Meleklerle
Dans
Norbekov, İnsanın hasta, çirkin ve fakir olmaya hakkı yoktur
demiş. Boşuna mı söylemiş üstat, bir bildiği vardır dedim ve devam ettim,
durmadan, sıkılmadan ve hevesle hep devam ettim. Bir şey olduğu aslında yoktu
ama ben hep kendimi her geçen gün ve her gittiğim kursla biraz daha
geliştiriyorum sandım durdum yıllarca. Potansiyelimi tam olarak kullanabilmek
adına çalışıyorum sandım onca zaman, kendimce kendimi araştırıyorum sandım ve
dahası tüm bu çabanın beni mutlu, huzurlu ve özgür hissettiriyor yanılgısını
yaşadım durdum. Anlayacağınız geriye dönüp baktığımda gördüğüm tek şey koca bir fiyasko, kendi adıma kişisel bir skandal. Trajikomik yaşanmış
yıllar ve kendi kendimi kandırıp durmam.
Sonra bir gün pat diye Meleklerle tanışmaya karar verdim.
Gittim kursa ve tanıştık kendileriyle. Beraber iletişime geçip, geçmişimi
temizledik. Gelecekle ilgili sorular sorup cevaplarımı aldım. İki yanımda
bulunan ve sürekli benimle olan 2 meleğin isimlerini öğrenmeye çalıştım. Hoş
kurstaki herkes bu isimleri öğrenirken (herkesin ki farklı farklıydı) ben bu
konuda bir bilgi sağlayamadım. Kursu veren kişiye rica ettim. Ben öğrenemedim,
size belki cevap verirler gibisinden ama o da ancak benim isteyip alabileceğimi
söyledi. Yersem. Yemiş gibi yaptım. Ne
güzel dünya bu dünya. Konu çok ruhani olduğundan bu konuyla ilgili
yazacaklarım daha çok kurs ile ilgili olacak. Zor durumda olan insanlar var ve bir de bu durumdan çıkar sağlamaya çalışanlar. Eğer yanılıyorsam hepsinden içten
özürlerimi dilerim. Dışarıdan görüntü çok inandırıcı değildi açıkçası. Her şeye
rağmen meleklerle iletişim, söz konusu bu iletişimi hissedememiş olsam da çok
heyecan vericiydi. Yani aslında ben daha çok onlarla iletişime geçebileme
ihtimalini sevdim. Bugün bile zaman zaman onlarla konuşup, sorduğum sorulara
cevaplar arıyorum.
Zamanında adını vermeden bu kurs ile ilgili yazmış olduğum
yazıdan bir bölümünü aşağıda sunuyorum.
“Yağmurun şakır şakır
yağdığı bir Cumartesi sabahında arabamı park edip, bir miktar yürüdüm ve adresi
verilen apartmandan içeri girdim. Seminer apartmanın en üst katındaki bir
dairede verilmekteydi. Zili çaldım. Kapıyı genç ve hafif toplu bir bayan açtı.
Hoş geldiniz deyip beni içeri aldı. Saçlarım kısa olduğundan yağmur altında
ıslanmam çok dert değildi ama montum bayağı bir ıslanmıştı. Önce onu çıkardım
ve bana gösterilen kapıya doğru ilerledim. İçeri adımımı attığım zaman ilk fark
ettiğim şey salondan görünen muhteşem boğaz manzarasıydı. Bir taraftan Boğaz
köprüsünü ve diğer taraftan tüm Topkapı Sarayı, tüm ihtişamıyla Ayasofya ve
Sultanahmet Camii. Manzaradan zor da olsa gözlerimi alıp boş bir yer ararken,
yanımdaki kadının sözlerini duydum: Sınıfın tek erkeği de işte geldi. Hani bir
söz önce bir anlam ifade etmez de bir süre sonra dank diye bilincinize düşer
ya, benim ki de o hesap yerime oturana kadar hanımefendinin söylediklerini
yalnızca duydum ama anlamlandıramadım ama sonrasında tüm sınıftaki toplam 25
çift bayan gözünün bana çevrilmesiyle içinde bulunduğum durumu hemencecik
kavrayıverdim: Orta hatta ufak denebilecek bir salondaki eğitmen dahil 25 kadın
arasındaki tek erkek bendim. Tüm dalga geçmeye hazır gözler bana çevrilmişti.
