Bu Blogda Ara

dinler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dinler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2011 Pazartesi

Fethedilecek ilk ülke insanın kendisidir – 5

Kendimizi bilmek ve biz olabilmek ...


Konuyla ilgili bir önceki yazmış olduğum yazılarda karamsar ve her geçen gün kötüye giden bir yapılanmadan bahsetmiş ve amacı, insanlar arasında dostluk ve sevgi bağlarının güçlenmesi, insan kişiliğinin yüceltilmesi, insanlığın özgürlük ve barış içinde gelişmesi olan bir takım güçlü, sağlam değerlere ihtiyacımız olduğunu belirtmiştim.

Bir adım daha giderekten onur duyulacak bir yaşam biçimi için aslında gerek ve belki de yeter şartın içimizdeki erdemlerin ve insaniyetin dışarıdan görülür hale gelmesi, getirilebilmesi olduğunu yazmıştım. Son yazımın sonunda bu eylemi aydınlanabilmek ile özdeşleştirmiş ve yazımı cevaplanması gerekli sorularla tamamlamıştım.

“Peki ama nasıl ve hangi süreçlerden sonra uyanabileceğiz?”
“Ne zaman bu dönüşüm için adım atmaya başlayabileceğiz?”

Aslında tüm bu soruların cevapları tek ve oldukça basit, gerçek olamayacak kadar basit:

“Aynaya bakmamız yeterli.”

Rekabetin, uyuşmazlıkların, güvensizliğin, düşmanlıkların, nüfus patlamasının, çevre kirliliğinin, cehaletin ve olağanüstü bencilliğin  egemen olduğu bir dünyadan işbirliği bilincinin, sevginin ve bilgeliğin yaşandığı bir dünyaya nasıl geçilebilir? Bu nasıl yaratılmak istenen bir ütopyadır?

Ben erişilmeyecek kadar uzakta olduğu kanısında değilim. Bu daha çok at gözlüğü ile bakmaya benziyor. Nasıl atlara, gördüklerinden ürkmemeleri için meşin gözlük takıp onların görüş alanlarını daraltıyorsak, kendimize de aynı şeyi yapıyoruz. At gözlüklerimizi, alışık olduklarımızın dışındaki herşeye karşı kendimizi kapayacak veya bunları dışlayacak bir şekilde dar tutuyoruz. Sonuçta kendimizin, başkalarının ve evrenle olan ilişkimizin sınırsız ama çaba gerektiren kozmik gerçeğini görmek yerine, bu gerçeğin son derece kısıtlı  ama bize pek rahat gelen ufak bir parçasıyla yetiniyoruz.

Evren, bir matematik, bir geometri düzeni içinde hareket eder. Tanrının varlığını bu mükemmel düzen içinde görmek  mümkündür. O’nun varlığına inanmayan bilim adamları bile, en son teknolojiyi kullanarak elde ettikleri bulgularda, evrenleri yaratan yüce bir gücün varlığını hissetmeye başlamışlardır. Bu güce kimileri Allah, kimileri God, kimileri Dieu, kimileri Evrensel Zeka, kimileri ise başka adlar verebilir. Ama bu mükemmel matematik ve geometrik düzeni kuran güce ne denirse densin varlığı inkar edilemez.

Goethe
Güzel bir gülüş, karanlık bir eve giren güneş ışığına benzer derler, Goethe’nin konuya ilişkin çok hoşuma giden mısraları da bir güneş ışığı, bir güzel gülüş gibidir: “Gönlünü, ne kadar büyük olursa olsun, O görünmez nesneyle doldur. Yüreğin  mutluluktan dolup taşınca, Ona istediğin adı ver; Mutluluk, Sevgi, Gönül, Tanrı ... İsim gürültüden başka birşey değildir. Göklerin ihtişamını bizden gizleyen bir sistir...

İnsan işte bu güçten, bu mutluluktan, bu sevgiden yani Tanrı'dan ayrı bir varlık değildir. Onun görünümlerinden sadece bir tanesidir. Bugün bu gerçeği, bu hissiyatı, unutmuş olsak da insan; potansiyelinde, özünde Tanrısal özelliklere sahip olan ilahi bir varlıktır. Evren, ışık ve sevgi yumağı olan Tanrı'dan yansımıştır. Parça bütüne aittir. Daha tasavvufi bir ifade ile gerçek olan “Bir”di. Tüm evren “Bir”in farklı biçim ve nitelikteki yansımalarından ibarettir.Gerçek sır, Tanrısallığı insanın içinde görebilmesidir. Unutmamalıdır ki “Kendini bilen Tanrı'yı da bilir...

Yukarıda belirtmiş olduğum ve zaman içinde gelişen ve değişen tablo karşısında, tek çözüm, insanın kendi içinde araştırma yaparaktan, kendini yani Tanrı’yı bilmesi, kendisini hep daha iyiye ve daha güzele davet etmesi, gelişmeleri ve problemleri yıkmak için değil, inşa etmek için göğüslemeye yöneltmesi gerçeğidir. İnsanların diğer insanlardan farklı kılan yegane ayırıcı özelliği kendilerini geliştirmeye duydukları sonsuz ihtiyaç olmalıdır yoksa köke, dine, dile yönelik ayrımlar yalnızca yıkımlara neden olmaktadır. 

Düşünce özgürlüğünün hiçbir kısıtlamaya ve ön yargıya tutulmaksızın açıklanabildiği mükemmel ortamlar yaratılmalı, her türlü bağnazlık reddedilmeli ve toplumlar kendisinden çok ama çok daha büyük ölçekli bir ailenin parçası oldukları gerçeğini görebilmelidirler.Başkaların ayıpları ile değil, kendi içimize yönelip, egolarımızla ilgilenmeli ve savaşabilmeliyiz. Kibirli olmak yerine hoşgörülü olmayı denemeliyiz. Sevmekten korkmamalıyız. Sevmek karşısındakinin eksiğini tamamlamaktır. Bilgiye korkarak değil ancak severek ulaşabiliriz. Tanrı'dan korkmak yerine onu sevmeliyiz.O'na ancak sevgiyle yaklaşabiliriz, korkarak değil. Ahiret korkusu ile değil, evrensel sevgi ile yaşamalıyız. 

