmininde ya da satranç oyununda olduğu gibi, eğer olay gerçekleşmeden çok önce başlayıp olayları ileriye doğru irdelerseniz, kaçınılmazlık hissi çok çabuk kaybolmaya başlar.

Mesela Pearl Harbor için sözü edilen istihbarat raporlarına ek olarak, bir yığın da işe yaramaz bilgi de mevcuttu ve her hafta, sonradan yanıltıcı ya da önemsiz oldukları anlaşılacak ciltler dolusu yeni ürkütücü veya gizemli mesaj ve rapor birbiri peşi sıra toplanıyordu. Pearl Harbor baskınına işaret etmeyen alternatif ve mantıklı bir çok açıklama da vardı. Örneğin, Pearl Harbor’u beş bölgeye ayırma istemi, tarz olarak Panama, Vancouver, San Francisco ve Portland’daki (Oregon) Japon ajanlarına gönderilen istemlerle benzerlik gösteriyordu. Radyo bağlantısının kaybolması da daha önceden duyulmamış bir şey değildi ve geçmişte, genellikle savaş gemilerinin kendi karasularında olduğu ve sabit telgraf hatları vasıtası ile iletişim kuruyor oldukları anlamına gelmişti. Anlayacağınız geleceği bulandırmaya yetecek kadar bilgi fazlası vardı.
Pearl Harbor askeri üssünün boşaltılması evet muhtemelen gerekirdi. Bugünkü bakış açısıyla evet kesinlikle gerekirdi çünkü saldırının olacağına ilişkin birçok ipucu vardı. Fakat bu ip uçları ancak şimdi geri bakıldığı zaman bu kadar net gözükebiliyorlar.

Bir sistem ne kadar kompleks ve zaman ufku ne kadar geniş ise geleceğe bakış o derece bulanıklaşır. Küresel ısınma, petrol fiyatları, ya da döviz kurlarını önceden tahmin etmek neredeyse imkansızdır. Edenlere siz bakmayın, zaten tuttursalar bugün sabahın köründe ve akşamın bir saatinde bizlerin karşısında olmak yerine kokteyllerini yudumlayıp keyif çatıyor olurlardı. Falcılar eğer gerçekten ileriye görüyor olsalardı müşteriye ihtiyaçları olmazdı. Her hafta sayısal ya da süper oynayıp kasalarını doldururlardı ama yapmıyorlar, yapamıyorlar ve yapamazlar da. Oyunun kuralı böyle işlemiyor.

Bir sonraki yazı ile bu konuyu tamamlamayı planlamaktayım. Elimden geldiğince konularla ilgili bir sonuca gitmeyi düşünüyorum.  Bu konu ile ilgili bu kadar yazı yazdıktan sonra başarılı olma tahmininde bulunmam zor ama elimden geleni yapacağım. Olur da yapamazsam sonraki yazılarımda neden yapamadığımı da yazarım muhtemelen. Malum ileriyi görmek her zaman bulanık ve oldukça bulutlu oysa ki geriye dönüp sebep bulmak oldukça güneşli , bir o kadar da kolay ...

Sevgi ve saygılarımla,

9 Ekim 2013 Çarşamba

Gel de kadere inanma 2

Determinizm vs Kelebek etkisi

Başına yan gelip yatarken elma düşen ve bu sayede şöhreti yakalayan Newton, determinizm ve daha nice başka görüşün yaratıcılarındandır. Bakın 1814 yılında, meşhur matematikçi Pierre-Simon Laplace determinizm hakkında neler yazmış:

Eğer bir akıl, herhangi bir anda doğayı biçimlendiren güçlerin tümünü ve doğadaki her yaratığın konumunu bilseydi; ve ek olarak, eğer bu akıl tüm bu veriyi işleyebilecek bir güçte olsaydı, aynı anda evrendeki en büyük nesnelerin olduğu kadar, en küçük atomların da hareketini tanımlayabilirdi: Böyle bir akıl için hiçbir şey belirsiz olmazdı ve geçmiş gibi gelecek de onun için bilinir olurdu”.

Oldu canım, bana da iki çay söyle lütfen. Kazın ayağı pek öyle değildi ama bizim Fransız matematikçi böyle düşünüyordu. Laplace aslında determinizm diye adlandırılan bir görüşü dile getiriyordu: Dünyanın şu andaki durumunun, geleceğin nasıl oluşacağını tam olarak belirlediği fikri.

Günlük yaşamda, determinizm kişisel niteliklerimizin ve belirli herhangi bir durum ya da ortamın özelliklerinin bizi doğrudan ve tartışmasız olarak çok belirgin sonuçlara götüreceği bir dünyayı ima eder. Bu çok düzenli bir dünyadır, her şeyin öngörülebileceği, hesaplanabileceği bir dünya. Ama Laplace’nin rüyasının gerçekleşmesi için daha birçok şart da beraberinde sağlanmalıdır. Birçok akademisyen Laplace’nin determinizm hakkındaki inançlarını paylaştılar. Onlar da, Galton gibi, yaşam içindeki yolumuzun kesin olarak kişisel niteliklerimizce belirlendiğine, ya da Quételet gibi, toplumun geleceğinin öngörülebilir olduğuna inandılar. Sık sık Newton fiziğinin başarısından esinlenip insan davranışlarının da, doğadaki diğer olaylar gibi güvenilir bir şekilde öngörülebileceğini düşündüler. Günlük dünyamızın  geleceğinin, aynı gezegenlerin yörüngeleri gibi, şu andaki durumdan yola çıkarak kesin bir biçimde belirlenebilmesi onlara mantıklı geldi.
İşte şimdi tam bu noktada size bir hikaye anlatmak istiyorum. Atmasyon değil, uydurma hiç değil. Gerçek yaşanmış bir hikaye.

1960 yıllarında Edward Lorenz adında bir meteorolog, meteorolojinin bilinen yasalarını uygulayarak ileriki zaman dilimleri için hesapladığı hava durumunu sayılar şeklinde yazıcısına basacaktı. Bir hafta sonu uzun uzun çalıştı ve hesaplamaları başlatıp evinin yolunu tuttu. Hafta başında çalışma ofisine geri döndüğünde yazıcıda yeterli kağıt bırakmadığını fark etti. Konu Edward Lorenz ‘in zekası ya da aptallıkları olmadığı için bu dalgınlığı ya da hatayı çok konu etmeyeceğim. Kağıt eksikliğinden doğal olarak hesaplamaların ortasında yazıcı durmuştu. Birazda sanırım tembel olduğundan (ama bu tembellik ya da bu dalgınlık ya da bu aptallık zaten hikayenin bugün anlatılmasını sağlıyor) tüm hesaplamayı yeni baştan yapmak istemiyor ve kaldığı yerden devam etmeye karar veriyor. Yazıcıda son çıkmış olan veriyi başlangıç değeri olarak girip, oradan devam etmeğe başlıyor. Bizim bilim adamı o kadar tembel ki tüm rakamları da yazmıyor ve mesela 0,293416 gibi bir sayı yerine 0,293 olarak sayıları giriyor. Öyle ya kim takar virgülden sonraki 10.000’ler basamağını. Hata olsa kaç yazar, kim anlar, kim bilir, kim umursar.

Bilim insanları genelde, bir sistemin başlangıç koşullarında ufak bir değişiklik yapılırsa, o sistemin evriminin de ufak bir değişiklik göstereceğini varsayarlar. Neticede, meteorolojik veri toplayan uydular değişkenleri ancak virgülden sonra iki ya da üç hane hassasiyetle ölçebildiklerinden, 0,293416 ve 0,293 arasındaki minik farklılıkları anlayamazlar bile. Kim bu masum düşünce ve kabul nedeni ile bizim Lorenzi’yi suçlayabilir ki? Ama işte o tembel Lorenz, böyle ufak farkların sonuçta büyük değişikliklere neden olduğunu buldu. Bilim dilinde başlangıç koşullarına kritik bağlılık olarak bilinen bu olaya, bir kelebeğin kanat çırpışlarından kaynaklanabilecek kadar ufak atmosferik değişikliklerin sonuçta küresel iklim oluşumları üzerinde büyük etkiler yaratabileceği içermesine atfen kelebek etkisi adı verildi.

Ne midir bu kelebek etkisi? Bir sabah fazladan içtiğiniz bir bardak kahvenin, yaşamınızda çok büyük ve derin değişikliklere neden olması demek. Bu bir bardak kahve için harcadığınız fazladan zaman, tren istasyonunda müstakbel eşinizle karşılaşmanıza, ya da kırmızı ışıkta geçen bir araba tarafından ezilmekten kıl payı kurtulmanıza neden olabiliyor. Eşim ile bu bölümü tartışırken aklımıza ister istemez Sliding Doors filmi geldi. Ne muhteşem bir filmdir. Seyretmeyenlere mutlaka önereceğim sıra dışı ve unutulmaz bir filmdir. Son anda kapanan bir kapı ile tamamen değişen bir hayat, üstelik aynı anda izleme imkanı ile.

Burada anlatılmaya çalışılan, yaşamımızdaki önemli olayların arkasına ayrıntılı olarak baktığımızda, büyük değişikliklere neden olan, görünürde önemsiz, rastgele bir çok olay vardır gerçeği ve işte bu önemsiz ve rastgele olayların aslında hayatlarımız için belirleyici olanlar olduğu çıkarımı.  

Rastgele etkenler, en az niteliklerimiz ve eylemlerimiz kadar önemlidir. Birçok insan, entelektüel bir düzeyde rastgele etkenlerin önemini anlasalar bile, duygusal bir düzeyde buna direniyorlar. En basit ifadeyle bir çok kişi meşhur kişilerin kariyerlerinde şansın rolünü küçümserler oysaki bir çoklarının hikayesi göstermektedir ki şansları olmasaydı onları bugün yalnızca aileleri ve arkadaşları tanıyor olacaklardı.

Peki ama neden rastlantısallık olayına inanmayı tercih etmeyiz?

Her şeyden evvel yaptıkları ile kazandıkları arasında rastgele bir ilişki olduğuna inansalardı, çok az sayıda insan ciddi anlamda bir çaba gösterirdi. Öyle ya zaten iş şansa kalmış ben neden kendimi yorayım ki diye düşünürlerdi. İnsanlar “kendi ruh sağlıklarını korumak için” başarıda yeteneğin rolünün derecesini abartmışlardır. Yani, sinema yıldızlarını, yeni tanınmaya başlamış yıldızlardan daha yetenekli görmeye ve dünyanın en zengin insanlarının aynı zamanda en akıllıları da olduklarını düşünmeye eğilimliyiz. Siz belki değil ama dünya genel ahalisi bu yönde düşünmektedir.

