Bu Blogda Ara

17 Şubat 2014 Pazartesi

Ödem dolu karanlık geceler 2

Bol sucuklu yumurta... Hatırlarsanız bir önceki yazım bu leziz yemekle sona ermişti. Sonrasında ne mi oldu? Ben yine tıpış tıpış odama geri döndüm. Sonrasındaki bir kaç gün, sancılı ve raporlu bir şekilde yine yatakta yine tavanı seyreder vaziyetteydim. Yine bir önceki yazıda olduğu gibi ne gücüm vardı yataktan çıkacak ne de isteğim. Moral de gitmişti, neşem de mutluluğumda. Arada bir içtiğim salep zaman zaman beni mutlu etse de sıkıntım bir hayli fazlaydı. Tek eğlencem ise tüm bu olayların 17 Aralık tarihlerine denk gelmesiydi. Ortalık flaş haberden geçilmiyordu ve ben hiç bir dönem olmadığı kadar tüm bu haberleri takip edebildim. Hoş ettim de ne oldu? Başım göğe mi erdi? Ettim de bir işe mi yaradı? Koca bir hiç ama yazının konusu bu olmadığından sıkıntılarımı yine içime atıp başımdan geçenleri anlatmaya devam edeceğim.

Tahmin edebileceğiniz üzere bundan sonraki aşama zor hem de çok zor oldu. Siz hiç iki büklüm, acılar içerisinde işe gitmek durumunda kaldınız mı? Ne yalan söyleyeyim ilk iş günleri acıyla geçti. Ne oturabiliyor ne de yürüyebiliyordum. Araba bile kullanamıyordum. Tüm gideceğim yerlere sağ olsunlar arkadaşlarım gönüllü olarak alıp bıraktılar beni. Acınacak haldeydim. Sürekli belimde bir acı ile yaşamaya başladım. Yine böyle acılarla dopdolu iken doktorun talimatları sonucunda fizik tedaviye ya da daha bilimsel ismiyle fizyoterapiye başladım. Öncesinde ufak bir araştırma yaptığımdan başıma gelecekleri hemen hemen biliyordum. Belim ile ilgili fonksiyonel hareketleri geri kazandırma amaçlı olarak vücuduma elektrik akımı verilecek, duruma göre sıcak duruma göre soğuk uygulama (çok şükür benim şansıma sıcak düşmüştü) yapılacak, tüm bu süreç masaj ve egzersizlerle desteklenecekti.  Desteklendi de. Bugün çok şükür günlük hayatın içerisindeysem bu süreç sayesindedir.

Amerikan filmlerinin acil servislerindeki gibi büyükçe bir oda sağlı sollu olarak ufak bölmelere bölünmüş ve her bir bölme perdelerle birbirlerinden ayrılmışlardı. Beni işte böylesi odacıklardan birinin içine buyur edip, sen kendine bir içki koy, ben de üzerime rahat bir şeyler giyip geleyim tadında siz soyunun fizyoterapistiniz birazdan gelecek dediler. İlk aklımdan geçen hımmmm burayı seveceğim galiba düşüncesi oldu. Yine böyle düşüncelerin geçtiği bir masaj öncesinde gelen masör (ben bir masöz beklemekteydim) ile tüm hayallerim yıkılmıştı. Tarih tekerrürden ibarettir derler ya gelecek olan kişiyi bilmediğimden bir anda irkildim. Sonuçta Türk erkeği soyunmayı pek sevmez. Yavaş yavaş hareketlerle üst tarafımı çıkardım. Bu kadarı yeterli olmalıydı. Pantolon benim özelimle aramdaki koruyucumdu ve sağlık nedenleriyle bile olsa ondan vazgeçmek niyetinde değildim.

Sonunda fizyoterapistim teşrif ettiler.  Çok şükür gençten bir bayandı. Yüzüstü uzanmamı söyledi. Yattığım yer spa merkezlerindeki o rahat masaj olmadan bile uyunası yataklar gibi değildi. Paradan tasarruf için midir bilemem oldukça sert zeminli yataklardı. Zaten sırf bu nedenle isterseniz yastık koyup üzerine yatın diye uyarıda bile bulundu fizyoterapistim. Ben gerek görmediğimi söyledim. Ne olabilirdi ki. Dayanabilirdim. Ben bir erkektim. Acı benim için önemli olmazdı. Oldu canım, iki de çay söyle istersen. Ertesi akşam (bir kez daha yastıksız yatmam sonrasında) göğüs bölgemde sürekli bir ağrı hissettim. Bir anda çok doğal olarak yaşım da uygun olduğundan kalp krizi geçiriyorum sandım. Sonra her iki bölgenin de ağrıdığını fark edip rahatladım. Böylesi sert zemin üzerinde geçirdiğim zaman sonrası resmen bu bölgedeki yerlerim incinmişti ve ağrı yapıyordu. Neyse biz tekrar ilk güne geri dönelim. Gençten bayan belimi iyice açığa çıkardı ve soğuk , kıvamlı bir sıvıyı bel kısmıma bolca boca etti. Hareketleri ne iş yaptığını biliyor kararlılığında idi. Bir yandan da nasıl böyle bu hale geldiğimi soruyordu. Benim gibi değildi, hem iş yapıp hem de sohbet edebiliyordu yani. Sonrasında o kıvamın üzerinden bir aletle ki ben sonradan ultrason cihazı olduğunu öğrendim, kulağımın işitemeyeceği kadar yüksek frekanslı ses dalgaları vermek suretiyle belime masaj yapmaya başladı. Ses de sonuçta bir enerji türüydü ve cisimlerin titreşimi sonucunda meydana gelmekte. Korunumu yasasından hareketle de taaa dış uygulamalarla ulaşılamayacak yerlere bu akustik dalgalar sayesinde ısı verilmeye başlandı.

Yaklaşık bir on dakika sonrasında çalan ve bu kez duyabildiğim bir uyarı sesi ile masaj bir son buldu.  Sonrası insanın kendini kötü hissettiği bir şeydi. Elinde bir kağıt havlu ile belime sürdüğü kıvamlı cismi silmeye başladı. Kendimi tekrar bebekliğe dönmüş gibi ya da hadi size doğruyu yazayım yaşlanıp da tuvaletini tutamayan bir kişi gibi hissetmeye başladım. Hani dışa vurum sonrası beni temizlemeye çalışan bakıcı gibi gördüm bir anda onu. Umarım böylesi bir durum ileride başıma gelmez.

Bu ruh halini üzerimden daha atamamıştım ki üzerime kablolar bağlanıp içi sıcaklık barındıran ve hiç de hafif sayılmayacak bir yastık belimin üzerine koyuldu. Hemen akabinde de elektrik akımı verilmeye başlandı. Milyonlarca karınca bel kısmımda rezonans olmuş bir şekilde yürüyüşe geçmişlerdi sanki. Aslında yürüyüş de değil de oldukları yerde sayıyor gibilerdi. Karıncaların bu çilesi 20 dakika sürecekti. Karıncaların dinlenmeye geçmesi sonrasında muhtemelen SPA’da çalışacağı yalanlarıyla kandırılıp uzakdoğunun bağrından koparılan bir bayan, masaj için odacığıma teşrif etti. Masaj yalnızca 10 dakika sürüyordu ama ben her defasında yattığım oldukça sert zemine rağmen uykuya dalacak kadar gevşiyordum. Ne işi vardı onun burada hala anlamış değilim. Param olsa onu özel masözüm olarak sürekli yanımda tutardım.

Masöze yarı uykulu bye dedikten sonra doğaldır giyinmeye başladım. Bu kadar çıplaklık yeterli olmalıydı. Masajımı da olmuştum. Teşekkür edip gidecektim. Öyle olmadı efendim. Fizyoterapistim yine odada beliriverdi. Giyindiğimi görünce pek mutlu olmadı hatta şaşırdı da. Meğer daha yapılması gereken sportif hareketlerimiz varmış. Lafı uzatmayacağım utanmasam ağlayacak kadar canım yandı. Basketbolcu olması beklenen kaslarım meğerse cüceymişler. İyi de bunda benim ne kabahatim var. Tanrı onları öyle yaratmış. Yaratılanı hoşgör yaradandan ötürü diyecektim ki kazın ayağının öyle olmadığı açıklandı. Çalışma belki 20 dakika sürüyordu ama ben her defasında ter içinde kalıyordum. Bugün artık usta birer basketbol oyuncusu olan kaslarımla gurur duyuyorum. No pain no gain dediklerini ben bizzat yaşayarak öğrendim. Bir çok defa çığlık atıp yandım Allah diyecektim ama fizyoterapistimi zor duruma sokarım diye hep frenledim kendimi her defasında.

İlk gün çalışmasının sonunda fizyoterapistim yarın size bir şort verelim pantolon ile zor oluyor dedi . Bu bir dönüm noktasıydı aslında. Yerimde sıkı durup asla diye bağırmalıydım ama başıma geleceklerden habersiz kafa sallamakla yetindim. Ertesi gün gerçekten de üzerinde ismim yazan bir torbanın içersinde bel ve bacak kısımları lastikli mavi bir şort verildi. Vücudumun şekli  bir zamanlar iyi idi. Beğenirdim, beğenenler de vardı ama son 20 yıldır kötü konumunu hep korumayı başardı. Yine de mavi şort sonrası ben ben olmaktan çıkmıştım. Mavi şortlu yaratık tadında ve çaresizliğinde odacığımda kalakalmıştım. Mavi şort bir çok şeyi rahatlaştırmıştı. Pantolonun yarattığı doğal koruma şekli şemali olmayan zavallı bir şortla son bulmuş ve ben adeta çatalı ile yedi düvele nam salmış muslukçu kıvamına gelmiştim. Bu savaşta yenilmiş, çatalımın görünmesini engelleyememiştim. Gelen gördü, giden gördü. Odacığım doldu taştı, görmeyen kalmadı.

Odacıklar perdelerle ayrılmış olunca doğal olarak her bir odacıktaki konuşma diğer odacıkta konuşuluyor gibi duyulabiliyordu. Size peşinen tek diyebileceğim 15 seans gittim ve tek bir seansta bile sıkılmadım. Böylesi istemeden de olsa kaçak duyumlar elde ettiğimden her duyduğumu yazmayacağım ama ben de yer etmiş bazı konulara da değinmeden de geçemeyeceğim. Bölüm toplam da 3 fizyoterapistten, 1 masözden (hoş ben sanki bana ilk gün masaj yapan ile diğer günler yapanın farklı olduğunu hep düşündüm ama emin de olamadım hani) ve 2 yardımcı roldeki ablalardan oluşuyordu. Ve tabii bölüme renk katan bir de biz hastalar.

En renkli kişilik dalında bir numaralı ödül tabii bence meslekte 20 yılını çoktan devirmiş, bu işi para için değil ama insanlara yardımcı olmak adına yapan, Kemerburgaz’da oturan bir ablaydı. Motivasyon yöntemi kesinlikle çok farklı ve sıra dışıydı. Eski Doğu Alman antrenörlerini muhtemelen kendine örnek almıştı. Sertti. Ödün vermiyordu. AÇÇÇÇÇ, KAPAAAA, İTTTT, ÇEKKKK, TUT ORADA gibisinden kesin talimatlarla hastayı bir anda çepeçevre sarıyor ve hastanın ama ağrıyor, ama titriyor gibisinden boş ve bir o kadar anlamsız yakarışlarını yok kabul ediyordu. Hakaret dolu bir şikayet mektubunu Sevgiler diye bitirmek nasıl komik kaçarsa, bu ablanın da sert emir komutları sonrasında kullandığı Bitanem kelimesi de bir o kadar komik kaçıyordu. Bazen dozu kaçırıp bak sen aynı böyle yürüyorsun gibi taklitleriyle oldukça farkındalık yaratıyordu. Çok şükür benimle çalışmadı. Birbirimizi kesinlikle çok kırardık.

Diğer bir abla ise Bayan Canım’dı. Ben cümlelerin arasına onun kadar canım lafını sıkıştıranı görmedim. Kendisi nokta, virgül yerine canımı tercih ediyordu. Tercih onundu tabii. Bir de bir hasta bir abla vardı. Şivesi nereli olduğunu hemen belli eden cinsten. Bir seansta bana elektrik verildiği 20 dakika süresince yan odacıkta oğluyla beraber alacakları ayakkabıyı konuştular. Konuştular dediysem füzyon konuşmuyorlardı. Oğlundaki ayakkabının aynısından kendine de istiyordu ve konuşmalarından anladığım ayakkabının 2 farklı rengi vardı: yeşil ve mor. İnanın 20 dakika süresince sınırlı parametreli (aynı ayakkabı, 2 farklı renk ve ayakkabı ölçüsü) bu konuyu konuştular. Bir ara üzerimdeki akımları söküp, yan odacığa dalıp, ablam 37 numara mor renkli ayağındakinden istiyor diye bağıracaktım. İşin ilginci sonradan yeşil renkte olanı giydiğini öğrendim. Muhtemelen son anda karar değiştirmiştir.