Su ile temizlenebiliriz, ısınmamızı sağlayan ateşi de söndürebiliriz. Ateş yok etmek için de kullanılabilir ısıtmak/ısınmak için de. Ömrümüzün sonunda yok  da olabiliriz, ölümün ötesine de geçebiliriz. Bir yıldız güneş olup hayat da verebilir yörüngesindeki gezegenlere, kendi içine dönüp kara deliğe de dönüşebilir.Bunlar arasında bir seçim yapmak hep bize bırakılmıştır bu dünyada. Hangisini istersek onu elde edebiliriz.

Yapılması gereken insanın kendi içine dönebilmesi, buradaki içsel zenginliklerine ulaşabilmesi ve Tanrının insanın içinde var olduğu gerçeğini hissedebilmesi, yaşayabilmesidir. Ancak bu sayede ve bu sevgiden hareketle ortaya çıkardıklarımız, toprağa serpilen tohumun ekmek karşılığında kat kat geri alınması gibi, ölümün ötesine geçebilir, evrensel sevginin bir parçası olabilir ve başkalarının mutluluk kaynağı olabilir.

On yaşında olduğunuzu ve arkadaşlarınızla saklambaç oynadığınızı düşünün. Oyun başlar ve siz yumup saymaya başlarsınız. İçin içinize sığmaz, coşku dolusunuzdur. Birazdan gözlerinizi açacak ve herkesi arayıp bulmaya çalışacaksınız. Saymanız bitiyor ve gözlerinizi açıp arkanızı dönüyorsunuz. Bir bakmışınız tüm arkadaşlarınız ortada size bakmakta. Hiç mutlu olur muydunuz? Oyunun amacı gerçekleşmiş olur muydu?  Hem de hiç olmazdı; oyun oyun olmaktan çıkmış olurdu. Oyunun eğlenceli olması için tüm çocukların saklanmış olması ve sizin çocukları bulmak için efor sarf etmiş olmanız gerekir. Saklanma işlemi mekanizmanın aslında eğlenceli olmasını sağlayan anahtar işlemidir.

Sonsuz mutluluk dolu ortamımızdan, karanlık ve kaos dolu dünyaya yaradanlığı deneyimlemek için gelmeden önce ruhlar, eğlenebilmek adına Tanrı'dan Tanrısal eğlence, keyif ve özellikleri saklamasını rica ettiler ki onları arayıp bulurken tadını çıkarabilsinler. Ve Tanrı bu isteklerini kabul etti.

Artık  insanlar, karanlık bir odada -bu dünyada- göremedikleri perdenin altındaki ışığı arar konumuna gelmişlerdir. Başımıza gelen tüm problemler aslında ışığın olmamasından değil, ışığın bir perdenin altında kaybolmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle dualarımızı isteklerimizin yerine getirilmesi için değil, perdenin kaldırılması için etmeliyiz ki ışık dünyalarımız, hayatlarımızı aydınlatsın.

Peki kapkaranlık bir odada bırakın ışığı, perdeyi dahi nasıl bulabiliriz ki? Aslında bunun cevabı çok kolay, ışığı saklayan perde, bizim içimizdeki benler yani ego’larımız yani yine bizden başkası değildir. Aslında perde bizi tanımlayan herşeydir.

Hayatı gölgeleyen başta bencillik olmak üzere tüm bizi biz yapan benliğimizin zayıf noktaları olan nefslerimiz ile mücadele etmeli ve kişisel ihtiras ve hırslarımızı toplum lehine coşkun bir iyilikseverliğe dönüştürebilmeliyiz.Unutulmaması gereken bir nokta ise bu coşkun  iyilikseverliğin deniz olduğudur. Her bir birey ondan ancak kendi elindeki kabın büyüklüğü kadar su alabilecektir.


Kafalar karışmaya başladı. Büyük huzursuzluklar, karmaşa, düzensizlikler ve yeni çatışmalar yaşanmakta dünyamızda. Klasik dinler, eski rejimin koruyucu ve kollayıcıları, hem reel güç açısından hem de ideolojik açıdan "yetersiz" hale geliyorlar. 

Sessiz filmlerin sonu yaklaşmakta olan trene bakarak çığlık atan aktörün sesiyle sona erdi. Bir dönemin sonu geldi ve modern film tarihi başladı Benzer son klasik dinler için de geçerli gibi.
Kültür tarihinde "Floransa anı" diye bilinen bir kavram vardır. Bu, Rönesans öncesi Floransa'sında kültürel, ideolojik, siyasi birçok öğenin bir araya düzgün gelmesiyle yakalanan bir patlama anıdır. O günlerde Floransa birçok farklı öğeyi düzgün olarak bir araya getirebildiği için mutlu ve ilerleyen bir toplum kurabildi, Rönesans'ı gerçekleştirdi. Peki ama insanlık bu anı nasıl yakalayacak?

Delf mabedi'nin kapısında Kendini bil ibaresi yer almaktadır. Hermes binlerce yıl önce demiş olduğu gibi “İnsan varoluşun aynası ve özetidir. Aşağıda olan da yukarıda olan gibidir. Evren ise, büyük çapta bir insandır. İşte birlik mucizesi budur”.

Floransı anının yakalanması için gerek ve yeter şart kendimizi bilmemiz ve egolarımızı feth etmemizdir. Unutulmamalıdır ki fethedilecek ilk ülke insanın kendisidir.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Fethedilecek ilk ülke insanın kendisidir – 4

Aydınlanabilmek neden bu kadar zor?

Bundan önceki yazılarımda özetle tarih boyunca bir çok savaşın ana nedeni olarak gösterilen dinlerin arasında bir farkın olmamasından bahsetmiş ve köklerinin aynı olduğunu göstermeye çalışmıştım. Sonrasında bir adım daha ileri giderek bu dünyanın hepimizin kardeşçe, eşit, özgür, mutlu, huzurlu ve güvenli bir şekilde yaşamasına yetecek büyüklük ve bollukta olduğunu iddia etmiştim. Peki ama neden bunu başaramamaktayız? Bu yazımda bunun nedenlerini ortaya koymaya çalışacağım.