Bir başka neden ise rastlantısallığın yaşamımızdaki etkilerini kaçırıyoruz çünkü dünyayı değerlendirdiğimiz zaman, sadece beklediklerimizi görme eğilimindeyiz. Aslında beceri düzeyini başarı düzeyine bağlı olarak tanımlayıp, sonra da nedensellik duygumuzu aradaki bağıntıyı öne çıkartarak güçlendiriyoruz.

Bir bara gittiğinizi düşünün. Benim için zor bir hayal değil çünkü gitmesini çok severim. Karizmatik ve hatta yakışıklı barmen ile lak lak ediyorsunuz. Barmen size bir film yıldızı olmak istediğini söylese ne düşünürdünüz?  Muhtemelen tamam, tamam, sen şimdi sadece şu sodayı fazla kaçırmadığına dikkat et, yeter türünden bir şeyler düşünürdünüz. Aslında pekala aman Tanrım, geleceğin bu karizmatik film yıldızı ile baş başa konuşma fırsatını yakaladığım için ne kadar şanslıyım, diye de düşünebilirdiniz.

Beklentilerin kurbanı olmak kolaysa, birilerinin bundan yararlanması da kolaydır. Doktorların beyaz önlükler giyip muayenehanelerinin duvarlarına türlü çeşitli sertifika ve diplomalar asmalarının, kullanılmış araba satıcılarının motora para gömmek yerine arabanın dışındaki ufak tefek çizikleri tamir etmeyi tercih etmelerinin ve öğretmenlerin genelde “mükemmel” bir öğrenciye aynı ödevi veren “zayıf” bir öğrenciye göre daha yüksek not vermelerinin nedeni de budur. Bunun farkında olan pazarlamacılar da önce bizlerde beklentiler yaratıp, sonra da bunlardan yararlanacak reklam kampanyaları tasarlarlar.

Bu bizi nereye mi götürür?

İşte bu nedenle neden bir filmin iyi iş yaptığını, bir adayın seçimi kazandığını, bir fırtınanın oluştuğunu, bir hissenin düştüğünü bildiğimize inanırız. Hepimiz bir anda konunun uzmanı kesiliriz ama hep geriye dönük olarak. Hiç birimiz ama kolay kolay bir sonraki fırtınayı ya da seçimi kimin kazanacağını ya da doların ne olacağını bilemeyiz.  Geçmişi açıklayan öyküler uydurmak, ya da gelecek hakkındaki su götürür senaryolara inanmak kolaydır. 

Bir sonraki yazı işte tüm bunlarla ilgili olacak. Geçmişe bakıldığı zaman gerçek akış sanki en olası senaryo ya da olasılık gibiymiş görünüyor ama yaşarken durum bu kadar açık ortada olmuyor. İyi tahminler yaptığımızı sanıyoruz ama yanılıyoruz. Çoğu kere de bu nedenle kibirli ve hatalı kararlar alıyoruz.Tüm bunların nedenlerini konuşacağız. Tabii ki en sonunda hepsini bir yerlere bağlamaya çalışacağız.


Bu arada yazıyı sonlandırmadan, Mavi AY dizisinden önce, Bruce Willis karizmatik, genç bir barmendi ve kim bilir kaç kişi onunla konuşmuştu.

2 Ekim 2013 Çarşamba

Gel de kadere inanma 1

Hayatınızın kontrolü sizde mi?

Dört yazıya konu olmasından anlamış olacağınız üzere bu seneki tatilimiz çok şükür güzel geçti. Konu hakkında yeterince yazmış olduğumdan, merak etmeyin tekrar o konuya girme niyetinde değilim. İşte bu güzel tatil öncesinde eşimin annesi bizimleydi. Onun bizimle kalmasından faydalanıp eşimle yapmaktan belki de en keyif aldığımız programlardan bir tanesini gerçekleştirip soluğu Akmerkez Remzi Kitabevinde aldık. Ne keyiftir anlatamam sizlere. Önce gidip onlarca kitap seçeriz. Sonrasında kahve, çay ve kek servislerinin olduğu masalara kurulup saatlerce seçtiğimiz kitapları inceleriz. Kış ise ben kesin salep içerim. Eşim her daim kekini mutlaka alır. İşte bu program sırasında seçtiğimiz kitap yığınından ayırdığımız 10 adet kitap özenle yeni kitaplarımız olarak kitaplığımızda yerlerini aldılar. İşin ilginç tarafı seçtiğimiz kitapların içerikleri idi. Genel olarak hepsi aynı temel soruya cevap arayan ve bu çerçevede yazılmış olan kitaplardı. Hayatımızın kontrolü bizde mi?

Tatil sırasında bu kitaplardan iki tanesini hem eşim ve hem de ben okuduk. Çok güzel oldu zira hem benzer konular etrafında iki farklı yazarın yorumlarını öğrendik ve hem de sıcağı sıcağına konuyu eşimle tartışabilme olanağı bulduk. Hararetle tavsiye edebileceğim bu kitaplardan aklımda kalanları, kendi fikir, yorum ve itirazlarımla beraber harmanlayıp sizlerle paylaşmaya karar verdim. Öncelikle kitapları ve yazarlarını sizlerle paylaşmak isterim ki yazılan her doğru sözün kimlere ait olduğunu bilin. Bunları yazmamdaki amaç  her zaman olduğu gibi hem sizlerle hoşuma giden şeyleri paylaşmak ve tartışmak (yorum muhtemelen yine yazmayacağınızdan kendi kendime tartışmış olacağım)ve bir diğeri geri dönüp özet ve hap haline getirilmiş bilgiyi bir yerlerden kolayca bu sayede bulabilmek . Umarım beğenirsiniz.

İlk kitap Leonard Mlodinow’un Ayyaş Yürüyüşü idi. Aynı yazarın yeni çıkan kitabı olanSubliminal (Bilinçdışınız Davranışlarınızı Nasıl Yönetir?) adlı kitabı yine almış olduğumuz kitaplardan bir tanesiydi. Eşim halen bu yeni kitabı okumaktadır. Diğer okuduğumuz kitap ise Rolf Dobelli’nin Hatasız Düşünme Sanatı idi. Kişisel olarak iki kitabı da çok beğendim. Çok kolay okudum ve kendimce bir şeyler de öğrendim. Ama her şeyden önce büyük keyif aldım. Sizlere de tavsiye ederim.

Hayatınızın kontrolü sizde mi? Hayat sizin dışınızda akıp giderken, siz yanılmaya ve  öyle olduğunu sanmaya devam edin...

Her gün dokuza birkaç dakika kala kırmızı kapüşonlu bir adam bir yere dikilip kepini ileri geri sallamaya başlıyor. Beş dakika sonrada ortadan kayboluyor. Günlerden bir gün karşısına bir polis memuru geçiyor ve ne yaptığını soruyor. O da zürafaları kovalıyorum diye cevaplıyor. Polisin burada zürafa yok ki şaşırmasına karşılık da işte işimi iyi yapıyorum da ondan cevabını veriyor.

Hayatınızın kontrolü sizin elinizde mi? Büyük ihtimalle sandığınızdan çok daha az. Aslında hepimiz az veya çok kırmızı kepli adamlarız. Kimimiz belki saflıktan ya da belki aydınlanmış olmaktan bu yanılsamanın doğruluğa inanmakta kimimiz ise bitip tükenmez arayışlarını ama ümit dolu ama ümitsiz azimle ya da farkında bile olmadan sürdürmekte.

İnsanlar çevreleri üzerinde kontrol sahibi olmak isterler. Olayları kontrol etme isteğimiz aslında düşünülenin tersine nedensiz de değildir. Kişisel bir kontrol duygusu, benlik kavramımızın ve öz saygı duygumuzun ayrılmaz bir parçasıdır. İşte zaten bu nedenle yarım şişe viski içtikten sonra araba kullanmakta bir sorun görmeyen bir çok insan var. Bu hem kendi hayatlarını ve hem de başkalarının hayatlarını sorumsuzca tehlikeye atan bir çok insanın içinden de yine bir çokları içinde oldukları uçak ufak bir hava boşluğuna girdiği zaman paniğe kapılırlar. Neden aslında hep aynı. Kontrol ben de olmalı, kontrol kaybedilmemeli. Aslında kendimiz için yapabileceğimiz en yararlı şeylerden bir tanesi, yaşamımızı kontrol altına almamızı, ya da en azından öyle hissetmemizi sağlayacak yollar aramamızdır. Alkollü araba kullanmak sebebi ne olursa olsun tabii ki bırakın yapılmasını düşünülmemeli bile.

Başımızdan geçen olaylar eğer rastgele ise, o zaman olaylar üzerinde bir kontrolümüz doğal olarak yoktur. Yok eğer olaylar üzerinde bir kontrolümüz varsa da, o zaman olaylar rastgele değildir. Dolayısıyla, kontrolün bizde olduğunu hissetme gereksinimiz ile rastlantısallığı algılayabilme yeteneğimiz arasında temel hatta yaman bir çelişki vardır. Laboratuvar ortamlarında yapılan deneylerde rastlantısallığın rolü yabana atılmayacak kadar belirgindir oysaki günlük hayatlarımızda yukarıda belirtmiş olduğum nedenden ötürü çok daha az belirgindir. Bizleri daha çok olayların rastgele olup olmaması değil ama daha çok bunların sonuçları ile onları etkileme becerilerimiz ilgilendirir. Böylece gerçek hayatta, olayların kontrolümüz altında oldukları yanılsamasına karşı koymak çok daha zor olur.

Bu yanılsama da bizi başarı ya da başarısızlık dönemi geçiren bir kişi veya organizasyonun bunu o organizasyonun durumunu betimleyen sayısız etmene ve şansa değil de, en tepedeki kişiye atfetmesine götürür. O kişi eminim yeteneklidir. Bir işte uzman olmak için 10.000 saat çalışmak kuralından hareketle eminim en az 10.000 saatlik bir tecrübesi de vardır. Dahası tecrübelerinin yanı sıra doğal Allah vergisi bir yeteneği de olabilir. Ama işte tüm bunlar başarı için yeterli midir? İşte demeye çalışılan yalnızca bunların yeterli olmadığı gerçeği.