Son bir kaç kelimede fizyoterapistim  için etmek isterim. Çok ama çok şanslıydım; benim fizyoterapistim süperdi. Daha yeni mezundu. Bu işteki tecrübesi bir yıl bile değildi. Olaya meslekte geçirdiği yıl bakımından yani nicelik olarak bakacak olursanız çömezin tekiydi. Ama işte o olayın nicelik değil nitelik olduğunu gösteren kişilerdendi. Hani farklı olup fark yaratanlar vardır ya benim fizyoterapistim diye söylemiyorum ama işte öyle kişilerdendi. Mesleğinin başındaydı ama ne sorsam mantıklı bir cevap alabiliyordum, işinin ehliydi. Oldukça titiz, takipçi, nazik ve bir o kadar da kendinden emindi. Kaslarımın kopacağına adeta emin olduğum zamanlarda bile zorla dese zorlamaya devam ediyordum. Biliyordum kopmazdı çünkü o kopmayacağını söylemişti bir kere. Cüce kaslarım sayesinde sırım gibi oldular. Beni bayağı bir terletti, canımı da acıttı ama gerekliydi. Sayesinde bir hayli düzeldim. Geçmez dediğim acılarım oldukça azaldılar. Mesleğinde çok başarılı olacağını biliyorum, dilerim olur da.

İşte böyle.  Bir kar savaşı yapalım dedik ve karşılığını mislisiyle gördük. Siz siz olun savaştan kaçın. Savaşın kazananı olmuyor.  Tek bir gerçeği de siz siz olun sakın ama sakın unutmayın: Her şeyin başı sağlık.


 Bol sağlıklı mutlu, huzurlu günler dileklerimle ...

4 Şubat 2014 Salı

Ödem dolu karanlık geceler 1

O gün aslında her şey ne de güzel başlamıştı. Uzun zamandır beklenen kar yağışı başlamış, etraf bir anda bembeyaz olmuştu. Dışarıda olanlar için pek olmasa da bizim için etraf bir anda romantikleşmişti. Çalıştığım firma rahat rahat evlerimize dönebilelim diye paydos saatini hatırı sayılır bir oranda geri çekmişti. Tüm bunlar bir yana Galatasaray bir önceki gün başladığı işi başarıyla tamamlamış ve Juventus gibi bir devi elimine edip bir üst tura adını yazdırmıştı. O gün aslında her şey o kadar güzeldi ki maçın tek golünü bile eve yetişip kendi televizyonumdan oğlum kucağımda seyretmiştim. Dedim ya o gün her şey o kadar güzeldi ki taçlandırılmalıydı. İşte bu nedenle iyi b.. yiyip, oğlumla eşime hadi aşağı inip kar topu savaşı yapalım dedim. Yaptık da. Çok da eğlendik. Oğlum ve karımın içten gülüşlerini seyretmek başlıca bir mutluluk kaynağı zaten. Eve çıktık. Ayakkabılarımı çıkardım. Paltomu çıkarırken bir şeyler şüphelenmeye başlamıştım ama hiç dokundurmadım. Odama girip üstümü değiştirirken bir şeylerin ters gitmeye başladığı anlamıştım. Anlamak da zor olmamıştı zira belim de büyük bir baskı, basınç ve sancı hissetmeye başlamıştım. Canım hem de bir anda ve hiç bir şey yapmamışken öyle bir ağrımaya ve beni hareketsiz bırakmaya başladı ki ilk hissettiğim şaşırma olmuştu. Yavaşça kendimi yatağa bıraktım. En başta bizzat ben, şahsım, kendim olarak olanlara bir anlam verememiştim, siz bir de evdekileri düşünün. İnansalar ve bana hakkettiğim üzere hizmet etmeye başlasalar bir türlü, inanmayıp hadi canım sen de deseler bir türlü. Çok şükür ki doğru olan oldu ve ben yatmaya başladım. Yapılan servisin kalitesine rağmen güzel başlayan ve güzel devam eden gün bulutlanmıştı artık.

Geçtiği onca filtre sebebiyle oldukça hijyen olmasına rağmen, toplum tarafından hak ettiği saygıyı yeterince görmeyen ve dahi işe bile yaramayan içinizdeki sıvı atıklarını siz hiç pet şişesine tahliye ettiniz mi? Bu dönemde hayat bunu da tecrübe etmemi istedi ve ben de ettim efendim. Bırakın banyoya gitmeyi yatakta sağdan sola dönemiyordum bile. Güç bela nefes nefese kalarak ve büyük acılarla doğrulup yine güç bela pet şişeye tahliye işlemini gerçekleştiriyordum. Gerek bu işlem ve gerekse eşimin çoraplarımı giydirmesi ve dahi çıkarması evdeki karizmamın tükendiği an olarak kişisel kayıtlarıma geçmiştir. Ama siz siz olun yine de bu iki işlemin başınıza gelebilecek en kötü olay olduğunu düşünmeyin. Başınıza gelebilecek daha da kötü şey, içinizdeki sıvının pet şişenin alabileceği hacimden çok daha fazla birikmiş olması. Çektiğim acıdan ve olayın zaten yeterince sevimsiz olmasından sebep ben tahliye işlemini tutabildiğim kadar tutuyordum her seferinde. Doğal olarak bazı zamanlarda ufak bir pet şişesi tüm tahliye için yeterli olamıyordu. Böylesi berbat anlarda zorunlu olarak tahliye işlemini sonlandırıp bu seferlik bu kadar yeter mantığı içerisinde ve yine ağrılar eşliğinde yatağımdaki yerimi alıyordum.

Belimin ağrısı iştahımı kesemedi ve ben yapmamam gereken bir şeyi yaptım: Yemeğe devam ettim. Malumunuzdur, her tahliye sıvı olmuyor. Zamanı geldiğinde işe yaramaz atıkları da vücuttan atmak gerekmekte. İşte kabus böylesi anlardaydı. Yataktan kalkmak başlı başına bir ızdırapken, banyoya kadar yürümek tam bir işkence oluyordu. Üstelik tüm bu acıları yaşarken oğlunuz hiçbir şeyi anlamasın ya da en az şekilde etkilensin diye hem kan kusup kızılcık şerbeti içtim tadında rol kesmeniz ve hem de birbirinden yaratıcı oyunlar bulmanız gerekmekteydi çünkü ben bırakın dik olarak yürümeyi dik olarak ayakta duramıyordum bile. Çocuk dostu tatil köylerine gidenleriniz bilirler, çocuk kulüpleri akşamları çocuklar için eğlenceler düzenlerler. Her eğlencenin olmazsa olmazı ise köprü ve altından geçen trendir. Siz ve diğer anne babalar el ele verip köprü oluşturursunuz ve müzik eşliğinde dans etmeye başlarsınız. Birbirinden yakışıklı ve güzel vagonlar da tren olup köprünüzün altından geçerler. Katı atım projesinde de biz bunu gerçekleştirdik. Suratımda büyük bir mutluluk ifadesiyle iki büklüm olmamı minimum gösterecek şekilde eşimin ardına takılan bir vagon olup söz konusu çocuk şarkısını mırıldanarak banyonun yolunu tuttum(k) her defasında. En büyük korkum ise oğlumun hoşuna gidip de bize katılabilecek olmasıydı ki yeterince ilgisini çekmeyi çok şükür başaramadık. Bir başka pembe yalanım ise oğluma sürekli olarak dinleniyorum dememdi. Ne yorulduysam artık bir türlü tam olarak dinlenemedim.

Çarşamba yatışım sonrasında Perşembe biraz hava şartlarından biraz da yatayım nasılsa geçer vurdumduymazlığından evde kaldım. Cuma günü sabahı değişen ve geçen hiç bir şeyin olmaması sonucundaki karamsarlık ve dehşetimden hastanenin yolunu tuttuk. Hastane girişindeki tekerlekli sandalyeye oturmam mecburiyeti durumun vahametini gösterir nitelikteydi. Acil kısmından bu şekilde girişim doğal olarak tüm dikkatleri üzerime topladı. Kısa bir ilk kontrol sonrası konu ile ilgili bir Prof.’a gönderildim. Oysaki ben bir iğne yapıp beni düzeltirler sanıyordum. Oysaki çilem daha bitmemişti. Yaşarken tabuta girmek gibi gördüğüm MR beni bekliyordu. Sanırım ben de klostrofobi var. Hem sancım vardı ve hem de oradayken oldukça gerildim. İlk MR’ım değildi ama en çok bu kadar gerildiğim MR’ımdı. MR neticesinde disk kaymasına bağlı bel fıtığı teşhisi kondu. Bildiğiniz fıtık işte. Hani bazı hastalıklar alengirli, fiyakalı olurlar, bu bildiğiniz fıtıktı işte. Sonrasında bana bir serum bağladılar. İçine artık ne koydularsa kalp atışımı dinlemeye aldılar. Zaman zaman oldukça hızlandı kalp atışım. Meğer koydukları ilaç narkozda da kullanılan oldukça ağır bir ağrı kesiciymiş, hani fillere yapılanlardan. İster inanın ister inanmayın serum bitti ağrım bitmedi. O kadar ödem yapmış vücut. Gören de bir şey kaldırdım çok zorladım sanır. Bildiğiniz aşağı eğilip kar topu savaşı için kar almaktı suçum.

Sonrasında evime ve yatağıma geri döndüm. Tüm hafta sonu yine yataktaydım. Zaten ne gücüm vardı yataktan çıkacak ne isteğim. Moral de gitmişti, neşem de mutluluğumda. Hasta olmak zor zanaat. İnsan asla iyileşemeyecek gibi geliyor bazen. Her şeyin başı sağlık diyor başka da bir şey demez oluyorsunuz bir kaç gün sonra unutacağınızı bilmenize rağmen. Keşke unutmasak, keşke tek gerçeğin bu olduğunu hep hatırlayabilsek.

Pazartesi işe başlarım diyordum ama ben yine kendimi Pazartesi sabahı ofis yerine hastanede buldum. Değişen bir şey yoktu. İki büklümdüm, acılar içerisindeydim. Prof. vah vah demek geçmemiş dedikten sonra beni Ağrı bölümüne gönderdi. Bölüm zaten adından belli, ağrıyı kendine arkadaş edinmiş kişilerden oluşuyordu. Her yer sıkıntısı yüzüne yansımış kişilerle doluydu. Ben de tekerlekli sandalye üzerinde onlardan biriydim işte. Tek farkım ben neredeyse ağlayacak bir ruh haliyle aralarına katılmıştım. İlgilenecek doktor henüz gelmemişti. Öğrendiğimiz kadarıyla trafikte mahsur kalmıştı. Tüm randevular birbirine girmiş, acı çeken bir çok insan ve onların yanında yer alan eş, dost, ve akrabaları sıralarını kaptırmamak için aportta beklemekteydi. Biz o kadar sefil ve bir o kadar da zavallıydık ki bırakın sıramızı kaptırmayı bizden önceki adam yerini bile bize önermişti. İçimdeki şövalyelikten olsa kabul etmedim. Sıra bize geldiğinde olayları kısaca anlattık. MR’ımıza bakan doktor, abim benim, sen hiç dert etme tadında ve umursamazlığında, eğer yemek yememişseniz, önce sizi uyuturuz, sonra omurilikten iğne ile girer ödemi yok ederiz. Üstüne bir de size özel ozon tedavisi yaparız. Nasıl ama? demez mi. İnanın dedi. Bu kadar soğukkanlılıkla bu zalimce yaklaşımı bana öneri olarak sundu. Bu kadarıyla korkutmuş olması yetmiyormuş gibi bir de kafatasına girmiş koca, koskoca bir iğne röntgen resmini bana gösterdi. O noktadan sonra adamo tam duymuyor, çevremde olanları tam duyumsayamıyordum. Adam konuşmaya devam ediyordu. ... “riskleri tabii ki de var, bunları söylemek zorundayım ama bunca senedir başarıyla...” Uzaklardan hem de çok uzaklardan doktoru duyuyordum sanki. Kafa sallıyordum ama işte öylesine. Ya eli kayarsa, titrerse, ya hapşırırsa, ya da öksürürüse, o iğne nereye doğru yol alırdı. Diğer yandan sancım dayanılmaz boyutlardaydı. Bir ara nasıl oldu bilmiyorum, titrer bir ses tonuyla tamam hemen bugün yapalım şu işi zaten yemek de yemedim dedim. Eşim şaşkınlık dolu bir ifadeyle bana bakakalmıştı. Belki de hayatında beni ilk defa bu kadar cesaretli görüyordu. Doktor tamam öyleyse hemen sigortadan onayları alalım dedi. Eşim beni kafetaryaya doğru itmeye başladı. Yerleştikten sonra farkında mısın suratın bembeyaz dedi. Tüm kanım bilmediğim bir yere çekilmişti ve geri dönecek gibi görünmüyordu. Neden dedi? Neden istedin, hem de bugüne? Bir araştırsaydık ... Sonra babamı arayıp gelişmeleri anlattım. Benzer cümleler ondan da geldi. Neden dedi? Neden istedin, hem de bugüne? Bir araştırsaydık ... Bir günde bu kadar kısa süreyle aynı cümleleri duymak bana fazla gelmişti. İnsanların cesaretlerinin bir anda geldiği anlar olduğu gibi bir anda yok olduğu anlarda vardır. Ne ilginç benim bu gelgit aynı günde başıma gelmişti. Hemen bir şeyler yemeliyim diye düşündüm. Öyle ya iğne girişini ancak yemek girişi ile engelleyebilirdim. Bu parlak fikrimi eşime açtım: “Şimdi bol sucuklu bir yumurta yerim sonra da doktora gidip bol sucuklu yumurta yemekten sayılır mı diye sorarım, ne dersin?”. Cevabı alıştığım tarz bir laf sokmaktı. Ooo hoşgeldin yine aramıza bay cesaret. Ben de şaşırmıştım bu kahraman gözüpek tavrına. Kırıcı oluyorsun diye sitem edip, esip gürleyecektim ama onun yerine onu açıklama yapması için doktora gönderdim. Gelişi ile de hastaneden belimde yine sancılarla güzelce uzaklaştık. Eve kurt gibi acıkmış bir şekilde girdik. Tahmin edin ben ne yedim? Evet tabii ki de bol sucuklu bir yumurta.