Eski devirlerdeki tüm dinlerin ve felsefi çalışmaların hedeflediği gaye insandaki değişimin sağlanmasıydı ki günümüzde bu dönüşüme 'aydınlanma' denmektedir. Tufan sonrasında, bu gayeye ulaşmada öğrenilmesi gerekli töresel, bilimsel, felsefi bilgi ve öğretiler, sembollerle ve kademeli bir şekilde insanların anlayışlarına ve olgunluklarına göre bir takım kalıplar içerisinde sunulur, doğrudan doğruya bir düşünce ya da bir bilgi izah edilmez, üstü  adeta örtülerek aktarılırdı (bu uygulama ana kaynağın yok olması sonrasında eski kadim dinin yok olmaması için başlamış koruyucu bir uygulamadır ve halen devam etmektedir).

Dinsel öğretiler, herkes tarafından bilinen öğretiler (egzoterik) ile, sembolizmalar tarafından örtülmüş, içsel, tinsel farkındalık yaratan, belirli kişilerin aşamalardan geçerek bilmeye hak kazandığı öğretilerden (ezoterizm) oluşurdu. Tek bir cümle ile, Egzoterik öğretiler buz dağının görünen kısmı iken, tüm anlamın yüklü olduğu ezoretik kısım buz dağının su altında kalan kısmıydı.

Bu anlayış ve uygulama, tüm dinlerin içinde uzun bir süre yaşamıştır. Dünyanın hangi yöresinde olursa olsun ilk dönem öğretileri (buz dağının tamamının öğretildiği zamanlar) farklı yollardan gidiyormuş gibi görünseler de, sonunda “tek bir ortak alanda” buluşmaktaydılar: Hepsinin nihai amaçları, insanların dinlerin özünü yakalayabilmeleri için gereken ezoterik bilgiyi öğretebilmekti.

Bugün yaşanan durum nedir? Bugün bir çok öğretide maalesef elimizde yalnızca buz dağının yalnızca görünen kısmı kalmıştır. Hatta o kadar ileri gidilmiş ki artık adeta günlük yapacaklarımız ya da yapmayacaklarımız basitliğine indirgenmiştir.

Bugün artık birçok insan için inanmış oldukları din, onlar için sadece inanılacak ve Tanrı'ya ibadet edilecek bir araçtan öteye geçemez durumdadır. Oysaki tüm dinlerin asıl amaçları; insanları ruhsal dünya ile irtibatlandırmak noktasında birleştirmek değil miydi? 

Pavlov ve meşhur köpeği
Günümüz dinleri bana hep Pavlov'un köpekler üzerinde yaptığı klasik koşullanma deneylerini hatırlatır. Köpeğe ilk olarak birkaç kez zil çalınır. Fakat köpek tepki vermez. Sonradan et verilir. Köpeğin salyaları akar. Sonra et ile birlikte zil çalınır. Daha sonra et verilmediği halde zil çalındığında köpeğin ağzının suyunun aktığı görülür. Buna zaten şartlı ya da şartlandırılmış refleks denmekte. Sevap işle, cennete git. Tavşana gösterilen havuç seviyesinde bir ödüllendirme.
Günah işlersen sonun cehennemdir korkutmacası. Tanrı'yı sevmek yerine korkmalı yapılandırması ve sözü dahi edilmeyen evrensel sevgi.

Terimler bile erozyona uğramış, belki de değiştirilmiş. Günah, aslında negatif enerji üretmek ve negatif enerjileri beslemek anlamında ele alınması gereken dinsel bir terim. Bunun yine dinsel karşıtı olan sevap ise pozitif enerji üretmek ve biriktirmek anlamına gelmekte. Görüldüğü gibi her şey varlıkların daha olumlu bir atmosferde yaşayabilmeleri için. Yani bir sevap kazanılacaksa bu Tanrı için değil, insanın bizzat kendisi ve çevresi için. Tanrı'nın sevap ve günah ile bir alıp veremediği yok. Çünkü bu dünyada pozitif ya da negatif ağırlıklı bir çevrede yaşayacak olan ve bundan etkilenecek olan yine insan.

Bugün buz dağının hem görünen ve hem de görünmeyen yüzlerini uygulayan anlayışlar, öğretiler de mevcut aslında. Mesela Kabala öğretisi, mesela Sufi öğretisi. 2 farklı dinin 2 ayrı ama özünde aynı kolu. Aslında tüm dinler bir elin parmakları gibi, farklı yollar gibi görünse de birleştikleri yer aynı, içerikleri, kökenleri, yapıları hep aynı.

İki farklı dinin iki ayrı ama özünde aynı kolları ne diyor: Varolan her şey Tanrı’dan oluşmuştur diyor. Evren ve Tanrı birdir diyor. Ezberlediğimiz anlayıştan farklı olarak Tanrı yaratan değil, varolandır ve evrenin toplamıdır diyor. Tanrısal ışığın bir parçası olan ruhun ölmeyeceğini ve yegane amacı ayrıldığı ana kaynağa, yani Tanrı’ya dönmek olduğunu söylüyor. Bu dönüşü de ya da bu birleşmeyi de ancak ruhun tekamülü yani kendini geliştirebilmesi, aydınlanabilmesi ile olabileceğini söylüyor.

Size de tüm bu söylenenler şaşırtıcı gelmedi mi? Bundan binlerce yıl öncesine ait Naacal tabletlerinde neredeyse kelimesi kelimesine aynı ifadeler mevcuttu.

İslamiyet'in ezoterik öğreti ile ilk tanışması Mısır'ın Müslümanlarla kuşatılması sırasında gerçekleşmiş. İslamiyet'in Arap Yarımadası'nın dışına taşarak tüm Ortadoğu'ya yayılmaya başladığı sırada, Mısır'da halkın bir bölümü İncil'in, diğer bir bölümü ise Tevrat'ın etkisi altındaydı. Ama yine de büyük bir çoğunluk, eski bir kadim (Osiris Öğretisi) öğretinin etrafında bulunmaktaydı.

Mısır’ın ele geçmesi sonrasında bu öğreti taraftarlarının iki seçenekleri vardı; ya Müslüman olacaklardı ya da kılıçtan geçeceklerdi. Müslüman oldular. İskenderiye Okulu dağıtıldı. Çok sayıda ezoterik kitap bu şekilde yok edildi. Bu şartlar altında, rahiplerin yapabilecekleri tek şey vardı: Müslümanlara İslamiyet'i ezoterik olarak anlatabilirlerdi. Ve bunu yaptılar. Bu çalışmaları, İslam Tasavvufunun ve Batıni İslam Ezoterizmi'nin ortaya çıkışını sağladı. Rahipler için tüm dinler bir ve aynı şeydi.Allah'a ibadet olgusu yerine, Tanrı-Evren-İnsan üçlemesinden oluşan Varlığın Birliği ilkesine bıraktı.