Hafif tebessümle bana bakan kadınlara nazikçe selamlar vermeye başladım. Her
selam verdiğim kadın sırasını salmış gibi kafasını çeviriyordu. Eğitmen ben
gelmeden önce başladığı sözlerini tamamlayıp bana hoş geldin dedi. Kısaca
kendimi tanıttım. Arada senin burada olmanın kesin bir sebebi var gibi laf
atışlar arasında, eğitmen beni adeta sınıfa kabul etti. Bu kabul diğer
bayanları da sakinleştirmişti, artık bana bakmıyorlardı. Sınıfın doğal olmayan
doğal bir üyesiydim artık.
Bu doğal üyelik tüm
kadınların ben yokmuşum gibi davranmasına neden olmuştu. Sabah kuşağındaki
genelde kadınların izlediği programları gözünüzün önüne getirin. Bir bağrış
çığrış, kimsenin kimseyi dinlemediği bir gürültü kaosu. Eğitmen bile bazen
çaresiz kalıyordu. Ben ise programı televizyondan izliyormuş gibiyim ama tek
farkla programın bizzat içindeyim. Konuşmaya cesaret ettiğimi söyleyemem, susup
sessiz kalsam doğal bir üye gibi hareket etmemiş olacağım. Ne yapacağımı
bilemez bir halde oturup bana atılan lafları zaman zaman cevaplandırmaya
çalışarak zaman geçirmeye çalıştım durdum.
....
Rüyalarında geleceğini
görenlerden tutun da, yine rüyalarında kendini cennette görenlere, konuşurken
birden susuyorum ve öncesini hatırlamıyorum, bu ne demek şimdi gibi soru
soranlara, tam bir kadınlar matinesiydi. Hele bir kadın kramp girmesinin bir
anlamı var mıdır diye sordu durdu belki onlarca kere. Durup durup otomatiğe
bağlanmış gibi peki, ya kramp dedi sürekli. Eğitmen sürekli duymamazlığa geldi
ki bu aslında bulunduğumuz ortam için tam yerinde bir stratejiydi ama kadın pes
etmedi ve sormaya devam etti: Peki, ya kramp? İyi tamam da peki, ya kramp? ya kramp?Sonunda eğitmen magnezyum eksikliğidir, doktora gidin dedi de kadın
sustu. Ben ilk içten gülmemi bu söz üzerine gerçekleştirdim ama zamansızdı.
Gülüşüm genel topluluk tarafından neden bilmem düşmanca algılandı. Öğretmen
Tuğba, ev hanımı Tuba, bankacı Tuğba, ya da iş kadını Tuba hepsi bana
kızmışlardı. Evet yanlış okumadınız, gelenlerin bir çoğunun ismi yazılışları
farklı bile olsa aynıydı. Tanımadığınız birisini Tuğba diye çağırdığınızda
bakma şansı hiç bu kadar yüksek olmamıştı.
Hava yağmurlu
olduğundan girişte bir de galoş giymemiz gerekmişti. Hanımefendinin birinin
ayağından galoş sürekli çıkıp çıkıp duruyordu. Sonunda dayanmadı ve sanki çok
doğal ve sıradan bir şey soruyormuş gibi ayağımdan galoş sürekli çıkıyor; bu ne
demek şimdi? diye sordu. Eğitmen garibim kem küm etti ve dahiyane bir
stratejiyle içinize sorun dedi. Hanımefendi de sormuş olmalı ki hemen cevap
geldi kendisinden: Sanırım artık duygu ve düşüncelerimi saklamamalı, dışarı
çıkarmalıyım. Allahım bir tebrik, bir alkış tufanı oldu ki görmeliydiniz. Dedim
ya tam şenliğin ortasına düşmüştüm.