Anlatacak daha yığınla şey var. Başlarken tek yazı ile tamamlayabilirim diye düşünüyordum ama olmadı işte. Ağrılı ilk iş günlerim ve Fizik Tedavi anılarım mutlak surette yazılmalı diye düşünüyorum. Bu nedenle aranızdan şimdilik ayrılıyorum.


Sizlere ödemden uzak, sağlıklı ve mutlu bir ömür dilerim ...

21 Ocak 2014 Salı

Mesele ezik olabilmek değil, ezik kalabilmek

Tamı tamına 63 yıl 7 ay. O dönemlerde bu kadar yaşamak bile büyük bir olay iken Viktorya adında bir kraliçe bu süre boyunca, öldüğü 1901 yılına kadar Britanya imparatorluğunu yönetmiştir. Olumlu ve olumsuz bir çok şeye imza atarak bir döneme kendi adını verdirmeyi başarmıştır. Mesela yönettiği dönemde İngiltere zamanının Birleşik Devletleridir. Zengindir, sömürgeleri vardır, sanayi devrimi başlamıştır. Sanat ve bilimde de almış başını gitmiştir. Robert Browning, Charles Darwin, Charles Dickens, Rudyard Kipling, John Stuart Mill, Robert Louis Stevenson, Arthur Conan Doyle,  Oscar Wilde hep bu dönemde yaşamıştır. Diğer taraftan muhafazakârlık ve şeklî ahlâk konusunda gösterdiği titizlik ile de önemli izler bırakmıştır. Gerçek olan şu ki, kendisi de bir kadın olan kraliçe Viktorya döneminde kadınlar, (anne dahi olsalar) daima birer potansiyel günah kaynakları olarak görülmüşler ve bu yüzden de sürekli aşağılanmaya ve ikinci sınıf insanlar olarak yaşamaya mahkûm edilmişlerdir. Evet İngiliz sanayi devriminin altın çağıdır ama fahişelik ve çocuk işçi çalıştırma da en fazla bu dönemde görülmüştür. Baskıcı ahlak kuralları, toplumsal hayattaki sıkı disiplin, cinsel doyum arayışı ama evliliğe üstün bir saygınlık atfetme, cinselliğe karşı istemem ama yan cebime koy sahtekarlığı hep bu dönemin ürünleridir. O kadar ki Lewis Carroll'ın Alice Harikalar Diyarı - fantastik bir çocuk masalı gibi görünse de - insana ve özellikle de çocuklara nefes aldırmayan İngiliz disiplinini için kaleme alınmıştır.

Tüm bu girişin nedeni ne miydi? Günümüzde sanki Viktoryen bir iklimde ve çağda yaşıyormuşuz gibi duygu ve hissettiklerimizde bir bastırılmışlık hakim. İşte bastırılmışlığın ne kadar büyük olduğunu anlatabilmek içindi ilk paragrafın tamamı. İnsan o devirlerin çoktan geride kaldığını düşünürken ama bu ama şu sebepten ve bazen aynı bazen de farklı faklı konular için benzer bastırılmışlık duygusunu hissedebiliyor tüm hücrelerinde ve oldukça yoğun bir şekilde. Bugün bunların en önde gidenlerinden biri de duygu ve hissettiklerimizdeki bastırılmışlık. Nedeni ise deli saçması bir özentilik durumu. Cool olma isteği efendim. Cool olmak çok önemli çünkü aksi olunma durumu oldukça istenmeyen, oldukça kötü bir durum: Ezik olmak.

Cool olamayan ezik oluyor, looser oluyor ya da kadınlar için kezban oluyor. Oysaki bu çekici gibi görünen sıfata odaklananlar bilmiyorlar ki ezik olan duyguları olan, merhamet gösteren, ağlayabilen, ihtiyaçları olan, ve bunu dile getire(bile)n, üzülebilen, çaresizlik gösteren, beklentileri olan, bazen başaran, bazen başaramayan, bazen incinen, bazen düşen, kırılan, kişi aslında, yani insanın ta kendisi. Övünmek gibi olmasın ama ben eziklerin önde gidenlerinden biriyim mesela ve hep öyle kalmak isteğinde olan biriyim. Yanlış bilinenin tersine ezik olan, ezilen, aptal olan, ilişki kuramayan değildir. Bilakis ilişkinin en kralını kurabilendir. Buna rağmen günümüzde ezik olmak bir eksiklik olarak görünmekte. Tam bir ikilem aslında.

İnsanlar robot değillerdir, en cool olanlar bile. Duygu, düşünce ve tepkileri vardır. Her yerde, her ortam da, bu duyguları aslında yaşıyorlar ama robot bir dış görünüş ile, taktıkları maskeler ve çevrelerine kurdukları bence kağıttan kalelerle bu duyguları yansıtmıyorlar. Kendi kalelerinin için de kim bilir ne acılar çekiyorlar. Mutluluğu ve mutsuzluğu, neşeyi ve acıyı, güzeli ve çirkini, başarı ve başarısızlığı paylaşmak da ezikliktir ve ne de güzeldir oysa. Nasıl ki paylaştıkça çoğalırsa sevgiler, yine paylaştıkça azalır acılar. Paylaşılmaması, gösterilmemesi gerekli olan en önemli duygu da aşk olmuş.

Bir zamanlar cinsellikten korkulurdu şimdi ise korkulan aşk olmuş. Belki de bu nedenle zaten cool’lardan uzak ve eziklerin yanında olmayı tercih etmiş. Aşk bir ihtiyaçtır, eksikliktir, şanstır, mutluluktur, duadır, şükretmektir. Ve aşk her zaman diğer bir teni ister. Dokunmak, hissetmek ve olabiliyorsa bir olmak ister. Bir robotu, metalik bir yüzeyi, duygusuz bir mekanizmayı istemez. Giyilen bir zırh, takılan bir maske, inşa edilen bir kale varsa, aşk yoktur. Aşk kaptırmaktır, düşmektir, hem yenilmektir ve hem de zaferlerin en büyüğüdür. Aşk kaybetmeyi düşünmeden yapılan bir eylemdir. Suya atlamak gibidir, geri dönüşü olmayan bir yola girmek, düşünmemektir ve unutulmamalıdır ki ancak ölümlüler aşık olabilirler. Kaybetme riski, endişesi, korkusu yoksa aşk da yoktur ama işte sen riski, endişeyi, korkuyu düşünmezsin, düşünemezsin, hissetmezsin aşık olurken.  Ne demek mi istiyorum? Kafanız mı karıştı? Size garip hatta ters mi geldi? Açıklayayım efendim.

Biliyorum çok klişe bir laftır ama (hangi araştırma, kim yapmış, neden yapmış, ne zaman yapmış) yapılan araştırmalar sonucunda %80’den fazla insanın ölümü pek düşünmeden yaşadığı ortaya çıkmıştır. Belki de mutlu olmak, kafayı sıyırmamak, için gerekli olan bir kodları mıdır bilemiyorum. İşte bu sözde ölümsüz olma durumu ya da ölümü aklına bile getirmeden yaşama durumu aşkı öldüren bir olguymuş. Eros kaybetme ihtimali olmadan harekete geçmezmiş. Düşünün ya da hayal edin, size hiç ölmeyeceğiniz söylendi. O noktadan sonra artık ne kitap okursunuz, ne yazı yazarsınız. Nasılsa bir ara yaparsınız çünkü artık. Zaman kısıtınız kalmamıştır. Tüm zamanlar artık size aittir ve tahmin ettiğinizden bile hatta ondan bile çoktur yaşayacağınız günler ve yıllar. Hayata dair bir coşkunuz kalmadığı gibi onları kaybetmeye ilişkin bir endişeniz de kalmaz. Hoş hayatın tanımını bir başka olasılığın her zaman için olası olma durumudur diye yapacak olursak belki de hayata karşı coşkunuz yine geri gelebilir bilemiyorum. Aslını isterseniz ölümün kendisinden başka kesin bir gerçek yoktur elimizde yani bir başka olasılığın artık olası olmadığı durumu belki de sahip olduğumuz yegane gerçek olarak görmeliyiz. Diyeceğim o ki bir gün öleceğiz. Ertelediğimiz, zaten her an yapabiliriz diye ötelediğimiz ve yapmadığımız, hep birer set çektiğimiz dürtülerimiz, hem hayatın coşkusunu yok etmekte ve hem de aşkı öldürmekte. Siz siz olun üst benliğinize bu kadar kulak asmayın. İçinizdeki çocuğu da zaman zaman dinleyin.

Diğer çok önemli bir konu ise tercihlerimiz. Ne zaman ki tercihlerimiz artık birer zorunluluk haline dönüşür, işte o zaman bulunduğunuz yer artık sizin tabutunuz olmuş olur. Ne aşk kalır, ne mutluluk. Bir yastıkta kocayacaksınız diye duymak ve tercihinizin bir zorunluluğa dönüşmesi ile seni o kadar seviyorum ki dilerim seninle bir yastıkta kocarım düşüncesi ile tercihimizin ortaya konması evliliklerin neden mutlu ya da boşanmaların neden bu kadar çabuk oluyor olmasının cevabı oluyor aslında. Zorunda olduğunuz için değil tercih etmeye devam ettiğiniz için evli kalmalısınız. Balayı sonrası yada çocuk sonrası evliliklerin irtifa kaybetmesi işte olasılığın artık tükenmiş olarak görülmesi ve tercihin yerini zorunluluğa bırakmış olması durumudur. Artık ben hep onunlayım! Mecbur olduğun için değil, gidebilme özgürlüğün olmasına rağmen, her sabah onunla uyanmayı seçtiğin, onca insan arasından her akşam yine onunla olmayı tercih ettiğin için onunlasın. Özgürlüğün hep var ama seçimin onunla olmak. Bunu hissetmiyorsan kardeşim, mutsuz olursun. Tabutun içine girip ölüm anksiyetesini yaşamaya başladıktan sonra karşındakini çekici de bulamazsın üstelik. Asla değişiklik olmayacak ve ben hayatımı hep onunla geçireceğim bir tercihten çok zorunluluk olur ise mutsuzluk kaçınılmazdır.

Annem ne der, babam ne der, etraf ne der, sosyal olarak ne kaybederim, çocuğum var onu düşünmeliyim gibi şeylerin ardına saklanırsınız. Aslında sandığımızın ve hissettiğimizin tersine kapı kilitli değil ama kilidi oraya biz takıyoruz, ya da belki daha doğru ifadeyle kilitli olmayan kapıyı kilitli sanıyoruz. Endişelerimizden, korkularımızdan ve belki de suçluluk hissimizden (ben nasıl böyle düşünebilirim gibisinden) kıpırdayamaz ve çoğu kere de karşımızdan bir hareket bekler duruma geliyoruz.