Yalnız başarı ya da yalnız başarısızlık için değil, hayatın kendisi için insanın sahip olduklarının, planladıklarının ve kontrolü altına aldığını sandıklarının dışında da bir çok etkenin olduğu ve bu etkenlerin aslında hayatlarımızda sahip olduklarımızdan, planladıklarımızdan ve kontrolü altına aldıklarımızdan çok daha belirleyici olduğu gerçeğini kitaplar savunmakta. Genelde insanların yanılgıya düşmesini de öyle izah etmekteler:

Düşünür Francis Bacon’un 1620 yılında dediği gibi, “insan zihni bir kere bir görüş oluşturursa , onu onayan her türlü olayı toplar ve aksini gösteren olaylar daha çok ve önemli olsa bile, bu görüş geçerli kalsın diye ya onları görmezden gelir, ya da reddeder”.

Ya da Einstein’ın dediği gibi “Ön yargıları yıkmak, atomu parçalamaktan zordur” sözünde olduğu gibi insan bir kere yanılsamanın etkisi altına girmeye görsün , düşündüklerimizin yanlış olduğunu gösterecek kanıtlar aramak yerine , genelde onların doğru olduğunu kanıtlamaya çalışırız. Psikologların onama eğilimi olarak adlandırdıkları bu olay, rastlantısallığın yanlış yorumlamaktan kendimizi kurtarmamızın önünde ciddi bir engel oluşturur.

Bazen daha kötüsü olabiliyor. Sadece ön yargılı kavramlarımızı destekleyecek kanıtlar aramakla kalmıyoruz, ama aynı zamanda belirsiz kanıtları da bu fikirlerimiz doğrultusunda yorumlayabiliyoruz. Bu da başımızı derde sokmaya ya da kibirli ve yanlış kararlar almamıza fazlasıyla yetiyor ve artıyor bile.

Siz ister şans,  ister alın yazı, ister kader olarak tanımlayın ne fark eder ki? Nobel ödüllü Max Born bakın ne demiş: “Şans, nedensellikten daha temel bir kavramdır.”

Yaşamlarımız için, bizler de rastgele olayların etkisinde sürekli bir o yöne, bir bu yöne savrulup dururuz. Sonuç olarak, her ne kadar sosyal verilerde istatistiksel düzenlilikler bulunabilse de, tek tek kişilerin geleceklerini öngörmek olası değildir ve kendi başarılarımızı, işimizi, dostlarımızı ve parasal durumumuzu çoğu insanın kavradığından daha fazla oranda şansa borçluyuz. Boşuna su yolunu bulur, ya da gelin ata binmiş ya nasip demiş dememişler.

Peki ne oldu hepimizin birer küçük yaratıcılar olduğu gerçeğine? Hani kendi kaderlerimizin efendileri ve kendi ruhlarımızın kaptanlarıydık? Hani başımıza gelen tüm olumlu ve olumsuz şeylerin sebebi ve sorumluları yine bizlerdik? Yoksa olanların tümü bizlerin kendi seçimidir düşüncesi de mi yalandı?

Ben kendi adıma tüm bunlara yine aynı şekilde ve gönülden inanmaya devam ediyorum. Açıkçası bu anlamda bir sarsılma yaşamıyorum bilakis aslında bunlar düşüncelerimi daha da pekiştiriyor. Tam bu sıralarda mesela dört elle sarıldığım düşünce "insan şansını kendi yaratır" düşüncesi. Bir kere tüm bunlara cevaplar bulmaya dahası soruları daha da artırmaya devam edeceğim ama çok kısaca yazmak gerekirse her şeyden önce ırmakların bir hızları vardır ve doğasından daha hızlı akıtamazsınız. Yani her şey kendine uygun zamanda gerçekleşir. Ben bilgi toplamaya devam ediyorum. Farklı farklı yollara girip çıkıyorum. Araştırıyorum, deniyorum, çözümler bulmaya çalışıyorum. Sorular soruyorum, cevaplar karanlıkta bile olsalar yoluma devam ediyorum. Kişisel fikrim tüm olanları gerçekleştirecek olanların yine bizler olduğu düşüncesi ama sandığımızdan çok daha karışık bir yapıda. İstedik ama olmadı, hani efendi bizdik ikilemleri işte bu nedenle hep karşımıza çıkıyor. Anlam arayışım tabii ki devam ediyor. Çoğu kere kaybolabiliyorum ama devam ediyorum. Ediyorum çünkü bu arayış hoşuma gidiyor. Güzel olan bu kitaplarla bir kaç perde daha kalktı gibi sanki. Hani sanki ışığa biraz daha yaklaşmış gibi hissediyorum ya da belki yalnızca delirmeye başladım.

Bir delinin notları bir sonraki yazıda devam edecek. İlginizi çekti ise beklerim. Sorularınıza cevaplar bulabildiğiniz aydınlık yollar dilerim.

12 Eylül 2013 Perşembe

Rara sunt cara 4

Orta direk füzyon müzik  

Biz orta direk Türklerin olmazsa olmaz özelliğimiz, sanırım haklarımızı sonuna kadar ve hatta sınırları zorlayacak şekilde kullanma isteğimiz. Konu haklarımız olduğu zaman ve çoğu kere eğer karşımızdaki bir otorite ya da kamusal alan olmadığı sürece adeta almak için kaplanlaşabiliyoruz.  Ama karşımızda bizden daha dişli biri olması durumunda tercih ettiğimiz kaplanlaşmadan ziyade kedileşme oluyor. Elimizde olanı kaybetme korkusu sanırım çoğu kere hakkımız olanı alma isteğinden daha ağır basmakta. Tabii insanın damarının tuttuğu ya da artık mantıklı düşünemediği anlar olabiliyor ama genelde geri durma nedeni aslında elimizde olanın ne kadar da değerli olduğunun bilincinde olmamız. Tatilde dişli engeller  yoktu. Zaten bu müşteri memnuniyetiyle bir arada düşünülemezdi bile. Durum böyle olunca etrafımız sunulanları maksimize kılmak için çırpınan ve bence tatillerinin içine eden kaplanlaşmış aileler ile doluydu. Biz kendi adımıza şanslıydık, hiç bu yarışlara ve zorlamalara girmedik. Kedi kedi tatilimizi yapıp geri döndük. Para verdik sonuna kadar her şeyden yararlanacağız diyen görüş ile , ben yalnızca temiz hava alıp, farklı bir ortamda bulunmanın keyfini süreceğim farklı görüşleri aynı tesis içerisinde bir araya gelmiştik anlayacağınız.  Gelin biraz daha ayrıntılı açıklamalarda bulunayım.

Ben küçük tesisi severim. Küçük ama kaliteli ya da günün moda terimi ile boutique otelleri tercih ederim. Bu tür otellerde reklamı ile servisi yapılanlar genelde aynıdır. Çok şaşırmazsınız. Beklentileriniz genel olarak karşılanır. En azından yemek için koşuşturmak, boş masa takip etmek, bitirseler de kalksalar diye düşünmek, kalkanların hemen peşi sıra oldukça sevimsiz dağınık ve yemek artıklarıyla dolu masalara oturmak zorunda kalmazsınız. Yemekler çeşit olarak belki çok daha sınırlıdır ama sunulan her yemek de lezzetlidir buna karşılık. Bununla beraber çoğu boutique otelde çocuklar için ne bir mini kulüp ne de akşamları onlar için bir mini disko vardır. Yerleşimleri, şartları, ve sundukları da yine çocuklara yönelik değildir. Büyükler için genelde tasarlanmış otellerdir. Kısacası henüz çocuk sahibi değil iken gidilesi, tercih edilesi otellerdendir.

Artık tatilleri ne mutlu bize ki iki kişi değil üç kişi yaptığımızdan butik otelleri nicedir rafa kaldırmıştık. Büyük otellerin riskleri vardır. Büyük otellerde büyük yarışlar vardır. Masa kapmaca bunlardan belki en önemlisidir.  Çok şükür bu konu bizim otel için geçerli değildi. Ama başka bir yarış vardı ki her haşini bizde de yaşanmaktaydı. Plajda yer kapma büyük bir yarıştır. Daha da önemlisi denize en yakın yerlerde yer kapma plajdaki bir statü konusudur adeta. En ön faça yerden yer kapmış olan ailenin hareketleri, tavır ve davranışları bile değişir. Küçük dağları nasıl yaratmışlarsa, o yeri de öyle kapmışlardır bu tip kaplanlar. Uzatmayayım bizde de bu tür ailelerden bir hayli vardı. Denizden çıkarken gördüğüm suratlar hemen hemen hep aynıydı. Sabahın zifiri karanlığında kalkıp, üşenmeden hatta üşenmeyi aklına bile getirmeden havlularını seren ve kahvaltı sonrasında büyük bir zaferle yerlerine kurulanlar yine aynı ailelerdi. Onlar bizim kaplan orta direk ailelerimizdir.

Biz tatilimizin tamamını çocuklar için yapılmış olan üstü kapalı kum havuzunun hemen yanındaki yastıkların üzerlerinde geçirdik. Kumsaldaki son sıra olma özelliğinin yanı sıra üstü kapalı bir yer olması ve yastıklarla dolu olması sebebiyle bence kimsenin tercih etmemesine rağmen kumsalın en güzel ve en nadide yeriydi. Ne zaman gitsek terk edilmiş hissi verecek kadar boştu  ve de oğlumun deniz dışında tüm zamanını geçirdiği kum havuzunun hemen yanı başındaydı, daha ne olsun.

Başka dikkatimi çeken konu da şişme deniz yataklarıydı. Hepsi birbirinin tıpa tıp aynı 10’a yakın yatak vardı kumsalda. Demek tüm alanlar yakınlardaki bir marketten aldılar ve markette de yalnızca bu model kalmıştı diye düşünmüştüm ilk gördüğümde. Sonradan öğrendik ki bu şirin şişme su yatakları otelinmiş ve müşteri kullanımı içinmiş. Meğer plajda yer kapan ailelerin ikinci yarışı da bu yataklarmış. İnanın ben bunların sahipleri var sanıyordum. İnsan bu kadar mı mükemmel yarışır ve başka ailelere kaptırmaz. İnanın yatakları kullananalar hep ama hep aynı kişilerdi. Biz son gün bu yatakların otele ait olduklarını öğrendik. Yarışın hep içindeymişiz de haberimiz yokmuş. Seneye bambaşka bir ben olacağım ve şaşıracaklar.