Sofos” kelimesi Yunancadır ve “Akıl-hikmet ve bilgelik” anlamlarına gelir. İskenderiye Okulu mensuplarının “Sufi” kelimesini kullanmaları işte bu nedenledir. Temelinde Ezoterik Öğreti ve gizli bilgiler bulunan Sufizm, İslami görüntü altında gittikçe güçlenen bir ekol oldu. Sufizm herhangi bir ulus ya da yöreyle kısıtlı olmayan ve tüm dünyaya yayılmış bir Batıni organizasyon oldu.

Eğer Sufi'ler olmasaydı belki Türkler de İslamiyeti bu kadar kolay benimsemeyeceklerdi. Türklerin bu öğretiye çok kolay yakınlık göstermelerinin sebebi, eski inançları Şamanizm ile Sufi öğretisi arasındaki paralelliklerdir. Yalnız Türkler arasında değil, Tasavvufi çalışmalar olmasaydı, Müslümanlık sadece savaşlarla bu denli yayılma olanağı belki de hiçbir zaman bulamayacaktı.

Bugün hepimizin bildiği ya da en azından adını duymuş olduğu Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Mevlana, Hallac-ı Mansur, Nasreddin Hoca, Feridettin Attar tanınmış sufilerden sadece bir kaçıdır.      

Tüm ezoterik bilgilerin temeli arınabilmek ve aydınlanabilmektir. Aydınlanmış insan, uyanmış, şuurlanmış, insan anlamına gelmektedir.

Peki ama nasıl ve hangi süreçlerden sonra uyanabileceğiz, ne zaman bu dönüşüm için adım atmaya başlayabileceğiz? İşte bir sonraki yazımda bu soruya cevap bulmaya çalışacağım ...

8 Şubat 2011 Salı

Fethedilecek ilk ülke insanın kendisidir - 3

Yoktur aslında birbirlerinden farkları (devam) ...

"İnsan insanın kurdudur" diyerekten bitirmiştim son yazımı. Bunun aslında nedeni her bir bireyin hatta toplumların aynı anda sahip olamayacakları bir şeyi istemeleri durumunda çatışmaya yönelmeleri. Çatışma doğal olarak düşmanlığı ve ötekileri baskı altına almayı ve hatta yok etmeyi doğurmakta. Gerek rekabet ve kazanç için olmuş olsun, gerek güvenlik sebep gösterilmiş olsun, gerekse şan ve şeref için yani toplumsal statü neden gösterilmiş olsun, insanlar tarih boyunca hep savaşmışlardır.

Gelin tarih boyunca savaşın en fazla nedeni olan dinlerin aslında nasıl da aynı olduklarını hatta farklarının dahi olmadığını beraber incelemeye devam edelim.

Mu uygarlığının hüküm sürdüğü dönemlere Altın Çağ denirmiş. Günümüzün uygarlığının yapı taşları olan, Mısır, Astek, İnka, Maya, Hint ve Yunan uygarlıklarının hep Mu uygarlığı sayesinde ortaya çıkmış olduğu kabul edilir. Sonra bir tufan olmuş (Mu'nun yok oluşu başka bir yazı konusu olabilir) ve Altın çağ yani Miş'li Geçmiş zaman sona ermiş ve Demir Çağ yani Di'li geçmiş zaman başlamış. Bildiğimiz tüm dinler de işte bu devrin ürünleri. Musevilik sonrası ortaya çıkan Hristiyanlığı gelin beraber özet olarak incelemeye başlayalım.

Musa öğretisinin yozlaşmaması ve sembollerin gerçek anlamlarının yok olup gitmemesi için müritleri arasında en uygun gördüğü 70 kişiyi inisiye etmiş ve zaman içerisinde eğitimlerini tamamlamıştı. Bu kişilere kabul edilmişler anlamında Kabalacılar ismi verilmişti. İşte bu Kabala öğretisini benimseyen ve zorunlu göçler sırasında Yahuda çölünde kalan bir grup bulunmaktaydı. Bu gruba Esseniler adı verilmekteydi.

İsa Peygamber, Musa Peygamber'in öğretisinin bu gerçek yönünü yüzyıllardır bünyesinde barındıran Esseniler arasında dünyaya geldi. Esenni, İsiyim kelimesinin çoğuludur ve İbranice'de Ketum kişi anlamına gelir. Kendilerine Luvi'ler gibi Işığın çocukları demekteydiler.

Gün yüzüne çıkarılmış olan tabletlere göre, İsa Peygamber’in öğretisi ile Osiris’in öğretisi kelimesi kelimesine aynıdır. Mu’nun kutsal metinlerinden oldukça faydalanılmış olduğu ifade edilmektedir. Esenni öğretisi Musa Peygamber'in Kabala doktrininden başka bir şey değildir. Haç sembolü bile mesela Naacal sembolüdür. Mu dininde İlahi varlığın sembolü Göksel Baba iken İsa Peygamber, ilahi varlıktan hep Göklerdeki babamız olarak bahsetmiştir.

Yuhanna İncili
Esennilere göre tüm insanlar Tanrı'nın birer tezahürü idi. Yuhanna’nin Incil’inin 17.bölümünde İsa Peygamber bu gerçeği şu sözlerle kanıtlıyor: “... biz bir olduğumuz gibi onlar da bir olsunlar; ben onlardayım ve sen (Tanrı) bendesin, onlar da bir olmak üzere tamamlanmış olsunlar ... ”

Aslında daha bir çok ortak nokta daha doğrusu aynı nokta var ama yazının amacı dinler tarihi ya da dinlerin karşılaştırması olmadığından ben bu kadarla yetinmek istiyorum.