Diğer taraftan, başka bir nokta da (bakın konuyu nasıl pijamaya getiriyorum) eşimizin de bir çok olasılık ve seçenek arasından bizi seçmiş olmasıdır. Ama bu seçime inat eve gittiğimizde hımbıllaşıp, pijamaları giyip sıkıcı ve sıradan bir hayat yaşamayı alışkanlık haline getirirsek işler işte zorlaşıyor, karışıyor. Siz, belki de zaman içersinde ve evet çevrenin zorlaması ve hayat koşulları nedeniyle  seçtiği, beğendiği ve ilişki yaşamaya başladığı siz olmaktan çıkıp, karikatürleşiyorsunuz. Neden bu kadar rahatsınız ve hatta umursamazsınız biliyor musunuz? Kaybetmeyeceksiniz sanıyorsunuz . Nasılsa kapı kilitli, nasılsa imzalar atılmış, nasılsa çocuk olmuş, bir yere kıpırdayamaz sanıyorsunuz. Belki kıpırdamıyor da ama mutlu bir hayat şansını da tepmiş oluyorsunuz. Kaybetme korkusunun kıyısından köşesinden hissedilmesi gerekiyor. Bu demek değil ki flörtöz olup kendimizi kıskandıralım ama evlendik diye de kendimizi bırakmayalım, amannnn nasılsa beni alan almış demeyelim, başım ağrıyor, çocuk uyanır mazeretlerine girmeyelim, hayatın içinde kalalım. Belki her gün  çiçek getirmeyebilirsiniz ama her gün birbirinize bir kaç güzel söz söyleyebilirsiniz. Hiç bir şey yapmıyorsanız bile, en azından gün de bir kere içinde bulunduğunuz ve yüzleşmediğiniz iki durumu kendimize söyleyip, durum analizi yapmak da fayda olacaktır:

1. Bu ilişkiyi ben istiyorum, istediğim zaman sonlandırabilirim. Bu bir tercihtir, zorunluluk değil
2. Eşim de bir çok kişi arasından beni seçti ve istediği zaman gidebilir.

Kapısında kilit olmayan odalara suni kilitler takıp mutsuzlaşmayalım. Fanilik bilincimizi de her zaman koruyalım. Hiç ölmeyecek ve hemen yarın ölecek gibi yaşamak belki de altın anahtar. Kullanım alanlarını iyi bilip, iyi uygulayalım. Hımbıl hımbıl pijama giyip oturmak (isteyen tabii ki giyebilir. Burada anlatmaya çalıştığım pijamanın sembolizmasıdır)ölümsüz olduğunu düşünmektir, zamanın değerini bilememek, fırsatları kaçırmaktır ve aşk ölmeye mahkumdur. Zaman çok kıymetli, boşa geçmemeli. Sıradan, stresli hayatlarımızla ölümsüzleşiyor ve aşkın ömrünü yapılan çalışmalarda oldukça kısa sürelere indiriyoruz.

Diğer son bir konuda ifade edebilme becerisi. İçinde bulunduğumuz endişelerimizi, sıkıntılarımızı, problemlerimizi yüzleşmek yerine eyleme dökmeyi tercih ediyoruz. Biri bize ters bir şey söylediğinde direk kavga etmeyi tercih ediyoruz. Oysaki bu söylediklerin beni çok kırdı diye de söyleyebiliriz ve belki bu çok daha da etkili olur. Eşimiz ile sorun olanı bulmak ve hatta çözmek yerine bağırmayı, içki içmeyi ya da aldatmayı tercih ediyoruz. Meselenin kendisine bakmak yerine belki de zor geldiğinden alışkanlığımızı yitirdiğimizden bunu es geçip, eyleme dönüştürüyoruz. Örnek mi istersiniz? Alın size libido. Bir ilişki için çok önemli ve nedendir bilinmez yıllanmış evliliklerde tersi olacağına libido da bastırılmaya çalışılıyor. Biten bir seks hayatı ve kerhen devam eden ilişkiler. Oysaki karşılıklı konuşularak çözümler aranmalı ve ya bulunup yola devam edilmeli ya da yollar ayrılmalıdır.

Müziği yapan notalar arasındaki boşluklardır denir. Resim için de bu geçerli. Mimarlar bile evlerin içindeki boşluklar için tüm yapıyı çizerler. Dinlenin, nefes alın, soluklarınızla yalnız kalın, kendinizle yalnız kalın ve kendinizi dinleyin. Aslında belki de en dolu, en değerli anlarınızdır boş zamanlarınız. Newton ne saatler boyunca çalıştıktan sonra dinlenmek için uzandığı ağacın altındayken elma düştü kafasına ya da Arşimed rahatlamak için hamama gittiğinde evraka dedi. Boşlukları doldurmaya çalışmayalım, onlar bizler için gerekli. Zamanı da öldürmeye çalışmayın. Ben demiyorum her gününüzü aynı geçirin ama zaman zaman hiç bir şey yapmadan da zaman geçirip o ana kadar ki çalışmalarınızın kristalleşip elle tutulur bir sonuç haline gelmesini bekleyin derim.

Pijamalı ezikten şimdilik bu kadar. Önemli olan pijamalı ya da pijamasız ezik kalıp, hayata tutunabilmek.

Sevgi ve saygılarımla,

6 Ocak 2014 Pazartesi

Mesele Organik Pazar elması olabilmek ...

En son ne zaman kendiniz veya hayatınızın gidişatı için bir karar aldınız?

Dikkat edin dışarı çıkarken ne renk kazak giyeceksiniz, akşam ne yemek yapacak ya da nereye yemeğe gideceksiniz gibisinden kararlardan bahsetmiyorum.  Ne zaman mesela cesaret gösterip kritik ve sizi direk etkileyecek bir karar verdiniz?

Eminim bir çoğunuz işiniz ile ilgili günlük hayatta tonlarca karar alıyorsunuzdur ve buna zaten mecbursunuz da. Gel gelelim iş sizin kendi hayatınız ile ilgili bir konuya geldiği zaman aynı kolaylık ve çabuklukla karar alabiliyor musunuz? Ya da alınacak kararların bir sonucu, bir bedeli olacağından, hiç bu riske girmeyip, alışılmış olan ile devam edip, karar vermelerin yanından, kıyısından geçip zaman mı kazanıyorsunuz?  Bir şeyi seçersem bir diğerini kaybederim korkusuyla kavşakta durmayı ve karar vermemeyi mi seçiyorsunuz? Hatta bunun bile başlı başına bir karar olduğunu mu söyleyip duruyorsunuz kendi kendinize?

Hadi itiraf edin, çekinmeyin. Aslında öyle ya da böyle gözümüzü karartıp bir karar versek saptığımız yolda ne olasılıkların bizleri beklediğini siz de çok iyi biliyorsunuz. Geriye dönüş bile başlı başına bir olasılık mesela. Evet siz de her bir anın, her bir kararın adeta bir doğum, bir başlangıç ya da yeni bir şans olduğunu biliyorsunuz. Biliyorsunuz da ahhh o içinizdeki endişe o korku yok mu değil mi? Oysaki korku diye bir şey yoktur hayatta olsa olsa bir şeyden korkan vardır. Korkuyu yaratan da bizzat bizleriz aslında sevgi ve güven eksikliğinden.

Peki ama neden? Neden karar vermek bu denli zor?

Karar alamıyoruz çünkü sahiciliğimizi yitirdik. Biz olmayı bıraktık. Artık beğenilmek her şey oldu. Nasıl göründüğümüz, ne olduğumuzdan çok daha önemli hale geldi. Algı her şeydir artık yalnızca bir pazarlama terimi olmaktan çıkıp bizzat hayatlarımız oldu. Dönüşüme uğradık ve başkaların beğenileri üzerine yeniden ve yine yeniden ve hatta yine yeni yeniden şekillendik ve biz kalamadık, bunu başaramadık. Olmadı işte. Artık düşüncelerimiz bile bize ait değil. Düşüncesi olmayan adamın hiç bir fikri olabilir mi? Fikri olmayan adamın karar vermesi hiç mümkün olabilir mi? Resmen beyinlerimiz uyuşturulmuş bir durumda. Çok acı ama gerçek biz yavaş yavaş her geçen gün biraz daha yok oluyor.

Ergenlik döneminde sorun yoksa sorun vardır derler. Ergenlik bir dönüşümdür, kişiliğini ortaya koymasıdır. Benim kendime ait düşüncelerim var diye bağırmaktır. Birey olabilmektir. Destansı, epik bir hayat yaşamak için mutlak surette önce birey olunmalıdır. Tecrübe önemsiz mi? Hiç olur mu öyle şey, tabii ki çok önemli, nasihatler mutlaka dinlenmeli ama kişi yine de yaşamalıdır tercihini. Cat Stevens’ın father and son şarkısında olduğu gibi “evet baba haklısın ama önce gitmeliyim”. Evet önce gidilmeli, denenmeli, birey olunmalı. Şarkıda çok çarpıcı, ders niteliğinde bir de söz vardır: You will still be here tomorrow but your dreams may not (yarın sen burada olacaksın ama hayallerin olmayabilirler). Göbek bağı koparılmalı herkes ve her şeyle. Ancak o zaman bir yetişkin bir birey olabiliriz.

Bir de dönüp kendimize bakalım şimdi. Tamam bir Cat Stevens belki olamazdık kolay kolay ama birey olmayı başarabilmeliydik. Kararları kimse ve hiçbir şeyden etkilenmeden alabilmeliydik. Hadi gelin soralım kendimize, biz birer birey olabildik mi? Başkalarının beğenisi için mi karar alıyoruz yoksa istek ve arzularımızı zaten o potada eritiyor muyuz?

Anne baba onayı sadece bir örnek. TV kahramanları gibi yaşamayı istemek, arkadaş beğenisi, moda takibi her şey olabilir peşinden gittiğiniz. Önemli olan kendin olmayı başarabilmek. Sevdiğin işi başkaları beğenecekler diye değil, sen huzurlu olacaksın diye en iyi şekilde yapabilmek. Eşini başkaları seni takdir edecek diye değil, içini ısıttığı için seçebilmek. Bazıları seni beğenecek, takdir edecek bazıları da beğenmeyecek,i takdir etmeyecek. Doğrusu kelimesi belki çok iddialı olabilir ama normali de bu zaten. Eskiden ikiz gibi tümü birbirinin aynısı olan elmalar arasından elma alırken, bugün artık organik pazarlar sayesinde birbirleriyle alakasız elmalardan biraz şekli bozuk, çabuk çürüyen ama kişilikli elmalar alabiliyoruz. Doğa tek tip çalışmaz, doğa da özgünlük, farklılık vardır. Günümüzde ise görsellik hiç olmadığı kadar önemli oldu. Organik pazardaki bir elma kadar olamadık.

Günümüzde artık beğenilmek üzere kararlar alınıyor, seçimler yapılıyor. Ne oldu kendi arzularımıza? Sahi onları diğerlerinden ayırabiliyor muyuz yoksa çok mu geç kaldık? Kendi hikayelerimiz unutuldu ya da günümüz şanslıları için zaten hiç olmamışlardı. Seçimlerimiz hep beğenilmek, onaylanmak ya da puan almak üzere. Başkalarının beğenileri için kendimizden uzaklaşıyoruz. Hepimiz güzel ve bir diğerimizin aynı, doğal olmayan elmalar gibiyiz. Ne acı ki üç aşağı, beş yukarı yok gerçekten de hiç bir farkımız.

Teorisyen olmak kolay da aktivist olup, hayata geçirmek, uygulamak o kadar kolay olmuyor. Konuşan çok oluyor da yapan pek yok. Siz bakmayın yazdığıma, ben yapabiliyor muyum? Hem de hiç. Üstelik işimizi bir hayli zorlaştıran durumlarda var. Bu yazıyı yazarken aklıma Malcolm Gladvewell’in Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü adlı kitabı geldi. Hemen açıp biraz bakıp hatırlamaya çalıştım. Kitapta yapılan bazı deneylerden bahsediliyor. Çok basit, okuyunca hadi canım diyebileceğiniz deneyler ama işte insanın bilinçaltını aynı basitlikte etkilemiyor, etkilemede uzay olup çıkıveriyor.