Kumsalda öğleden sonraları karpuz dağıtılıyordu (evet evet bizim dünyaları bayıldığımız tabağın yarısını oluşturan meyve bedava dağıtılıyordu). Garsonlar kendilerince belirledikleri bir ruta göre dağıtımları yapıyorlardı. Sen misin bu planı uygulamaya çalışan zavallı? Aslında olması gereken önce bizim bu cingözlere dağıtımların yapılması olmalıydı ama düşünülememişti. Dünyanın bin türlü hali var, her aksaklık düşünülmeliydi. Ya karpuz kalmasa ve bizim kaplanlar dağıtımı yapılan ailelerin tabaklarına melun melun bakıyor olsalardı, ya da bizimkilere dağıtım en basitinden güneşin de etkisiyle istemsiz olarak atlansaydı, ya da Allah korusun dağıtım ya bizim kaplanlar denizdeyken yapılıyor olsaydı ve kimseyi bulamadıklarından karpuz tabakları verilmeseydi ...  Sürekli bir pişşşşttttt, oğlummm, buraya da versene bir tabak, aslannnnnn, bir tabak getirsene sana zahmet, delikanlı, delikanlııııııı, buraya buraya ...  sözleri karpuz dağıtımlarında en çok duyulan sözlerdi. Ne yapsın bizim kibar garsonlar, müşteri memnuniyeti için rutlarının içine ediyorlardı. Ama bana göre en terbiye sınırlarını zorlayan hadiseler çay bardaklarına parmakları ile vurarak ve çoğu kere garsonların yüzlerine bile bakmadan istenen çaylar (ki kahvaltıda çay servisi selfservisti) ve kibar olmayan tonlarda değiştirilmesi istenen çoğu hala yemeklerle dopdolu tabaklardı.

Bu kadar dedikodu yeter size. Yeniden bizim aileye dönecek olursak, odamızın da son derece şık ve oldukça geniş olduğunu itiraf etmeliyim. Mini minnacık küçük odalar insanın içini daraltırlar. Zaten kısıtlı tatil yapacaksınız ve zaten kısıtlı tatilinizi çoğu kere hayalinizde olmayan bir yerde yapacaksınız bir de oda dar ve hatta küçücük olacak. İşte tatili zehir eden bir durum. Neyse ki odamız oldukça iyi idi. Belli yenilenmiş ve hatta özenilerek yenilenmiş. Odamız üç basamakla birbirinden ayrılan iki bölümden oluşmaktaydı. Oğlumun yatağı aşağı bölümdeydi. Aman Allahım, meğer oğlumun içinde kalmış bir dubleks ev hayali varmış. Odamız iki katlı diye (1,1 katlı desek daha yerinde olurdu aslında)bir sevindi ki anlatamam. Normalde benimle yatmayı tercih eden adam yatağından ayrılmak istemedi. Zaten bu tatilde oğlum bir hayli ön plana çıktı. Komik olan her olayın ardında oğlum vardı.

Bir keresinde masada tek başına oturmasını ve bizi beklemesini rica ettik. Ne mi oldu? Adımı ve soyadımı bağıra bağıra bizi aramaya kalktı. Ben ilk duyduğumda ben de onun adını ve soyadını söyleyerek nerede olduğumu söyledim. Bizi görenler herhalde deli demişlerdir. Bir başka yine beklemesini söylediğimizde (bunu yapmak durumundaydık ki eşim ve ben kısa sürede yemekleri toplayıp, yemekleri beraber yiyebilelim), biraz da motivasyon olsun diye masa sana emanet sakın kimseye kaptırma, mutlaka bizi burada bekle dedik. Biraz da dalgasına babacığım ayrıca masayı da temizlet diye ilave ettik. Sen misin bunları söyleyen... Döndüğümde masa tertemizdi. Elinde bir bıçak ile oğlum da masanın hemen yanı başındaydı. Ne yapıyorsun diye sorduğumda da masayı koruyorum dedi. Gel de çık işin içinden. Siz siz olun çocuklarınıza yapacağınız motivasyon seviyesini iyi ayarlayın, pişman olabilirsiniz.

Akşam yemeklerinde ise mini disko ablaları çocuklu masalara gelip davetlerde bulunuyorlardı. Oğlum da her seferinde tamam geleceğiz diyordu. Bir akşam yine tamam dedi ama yorgunluğu her halinden belli oluyordu. İstersen bu akşam hemen odamıza dönelim dediğimde olmazzzzzz, mini diskodaki ablaya geleceğimi söyledim, gitmem gerekir demez mi. Ne mi oldu? Mini diskoya gidip, sarışın güzel rus ablayı bulduk ve bu akşam yorgun olduğumuz için odamıza gideceğimizi söyledik. Ya dumur olduğundan ya da ingilizcemi anlamadığından hafif gülümseme ile kafa salladı yalızca. Ancak bu şekilde ikna olan oğlum odanın yolunu tuttu.

Tatlı büfesine her defasında büyük bir iştahla saldırması, bir çok tatlıyı ayrı ayrı denemesi ve beğendikleri sonrası karnını okşayıp güzelmiş demesi tatili güzel yapan olaylardan yalnızca bir tanesiydi. Başka bir diğeri ise bütün gün tek bir dakika bile ayrılmamış olmamıza rağmen baba bugün seninle hiç görüşemedik demesiydi. Nasıl ben ona hem de hiç doyamıyorsam o da bana doyamıyordu. Ya da ben böyle düşünmeyi tercih ediyorum. Terliksiz kumsalda her yürüyüşü sonrasında birden durup babaaaaa hemen gel diye bağırması ve kucağıma atlaması başka bir hoş anı olarak keseme attığım olaydı.

Tabii hep güzel olaylar olmadı tatilde. Bir akşam baharatlı bir köfte yedi biricik oğlum. Sonrasında tabii işler pek güzel gitmedi. Anlattıklarından anladığımız hem midesi bulunuyordu, hem reflü gibi mideden ağıza bir gaz akımı oluşmaya başlamıştı. Bu tatsız olayı çok uzun anlatmak ve tekrar hatırlamak niyetinde değilim ama oğlum çok korktu. İlk defa tecrübe ettiği bir olaydı ve korkudan titremeye başladı. Onun o halini görmek tek kelime ile çok acıydı. İçimiz parçalandı. Çok şükür yatağımızın ortasına ve tuvalete iki ayrı seferde yediklerini çıkardı da kabus kokulu ama mutlu bir şekilde sona erdi. Sonrasında gecenin bir vakti tek kelime edilmeden ve surat asılmadan odamız tekrar temizlendi. Biz ayrılana kadar oğlumun durumu gerek gece ve gerekse gündüz müdürleri tarafından ayrı ayrı ve her gün soruldu. Ona özel yemekler yapıldı. Şımartıldık mı hem de nasıl. Peki böylesi şımartılmak bir daha ister miyim, asla ...

Tesisisin kompak olması güzel olmasına güzeldi de can sıkıcı bir yanı da yok değildi hani. Tesisisin canlı müzik yapılan 2 ayrı yeri ve bir de şovların yapıldığı anfitiyatrosu vardı.  Oğlum çok geçe kalmadan uyuduğundan biz de belli bir saatten sonra paşa paşa odamızda zaman geçiriyorduk. Odada kitap okuyarak, muhabbet ederek ya da televizyon seyrederek gayet güzel zaman geçirebilirsin. Tabii geçiririsin de hadi gel de geçir de görelim. Siz hiç hafif rus müziği ile ritmi bir an bile değişmeyen tekno müziği aynı anda dinlediniz mi? Ya da Ankara havası ile hippop müziği aynı anda duydunuz mu? Gelin oy farfara farfarayı , My way ile aynı anda dinlemeye çalışın. Tam bir müzik şöleni demek isterdim ama tam bir müzik çöplüğü idi. Hepsi kendi içinde güzeldi ama karışım kötü idi. Füzyon mutfağı çok seven biri olan ben füzyon müziği bu şartlarda sevemedim. Hava sıcak olduğundan pencereleri kapatamadık. Oğlumun hemen yanı başında olan klimayı da çalıştırmak istemedik ve bu müzik işkencesini bizzat ve doya doya yaşadık. Sağlık olsun.

İşte tüm sene boyunca beklediğiniz, gün saydığınız bir tatil daha böylece sona erdi. Büyük keyif aldık. Tatilin kötüsü olmaz derler, bence de olmaz ama kesinlikle uzun ve kısası olmakta. Bana göre benim tüm tatillerim çok kısa. Çocukluk yıllarımın üç ay süren tatil süreçlerini çok özlüyorum. Parayı bir şekilde bulsam düşünmeden de çocukluk yıllarıma geri dönerim o ayrı. Şaka bir yana her zaman dediğim gibi önemli olan hiçbir zaman tatil olmadı, asıl hedef anı kesemize bir kaç güzel anı daha koyabilmek. Ne mutlu bize ki biz kendi adımıza bu tatilde bunu başardık. Daha nicelerine İnşallah.

3 Eylül 2013 Salı

Rara sunt cara 3

En iyi küçük çalı

Bazı insanlar vardır dolu bir bardağa atılan bir damla ya da karışımın patlamasını sağlayan bir damla gibidirler. Onların katılımlarıyla işler harekete geçer, ivmelenir, değer kazanır.  1+1 bu tür insanların sayesinde bazen 3 bazen 4 hatta bazen 5 olabilir. Sinerji sağlayan insanlardır bunlar. Yüksek enerjili olurlar ve ortama mutluluk ve pozitiflik katarlar. Serkan işte böyle biriydi. Belirlenmiş bir görevi yoktu. Bazen tabakları topluyor, bazen masaları temizliyordu. Bazen de siz daha istemeden karpuz  ya da kahve ikramında bulunuyordu. 

Organizasyon için belki çok büyük görevleri yoktu ama yine organizasyon için Fenerbahçe’deki Alex (tabii asla bir Alex olamaz), Galatasaray’daki Hagi’ydi aslında. Sürekli güler yüzü ile her yerdeki açığı kapatıyor dahası değer katıyordu. Martin Luther King “Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Michelangelo’nun resim yaptığı, Beethoven’ın beste yaptığı veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki gökteki ve yerdeki herkes durup “Burada işini çok iyi yapan bir çöpçü yaşıyormuş” desin.' sözünü sanki Serkan için etmişti.