İstiklal Marşını
dinlerken tüylerim diken diken oluyor, bu ne demektir sorusuna tüm salondakiler
tarafından verilen ülkeni çok seviyorsun cevabı sanki çalışılmış gibiydi. Ağzım
neredeyse açık ve büyük bir hayranlıkla takip ettim bu paylaşılan ortak
vizyonu. Tüm grup ortalama dağılımda %66’lık birinci sigma bölgesindeydi.
Normal olmayan tek kişi de bendim.
Benim orada ne işim
vardı. Sürekli kendi kendime bu soruyu sorup durdum. Bir süre sonra artık
anlatılan olaylardan kopmuş, olan olayların notunu tutmaya başlamıştım. Keyif
almaya başlamıştım. Yazacak, paylaşacak kelimeler yerini cümlelere ve satırlara
bırakıyordu.
Hayatta meydana gelen
tüm olaylar eğitimin konusuyla ilişkilendirilmeye çalışılıyordu. Mesela katılımcılardan
bir tanesi eğitim arasında katılımcılar yokken tek başına bulunduğu bir esnada,
eğitim yapıldığı yerde, tüm parfümünü üzerine boca edip, lavaboya gitmiş. O
yokken eğitim başlamış ve diğer katılımcılar söz konusu bu kokuyu o sırada
bizlerle iletişimde bulunan meleklerden geldiğine inanmışlardı. Neyse ki sonra parfümü üzerine
boca eden hanımefendi itiraf etti de gerçek anlaşıldı. Tüm gün boyunca yok
artıkkkk, hadi canım sende, hadi be bu kadar da olmaz artık diye söylenip
durdum tabii büyük bir sessizlik içinde. Bir de yapılan ve hiç de komik
olmadıklarını çok rahat söyleyebileceğim esprilere abartılı bir şekilde gülen
bir kaç kadın da sinirlerimi sürekli bozup durdu ilk gün.”

Eğitmenler de alemlerdi. Sesini aklına geldiği zaman kısıp
ruhani bir hava vermeye çalışıyordu ama çoğu kere boş bulunup normal ve hafif
rahatsız edici bir tonla konuşuyordu. Hareketlerinin yapmacıklığı adeta
yüzlerce metreden okunur nitelikteydi. İyi para kazanıyordu ve bu bir kaç saati
geçirmesi gerekiyordu. Gülümsemesi bile sahte idi. Hele bazen gözlerini kapatıp
düşünmesi yüksek sesle gülen kadından bile daha irite edici geliyordu.
Sıkıştığı anda büyük bir yumuşaklık ve sesini ruhani hava vererekten içinize sorun diyordu. Hele bazen öyle anlar
oluyordu ki belki 5 kere arka arkaya içinize
sorun demek zorunda kalıyordu. Sahnenin bir başka komik figürü ise
eğitmenin hemen yanı başında büyük bir haşmet ve azamet içerisinde oturan ve
zaman zaman olaylara ombudsman gibi
kısa ve bilge sözler söyleyerek katılan eğitmen yardımcısıydı. Tane tane ve
yine ruhani bir havada konuşup kendi hayatından örnekler verip duruyordu.
Konuşmasının tonu, bakışları ve oturuşu doğal bir saygınlık yaratırken
konuşmasının içeriği genelde fiyaskoydu. Keşke öylece oturup dursaydı tüm gün
boyunca.
Aralarda bir yandan çevremi seyredip bir yandan ikram
edilen çayları yudumlayıp kendi kendime hep aynı soruyu soruyordum: Neden
buradayım?
Cevabım aslında belli idi. Mühendislik ve istatistikle ilgilenen
kişiler bilirler, Ki kare denilen ve popülasyonun içinden rassal olarak seçilen
öğelerden oluşan örneklem kümesinin popülasyonu temsil edip edemeyeceğini test
etmemizi sağlayan istatistiksel bir test vardır. Elimizdeki bağımsız değişkenin
verilen bir bağımlı değişken üzerindeki etkilerinin birbirleriyle ilişkili olup
olmadığını anlamamızı sağlar. Benimki de o hesaptı. Aldığım bu son kursun
önceki sahip olduğum düşünceyi destekleyip desteklemediğini görmekti tek
isteğim. Temel düşünce hep aynıydı ama izlenen yollar değişiklik
gösterebiliyordu.