Mesela karışık karışık verilen cümleleri düzenli hale getirmelerinin istenmiş olduğu bir dil testi düşünün. Bu cümlelerin içlerinde gri, bahçe, endişe, güney, yaşlı, tek, bulmaca, buruş buruş gibi kelimelerde serpiştirilmişti. Denekler cümleleri sıralı hale getirdikten sonra odadan çıkarken ve sonrasındaki belirli bir süre normal aktiflikte olamamışlar. Ağır hareketler etmeye, sürekli düşünür durumda olmaya başlamışlar. Siz sadece bir dil testi zannetmiştiniz değil mi? Değil işte. Bilinçaltı sizden bağımsız, şartmış gibi görev edinip bu kelimelerden hareketle yaşlılığı düşünmeye başlamış. Bilinç saf saf neler olduğunun bile farkında değilken denekler bilinçaltıları sayesinde ve ya yüzünden koridorda birer yaşlı gibi yürümeye başlamışlardı. Benzer çalışma bir çok değişik kişi ve çeşitlilikte yapıldı (kitapta örnekleri bir hayli sunulmakta). Sonuçları aslında oldukça rahatsız edici boyutta. Bu sonuçlar en basit ifadeyle özgür irade olarak düşündüğümüz şeyin esas itibariyle büyük ölçüde bir yanılsama olduğunu gösteriyor. Çoğu kere bir otomatik pilotla yönlendiriliyor gibiyiz; düşünüş ve davranış tarzımız, hatta herhangi bir anda ne denli iyi düşünüp, ne denli iyi hareket ettiğimiz, dış etkilere zannettiğimizden çok daha açık. Yaşamımızdaki tüm küçük zihni ayrıntılarla bilinç dışımız ilgileniyor aslında, odaklanmayı ise özgür iradeye bırakıyor. İşte sırf bu nedenle denemeliyiz, bir yerlerden başlamalıyız. Neye odaklanacağımız elimizdeki tek silah. Odaklanmayı kendimize yapalım.

Hepimizin içinde aslında ne nüveler var, yeter ki kendimize biraz daha güvenip,biz olmanın aslında ne de güzel olabileceğini bilelim, ya da en azından hayalini kuralım. Gelin bugün kendinize bir güzellik yapın ve bir karar verin hayatınızla ilgili ve nedenini soran olursa “benim kararımdı ve vermiş olduğum kararların sorumluluklarını da üstleniyorum" deyiverin çekinmeden ve cesaretle. Siz size güvenin çünkü siz buna değersiniz.

Siz kalabilmeniz dileklerimle...

23 Aralık 2013 Pazartesi

Üç silahşörler ve pijama

Pijama. Son zamanlarda üzerine oldukça düşündüğüm bir kelime. Düşünmenin de ötesinde bir çok konuşmanın merkezine oturmuş  bir konu. Başlı başına bir tercih ya da zorunluluk. Nereden bakarsanız artık. Ben her akşam eve gidip, ilk önce ellerimi yıkarım, sonra üzerimi değiştirip, benim pijama diye adlandırdığım ve çoğu kere eşofman altı ve tshirt ya da sweatshirtten oluşan ev giysilerimi giyerim. Oğlumla oyunlarımı da bu giysilerle oynarım, şarabımı ya da rakımı da yine bu giysilerle içerim. Geçen gün şirkette bir arkadaşımla konuşurken bir anda konu pijamaya geldi. Arkadaşım giydiğim pijama konusuna bir hayli güldü. Beni pijamalarla düşünemediğini söyledi ve sonra neden bilmem pijama ve nedenleri hakkında kendimizi konuşurken bulduk. O konuşma sonrasında da zaten pijamaya kafayı taktım. Hem düşündüm, hem araştırdım, ve şans da yardım etti hem de izledim (Cem Mumcu’nun geçen yazıda bahsettiğim programı). Bu yazının konusu pijamadır efendim. Yazının içinde ki tüm artılar Freud’e ve Cem Mumcu’ya aittir. Eksi diye düşüneceklerinizi  ise ben kendi üzerime alıyorum. Demek istediğim, Freud ve Cem Mumcu ile zenginleşen değerlendirmem sonucunda bu yazı ortaya çıkmıştır.

Pijama: Bazılarına göre bir hayat tarzı, bir varoluş biçimi, bazılarına göre ise sonun başlangıcı, bir yok oluş biçimi. Okuyun ve değerlendirmenizi kendiniz için yine kendiniz yapın.

Orijinallikten her geçen gün biraz daha fazla uzaklaşıyoruz. Sıradan, sıkıcı ve daha az çekici insanlar oluyoruz her geçen gün biraz ve biraz daha. Nedeni belki bizzat bizleriz, belki bilinç altlarına sürekli olarak verilen mesajlar, belki de artık varlığını kanıksadığımız ve bizi her gün biraz daha öldüren stres dolu yaşamlarımız. Öyle ya da böyle monoton, orijinallikten yoksun hayatlar, her geçen gün artık tanınan, sevilen ve evlenilen insan olmaktan uzaklaşmalar ve son zamanlarda oldukça artan boşanmalar.

Yurt dışında yaşayan bir akrabamın bir tanıdığı İstanbul’a geldi. Akrabamız onu bir yere yemeğe götürmemi rica etti. Hatta gideceğin yeri de sen seç dedi. Ben seçe seçe bizim hafta sonları genelde gittiğimiz bir kebapçı ismi söylediğimde akrabam en başta benim için çok üzüldüğünü söyledi. Bu kadar orijinallikten uzak bir yer senden hiç beklemezdim dediğinde ben de ne yalan söyleyeyim biraz utandım ama açıkçası kendimi suçlu da görmedim. Alışıla geldiği üzere ve gayet kolaya kaçaraktan, alıştığım, bildiğim, rahat ettiğim ve bize oldukça da yakın olan bir yeri seçmiştim. Orijinal evet değildi ama zaten son zamanlarda hayatım da orijinal değildi ki.

Pijama giyme kendimizi kandırma mı yoksa gerçekten de mutluluk için verilen bir ödün mü? Sahi bu ödün sonucu ele geçen mutluluk gerçek anlamda bir mutluluk mu yoksa kolaya kaçma ve monotonluğu kabul etme mi?

Hadi gelin biraz başka konulardan konuşalım. Kafayı dağıtıp sonra yeniden bu konulara gireriz ...

İnsanının en temel dürtüsü nedir, bilir misiniz? Hiç yormayın efendim kendinizi, ben hemen söyleyeyim: Hayatta kalmak. Bu dürtüyü ortaya çıkaran ise insanın durdurulamayan ama bazen sınırlar altına alınabilen hayvani tarafıdır.İçimizde kabul edelim ya da etmeyelim doyumsuz bir hayvan vardır adeta. Kendisini yalnızca ihtiyaçlara göre ayarlayan, eleştiri kabul etmeyen, güdüsel, durdurulamayan yanımızdır kendileri. Ana kaynağı cinsellik, açlık gibi ihtiyaçların en bencilce doyurulmasıdır.Temel ve en ilkel benliktir ki Freud'a göre id yani sözünü ettiğimiz hayvani yan, ya da ilkel dürtü, kişinin ilkel benliğidir. En basit tarifle kişinin başını derde sokan tarafıdır. Ortada bir haz vardır ve bu haz hiçbir sosyal kural önemsenmeden karşılanmalıdır. İstek emir telakki edilip yerine getirilmelidir. Size bu yazılanlar tanıdığınız, sevdiğiniz hatta üzerlerine titrediğiniz birilerini hatırlattı mı? Tabii ki yaaa, çocuklarımızı. İşte bu nedenle zaten kişiliğin çocuksu tarafı da denmekte.

Kişilik gelişimlerini dönemlere ayıracak olursak en alt basamakta çok doğaldır ki id gelecektir.  Bu alt basamağın yaramaz çocuğu, başını ne zaman derde sokacak olsa, onu oradan kim kurtarıyor biliyor musunuz? Ego’muz, yani benlik bilincimiz. Ego bu ufaklığın isteklerini gerçeklikle karşılamaya çalışan zavallı bir ağabeydir. Çeşitli savunma mekanizmaları ile küçük kardeşi dengeler. Temel görevi kişisel güvenlik sağlamak ve çocuksu bazı isteklere izin vermektir. Aynı zamanda eleştiriyi yapan bölümdür, güdüleri durdurma ile ilgilenir. Freud'un oldukça güzel ifade ettiği üzere ego, şahlanmış bir at üzerindeki şövalye gibidir. Id ve süperego arasında dengeleyici unsurdur, iki ayrı tarafın isteklerini uzlaştırmaya çalışan burnu b..'tan kurtulmayan hakemdir.

Bu son cümleden hareketle gelinen nokta süperego oluyor. Kısaca ona da bakalım. Süperego yani üst benlik, kural ve değerler bütünlüğü içinde insana yön veren bölümdür. Bir nevi vicdan diye düşünebilirsiniz ama bu kelime tek başına yeterli gelmez tabii. Kültürel adetlerin ve sosyal kuralların içselleştirilmiş bir sembolüdür. Tabuları ayakta tutar. Emir ve yasakları çok sever. İyi ile kötüyü ayırmaya başladığımız zamanlarda hayatlarımıza girer ve zamanla aile, anne ve baba, çevre, okul, din, geleneklerden öğrendiklerimiz içselleştirilir ve bizim değer ve kurallar bütünlüğümüzün oluşmasına yardım eder. Söylemeye gerek var mı bilemiyorum ama hani başını sürekli derde sokan ufaklık var ya, onu hiç sevmez, onunla sürekli çatışma halindedir. 

Bu üçlü sürekli kapışırlar. Daha doğrusu ikisi sürekli kapışır ve ego arayı bulmaya çalışır. Bu üç temel bilincin dengeli olması gerekmektedir. Bazen bir veya ikisinin yeterli seviyeye ulaşmaması hayatın dengesini  yok eder. İnsan, düşünen bir yaratık ve zararı önceden hesaplayabilecek; sonradan öğrenebilecek bir yapıya sahiptir. Kimi bunu Tanrıya bağlar, kimi de Freud gibi Evrim Kuramı şeklinde izah eder. İkisinde de ortak olgu vicdandır. Beni ilgilendiren bölümü ise mutluluk ve huzur için anahtar kelime bu üçlünün dengeye oturması gerçeğidir. Tüm arada kalanlar gibi en zavallısı aralarında kalan ve hatta çoğu kere ezilen ego ağabeydir.

Şimdi burada bir es verelim. Bakın pijamadan nerelere kadar geldik. Şimdi artık yapmamız gereken pijama ile başta ezilen ego olmak üzere tüm bilinçleri birbirleriyle bağlamak. Bir sonraki yazıda Cem Mumcu’dan da yardım alarak bu bağlantıları yapmaya çalışacağım. Dahası beraber bana göre oldukça sert bir duvara çarpacağız. Ben açıkçası çarptım. Çarpmamızda gerekiyor aslında yoksa bizler arada kalmaya ve hayatlarımızı adeta bir tabutta sürdürmeye devam edeceğiz. Bir sonraki yazıyı şimdiden başta egolarımız olmak üzere tüm ezilenlere, looserlara, kezbanlara adıyorum. Artık onları da düşünme zamanı. Birbirinden keskin iki tarafın arasında kalıp ezilmeye bir son verilmeli. Deli saçması gibi geldi değil mi yazdıklarım. Merak etmeyin akıl sağlığım en azından hissettiğim kadarıyla hala yerinde. Tüm bu yazdıklarım bir sonraki yazımda daha bir anlamlı olacak. En azından ben bunu ümit ediyorum. Umarım öyle de olur. Eğer olmazsa en azından denedim diyebileceğim. Ya siz? Denediniz mi? Deneyecek misiniz? Gelin bir sonraki yazım milat olsun ve bu kısır döngüyü beraber kıralım.

Zorunluluklardan uzak, tercihlerinizle dolu bir hayat dileklerimle...

10 Aralık 2013 Salı

Hayatın özeti: Zıtlıkların uyumu

Kız kardeşim ingilizcesinin yeterli olmadığına inanıyor. Bence yanılıyor. Ben bir uzman değilim ama  kendi ingilizcemin kötü olduğunu düşünmüyorum. Benden tabii ki çok daha iyi konuşanlar var ama ben de derdimi en iyi şekilde idare edebiliyorum. En azından yurt dışlarında bu ingilizceyle yaşamışlığım, gezmişliğim ve çalışmışlığım var. Kız kardeşim de en az benim kadar konuşuyor. İşte bu nedenle ben ısrarla yanıldığını düşünüyorum. Geçen gün onunla bu konuyu konuşurken, bu konudan hareketle bulanık mantık, dualite ya da ying yang gibi bazı konulardan bahsetmenin benim çok hoşuma gidebileceğini düşündüm ve bu satırları kaleme almaya başladım. Konumuz artılarımız, eksilerimiz ve bunların oranları. Umarım beğenirsiniz.