Bizim işini iyi yapan insanlara ihtiyacımız var. Ne iş yaptığımız önemli değil, işimizi nasıl yaptığınız önemli. Serkan işini iyi yapan biriydi. Serkan için ne iş yaptığı değil, nasıl yaptığı önemliydi. Serkan hareket ve davranışlarıyla ve daha önemlisi tavırlarıyla oradaki yalnız otel çalışanlarına değil tüm misafirlere de örnek oluyordu. Ne iş yapmanın önemli olmadığını ama nasıl yapmanın çok daha önemli olduğunu adım adım, ders verir gibi bizlere öğretiyordu adeta. Serkan farklı ve özel birisiydi. Serkan sanki Douglas Malloch’un "

En İyisi Ol" şiirini hayatına şiar etmiş birisiydi.

'Dağ tepesinde bir çam olamazsan,
Vadide bir çalı ol.
Fakat oradaki en iyi küçük çalı sen olmalısın.

Çalı olamazsan bir ot parçası ol, bir yola neşe ver.
Bir misk çiçeği olmazsan bir saz ol.
Fakat gölün içindeki en canlı saz sen olmalısın.

Hepimiz kaptan olamayız, tayfa olmaya mecburuz.
Dünyada hepimiz için bir şey var.
Yapılacak büyük işler, küçük işler var.
Yapacağınız iş, size en yakın olan iştir.

Cadde olamazsan patika ol.
Güneş olamazsan yıldız ol.
Kazanmak yahut kaybetmek ölçü bile değildir.
Sen her neysen, onun en iyisi olmalısın.'

Serkan tatilde beni oldukça etkileyen biri oldu. Onu tanıdığım için kendimi çok mutlu sayıyorum. Bu satırlar yazılmasaydı tatil eksik anlatılmış olurdu.

Diğer biri de Erdinç ya da nam-ı diyar Edi. Kendisi SPA için çalışan bir neferdi. Hani SPA onundu deseler inanırdım zira o kadar gönüllü ve azimli çalışmaktaydı. Sürekli bir faaliyet, sürekli bir ilgi. Yorulmak bilmeden sabahın kör karanlığından, akşamın zifiri karanlıklarına kadar masajın yararlarını ve her anlattığı kişiye yapacağı çok özel indirimi anlattı durdu. Daha tesise adımımızı atmakla tanıştık kendisiyle. Nereden geldiğimizi ve adlarımızı öğrendikten ve kendisini ve SPA’yı tanıttıktan sonra başladı masajın yararlarını anlatmaya. Biz artık dönüyorduk, o anlatmaya devam ediyordu. Nereden çıksak, kafamızı nereye uzatsak gülen bir Edi ile burun burunaydık. Adam bizi mi takip ediyordu anlamadım. Her zaman bir gülen yüz ve mutlaka bekliyorum sözleri ve benim tabii tabii mutlaka geleceğim sözüm. O kadar çok ilgilendi, o kadar çok anlattı ki ben artık yahu kabul edip yaptıralım bir mesaj sözlerine bile başladım. Oğlumu bir süreliğine eşime bırakabilsem yaptırtacaktım da ama eşim tatile gelmişti ve dinlenmeye, kitap okumaya, uyumaya, televizyon seyretmeye ve hiç bir şey yapmadan oturmaya ihtiyacı vardı. Onu rahatsız edemezdim. Etmedim de. Bazı adamlar manikür-pedikürle uğraşırlarken, ben ve iki oğlu olan adam sürekli çocuklarımızla beraberdik. Bu bakımdan masaj da yalan oldu benim için. Olan Edi’ye oldu. Ayıp ettik Edi’ye.

Her çalışan iyi idi gibi bir durum da aklınıza gelmesin. Sineğin yağını çıkarmaya çalışan bir kanserli yapı da yok değildi tesiste. Yahu siz hiç bir meyve tabağına 30 TL ödeme yapabilir misiniz? Sanmayın ki günlerce yiyeceğiniz bir tabak bu. Hepi topu bir yemek tabağı ve üzerindeki bir kaç tane kiraz, şeftali ve karpuz. Karpuz zaten bütün tabağı neredeyse kaplamış. Pazarda bedava neredeyse almayanı dövüyorlar. Sıcak kumlarda yanıp tutuşurken eşimin meyve isteyeceği tuttu. Hiç bir şey yapmadan ve sürekli kitap okuyaraktan zaman geçirmek nedir bilemem, hiç yaşamadım nicedir ama zor olsa gerek dedim ve bu isteği neşe ile kabul ettim. Neşem içimde patladı. Önce şaka yapıyorlar zannettim. Fiyatı duyan bizim bir naturmort satınaldığımızı sanır. Tam bir soygun anlayacağınız. Sen ömründe kazandın mı o kadar para diyecektim ama tatilimiz bozulmadın dedim ve kös kös verdim parayı. Aynı kanserli yapı waffle da yapıyordu ve güzel de yapıyorlardı. Aldık efendim, ondan da aldık. Ama meyve kadar acıtmadı canımı. Tabii ki afiyet şeker olsun, ben parasında değilim, neye harcamıyoruz ki günlük hayatlarımızda ama benim sıkıldığım orada keriz yerine koyulmamız. Ne yalan söyleyeyeim keriz gibi taa içimde hissettim sayelerinde.

Çalışanların bu kısa analizi ile bu bölümü de tamamlamış oluyorum. Bir sonraki bölüm de Muhteşem Türk ailesi ve füzyon müzik bizlerle beraber olacaklar. Çok uzatmadan yazabilirsem bu bölümleri kalan kısım oğluma ait bölümler olacak. Ne yazacağımı şimdilik ben de bilemiyorum ama zaten önemli olan ne yazacağım değil nasıl yazacağım :)

Sevgiyle kalın,

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Rara sunt cara 2

Panslavizm

“Sen neden bir rus ile evlenmedin çok merak ediyorum?”  

Hassss s..r! Kesin o kıza öküz gibi baktığımı gördü. Ahh be oğlum be, insan daha dikkatli olmaz mı?! Direk itiraz mı edeyim yoksa ne dedin? dalmışım nereye baktığımın farkında bile değilim canım mı diyeyim? Hızlı düşün aradaki bu boşluk hiç iyi olmaz.

“Hayır hem çok güzeller ve hem de beraber oldukları kişileri el üzerinde tutuyorlar. Yüzleri de sürekli gülüyor. Gerçekten hiç düşünmedin mi?”

Çok şükür baktığımı görmemiş. Genel bir konuşma yapıyor gibi. Gerçekten de böylesi bir merakı olabilir mi yoksa beni mi deniyor? Dalga mı geçiyorsun şimdiki aklım olsaydı hiç evlenmez olur muydum, desem mi? Bu çok mu fazla gerçekçi olur? Yok yok bu fazla kaçar. Benim panslavizm ülkü mü bir yerden yoksa duymuş olabilir mi?! Sanmıyorum bu ülkümü yalnızca çok yakın erkek arkadaşlarıma anlattım, onlar da beni satmazlar.O zaman neden soruyor ki, beni mi deniyor ...

“Şu ilerideki çocuk Boğaziçi’nden ve muhtemelen İnşaat bölümündendi. Yanındaki kızı gördün mü? Kız çocuğun etrafında pervane sanki ve ne kadar da hoş değil mi?”

Hoş mu? Yalnızca hoş mu!!!? O bir afet. Herif evet çok şanslı olsa gerek. Ülkümü bilmiyor J  Saati nacardan, kızı macardan alacaksın desem acaba bana nasıl bir tepki verirdi şimdi? :)

Otelimiz slav ırkının her yaş ve her ülkesinden bir çok insanıyla dopdoluydu. Güzel olanları tabii ki vardı ve oldukça kilolu olanları da. Erkeklerinin zaten tamamı kiloluydu. Erken kahvaltı sonrası hemen, hem de hiç  zaman kaybetmeden bira içmek bu kiloların bir nedeni olabilir. Bu konu bence araştırılmaya değer bir konu ve patronum ve eşim izin verirse yerinde bu konuyu araştırmak çok isterim. Bu konu üzerindeki gelişmeleri şansım olur da yaver giderse ve izin almayı başarabilirsem sizinle ayrıca paylaşacağım.

Süslü olanları da vardı oldukça rüküş olanları da. Bazıları elbisesine göre oje rengini değiştiriyordu. Giysiler ise aman Allahım sanki Oscar ödül töreni için kırmızı halıda yürüyecekler o derece.  Ben bu kadar frapan, bu kadar rüküş giysili kadını bir arada daha önceden görmemiştim. Eskiden hani apartman topuk denen bir tabir kullanılırdı yüksek topuklu ayakkabılar için. Benim bu sefer gördüklerime apartman demek o ayakkabılara hakaret etmek olurdu. Bu ayakkabılar gökdelen topuklu ayakkabılardı ve sayıları oldukça fazlaydı. Kendinizi bayanlar basketbol ligi için düzenlenmiş Oscar partisinde sanıyordunuz. Tamam içlerinde kendisine hem de uzun süre baktıracak olanları da vardı ama bu kadarı Cannes’da olmalıydı Marmaris de değil. Eşim ise yanında yalnızca tek bir bermuda şort getirerekten tüm o eşsiz ve pırıltılı geceleri aynı şort ve değişik tshirtlerle tamamladı. Topuklu ayakkabı mı? Tabii ki yoktu. Yanında yalnızca converse’lari vardı. Doğal olarak da bize böyle giyinenlerin dedikodusunu yapmak düştü.

Çılgın olanları da vardı. Bir sabah oğlumla denizde oyun oynuyoruz. Eşim de hemen kıyıda bizle muhabbet ediyor. Hemen yanımıza bir çift ve bir fotoğrafçı geldi. Fotoğrafçı önce kızın fotoğraflarını çekmeye başladı. Ama ne fotoğraflar, ne pozlar. Hani anlatılmaz yaşanır derler o derece. Sonra asıl abim işe katıldığı zaman işin rengi kırmızı noktaya dönmeye başladı. Ben eşime bunlar birazdan burada dayanamayıp bir arada olmaya başlarlar dedim. Bir süre sonra fotoğraf çekimi tamamlandı ve fotoğrafçı yanımıza gelip sanki hiç bir şey olmamış gibi Gezi olaylarının doluluğu olumsuz olarak çok etkilediği yönünde oldukça ciddi konuşma yaptı. Abla ile abi ise sigaralarını yakmış güneşleniyorlardı.