Takdir edersiniz sonrasındaki bir dönem hep bu olmayan
tekniği kullandım durdum. Bazen kendimce cevaplar aldım ve bazen ise de kendi
kendime öylesine konuşup durdum. Aslında ortada olan yine koca bir hiçlikti. Yani
anlayacağınız değişen çok şey olmamıştı hayatımda. Desteksiz, tek başıma
gemimi idare etmeye çalışıyordum. Dalgalar çok büyüktü ve gemim alabora olmak
üzereydi. Acil hem de çok acil olarak bir liman bulmalı ve fırtına geçene kadar
demirlemeliydim.
Sonrasındaki bir dönem kah meleklerle konuştum, kah reiki
yapıp durdum kah dilekler tutup gerçekleşmesi için çeşitli ritüelleri
uyguladım. Günlük olumlama cümlelerimden ve NLP uygulamalarımdan sıkılsam da
asla ve zinhar hiç vazgeçmedim. Ne disiplinli bir adammışım bugün çok iyi
görebiliyorum. Yetmedi Nefes kursuna gittim. Kurs da kesmedi, nefes ile ilgili
özel kişisel seanslara katıldım. Ulan Allahın nefesi, özel dersi mi olur
demeyin. Oluyor efendim. Ufak pet şişesini ön bölümünden kesip ağzınızın içine
tıkıyorlar ve ağzınızdan hani neredeyse bayılana kadar nefes almaya
zorluyorlar. Çekmiş gibi oluyorsunuz. Ne yer kalıyor ne de zaman. Başınız
dönüyor, bir tuhaf hatta kötü oluyorsunuz. Aman
devam edin, geçmiş travmalarınızdan kurtuluyorsunuz sıkışı altında nefes
alıp veriyorsunuz. Sonrasında da paranızı verip hafiflemiş ve travmalarınızdan
sıyrıldığınızı sanarak mekanı terk ediyorsunuz.
Sonrasındaki dönemde bir anda hayatımın merkezi nefes olmuştu. Öyle ya hayatın
olmazsa olmazı alınan nefes’ti ve doğru nefes ile başarılamayacak bir olay,
ulaşılamayacak bir yer yoktu. Nefes içimize üflenen ruhtu, bizi biz yapan ilahi tınıydı yoksa sakın aman bre hücrelerimize oksijen taşıyan soluk ile karıştırmayın. Yıllarca kullandığım göğüs nefesi ile hayatımı heba
edip durmuştum. Artık karın nefesi ile potansiyelimi tam olarak kullanma
zamanıydı. En iyi nefesi alabilmeli ve rezonansa girip bir üst tura
çıkmalıydım. Aldığım o kadar nefes ve gittiğim özel dersler de işe yaramadı ve
üst tura çıkma hayalleri kurarken elendim gittim.
Gittiğim ne kadar kurs ve yazacak ne kadar salaklıklarım varmış. Yazdıkça şaşırıyorum ama yazmamaktan da kendimi alamıyorum. Aslını isterseniz daha yazacak yığınla şey var. Hem dinlenmek ve hem de siz sıkmamak adına izninizi rica ediyorum.
Başarısız geçen daha nice kadim teknik maceram var. Hepsini
yazacağım. Yazacağım ki sizler benim düştüğüm hatalara düşmeyin. Yazacağım ki
boş yere birilerini zengin etmeyin. Yazacağım ki boş şeylere bel bağlamayın.
Yazacağım da yazacağım. Hayır efendim
kurnaz kadim teknikler lobisinden korkmuyorum. En kısa sürede tekrar görüşmek
dileklerimle.
Sevgi ve saygılarımla,
0 yorum:
Yorum Gönder