İslam dinini de ele alacak olursak, bu dinin de kökeninin Saabilik inancı ile birçok nokta da keşistiğini görürüz. Saabi inancı gereği birçok tapınak inşa edilmiştir. Kabe'de Güneş'e atfen inşa edilmiş bir tapınaktı ve İslam peygamberinin ailesi kuşaklar boyu bu güneş mabedinin koruyucuları idiler. Tek tanrılı Hanefi dinine inanmaktaydılar. İbrahim Peygamber ve oğulları  Kabe'nin korunması amacıyla Kabe Tarikatı adı altında gizli bir örgüt kurmuştu ve peygamberin ailesi de bu tarikata bağlıydı. Bu örgütün amacı Tek tanrı inancının korunmasıydı. Ek bir bilgi daha paylaşmak isterim o da Sabi ve Hanif terimleri anlamdaştır ve köken itibariyle Hanpe (Pagan) kelimesinden doğmuştur. Çeşitli hadis kaynakları, Muhammed Peygamber ve ashabına ilk zamanlar Sabii denilmiş olduğuna dikkat çekmektedir.

Sabiiler'in gizli öğretilerinin sırlarını içeren günümüze kadar gelebilen kitapları, dinsel ve sosyal kültürleri hakkında önemli bilgileri edinmemize olanak sağlamışlardır ki bu kitapların en başında kutsal kitapların temelini oluşturan Sidra Rabba  (büyük kitap) gelmektedir. Sabiilerin insiyatik kökenli bilgileri, Kur'an-ı Kerim'deki bilgilerle büyük bir paralellik gösterir. Nitekim bu gizemli topluluktan ve onların inanç sistemlerinden Kur'an-ı Kerim bahseder. Kur'an-ı Kerim, Tek Tanrılı dinler arasında Sabiiliği de saymaktadır.

İşin bir başka üzerinde durulması gereken ilginç yanı da, İslamiyet'ten çok daha önceleri kendilerinin uyguladıkları ritüel ve kuralların büyük bir bölümünün, Kur'an-ı Kerim'de de daha sonraları yer almış olmasıdır: Sünnet, namaz kılma, oruç tutma, kurban kesme, kutsal yerleri ziyaret ve haç gibi ibadet ve ritüeller, Müslümanlıktan çok önceleri Sabiiler'in inaçlarında da bulunmaktaydı.

Saabilerin dili olan Aramcadan alınan Allah, Rahman, Kuran, Furkan, melek, insan, kitap, Adem, Havva, nebi, gibi kelimeler arapçaya da geçmiş kelimelerdir ve bu kültürün İslam dinini ne kadar çok etkilediğini gösterir niteliktedir.

Amacım belirttiğim gibi dinler karşılaştırması yapmak olmadığından İslam için vermiş olduğum bu kadar örneği, varmak istediğim sonuç için yeterli görüyorum.

Diğer bazı dinleri ve uygarlıkları da incelediğimiz zaman başka bir takım benzerlikler de karşımıza çıkmakta. Çok kısaca örneklemek gerekirse, mesela bir Şaman adeti olan ölen kişilerin kırk gün etrafta dolaşmaları, alışkanlıklarından fiziksel bedenlerinden zor vazgeçmesi, günümüzde Türk-İslami motiflerine de görülmüş ve ölenin ardından kırk gün geçtikten sonra Kur'an ve Mevlut okutma adeti oluşmuştur.

Eski dinde At sembolü, Astral bedeni sembolize edermiş.Yine eski şaman kayıtlarında “Şaman'ın kurban edilen ve 'Pura' denilen bir atın ruhu ile göğe çıktığı ve burada ruhsal temasları anlatılmaktadır”. Bir nevi Astral yolculuk anlatılmaktadır. Benzer bir tema Muhammed Peygamber'in Miraç'ta binerek “Göğe yükseldiği” ifade edilen 'Burak' isimli at için de geçerlidir. Benzer durum Yunan Mitolojisi'ndeki efsanevi altın kanatlı Pegasos adında ki Tanrıların diyarına kadar yükselebilen at için de geçerlidir.

Şamanik inanç sisteminde Yayık, Suyla, Karlık ve Utkuç isimleri verilen Ruhsal idareciler vardır. Kur'an-ı Kerim'den örnek verecek olursak benzer durum için Melekler (Cebrail, İsrafil, Mikail, Azrail) sembolleri kullanılmıştır.


Yani aslında tüm yukarıda yazılı olanlardan demek istediğim yoktur aslında birbirlerinden farkları; kökleri belli, amaçları belli, yolları belli, ve hep ama hep aynı. O zaman neden bu kavgalar, neden bu savaşlar, neden bu ayrışmalar? Bu dünya hepimize yeter. Eşit, özgür, mutlu, huzurlu, korkusuz, insanca, diğer canlılarla birlikte yaşamak mümkün.


Önce biz ilk adımı atabilmeliyiz. Diğer tüm insanlarla ortak paydalarımızı genişletmeli, farklılıklarımızı zenginliğimiz saymalıyız. İnsan insanın kurdu değil ama yoldaşı, arkadaşı, tamamlayıcısı, koruyucusu olmalıdır.

İçimizdeki ben yani ego’larımız sizden başkası değildir. Aslında sizi tanımlayan herşeydir. Onsuz siz de varolamazsınız. Gelin bir sonraki yazıda biraz daha ilerleyelim ve egolarımızla savaşmanın yani benlik bilincinden biz olma bilincine ulaşmanın öneminden ve zorluklarından bahsedelim ...


2 Şubat 2011 Çarşamba

Fethedilecek ilk ülke insanın kendisidir - 2

Yoktur aslında birbirlerinden farkları ... 
Bir varmışşşş bir yokmuşşşş. Çoook çooook eski zamanların birinde kurdukları devlete Güneş İmparatorluğu ismini verdikleri bir imparatorluk varmış. Başlarında rahip-kral hem dini uygulamaları ve hem de devleti yönetirmiş. Bu rahip krallara Güneşin Oğlu yani Ra-Mu denilirmiş.


Miş'li geçmiş zamandan Di'li geçmiş zamana geçecek olursak, bu imparatorluğun kolonilerinden olan Mısır'da da Güneş Tanrı'ya bulmacalardan da çok iyi bildiğimiz Ra adı verilirdi. Kökleri yine bu büyük uygarlığa dayanan günümüzün Japonya'sında da imparatorun ünvanı hala Güneşin Oğlu'dur. Eski koloni ve bizim için ise uygarlıklardan Maya ve İnka uygarlıklarında ise krallar yine aynı ünvanı kullanmaktaydılar.