Dualite konusu beni her zaman şaşırtmıştır. İlk zamanlarda biraz korkutmuş olsa da geçen yıllarla beraber aslında ne kadar da rahatlatıcı olduğu gerçeği ile beni şaşırtmaya yine yeniden devam etmiştir. Peki nedir bu çok şaşırtan konunun alameti farikası? Bazı olgular vardır farkında olun ya da olmayın hep beraber düşünür ve beraber kullanırsınız, zira bunların birbirleri olmadan anlamları kalmaz. Gelin bir kaç örneği beraber sıralayalım:

Galatasaray-Fenerbahçe mesela. Ebedi dost ezeli rekabet. İşin şakası bir yana (ama her şakada da bir gerçek payı vardır aslında) listemize başlayalım.

Işık-karanlık, ak-kara, hayır-şer, iyi-kötü, güzel-çirkin, iç-dış, pozitif –negatif yeterli mi? Yetmez ama evet mi boş verin eveti gelin listeye devam edelim o zaman. Mıknatısın zıt iki kutbu (mıknatıs ne kadar küçük parçacıklara ayrılırsa ayrılsın her seferinde iki ayrı kutup meydana gelir ve tek kutuplu bir mıknatıs meydana getirilemez), soğuk-sıcak, eril-dişil, doğum-ölüm, yükseliş-iniş, mikrokozmos-makrokozmos, ruh-madde.

Ne mi demek istiyorum?

Hayat "ya, ya da" değil "hem hem" dir. Hayat, evrendeki karşıtlık ve birbirini tamamlayıcılık ilkesini üzerine kurulmuştur.  Evrende her şey çift ve zıttı ile birlikte yaratılmıştır. Her parçacığın zıt yükte bir antiparçacığı vardır. Zerre ve hücrelerden, galaksi ve insanın kendisine kadar her yerde ve her şeyde bu gerçeği görmek mümkündür. İşte buna dualite ya da ikili denge ya da ikili sistem denmekte.

Hayat bol miktarda tuzaklar içermektedir. Kim aksini söyleyebilir ki? Buna karşılık gelin görün ki beklenmedik mutluluklar da hemen yanı başımızda belirebilmektedir.  Hayat bu, bazen siyah bazen ise beyaz. Ne 1 ne de 0. İşte buna da Fuzzy mantığı (Bulanık Mantık) denmekte. Hayatlarımız hep grinin bir tonunda seyretmekte. Hayatın tam da özeti idi aslında. Yalnızca siyahlar ve beyazlar yoktur, griler de hatta grilerin tonları da vardır.

Hayatımızda karşımıza çıkan tüm durumlar için bu aslında geçerli bir mantık. Önemli olan içinde bulunduğumuz andaki durum renginin siyaha ya da beyaza ne kadar yakın olduğu. Aynı tüm hareketlerimizi belirleyen sevgi ve korku oranlarımız gibi. Önemli olan bu karışıklık içerisinde hangi yöne eğilimimiz olduğu. Bir taraf aslında asla yok olmuyor; ne pratikte, ne de teorikte, ne felsefik olarak, ne de matematiksel olarak. Asla yok olmayan bu ikili düzlemde önemli olan, tercihlerimiz ve bu tercihlerimizi sahiplenmemiz. Gri alanlar illaki hep olmaya devam edeceklerdir.  Yalnız siyah ve beyaz renkten oluşan hayat  bugün yalnızca Çarşı’da ki onu da yok etmek için maalesef yoğun uğraş verilmektedir.

İnsan bu yaklaşımla olaylara baktığında işi son derece de kolaylaşıyor. Bir taraf tutmasına gerek kalmıyor. Her iki tarafa da eşit mesafeden bakıp, korkusuz bir tercih yapabiliyor. Karışık konuşmayıp düz olmak gerekirse yalnızca iyi ya da ya da yalnızca kötü bir şey yoktur, o şey hem iyidir ve hem de kötüdür (ying yang).  Yani büyüklerimizden sürekli duyduğumuz söz: Her hayırda bir şer; her şerde de bir hayır vardır.

Siyah beyazlı hayat aslında otuzlu yaşlara kadar sürüyor. Sonra yaşasın gri hayat. Önemli olan gri renklerle dolu hayatımızda gri giyinmemeyi başarabilmek. İsteklerimizin, hedeflerimizin, hayallerimizin ve bu uğurda aldığımız yol ve çabaların yalnız siyah ya da yalnız beyaz olabilmesi, net olabilmesi.

Tüm bu yazdıklarımı günlük hayat düzeyine indirgeyecek olursam bütün sahip olduğumuz özel yeteneklerin yanında insanların zaafları da vardır. Hem yeteneklerimize ve hem de eksikliklerimize de belirli bir oranda sahip olabiliriz. Belki çok büyük ve beylik bir laf olacak ama engellemelerimizin, eksikliklerimizin tarihidir hayatlarımız. Engeller, eksiklikler olmasa destansı hayatlar da olmazdı, gelişemezdik, üretemez, hayal kuramaz, yaratamaz, geliştiremezdik.

Doğaldır hep iyi özelliklerimize odaklanıyoruz. İyi bir işim var, iyi kazanıyorum, sağlıklıyım, ailem var gibisinden ama hayatta işte dualite mantığı var. Güzel olanın çirkini var, acının yanında mutluluk var sevgin yanına nefret var ve bu nedenle yoksunluklarımıza, eksikliklerimize de odaklanmalı onları da karşılamaya çalışmalıyız. Onları yok kabul edip, yüzleşmemek bize çok pahalıya patlar. Her şeyden evvel başka nasıl dengeye ulaşabiliriz ki?

Çoğu kere hayatın zorluğu, stresi ve çeşitli mekanizmaların yönlendirmesi ile (Mesele organik pazar elması olabilmek) öyle bir sarmalın içinde buluyoruz ki kendimizi, ne düşünebiliyoruz, ne de hissedebiliyoruz. Bir yol bulup buna son verebilmeliyiz. En kötü ile yüzleşebilecek cesareti gösterebilmeliyiz.

 Hepimiz şık olmaya, zayıf olmaya, başarılı olmaya, eksiksiz olmaya, güzel ve moda giysiler giymeye, güzel olmaya, seksi olmaya doğru gidiyoruz. Çevremizi sarmalayan afişler, reklamlar, rol modeller, TV ve sinema kahramanları, yazılı ve görsel basın hep bu yönde bizleri işliyor. Gerçek olmayan hayatlar yaşıyoruz. Gülse Birsel ne de güzel demiş gerçekten de yalan bir dünya da rol yapan insanlarla bir arada rol kesiyoruz. Yorulmuyor musunuz? Yorulmuyor muyum? Hem de ne kadar çok.

İnsanların gençlik yıllarında arkadaşları oluyor etraflarında ve insan ister istemez kendini karşılaştırmaya başlıyor; bu daha uzun, bunun fransızcası benden daha iyi, bu daha iyi basket oynuyor,... ve ister istemez kendi yerini toplum içinde belirliyor. Zamanla arkadaşları azalıyor ve yaptığı karşılaştırmalar derinlikten çok uzak, basit, yüzeysel karşılaştırmalar oluyor. Gerçeklikten çoğu kere uzak bir değerlendirme ve karşılaştırmayla yerini belirlemek durumunda kalıyor ki bu da sıkıntı yaratıyor.Çoğu kere de bu durumlarda fedakarlık yaptım aldatmacası içine giriyor bunun aslında yüzleşmekten bir kaçış olduğunu göremiyor . Başarı da var hayat da başarısızlık da. Mutluluk kadar mutsuzluk da var. Birini göstermek serbest olurken diğerini göstermek zayıflık olabiliyor. Oysa bunu saklamak aslında en büyük zayıflık. Ağlayabilme doğallığını gösterebilmektir büyüklük aslında yoksa çelik gibi ama ruhsuz bir surat ifadesine sahip olmak değil.

Aslında tüm bunların nedeni alt bilinç, ego ve üst benlik kavramlarında ve bunların birbirleriyle olan ilişkilerinde yatıyor. Anlayacağınız çözüm için bize gerekli olan büyük düşünür, ünlü ve tarihsel kişilik olan Freud Amca.

Geçenlerde Cem Mumcu’nun bir programını izledim. Öylesine beğendim ki sonrasında youtube’tan bulup tekrar izledim. Adam işi çoktan çözmüş. Hem onun düşüncelerini ve hem de Freud Amcanınkileri, kendiminkilerle harmanlayıp bir sonraki yazıda, bu yazının devam niteliğindeki yazı ile anlatmaya çalışacağım. Oldukça ilgi çekici notlar aldım. Kafamda da sizlerle paylaşmak için can attığım oldukça ilginç saptama ve çıkarımlarım var. Ben bir düşünür değilim elbet ama hiç düşünmem de demek değil bu.

Bu konuyu bağlamak gerekirse söyleyebileceğim iki şey olur: Kendinize güvenin (çünkü siz de yok sandığınız yetenekler dahi bulunmakta aslında) ve eksikliklerinizden korkmayın. Unutmayın ki tüm eksiklik ve yeteneklerinizle birlikte siz, sizsiniz. Kendinizi bir bütün olarak sevin. Hep siz kalmanız dileklerimle.

Yakında görüşmek üzere.


27 Kasım 2013 Çarşamba

Hoşçakal Acı Vatan Haarlem 3

Paramızla rezil olmak ve ötesi

Yazının bundan sonraki bölümü daha önceden de uyardığım üzere küçük çocuklarıyla tatile gitmeyi düşünen ebeveynler için uygun değildir. Bu tanıma uygun kişilerin yazının geri kalanını okumamaları şiddetle tavsiye edilir. Ben yazar ve o günleri yaşayan bir kişi olarak samimi uyarımı yapıyorum. Köprüden önceki son çıkış, mutlaka değerlendirin ve okumadan çıkın. Tatilimizin geri kalanı için söyleyebileceğim tek şey, paramızla rezil olduk. Gittiğimize gideceğimize binlerce kere pişman olduk. Bir daha yirmi sene boyunca yurt dışı tatillerine gitmeme kararı aldık üstelik oy birliği ile.

Şartmış gibi sen her anını fotoğraflayıp paylaşırsan olacağı bu olurdu. Muhteşem başlayan tatilimiz gölgelenmeye, hatta bulutlanmaya ve hatta ve hatta şiddetli sağanağa uğramıştı. Belki paylaşmanın yarattığı kötü düşüncelerden veya belki virüs ve bakterileri adeta bir paratoner gibi üzerine çeken oğlumun üstün kişisel özelliğinden, oğlum dilini bilmediğimiz, bize ait olmayan bir evde ve yatakta hastalanmıştı.  Hem de ne hastalanma. Ne ararsan vardı. Ateş 40.5’lere dayandı, hem de bir anda. Panik,üzüntü, çaresizlik ve sıkıntıdan ne içtiğim pinot kaldı ben de, ne o ana kadar yaşadığımız keyifin izleri. Silindir gibi ezilip un ufak oldu o ana kadar biriktirilen anılar. Ateş tek başına gelmedi, yanında önce bulantı ve sonrasında kusma getirdi. Ne yatak kaldı, ne üst baş. Pislenen eşyalar için ayrı bir çanta almak zorunda kaldık, siz oradan ölçün biçin. Kustukça rahatlar değil mi insan yok hayır kardeşim, ardından boğaz ve mide ağrıları girdi hayatlarımıza. Ateş, mide ve boğaz ağrıları ve kusma. Bir insan tatilde bunlardan başka ne isteyebilir ki. Bilmem mesela ishal fena olmazdı ve yanına yine mesela kulak ağrısı. İsteğin benim için emirdir dendi ve bunlar da eklendi. Oğlumun temiz külot sayısı bir anda azalmaya başladı. Ama bitmedi, bitiremedik çünkü biz herhalde sahip olduğu tüm eşyaları beraberimizde getirmiştik (hatırlayınız büyük valiz konusunu). 