Bir sabah yemek salonunda kaybolduğunu sanıp ağlayan bu ırktan ufak bir oğlan çocuğu tüm salondakileri seferber etti. Ben dahil. Her kes çırpınıp anne ya da babasını nasıl bulabiliriz onu düşünüyorken kadının teki hiç istifini bozmadan bize yani kalabalığa doğru aheste aheste yürüyerek geldi. Çocuk onu görünce koşa koşa ona doğru yöneldi. Hadi panik olmadın, hadi koşmadın ve çocuğu fazladan ağlattın, insan bir sarılır değil mi yok bu teyzem çocuğu ittire ittire salondan çıkarttı. Bu ırka ilk kıl olduğum an olarak kişisel tarihime bir not düştüm.

Otelimizin kuaförü ise muhtemelen dünya çapında bir yetenekti. Tatile gelmişsiniz. Tüm gün kumlar içinde, tuzlu sulardasınız, ne işiniz var kuaförde. Tüm akşam üzerleri, belli bir saate kadar geceleri ve hatta bazen öğle saatleri kuaför dopdoluydu.  Çocuk arabasında çocuğu uyurken gelip saçına fön çektiren de vardı, ellerine manikür yaptıran Türk bir adam da. Üstelik o Türk abinin ufak bir kız çocuğu da vardı. Düşünün eşi kızı ile ilgileniyor, abim ise tırnaklarının bakımı ile. Kıskanmadım hayır çünkü o abinin olduğu yeri ben hayal bile edemem, o kadar yukarılarda.

Ben hemen hemen tüm zamanımı oğlumla geçirdim. Ama yalnız değildim. Benim gibi bir adam daha vardı. Evet manikür-pedikür için ya da masaj yaptırmak için kendine zaman ayıran erkekler olduğu gibi tüm zamanını üstelik 2 oğlu ile geçiren bir adam da vardı. Eşi güneşlenip, birlikte geldikleri ailenin bayanları ile lak lak ederken bu abim tüm zamanını iki oğlu ile geçiriyordu. Nereye gitse 2 oğlu peşinde idi. Bir oğlumuz daha olsa hiç bir farkımız olmayacaktı. Gidip sarılmak ve yalnız olmadığını söylemek istedim ama iriydi ve yanlış anlama ihtimali oldukça yüksekti. Yapmadım, yapamadım.

Gündüzleri mümkün olan tüm zamanımızı denizin içerisinde oğlumla yüzerek geçiriyordum. Ama merak etmeyin güneşe karşın tüm önlemlerimiz eşim tarafından alınmıştı. Oğlumun dirseklerine ve bileklerine kadar güneşten koruyucu deniz giysisi içerisinde idi. Açıkta kalan yerler ise en üst dereceden koruma kremi ile koruma altına alınmıştı. Kulakları da kapsayan güneşten koruyucu şapka ile açıkta bir yer kalmıyordu. 
Yalnızca sabah saatlerinde ve akşam üzerleri herkesler gibi mayo ile denize girebildi. Oğlum tatile beyaz gitti açık pembe döndü. Ben ise tam bir amele gibi yanarak döndüm. Nedeni ise giydiğim güneşten koruyucu deniz t-shirtü.  Böylesi bir bronzlaşma için bana olanak sağlayan başta üretimleri ve teknolojileri için Columbia’ya ve bu t-shirt’ü alıp giymeye zorladığı için eşime teşekkürü bir borç bilirim. Bu kadar denize girmemizden memnun olmayan eşim bize kızsa da pek ciddi ses etmedi. Bu sayede bol bol denize girdiğimizi söyleyebilirim.  Kendisi de bu tatilde -kendi ifadesidir-  tüm zamanların en çok denize girmesini gerçekleştirdi.

Bu bölümde son bir kaç kelimeyi de ışıltılı İçmeler ve Marmaris hakkında söylemek isterim. O ne ışıltıdır, o ne aydınlatmadır. Parlak parlak neon lambaları hemen hemen her yerde. Muhtemelen kalitesi kötü yemekleri böylesi cafcaflarla ne euro’lara satıyorlar. Biz yemedik ama ne yalan söyleyeyim oldukça etkilendik. Bu bence gereksiz sarfiyattan gözlerimiz kamaştı.

Anlatacaklarım bitti sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Daha yığınla konu var. İlave bir değil en az iki yazı olur bundan sonrasında. Mesela maestro Serkan var, sizlere anlatmak istediğim. Füzyon müzik var yine okumanız gereken. Muhteşem Türk ailesi var. Var oğlu var anlayacağınız.

En derin sevgi ve saygılarımla,

20 Ağustos 2013 Salı

Rara sunt cara 1

Müziği notaların arasındaki sessizlik meydana getirir

"Müziği notaların arasındaki sessizlik meydana getirir". 

Kendi Kutup Yıldızını Bul adlı kitap işte bu sözlerle bir son bulur. Ne kadar kulağa hoş gelen ve bir o kadar da içinde felsefik bir derinlik barındıran bir söz değil mi?

En basit anlamıyla hayatı bir müzik olarak görmek çok da hatalı olmayacaktır. Müzik ruhun gıdasıdır derler ya bence az  bile söylenmiş bir saptamadır. Bence müzik ilahidir, ruhanidir, ulvidir, dünyaya verilmiş bir hediyedir. Bu anlamda müzik bence ruhun aslında ta kendisi ve tam bu noktadan hareketle de hayatı en iyi açıklayabilecek bir mucizedir aslında. Düşünsenize bazen ufak bir melodinin bizlere hissettirdiklerini, ne ciltler dolusu ansiklopedilerde, ne raflar dolusu kitaplarda,  ne de saatler boyunca süregelen bir konuşmada bulabiliriz. Gelin şimdi günlük hayat rutininizi de notalar olarak kabul edin. İşte bu notalar arasında ki sessizlikler yani s’ler hayatı hayat yapan, anlamlı kılan yaşanmışlıklar olarak karşımıza çıkıyor. Bence bunların belki de en önemlilerinden bir tanesi tatillerimiz.

Küçüklükten beri severim tatilleri. Tatiller genelde mutlu zamanların geçirildiği, güzel anıların toplandığı ayrıcalıklı anlardır. Madem müzik ile başladık, müzik ile devam edelim.  C’est le ton qui fait la musique – müziği yapan tondur. Aynı şey farklı şekillerde sunulurlarsa tamamen farklı algılanırlar. İşte hayat genelde insanlara gülen yüzünü gösterir. Merhametlidir, huzurludur, mutludur, sağlıklıdır.

Romalılar rara sunt cara derlermiş, ender olan kıymetlidir. Belki de ender olmasından sebep ben tatilleri çok ama çok severim ve genelde de hiç doyamam. Nasıl ki çalışma hayatında bütün bir hafta Cumayı beklersiniz ve bütün bir ay maaş gününün gelmesini , işte bu bekleyişin yıllık olanı yani size sunulan havucun yıllık olanı da tatillerdir. Bu döngü aslında bizlere yabancı da gelmez zira tüm hayatımız zaten aslında böylesi döngüler ve havuçlarla doludur. Önceden yaşanan hayatların bire bir kopyalarını yaşamayı marifet sayarız biz şansız nesiller. Önce ilkokul bitmeli. Sonrasında güzel bir sınavla bir sonraki durak tespit edilmeli. Ara verilmeden orta ve lise çağları ve hemen ardından bir sonraki durak için yapılan bir başka sınav. Aralarda tabii rutin ders çalışmaları ve sınav hazırlıkları (bizim zamanımızda rutin böyleydi, şimdilerde daha da zorlaşmış gibi görünüyor).

Üniversite tabii çok önemli. Olmazsa olmazımız. Öyle ya bir okulun diplomasıyla bir holdingin yönetim kuruluna girmenin hayalleri o yıllarda daha çok taze. Oysaki bunun olasılığı yüzde birden bile düşük ama böyle kötü düşünceler için zaman yok o yıllarda. Ne kadar zeki ve ne kadar çalışkan olursam(nız) olayım en olası senaryo orta ölçekli bir işletmede saplanıp kalmak aslında.

Bu kadar uzun girişi tabii ki benim için hem de çok önemli olan bu seneki tatilimiz için yaptım. Anlatacak bir çok şey var. Bu nedenle bu seneki tatilimizi Marmaris’te yaptık diyerek balıklama konunun içine dalıyorum.
Çamları ve balı ile meşhur bu beldeyi ben bu kadar sene neden es geçmişim hiç anlayamadım. Hayır tarihimde 3 kere gitmişliğim vardı ama bu gidişler bir kaç on yıl kadar öncesine dayandığından nicedir bu güzelliği unutmuştum. Denizi tek kelime ile muhteşemdi. Havası kabul emek gerekir ki sıcaktı ama neresi değil ki?! Sonuçta Alaska’ya gitmediğimize göre sıcaktan şikayet etmek de bize yakışmazdı. Biz de etmedik zaten. 

Otel bence çok güzeldi. Tamam daha lüks olanlarında kalmışlığımız çok şükür olmuştu ama bence otel için tek söyleyebileceğim, her şeyin oldukça yeterli olmasıydı. Eşim bile ki aristokrasiden gelmesinden sebep oldukça zor beğenir  yüksek cenapları, o bile ne otele ne de odamıza bir laf edebildi. Edilemezdi çünkü her şey oradaki misafirlerin rahat etmesine göre düzenlenmişti. 

Ben normalde büyük tesisleri pek sevmem. Bir kere her şeyden evvel varmak istediğin yere kolay varamazsın. Gitmek istediğin bir çok yer çoğu kere düşünülmeden tesislere serpiştirildiğinden bir oraya bir buraya gün boyu ya yürürsün ya da çok sınırlı golf arabalarının gelmesini beklersin. Tesis bir kere Antalya’daki mega oteller gibi çok büyük değildi ve here yere çok rahat ve çok kısa sürede ulaşabiliyorduk. Odamızdan plaja gitmek için golf arabası beklememenin keyfi paha biçilmezdi. Geçmiş anılar odalarda unutulan bir şeyi almak için plajdan odaya dönen şahsımım ne kayıp yarım günleri ile dolu iken bu otel bize mucizevi geldi. Düşünsenize odadan plaj yalnızca iki dakika hem de yürüyerek. Plaj yemek salonu yalnızca 20 saniye. Mini disco ile odamız arasında ki mesafe ise 2 dakikadan çok daha kısa. Daha ne olsun?! Mutluluk budur !dedim durdum sürekli olarak.