Tekrar Miş'li geçmiş zaman... Bu imparatorluğun ismi Mu İmparatorluğuymuş. Ra-Mu'nun altında yer alan ve hem bilim adamı ve hem de rahip olan yöneticilere Naacaller Rahipleri denirmiş. İşte  bir önceki yazı da James Churchward'un bulmuş olduğu tabletler bu rahip sınıfının tabletleri olmakta. Mu dini belki de insanlığın ilk tek tanrılı dini imiş. Naacaller bu dini sıradan insanlara anlatırken, anlaşılması daha kolay olan semboller dilini kullanmayı tercih ediyorlarmış.

İlahi varlığın sembolü Göksel Baba imiş. Mu dininde İlahi varlığın sembolü – İlahi varlığın tekliğini ve birliğini topluma daha kolay anlatabilmek adına – Güneş'miş. Yani Güneş aslında doğrudan Tanrı değil yalnızca bir sembolmüş.

Mu dininin 4 temel kavramı varmış:
·   Tanrı tektir. Her şey ondan var olmuştur ve ona dönecektir
·   Ruh ile beden birbirinden ayrıdır. Beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez
·   Ruh, mükemmelliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar
·   Mükemmelliğe ulaşan ruh, Tanrı’ya döner ve onunla birleşir

Tabletlerdeki bilgi şöyle devam eder: “Tanrı sevginin kendisidir ve tüm evreni de sevgi üzerine kurmuştur. Ancak bu evrensel sevgiyi kavrayabilecek vasıfta olan ruhlar, ona geri dönebilecek yeterliliktedir.”

Tüm evrende görülenlerin aslında bir ve aynı şey olduğu varlığın birliği prensibi vardı. Bunu daire ve güneş ile ifade ediyorlarmış. İleride daha ayrıntılı anlatacağım ama bizim dönemimizde ortaya çıkan dinlerde bu mesele tek tanrı inancı ile şifrelendirilmiştir. Daire, birliği ve bütünselliği ifade eden başı sonu olmayan sonsuz varoluşun bir başka deyişle varlığın birliğinin sembolüymüş. Dairenin içi Tanrı'yı dışı ise Tanrı'nın yansımaları yani varoluşun küreselliğini gösterirmiş. Güneş de bu dairenin görünen en güzel sembolüymüş, çünkü dünyada yaşamın birincil kaynağını oluşturmaktaydı, periyodik doğal afetlerin de birincil sorumlusuydu. Böylelikle varoluşu meydana getiren pozitif ve negatif enerjiler gibi, hem pozitif ve hem de negatif güçleri bünyesinde toplamaktaydı.

O dönemlerde bir dizi sembol varmış ama bu semboller bilgilerin üzerini örtmek için değil, meseleyi en kısa yoldan anlatmak için kullanılıyormuş. Yani sembolün ifade ettiği anlam herkesçe biliniyormuş. Ancak uygarlığın çeşitli nedenlerle yok olması sonrası, zaman içinde bu sembollerin kendileri putlaşmış ve çok tanrılı dinlerin doğmasına sebep olmuştur.

Miş'li Geçmiş zamanın sona ermesini ve Di'li geçmiş zamanın başlama nedenini bazıları Tufan’a bağlamakta bazıları ise o dönemlerde yaşanan nükleer bir savaşa. Nedeni ne olursa olsun, Mu İmparatorluğu ve kıtası yok olunca, ona bağlı koloniler vasıtasıyla yeni uygarlıklar ve dini öğretiler ortaya çıkmaya başladılar.

Burada önemli olan birkaç kavim var: Bunlar birincisi Mu'nun Hindistanda'ki kolu olan Nagalardır. Mısır ve Mezopotamya uygarlıkları Nagalar ve Nagalar'ın devamı niteliğindeki Luviler sayesinde kurulmuştur. Bu kavimlere bir ilave daha yapmak gerekecek ki tarihsel yolculuğumuza başlayabilelim. Saabilik, kökü Mu'ya dayanan Babil okulu öğretisinin halka mal olmuş şekliydi. Hititlilerin yönetimi sırasında Luvi inancı ile Babil öğretisi ile karışarak Saabi kültünü yaratmıştır.

Gelin önce Museviliği ele alalım. İbrahim Peygamber bir Saabi din adamıydı. Mısırlıların Haribu adını verdikleri Saabiler daha sonra Hebrew (İbrani) olarak adlandırılmışlardır ve Tek tanrı inancını sürdürmekte idiler. Musa Peygamber de sanıldığı üzere İsrailoğullarından değil, Firavun 2.Ramses'in öz yeğenidir. Tek tanrı inancını Osiris din adamlarından (Osiris dini yine kökeni Mu dinine dayanan bir dindir) öğrenmiştir. Tek tanrı inancını Mısır halkına kabul ettiremeyeceğini gören Musa Peygamber, Yusuf Peygamber'in Mısır'da yaşayan akrabalarına, o sıralarda tuğlacılık ve taşçılık işleriyle uğraşan İbranilere yöneldi. Musa Peygamber, Saabi inancı ile Osiris öğretisini (Naga öğretisi ile aynı köke bağlı bir öğreti) birleştirerek 10 Emir adı altında kendi öğretisinin temellerini Sina dağında attı.

Musa Peygamber tabletleri, Osiris mabedinde öğrenmiş olduğu Hiyeroglif dilin, kullanarak yazdı ama yazılanlar Naga metinlerinin kopyasıydı tabi bazı farklılıklarla: Naga metinlerinde ölüm sonrası ruhun hesap vermesi esnasında ruha fiziksel yaşamı ile ilgili sorulan  42 soru vardı. Musa Peygamber 42 soruyu önce 10 emire indirdi sonra da halkın anlayabileceği basitliğe getirdi. Yani Musa Peygamber’in en büyük farkı bu emirleri ölülere değil hayattakilere uygulanmasını sağlamış olmasıdır.
Musa Peygamber'in kullandığı bu dili İbranilerin birçoğu bilmemekteydi. Musevi dininde dikkat edilmesi gereken yerde burasıdır zira anlatımda ve yazımda muazzam bir kısalık ve kolaylık getiren bu dilin gerçek anlamını sadece Musa Peygamber'in yandaşları arasında olan ve sayıları oldukça az olan özel seçilmiş kişiler bilebilirdi.