Yanımızda ateş düşürücüler vardı, hemen kullanmaya başladık. Bazen fayda etti, bazen ise etmedi. Bir ara duşa bile sokmayı düşündük. Bir yandan da doktorlar aranmaya başlandı. Bizim doktorumuz  sosyetik olduğundan yurt dışındaydı ve çoğu kere telefonu kapalıydı. Aile dostunun çocuk doktoru olması kadar bizim için güzel ve dostumuz için kötü bir şans olamaz. Biz de böylesi iki dost vardı ve sonuna kadar bu güzel şansı kullanıp, bayramlarını elimizden geldiğince rezil ettik. Bir tanesi bizden artık sıkılmış olacak ki bize en söylenmemesi gereken şeyi söyledi ve oğlunuzu mutlaka bir doktora gösterin dedi. Sanki bu dediği kolaydı. Sanki biz bunu düşünememiştik. Tek akıllı sanki oydu. İçinde bulunduğumuz ve ayrıldık diye sürekli tartışmalara neden olan bu sosyalist ülkede bu dediğini gerçekleştirmek kolay değildi. Elini kolunu sallayarak hastaneye gidemezdin. Önce seni mahalle doktoru görmeliydi. Heee o mahalle doktorunun seni görmesi için de senin ona kayıtlı olman ve sabah saat 11:00’e kadar talepte bulunman gerekirdi. O doktor sevk etmesi durumunda hastaneye gidebilirdin. Bizde ki gibi sana ne kardeşim, parayı verir, hastane hizmetinden yararlanırım düşüncesi bu ülkede işlemezdi. Peki ya size zamanında yine bu ülkede dişime kanal tedavisi yapan doktorun  acımasız bir canavar olduğu söylesem. Uyuşturmadan soğuk su tutarak tedavi yaptığını söylesem. Etim benzim atmıştı. Katliam gibi tedaviydi. Ağrı kesici ve antibiyotiğe karşı bir ülkeydi. Benim gibi bunların içinde büyüyen kişileri ise pek düşünmezlerdi.

Eşe dosta haberler salındı. Orada yaşayan Hollandalısı olsun Türkü olsun  araştırıp durdu ve bir çözüm üretemedi. Ben ise karar vermiştim baktım ateşi duş ile bile düşüremiyorum hastaneye gidip zorla girmeye çalışacaktım. Varsın sonrasında sınır dışı etsinler. Neyse ki duşa bile gerek kalmadı. Hemen erken dönme senaryoları gündeme geldi ve bilet arayışlarına başlandı. Bulundu da ama oğlum dönemeyecek kadar kötü durumdaydı.İştahı iyice kesilmişti. Aşırı yorgundu. Kustuğu ve s..tığı anlar dışında sürekli uyuyordu. Battal boy bez bulup aldık ve ishalin neden olduğu sonuçları böylelikle kontrol altına alabildik. İlk gün sonunda kusma olayı da iyice azaldı ama ağrılar üç bölgede devam ediyordu. İşte böylesi bir anda o tarihi kararı aldım: Dönünce oğlumun doktoru ile aramı son derece iyi bir hale getirecek ve yurt dışı gezilerine onun ailesi ile birlikte çıkacaktık. Bu karardan doktorun henüz haberi yok ama eminim bizi çok sevecektir. Onunla ve ailesi ile yurt dışı gezilerinde çok eğleneceğiz.

Üç gün boyunca bırakın evden çıkmayı yataktan dahi çok ender çıktık. Koskocaman yatakta gece gündüz üçümüz yatıp durduk. Ben hem kitabımı bitirdim bu süre için de ve hem de Breaking Bad’in ilk sezonunu. Alışveriş olayını sonraya bırakmıştık. Ağız tadıyla yapma şansımız hiç olmadı. Pizzacı da illaki bir kere daha yeriz demiştik, yiyemedik. Şirketten bir arkadaş o sıralarda Brüksel’de idi ve bizi ziyaret edip birlikte Specktakel’a gidecektik. Telefon edip hiç gelmemesini rica ettik. Kendimizce planladığımız hiç bir şeyi hastalık sonrasında yapamadık. Hoş zaten yapabilecek imkanımız olsa da yapamazdık, o moral kalmamıştı bizde. Tek istediğimiz bir an önce evimize ulaşmak ve oğlumuzu güvendiğimiz bir doktora gösterebilmekti. Benim için zaten önemi yoktu ama eşim için de ne Hollanda vardı artık ne de Haarlem.  Rüyadan uyanmış ve aslında buraya ait olmadığımızı ve asla olamayacağımızı görmüştü. Bunun para ile, eğitim ile, yaşam tarzı ile bir alakası yoktu. Bu bir tercihti ve bizim tercihimiz çok daha belki oryantal da değildi daha bir Türklere özgü idi.
Yerli yerliliğini turist de turistliğine bilmeli diyerekten dönüşte de otobüs yerine taksi ile döndük.  Şoför nereli olduğumuzu sorduğunda Türk olduğumuzu söyledik. O da Hollanda’nın dün gece bizi iki sıfır yendiğini ve Brezilya’ya elveda dediğimizi söyledi. Gülüp sinirimi belki bozmaya çalışıyordu ya da yalnızca ben uçan kuştan nem kapıyordum. O an işte bahşiş vermemeye karar verdim. Kendi kaybetti. O kadar futboldan uzaktım ki o an kendisine yalnızcahappy for you demekle yetindim.

Oğlumun bitkin hali hava alanında da sürüp gitti. Yemek de yemedi. Yürümeye bile tahammülü yoktu. Çoğu kere kucağımda bana sarılarak zaman geçirdi. Çok şükür yolculuk sırasında kusma ve ishal vakaları olmadı. Yine bol bol uyudu. Hasta olduğu için kendi kendine de üzüldü bir tanem. Ne ben ne eşim ne de kendisi ona hastalığı bir türlü yakıştıramıyorduk. Türkiye’ye dönüşümüz ise muhteşem oldu. Bankamızın müşterilerine sağladığı bir hizmetten yararlanmak suretiyle kapılarda karşılandık. Görevliler eşliğinde sıraya girmeden pasaport kontrollerimiz yapıldı, bavullarımız taşındı, araba ile gideceğimiz yerlere gittik, krallar gibiydik. Son noktada ise araç gelip bizi evimize kadar bıraktı. Ben böylesi bir servisi ve hizmeti görmedim doğrusu. Üstelik her müşterinin yılda beş kere hakkı varmış. Eşim de aynı bankanın müşterisi olduğundan bu bize on sefer demek olur ki o kadar yurt dışına çıktığımız yok doğrusu. Bankamı çok seviyorum.

Hani çocuklar gibi şendik lafı vardır ya, evimize vardığımızda bizi en iyi anlatan söz bu olmalıydı. Eve vardığımızda çok ama çok mutluyduk. Yemişim yurt dışını, biz burada mutluyduk işte. Konjonktür evet yine parlak değil ama ne yapalım, bir şekilde hep beraber idare etmeye çalışacağız.

Siz bakmayın tüm bu yaşananları bu kadar kolay anlattığıma, insanın ömründen ömür gittiği bir kaç gündü. Anne babalık kesinlikle 24 saatlik bir iş. Tamam çok keyifli ama bir o kadar da dikkat ve emek isteyen bir iş. Gevşemeye asla yer yok bu işte. Hastalık zaten başlı başına kötü bir şey. Hele ki sevdiğiniz biri hastalanınca ve bu sevdiğiniz biri daha ufacık bir şeyse size hissettirdiği çok daha kötü oluyor. Sizi çaresiz bırakıp oldukça mutsuz ediyor. Biz de bir de eşimin böylesi anlarda kendisini bırakması da devreye giriyor ki yüküm iki belki üç belki beş kat oluyor. Ben ailenin babasıyım ve görevlerim yalnızca bilinen rutinlerle sınırlı değil. Hep derim ya, ailem her şeyin en iyisini hak ediyor. Benim görevim de en iyiyi onlara olabildiğince ve imkanlarım dahilinde sunabilmek. Görevimin nefes aldığım sürece devam edeceğini bilmek beni tedirgin de etmiyor aslında bilakis motive ediyor. Evet ben evimizin babasıyım, başıyım. Bununla beraber eşim ise ailenin boyunu, nereye gidileceğine karar vereni. Tek başına boyun görevini de üstlenmek hiç kolay olmuyor, olmadı da. Onsuz bu süreç – aslında her türlü desteğine rağmen – zor geçti. Hele ki yurt dışında olup imkanlarınız sınırlanınca. Çok ama çok yoruldum ve bu boyun olma işini hiç sevmedim. Umarım bir daha bu görevi üstlenmem gerekmez.

Hayatın anlamını hepimiz öyle ya da böyle aramaktayız. Şanslı olanlarımız heyecan verici ip uçları bulurken bazılarımız kısa sürede bu arayışlardan vazgeçebilmekteyiz. Başıma gelen her olayda ben hep yeni yeni şeyler keşfediyorum aslında. Bazen hayatın anlamı insanın kendisiyle tam anlamıyla barışık bir hayat sürdürmesi derken bazen salt ailesi diyorum. Aslında sizin için önemli olan her şey hayatınızın başlı başına birer anlamı oluyor. Para, hırs, güç savaşlarının hastalık ve ölüm karşısında ne de boşlar. Asl olanın sağlık olduğunu ve hemen peşinden de mutluluk ve huzurun geldiğini insan yaşamadan çoğu kere anlayamıyor bu koşuşturmaca içerisinde. Anlasa da bir kaç güne kalmaz yine unutup gidiyor gerilimli, bol stresli hayatına geri döndüğü zaman. Keşke hep hatırlayabilsek.

Bu başımıza gelenlerin tek olumlu yanı ise Haarlem kelimesinin artık hayatımızdan çıkmış olması. Eşim de ben de artık biliyoruz ki ne yapıp ne edip burada güzel şeyler yaşamak için uğraş vereceğiz. Yurt dışları güzel yerler ve tatil için mutlak surette gidilesi yerler ama bizler için yaşanası yerler değil. Ben işte seneler evvel bilinçsiz bir şekilde bunu görmüş ve bu doğrultuda karar vermiştim. Ortaköy demem ve tutturmam Ortaköy özelinde değildi. Kim bilir belki de gelecekteki benden ya da Haarlem’de yaşamaya karar veren benden yardım görmüştüm.

Muhtemelen her bir ebeveyn gibi eşim ve ben de oğlumuzun güzel ve sağlıklı bir hayat yaşamasını istiyoruz. Potansiyelini en yüksek düzeyde kullanabilmesini, yapmak istemediği şeyleri yapmamasını istiyoruz. Mutlu, huzurlu ve başarılı olmasını istiyoruz. O bize göre her şeyin en iyisini hak ediyor. Önemli olan oğlumun gözlerindeki mutluluk ve ışıltı. Bize düşen her zaman olduğu ya da olması gerektiği gibi bu ortamı ona elimizden geldiğince sunabilmek. Bugüne kadar yurt dışı opsiyonunu en başta onun için düşünüyorduk ve eşimin de tüm mücadelesi biliyorum hep onun içindi. Dönmek ama yine de doğru bir karardı. Bunu bu yolculuk öncesine kadar teyit edemiyordum. Bugün ise bunu artık hem de çok iyi biliyorum. Bizi biz yapan çevresel faktörleri de hesaba katmak ve varsa doğru yolu buna göre bulmak  bence doğru olanı.

Eşim,ben ve oğlum birlikte veyahut ayrı ayrı daha bir çok seyahatlere gideceğiz. Kimisi eğlenceli kimisi zor geçebilecektir. Bazen bir kaç gün, bazen daha uzun ayrı kalabileceğiz. Biliyorum ve diliyorum her defasında birbirimizi hem çok özleyeceğiz ve hem de çok özleneceğiz. Ayrılıklarımız hep buruk, kavuşmalarımız hep mutluluk dolu olacak. Belki bazılarında hasta bile olabileceğiz. Biz bir aileyiz, birbiriyle kenetlenmiş mutlu bir aile. Umarım, dilerim ve biliyorum hep öyle de kalacağız.


Dilerim biriktirdiklerimiz hep güzel anılar olur içlerinde zaman zaman hastalık olsa bile ...

19 Kasım 2013 Salı

Hoşçakal acı vatan Haarlem 2

Ve tatil başlar ...

Altı sene boyunca durup durmak bilmeden ve usanmadan, bıkmadan ve dahi gram sıkılmadan pazarlamasını yaptığı Haarlem için geçtiğimiz bayram tatili öncesinde de lobi faaliyetlerine erkenden başladı eşim. Kız kardeşim ve eşini bir şekilde tavlamış olmalı ki onlar da tutturdular Hollanda... Hollanda.. diye. Hayır kendileri Paris’e giderken bize niye Haarlem’i kitlemeye çalıştılar anlaşılacak şey değil. Gittiler de üstelik mutlu mutlu Paris’e, biz Hollanda’ya giderken. Eşim ekonomik biletler buldu, getirip koydu önüme, o kadar ki neredeyse Antalya’ya daha fazla para vererek uçmak zorunda kalacaktık. Konaklama için Haarlem’den bir kızcağız bulmuş ucuza bize evini kiralayacakmış. Daha neler neler... Gidilecek yerleri listelemiş, çocuk için olan faaliyetleri bastırmış, buluşulacak arkadaşları bile haberdar etmiş ihtimal ziyaretten. Bu kadar saldırı karşısında savunmam düştü ve bekle bizi acı vatan Haarlem, sana geliyoruz dedim, hüzünlü bir akşam vakti. Şimdi düşünüyorum da vermiş olduğum iyi kararlardan bir tanesiydi, böylelikle Haarlem’i bilmeden tamamen hayatımızdan çıkarmış oldum. Nasıl mı oldu bu mucize? Okumaya devam edin anlayacaksınız ...