Büyük tesis yüksek kapasite hedefi de demek olduğundan yatak sayıları ile restoran masa ve iskemle sayıları birbirlerine eşit değildir. Buna ek olarak çalışan sayısı yüksek kapasite oranına göre değil belli bir ortalamaya göre istihdam edildiğinden, yüksek sezonlarda yetersiz çalışan ve daha da kötüsü yetersiz çalışanın yorgunluktan sebep asık suratlarıyla karşılaşırsınız. İşte tüm bunlar ne şans ve mutluluk ki gittiğimiz otel için geçerli değildi.

Yemek salonuna saat kaçta gidersek gidelim ne sabah ne öğlen ne de akşam boş masa için beklemedik. Misafir sayısı  ile masa sayısı uygundu. Medeniyet bu olsa gerek. Ayran çeşidi bile Tekirdağ ve Yeni Ayran barındırıyordu. Daha ne olsun! Şarapların geliştirilmeye ihtiyacı vardı ama şarap içmesem de olurdu ne yalan söyleyeyim.

Tesisin bana göre ama en önemli artısı müşteri ilişkileriydi. Ben bu kadar sürede bu otelde ki kadar bir servis kalitesi ve böylesi güleryüzlü ve müşteri memnuniyeti odaklı çalışanlar inanın görmedim. Böylesine bir ölçekte her bir kişi kendisini oldukça özel hissedebiliyordu. Her bir müşteriyi böylesine özel misafir gibi hissettirmek bence otelin en büyük başarısıydı. Eksikleri peki var mıydı? Bence düzenlenen balık gecelerine rağmen ki her türlü deniz mahsulü oldukça fazla miktarda ve çeşitlilikte vardı, yemek kalitesinin biraz daha iyi olması gerekmekte. Aç mı kaldık hayır ama böylesi bir müşteri memnuniyeti odaklılığı çok daha iyi yemekleri bünyesinde barındırmalıydı. Umarım gelecek yıllarda bu da olur.

Genelde biz beklenti-fiyat dengesini iyi bulduğumuz bir tesis bellemiştik, onun dibinden ayrılmıyorduk. Kısacası gereksiz macera aramıyorduk. Garantiye oynamak ve beklentinin belirli bir düzeyde karşılanmasını cebe koymak güzeldi de yine de insan daha iyiyi, daha kalitelisini ve en azından değişik ve farklı olanı arıyordu her defasında. Bu sene zincirlerimizi kırıp, maceranın tadına vardık. İyi de yapmışız. Karşılığını beklenmedik güzel bir şekilde aldık.

Bu satırlara kadar yazdıklarım daha yalnızca bir başlangıçtı. Daha neler neler oldu, neler neler yaşandı. Az sonraaaaaaa diyerek bu yazıyı sonlandırıyorum.


Dilerim her bir anımız tatil tadında olur ...

23 Temmuz 2013 Salı

Maymunlar ülkesi

Maymunlar ülkesi. Uzun çok uzun bir süre önce yaşadığı yer burasıymış. Meğer bizle yaşamaya başlamadan evvel maymunları beslermiş bu ülkede. Maymunca bilir, dallardan dallara atlar dururmuş. Bugün bu kadar hoplayıp zıplamasının, ağaçlara çıkmak istemesinin ve bu kadar hareketli olmasının sebebi de buymuş. Maymunlarla da çok iyi anlaşırmış. Maymunlar da onu çok severmiş. Güzel zamanlarmış. Bizim Hollanda’da yaşadığımız zamanlarda o işte ağaçların üstünde maymunlarla beraber yaşarmış. Sonra birden her şey yanıp, bitip, kül olmuş bu güzel Maymunlar ülkesinde. Her bir maymun başka başka yerlere gitmek zorunda kalmış. Bizimkisi de gelip İstanbul’u bulmuş. İstanbul’da da aile olarak bizi görüp, sevip, seçmiş. Türkçe öğrenmiş ve zamanla buralarda yaşamaya alışmış. Sevmiş de, en az maymunlar ülkesi kadar sevmiş buraları ve bizleri.

Buraları güzel olmasına güzelmiş de bazen hayat istediği gibi olmamaktaymış. Bazı günler keşke hayat yalnız sadece ben olsa demeden edemiyormuş. Hayat o ve istediği kişilerden oluşsa ve keşke o kişiler hep orada olsaymış. Çok şükür ben ve annesi o isimlerden birisiyiz. Saydığı isimler dışındakiler çöpe gidebilirlermiş. İstediği ama gerçekleştiremediği bazı şeyler de varmış. Mesela yemekleri Aşçı Fernando’nun yapmasını istermiş. Fernando ile konuşur ve yalnızca köfte, pilav ve pizza yapmasını söylermiş. Aynı tabakta iki farklı yemek servis edilirse geri gönderirmiş ama. İki yemeğin birbirine karışmasını sevmiyormuş çünkü. Yıkanmak için de bizim banyoyu tercih etmiyormuş. Fireman Sam’i çağırıp, onun hortumundan fışkıran su ile yıkanmak istermiş. Yardımcımız Zeynep’in yıkama ve ütülemelerini seviyormuş ama benim tamiratlarımdan memnun değilmiş. Bob the builder mutlak surette bize çağrılmalıymış. Hayat güzel olmasına güzelmiş ama uyumak kötü hem de çok kötüymüş. Keşke uyumak hiç olmasaymış.

Hayat çok şükür ki oğlumun etrafında dönmekte. Bizler ise yalnızca onun annesi ve babası olmaya çalışmaktayız. Çalışmaktayız diyorum çünkü bazen onun birer uzvu gibi hareket ederken kendimizi bulabiliyoruz. Bu tabii ki istenen ve arzu edilen ve dahası planlanan bir durum değil ama çok akıllı ve daha da önemlisi çok tatlı. Bir anda ebeveynlikten uzuv olmaya dönebiliyoruz. Bu da hem bizim için çok yorucu oluyor ve hem de aile içi optimum mutluluk dengesini sarsabiliyor. Ülkemizde son zamanlarda yaşanan sevgisizlik ve hoşgörüsüzlük ortamında evimizde bir sevgi ve hoşgörü ortamı yaratmaya çalışmak bugünlerdeki en önemli görevimiz. Bu uğurda bazen esnemelerimiz de olabiliyor işte. Hani bulsak Fireman Sam’i de, Fernando’yu da, Bob the builder’ı da evimize davet edeceğiz.  Yeter ki o hep mutlu ve huzurlu olsun. Yeter ki o etrafımızdaki gri ve yüklü bulutları fark etmesin. Yeter ki içindeki sevgi artarak devam edebilsin. Hayata olumlu ve sevgi dolu bakabilsin. Anlattığı hikayelerden ve geçmiş yaşantısından hayal gücünde bir sorun olmadığı ortaya çıkıyor ki yalnızca bu bile beni ziyadesiyle mutlu etmeye yetiyor.
 
Bu hafta sonu itibariyle bir süreliğine içimizdeki karamsarlıkları dağıtabilmek ve ileriye daha pembe bakabilmek adına tatile çıkıyoruz. Bir süreliğine buralarda olmayacağız. Bol bol dinlenip, bol bol güç toplayıp, anı biriktirmeye çalışacağız. Sonrasında da bu birikimlerimizi yine sizlerle paylaşacağız. Kendinize iyi bakın ve enseyi karartmayın. Her şey çok güzel olacak demiyorum, her şey zaten çok güzel yeter ki kara bulutlar bir çekilsin artık üzerimizden. 






4 Temmuz 2013 Perşembe

Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil

Hani Fuzuli'nin bir sözü vardır; söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil. Benimkisi de o hesap. Bu satırlar Galatasaray Spor Kulübünün seçim süreci ile ilgili duygu ve düşüncelerimi, hissettiklerimi aktarmak amacıyla yazılmaktadır. Kimseyi kırmaya hakkım yok biliyorum, haddim de zaten olmaz. Uzaktan maval okumak kolaydır. Yine de yazmak, bazı memnuniyetsizliklerimi sizlerle paylaşmak istedim. Önce seçimden bağımsız bazı duygu ve düşüncelerimi aktarmak yiğidi öldür ama hakkını ver açısından önem taşımakta. Amacım zaten ne yiğit öldürmek ne de bağcı dövmek. Dedim ya susmaya gönlüm razı değil hepsi bu.

Kabul etmek gerekir ki Ünal Başkanın gelişiyle beraber gözle görülür sportif ve mali başarılar birbiri peşi sıra gelmiştir. 2011 yılı öncesi ezeli rakip ve ebedi dostlarımız karşısındaki durumumuz ortadadır ve unutulmamıştır. Arka arkaya ve oldukça büyük puan farkıyla kazanılan şampiyonluklar takımımız için büyük birer zafer ve biz onu destekleyenler için de birer mutluluk kaynağı olmuştur. Üstelik gelen başarı yalnız futbol ile de sınırlı kalmamış, basketbol ve voleybol da maç bile kazanamamaktan şampiyonluklara koşmalar başlamıştır. Mali açıdan gıpta ile hatta ne yalan söyleyeyim kıskanaraktan bakan konumdan, gıpta ile bakılan durumuna erişilmiştir. Üstelik çok da değil tüm bunlar yalnızca mucize eseri gibi adeta iki sene gibi bir sürede gerçekleşmiştir. Emeği geçen herkese içten teşekkürlerimi sunarım. Ellerinize sağlık. Sayenizde bu anlamda çok mutlu olduk. Umarım ve dilerim bu zaferlerin devamı da gelir.

Gelelim yazının yazılmasına sebep memnuniyetsizliklerime. Öncelikle belirtmeliyim ki yeni liste ile hiçbir alıp veremediğim yok. Bir çoğunu zaten şahsen tanımıyorum. Eminim her biri en az benim kadar ve en az ilk seçim listesinde yer alan birbirinden kıymetli ve değerli kişiler kadar Galatasaraylıdırlar. İnanıyorum ki içlerindeki Galatasaray’a hizmet aşkı ile fedakarca bu görevi kabul etmişlerdir. Dedim ya memnuniyetsizliğim kesinlikle yeni listede yer alan isimlerle ilgili degil, memnuniyetsizliğim seçimin ani olmasında ve bu süreçte gösterilen tutum ve üslupta.