Musa öğretisinin yozlaşmaması ve sembollerin gerçek anlamlarının yok olup gitmemesi için eski bir yöntem kullandı. Müritleri arasında en uygun gördüğü 70 kişiyi seçti ve onları inisiye etti. Zaman içerisinde eğitimlerini tamamladı ve sırların gerçek anlamlarını öğretti. Onlara İbrani dilinde kabul edilmişler anlamında Kabbalacılar ismini verdi. Bugün hala – belki de Madonna sayesinde- çok popüler olarak bu öğreti devam etmektedir.

Ne olduysa Musa Peygamber'den 800 yıl sonra sonra oldu. İsrailoğulları Babil’e sürgün edildiler ve bu zorunlu göç sırasında Tevrat'ı yeniden yazmaya karar verdiler. Yahudi din adamlarının başı Ezra, Babil’de bulunduğu sürede kullanılan Naga dilini öğrenmiş ancak Mısır’ın hiyeroglif yazılımının gerçek anlamını çözememişti. Tevrat’ın yazımı sırasında da bu nedenle birçok hata yapmış ve Tevrat'a da böyle geçirmiştir.

Bunun neticesinde birlik ortadan kalkmış; yaratan ve yaratılanın olduğu bir ikili sistem üzerine din oturtulmuştur. O güne kadar Tanrı'nın birliğini savunan Tek tanrılı inanç temellerinden değişmiş ve amaç, İnsanların Tanrı'ya ulaşma çabasından birer kul olan yaratılmışların, ödül olarak cennete gidebilmelerine dönüşmüştür.

Kökü daha önceden varolan bir öğretiye dayanan, siyasi ve Tek tanrı inancının sürdürülebilmesi adına ortaya çıkan ve günümüzün etkin semavi dinlerinden bir tanesi olan Musevilik hakkında öğrendiklerim beni şaşırtmıştı. Bir sonraki yazımda Hristiyanlık ve İslam hakkında da ilginç bazı noktaları sizlerle paylaşacağım.


Thomas Hobbes'ın dediği gibi Homo Homini Lupus (İnsan insanın kurdudur). Sebep aslında ne inanılan din, ne de seçilen yol. Sebep insanın kendisi...




Fethedilecek ilk ülke insanın kendisidir - 1

27 Ocak 2011 Perşembe

Fethedilecek ilk ülke insanın kendisidir - 1

Alternatif tarih ...

Bugünkü ve bundan sonraki birkaç yazımın konusu; diğer yazılarımla kıyaslandığında, oldukça ciddi bir konu olacak. Konunun uzmanı olmadığımdan çok detaylara girecek değilim zaten haddim de olmaz ama son zamanlarda okuduğum kitaplardan, kafamda oluşturduğum bazı noktaları sizinle paylaşmak istiyorum. Bu paylaşımı yapmak istememin nedeni aslında hem tüm bunları sizinle paylaşmak ve hem de kafamın içinde karışık bir halde bulunan tüm bu bilgileri en azından yazıya dökmek suretiyle belli bir düzene sokabilmek. Belirttiğim gibi herkes için gerçek başka olabilir. Kimsenin kişisel inanışlarını yargılayacak değilim, yalnızca genel kabul gören akışa farklı yönde bakan bazı kitapların bende bıraktığı bazı noktaları sizlerle de paylaşmak isteğindeyim.  

Kolay bir konu değil, en azından benim için, ayrıca yanlış anlaşılmalara da açık bir konu gibi görünüyor. Kimseyi kırmak isteğinde ve amacında da değilim. Umarım amaçlarıma ulaşabilirim. 

Okunma kolaylığı ve dikkat dağılması olmaması için de muhtemelen 5 ayrı yazı ile tüm konuyu özetlemeye çalışacağım. Yazıya bir soru ile başlamak istiyorum:

Dinlerin amacı nedir?

Tarihin sayfalarını karıştırdığımız zaman insanlığı birleştirmek, fikir ve inanç farklılıklarını, bunlardan doğan çekişme ve kavgaları ortadan kaldırmak, insanın sömürülmesine, başka insana  köle olmasına engel olmak için ortaya çıkan bütün dinlerin, ideolojilerin ve felsefe akımlarının, neticede başka bölünmelere, başka kamplaşma ve kutuplaşmalara, yeni yeni kavga ve uyuşmazlıklara yol açmış olduklarını görmekteyiz. İlahi güce inanan çeşitli dinlere mensup olanlar, mabetlerini, kutsal kitaplarını, bayram ve tatil günlerini, giyim ve kuşamlarını farklılaştırmışlar, bununla da yetinmeyerek, mezarlarını, hatta ahireti bile ayırmışlardır. O tek ilahi gücün, o tek cehennem ya da cennetini bile parselleme cesaretini göstermişlerdir. Böylesine bir tablo içerisinde insanın gururla şu dine ya da bu dine mensubum diyebilmesi her geçen gün biraz daha zorlaşmıştır.

Bırakın farklı dinleri, aynı dinin bünyesi içinde gelişen çeşitli mezhepler bile mabetlerini ayırdıkları gibi mezarlıklarını bile bölmüşler, hatta ahirette dahi cennetin sadece kendileri gibi inananlara mahsus olduğunu ileri sürerek orasını bile parsellemekten geri kalmamışlar. Bugün ülkemizdeki ortak dile, köke, görünüşe, örf ve adetlere hatta dine sahip olmamıza rağmen yaşanan yapay ve provakatif bölünmeler ya da Ortadoğu’daki ülkelerde yaşanan kargaşanın sebeplerinden birinin bu olması – en azından bir birliğin, bütünlüğün sağlanamıyor olmasının arkasında yatan sebebin bu olması -  bunun belki de bize en yakın örnekleri olarak karşımıza çıkmakta.

Dinlerarası ve dinin kendi içindeki bu çekişmelere ek olarak, bugün insanının, devamlı gelişen teknoloji, gittikçe artan işsizlik, her geçen gün zorlaşan kentsel yaşam, toplum dışı bırakılma, ırkçılık, terörizm, manevi değerlerdeki anarşi, ferdin robotlaşması gibi bir çok problemle karşı karşı olduğunu da görmekteyiz.

Böylesine karamsar ve her geçen gün kötüye giden bir yapılanma içerisinde, amacı, insanlar arasında dostluk ve sevgi bağlarının güçlenmesi, insan kişiliğinin yüceltilmesi, insanlığın özgürlük ve barış içinde gelişmesi olan bir takım güçlü, sağlam değerlere ihtiyacımız bulunduğu yadsınamaz bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Onur duyulacak bir yaşam biçimi için aslında gerek ve belki de yeter şart içimizdeki erdemlerin ve insaniyetin dışarıdan görülür hale gelmesi, getirilebilmesidir.