Hostes iniş için alçalıyoruz dediği zaman eşimin etekleri adeta zil çalıyordu. Etrafımızda özellikle de eşimin etrafında sanki valse de vienne çalıyordu. Cıvıl cıvıldı. Yolculuk çok şükür güzel geçiyordu. Ben uçak yolculuklarını pek sevmem, hatta alenen korkarım. İşin en kötüsü oğlumla uçarken korkumu saklamam gerekliliği; onun beni korkarken görmesini açıkçası hem de hiç istemem. Bu yolculukta korkmamı gerektiren bir şey çok şükür olmamıştı. Eşim hala inanamıyorum gittiğimize derken son derece keyifli ve bir o kadar da mutluydu. Onu bu şekilde görmek beni her zaman mutlu etmiştir. Yine çok mutluydum. Kendi kendime keşke daha önceden de gelebilseydik, bu kadar istediğini bilmiyordum demeden edemedim. Oğlum ise pek mutlu değildi. En yakın arkadaşı ve ailesi bayram tatili için Londra’yı tercih etmişlerdi ve oğlum da biz neden oraya gitmiyoruz deyip deyip duruyordu. Anasına bak oğluna al misali bir şeyi istemeye görsünler, olan sonuçta hep bana oluyor.

İniş ve sonrasında pasaport kontrolleri de sorunsuz tamamlanmış, valizler zamanında ve eksiksiz gelmiş, yüzler mutlu, içimiz huzurlu ve coşkuluydu. Aile olarak keyifliydik. Biz Hollanda’nın bir yerde yerlisi sayılırız ya, Haarlem’e taksi ile gitmek yerine otobüsü tercih ettik. Valizleri taşıyan bir kader kurbanı, bir zavallı, bir mahkum nasılsa vardı. Valizler demişken aman Allahım sadece 6 gün için o kadar kiloya, o kadar valize, o kadar eşyaya ne gerek vardı tartışmasını yapmaya çalışmışsam da bir sonuç alamamıştım yolculuk öncesinde. Eşimin annesi de yolculuk öncesi tek kelime etmemişti valizlerin çokluğu ve doluluğu için ama sonrasında o valizlerden çıkan eşyaların yeniden yerleştirilmesi ve yıkanması işlemlerinde bizle bulunmak ve bize yardımcı olmak nezaketinde bulundu ve kızına geç de olsa bir çok laf soktu durdu bu işlemler için geçen 2 koca gün süresinde. Siz anlayın artık götürdüğümüz ve çoğunu giymediğimiz eşyaların çokluğunu. Burada birinci çoğul şahıs kullanmam yalnızca nezaketimdendir. Yoksa bu işin baş mimarı ve sorumlusu bellidir.

Sırtımda sırt çantası, her bir elimde iki ayrı koca koca bavul, gereksiz bir çok torba parmak uçlarımda olacak şekilde, köyden indim şehre tadında ve bir o kadar acınası görüntüde otobüs durağına doğru kendimi sürükleyip durdum. Güç bela, kan ter içinde ve dahası nefes nefese durağa vardım. Acele etmem gerekiyordu, çünkü eşim ve oğlum durağa, bir süre önce gelen otobüse doğru koşmuşlar ve geride bıraktıkları terli hayvan görüntüsündeki beni hiçe sayarak otobüse sözde bir şeyler sormak için binmişlerdi bile. Acınası halim ve görüntüm o esnada beni ne kadar hüzünlendirmişse, şimdi de hüzünlendirmeye devam etmektedir. Durağa tek başıma gelip otobüse binmeye çabalarken, kapılar  bir anda, şaka gibi üzerime kapandı ve otobüs bensiz evet evet yanlış okumadınız bensiz içinde sevdiklerimle beraber hareket etmeye başladı. Peşinden koşmayı düşünemedim bile zaten o kadar yükle ve bu kadar yorulmuşken bunu yapamazdım. Talihsizce kaderime boyun eğdim ve akıp giden otobüsün ardından bir süre bakakaldım. Henüz telefonumu bile açmadığımdan eşimle de hemen haberleşemedik (hatlarda sorunlar vardı ve yaklaşık bir on beş dakika sonra telefonum konuşmaya hazır duruma gelebildi). Bu on beş dakikada ne mi oldu? Ben gelen bir sonraki otobüse bindim, tek başıma, güç bela, öfleye ve pöfleye. Eşim ise bir sonraki durakta inip, beni tek başıma bıraktığı durağa doğru hareket etmiş yanında oğlumuzla beraber. Hiç uzatmadan sonuca geleyim, sözün özü, ayrı ayrı otobüslerle, farklı zamanlarda yolculuk yaparak altı sene sonra vardık Haarlem’e.

Otobüs yolculuğu sırasında açık olan hava yerini bir süre sonra bulutlara ve oldukça kısa bir süre sonrada yerini yağmura bıraktı. Haarlem’e yağmurla vardım. Yine yağmur altında, yanımda valizler eşimi ve oğlumu bekledim. Muhtemelen eşim ve oğlumla ayrı düşmemden hüzünlenip yağmaya başlayan rahmet üç gün durmadan devam etti üzüntüsünü bize göstermeye. Eve vardığımızda ıslaktık. Sahip olduğumuz cılız şemsiye bizleri korumaktan çok uzaktı. Yanımızda işe yaramadan tüm yolculuk boyunca boş yere dolaşıp durdu.

Kaldığımız ev verdiğimiz parayla tam bir uyum göstermekteydi. Ne kadar ekmek o kadar köfte hesabı ne oğlum beğendi evi ne de ben. Eşim ise kuyruğunu dik tutmayı sürdürüp evin ne kadar güzel olduğunu söylemeye başladı eve girişimiz hemen sonrasında. Kendisi de inanıyor muydu bilemiyorum ama evin güzel olan tek yanı merkezle olan yakınlığıydı. Küçüktü, bana göre pisti, oğlumuzun hareketli ve araştırmayı seven yanıyla tamamen uyumsuz dik merdivenlerden oluşuyordu. Banyonun tepesi camdı ve yağan yağmurun bir kısmı evin içine giriyordu. Işık sistemi birbirlerini deli gibi seven romantik çiftler içindi: loş ve kendini aydınlatan.  Tencere, bardak, çanak, bıçak, çatal, kaşık alenen pis hatta bence yağlıydı da. İnsanın elini kolunu hiç bir yere koymak istemeyeceği bir yerdi. Evet kabul etmek gerekiyor ki biz değişmiştik. Benzer görüntü ve şartlar yıllar öncesindeki bizleri etkilemiyor, içinde bulunduğumuz anın tadı daha ağır basabiliyordu. Bugün ise oğlumun bu ortamda olması beni rahatsız ediyordu. Nefes darlığı çeken insanların nefese olan ihtiyacı gibi daha fazla hijyene ihtiyaç duyuyordum.

Hızlıca yerleşip kendimizi yağmurun o doyumsuz keyfine bıraktık. Bir süre sonra sırılsıklam olup pişman olduysak da geri adım atmadık. Evet özlemişiz. Değişen hemen hemen hiç bir şey yoktu. Aynı suratlar, aynı mağazalar, hemen hemen aynı insanlar. Süpermarkette çalışan kadın bile yok artık dedirten şekilde aynıydı. Cumartesi günleri Pazar kurulur ve balıkçılar balık, istiridye, kalamar, vs satarlardı. Bizim en favori yerimizdi. Balıkçı bile aynıydı. Adam bir de beni hatırlamaz mı? Eşime seni değil ama kocanı çok net hatırlıyorum demez mi? Unutulmaz bir tipim olduğunu teyit etti etmesine de keşke bu teyidi onun yerine birbirinden alımlı kızlardan biri yapmış olsaydı. Hatırlamasının şerefine kendisiyle selamlaştım, hatıra fotoğrafları bile çektirdik. See you next year diyerekten seneye mutlaka bizi beklediğini söyledi. İstiridye ve dil balığımızı aldık kendisinden. Akşam yanına riesling beyaz şarapla enfes bir şekilde yedik.

Orada yaşadığımız sürece haftada en az 2 hatta belki 3 kere gittiğimiz muhteşem pizzacımızı da ziyaret ettik. Ziyaret ile sınırlı kalmayıp pizzamızı da yedik yanında Chianti kırmızı şarap ile. Lezzeti aynıydı, yani muhteşem. Zaman adamın melakesinden hiç bir şey alamamıştı. Tıfıl oğlu büyümüş, babasına artık yardım eder olmuştu. Aferim çocuğa dedim ve kendisini içten içe takdir ettim. Eşi belki de zaman yenik düşmüş olacak, üst kattaki evlerinde dinleniyordu. Kendisine selamlarımızı iletmeyi ihmal etmedik. Adam bizi hatırladı mı bilemiyorum ama biz kendisini bir an bile unutmamıştık. Yıllardır görmediğimiz bir dostu görmüş gibiydik. Kriz onları da etkilemiş. Eski neşesi ve dükkanlarının eski hareketliliği yok olmuştu. Tam zamanında geri dönmüşsünüz demekle yetindi, tabii anlayana. Hemen yanında benim berber vardı. Ona da merhaba demek istedim ama dükkan dolup taşıyordu. Hatırlayacağı bile belli değilken içeri girip kendimi o kadar Hollandalı içinde maymun etmek istemediğimden selamımı içten yaptım.

Yine güzel yemekler yedik ve yine güzel şaraplar içtik. Bol bol dolaşıp enfes kahveler tükettik. Birbirinden lezzetli ve birbirinden değişik bir sürü çay denedik. Haarlem ve yaşadıklarımız güzeldi güzel olmasına da bir şey eksik gibiydi. Eski hareketliliği, eski kıvılcımı, eski havası yok gibiydi kentin. Belki de bana öyle geliyordu ama sanki içinde hala insanlar varken terk edilmiş bir havası vardı. Kent belki de yağan yağmurdan fazlasıyla hüzünlü fazlasıyla yalnızdı. Haarlem eski Haarlem değildi. Belki de Haarlem yine eski Haarlemdi ama biz aynı kişiler değildik, bilemiyorum. Bildiğim aynı sokak, aynı cadde, aynı mağaza ve aynı insanların artık farklı olduklarıydı.

Füzyon kelimesini ilk duyduğum ve mutfağını ilk tattığım yerlerden bir tanesiydi Specktakel. Gidilmese olmazdı. Pahalıydı ama benim pahalı olmasına rağmen değerdi diyebileceğim ender yerlerdendi. Pinot Noir üstelik Bourgogne yöresi olanından sipariş verdim. Sonrasını ise eşime bıraktım. O böylesi garip yemekleri benden çok daha iyi bilirdi. Yediklerimden yine ziyadesiyle memnun kaldım. Eşim ise seçe seçe timsah seçti. Hayır ayakkabı yada çanta olarak değil yemek olarak. Yanında ise bildiğiniz muz vardı hem de sıcak sıcak ve daha kim bilir daha neler neler. Halinden memnun gibiydi. Sürekli olarak yemeklerin ve bizlerin fotoğraflarını çekip facebook’a koyuyordu. Ben ise bir yandan keyifle pinotmu içiyor bir yandan da tabii ki içimden sürekli yahu bunları yemeyenler var (hoş zaten kim bir timsah yemek ister ki), buralara gelemeyenler var, nazara geleceğiz deyip duruyordum. Akşam çok güzel sona erdi ve bol bol para saçıp yağmur altında evimize giriş yaptık. Bir kaç saat sonrasında ise oğlum ateşlenmeye başladı. Nazar değmişti (en azından bana göre). Güzel giden tatil sona ermiş, yerini bir kabusa bırakmıştı.

Yazının bundan sonraki bölümü küçük çocuklarıyla tatile gitmeyi düşünen ebeveynler için uygun değildir. Bu tanıma uygun kişilerin buraya kadar ki okumaları yeterlidir. Yazının geri kalanını okumamaları şiddetle tavsiye edilir. Meraklarına yenilmesinler ve büyük hata yapıp gerisini okumasınlar diye bu yazıyı burada şimdilik noktalıyorum. Devamını daha sonra yazacağım. Tanıma uyan kişiler bir sonraki bu konunun devamı olan yazımı okumasınlar.

Sevgi ve saygılarımla şimdilik aranızdan ayrılıyorum.