Gerek yurt içi ama özellikle ille de yurt dışı sportif başarıları ve bu başarıları daim kılacak ekonomik ve idari yapılanma istisnasız tüm Galatasaraylıların ortak arzusudur. Bunda en ufak hiç bir şüphem yok ama Galatasaray’ı Galatasaray yapan topun çizgiyi geçmesi değildir. Sahip olduğu imrenilecek geçmişidir. Yüzyıllara dayanan gelenekleridir. Bizi diğer bir çok kurum ve kuruluştan farklı kılan aramızdaki sevgidir, saygıdır. Tüm hücrelerimize geçen etik değerlerimizdir. Dik duruşumuzdur. Köprüden dahi geçiyor olsak dayı dememe cesaretidir. Tevfik Fikret’ten bu yana, “ Fikri hür, İrfanı hür, Vicdanı hür “ bireyler yetiştirmekle iftihar etmemizdir. Evet tabii ki mali durumumuzla, birbiri ardı gelen şampiyonluklarla başarılı bir kulüp olabiliriz, ama Galatasaray olamayız.

Tarihi oy ile seçilmiş pek çok değerli Yönetim Kurulu üyesini ekarte etmek ve baskın diye tanımlayabileceğimiz bir seçim kararını almak ve dahası bunda tüm uyarılara ve ricalara rağmen ısrarcı olmak kişisel fikrimdir Galatasaray’a yakışmamıştır. Ünal Başkanın ilk seçimdeki başarısında ekarte etmiş olduğu kişilerin de payları oldukça büyüktür ve bence kendilerine yapılan büyük bir haksızlık olmuştur. Hele ki başkan tarafından ifade edilen “ihtiyaç duyulan deneyim ve profile sahip olamadıkları, çözümleri hızlandırabilecek enerjiyi katamayacakları, dönemin öncelik ve ihtiyaçlarına uygun deneyim ve uzmanlığa sahip olmadıkları, süreci yavaşlattıkları, bunları zamana bırakalım, yeri ve zamanı gelince çözeriz yaklaşımı” ibareleri hem çok kırıcı olmuş ve hem de başkan adına talihsizlik olarak tarihteki yerini almıştır. Genel Kurulun güveniyor seçtiği kişileri şahsi karar ile 3 yıllık görev süresini beklemeden ekarte etmek ve bunu yukarıdaki sözlerle anlamlandırmaya çalışmak bize pek yakışmazdı ve yakışmadı da.  

Katılımın yüksek olması için gerçekleştirilen ücretsiz ulaşım ve yemek yenilikleri de bence onur kırıcı ve son zamanların moda uygulamasıydı. Ben bu uygulamayı da yine sevmedim, sevemedim. “Galatasaray’ı benden daha iyi yöneteceğine inandığım ve yönetime samimiyetle talip olan bir aday bulduğum gün, bu görevi zevkle ve huzurla devreder” sözü de çok yersiz ve anlamsızdı. Böylesi bir kararı başkan değil ancak Galatasaray Genel Kurulu verebilir. Kendisi ne kraldır, ne de şirketinin yönetim kurulu başkanıdır. Belki burada çok daha farklı demek istemişti ve eminim öyledir de ama kendisi sıradan bir patron ya da başkan değil, kendisi Galatasaray Spor Kulübünün başkanı ve sözlerine çok daha önem vermeliydi diye düşünüyorum. Benzer şekilde “beni medyada hiç görmeyeceksiniz, biz işimizi yapacağız, açıklamaları Kulüp sözcülerimiz yapacak” dedikten sonra kulüp tarihinde tüm zamanların en çok medyada yer alan başkanı olması da gülümseten ve düşündüren bir saptamasıdır. Sözü senet olan ve başka teminatlara gerek duyulmayan başkanları ister istemez özlüyorum zira Galatasaray terbiyesi ve gelenekleri bunu gerektirir.

Galatasaray’a yakışır başarılarla dolu bir gelecek dileklerimle ...

25 Haziran 2013 Salı

Biraz da ekonomi ...

Bugünlerde içimden yazmak pek gelmiyor. Hani sanki kendimle ilgili bir şey yaparsam hata olacakmış gibi hissediyorum. Bu nedenle de zaten ne briç oynuyorum son günlerde ne de yazacak tonla konu olsa da blogum için yazı kaleme alıyorum. Hem kişisel hem de ülke olarak normalleşmeyi bekliyorum. Son zamanlarda yaşanan gerilim, kutuplaşma ve komplo teorilerinden fazlasıyla yoruldum sanırım. Bir dönemdir ve geçecektir ama geçerken işte sıkıntıları da bir şekilde yoğun olarak yaşatıyor. Bir yandan ülke içi yaşanan olaylar, bir yandan Avrupa ile olan ilişkilerimiz ve bir yandan da küresel ekonomik çalkantı hani her şeyi Floransa Etkisinin tam tersi bir durum olarak karşımıza çıkarıyor. Geldi mi üst üste gelir derler ya durumumuz tam olarak işte budur ve ben de böylesi bir konjonktürde oturup ailem hakkında ya da başıma gelen komik olaylar hakkında yazasım gelmiyor, gelemiyor bir türlü. Diğer taraftan ama bu sebepten ama şu sebepten yazmayı bırakırsam -yaz mevsimi de geldi- iyiden iyiye bırakırım ve tekrar eskisi gibi yazamam korkusunu da içimden atamıyorum. Belki de bu nedenle ufak ufak bazı konularda bir şeyler yazmak istedim.

Ülkemizde son yaşanan durum hakkında uzun bir yazı yazdığımdan tekrar o konuya girmeyeceğim. Onunla ilgili dileklerimi ve ümitlerimi korumaya devam ediyorum. Dilerim ülkemizde ki dil yakın zaman da yeniden yapıcı, barışçı, özgürlükçü ve anlayış dolu bir dil olur. Türkiye & AB arasındaki köprünün de giderek kuvvetlenmesinden yana biri olarak dilerim gerilim değil ama diyalog kazanan olur diyorum. Yanlış anlamayın birliğe girip girmemek beni ne üzer ne de sevindirir ama köprülerin atılması kesinlikle üzer.

İşte benim penceremden diğer bazı konu başlıkları. Okunma kolaylığı açısından yine ayrı ayrı yazılar olarak konular karşınıza gelecekler. İlk konu hepimizi çok ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gerekli bir konu olan ekonomi. Ben son zamanlarda bununla yatıp bununla kalkıyorum. Hepinize ekonomiyi hem de çok yakından takip etmenizi öneririm.

2008 krizi sonrası mecburiyetten başlayan ve tüm dünya piyasalarının yaşamasını sağlayan Fed kaynaklı yüksek hem de çok yüksek likidite dönemi artık bitiyor. Son yapılan açıklamalar bazı fireler olsa da hep bu yönde zaten. Özellikle Fed Başkanının yapmış olduğu son konuşma sonrasında beklenenin de üzerinde bir panik havası esmeye başladı. Sahi ne dedi de böylesi bir hava oluştu? Aslında bilinmeyen ya da tahmin edilmeyen hiç bir şey. Demek ki piyasanın bir şekilde fiyatlaması gelmiş ki bu fırsatı kaçırmak istemediler. Öyle ya da böyle beş sene boyunca bol likiditeye alışmış piyasalar tahvil alımlarında sona geliş haberleri sonrasında oldukça tedirginleşip, huzurları bir hayli kaçtı. Küresel riskte de iştah kaybı yaşanıyor ki Fed depremi sonrası bir süre daha illaki yaşanacaktır. Gerginlik o kadar fazla ki adeta ete kemiğe bürünmüş bir durumda ve bu da tüm riskleri sıfırlar duruma getiriyor. Benzer kötü durum Çin için de geçerli. Dünyanın en büyük ikinci ekonomisinde büyük sarsıntı var. O kadar ki Avrupa’daki sorunlar dert bile edilmiyor. Düşünün kü İtalya’da verilen mahkumiyet kararı ve Yunanistan’daki  parlamenter yapının değişmesi bile dert edilmeyecek kadar başka büyük sorunları piyasa fiyatlamakta. Zaten piyasa için fiyatlamak olsun da ne olursa olsun. Bir şekilde olumlu ya da olumsuz bir şeyi yakalamaya görsünler hemen kazanç kapısına dönüştürüveriyorlar. Bu işi de oldukça iyi yapıyorlar. Filler tepişir, olan yine çimenlere olur tabii.

Ülkemizde de durum benzer seyir izledi. USD/TL bir anda 1.95’leri gördü. Merkez Bankasının birbiri ardı sıra yaptığı benim için oldukça yüksek ama kurum ve piyasa için oldukça düşük dolar ihaleleri de bu durumu soğutamaya yetmedi. Yazıyı yazdığım an itibariyle USD/TL 1,9422 ve 100.000’i görmesi hedeflenen BIST maalesef 72.500’ün biraz üzerinde.  Bundan sonrasında artık riskler hep göz önünde olacaklar, saklanıp kalacakları yerler artık kalmadı ve bundan sonrada artık hiç olmayacak. Yani artık balonların patlama zamanı geliyor. Dilerim şiddeti hepimiz için kabul edilebilir seviyelerde olur.

Peki ne mi olacak?

İlk önce 2013 son çeyreğinde tahvil alımları azaltılacak ve 2014 yılında tamamen alımlar bir son bulacak. Son aşamada ise 2015 yılında faiz artırımları tekrar gündeme gelecek. 

Bizi ilgilendiren kısım mı nedir?

Siz siz olun dolar borçlanmayın ve paranız varsa ve kur müsaade ediyorsa 2013 son çeyrekten önce dolara dönün.


Peki geç mi kalındı?

Ümit ederim ki hayır. Fed sonrası oldukça sert bir yükseliş oldu evet ama Merkez Bankamız TL’yi desteklemeyi tercih etmekte. Bu bize avantaj sağlamakta, zira kurlardaki yükseliş bu sayede sınırlı kalacaktır. TL’nin faiz avantajı sayesinde de TL’ye geçişi avantaj olarak gören görüşler olacaktır. Bir de bunların üzerlerine azalan siyasi tansiyon ve Fed odaklı yorum ve haber akışı içeriğindeki her yöne çekilebilecek durum (ki bence bu da bir taktik) eklendiğinde USD/TL illaki düşecektir. Kişisel fikrim düşerse 2013 son çeyrek için hazırlıklı olun ve dolara dönün derim. Ama tabii tüm bunlar benim kişisel çıkarımlarımdır. Kimseye tavsiyede bulunmam zira bu işin uzmanı değilim. Yalnızca elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum o kadar. Araştırmalarınız yapın ve kararlarınızı yine ya siz verin ya da bir uzmandan profesyonel bir destek alın derim.

Hepinize bol kazançlar dilerim.