Peki ama bunu nasıl başaracağız? Kimlerden, nelerden, hangi öğretilerden yardım alacağız? Mesela sahip olduğumuz inanç sistemi, dinimiz buna yardımcı olabilir mi? Ya da felesefi, töresel veya bilimsel çalışma ve öğretilerde bunun cevabını bulabilir miyiz? Peki zaten eğer bulabiliyor olsaydık, bu ayrışmaları, bu parçalanmaları, bu iç ve dış kavgaları günümüzde bu kadar şiddetli bu kadar olağan yaşıyor olabilir miydik? 

Dinlerin tarihsel değişimlerini incelediğimiz zaman aslında tüm bu soruların cevaplarını da beraberinde görebilmekteyiz. İnsanlık tarihi 200.000 sene öncelere dayanmakta. Günümüzün semavi ve diğer inanışlarının ömrü ise yalnızca 6.000 sene. Başka bir ifade ile insanlar gerek dinsel yaşamlarında ve de gerekse teknolojik hayatlarında dev adımlar atmak için 194.000 sene beklemişler. Bu bana çok da mantıklı gelmiyor açıkçası. Düşünün ki tekerleğin bile icadı M.Ö. 4.000'ler olarak öne sürülmekte. Tarih kitapları sizce her zaman doğruyu yazarlar mı? Bize söylenen insanlık tarihi ya doğru değil ise ya da daha iyimser ifadeyle ya eksik ise? Ortaya çıkmayı bekleyen ya da kasıtlı bir şekilde gölgede bırakılmak istenen alternatif bir tarih var mıdır?

Klasik düşünce yapısını değiştireceğini düşündüğüm bazı örnekler vermek isterim: Günümüzden 3.000 sene önce Hindistan’da yazılmış, Mahabharata’da uzak geçmişte insanoğlunun kullandığı bir silah tarif ediliyor: Dumansız bir ateşin ışıltısına sahip olan ve alevler saçan bir mermi atıldı. Birden her yer karanlığa gömüldü. Daha sonra gözleri kör eden bir bir ışık ve kulakları sağır eden bir gürütü çıktı. Ardından meydana  gelen büyük ısıda, sular buharlaştı. Filler, insanlar, atlar bir anda kavruldu. Ağaçlar tamamen yandı. Her yer yeniden aydınlandığında koca ordudan geriye kalan sadece bir avuç kül kalmıştı. İlginç değil mi? Tabletlerin yazıldığı dönemlerde ateşli silah bile ortada yok. Hayal güçleri gerçekten de en az Jules Verne kadar güçlüymüş ...

Hint Samsaptakabadha yazıtlarında ise göksel kuvvetlerle yol alan uçaklardan ve patlama kuvveti 10 bin güneşe denk bir silahtan bahsedilmekte. Sankritçe yazılmış Mausola Purva’da da tüm bir kavimi kül eden bir demir yıldırımdan bahsedilmektedir. Sağ kalan çok az insanın saçları ve tırnakları dökülmüş, cesetler tanınmayacak ölçüde yanmış, kuşlar bembeyaz kesilmiş ve yiyecekler yenmez olmuş. Dikkatinizi çekmek isterim, böylesi net ve açık bir tarif günümüzün tarifi değil.

Din kitaplarında yazılan şeylerden bana göre en az bir tanesi doğru, o da Tufan. Din ve teknoloji tarihi için söyleyebileceğimiz en somut şey gerçekten de bir tufanın hatta birkaç tufanın gerçekleşmesi olacaktır. Dünyanın geçirdiği bu felaketlerden sonra çok az belge ve bulgu günümüze kadar erişebildi. Kişisel fikrim insanoğlunun dünya üzerindeki uzun geçmişinde, günümüz uygarlığının dışında, en az bir büyük uygarlık daha yaratmış olduğu yönündedir. Yine bugünkü uygarlığın temellerinin de bu eski uygarlıkta atıldığını düşünmekteyim.

Tabi bu fikri yalnızca içimdeki sese göre söylemiyorum. Beni bu konuda destekleyen bir kişi var: James Churchward. 1883’de Batı Tibet’te bir manastırda baş rahiplik yapan Rishi'den bir ölü dili öğrendi ve böylelikle bazı belgeleri gün yüzüne çıkardı. Bu dilin adı Naacal dili, tabletler ise 15.000 sene önce yazılmış Naacal Tabletleriydi.

Tabletlere göre “... evrenin başlangıcında sadece ruh vardı. Daha sonra bu ruhtan, bir kaosun hakim olduğu uzay meydana geldi ve uzaydaki şekilsiz ve dağınık gazlar bir araya geldi.. Bu gazlar güneş sistemlerini ve gezegenleri oluşturmak için katılaştı. Katılaşma sırasında önce  hava sonra su oluştu.Sular dünyayı kapladı, güneş ışıkları havayı ve suyu ısıttı. Bu ışıklar ve toprak altındaki ateş, üzerinde su bulunan toprakları yükseltti ve bunlar açık toprak oldu. Güneş ışıkları suyun içinde ve balçıkta kozmik hayat yumurtalarını (RNA_DNA) oluşturdu. İlk hayat sudan çıktı ve tüm yeryüzüne yayıldı...”

Günümüzdeki geçerli evren ve yaşamın oluşumu teorilerine bu denli bir benzerlik sadece tesadüf mü yoksa en az 70 bin yıllık bir uygarlıkta bu kadar bilgi zaten normal mi kabul edilmeli?

Bugün belki yüksek sesle olmasa da fısıltıyla söylenmeye başlanan bir gerçek var ki o da gerek uygarlığın ve gerekse tüm günümüz dinlerinin köklerinin aslında çok eskilere dayandığı ve aslında yeni diye tanımlanan dinlerin de eski kadim dinlerin devamları ve yalnızca görünen yüzleri oldukları gerçeğidir.  

Bir sonraki yazımda sizlerle beraber tarihte ufak bir yolculuk yapacağız ve eski ile günümüz dinleri arasındaki bana göre şaşırtıcı bazı benzerlikleri beraber göreceğiz.